BDP Kürtler’in temsilcisi mi?

25 Aralık 2010

Dün BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş Irak Cumhurbaşkanı Talabani ile Diyarbakır Sanayi Odası Başkanı Galip Ensarioğlu’nun konuşmalarına cevap vermiş. Talabani’nin “İki dil talebi için çok erken” sözü için “Geç bile kaldık, bölgede zaten iki dil var” demiş. Burada önce dikkat çeken nokta Talabani’nin “Türk hükümetinden seçimlere kadar önemli adımlar beklemek ne mantıklı ne de makul” sözü. Sanki BDP’ye “seçim sonrasına kadar sabredin” mesajı veriyor gibi..Oysa BDP’nin talepleri seçim sonrasını bekleyecek gibi değil. Onlar ve Öcalan önce bunu kabul ediyor görünmüş ama kısa süre sonra “seçim atlatılırsa ne olacağı da belli olmaz” düşüncesiyle olmalı aniden “Biz beklemeyeceğiz” demişlerdi. Bu noktadan sonra iktidar partisinin önde gelen isimlerinin “özerklik” talebi ve “iki dilli sistem” konusunda söylediklerine de “geçti o devir, gider Marmaris’te resim yaparsınız” gibi dayatmacı hatta tehdit kokan cevaplar verdi Demirtaş.SEÇİM ÖNCESİ SONUÇLANMALIŞimdi işe Talabani karıştı ama o da gereken cevabı aldı. Demek ki “beklemek” (ki bu bekleme hükümetin seçim ertesine bıraktığını söylediği “yeni anayasada taleplerin yerine getirilmesini” beklemedir) BDP açısından pek mümkün değil. Öte yanda; toplumun böylesine önemli bir süreçte verilecek kararları “seçim öncesinde öğrenme hakkı” açısından da konunun en kısa zamanda tartışılıp sonuca bağlanması gerekiyor.Bu arada BDP’nin “seçim barajının yüzde 5’e indirilmesi talebi” var ki bu ‘milletin TBMM’de adil temsili’ için zaten şart. Aslında başlanmışken “milletin kendi milletvekillerini seçmesi”ni sağlayacak değişiklik de bal gibi bu seçime yetiştirilebilir.‘TERÖRDEN KURTULUŞ’ MU?Selahattin Demirtaş, Galip Ensarioğlu’nun “Kürtler bölünme istemiyor” ve Talabani’nin “Irak’taki federe model Türkiye’de olmaz” sözlerine karşılık “Bıraksınlar da Kürtler adına temsilcileri konuşsun. Biz de bütün Kürtleri temsil ediyoruz demiyoruz ama Kürt halkının, bize oy verenlerin önemli bir kısmı artık ‘demokratik özerkliği’ tek çözüm olarak görüyor, hatta Türk halkı da bunun tek kurtuluş olduğunu biliyor” demiş. “Tek kurtuluş”la herhalde “terörden kurtuluş”u kastediyor olmalı ki bir siyasi parti başkanı için kabul edilir bir vurgu değil.Bu aralıksız cevaplar BDP’nin (PKK’nın da) hiçbir geri adım atmayacağını açıkça gösteriyor. Ama Demirtaş’ın “Kürtlerin hepsini temsil etmiyoruz” lafı burada geçiştirilecek değil, asıl üzerinde durulacak konu. Dün yazmıştım (maalesef internete almayı unutmuşlar), artık Kürt nüfusunun 20 milyon olduğunu söylediklerine göre aldıkları 2.5 milyon oy ile böyle bir dayatma yapmaları son derece anlamsız. Siyasi güçleri bunu göstermediği gibi Güneydoğu’da bu yönde yaratılan tüm baskılara ve ayrıştırma çabalarına rağmen gelen mektuplar “büyük çoğunluğun böyle bir talebi olmadığını” anlatıyor.Kısacası, eğer terör tehdidinden yararlanmak gibi etik dışı da değil “insanlık dışı” bir yola başvurulmazsa bu dayatmanın bir tutar tarafı yok. BDP Meclis çatısı altında bir siyasi parti olduğunu unutmamalıdır.***Ayşe Paşalı’yı korumayanlar cezalandırılsın!Gerçekten inanılmaz, yumurta atan veya sadece sözlü protesto yapan öğrenciler için günlerce konuşan, davalar açan hükümet mensuplarının Ayşe Paşalı isimli 3 çocuk annesi bir vatandaşın “devlet tarafından korunmadığı için” ölmesiyle ilgili hiçbir açıklama yapmaması akıl alır gibi değil.Hele kadın ve aileden sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’ın (kendiliğinden) bir açıklama yaparak en azından “evet, devlet eski eş veya herhangi bir erkek tarafından açıkça tehdit altında olan kadınları korumalıdır. Bu cinayetlerin kaçıncısı oldu, bundan sonra savcılıklara müracaat edildiğinde korunmalarını mutlaka sağlayacağız, mahkemelerin de koruma kararını çıkarması için çalışacağız” demesi gerekirdi.Analarını “devletin hatası yüzünden kaybeden” üç genci de hemen koruma altına alması, sıkıntı çekmemelerini sağlaması gerekirdi. Görevini yapmayan hakim ve savcının cezalandırılacağını bildirmesi gerekirdi. Bunların hiçbiri yapılmadı, ses seda çıkmadı. Peki bir ortaçağ vahşetiyle karşılaşan kadınları devlet korumazsa kim koruyacak ?Yürekli, dürüst bir hakim çıkmış, aynı durumda gerekeni yapan İstanbul 1. Aile Mahkemesi Hakimi İzzet Doğan “Eski eş de olsa taciz ve tehdit halinde devlet tarafından korunması gereken savunmasız kişidir. Boşanmış olması bu haktan mahrum bırakılmasını gerektirmez” demiş. İşte Türkiye’nin ihtiyacı olan “önce insan” hakim budur. Kadın Bakanı da onu model alarak açıklama yapmak, diğer hakimleri de görevini yapmaya çağırmak zorundadır. Kadın ve Aile Bakanlığı bu konuyla ilgili çalışmayacaksa ne iş yapacak?Ayşe Paşalı’nın katiline ortam sağlayan hakim ve savcının cezalandırıldığını duymayı bekliyoruz!

Devamını Oku

Bu ortaçağ vahşeti neden yalnız Türkiye’de ?

25 Aralık 2010

İnanın bana sokaklara çıkıp olanca gücümle ‘yeter artık, yeter, yeteer’ diye bağırmak istiyorum. Bununla da yetinmeyip Avrupa ülkelerini kapı kapı dolaşarak ‘eğer Türkiye’nin AB’ye girmesi için şart arıyorsanız ilk şart ‘kadınların vahşi cinayetlere, tecavüzlere kurban edilmesinin önlenmesi’ olmalı. Ancak ilk ve orta çağda görülecek bir vahşet yaşanıyor ve hükümetler de, mahkemeler-hakimler de kılını kıpırdatmıyor. Biz önleyemedik bari siz önleyin, geride kalan kızların, kadınların canını kurtarın’ diye ağlayarak yalvarmak istiyorum.Bu mesleğe adım attığım günden beri çocuk ve kadın tecavüzlerinin, kadın cinayetlerinin önlenmesi için didindim. ‘Çocuk ve kadınları değil, tecavüzcülerini koruyacak yasa’ çıkarmaya çalışanlarla mahkemelik olup yıllarca adliye koridorlarını aşındırdım. Sonunda o davaları da, mücadeleyi de sivil toplum örgütleri ve biz kazandık, yasalar düzeltildi. Düzeldi de ne oldu, bu kez de hakimler yasaları uygulamamaya, suçlulara hak ettikleri cezaları vermeyip hafif cezalarla kurtarmaya başladılar.KATİLE ‘İYİ HAL’ İNDİRİMİ YAPARSANKatillere, töre cinayeti adı altında kendi ailelerinden çocuk yaşta kızları öldüren canilere (ki bir kısmının arkasında ‘ensest, aile içi ilişki’ olduğu ve töre cinayeti diye gizlendiği bilinir, ‘Mutluluk’ filminde de anlatılmıştır ama asla araştırılıp çözüm bulunmaz) kolaylık sağlamayı, “katile iyi hal indirimi” yapmayı sürdürdüler.Katile, tecavüzcüye iyi hal indirimi yapan sorumsuz hakimler tabii ki kadınlara dayak atan, her tür şiddeti uygulayanları tutuklamaya bile gerek görmeyecekti ki aynen öyle oldu. Bir çoğunu okuduk, örneğin “kendisini rahatsız eden sabıkalı adamdan kaçmak için bulunduğu şehri terk edip Doğu’ya giden ve orada öğretmenliğe başlarken savcılığa birkaç kez suç duyurusunda bulunup korunma talep eden, buna kulak asmamaları nedeniyle sonunda gencecik yaşında öldürülen öğretmen” olayı unutulacak gibi değil. Ve aynı vahşet bütün hızıyla sürüyor.HAKİMLER YÜZÜNDEN ÖLDÜRÜLDÜBen artık bir süredir direkt hakimleri suçlamaya; ‘bu suçluları bırakan veya ceza indirimi yapan hakimler tecavüz ve cinayetlere ortaktır, sorgulanmaları gerekir’ diye yazmaya başlamıştım ki yeni bir vahşet haberi geldi. Ankara’da akraba düğününde dayısının oğluyla dansettiği için eşi Ayşe Paçalı’yı önce tanınmaz hale getirene kadar döven, sonra da tecavüz eden bir adam hakime “seviyorum, pişmanım” dediği için 2009 yılında serbest bırakılıyor. (Kadın 2006’da boşanmak istemiş ve aile büyükleri araya girip vazgeçirmişler.)2010’da boşanıyor ve 3 çocuğuyla yaşamaya başlıyor ama adam peşini bırakmıyor. 2 ay önce kapısına dayanıp bıçak zoruyla kadını ıssız bir yere götürüyor, öldürecekken yalvarması üzerine vazgeçiyor. Adam “tekrar beraber olalım, yoksa öldürürüm” tehditlerine devam ediyor. Bir başka gün iki kişiyle birlikte yine kapıya dayanıyor, zavallı kadıncağız kızının telefonla uyarması sayesinde kurtuluyor.Savcılığa “Benim de, çocuklarımın da hayatı tehlikede” diye suç duyurusunda bulunuyor ama savcılık adamı göz altına almıyor (gelecekte bir gün darbe yapabilir deseydi alırlardı, öldürmek önemli değil), kadın bu kez dava açıyor, mahkeme reddediyor. Ve sonunda 7 Aralık’ta adam tarafından 10 bıçak darbesiyle öldürülüyor.SORGULAYIN HAKİMİ, SAVCIYI!Mutlaka önüne geçileceği için hiçbir medeni ülkede benzerine asla rastlanmayacak bu vahşetin suçlusu hem savcılık, hem Ayşe Paçalı’ya korunma sağlamayan, tehdit edip öldürmeye kalkan suçluyu ise tutuklamayan hakimdir. Eğer bu ülkede hala adaletten söz ediliyorsa ‘suçluya en ağır cezanın yanında hakim ve savcının da cezalandırılması’ gerekir.Şimdi bu durumda; hükümetin “suçlu hakim ve savcıları koruyup onlar yerine devletin sorumlu tutulmasını sağlamak istemesi” için ne düşünürsünüz? O annenin geride kalan ve acının en büyüğüyle yanan, hayatı boyunca da yanacak olan çocuklarına bu aptallıklar silsilesini nasıl anlatırsınız? Bu cinayetlerin Batı’da değil yalnız Türkiye’de sürüp gittiğini nasıl açıklarsınız?Hepsinin cezalandırıldığını bu topluma göstermek zorundalar. Aksi takdirde zaten ilahi adalet cinayete sebep olan ve cezalandırmayanların peşini bırakmayacaktır!

Devamını Oku

AKP’nin ‘CHP’de olmayan’ şansı nedir?

24 Aralık 2010

AKP; iktidar partisidir, yani uzun süredir ve şu anda da ülkenin geleceğine yön veren, kararlarında yanlış varsa eleştirilmesi gereken parti. Ana muhalefet partisi CHP ise aslında ikinci büyük parti olmakla birlikte kimsecikleri ve özellikle ana muhalefeti dinlemeyen, hor gören, her açıklamasını hakaretle karşılayan iktidar partisi ve yapısı değiştirilen Anayasa Mahkemesi nedeniyle elinde ‘gelişmeleri etkileyecek hemen hemen hiçbir imkan bırakılmamış’ bir parti durumunda.Ama gel gör ki medyanın büyük kısmının iktidar ve ona yakın isimlerin eline geçmiş olması, geriye kalanların da ‘benzeri ancak Irak, İran gibi ülkelerde görülen çok ciddi siyasi baskılar’ altında olması AKP’nin icraatlarını eleştirmeyi neredeyse imkansız kılıyor. Oysa CHP’yi kıyasıya eleştirmenin, hatta hakaret etmenin hiçbir yaptırımı yok, bu nedenle de son günlerde (Kurultay öncesinde başlatılıp sonrasına uzanan bir “vurun kahpeye” durumu ortaya çıktı bu parti için.. Adaletsiz, eşitliğe tümüyle aykırı bir durum..GAZETECİ ‘MİLİTAN’ DEĞİL!Sanki bugüne kadar CHP’nin ve diğer partilerin Parti Meclisi üyeleri gazetecilerden sorulmuş ya da gazeteciler tek tek ele alarak PM üyelerinin şeceresini inceleyip eleştirmiş, parti genel başkanlarını bir veya iki üye nedeniyle “yön değiştirmekle” suçlamış gibi bu yapılıyor. Herhangi bir partinin iç işlerine karar vermek ve kendi milletvekillerinden bile önce ortaya atılıp seçmeninin kafasını karıştırmak gazetecinin göreviymiş gibi bu da yapılıyor. “Eleştiri” havası altında öyle militanca yazılar yazılıyor, bir şiddet ortamı yaratılıyor ki inanmak güç. Oysa gazetecinin kendine “partilerin iç düzenine karışıp, proje ve planlarını yönlendirme misyonu” atfetme hakkı yoktur (görüşünü bildirir ama bunu bir baskı gibi dayatamaz, partilere zarar verecek iddialarda bulunamaz), hakkı olmadığı gibi bugüne kadar bir başka partiye de yapılmamıştır. 80 kişilik, büyük çoğunluğu akıllı ve birikimli insanlardan oluşmuş bir parti meclisinde “iki kişi de şöyle yaptı, böyle konuştu” diyerek seçim sürecinde bir partiye (üstelik ortada “cumhuriyetçi kesimlerin gideceği ve aynı zamanda baraj geçecek” fazla seçenek varmış gibi) bunu reva görmek, oluşmakta olan bir siyasi projeyi ‘büyük bir felaket gibi’ göstermek yalnız o partiye değil seçmene de haksızlıktır, yanlıştır. ‘Yanlışlar yok’ demiyorum (örneğin ‘açıklama yapmaları gereken konulardaki’ sessizlikleri) ama diğer partilerde de öyle fahiş yanlışlar var ki sadece birine amansızca yüklenmek son derece anlamsız, son derece saçma görünüyor. Ana muhalefet partisi de ‘AKP’ye ve tabii BDP’ye tanınan kredinin, gösterilen sınırsız sabrın hiç değilse yarısını’ hak ediyor. Eşitlik, hak, hukuk önemliyse tabii!İmza hobisi!Kendilerine aydın diyen ama çoğu “aydın olmayı iktidarları yağlamak ve farklı görüşleri yok saymak zanneden” bir grup akademisyen ve yazar imza kampanyasını hobi haline getirmiş durumda. Şimdi de Öcalan artık AKP hükümetinin seçimi atlatınca ‘yeni anayasada taleplerini yerine getirmeyeceğini’ düşündüğünden olmalı “istersem seçimi de beklemem, Mart’ta büyük savaş çıkar”demişken ve Özerk Kürdistan tartışması başlamışken, TSK’nın “iki dil konusundaki gelişmeleri endişeyle izliyoruz” açıklaması için suç duyurusunda bulunmuşlar.27 NİSAN NE OLDU?Doğrudur, demokrasilerde ordu siyasi konulara karışmamalı, görüş bildirmemelidir ama ortada iç çatışmaya götürülen, hatta terör örgütü liderinin “savaş çıkar” dediği bir durum var. Ve (Allah korusun ama) böyle bir durum gerçekten ortaya çıkarsa “ölmeye gönderilecek olan” da yine ordudur..Ona “Sen hiç ağzını açma ama terör örgütü liderinin devletle pazarlık hatta devlete dayatma şeklindeki demeçlerinin mahzuru yok” derseniz bu da olacak şey değildir. Ama diyelim ki bu da oldu, o zaman da “suç duyurucu aydınlar”a; peki bu açıklamaya suç duyurusu yapıyorsunuz da orta yerdeki “kapı gibi 27 Nisan muhtırası”nın cezalandırılmamasına, sorgulanmasının bile ağza alınmamasına niye bu kadar tepkisizsiniz diye sormazlar mı? Suç duyurularında yazdıklarına göre “27 Nisan ve 28 Şubat gibi askeri disiplinsizlik ve suçları Türkiye tarihe gömmüş”. Hayır efendim, işte bu koca bir aldatmaca, kuyruklu bir yalandır. 28 Şubat ; başta kendileri olmak üzere dilden düşmemekte, hatta rövanşı için sürekli bir uğraş sürmektedir.27 Nisan muhtırası ise (ne akıl almaz çelişkiyse) yine başta kendilerinin desteğiyle gizlenmiş, referandumda verilen sözlere rağmen soruşturulmamıştır. Yani “tarihte ucu açık şekilde durmaktadır”. Herkesi aptal, bir kendilerini akıllı saymaları beni benden alıyor inanın! SIKIYORSA!Madem ki imza toplamaya pek meraklı ve üstelik pek demokratlar; ‘restoranlarda’ babaları bira içiyor diye ailelerinin yanından alınıp götürülen çocuklar, polis coplarıyla bebeği düşürtülen-polis dayağı ile terbiye edilmeye kalkılan üniversite öğrencileri, referandum öncesinde yemin billah verilip tutulmayan “darbe ve muhtıra ile hesaplaşma sözleri” hakkında da imza toplasalar ya.. Sıkıyorsa!

Devamını Oku

Kürtlerle Türkler arasında savaş mı var?

22 Aralık 2010

Türkiye’yi yavaş yavaş, alıştıra alıştıra sürükledikleri noktaya şaşırmamak, üzülmemek mümkün değil. Herkes demokrasinin arkasına sığınarak rejimden başlayıp üniter devletin ortadan kalkmasına kadar her konuda canının istediği faaliyeti özgürce yapıyor, kimse de ‘demokrasinin beşiği’ denen ülkelerde bile milletin huzurunu, devletin devamını tehlikeye sokacak bir özgürlüğün söz konusu olmadığını, demokrasinin anlamının da bu olmadığını hatırlamıyor.BDP’liler Irak Cumhurbaşkanı Talabani ile görüştüler. Ahmet Türk “ Celal Talabani Türkiye’de ve Ortadoğu’da barışın sağlanması konusunda önemli bir misyona sahip cumhurbaşkanıdır, barışı, demokratik özerkliği konuştuk” dedi. Son bir iki yıla kadar Türkiye’de “terör sorunu” vardı, PKK terörü vardı, şimdi sanki ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları savaşa girmiş, neredeyse İsrail-Filistin savaşı gibi bir tablo ortaya çıkmış da koskoca Türkiye’ye barışı getirmek Talabani’ye kalmış gibi bir hava yaratılıyor.Bu arada Kürt nüfus da bir anda 10-15 milyondan 20 milyona çıkarıldı, bu hızla bir yıla kalmaz ‘yarı yarıya’ yetişir. BDP’nin “ırkçılık, ayırımcılık yapılmasın” derken kendisinin yaptığı ırkçı açıklamaların, Güneydoğu’da da ülke genelinde de yarattığı bölünme havasının nedeni; sonunda geldikleri “ayrı devlet, ayrı bayrak, ayrı meclis” noktası ile ortaya kondu. Bundan sonra tartışmanın yurt içinde de, dışında da bu “özerk Kürdistan”ın şartlarını kabul ettirme dayatması şeklinde süreceği artık görülüyor.Birileri artık istedikleri kadar “Demokratik Özerklik Kongresi’nde alınan kararlar çözüme hizmet etmez” desin, onların romantik “çözüm” tarifleri rafa kalkmıştır ve yıllardır “işin aslını; meselenin ‘toprak ve ayrı devlet’ olduğunu örterek sorunu ‘demokratik haklar’mış gibi gösteren” destekçi medyaya da fikrini soran kalmamıştır. Bundan sonra çözüm adresleri değişmiştir, geçmiş olsun!Ali Bayramoğlu’nun ileri demokrasisi!Dün öğlen saatlerinde, ülkedeki olayları dikkatle izleyen, siyasi gelişmelere duyarlılığıyla tanınan bir sanatçı arkadaşım aradı ve “CNN’de ‘Medya mahallesi’ programında Ali Bayramoğlu sana hakaret etti, telefonla bağlanıp ‘orada olmayan bir meslektaşına haksızlık yapmaktan utanmıyor musun’ demek istedim ama program formatında yok diye bağlamadılar” dedi. Pek şaşırmadım, çünkü Ali Bayramoğlu ve onun anlayışındaki bazı isimler demokrasiyi dillerinden düşürmezler (basın özgürlüğü tarihe karışalı onu ağızlarına almıyorlar) ama bu onlara özgü demokrasi tarifinde “kendilerinden farklı görüşler” yok farzedilir.Kendi klanlarından olmayan gazetecilere saygı yoktur, hatta selam vermek bile yoktur. Öylesine bağnaz, köktenci bir saplantı içinde TRT’de ya da kendilerini pohpohlayan diğer kanallarda, ezberlemiş gibi aynı sözleri tekrarlayan klan mensuplarıyla al gülüm-ver gülüm yaparlar. İktidar partisinin icraatlarını doğal olarak, mesleğin kuralı gereği tartışan programlardan delik bucak kaçar, hatta köşelerinde klan üyelerine de bu yönde akıl verirler.Neyse, programda Hasan Cemal’in yazısından söz edilirken Ayşenur Aslan’ın benim “Özerk Kürdistan” açıklamasıyla ilgili yazımı” hatırlatması ve “Ruhat Mengi de böyle yazmış” demesi üzerine birdenbire celallenerek “Ruhat Mengi ile Hasan Cemal’i karşılaştırmak bana ağır geliyor” demiş. Ayşenur Aslan dürüst bir gazeteci olarak itiraz etmiş ama pek sinirli karşılıklardan kurtulamamış.Nitekim ben TV’yi açtıktan sonra da Ayşenur Aslan’ın sorduğu her soruya verdiği saldırgan cevaplarla onun da sabrını taşırdı ve “Her soruma böyle cevap vereceksen konuşmayalım” demek zorunda bıraktı. Bu söze rağmen sinirli yüz ifadeleri, panik atak halindeki rahatsız vücut diliyle izleyenleri de tedirgin etmeyi sürdürdü. Cevap hakkı doğduğu için telefonla bağlanıp kendisine ‘açıkla bakalım Ali Bayramoğlu, 13 yıl Sabah’ta, 10 yıla yakın zamandır Vatan’da köşe yazarlığı yapan ve gazeteciliğe senden çok önce başlayan bir meslektaşını hangi nedenle karşılaştıramıyorsun, bu rahatsızlığın hangi iberal, demokrat anlayışa sığıyor” diye sormak istedim ama süre bitmişti, bugünkü programa kaldı.SALDIRGANLIĞIN NEDENİBir kere orada olmayan bir meslektaşına hakaret anlamında konuşması ayıbın en büyüğüdür. İkincisi ben karşılaştırmalardan hiç hoşlanmam, okuyucu-izleyici her yazara vereceği yeri iyi bilir ve bazılarını “belli gruplarla karşılaştırılmayacak” konuma getirir. O bazıları; hiçbir iktidarın adamı olmayan, rüzgara ve çıkara göre fırıl fırıl dönmeyen , ülke adına gerçekleri yazmaktan çekinmeyen gazetecilerdir. Onlar “farklı düşünceye saygılı, onları ve söyleyenleri yok sayma veya çaresizlik içinde hakaret etme gereği duymayan”lardır. Saygınlıkları buradan gelir.Ali Bayramoğlu benzerleri Prof Dr Binnaz Toprak bir gazetede yazmaya başladığı gün ona da saldırıya geçtiler, farklı görüşteki herkese bilim insanlarına bile bir saldırı ve sindirme politikası sürüp gidiyor. Bayramoğlu’nun ekrandaki “programın sahibine karşı da” takındığı saldırgan tutumu görünce ‘acaba nedeni bugüne kadar millete Kürt sorunu adı altında anlattıklarının masal olduğu ortaya çıktığı için mi böyle panik halinde’ diye düşündüm. Zira artık hiçbir sözlerine inandırmalarının mümkün olmadığını görüyorlar.AĞIR GELİYORSA!Bu konuda tevazuya gerek olduğunu sanmıyorum, eğer mutlaka karşılaştırma yapmak istiyorsa; kendisinin ve arkadaşlarının yaptığı TV programlarının izlenme oranı ile benim yaptığımı bir zahmet karşılaştırıversin. Hem de bir yıllık tüm programları. Hem de onların grup halinde, benim ise tek başıma yaptıklarımı... Ama TRT’deki “sıfır reytingli” olmakla beraber israrla sürdürülenlere bakmayabilir. Halkın “kime güvenip, takdir ettiğini gösteren” sonuç ona hak ettiği cevabı verecektir. Ama kendisi; saygısızlığını, hakaretini hakime de anlatacak o ayrı mesele!

Devamını Oku

Türkiye Kürdistanı’nın ilanıdır!

21 Aralık 2010

Güya “Biz bölünme istemiyoruz, üniter devlet içinde çözüm istiyoruz” demişlerdi.. Güya 30 yıldır bunca katliamın “kültürel haklar, eşit vatandaşlık, daha çok demokrasi için” yapıldığına millet inandırılmak istenmişti. Ne zaman “Kürt sorunu diye tekrarlanıp durulan ve AB uyum yasalarıyla yapılan birçok değişiklikten sonra bile hiç değişmeden aynı çizgide sürdürülen kampanyanın nedeni” sorulsa hep “dil, kültür, eşit haklar” dile getirilmişti.Oysa TBMM’de bir Kürt partisi varken ve her soruna orada çözüm aramak mümkünken, bunlar için terör cinayetlerinin aralıksız sürdürülmesi olacak şey değildi. Bu nedenle de ‘Kürt Sorunu’ adı altında BDP ile birlikte her gün aynı yazar ve akademisyenlerin TV ekranlarından ‘gerçek Kürt sorunu’na hiç değinmeyerek, açıkça konuşmayarak aylar yıllardır yaptıkları beyin yıkama bir alıştırma- dönüştürme (hem Türkler, hem Kürtler için) niteliğindeydi ve bunu görmemek için de üzerinize afiyet-kör olmak gerekirdi.Ama terör hızla sürerken, bu konuda diyalog için önce “BDP ile kolkola görünen, bu partinin ‘ilk kanlı terör saldırısının yıldönümünü’ bayram gibi kutladığı, belediye başkan adaylarını bile onlara seçtirdiği” örgütün silah bırakması şart koşulmadan “açılım” diyerek başlattığı görüşme ve pazarlıklar, bazı sivil toplum kuruluşu ve gazetecilerin sanki mesele “dilden ibaretmiş gibi” bilinçsiz yaklaşımlarıyla verdiği destek şimdi Türkiye’yi “bölünmeyi tartışma” noktasına getirdi.‘KÜRDİSTAN DEVLETİ’NİN BAŞKA TARİFİ VAR MI?BDP zaten Öcalan’la dayanışma halinde, onun yol haritası ile aynı ifadeleri kullanarak “Türkiye’nin 20-25 bölgeye bölünmesini istediklerini” iktidarın açılım süreci dediği günlerde açıkça belirtmişti. Şimdi Diyarbakır’da yapılan Demokratik Özerklik Toplum Kongresi isimli bir toplantıda “Türkiye sınırları içinde ‘Demokratik Özerk Kürdistan’ın yani ayrı bir Kürt devletinin” ilanı yapılıyor:“Demokratik özerklik, Kürt halkının Demokratik Türkiye içinde yaşama iradesidir. Demokratik Özerk Kürdistan’ın kendini temsil eden özgün bayrak ve sembolleri vardır. Ortak vatan Türkiye ve Kürdistan’dır.”“Demokratik Özerklik hukuku yeni T.C anayasası ve AB hukukunca tanınarak karşı referanslarla hukukilik ve yasallık sağlanmalıdır.”“Öz savunma tüm toplumlarda varlığını korumanın olmazsa olmazıdır ve uluslararası sözleşmeler ile BM tarafından tanımlanan bir haktır” gibi çok sayıda karar açıklanıyor. BDP Genel Başkanı Demirtaş “Diyarbakır’da alınan bu kararlar bir grup arkadaşa aittir, toplu bir karar sayılmaz” dese de hemen arkasından “Biz Türkiye’ye yerinden yönetim modeli vaat ediyoruz. Artık ülkenin yalnızca Ankara’dan yönetilmesi mümkün değil. Bu model için anayasa değişikliği gerekiyor” diyor ve “20-25 bölge” vurgusunu tekrarlıyor.SONUÇLARA ÜLKE KATLANACAK!Cevabın her konuda konuşan Başbakan’dan gelmesi gerekirken nedense TBMM Başkanı Şahin’den geldi; “Ayrı bayrak, ayrı meclisli başka bir yapı tanımıyoruz. Bu hayale kapılanlar sonuçlarına da katlanırlar”. BDP Genel Başkanı Demirtaş buna hemen tehditli bir karşılık verdi; “TBMM Başkanı 12 Eylül ruh haliyle konuşuyor, o dönem bitti. Yağlı boyalarını alır Marmaris’e yerleşir.”Bu ne demektir; “Biz ne pahasına olursa olsun ayrı bayrak, ayrı Meclis, ayrı örgütlenmeli bir Kürdistan’ı Türkiye sınırları içinde kuracağız”. Peki bu durumda Şahin’in söz ettiği “sonuçlar”a yalnız BDP mi katlanacak yoksa bütün ülke, bütün toplum mu? Elbette bütün ülke.. Demirtaş bu tehdidi neye dayanarak patlatıyor; tabii ki teröre!SORUMLULUK HÜKÜMETTE!O zaman, artık burada ‘açılımın yanlış başlatıldığını söyleyip karşı çıkan’ muhalefet partileri ve medyanın (dinlemedikleri aksine “terör sürsün, analar ağlasın istiyorlar” diye suçladıkları) büyükçe bir kesimi de sorumluluğa ortak edilemeyeceğine göre tüm sorumluluk iktidar partisinindir (Bu kez muhalefet için ortada “BDP ile aynı çizgideler” gibi gerçek dışı bahanelere sığınacak bir fırsat da yoktur.) BDP açıkça “ayrı bayrak, ayrı meclis, ayrı devlet” dayatmasına geçmiştir ve “bunu anayasa ile kesinleştireceksiniz ve AB’nin de bizi ayrı devlet olarak tanımasını sağlayacaksınız” demekte, aynı zamanda ülke için büyük bir tehlikeyi işaret etmektedir.Bu durumda “analar ağlamasın diye” nasıl bir çözüm düşündüklerini ve ülkeyi “öyle bir savaş çıkarırız ki” tehdidinden nasıl koruyacaklarını açıklamak onlara düşüyor. Son yıllarda kıyasıya sürdürdükleri “Hiçbir kurum konuşmasın, sadece biz konuşalım” anlayışının gereği de budur!

Devamını Oku

Çiller...Tam tahmin ettiğim gibi!

20 Aralık 2010

Batı’da “loser” denen “kaybedici”ler yenilmeye doymazlar, doymadıkları gibi başarısızlıkla ortadan çekildiklerini unutturmayı umarak yeniden piyasaya çıkmak için de her şeyi göze alırlar. Onlar için, verecekleri yeni zararlar (ülke çapında olsa bile) önemsizdir, önemli tek şey vardır; kendileri ve planları.. Dünkü yazımda Tansu Çiller’in yeniden ortaya çıkmaya hazırlandığını yazmıştım, bunu yazarken; Türkiye’de partilerinin başına geçecek adam kalmamış olmalı ki DP’nin yine onu genel başkan yapmak için eski liderleri, kadroları da katarak çalıştığını biliyordum ama doğrusu Yeniçağ yazarı Sabahattin Önkibar’ın “çok iyi bir kaynağa teyit ettirdim” diyerek yazdığı ziyaretlerden, dehşet(!) planlardan haberim yoktu. (Önkibar’a; yılların deneyimi ve emeğiyle hazırlanan ve özgün, tüm haber programlarından farklı oluşuyla takdir edilen Her Açıdan’ın başarı nedenini kendine göre, yanlış ve haksızca değerlendirdiği için kırgınım ama bu habere şapka çıkarılır.)ŞEYTANA KÜLAHI TERS GİYDİRMEKMeğer gizli kapılar ardında neler oluyormuş. Yine Meclis’te kameralara karşı beyaz kıyafetleriyle, yarışmaya çıkmış İngiliz atı gibi koşar adım gösteri yürüyüşü yapmak için Tansu Hanım neler neler karıştırıyormuş.. Örneğin; Başbakan Erdoğan’ı ziyaret ederek ondan destek istemiş. Şöyle ki; verilecek destekle Meclis’e MHP yerine Çiller’li DP girecek. Zira AKP’nin iktidar olması için kendisi dışında sadece iki partinin barajı aşabilmesi gerekiyor (Anayasa değişikliğine seçim kanunu bunun için konmadı.)MAĞDURMUŞ, GÜLDÜRMEYİN!DP girdiğinde, eğer Kılıçdaroğlu ile CHP büyük bir atak yapsa bile AKP “DP ile koalisyon yaparak” yine de iktidar olabilecek. Böylece hem Tansu Hanım yeniden iktidara kavuşacak, hem de “28 Şubat’ın mağdurları olarak rövanş almış” olacaklarmış. Çiller bunu “Siz cumhurbaşkanı olun, ben de AKP-DP koalisyonu ile başbakan olayım” şeklinde teklif etmiş. Kafanın hala aynı noktada durduğu, bunca zaman içinde bir adım ilerlemediği görünüyor da; “28 Şubat’ta MGK’da müdahaleyi hiç itirazsız kabul etmenizin, altına imza atmanızın nedeni de ‘Erbakan yerine sizin başbakan olma ümidiniz’ değil miydi, sonra planınız yürümeyiverdi” diye sorarlar adama. Pardon ‘kadına’.‘İyi iş yapıyor, aldatmaya yarıyor’ diye herkesin mağdur rolüne soyunması da sıktı artık.SEÇİME ONURLU GİTMEKBabam Mehmet Ünaldı Demokrat Parti milletvekilliği yapmış, çok genç yaşında 60 darbesini yaşayarak 6 ay Yassıada’ya gitmiş, daha sonra Adalet Partisi’nin kurulmasında yer almış ve 12 Eylül darbesiyle siyasi hayatı bitirilene kadar uzun yıllar bu partinin Adana milletvekili ve senatörü olarak çalışmıştı. Bunları neden anlatıyorum, çünkü köklerim gerçek Demokrat Parti’ye dayanmasına rağmen Demokrat Parti’yi bu duruma düşürdükleri, koltuk uğruna küçük ve zavallı planlarına alet ettikleri takdirde bu partinin benim gözümde herkesten önce sıfırlanacağını anlatmak istedim. İçine doğduğum ve olayları içinde yaşadığım için Türk siyasetinde her şeyin olabileceğini biliyorum ama bu kadarı o bilgiye rağmen çok fazla artık.DP, bu planlara kalkacağına onuruyla seçime gitmeyi göze almalıdır!***Elastiki ortağa soralım!ABD Başkanı Obama, Hürriyet’e bir demeç vererek “Bizim ortaklığımız elastikidir, Wikileaks’in sorumsuz davranışları ortaklığımızı sarsamaz” demiş. İyi de bu “Wikileaks” bir kelimeden ibaret değil, orada kendi büyükelçilerinin raporlarında, istihbarat bilgilerinde yazılanlar açıklanıyor ve Türk hükümeti ile ilgili; “rejimi değiştirmekle ilgili gizli hedef”ten “yolsuzluklar”a, aynı partinin bakanlarının bir diğeri için “çok tehlikelidir” demesine kadar ciddi iddialar var. Bunlar yalnız Türkiye’yle ilgili olsa “bir kasıtları var” bile denebilirdi, kendileri raporları kabul edip “sorulara hazırız” demeseler “dedikodu, iftira” denmesi kabul edilebilirdi ama birçok ülkeyle ilgili bilgilerden söz ediliyor ve ABD “büyükelçilerimiz gerekeni yaptılar” diyerek kabul ediyor.O zaman hükümetin; “Hazır bu açıklamayı yapmışken bize şu iddiaların dayanaklarını, belgelerini de açıklayıverin, milletin içi rahat etsin. Örneğin, hem gizli hedefimiz olduğuna inanıp hem de neden bu hükümete destek verdiniz, ‘gizli hedef var ama Türkiye’ye şeriatı getirmek zor’ gibi ifadeler açıklanmak zorunda” demesinin tam zamanıdır. Dünyaya ilan edildikten, millet iyice huzursuz olduktan sonra “aman ilişkimiz zedelenmesin” diye ortaya çıkmak olmaz, oyuncak mı koskoca ülke?“İddianın sahibi ispatla yükümlü” olduğuna göre haydi hükümet olarak, devlet olarak soralım da açıklasın “ortak” Obama! (Bu kadar önemli olaylar karşısında sessiz kalmayı anlamak çok güç.)***“İsim karın doyurmaz” ise..Başbakan Erdoğan Bitlis’te konuşma yaparken CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Kurultay konuşmasında “ÖTV ve Aile Sigortası” için söylediği “Benim adım Kemal, parayı bulacağım dersem bulurum” sözlerini hatırlatarak “Senin ismin karın doyurmaz” demiş.Buna göre diğer siyasetçilerin de isminin karın doyurmaması gerekir değil mi? Oysa bildiğimiz gibi Deniz Feneri davasında Alman Mahkemesi’nin delilleriyle “kesin suçlu, asıl fail” olduğunu söylediği Zahid Akman Türkiye’de dava bir türlü sonuçlandırılmadığı ve ayrıca Başbakan kendi ismiyle, mevkisiyle ona kefil olduğu için hala RTÜK ’te, yani karnı oradan da doyuyor.Cumhurbaşkanı Gül ise Kayseri Belediye Başkanı için (sanıyorum tarihte bir cumhurbaşkanından ilk kez görülüyor) yine kendi ismiyle kefil oldu, artık onun da soruşturulması imkansız, böylece karın doyma işlemi yine tamam. Eh, bu hesapça Başbakan’ın “ismin karın doyurmaz” sözü doğru sayılamıyor.Başbakan ve cumhurbaşkanı isterse isim karın doyurabilirmiş!

Devamını Oku

‘Emekçi Kemal’in en önemli gücü!

18 Aralık 2010

Büyük bir ilgi ve destekle partisine genel başkan seçildiği günden bu yana dışardan da, kendi partisinin içinden de her tür yıpratma ve engelle karşılaşan, bunların hepsini soğukkanlılıkla aşmayı bilen Kemal Kılıçdaroğlu dün Türkiye gündeminin baş aktörü durumundaydı. CHP’nin 15. Olağanüstü Kurultayı’na kesin bir ‘delege ve il başkanları desteği’ ile giden, salonu dolduran 25 bin kişiye (ve tabii TV’lerden Türkiye’ye) hitaben yaptığı, sık sık sevgi gösterileri ile kesilen detaylı konuşmasında; demokrasi adına çok önemli vurgular vardı.Emeklilerden, gençlere, üniversitelerden, çiftçiye, işçi-memur ve köylüden, ev kadınlarına kadar her kesimin, her vatandaşın haklarından söz etti. “Emeklilerin milli gelir artışından pay almaması için çıkarılan yasanın kabul edilemeyeceğini, üniversiteyi üniversite yapan şeyin özgürlük olduğunu, üniversitelere “mali özerklik” vereceklerini, “12 Eylül’le hesaplaşacağız” diyenlerin 12 Eylül ürünü olan YÖK’ü kaldırmadığını, bu ucubeyi kendilerinin kaldıracağını söyledi.İŞSİZLİK ÇÖZÜLECEK“Her öğrenci yurt bulacak, gençlerimizi ‘karanlık noktalar’dan kurtaracağız” dedi. “Binlerce okulda öğretmen yok, sokakta onbinlerce öğretmen var, söz veriyorum işsiz öğretmen olmayacak” dedi. “İşsizliği çözmenin ilk hedefleri olacağını, bütün gücüyle bunun için çalışacağını, özellikle üniversite bitirmiş işsiz kalmayacağını”, “yeşil kartları iptal edecekleri” yalanına inanılmamasını, vatandaşın rahatı, refahı için gerekli her şeyi sağlayacaklarını” anlattı.YOLSUZLUK KALKARSA PARA BULUNURDevamlı olarak üzerinde durduğu “aile sigortasından, her ailenin, her yurttaşın sigortası olacağından, her ay kadının hesabına parasını ‘asgari ücret gibi’ yatıracaklarından söz etti. “Bana ‘yoksulluğu nasıl kaldıracaksın’ diye soruyorlar, çalıp çırpmayan kendi cebini doldurmak için çalışmayan hükümet bunu yapabilir, kul hakkı yemeyenler için her zaman para vardır” dedi.YANDAŞA DEĞİL, YURTTAŞA HİZMET“Ekonomi ‘sıcak para spekülatörlerine’ teslim edilmiş durumda, biz ekonomiyi; çiftçiye, sanayiciye, üretene teslim edeceğiz” dedi. “İstihdam yaratmayan kalkınma, kalkınma değildir” dedi. İnanç ve etnik kimlikler üzerinden siyaset yapmayacaklarını, “halka hesap vermeyi namus görevi sayan bir siyaset” izleyeceklerini vurguladı. Daha çok şey söyledi. Gündemin en önemli olayı olmasına rağmen, TRT kanalları onun konuşmasını orta yerinde kesip biri Erdoğan’ın, diğeri Gül’ün konuşmalarını verdiler ama diğer haber kanallarından rahatça izlenen konuşmada bence Kılıçdaroğlu’nun gücünün, farklılığının nereden geldiğini anlatacak herşey mevcuttu.FARKI İNANDIRICILIĞINDA!Onu dinlerken söylediklerini yapacağına, sözlerinde samimi olduğuna, bir art niyet, gizli hedef taşımadığına, ülkeye zarar verecek bir gelişmeye asla seyirci kalmayacağına, gerçekten de “halkçı ve emekçi Kemal” olduğuna inanıyorsunuz. “Üniversite rektörleri tesbih gibi dizilemez” dediğinde de inanıyorsunuz, “medya özgürlüğü olmayan, baskı altında bir ülkede demokrasiden söz edilemez” dediğinde de.. “İşsizliği, yoksulluğu bitireceğim” dediğinde de. Kim ne derse desin bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan da budur; sözüne güvenilir, gençleri ve her kesimden büyük kitleleri arkasından sürükleyecek bir lider! Özellikle de denenmiş, yaptıkları büyük hatalarla ülkeye zaman kaybettirerek bin türlü sıkıntı yaşanmasına yol açmış, demokrasi anlayışı bugünkü yönetimden hiç farksız, medya özgürlüğüne saygısı olmayan (ABD’deki mal varlığını şehit analarına bağışlayacağına dair sözünü de tutmamış) Tansu Çiller gibi eski liderlerin yeniden ortaya çıkmaya çalıştığı bir dönemde en büyük ihtiyaç budur.***Hani kadınlar?Beni hayal kırıklığına uğratan tek şey Kılıçdaroğlu’nun “biz kadın-erkek eşitliğine daha çok önem vereceğiz” demesine, aile sigortasının bile “kadının banka hesabına yatırılmasını” düşünmesine rağmen 80 kişilik Parti Meclisi’ne sadece 21 kadının girmiş olması... Neden “Kılıçdaroğlu’nun eşitliği”nde bile bu rakam hiç değilse 30 ’a çıkamıyor? Erkekler daha mı cazgır, yoksa kadınların siyasette daha az başarılı olacağına mı inanılıyor anlamak mümkün değil. Ama en azından; yaptığı toplumsal analiz ve araştırmalarıyla tanınan (ve son zamanlarda demokrasi adı altında medyada, bilim alanında ve her alanda yaratılan baskılara yakından tanık olan) ünlü siyaset bilimci Prof Dr Binnaz Toprak’ın, deneyimli bir siyasetçi-eski Bakan ve hukukçu Önay Alpago’nun girmiş olması, Türk Kadınlar Birliği Başkanı ve kadın hakları savunucusu-hukukçu Sema Kendirci’nin PM’de kalmış olması gelecek adına ümit verici bir gelişmedir. Keşke Mor Çatı Kadın Sığınağı’nın kurucusu, Avukat Canan Arın gibi başka başarılı kadınlar da siyasete çağrılsalar ve girseler.. Türkiye’nin sosyolojik gerçeklerine ve ciddi sorunlarına bilimsel bakışla eğilecek, sorunları yerinde inceleyerek gören ve bilen isimler çözümü de en iyi bilecek isimlerdir, Toprak, Kendirci ve diğer kadın üyeleri (çok şaşırdığım bir isim hariç) kutluyor, başarılar diliyorum. Umarım Kemal Kılıçdaroğlu seçimde “kadın-erkek eşitliği sözünü” daha fazla gerçekleştirir ve en az 50-60 kadını TBMM’ye taşımakla kalmaz, onların siyasette aktif görev üstlenmesini de sağlar.***Tezkan’dan Kurultay sloganı!Her ikisi de CHP Kurultay’ını salondan izleyen Milliyet Yazarı Mehmet Tezkan ile Ciner Medya Grubu Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya canlı yayında tartışmışlar. Sarıkaya “Kurultayın sloganı yoktu” derken Tezkan “Vardı ve o slogan da bence ‘korkma’ydı” demiş.Bence tartışmanın haklı tarafı tartışmasız Mehmet Tezkan’dır. Tek kelimeyle Kılıçdaroğlu’nun uzun konuşmasını mükemmel özetlemiş. Toplumun baskı ve korkularla sessizleştirildiği, görüş bildiren sivil toplum kuruluşlarının bile susturulduğu bir dönemde, olup bitenlerin açıkça dile getirildiği ama “bu durum kader değil, eğer isterseniz herşey değişebilir, arkanızda biz varız, bu ülkede demokrasinin güvencesiyiz” mesajının vurgulandığı kurultaya “korkma” sloganı iyi uyardı. Yaşananlara bakınca yeniden “özgür ve korkmayan” bir topluma dönüş oldukça zor görünüyor ama Deli Saraylı dizisinde çok beğendiğim replik geliyor aklıma; “Nefes alıyorsak ümit var demektir”!

Devamını Oku

Açılım fiyaskosu ve Öcalan’dan büyük tehdit!

17 Aralık 2010

Dünkü gelişmeler aynı gün çıkan ve BDP ile PKK’nın referandum öncesinden başlayan ve AKP ile yaptıkları anlaşmalara bağlı tutum değişikliklerinin devamı niteliğinde. Bu süreçte “devlet”le memnun edici görüşmelerinin olduğunu açıklamış ve önce referandum ertesine kadar aldıkları “eylemsizlik kararı”nı daha sonra “Haziran’daki seçim ertesine, yani ‘yeni anayasa’ya kadar uzattıklarını” açıklamışlardı.Böylece hem “talepleri o Anayasa değişikliklerinde yerine getirilmediği için tepkili olmalarına rağmen” Hayır demek yerine aldıkları referandumu boykot kararı ile Güneydoğu’dan bütün oyların ‘Evet’ çıkmasını sağlayarak AKP hükümetine destek vermişlerdi, hem de o süreçte terörü durdurarak “açılımın başarıya ulaşmış görünmesini” sağlamışlardı.Eylemsizlik kararını ‘yeni yapılacak anayasada (ki millet bunu kesinlikle seçim öncesi öğrenme hakkına sahip olmalıdır ama oylar alınana kadar gizleniyor) taleplerinin gerçekleşeceğini umarak seçim sonrasına bırakmaları da yine “açılımın başarısı sürüyor” imajı yaratacağı için hükümete destek sağlayacaktı. Ama BDP birdenbire “Kürtlerin yaşadığı her yerde Kürtçe’nin de resmen kullanılacağını, bunun için seçim sonrasını beklemeyeceklerini açıkladı. Arkasından hemen Öcalan’ın şimdiye kadar kendisi ile BDP’den duyulan tüm tehditlerinden (ülkeyi cehenneme çeviririz sözleri dahil) daha ağır ve net tehditlerle dolu açıklaması geldi.“KORKUNÇ SAVAŞ. KİMLER ÖLÜR BİLEMEM”Öcalan “çok önemli bir 6 aya girildiğini, bu aylarda çözüme kapı aralanmazsa korkunç bir savaş çıkacağını” söylüyor, Özal’ın ölümünü hatırlatarak “Cumhurbaşkanı olmasına rağmen korunamadı, çözüm uzarsa Türkiye’yi böyle tehlikeler bekliyor, kimin öldürüleceği de belli olmaz” diyor. Bu arada “AKP’nin tutumuna göre” Haziran’a kadar bekleyebileceklerini ama duruma göre Mart’ta da olayların başlayabileceğini” söylüyor ve en önemlisi “Biz bu oyuna gelmeyiz” dedikten sonra sanki Diyarbakır ayrı bir devletmiş ve savaş kararı verecekmiş gibi “ben Diyarbakır’ı böyle tutamam” vurgusunu ekliyor.HANGİ OYUN?Ve Öcalan’ın kullandığı “oyuna gelmeme” cümlesiyle anlaşılan o ki BDP ve PKK, hükümetin “seçim sonrasında, yeni anayasada taleplerinin yerine getirileceğine dair” verdiği sözlere güvenmiyor. Eylemsizlik kararının da verdiği destekle ve Güneydoğu’dan da alacağı oylarla tekrar iktidar olursa -siyasette pek de mümkün olduğu için- bu sözleri unutuvereceğini düşünüyor.BEDELİ KİM ÖDEYECEK?Her ne kadar referandumdan sonra yapısı değiştirilen Anayasa Mahkemesi ile artık çıkarılacak yeni anayasa için bir denetimden söz edilemese de; TSK’nın dün yaptığı açıklamadan da görüldüğü gibi ordunun, muhalefet partilerinin ve toplumun tepkileri sonunda bu sözlerin o kadar da çantada keklik olmayacağını anlıyor.Sonuç şu ki yanlış hesap sadece hükümetleri değil, tüm ülkeyi ve devleti bağlayacağı için fatura sadece hükümete kesilmeyecek. Onun kimseciklere kulak asmayarak tek başına attığı adımlar tüm ülkeye ve vatandaşlara çok büyük sıkıntılar olarak dönecek. PKK için tek çözüm açıkça “yeni anayasada tüm taleplerinin karşılanması için kesin vaad” olduğuna göre ve hükümet şu aşamada herkesten gizleyerek bunu yapamayacağına, yapsa bile PKK-BDP için yeterince inandırıcı olmayacağına göre maalesef son durum budur. Atatürk’e hakaret eden Prof(!)Bu ülkede bitmeyen kavga gürültü arasında en önemli olaylar kayboluveriyor ama bu kaybolacak gibi değil, günlerdir kıyamet gibi tepki yağıyor. Sabancı Üniversitesi’nde konuşma yapan “Prof” etiketli bir şahıs (bunlardan çok var, etiket mevcut ama oturmamış) ki adı da Cemil Koçak, Atatürk’e hakaretler içeren cümleler kullanmış. Onun Çanakkale’de bir başarısının olmadığını, İstanbul hükümeti ile Alman General Liman Von Sanders’ın onu “5-10 kişiyi bile yönetmekten aciz bularak” gözden uzak kalsın diye Gelibolu’ya gönderdiğini, Yarbay Mustafa’nın “döneminin en yeteneksiz askeri olduğunu” filan laf arasına sıkıştırmış.İnternetten tamamını bulmak mümkün, rektörlüğe şikâyet de edilmiş anlatıldığına göre.Eğer bunlar doğruysa, bir Türk vatandaşı, hele de bir profff(!) bu nankör ve çirkin sözleri yumurtlayabiliyorsa ne denebilir ki?. Bazı okurların takdir buyurduğu gibi “Höösst” sözünden başka. ‘Eğer’ diyorum çünkü yağan tepkiler üzerine kendisi bir kısmını hafifçe yalanlamış, “yeteneksizdi” sözünün de kendisine değil, Enver Paşa’ya ait olduğunu, aktardığını söylemiş. (Not: Bu konuşmalar yapılırken salondakilerin tamamının kalkıp gitmemesi de ayrı bir üzüntüdür.)BANA DEĞİL VATANDAŞA AİT!Ben de kendime değil, diğer vatandaşlara ait bazı sözleri aktarayım, devamlı geliyor; “zavallı” dan, “satılmış beyinsiz”den başlayıp sadece ona değil tüm ailesine saydırana kadar ne ararsanız mevcut. Kendisi de alıyordur ama tamamını yazmak elbette bana yakışmaz.Tarihçi de olduğuna göre önce Atatürk’ü “yendiği komutanların dilinden” okuyup hatırlaması, dünya liderlerinin, Andrew Mango gibi yabancı tarihçilerin onunla ilgili ifadelerini, cilt cilt kitaplarını tekrar gözden geçirmesi gerekiyor. Bir de tabii gönderdiği tekziplerde üstünkörü geçilen cümlelerini açık açık tekrar yazması.. Koskoca Atatürk’ü anlatacak cümle mi bulamıyorlar ki onun bunun ağzından “söylenen kişiye değil, söyleyene uyan” cümleleri seçiyorlar? Bir filmde de yapılmıştı da benzeri, yutulmuyor artık!

Devamını Oku