İşte “demokratik açılım”da son nokta!

16 Aralık 2010

Hükümet hiç tartışmadan tek başına “Kürt açılımı” başlattığında başta muhalefet ve uzmanlar olmak üzere birçok kişi “terör örgütü silah bırakmayı kabul etmeden pazarlık havasında başlatılan bu girişimin yanlış olduğunu, sonunda daha ciddi sorunların çıkacağını” söylemişti. Hepsi, Başbakan Erdoğan ve hükümetten “Terör bitmesin istiyorlar, şehit anaları ağlasın istiyorlar” cevabını aldılar.(Ben ‘hükümetin açılım diye anlattıklarıyla, BDP-PKK’nın açılımı arasında hiçbir ilgi olmadığını’ da söylemiştim.)Konuşmalarına bakınca son 30 yılı ‘teröre verdiği şehitlere yanarak geçiren’ ülkede AKP ile devamlı destekçilerinden başka kimsenin terörün bitmesini istemediğini düşünürdünüz, öylesine emin ve kararlılardı. Sonra PKK ile onların terör saldırılarını bile kutlayan BDP’nin her nedense(!) referandum sonrasına kadar eylemsizlik kararı aldıkları görüldü. O günlerde “devletin PKK lideri Öcalan’la görüşmeler yaptığı” biliniyor, Öcalan tarafından da gururla açıklanıyordu. (Tabii Başbakan’ın onayı olmadan devletin hiçbir kurumunda hiçbir şeyin yapılamayacağını bilmeyen de yok.) HANGİ SÖZLER VERİLMİŞTİ?Bununla birlikte ‘terör eşliğinde her şeyi kabul ettirebileceğini anlamış olan’ Öcalan “size referandumdan sonra isteklerimizi yerine getirmeniz için 10 gün zaman. Ondan sonra olacaklardan sorumluluk kabul etmem” şeklindeki tehditlerini sürdürdü. Bu arada BDP’liler “devletle Öcalan arasında yeni görüşmelerin, mutluluk verici gelişmelerin olduğunu” açıkladılar. Sonra herhalde ‘seçim sonrasına bırakılan yeni anayasada taleplerin yerine getirileceği konusunda verilen sözler’ yeterli olmuş ki BDP “PKK’nın eylemsizlik kararının seçimden sonraya kadar uzatıldığını” açıkladı.Böylece referandum öncesinde (muhalefet-BDP-PKK aynı saftaymış gibi gösterilerek dikkatler tam aksi yöne çekilir ve bu nedenle bile ‘Hayır’ların önü kesilirken) AKP ile BDP arasında başlatılan anlaşmanın “seçim sonrasına kadar süreceği” anlaşıldı.AYRI DİL, AYRI DEVLET!Ama ne olduysa oldu (belki de yeni anayasaya sıra gelene kadar toplumun alıştırılması düşünüldü) BDP birdenbire “Güneydoğu’da ve Kürtlerin olduğu her yerde Kürtçe’nin konuşulmaya başlanacağı, işyeri isimleri ve tabelaların, hatta menülerin Kürtçe ve Türkçe olacağı” açıklamasını yaptı. Bu açıklamanın arkasından BDP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır TBMM’de konuşmasında Kürtçe sözcüklere yer verdi.Aslına bakarsanız son bir iki yıldır Diyarbakır’a ve diğer Güneydoğu illerine gidenler bu illerde sadece Kürtçe konuşulması, mağazalara-işyerlerine eleman alınırken Kürt olmasının şart koşulması, eskiden görülmeyen Türk-Kürt ayırımının artık açıktan açığa yapılması gibi gelişmelerle zaten bölünmenin, “ayrı bir devlet” görüntüsünün ortaya çıktığını anlatıyorlar, o bölgeden yazılan mektuplar da bu ayırımcılığın beyinlere zorla kazındığını bildiriyordu.TERÖRİSTLE PAZARLIK BAŞLAYINCA..Türkçe, Anayasa’da “resmi dil” olduğuna göre bunun aksine “Biz karar verdik iki dilli hayat olacak, bizim resmi dilimiz Kürtçe olacak” diyorsanız, T.C Anayasası’nı, dolayısıyla T.C Devleti’ni kabul etmiyorsunuz demektir. Bu baskı ‘terör tehdidi’ ile yapıldığına, hükümet de “AKP açılımını; terör örgütü silah bırakmayı kabul etmediği halde, PKK lideriyle görüşerek, pazarlık halinde yürüttüğüne” göre bugün dil için verilen karar yarın bağımsız devlet için verilemez mi? Güneydoğu’da ayrı dilin arkasından Öcalan’ın daha önce açıkladığı “tüm kurumları kendilerinin oluşturması” isteği gelmeyecek mi? DOĞRU SÖYLEYENİ 9 KÖYDEN KOVANLARBDP üç gün sonra çıkıp “karar verdik, biz Türkiye Kürdistanı için de beklemeyeceğiz” dese ve sınırları çizse hükümet nasıl bir çözüm bulacak? Terör şantajı karşısında onu da kabul edecek mi? (Bu soruları da “eylemsizliğin seçim sonrasına uzatıldığı” açıklandıktan sonra, yeni anayasa için ne söz verildi diye sormuştum.)Gelinen noktada hükümetin Kürt açılımının başarısızlıkla sonuçlandığı, onları uyaranların ise bunu “terör bitmesin, analar ağlasın” diye yapmadığı görülmüştür. Bunları önceden anlatmaya çalışanlara kulak vermek yerine 9 köyden kovan, düşman sayan hükümet umalım da şimdi olayları görebilsin. Umalım da yeni analar ağlamasın!***Irkçılık!BDP Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır Meclis’te öyle bir konuşma yapmış ki ırkçılığın , hem de düşmanca ırkçılık ve bölmenin ta kendisi maalesef.. Polis müdahalesi ile kalçasının kırılmış olması elbette üzücü ama polis müdahalesi ile üniversite öğrencileri de hastanelik oldu, yediği coplarla bebeğini düşüren öğrenci bile oldu, hiçbirinden devlete (burada Türklere de ) karşı böyle genelleyen, bölen ifadeler duyulmadı.Diğer milletvekillerine “Siz bana yabancı, ben size yabancıyım şu anda” demesi, “soruyorum size sayın milletvekilleri, beni yok ederek Kürtleri yok edebileceğinizi mi sanıyorsunuz” demesi, “resmi devlet ideolojisinin hedefinin Kürtleri yok etmek olduğunu” söylemesi gerçekten niyetin “demokrasi, birlik, beraberlik” le alakası olmadığını gösteriyor. Bunca zamandır masal mı anlatıyorlardı?

Devamını Oku

Başbakan Şener’e ‘açıklamazsan..’ desin!

15 Aralık 2010

AKP yöneticileriyle, Başbakan Erdoğan’la yıllarını geçirmiş, aynı köklerden gelmiş, AKP hükümetinin devlet bakanlığını, başbakan yardımcılığını yapmış bir isim Abdüllatif Şener. 2002’den sonra onun için yıllarca “partinin ilk üç isminden biri” dendi, cumhurbaşkanı adaylığı için adından söz edildi. Bütün bunların arkasından istifa etmesi, bu kararın nedenleri elbette toplum tarafından merak edilecekti ve ben de ona geçmiş yıllarda ekranda, yazılarım için telefonda bu nedenleri defalarca sordum.Şener bazı yolsuzluklarda tavrını açıklamış, Galataport ihalesini engelleyerek Erdoğan’la karşı karşıya gelmişti ama bildikleri elbette bundan ibaret değildi. Abdüllatif Şener bugüne kadar konuşmalarında birçok ciddi yolsuzluk olduğunu ima etmesine rağmen nedense bunları açıkça anlatmaktan her seferinde kaçındı.HANGİ YOLSUZLUKLAR İSTİFA ETTİRDİ?Sonra ortaya ABD büyükelçileri tarafından çok sayıda ülkeyle birlikte Türkiye için yazılan raporlar, derlenen istihbaratlar (Wikileaks belgeleri) çıktı. Burada Şener kastedilerek “Yolsuzluklara dayanamayıp istifa eden bir bakan”dan söz ediliyordu. Şener hemen bir açıklama yaptı ve “bu bakanın kendisi olduğunu” doğruladı. Bu konuşma aynı zamanda; Wikileaks belgeleri için “dedikodu, iftira” diyen iktidar üyelerinin “aynı hükümette başbakan yardımcılığı ve bakanlık yapmış, olayların içyüzünü bilen” bir isim tarafından yalanlanması demek oluyordu.Ama “bu belgelerdeki iddiaların açıklanmasını, en azından ABD’den ve İsviçre’den kanıtlarının istenmesini” talep eden herkese “suçlayanlar kanıtlarını göstermezse namerttir, alçaktır, şerefsizdir” gibi hakaretlerle kızan Başbakan Erdoğan ve diğer hükümet üyeleri nedense Abdüllatif Şener’in açık suçlamasına karşı sessiz kaldılar.BOMBA SAKLAMAK DA SUÇ!Dün Şener’in “iktidar zenginlerinin varlıkları yasallaştığı ve servetleri açığa çıktığı zaman TÜSİAD üyeleri onların yanında orta sınıfa dönecektir. Bu servetler ortaya çıkmadı. Orada burada saklananlar var, başka ülkelerde yatırımlar var” ifadelerini okuduk. Bunları bildiğine göre neden açıklamadığını soran Güngör Mengi’ye “Dünyanın en büyük bombasını patlatsanız Türkiye’de duyulmaz” da demiş.Sözlerinden iktidar üyelerini “birkaç yıl içinde Karun gibi zengin olacak zenginliğe kavuşmakla, bunları saklamakla suçladığı ve ifadelerinin gerçekliğinden de emin olduğu” anlaşılıyor. Ama bildiği şeylerin “çok büyük bir bomba etkisi yapabilecek güçte” olduğu da... Bu gücün nedeni “böylesine kısa sürede gelen bu sınırsız zenginliğin kul hakkına, yetim hakkına el uzatmadan, haksız kazanç edinmeden kesinlikle yaratılamayacağı”dır. (25 sene milletvekilliği ve senatörlük yapmış, bu süre içinde tek kuruş haksız kazanç edinmemiş, zenginleşmemiş, hediyeleri bile TBMM’ye bırakmış bir siyasetçi kızı olarak ben de buna yüzde yüz eminim.)Peki, böyle büyük bir bombayı oluşturmak suç da, toplumu kemiren bir bomba olduğunu bile bile saklamak suç değil midir? Abdüllatif Şener madem ki iddialarını açıklamıyor, hem Wikileaks’i doğrulaması, hem de “TÜSİAD üyelerinin onların yanında orta sınıf gibi kalacağı ve saklanan varlıklar, yurtdışı yatırımlar konusundaki sözlerini Başbakan Erdoğan milletin önünde ona sormalı. Hakaret etmeden de “açıklamazsan dürüst değilsin” demek mümkün. Bunu sormazlarsa hükümet olarak zan altında kalacaklar.İkiyüzlü siyaset!Birileri köşelerde Baykal’la Kılıçdaroğlu’nu “canları istediğinde blok liste, istemediğinde çarşaf liste taraftarı” olarak gösterip eşitlemeye gayret ediyor ama bu gayretin dayanağı yok. Artık en anlamayan kafaların bile “Baykal ile Sav’ın Parti Meclisi’ne kendi adamlarını yerleştirmek ve böylece Kılıçdaroğlu’nun çalışmalarını engellemek” için çırpındıklarını, bu durumda kim olsa ‘delinmesi daha güç bir blok listeyi tercih etmek zorunda kalacağını” görmesi mümkün.Deniz Baykal’ın ise hala, kendi planları iyice ortaya çıkmışken bile açık açık Kılıçdaroğlu’nu suçlar şekilde konuşmaya başlaması, kendisinin her zaman blok liste yapmasını hala “yeni tüzüğe” bağlaması, bir yanda çılgınca “engelleme gayreti” sürdürürken “uyarmak görevim” gibi iyi niyet sözleri sarfetmesi kendisini giderek daha çok batırıyor.Hem “yeni kadroların gerekli olduğunu” söyleyip hem de aynı konuşmada “Genel Başkan’ının yeni kadro tercihlerine” karşı çıkarken, hem aylardır “CHP’nin yeni yönetimiyle çizgisinden sapacağı” imajını insanlara vermeye çalışıp hem de “CHP’nin sorunlarının kamuoyunda iyi algılanmadığını görüyorum” gibi laflar ederken artık komik olduğunun farkında bile değil.YİNE KAVGA ÇIKARABİLİR!Durup dururken partisinin çalışmasını “kurultaya zorlayarak” engelleyen, istikrarı bozan kendisi değilmiş gibi “benim dönemimde istikrar vardı” demesi ise psikolojisinin ‘koltuk aşkıyla’ düştüğü çelişkileri fark etmeyecek kadar bozulduğunu gösteriyor. Gözlerin ne kadar kararmış olduğuna bakınca, yaklaşan Kurultay’ı da Mustafa Sarıgül’ü katıldığına pişman ettikleri kurultaya benzetmeleri, ‘Kılıçdaroğlu kıskançlığıyla’ kavga çıkarmaktan bile kaçınmamaları mümkün görünüyor.Yalnız bu kez, ülkenin içinde bulunduğu önemli dönem ve ana muhalefet partisinin büyük sorumluluğu bilinirken buna teşebbüs ederlerse toplumun büyük öfkesi ve nefretiyle karşılaşacaklarını da bilsinler! Aslında Baykal’a hak ettiği cevap ‘kendi seçim ili olan Antalya’nın CHP İl Başkanı Özer Ülken tarafından verilmiş. Ülken “Kılıçdaroğlu’nun istediği blok listeye tam destek verdiklerini” açıkladı. Bu ders de yetmezse ne yeter ki?ODTÜ’de gözaltında!Başbakan Erdoğan’a protesto gösterisi yapan Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğrencileri gözaltına alınmış bu kez de.. Polis tarafından içeri girmeleri engellenince “kendi okulumuzun salonuna alınmıyoruz” diye protesto edince Çevik Kuvvet gelmiş, 21 öğrenci gözaltına alınmış, buna tepki gösteren öğrencilere de biber gazı sıkılmış.Ben de beş yıl ODTÜ’de okuduğum için bu üniversite öğrencilerinin kesinlikle birileri tarafından yönlendirilemeyeceğini, tepkilerinin doğal olarak ortaya çıkacağını iyi bilirim. Baskılarla durdurulmayı asla kabul etmeyeceklerini de... Diğer üniversitelerde yapıldığı gibi bu “düşmana reva görülecek tutum” yerine, polisi saldırtmak yerine onlarla önceden konuşularak durum açıklansa bu tablo önlenebilirdi. Gerçi kendi adıma; okuduğum yıllarda eylemlerden uzak dururdum ama bu “öğrencilerin tepki hakkının biber gazı ile, gözaltı ile ellerinden alınmasına” susmamı gerektirmiyor.Yumurta atılmadığı, bir şiddet eylemi olmadığı halde her protestoda bu mu yaşanacak, yaratılan düşmanca kutuplaşmayı kim durduracak merak ediyorum.

Devamını Oku

Avrupa’daki Kardelenler yüz kızartmaya yetmedi mi?

14 Aralık 2010

Hayatını ‘yoksulluğu nedeniyle okuyamayan kızlara eğitim kazandırma’ya ve toplum sağlığı için çalışmaya adayan, kurduğu vakıfla on binlerce kız çocuğa eğitim sağlayan Türkan Saylan yaşamının son günlerinde bildiğiniz gibi büyük haksızlıklara uğramış, en olmayacak çirkin suçlamalarla üzülmüştü. Onun ölümü, böylesine çalışkan ve ‘kendinden çok yaşadığı toplumu düşünen insanlar’ la sık karşılaşmayan Türkiye için büyük kayıptı elbette, ama ben nasıl ki 25 sene TBMM’de bulunmuş olan babacığım için ‘iyi ki kendisinden sonra ülkenin, demokrasinin geldiği durumu görmedi, görseydi bin kez ölürdü’ diye düşünüyorsam onun için de ‘daha uzun yaşasaydı hastalığını filan umursamadan onu da nereden çıktığı, kimlerin türettiği anlaşılmayan iddialarla hiç çekinmeden tutuklayabilir, hayatının son yıllarını cehennem azabı içinde geçirmesine neden olabilirlerdi’ diye düşünüyorum. Ki bu kadar dehşet verici bir haksızlıkta onun gibi bir insan hastalığı da bekleyemez, herhalde yüreğine iniverirdi.KANITLAYIN ŞU ERGENEKON’U ARTIK!İnternette Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkan Saylan için ‘eğitim düşmanları’ tarafından başlatılıp sürdürülen acımasız kampanya ‘bu yalanlarla kaç kişiyi etkileyebildi’ bilmiyorum. Ama öyle görünüyor ki onun genç beyinleri aydınlatmasının bazılarına verdiği rahatsızlık bunlarla bile yetinecekleri gibi değil.Dün haberler arasında Ergenekon kapsamında son açılan davalardan birinin “ÇYDD ve ÇEV’e yönelik, her iki sivil toplum kuruluşunun da ‘Ergenekon tarafından kullanıldığı’ davası” olduğu vardı. Örneğin; Çağdaş Eğitim Vakfı’nda bulunan bir takım yazışmalardan söz edilerek “ÇEV’in Jandarma Genel Komutanlığı ile birlikte yürüttüğü ‘Deniz Yıldızı’ projesinde örgüt üyelerine burs verildiği” yazıyordu. Ergenekon dedikleri davada “gerçek”le “düzmece olaylar” o kadar birbirine karıştı, bulduk denilen belge-CD vs’den hangisi gerçek, hangisi yalan anlaşılmaz hale geldi ki ki olayları anlamak çok zor. ADALET ÜMİDİ VAR MI?Siyasetin emrine amade hale getirilen HSYK ile duruşmalardan birkaç gün önce “100 bin sayfalık” klasörlerin olduğu davaların hakimlerini son anda değiştirip “özel seçilmiş hakimler” getirdikleri için artık adaletin bir gün nasılsa ortaya çıkaracağından da emin olmak zor. Ama ÇEV için bunlar yazılıp ÇYDD de katılarak bir bu şekilde bir dava açılması sadece bu değerli kurumların karalanması değil, aynı zamanda o dernek ve vakıflara çocuğunu emanet eden ve edecek aileleri etkilemektir ki bundan büyük yanlış az görülür.Öte yanda; tabii ki artık kimse neyin ne olduğundan emin olamaz ama olayları hiç bilmeyen biri bile “haydi diyelim ki bir eğitim vakfının Jandarmayla birlikte yürüttüğü projeyle darbe arasında bir bağlantı kurmayı başardınız, peki askerle ‘örgüte burs’ arasında nasıl bağlantı kuruyorsunuz, PKK’ya operasyonlar yapan ve bugüne kadar büyük kayıplar veren asker için bundan büyük mantıksızlık olur mu” diye düşünmez mi? Birkaç gün önce gazete manşetlerinde ÇYDD’den aldığı bursla okuyan ve şimdi de aynı bursla İsveç’te master yapan iki Kardelen ’in haber ve röportajları vardı. “ÇYDD projesi sayesinde hayatımız kurtuldu, rüyamızda göremeyeceğimiz eğitimi aldık” diyorlardı. Ben okuduğumda bu haberlerin Türkan Saylan gibi bir sivil toplum kahramanını karalama cüreti gösterenleri utandıracağını ummuştum.Ama görülüyor ki “kızların eğitim almasını, toplumun aydınlanmasını önleme” çabası hiç bitmeyecek. Utanmak ise bunları yapanlar yerine acı duyarak izlemek zorunda kalan topluma düşecek. Sonunda bu iddiaların yalan olduğu ortaya çıktığında atılan çirkefleri kim temizleyecek, işte bu sorunun cevabı koca bir karanlık!***Emin Çölaşan’a bir soru!Yazılarını okuduğum, saygı duyduğum bir yazar, bir meslek büyüğü benim için Emin Çölaşan. Ama benzer bir yazıyı Hürriyet’ten ayrıldıktan sonra yaptığı açıklamalara, diğer yazarların değeri yokmuş gibi “kendileri ayrıldıktan sonra Amiral Gemisi’nin batacağını”, “diğer gazetelerde de kendileri gibi olayları açıkça yazabilenlerin olmadığını” belirten cümlelerine karşılık da yazmıştım. Olay beni çok üzmüştü ama doğrusu bu sözler de yenir yutulur gibi değildi.Şimdi Sözcü gazetesinde bunu yapmaya devam ediyor, üstelik bizlerin yazdığı gazetelerin adını vererek, zarar vermekten de hiç çekinmeyerek (tam aksine, kendi gazetesinin reklamını yaparken, diğerlerini kasıtlı şekilde kötüleyerek) sık aralıklarla çabasını sürdürüyor. Oysa o gazetelerde de tüm ağır siyasi baskılara rağmen görevini eksiksiz yapan, doğru bildiği çizgiden sapmayan meslektaşları var ve kendisi de bunu biliyor. Hatta bazılarının sırf bu nedenle ciddi haksızlığa uğradığını, buna rağmen meslek ilkelerine, dürüstlüğe bağlılıktan vazgeçmediğini de biliyor.O zaman “bunu israrla neden yaptığını” sormak hakkımızdır diye düşünüyorum ve açıklamasını bekliyorum. Ya açıklamalı veya vazgeçmeli!

Devamını Oku

Yumurtaya öfke silaha okey

13 Aralık 2010

İnanın ‘bundan sonra Türkiye’de isteyene 15 silah verilmesi için kanun çıkıyor’ deselerdi de şaşırmazdım. Artık her konuda bilincin ortadan kalktığı, doğru ile yanlışın yer değiştirdiği bir ülkede olup bitene şaşmak mümkün mü?Ayrıca tüm vatandaşlar birlikte şaşırsak neye yarıyor, her gün bir yenisini duyduğumuz hilkat garibesi olaylara şaşırıyoruz, tepki veriyoruz da kim dinliyor? Bir bakıyorsunuz en olmayacak yasa teklifi haberi orada, ertesi gün bir bakıyorsunuz Meclis çoğunluğuna sahip parti tek başına kabul edivermiş.Dünyayı allak bullak eden, Obama’nın da “gerçekliğini kabul ederek” telefon açıp başbakanlara “aman ilişkimizi bozmasın” dediği ABD gizli belgelerinde Türk hükümeti ile ilgili ciddi iddialardan söz eden muhalefet partileri “tartışmadan, konuşmadan hemen inandılar” diye suçlanıyor ama öte yanda çok önemli, suçluyu koruyan yasalar hiç tartışılmadan, danışılmadan çıkarılıveriyor.İLLERE BİRER DE ŞERİF BULUN!“Görevi kötüye kullanana örtülü af” getiren yasa, “yanlış yapan kamu görevlilerine dava açılmasını önleyen” yasa bu şekilde kotarıldı, şimdi sırada “silah bulundurma yaşını 18’e indiren, isteyene 5 silah ruhsatı alma ve sabıkalılara da silah taşıma hakkı veren” yasa da Meclis’ten geçerse bir ‘eski Teksas’ın şerifleri’ eksik kalacak ki bence onları da bulsunlar, “Yahşi Batı” filmi yerine canlı canlı “vahşi Batı, Doğu, Kuzey, Güney” izleyelim.NÜFUS KONTROLÜ YÖNTEMİ Mİ BU?Yani artık insanın yapılanlara bakıp da “aklımıza sahip ol yarabbi” dememesi mümkün değil. Yılda 4 bin kişinin ateşli silahla öldüğü, cinayetlerin yüzde 60’ında silah kullanılan, evde silah bulunmasının ‘bu nedenle ev halkından birinin ölme ihtimalini yüzde 41 arttırdığı” bilinen, tartışmalarda silah kullanımı oranı yüzde 90 olan bir ülkede eğer hükümet böyle bir kanun istiyorsa herhalde “nüfus artışına bu yolla çözüm arıyor” denir. Ya da “silah üreticileri üzerinden ciddi kazanç sağlayacak birileri mi var” sorusu akla gelir. Başka da bir şey gelmez..Zira “örnek alıyoruz, girmeye çalışıyoruz vs” denilen Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde silah bulundurmanın son derece zor şartlara bağlı olduğu dün gazetelerde de yer aldı.. Durum böyleyken ve yumurta atan gençlere neredeyse cinayet işlemiş muamelesi yapılırken şimdi gençlerin eline yumurta yerine silah vermekte mantık olabilir mi?Kendi oğlunu da silah nedeniyle kaybeden Umut Vakfı Başkanı Nazire Dedeman yıllardır “silahsızlanma” için mücadele ederken memlekette “silahlanmanın teşvik edileceğini” hiç düşünmüyordu herhalde. Medeni ülkelerde böyle çağdışı, böyle tehlikeli bir yasa söz konusu olduğunda bütün toplum el ele karşı çıkar, ABD’de başkanlar halkın önünde yürür.Bizde ise tek parti devletinde o ne istese yapıyor, kimse de gık çıkaramıyor. Ne kadar yansak azdır inanın!***Genel Başkan olsaydım!Kendisi Parti Meclisi üyelerini her zaman “blok liste” ile seçmiş olan Deniz Baykal hala “çarşaf listenin yararlarından” söz etmeyi sürdürüyor. Ve hala ‘yaklaşan bir seçim varken’ son derece gereksiz soru işaretleri yaratarak kendi partisine zarar vermekten zerre kadar çekinmeden yapıyor bunu. Son olarak “kapalı ve kısa devre ilişkilerle PM’nin oluşturulmasının sıkıntılar doğurabileceğinden”, “CHP kültürünü, duyarlılığını ne ölçüde özümsediği belli olmayan bir takım insanların PM’de blok liste ile görev üstlenmesinin partiyi zor durumda bırakacağından” filan söz etmiş.ÇARŞAF AÇILIMI HANGİ KÜLTÜRDÜ?Yani kendisi yıllar boyu kapalı devre ilişkilerle Parti Meclisi seçince oluyor ama bunu Kemal Kılıçdaroğlu yapamıyor, yapmamalı. Çünkü “sıkıntılar olur”, kime sıkıntı? Kendisine .. İstediği adamları oraya sokup ortalığı karıştıramazsa, CHP bu kez başarılı olursa “bunca yıldır ‘neyle meşgul’ oldukları sorusu” da çıkar ortaya. Onun için önlemesi, önlemek için de “CHP kültürünü benimsememiş insanlar PM’ye girerse” diye insanlara endişe salması, kışkırtması lazım.Bunca yıldır CHP kültürünü benimsemişler girdi de, siz gidince mi birdenbire benimsememişler gelecek? Kim bunlar, mert biri isimlerini de açıklayıverir değil mi? (Ayrıca “benimsemiş” dedikleriniz ne başarı gösterdi? Ayrıca, o çarşaf açılımı hangi kültüre aitti?)ADAY YAPMAZDIMBu kadar önemli bir dönemde partisini zorla kurultaya sürükleyip zaman kaybettiren ve bununla yetinmeyip provokasyonu sürdüren, kendi blok listelerini unutuveren Baykal’ın haline baktıkça ‘Ben Genel Başkan olsam her şeyi göze alır ve onu bir daha milletvekili yapmazdım. Antalyalı’lara da seçim sürecinde kaybettirdiği zamanı ve bir sürü konunun atlanmasına neden olduğunu, verdiği zararı açıkça anlatırdım’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum.Kılıçdaroğlu son derece demokratik bir insan, ihanete bile sabır gösterebiliyor ama dikkat, siyaset bazen bu durumlarda kesin tavrı gerektirir. Birileri inatla “yolunuza dikilip her şeye zarar verme pahasına engelleyeceğim” diyorsa (ve hele de “ülke adına başarı”nın büyük önem taşıdığı bir durum söz konusuysa) o engellenmeyi hak ediyordur. Kısacası, ben Başkan olsam Baykal ve Sav aday olamazlardı!

Devamını Oku

İçki ve sigara polisleri artık başkentte!

12 Aralık 2010

İstanbul ve Ankara’da öğrencilere saldıran polislerden, Kayseri’de içki satan restoranları ve içki içenleri “fotoğraflarını çekerek fişleyen polisler”den, artık açık havada bile “bir yanında duvar varsa kapalı alan sayılır” diyerek artık açık havada sigara içenlere bile müdahale edecek “sigara polisleri”nden sonra sıra “restoran polisleri”ne geldi.Kayseri’deki durum yazıldıktan sonra diğer illerden gelen mektuplarda “Anadolu’nun birçok ilinde polisin içki baskısının aynen Kayseri’deki gibi olduğu” yazıyordu. Demokratik olduğu ve dahi “demokrasinin giderek arttığı” iddia edilen ve ayrıca “insanların yaşam tarzlarını garanti altına alması gereken” laik bir ülkede bu baskılar asla kabul edilemez, gel gör ki liberalliği “iktidar şakşakçılığı” haline dönüştüren gazeteci ve akademisyen kesiminde çıt çıkmıyor.‘ÇOCUKLARI AİLELERİNDEN KORUMA’ Düşünün; aileler yanlarında çocuklarıyla (meyhanede filan değil) bir aile lokantasında akşam yemeği yiyorlar, bazı büyükler bir kadeh şarap almışlar (olur a, bir kutlama veya tercih), kapı açılıyor içeri parkalı, sakallı birileri doluşuyor. Adeta bir baskın havasında içki içilen masalardaki yetişkinlere “çocukların, yanlarında aile büyükleri olsa bile içkili bir restoranda bulunamayacağı” söylenerek anne-babaların nüfus cüzdanları toplanıyor.. Sözüm ona korumaya kalktıkları çocuklar ve tabii herkes şok içinde.BARO BAŞKANINA KÜSTAHLIK!Tesadüfen aynı restoranda bulunan Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu parkalılara “ne yaptıklarını, kim olduklarını” soruyor. “Çocuk Şubesi’nden oldukları ve içkili mekanda çocukların bulunamayacağı” cevabını alınca bunu yapamayacaklarını anlatan Feyzioğlu, işleme devam etmeleri üzerine cep telefonuyla olayı görüntülemek isteyince telefonuna el koydukları gibi “itiraz ettiği için onu gözaltına almaya” kalkıyorlar (gel de polis devleti yaratıldı deme!)Bunun üzerine; kendisi de avukat olan Başkan “Önce avukatımı arayayım, sonra gözaltına alırsınız” diyerek Baro’yu arıyor ve “Avukat Hakları Merkezi’nden 60 avukatın restorana gelmesini”i stiyor. İşte o zaman amir durumundaki polis “şaka yaptıklarını” söylüyor.BENZERİ SADECE İRAN’DA VARBu olay manşetlik bir skandaldır ama “Obama’nın Wikileaks belgeleriyle ilgili Türkiye’den özrü” gazetelerde manşet olamadığına göre bunun olmasını beklemiyorum. Ankara Baro Başkanı Metin Feyzioğlu “Bütün bataklık kurutuldu, uyuşturucu satılan yerler temizlendi de sıra ‘çocukları ailelerinden korumaya’ mı geldi. Burada yapılan ‘içkili mekana gitme, senin hayatın bu ülkede geçerli değil’ mesajı vermektir. Aileler şikayetçi olursa arkalarındayız” demiş.Hangi demokratik ülkede böyle bir olay olsa orada bulunan her hukukçunun, hele de baro başkanının vereceği tepkidir bu.. Ama, bu tür “ahlak polisi” müdahaleleri ancak (içki ve sigaraya, nargileye uyuşturucu gözüyle bakan) İran’da, Suudi Arabistan’da görüldüğü için demokratik ülkelerde zaten mümkün değil.SERAP’I KORUSAYDINIZ!Bu ülkede adım adım ilerletilen baskı artık açıkça “yaşam tarzlarına, tercihlere müdahale” noktasına geldi, bu nedenle “baskıları görmezden gelen, omuz silken herkesin düşünmesi gereken nokta”dayız. Ortada ne medya, ne de tepki verecek sivil toplum örgütü kalmadığı için her baskının sineye çekildiği öğrenci olaylarında da ortaya çıktı, peki nereye kadar?Bu soruyu kendinize sorun zira referandumdan sonra artık başvuracağınız bağımsız mahkemeler de yok. Öte yanda kendisinin sorumluluğundaki çocukları şiddetten, tecavüzden koruyamayan (SHÇEK yuvaları, çocuk tecavüzlerine ağır ceza verilmemesi, Adli Tıp rezaletleri ve herşey) dershaneye giden öğrenci Serapı’ Molotof atarak öldüren PKK’lıları affetmeye kalkan , küçücük kızların dedesi yaşındaki erkeklerle para karşılığı evlendirilip çocuk yaşta hamile bırakılmasına seyirci kalan bir devletin “ailesiyle restorana giden çocukları koruma misyonu üstlenmesi” başlı başına skandalın ta kendisidir! Twitter’da sayfam yok!Facebook’ta sayfam olmadığını yazmıştım ama Twitter’ı ayrıca yazdım mı hatırlamıyorum. Kızım Yasemin iki gün önce “Twitter’da adıma bir sayfa olduğunu ve referandum öncesinde benim ağzımdan ‘yetmez ama Evet demek istiyorum’ benzeri cümleler yazıldığını yeni gördüğünü” söyleyince gerçekten kızdım.İşte “alçakça” kelimesi bunun için söylenmiş, daha aşağılık hangi yöntemler kaldı bu ülkede denenmeyen acaba?Her şeyden önce ben ‘yetmez ama Evet’ gibi kişiliksiz bir sözü hayatta söylemem, ikincisi de en az elli kez ‘aklı başında olan herkesin Hayır demesi gerektiğini’ yazdım. Ama alçaklığın sınırı olmayınca bizim ağzımızdan insanları etkilemeye çalışanlar çıkabiliyor. Facebook ve Twitter’da sayfam olmadığını, bu tür faaliyetlere zamanımın da olmadığını bilmenizi isterim.

Devamını Oku

Baykal’ın ani ‘çarşaf’ aşkı!

11 Aralık 2010

Türk siyasetinin tüm etik değerleri kaybetmesi, koltuk uğruna milletin gözünün içine baka baka her tür yalanın söylenmesi, bir de üstüne bu yalancıların vatandaşı “hiçbir numaralarını anlamayacak budalalar” olarak görmesi, kendilerini ise pek akıllı sanmaları artık iyice çekilmez hale geldi.Baykal ve Sav ’ın oynamakta oldukları (önce rakip duruma gelmişlerdi, Sav da gönderilip çıkarlar birleşince tekrar aynı safa geçiverdiler) oyun da bunun ta kendisi... Genel Başkanlıktan büyük bir skandalla ayrılan Deniz Baykal dün “kişisel beklentisi olmadığını, partisinin yararını düşünen partili olduğunu “ iddia etmiş. Parti içinde Baykal’la birlikte yarattıkları antipati ile kendi seçmenlerini bile kaçırtan, kurdukları hegemonya ile kendi milletvekillerini bile partiden soğutan, dönemlerinde ortada ‘kadın’ ve ‘gençlik’ kolları bırakmayan imparator Önder Sav ise “hepimize düşen görev CHP’yi iktidara hazırlamak” demiş. PARTİYİ KAYNATAN İKİLİBaykal’a “ Madem ki kişisel beklentiniz yok, neden ikide bir ortaya çıkıp veya yakın adamlarınızı çıkarıp partiyi karıştırarak devamlı ‘içten içe bir huzursuzluk var gibi’ bir hava yaratmaya çalıştınız? Madem ki beklentiniz yok (ve sizin şartlarınızda da zaten olmamalı ) neden ‘bundan sonra genel başkanlığa aday olmayacağınızı bir türlü söyleyemediniz? Parti yönetimi daha önce ‘kurultayın ancak seçimden sonra olabileceğini’ açıklamasına rağmen böylesine zor bir dönemde neden size yakın milletvekillerini kışkırtıp yönetimi kurultay kararı almaya zorladınız” diye sormak lazım. Hatta referandum öncesi kendisine çok yakın bazı milletvekillerinin iktidarın tezini savunarak açıktan açığa “Evet” çıksın diye çalışmalarını da...Önder Sav’a ise “Madem ki hepinize düşen görev CHP’yi iktidara hazırlamaktır, bunca yıldır niye muhalefette olmakla yetindiniz, neden yeterli çalışmayı, organizasyonu yapamayıp küçük alanlara kısılıp kaldınız? Şimdi Kılıçdaroğlu işe koyulunca mı aklınıza geldi” diye...KENDİSİ ‘BLOK’ÇU!Bundan önce kendi dönemlerinde hep ‘blok listeyle’ parti meclisi üyelerini seçen , bu yüzden 2005 Kurultayı’nda Mustafa Sarıgül’ün ‘çarşaf liste’ önergesini reddettiren ve ona hakaretler yağdıran Baykal şimdi birdenbire ‘çarşaf liste’ aşkına tutuldu. Amaç bu listeyi binbir ayak oyunuyla delip kendi adamlarını yerleştirerek ortaya “eski tas, eski hamam” bir parti Meclisi çıkarma ve böylece Kılıçdaroğlu’nun; ‘iyi anlaşacağı bir ekiple, bütün halinde çalışarak seçime gitmesini önleme’ değilse, ‘aman başarmasın, bizim bugüne kadarki başarısızlığımız ortaya çıkmasın ama isterse kıyamet kopsun’ demek değilse nedir bu çaba?“Siz blokçu idiniz, şimdi bu çarşaf aşkı neden” sorusu tabii ki sorulacağı için cevabını da hazırlamış; ”yeni tüzük ilk kez uygulanacak da ondan” .. Peki yeni tüzükte blok liste yok mu, var. Ancak delege (kışkırtılmadan) kendi iradesiyle isterse çarşaf da olabilir. Demek ki Baykal’ın mazereti geçersiz.KILIÇDAROĞLU NEDEN FİKİR DEĞİŞTİRDİ?Daha önce aynen tüzüğe uygun şekilde “Delege isterse PM çarşaf listeyle seçilebilir” diyen Kılıçdaroğlu’nun bu görüşten uzaklaşmasını eleştirenler çıkacaktır ama bence bunun tek nedeni o günlerde “Baykal-Sav ikilisinin seçime giderken bile partiyi çalışamaz hale getirecek bir ihtirasla ‘adamlarını seçtirmek ve yönetime ayak bağı olmak için’ ortalığı karıştıracaklarına ihtimal vermemesi”ydi. Kısacası Kılıçdaroğlu onların ‘yaratmayı planladığı tehlikeyi gördüğü’ için blok listenin doğru olacağına karar verdi. Sonuç ne olur, delegeler de bu planı görür ve bozar mı bilinmez, bilinen bir şey varsa Baykal ile Sav ’ın, planları uğruna partilerini seçim sürecinde kurultaya zorlayıp çalışmasını engelleyecek, “Kılıçdaroğlu partinin ideolojisini değiştiriyor” yalanlarıyla yıpratacak kadar gözü kara bir gidiş içinde olduğudur! ***Vitali Hakko’nun yaşattıkları!Dünyaya hep pozitif bakmayı bilen, çevresine, yaşadığı topluma iyi şeyler kazandırmak için çabalayan insanlar yaşarken sevildikleri gibi, yaşama veda ettikten sonra da unutulmuyorlar . Hatta enteresan bir şekilde bu kez de “onlar adına atılan adımlarla” üretmeyi, olumlu eserlere önayak olmayı sürdürüyorlar.Bu tip insanları tanımak kolaydır, yüzlerine bakarken “onlarsız bir dünyanın eksik olacağını” hissedersiniz. Vitali Hakko da böyleydi. Yaşadığı sürece ; erkek ve kadın giyiminden, aksesuara, resimden kumaş baskıya, ev eşyası ve dekorasyon zevkinden, modern-çağdaş mağazacılık anlayışına kadar birçok yeniliği Türkiye’ye Batı ülkeleriyle aynı düzeyde taşımasına rağmen hayatının son günlerinde bile “bir şeyler daha yapabilmek için” çırpınmaktan hiç vazgeçmemişti. Ve şimdi ölümünden üç yıl sonra, aynı amaçları ve vizyonu paylaşan oğlu Cem Hakko tarafından “onun anısına, onun adıyla” açılacak olan Türkiye’nin ilk ve en kapsamlı yle dünyada sayılı benzeri bulunan bir yeniliğe daha katkıda bulunmuş oluyor.9 Aralık Perşembe akşamı yapılan “2010 Vitali Hakko Gecesi” nde; Frankfurt, Londra, NewYork gibi dünyanın en önemli kitap fuarlarından yararlanacak ve “imzalı, özel edisyon kitapları” da okuyucuyla buluşturacak olan bu özel kütüphanenin ön açılışı da yapıldı. Sadece bu kadar değil, kusursuz hazırlanmış bir toplantıdan sonra gece; özel olarak İspanya’dan getirilmiş olan ünlü Cigala&Tango grubu ve onların müziğiyle İspanyol dansçıların yaptığı “hayatımda gördüğüm en güzel dans, en müthiş uyum” diyebileceğim tango gösterisiyle noktalandı.Stresi hiç bitmeyen bir ülkede bu tür güzel olaylar insana ümit ve yaşama sevinci aşılıyor doğrusu!

Devamını Oku

Öğrenciler Prens Charles’ın arabasına boya atınca...

10 Aralık 2010

Yumurta atan öğrencilere 3 yıla kadar hapis cezası verilebilmesi için soruşturma vs başlatılacakmış. Dün ‘bombalı teröriste af, gösteri yapan öğrenciye şiddet’ demiştim, değiştiriyorum; ‘teröriste af, öğrenciye hapis’.İşte Paşam yeni Türkiye!Olaylara katlanabilmek için artık evliya sabrı gerekiyor ki anlaşıldığına göre AKP’nin her dakika döktürdüğü incilere artık kendi hükümetlerinin Devlet Bakanı Hayati Yazıcı da bile bu sabır yok. İDDİANIN SAHİBİ İSPAT ETSİNBaşbakan’ın “Öğrencilerin arkasında illegal örgütler var” demesi (ki bir türlü varlığı kanıtlanamayan Ergenekon’u kastediyor) Burhan Kuzu’nun ise açıkça “öğrencileri Ergenekon’un sokağa döktüğünü” söylemesi onun bile sabrını taşırmış ve AKP’den farklı bir ses duymayı unutmamıza rağmen nasıl olmuşsa Yazıcı bu konuşmaları eleştirmiş.“Ergenekon diyebilmek için bilgi, belge olması gerekir” demiş, “rektör istifa etsin demek tepkisel bir davranış” demiş ve bu cümleleriyle Başbakan’ın da, Burhan Kuzu’nun da hatalı konuştuğuna inandığını ortaya koymuş. Tabii “İddia eden iddiasını ispat etmekle yükümlüdür” diyen Başbakan’a “Şimdi bu iddiasını hemen ispat etmesi, Burhan Kuzu’dan da bunu istemesi gerekir, işine geldiğinde böyle, gelmediğinde farklı konuşmak olmaz” da diyebilirdi. O kadarını diyememiş..ABD’den yazan Dr Okan Öztürk “Bakın İngiltere’de öğrenciler Prens Charles’ın arabasına boya attılar, hiçbir şekilde bu gençlerin arkasında terör örgütleri aranmadı, basın ve muhalefet suçlanmadı. Hükümet rektör ve dekana baskı kuracağına Emniyet Müdürü ile İçişleri Bakanı’nın istifasını istemeli” diyor. Gerçekler yurt dışından bile bu kadar net görülüyorsa göremeyenlerin mazereti nedir?Wikileaks de Ergenekoncu (!) olabilir Sorulduğunda hala “dünyayı sarsan ABD gizli belgeleri” nin Türkiye’de iyi anlatılamadığı görülüyor, bu da şaşırtıcı değil zira polis şiddetinden bebeğini düşüren kız öğrenciye suç bulan ya da ona “artistmiş” gibi yakıştırmalar yapan gazetecilerin olduğu bir ülkede normaldir. Bu kadar ciddi suçlamalar var, siz hiç son günlerde Wikileaks’i detaylı şekilde anlatan, “iddiaların kanıtının istenmesi ve cevap verilmesi gerekir” diyen bir TV programı görebildiniz mi?Diğer ülkelerin televizyonlarında “belge kıyameti” kopuyor, hükümetine çok sayıda iddia yöneltilen Türkiye ise olaya tam Fransız... Hepsi sırayla yapmaktalar, son olarak Hüseyin Çelik “ABD’li diplomatların CHP patentli, CHP malı dedikodularına Sayın Kılıçdaroğlu yalnız hemen daldı” demiş. Buna da ancak “pes” denebilir, zira ABD’li diplomatlar yalnız Türk hükümetiyle değil, her ülkenin iktidarlarıyla ilgili “aynı üslüpla” bilgi göndermişler.Belgelerde AKP’li bakanların birbiriniz ABD’ye şikayeti, Abdüllatif Şener’in “yolsuzluklara dayanamayarak istifa etmesi” bile var ve kendisi de bunu doğrula-dı. Ve ayrıca ABD özellikle Erdoğan’ın “dedikodu” dediği sorulduğunda ”kesinlikle dedikodu değil, her ülkenin büyükelçileri böyle çalışır” cevabını da verdi. Bu gerçekler ortada dururken Wikileaks belgelerindeki iddiaları da CHP’nin üstüne yıkmak (yoksa ‘gizli örgütler’ daha söylenmedi mi) profesyonellikten pek uzak, birçok olayda yapıldığı gibi zekaları da pek küçümseyen bir çaba olmuyor mu?ABD VE İSVİÇRE’YE SORUN!Oysa bu kadar zahmete hiç gerek yok, kolay çözüm mevcut. Defalarca hatırlatıldı; laf ve suçlamayla vakit kaybedeceklerine “tüm soruları cevaplamaya hazırız” diyen Clinton’dan hemen suçlamaların, isteseler, İsviçre’ye başvurarak “hesap olup olmadığının açıklamasını” isteseler şimdiye kadar biterdi.İddiaların sahibine hiç ses çıkarmayıp CHP’ye “haydi sen iddiayı ispatla” demenin veya bu dünya çapındaki olayda bile ona öfkelenmenin hiçbir anlamı yoktur!

Devamını Oku

Yanlış fatura!

10 Aralık 2010

Başbakan Erdoğan Ankara SBF’de Burhan Kuzu’ya yumurta atan öğrencileri de ana muhalefet partisine maletmiş. “İllegal örgütler içinde yer alan bu tiplerle bir şeyler toplamaya gayret etmek”ten söz ettikten sonra “Benim milletim neyin ne olduğunu biliyor” demiş. Oysa aynı konuşmada “gösteri yapan öğrencilere polis şiddetini kınamış olan” CHP’nin aynı tuzağa düştüğünü, Burhan Kuzu’dan önce onların da öğrenci protestosuyla karşılaştığını söylemişti. Konuşmanın ikinci kısmı doğruysa (ki doğru; CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum da Kuzu’dan önce kürsüye çıktığında protestoyla karşılaşmış ve kızarak ayrılmış) o zaman öğrencileri “ana muhalefet partisiyle ilişkisi varmış gibi göstermeye çalışmanın yanlışlığı” ortadadır.Zaten ertesi gün Üniversite’den bir grup temsilci öğrenci Burhan Kuzu ve Süheyl Batum’la görüşmek istemiş, Batum’la görüşürken “siyasetçilerin protesto olabileceğine dair önceden uyarıldığını, protesto yapanların ‘İstanbul’daki olaylarda dayak yiyen arkadaşlarının üzüntüsü ve tepkisiyle’ bunu yaptığını anlatmış. Batum ise “Ben de yumurta yesem üzülürdüm ama bunu bir süredir öğrencilere karşı sürdürülen baskılara politik meşruiyet kazandırmak için kullanmaya karşıyız” demiş ve tekrar davet edilse yine gideceğini de eklemiş.Yumurta atmak yanlıştır, bunu herkes kabul ediyor ama son yılarda herhangi bir öğrenci ya da vatandaş tepkisinde ve SBF olayından önce İstanbul’da, onun arkasından TBMM önünde “yumurta atmadıkları halde” polis şiddeti ile karşılaşıldığı biliniyor. Onun için faturayı ilgisiz yerlere kesmek yerine polisi şiddetten men etmeyi düşünseler, şiddeti kollamaya çalışmasalar çok daha uygun bir çözüm olacak.(Not: Burhan Kuzu olaylar sırasında 4. Katta, odasında bulunan dekanı aradığını, onun “gösteri yapan öğrenciler arasında kendi üniversitesinden olmayanların da bulunduğunu” söylediğini belirtmiş. Eğer doğruysa ve dekan bunu biliyorsa odasında değil, aşağıda olması gerekirdi. Kuzu onun istifasını da istediğine göre dekanın acilen bu “kendi üniversitesinden olmayanlar”ı tesbit edip basına açıklaması gerekir.)Molotof atana af, gösteri yapana cop!Geçen yıl dershane dönüşü bindiği otobüse molotof kokteyli atan PKK’lıların yüzünden hayatını kaybeden öğrenci Serap’ı, onu yaşatabilme umuduyla kendi vücudundan deri söktürdüğü için günlerce hastanede yatan annesini unutmadık. Şimdi yaşlarından yararlanılarak hapisten kurtulma uyanıklığıyla PKK tarafından polise karşı her türlü eylemde kullanılan 18 yaş altı çocuklara uygulanacak yasadan; molotof kokteyli atan, sonra da durup kaç kişi öldü diye izleyen PKK’lıların da yararlandırılacağını öğreniyoruz. Serap’ın ailesi ise buna yerden göğe haklı olarak isyan ediyor. Siyasetçilere protesto gösterisi yapan üniversite öğrencilerine uygulanan sınırsız polis şiddetini neredeyse övüp göklere çıkaranların, o öğrencilere saldırıyı doğal karşılayan ve yumurta atılmasını bile “şiddet gibi” göstermeye çalışanların, “halka bomba atanları” cezadan kurtarmak isteme nedenini anlayan var mı? Varsa bana da anlatsın lütfen.Zira adaletin adalet olmaktan iyice çıkarıldığı günlerde bu yapılan hepsinin üstüne tüy dikmekten farksızdır. Aynen; işkence gören, herhangi bir devlet görevlisi tarafından ‘haksız ve kasıtlı olarak’ mağdur edilen vatandaşların bu kamu görevlileri aleyhinde dava açma hakkının elinden alınması, derdini Marko Paşa’ya anlatmaktan başka seçenek bırakılmaması gibi... Aynen “görevini kötüye kullanan (örneğin milletin hakkına el uzatıp hırsızlık yapan, ihaleye fesat karıştıran) devlet görevlilerine ceza indirimi yapan” yasa gibi... Biliyorsunuz bunun için koskoca TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı olan Kuzu, söz konusu suçları “Biz bunlara maydanoz suç deriz” benzeri bir cümleyle hafifletmeye çalıştığı için yasanın adı “maydanoz yasa” kaldı. İşte bu, gerçekte demokratik, insan haklarına, toplumun “şeffaf yönetime sahip olma” hakkına saygılı hiçbir ülkede görülmeyecek hukuksuzluklara sonunda cinayet işleyen teröriste de af katıldı.Bir yanda yumurta atan öğrenci, öbür yanda bomba atan terörist... Siz söyleyin açıklaması olabilir mi bu dengesizliğin?Baykal ve Sav taraftarları faaliyette!Son günlerde “CHP’li olduğunu” söyleyen birileri tarafından telefonla aranıyorum. Bu kişiler konuşmanın bir yerine “ama Baykal’cı, Sav’cı değilim, partimi ve ülkemi seviyorum” cümlelerini sıkıştırdıktan sonra Kılıçdaroğlu’nun politikalarına kusurlar dizmeye başlıyor ve (yalan söylemek bile zeka gerektirdiği için)arkasından Sav ve Baykal’ı övmeye başlayıp “keşke onlara karşı çıkmasanız” filan diyorlar. Tam bu nokta benim konuşmayı kestiğim nokta oluyor.Aynı telefonların başka yazarlara da geldiğini ve etkilemeyi de başardıklarını bazı yazılardan anlamak mümkün. Öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu ile ekibi Kurultay öncesinde ve sırasında (her ne kadar şu anda sessiz gibi dursalar da) sadece Baykal ve Sav’ın kendilerine karşı ‘derin parti’ faaliyetleriyle karşılaşmayacak, medyadan da önemli bir ‘tavsiye havasında yıpratma” devam edecek.İşin üzücü tarafı; memlekete hizmeti dinle inançla karıştıranların arasına ‘bunu yapmaması gerekenlerin” de girdiğini ve mezhep farklılığını bile siyaseten kullandıklarını görmek... Oysa dini, mezhebi siyasi olarak kullanmak en ucuz, en aşağılık saldırı yöntemi dir... Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda önemi daha da artan ana muhalefet partisinde “Kurultay fırsatını sabık başkan ile genel sekreterin ayak oyunları” için kullanmanın, 25 yıldır muhalefetten öteye gidememiş politikalara dönmeyi teşvik etmenin ve örneğin Kılıçdaroğlu’nun “laiklik çizgisinden sapabileceği” gibi bir anlamsızlığı ona yapıştırmaya çalışmanın da partisini, ülkesini sevmekle ilgisi yoktur. Tam aksi geçerlidir.

Devamını Oku