Bildiğiniz gibi beş yıl beklemesine rağmen birkaç ay daha bekleyemezmiş gibi “henüz Yargıtay’da dosyalarına sıra gelmemiş olan” azılı katiller, tecavüzcüler serbest bırakıldı. Oysa en ağırları başta olmak üzere her konuda aralıksız suç işlenen, yasaların her gün değişmesi nedeniyle mahkemelerin şaşkına döndüğü, Yargıtay’daki dosyaların sürekli arttığı bir ortamda Yargıtay’ın gecikmesi gayet doğaldır.Ayrıca bu Yargıtay senelerdir davaların daha çabuk sonuçlanması için “bölge idare mahkemeleri kurulması, hakim sayısının arttırılması gerektiğini” söyleyip durmuş. Bunları dikkate almadan işi bu noktaya getirip sonra da çare olarak “Yargıtay’ın da yapısını değiştirelim, üye sayısını 70-80 arttırıp onları da biz seçelim” derseniz, böylece yüksek mahkemelerin tamamını iktidar mahkemesi yapmaya kalkarsanız kimse bu komik mazerete inanmaz.Bağımsız kalabilen ikinci yüksek mahkeme olan Danıştay da aynı durumda, o da şimdi Adalet Bakanı’ nın suçlamalarıyla karşılaştı ve onun Başkanı Mustafa Birden de “çözüm yapısını değiştirmek değil, bölge idare mahkemelerinin kurulması” diyor. Ama faydası yok, bu iki mahkeme üyelerini de iktidarın seçmesi kararlaştırılmış görünüyor. KİM BUNLAR?Bırakın her şeyi bir yana somut delillerle suçlanan cinayet sanıkları için “beş yıl bekledi, birkaç ay daha bekleyemez” gibi bir neden öne sürülebilir mi? İşte Türkiye’de bunlar bile oldu maalesef. Ve şimdi bir AKP milletvekili çıkıp “tahliyeleri derin devlet yaptırdı, bizi zor durumda bırakmak için Hizbullahçıları tahliye ettiler” diyebiliyor.CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu çok yerinde bir soru sormuş; “Hangi derin devlet, kozmik odasına girilen mi?” .. “Ak Parti bu ülkenin neresine girmedi? Telefonlar dinleniyor, herkesin sırları biliniyor, hükümet istediği hakimi savcıyı istediği yere atıyor, beğenmediği te-levizyon kanalını kapatma yetkisi de aldı.. Eğer derin devlet diye MGK’yı kastediyorlarsa MGK Başkanı olan Cumhurbaşkanı’nı da kendileri seçtiler.. Şimdi yargıyı da ele geçirdiler, yargıyla nasıl işbirliği yapıldığını göreceksiniz. Önümüzdeki süreçte insanların nasıl mağdur edilip haksız yere mahkum edildiğini de göreceksiniz” demiş.HER SÖZE İNANAN OLUNCA..Gerçekten de “derin devlet, ordu, yargıda da heryerde de uzantıları var” diyerek yüzlerce insan yıllardır cezaevinde tutuldu. Yüksek yargının en önemli kısmı dahil yargı tümüyle iktidara bağımlı hale getirildi. “Derin devlet” olduğunu iddia ettikleri isimler (ki aralarında yaşını başını almış emekli rektörler, dünya çapında ün kazanmış cerrahlar var), TSK’nın üst düzey emekli- muvazzaf askerleri içerde.. TSK’nın en gizli bilgilerinin olduğu odalar arandı, tek bir belge çıkmadı.Peki hala kim bu derin devlet? Ülkede her şeyi kontrol eden, milyonlarca vatandaşı tek tek izleten bir iktidar varken hangi derin devletten söz ediliyor hala?‘Her söze inanmaya hazır kitleler var’ diye bu kadarı fazla değil mi?Bırakın halk konuşsun!Dün akşama kadar birçok kanalın önemli haber programlarından “Muhteşem Yüzyıl” konusunun işleneceğini söyleyerek aradılar, bu dizinin kaldırılması için yapılan şovlar bütün medyayı ciddi ve haklı şekilde rahatsız etmiş demek ki.. Daha birinci bölümün arkasından Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “gereken yapılacak, Kanal isterse kendi de kaldırabilir” şeklinde konuşması Kültür Bakanının bile “haksızlık olur” demesine neden olmuştu biliyorsunuz.Hepsi “haksızlık”la ilgili değil, bir siyasi iktidarın açıkça “Ben uygun görmedim, bu programı kaldırıyorum” diyerek istemediği programları kesmeyi “soyut mazeretlere” bağlaması ve kendisine bu yetkiyi “yasayla verilir” hale getirmesi de demokratik bir ülkede medya özgürlüğüne vurulacak en büyük bir darbedir. Bu yetkinin sonunda nerelere varacağının baştan düşünülmesi gerekir.MUSTAFA FİLMİ SORUNLUYDUBugüne kadar iktidarın her eylemini desteklemiş olan yazarlar arasında bile “Muhteşem Yüzyıl”a yapılanlara katlanamayan, tepki gösterenler var. Ama bunu yaparken bile “açık bir medya müdahalesi”ni Kemalist-muhafazakar çekişmesi gibi göstermekten “Kemalistler de kendi içkileri yasaklanacak diye Atatürk’ün içki içerken gösterilmesine karşı çıktılar” benzeri ilgisiz yorumlar yapmaktan geri kalmıyorlar.Oysa Mustafa filminde içkiye gelene kadar öyle çok hata ve kafadan eklenmiş yanlış yorum vardı ki bunlar günlerce maddeler halinde yazıldı ve Mustafa’nın yazarı “Genç Bakış” programında öğrencilerin ısrarlı tepkileri sonunda “Evet bazı yorumlarda yanılmış olabilirim” demek zorunda kaldı. Düzelteceğine söz vermesine rağmen bunu da yapmadı.İZLEYİCİYE SAYGIBu arada diziyi kötüleyenler de var ki bunun ölçüsü izlenme oranıdır. Daha ilk bölümünde AB grubunda 1’inci, total izleyicide 2’inci olan bir diziye bunu söylemek ancak ‘kişisel tercih’ olarak kabul edilebilir. Bırakalım da kararı izleyici versin, diziyi yapanlar yeterince baskı altında kaldılar, hiç değilse birkaç bölüm sabretmeyi bilelim.
“Katilleri tahliye eden kanun”u çıkaranlardan gelen son sese gülmemek mümkün değil.Ama “güleriz biz ağlanacak halimize” gülüşü bu tabii. AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan “2011 seçimleri AKP ile derin devlet arasında olacak. Hizbullahçılar bizi zor durumda bırakmak için dışarıya çıkarıldı, Kanun yürürlüğe girince Hizbullahçıların çıkacağını Yargıtay bilmiyor muydu” demiş. Referandum aldatmacası “darbeleri, muhtıraları sorgulayacağız, darbeciler buna karşı çıkıyor vs” idi, sorgulanan hiçbir şey olmadı, inananlar inandığıyla kalakaldı, demek ki bu seçim propagandaları da “derin devlet” üzerine kurulacak.Ve ilk etapta halk “bütün muhalefet partilerinin derin devlet olduğuna” inandırılacak. Bu nedenle, daha önce de “fişlemeleri haklı göstermeye çalışmasıyla tanınan” bu milletvekilinin iyice ileri giderek “Kemal Kılıçdaroğlu’nu derin devletin genel başkan seçtirttiğini” söylemesi de boşuna değil.Kılıçdaroğlu’nu seçimde yıpratmak için bu abuk iddianın da kullanılacağını anlatıyor.SUÇLU HEP KEDİDİR!İkincisi; Yargıtay’da “henüz dosyaları sonuçlanmamış” ağır suçluların tahliyesini sağlayan kanunu Meclis çıkardı. Tekrarlayalım, Yargıtay “Biz kimseyi tahliye etmedik, biz yasaları uygularız, çıkan yasaya uyma zorunluluğumuz var” diyor. Zaten bilinen odur ki ‘her ülkede parlamento çıkardığı yasanın sorumluluğunu taşır’.Eğer Meclis çoğunluğu tek partideyse ve bu şekilde çıkarılan yasalarla yüksek mahkemelerin Meclis’i denetleme imkanı da ortadan kaldırılmışsa daha çok taşır. Oysa toplumda yarattığı infialden sonra görülüyor ki iktidar partisinin çıkardığı kanunun sorumluluğu da Yargıtay’a yüklenecek, işin içinden sıyrılınacak. Ama yine referandumda “sadece yargı ve muhalefete yüklenerek” oy alındığını gören bir iktidar, yine gerçekleri “muhalefet partilerini BDP ile PKK’ya yapıştırarak” gizleyebilen bir iktidar bunu da yapabilir. O zaman da millete “gözünüzü açın da gerçekleri görün artık” demekten başka söyleyecek söz yoktur.Muhalefet partileri ne yapması gerekiyorsa yapıp bu propagandanın büyük bir yanıltmaca olduğunu topluma net şekilde anlatmak zorundadır!*****Bu da ‘Mehter Takımı’ baskısı!Dün sabah “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin senaryo yazarı Meral Okay ile başrol oyuncuları; Kanuni rolündeki Halit Ergenç ve Valide Sultan rolündeki Nebahat Çehre’yi Güneri Civaoğlu’nun Şeffaf Oda’sında izledim. Ve bu değerli ekibe bir kez daha hayran oldum. (Halit Ergenç’in en ünlü ses sanatçılarını geride bırakacak sesi ve şarkı yeteneği de ayrı bir olaydı doğrusu!)ŞİKAYETLER İNANDIRICI DEĞİL!Civaoğlu’nun deneyimiyle, birikimiyle farkını gösterdiği tarih sorularına üçü de öyle açık ve kapsamlı cevaplar verdiler ki, tarihe duyarlılıkları ve bilgileri dikkat çekerken bu diziyle ilgili haksız suçlamaların aynı zamanda ne kadar tutarsız olduğu “tarihte yazılanlarla” ortaya konmuş ve anlaşılmış oldu. Bence Muhteşem Yüzyıl’ı gerçeğe uymayan iddialarla suçlayanların bu sohbeti mutlaka izlemesi gerekiyor, o zaman “büyük titizlikle ve bir milli servet harcanarak ortaya çıkarılan”, ayrıca belgesel olmayan diziye yaptıkları haksızlığı kendileri de anlayacaklar. “RTÜK’e 30 saniyede bilmem kaç şikayet yağıyor” iddiası da hiç inandırıcı değil, “daha dizi başlamadan şikayet gelmeye başladığını” RTÜK bile söylerken, ayrıca bir iktidar partisinin “istediği sayıda tepkiyi ne kadar kolay toparlayacağı” bilinirken bu gayret çok gereksiz.MEDYA MÜDAHALESİNİN ZİRVESİ En iyi tarihçilerimiz bile “Böyle tartışma olur mu, bu bir belgesel film değil, dizi. Birkaç bölüm izlemeden değerlendirme yapmayacağım” diyor, bu dizi gösteriler, Mehter Takımı istismarları yardımıyla kaldırılırsa bundan sonra dizilerin ve her tür TV programının bir fırsat yaratılarak kaldırılabileceği anlaşılacak. Medyanın siyasi baskılarla iyice işlemez hale geleceği anlaşılacak. Hükümet Kültür Bakanı’nın bile “haksızlık” dediği “program kesme” eyleminden vazgeçmelidir!
Türkiye’de bugüne kadar sayısız TV dizisi yayınlandı, bu alanda öyle büyük bir başarı kazanıldı, öyle bir ilerleme kaydedildi ki Türk dizileri birçok ülke tarafından kapış kapış satın alınır oldu. Ama işe bakın, bir yanda bu durum ortaya çıkarken, ‘bizden çok daha muhafazakar bilinen ülkelerde’ hayranlıkla izlenen bu diziler için önce “Kadın ve Aileden Sorumlu” Bakan, sonra başka siyasetçiler “çok izlenen bazı dizilerin aile yapısına, toplum değerlerine zarar verdiğini” sık sık tekrarlamaya başladılar.İsimleri de verilen dizilerin arasında “Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü” gibi Türk edebiyatının gururu sayılan klasiklerinden çok büyük bir başarıyla uyarlanan ve milyonlar tarafından izlenip reyting rekorları kıran diziler de vardı ki toplumun yıllar boyu bağrına bastığı, okullarda edebiyat derslerinde yer alan bu eserlerin “toplum değerlerine zarar verdiğini” söylemek anlaşılır bir tepki, bir çelişki değildi.FATMAGÜL, TÜRKİYE’NİN GERÇEĞİDİR!Bugüne kadar TV’lerde sayısız yerli ve yabancı filmde izlenen sahneler, senaryolar zarar vermemişti de neden bu diziler günah keçisi seçiliyor ve isimleri vurgulanıyordu? Daha sonra “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisindeki tecavüz sahnesinden ve bu dizinin de zarar verdiğinden bahsedildiğini duyduk. Türkiye’ye “çağdışı bir ülke” imajı veren ve “kadınlara medeni ülkelerdeki güvenli ortam sağlanmadığı, ağır yaptırımlarla önlenmediği için” sürüp giden tecavüzler bu ülkenin en acı gerçeklerinden biridir.Bu gerçek aynen “birçok töre cinayetinin arkasındaki ensest olayı gibi” görmezden gelindiği, halı altına süpürüldüğü için de bugüne kadar çözüm üretilemedi. Tam da bu nedenle “Fatmagül” dizisi (aynen Zülfü Livaneli’nin ‘Mutluluk’ filmi gibi) Türkiye için en gerekli konulardan birini işlemektedir, bu nedenle de yıpratılması değil, korunması ve tekrar tekrar yayınlanması gerekiyor.SAKLAMAK ÇÖZÜM DEĞİLÇözümler, olayları saklayarak, “yuvarlak ahlaki laflar ederek” değil, sorunları ortaya koyarak bulunabilir, ki “Fatmagül” dizisine bakan sağlıklı bir insan “bir tecavüzün kaç kişinin hayatını cehenneme çevirdiğini ve unutulamayacağını” açıkça görebiliyor ( kafa aynen dizideki örnekler gibi hastalıklı ise o da başrol oyuncusunu sözle taciz ediyor.)Bunları yazmamın sebebi, RTÜK yasa tasarısının kabul edilen bölümüyle istenen her programın “şiddete özendiriyor, kadını aşağılıyor, toplum değerlerine zarar veriyor” gibi nedenlerden biri içine sokularak anında siyasetçiler tarafından kesilebilecek olması.. Bunun ilk işaretinin, içinde kesmeyi gerektirecek en ufak bir neden olmamasına rağmen “Muhteşem Yüzyıl” dizisi için yapılan açıklamalarla verilmiş olması..Hükümet; “milli irade ne isterse o olur” dediğine göre milli iradenin takdirlerine de güvensizlik anlamına gelen bu müdahaleleri yapmaya dizi ve diğer programları kesmeye heveslenmekten vazgeçmelidir. Medyaya yapılan baskılar halihazırda dayanılır gibi değil zaten!***Olağanüstü başarı!“Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisini, baştan sona tüm ekibin başarısı nedeniyle çok uzun süredir yazmak istiyordum. Perşembe geceleri kesinlikle, hangi nedenle olursa olsun dışarı çıkmayı reddettiğim bir gece.. Çok nadiren çıkmak zorunda kalırsam eve geldiğim dakika bilgisayardan izliyorum.Ve inanın her bölümde; Beren Saat, Engin Akyürek, Sumru Yavrucuk,Esra Dermancıoğlu, Bülent Seyran ve Fırat Çelik başta olmak üzere (keşke hepsini tek tek yazabilseydim) tüm ekibin, özellikle ilk dizi deneyimlerinde bu başarıyı elde eden genç oyuncuların hepsini ayakta alkışlıyorum.Bütün sanatçılar, izleyeni ekranın içine çeken bir oyun gücü sergiliyor, inanılmaz bir konsantrasyonla oynuyorlar. Senaryo ve yönetim de kusursuz olunca saatler hiç bitmesin istiyor insan. Biz “en iyiyi” yapabilirmişiz demek ki. Helal olsun!***Köşk öğrencileri bu sözü yuttunuz mu?Üniversite öğrencilerinin de herkes gibi şiddetten uzak durması mutlaka gereklidir ama “sadece sözlü protesto yapmalarının” bile polisin aşırı şiddette müdahalesiyle engellenmesine susup sadece öğrencilere kızmak da olacak şey değildir. İktidara yakın büyük bir medya kesiminin “sanki önce öğrenciler polise taşla, sopayla saldırıyormuş da polis bunu durduruyormuş” gibi telkinleri tekrarlayıp durduğu, halka gerçekleri duyuran programların ise kestirildiği bir dönemde yorum yapmak bile zor aslında.. Ben üniversite öğrencilerini temsil eden grupların “cumhurbaşkanı davet ettiğinde gitmeleri gerektiğini” düşünüyorum ama bu “giden grupların ‘arkadaşlarının yediği copları, gördükleri hakareti ve şiddeti bile bile ağızları kulaklarında sırıtmalarını onaylamamı’ gerektirmiyor. Cumhurbaşkanı Gül ’ün onlara “Art niyetli illegal örgütler var, bunların sizden yararlanmasına izin vermeyin” diyerek “yaptıkları gösterileri başkalarının yönettiği, yönlendirdiği” imasına susmalarını, kabul etmelerini onaylamamı gerektirmiyor.POLİS DAYAĞIYLA DÜŞÜNCE İFADESİÜniversitelerde böyle provokatif gruplar her dönemde olabilir ama üniversite düzeyine gelmiş öğrencilerin çoğu ne yapacağına, kime inanacağına karar verme kapasitesine sahip değil midir? Bugüne kadar başka konularda “üniversite öğrencilerine her özgürlüğün verilmesi gerektiğini” canla başla savunanlar, o özgürlükler için yapılan gösterilerde bu ihtimali hiç dile getirmeyenler neden bu gösteriler konusunda “provokasyon ihtimalini” öne çıkarıyorlar? Ve öğrenciler sessiz sedasız bunu kabulleniyor?Ya yenilen onca dayaktan sonra “siyasi düşüncelerinizi tabii ki ifade edin ama” diye başlayan sözlere “polis coplarıyla nasıl ifade edelim” demeden susmayı..En azından kendi üniversitem ODTÜ’nün temsilcileri orada ise onlara bu sözleri cevaplamadıkları için ‘yazıklar olsun’ diyorum. İlkokul düzeyinde kalakalmışlar maalesef!
Dün “Muhteşem Yüzyıl”ı yazarken, daha birinci bölümde ve daha “TV programı kesme yetkisi” hükümete açıkça, resmen, yasayla verilir verilmez “dizinin kaldırılacağı”nın açıklanacağını bilmiyordum. Aslına bakarsanız bu kadarını ben de, bir başkası da tahmin bile edemezdi.Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Kanuni Sultan Süleyman’ın harem, içki düşkünü, hatta söylemeye dilim varmayan bir ilişki içinde gösterilmesi üzücü. TV’nin diziyi ‘kendiliğinden kaldırması’ düşünülebilir, RTÜK’e gelen şikayetler dikkate alınacak ve gereği yapılacak” demiş. Şimdi kendi gruplarına, örgütlerine verilecek bir işaretle mektup yağdırmak, sahip oldukları büyük medya kesiminde halkı iknaya çalışmak çok mu zor olacak? Bu dönemde böyle faaliyetlerin ayyuka çıktığını bilmeyen mi var?KÜLTÜR BAKANI DA AKSİNİ SÖYLÜYORSonradan sözlerini değiştirebiliyorlar ama ilk tepki olarak Kültür Bakanı Ertuğrul Günay bile Arınç’la ters düşmeyi göze aldı ve “Birinci bölümden dizinin önünün kesilmesi haksızlık” dedi. Diziyi izleyenler de “Kanuni’nin içki ve kadın düşkünü gösterildiği hele de ‘söylemeye dili varmayacak bir ilişki’nin zerre kadar ima edildiği duygusunu hissetmiş olamazlar. Tam aksine orada “kardeşlik, kardeş bağlılığı” israrla vurgulandığı gibi akılda kalan “içki yerine şerbet içildiği”dir. Eh, Kanuni döneminde başlatılan “harem”i ve padişahların ona verdiği önemi milletçe inkar etmemizi isteyecek değiller herhalde.. Hele de; 21. yüzyıl Türkiyesi’nde hareme itirazları duyulmazken! ATATÜRK’E YALAN, HAKARET SERBESTMuhteşem Yüzyıl’da Sultan Süleyman’a karşı bir yalan, aşağılama, iftira kesinlikle yok ama başladığı anda kıyamet koparıldı, kesileceği açıklandı. Oysa Atatürk’le ilgili yalan yanlış yorumların yapıldığı, yazarının bile “bazı yorumlarda hata yaptığını kabul ettiği” Mustafa filminin her gün tartışıldığı dönemde bile hükümetin hiçbir tepkisi duyulmamış ve hataların düzeltilmesi istenmemişti, aksine filmin okullarda ve tüm ülkede gösterimi sürüyor ve yıllarca da sürecek.Cemil Koçak gibi akademisyenler ve bazı yazarlar TV’lerden (TRT’den de), köşelerden, konferanslardan bu toplumun önderine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna yalan ve hakaretlerle saldırabiliyor, tarihi çarpıtıp yeniden yazabiliyorlar. Son olarak bir çizgi romanda “kurmaca” ile ki bu kafadan uydurma demek oluyor; ‘Atatürk gençliğinde dayak yerken’ çizilmiş, bu da serbest. Kimse “kardeşim yapamazsın, düzelt hatanı” demiyor.HÜKÜMETİN TV PROGRAMI KALDIRMA HAKKIBöyle ciddi saygısızlıklara susanlar, ‘ortada hiçbir neden yokken’ bu diziyi kaldırma hakkına neden sahip olacaklarmış? RTÜK yerine başbakan veya bakana “yayın yasağı yetkisi” veren yasa bunlar için mi çıkarıldı? Keyfe göre yorumlanacak “soyut kavramlar” öne sürerek TV programı kesme yetkisi bir hükümete verilebilir mi? Verildiği takdirde; daha önceden de “istemediği program ve yazılara, eleştirilere izin vermediği, medya patronlarına ‘atın onları’ diye çağrı yaptığı, patronlara siyasi baskıları bilinen” bir hükümet o ekranları ne hale getirir? “Liberalim, demokratım” etiketli yazarlar başta olmak üzere eğer millet bu dizinin kaldırılmasına ve hükümetin “RTÜK’ü bile beklemeden program kesme yetkisi”ne itiraz etmez ve önlemezse helal olsun onlara. Bari kafalarını kuma sokarak, ülkelerinde neler olduğunu iyice görmeyerek yaşasınlar, hayatları daha da kolaylaşır. İlerde tüm özgürlüklerini kaybettiklerinde sorumluluk, vicdan rahatsızlığı da duymazlar! (Not 1: Bu yetkiyi veren yasanın haberi bir Batı ülkesinde manşet haberidir, bizde ise neredeyse duyulmadı, acaba neden?) ***Övünme bizim, kabahat hepimizinEn ağır suçluların hiçbir hukuk devletinde görülmeyecek şekilde serbest bırakılması bugüne kadar sessizliğe bürünmüş olan toplumda bardağı taşırınca ‘suçu paylaşma ihtiyacı’ doğdu.. Yargıtay 9. Ceza Dairesi “Biz kimseyi affetmedik, yasa emrini uyguladık.CMK ‘tahliye edilir’ diyorsa bu emredici hükümdür” demiş. Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in ise “Biz bu düzenlemeyi herkesin önünde yaptık, Yargıtay da işin içinde oldu, bugün bir yanlış varsa bu hepimizindir” dediğini duyduk.Oysa bir hukukçu olarak Cemil Çiçek muhakkak ki bu durumda ‘asıl sorumlunun o yasayı yapanlar olduğunu’, yani ‘yasama’, yani Meclis olduğunu biliyor. Ülkeyi yöneten ve TBMM çoğunluğuna sahip olmayı ‘istediği her konuda kimseye danışmadan yasa üretmek’ olarak algılayan bir hükümetin, tepkilerle karşılaştığı anda sorumluluğunu paylaşmak için ortak araması çok yanlış ve haksız görünüyor.Yasaların tek sorumlusu her ülkede parlamentodur ve gerektiğinde bunları denetleyecek tarafsız bir Anayasa Mahkemesi ile diğer yüksek mahkemeleri bile istemeyen, aksine yaptığı değişikliklerle kendisi ‘onları denetleyecek pozisyonda’ olmayı sağlayan iktidar partisi bugün (milli iradenin bir kısmı olan) muhalefet partilerini de dışlamıştır. Böylece Meclis’i de tek başına temsil etmektedir. Durum böyle olunca, her olumlu adımda kendini göklere çıkaran, hiçbir başarıyı kimselerle paylaşmak istemeyen bir iktidarın yapılan yanlışlar için “bunlar hepimizin” demesinin anlamı olur mu? Moralleri iyice bozuyor, o kadar.
Yeni başlayan “Muhteşem Yüzyıl” dizisini muhteşem buldum. Osmanlı dönemini, hele de Kanuni Sultan Süleyman dönemini bu kadar güzel anlatan, dekoruyla, (bazılarında biraz İngiliz kraliyet kostümleri etkisi görünse de) kostümleri ve oyuncularının gücüyle böylesine kusursuz hazırlanmış bir dizi olamaz. Açıkçası bu kadarını beklemiyordum.Çok zor dizi izleyen ve çok zor beğenen beni bile ekrana kilitlediğine göre çoğunluk tarafından beğenildiğini tahmin ediyorum. Başrolleri paylaşan; Halit Ergenç, Nebahat çehre, Okan Yalabık, ilk kez gördüğümüz Meryem Uzerli ve tüm ekip resmen Hollywood klasikleriyle rekabet edecek düzeyde oyun gücü sergilemişler ki ben bu dizinin birçok ülke tarafından satın alınacağını düşünüyorum.. Daha dizi başlamadan önce onunla ve Halit Ergenç’in oyunuyla ilgili yapılan bazı aceleci ve olumsuz eleştirilere de kesinlikle katılmıyorum.Dizi o dönemi gayet güzel yansıttığı gibi, Sultan Süleyman’ı en iyi şekilde canlandırabilecek iki-üç isimden biri nin Ergenç olacağı izlerken açık şekilde görülüyor. Nebahat Çehre’nin ise; hangi role koysanız deneyimi ve güzelliğiyle başarının zirvesine çıkan bir sanatçı olduğu şüphe götürmez. Onlar da, bundan önce yine süper dizilere imza atmış olan dizinin senaristi Meral Okay da, altın bir dönemi altın gibi özgün görüntülerle sunan yönetmenler Yağmur ve Durul Taylan da kutlanmayı hak ediyorlar. 21. YÜZYILDA OSMANLI ÖZENTİSİMuhteşem Yüzyıl’da beni etkileyen noktalardan biri; adı üstünde “Kanuni” Sultan Süleyman’ın adaletini gösterdiği ve işgal ettiği yerlerde halka zulmeden Kaptan-ı Derya’ya idam kararı verdiği “Divan toplantısı” sahnesiydi. Kanuni o sahnede; “Kutsal kitabımız Kur’an adaleti, iyiliği emreder, adaleti ara, bul der. Bundan sonra Osmanlı’nın adaleti, Sultan Süleyman’ın adaleti kanunlarla işleyecek” sözlerinden sonra “kendi padişahlığı döneminde milletin hakkını yiyenleri, eziyet edenleri cezalandıracağını” bildiriyordu.Bugün Osmanlı’ya özenenler hiç şüphe yok bu diziyi izleyeceklerdir. Umalım da Osmanlı’da “sadece padişahın sözüyle dünyaların durduğu, onların sözü yanında hiçbir kuruma gerek olmadığı” gibi aslında çağdaş hukuk devletlerinde olmayacak bir “tek adam” düzenine, “yabancı büyükelçileri padişahın önünde yerlere yapıştırmak, hakaret etmek” gibi çağdaş diplomasi kurallarıyla bağdaşmayacak uygulamalara heveslenmesinler. Osmanlı İmparatorluğu’nun altın döneminde bunlar mümkündü ve izlerken hala insanın duygularını okşuyor olabilir ama bugünün dünyasında medeni ülkelerde kabul edilir şeyler değildir ki Türkiye’nin gidişi 21. Yüzyılda bile bunlara özentinin mümkün olduğunu gösteriyor maalesef. KANUNİ ADALETİ.. HEM DİN, HEM KANUNBugün Türkiye’yi yönetenlerin bunlara özenmek yerine Sultan Süleyman’ın “doğruluk, dürüstlük, adaleti arama, milletin hakkını yiyenlerin gizlenmesi- korunması yerine cezalandırılması” gibi ilkelerine özenmeleri gerekiyor. Eğer 2011 yılı Türkiye’sinde bu diziyi izleyenler “ Bugün aynı topraklarda Osmanlı adaleti bile yok” duygusunu hissediyorsa siz Osmanlı’ya özenseniz neye yarar, özenmeseniz neye yarar.Aslolan, hangi dönemde olursa olsun adaletin ta kendisidir , nokta son! ( Kendi görüşlerini başka yazarların takdirine göre ayarlayan ve bu takdirlere ipotek koyanlara iş düştü yine.. Haydi bakalım.)*****Ve bizde padişah yasalarına devam!Her alanda istenen kompozisyonlar “duruma özel” yasalarla o da olmazsa halkın anlamayacağı en teknik konuları referanduma sürerek çıkarılıyor. Bu operasyonlara da aralıksız devam ediliyor, öyle ki çok yakında hatta seçime varmadan ortalık “dikensiz gül bahçesi”ne dönecek. “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu” ile “Anayasa Mahkemesi” referandum ertesinde halledildi, üye sayıları arttırılıp yeni üyelerin tamamı iktidarın istediği isimlerden seçildi, hatta HSYK’ya Adalet Bakanı’nın sözünden çıkmayacak Bakanlık bürokratları yerleştirildi. Böylece Meclis’in çıkaracağı yasalar “demokrasi açısından, insan hakları açısından sakıncalı” olsa bile AYM denetimi de artık imkansız gibi..MAĞDURLARIN GİDECEĞİ YER YOK!İktidara iyice bağımlı hale gelen HSYK nedeniyle hakim ve savcılarla keyfe göre oynanabileceği gibi artık hakimler bağımsız karar vermeye de korkacaklar zira anında yerleri değiştirilebilir, soruşturma açılabilir. Yüksek mahkeme üyelerini HSYK seçeceği için yakında diğer yüksek mahkemeler de aynı duruma gelecek (ama tüh, referandumda verilen “darbe ve muhtıralar sorgulanacak” sözü tutulmadı, “Evet” diyenler ancak bu “mahkemeleri iktidara teslim etmeye” destek vermiş oldular.)Bu da yetmedi “mahkemelerde yanlış kararlarla mağdur olanların başvuracağı tek merci” olarak kalan Yargıtay’a el atıldı. Yargıtay’da dosyaların birikmesine çözüm olarak ‘bölge adliye mahkemeleri’ kurulup, hakim ve savcı sayısı arttırılabilecekken çözüm “Yargıtay üye kapasitesinin arttırılması için kanun tasarısı” olarak seçildi. Bilin bakalım Yargıtay’ın 70-80 yeni üyesine kim karar verecek?Ve bu durumda örneğin Prof. Dr Mehmet Haberal; “Hizbullah terör örgütü üyeleri bile, 5 cinayet- 1 tecavüz- dört gasptan mahkum olanlar bile serbest bırakıldı, ben dünya çapında bir cerrahım ve imzasız ihbarlarla aylardır tutukluyum bu nasıl bir adaletsizliktir” diye itiraz edecek olursa tam çaresiz durumda kalacak. Ne güzel adalet değil mi? Sultan Süleyman döneminde bile olmayan bir yöntem değil mi?MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ DE BAŞBAKANDA!Başbakanın ismi önemli değil, ‘o mevkide kim olsa çok yanlış bir yetki’ de şu anda ona verilmiş durumda. TBMM’de RTÜK Yasa Tasarısı’nın 1. Bölümü kabul edilmiş ve Erdoğan’a “yayın yasağı getirme yetkisi” verilmiş (Osmanlı padişahlığına adım adım..)“Kamu düzeninin bozulması veya milli güvenliğin gerekli kıldığı hallerde” Başbakan veya görevlendirdiği bir bakan geçici yayın yasağı getirebilecekmiş. Mesela uzun süredir Kadın Bakanı’nın diline doladığı “Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne, Yaprak Dökümü” türü diziler (veya keyfe göre ne olursa) müstehcen ya da kadını istismar eden ya da şiddete özendiren sınıflamalarından birine sokularak anında kaldırılabilecek.Bu yasağa karşı Danıştay’da dava açılabilecekmiş. Artık hangi medya patronu “bertaraf edilmeyi” göze alabilirse.. İşin en ilginç tarafı, adı “RTÜK Yasası” olup da bu kurumun yetkilerini ondan alıp Başbakan’a verecek olması.Tabii liberal ve de demokrat gazetecilerin buna da bir itirazları olmayacaktır, aferin onlara!
Sabancı Üniversitesi’nden tarihçi Cemil Koçak daha kısa süre önce bir konferansta Atatürk için hakaret denebilecek konuşmalar yapmış, salondaki öğrenci ailelerinin ve daha sonra da medyanın tepkileri üzerine “Söz bana ait değil, Enver Paşa’ya ait” gibi anlamsız, kıvırtmaca bir cevap vermiş, tekzipler filan göndermişti.Besbelli ki adeta “bu konuda görevli gibi”, bir misyonu varmış gibi Atatürk’e ve Türk tarihine dil uzatmaya, hatta Sabancı Üniversitesi’nden bir başka tarihçinin de daha önce yaptığı gibi “yazılı tarihi değiştirerek kendi kafasından tekrar yazmaya” kararlı. Çanakkale Savaşı’nda kahramanlıkları yabancı komutanlar tarafından anlatılan Atatürk’ü o savaşla ilgili ‘kötüleme operasyonu’na gerekli desteği geçen konuşmasında verdi, bu kez TRT’d e bir programda işi büyüterek Kurtuluş Savaşı’na atlamış.İNSAFIN DAMLASI YOKMustafa Kemal’in önderliğinde; tamamen düşman işgalinde bir ülkeden özgür bir devlet yaratan dev bir kurtuluş mücadelesinin “din temelli” bir savaş olduğunu, özetle “Atatürk’ün dini siyasete alet ettiğini, Meclis’in Cuma günü ve dini törenle açılmasının da bu nedenle olduğunu, İzmir’in kurtuluşundan sonra buna ihtiyacı kalmadığı için Hacı Bayram’a gidip dua etmediğini” kısacası yalanın her türlüsünü “tarihçi kisvesi altında” sıralıyor.. Bunu canla başla yapmasının iki nedeni var; birincisi herkesin anladığı gibi ülkede Cumhuriyet’in, rejimin güvencesi tüm kurumlardan sonra sıra o devletin, rejimin kurucusuna, topluma hala “ilkeleriyle yol gösteren” önderine gelmiştir. Ona güven tümüyle yok edilmelidir.İkincisi; Atatürk’ün dine önem verdiği “Meclis’i dini törenle, dualarla açmasından” da, din ve inançla ilgili sözlerinden de bellidir. İsteyenler için ‘topluma onu ve Cumhuriyeti kötüleme’ ortamı yaratmak üzere bu imajın da yok edilmesi gerekmektedir. Plan o kadar çirkin ki konuşmak, yazmak bile zor aslında. Türk halkı bu çirkinlikleri yutmayacaktır ama okurlarımızın bir sorusu var; “Bu anlayıştaki adamlar neden hep aynı üniversiteden çıkıyor? ‘Bu üniversitede Atatürk bile eleştirilebilir’ demek Atatürk’e hakaret edilebilir anlamına mı geliyor?”. Elçiye zeval olmazmış, ileteyim! ***“Usame” mi, o da nesi?Duyulmadık bir gariplik, bir ucube haber kaldı mı hala, kalmış demek ki.. Manisa’da Nefel Tek isminde bir vatandaş CHP’ye katılmış. Lakabı “Usame Bin Ladin” imiş, bu nedenle “Usame Bin Ladin CHP’de” afişleri yaptırıp etrafa asmış.En azından haberde bu fotoğraf vardı. Dünyanın en azılı terör örgütünün liderinin adı ile “Bu lakabı bana RP’de siyaset yaparken, sert konuşmalarımdan dolayı verdiler” diye gurur duyan vatandaşa yorum bile yapılamaz ama “CHP bu reklama nasıl izin verdi” sorulmaz mı? Özellikle, sabote etmek için mi alındı partiye acaba? ***Taksim tacizcilerine örnek ceza!Bu “Taksim yılbaşı tacizcileri” son yıllarda türediler, daha önce bu işin böyle toplu eylem haline dönüştürüldüğünü görmemiştik. Son birkaç yıldır nedense mininin minisi etekli kadınlarla, özel olarak onları taciz etmeye gelmiş görüntüde erkek grupları “Taksim tacizleri”nin simgesi oldular.Sırf bu tacizciler yüzünden yılbaşı kutlamaları “Diyanet hutbesi”nde bile “cinsel taşkınlıklarla” özdeşleştirilir oldu. ‘Turist kadınlar seçilerek’ öyle fotoğraflar yayımlandı ki neredeyse; Taksim kutlamalarına bütün kadınlar çıplak katılıyormuş ve erkekler de onları taciz ediyormuş, karşılıklı bir taşkınlık söz konusuymuş gibi bir imaj çıktı ortaya.. Tacizciler hafif cezalarla kurtuldukça da artan bir taciz olayı..Nihayet bu yıl tacizcilerin eylemleri ‘7 yıla kadar hapis cezasını öngören 102. Maddedeki vücut dokunulmazlığına saldırı’ suçuna alınınca 13 tacizci tutuklandı ve hapis istemiyle dava açıldı. Şimdi Türkiye’nin gerçekten medeni bir ülke olup olamayacağı görülecek.Bu tacizcileri de hafif cezalarla salıverirlerse medeniyet rüyadır, o bir yana bu takdirde ‘tacizin sürmesini istediklerini’ de düşüneceğim ben.. Tabii bu tacizciler nedeniyle yılbaşı kutlayanlara yapılan “cinsel taşkınlık” yakıştırmalarını da hatırlayarak!
Dün Ertuğrul Özkök Zaman gazetesinde Hüseyin Gülerce’nin 31 Aralık 2010 günü yazdığı yazıyı konu almış “medyada hala eleştiri yapma cesaretini gösteren az sayıda gazete, gazeteci ve TV’nin de 12 Haziran seçimlerinden sonra tasfiye edileceği” tahminini yapıyordu. Bu tahmin Gülerce’nin “Seçimden sonra Türkiye’de asıl büyük değişimin medyada devam edeceğini hep birlikte göreceğiz” sözlerine dayanmaktaydı ki bugüne kadar medyada yapılan kıyımı hatırladığınızda Özkök hiç de haksız sayılmazdı.Tabii Gülerce’nin sözlerine bakınca sanki ortada ‘tasfiye edilecek önemli bir medya kesimi kalmış gibi’ bir yanılgıya düşmek mümkün. Oysa zaten kalmamıştır, çok az sayıda gazete ve gazetecinin hala israrla ve “her şeyi göze alarak” evrensel gazetecilik ilkelerine ve çizgisine bağlı şekilde siyasi partilere ve elbette Meclis’i (yasama), hükümeti (yürütme), cumhurbaşkanlığını ve tüm kurumları elinde bulunduran iktidar partisine eleştirel yorumlar yapmayı sürdürmesi dışında bir “özgür medya” filan söz konusu bile değildir.KORKSALARDI YAPMAZLARDI!Bugüne kadar aynen İran’da, Irak ve baskılarla yönetilen diğer Arap ülkelerinde görülebilen bir baskıyla Türkiye’de de çok sayıda gazeteci işini kaybetmiş, bazıları cezaevlerine atılmıştır. Hiç bir suçlamayla, hiçbir davayla karşılaşmamış gazetecilerin bile ya köşeleri, ya TV programları ‘medyanın asli görevi olan eleştirel, sorgulayan, açıklayan bakışa sahip oldukları için’ en haksız şekilde ellerinden alınmıştır.Elbette geriye kalan ve israrla “mesleğini gerektiği gibi yapmaya çalışan” gazeteciler sonunda Gülerce’nin kehanetinde olduğu gibi ‘geçim kaynakları da olan’ mesleklerini tümüyle kaybetme riski bulunduğunu bilmekte ama ülkelerinin geleceği adına, bundan önce de her iktidar döneminde yaptıkları gibi düzgün gazetecilikle, onurla görevlerini sürdürmeye çalışmaktalar. Eğer işsiz kalmaktan korksalardı onlar da biat eder, hiçbir risk almadan ve hatta izlenmeyen programlar yapanlara bile “sırf iktidarın her eylemini alkışladıkları için” milletin kesesinden ödenen aylıklardan pay alarak yollarına devam ederlerdi.ASIL TEHLİKE.. KİM KAYBEDECEK?Onlar bu yolu seçmediler, evet sonunda işsiz kalmaları da mümkündür, ama milletin kendisini bekleyen asıl büyük tehlikeyi görmesi için çok az zaman kalmıştır. Demokrasinin varlığını kanıtlayacak, geride kalan kırıntıların bile korunmasını sağlayacak iki temel kurum; medya ve yargı bu ülkede bitmiştir. Her ikisi de son gayretle “demokrasinin tümüyle yok olmasını, denetim mekanizmalarının sıfırlandığı bir ortamın yaratılmasını” önlemeye çalışmaktadır. Bu mücadeleyi tamamen kaybettikleri gün “onlardan çok ülkenin ve milletin kaybedeceğini” görmeyen bir toplum pişman olduğunda ona kaybettiklerini iade edecek hiçbir kurum artık mevcut değildir.Bugün Gazze’de bile vatandaşlar “keşke Hamas’a inanmasaydık, bize özgürlük vaat ederken bu kadar baskıyla karşılaşacağımızı nasıl tahmin edebilirdik” diyorlar, bu örnekleri unutmamak lazım. Dün “CHP’nin kendine seçim sloganı aradığı” haberi vardı internet sitelerinde.. CHP veya bir başka muhalefet partisi için en uygun slogan, Mehmet Tezkan’ın “Kurultay’ın sloganı oydu” dediği “Korkma” olacaktır.Türkiye’nin yönetimine talip olan partilerin ‘oy kapmak için ne vaat ederlerse etsinler’ tüm vaatlerden önce bir numaralı görevleri; genciyle, öğrencisiyle toplumu ve onun demokratik kurumlarını rahat bırakmak, “özgür bir ülke” sağlamaktır. Sorun bakalım İran halkına, “seçimlerde hile yapıldı” diye sokaklara döküldüğünde Devrim Muhafızlarının coplarıyla ezilenler için “kendilerine verilecek seçim hediyeleri” bir anlam ifade eder mi?Özgürlüğün, özgür basın ve yargının, özgür vatandaşın olmadığı yerde hiçbir ödülün anlamı da yoktur.
Dün “bazı belediyelerle bazı siyasetçilerin işbirliği halinde” yeni yıl kutlaması yapan vatandaşlara, dükkan süsleyen esnafa karşı haksız , bölücü, düşmanca bir kampanya başlattıklarını, Diyanet İşleri Başkanlığı ’nın da yazdığı farklı(!) yılbaşı hutbesiyle bu işbirliğine ortak olduğunu yazmıştım.Bütün vatandaşların vergisinden, devlet hazinesinden çok büyük bir pay alan Diyanet İşleri ‘siyasi bir organ gibi ’ çalışamaz. Vatandaşların ‘iyi niyetle, ailece, eğlenerek yeni yılı kutlaması’ nı bir yozlaşma; ahlaksızlık, içki düşkünlüğü hatta iyice ileri giderek cinsel taşkınlık şeklinde asla lanse edemez. Bu kutlamaları “din dışı bir eylem gibi” gösteremez, kendi keyfine göre din kuralı icat edemez. Diyanet İşleri Başkanı’nın koskoca bir devlet kurumunu siyasi amaçlı olarak kullanıp, toplumu din-ahlak-gelenek üzerinden birbirine düşürme, düşmanlık yaratma yetkisi yoktur.Ve camilerde okutulan bu hutbe tam da bu amaca hizmet etmektedir. Diyanet İşleri Başkanı ‘kınanmayı hak eden’ bir eyleme imza atarak büyük hayal kırıklığı yarattığı gibi bu eylem bazı kesimleri diğerlerine karşı şiddete yöneltme potansiyeli taşıdığı için ‘suç duyurusu’ yapılacak niteliktedir. Diyanet Komisyonu bu yanlış hutbeye onay verdiğine göre hepsi topluca suça ortak olmuş demektir.KUR’AN’DA YERLERİ YOK!Bu Diyanet üyeleri, Müslümanlıkta bir ruhban, ulema sınıfına izin verilmediği için aslında Diyanet gibi bir kurumun; Kur’an’da da , her din ve inançtan toplum kesimlerine eşit hakları tanıması gereken laik devlette de yeri olmadığını biliyorlar. Ama madem ki Türkiye’de bu kuruma izin verilmiştir o zaman Diyanet’in görevi; toplumu kutuplandıran, düşmanlaştıran, bir yılbaşı kutlamasını bile yozlaşma gibi gösteren kışkırtmalar yerine bundan önce yapıldığı gibi güzel, doğru, bütünleştirici mesajlar vermektir.Örneğin Maun Suresi ’nde söylenenler Türkiye için son derece önemlidir, ben bu Sure’yi TV programlarıma katılan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ’ten ve diğer din uzmanlarından defalarca duydum, kendim de ilgilenerek inceledim. Bildiğim kadarıyla Öztürk şu sıralarda sadece bunu anlatan büyük bir kitap yazmakta..Peki acaba yılbaşı kutlayanlara hutbe yazan Diyanet bu önemli sureye neden hutbelerinde hiç yer vermiyor? YETİM HAKKI YİYENE..Maun Suresi; yetim, öksüz hakkı yiyenlerin ve toplumun kaynaşmasını engelleyip bölmeye çalışanların dini inkar ettiğini, bunları yapanların kıldıkları namazın bile gaflet içinde kılındığını, hiçbir sevabı olmadığını anlatıyor ve “vay haline onların” diyor. Her türlü yolsuzluğun örtbas edildiği ve toplumu bölme gayretinin yoğun şekilde görüldüğü bir ülkede en çok bu sureye ihtiyaç olduğuna göre haydi Diyanet millete bunu da hatırlatsın.Kendisi de kurum olarak toplumu ‘kıyafet’ ten ‘yılbaşına’ kadar her konuda kutuplaştırıp “dini inkar eder” duruma düşmesin! Zira böyle başlayan ulema sonunda Suudi Arabistan ’da yaptıkları gibi “spor yapan kadın ahlaksızdır” fetvasına gelebiliyor ve o duruma ulaşıldığında “bunun saçmalık olduğuna emin olan” Müslümanlar da artık gık çıkaramıyor.*****BDP ve PKK’dan usta manevralar!Öyle konuşmalar yapılıyor ki taşları doğru yerine oturtmak için bilmece uzmanı olmak lazım.. Mesela BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş aniden “açılımı ve pazarlıkları tek başına ve silah bırakma şartı koymadan başlatan” AKP’yi alıp “açılıma baştan beri bu nedenlerle ve içeriği söylenmediği için karşı çıkan” muhalefet partilerinin yanına ustaca monte ediveriyor. “AKP-CHP-MHP, üçkağıtçılar BDP’ye karşı birleştiler” diyor.Böylece 2010’un son günlerinde Başbakan Erdoğan ile Demirtaş ’ın karşılıklı “sanki birbirlerine kızar gibi ama eski alışılmış tehditkar üslupları içermeyen” çıkışlarıyla verilen “Bunlar anlaşmış olamaz” imajı bu sözlerle pekiştiriliyor. O zaman zaten bir öyle, bir böyle açıklamalardan şaşırmış milletin kafası iyice karışıyor. Hani BDP “Devletle harika bir görüşme yaptık, çok mutluyuz, PKK da eylemsizlik kararını seçime kadar sürdürecek” demişti? Hani referandum öncesi başlayan, BDP’nin referandumu boykot ederek verdiği destekle güçlenen “BDP-AKP anlaşması” sürüyor gibi görünmekteydi? Karayılan bile ABD gazetelerine “artık barışçı çözümü bekliyoruz” demişti?Hani “yeni anayasanın yapılacağı” seçim sonrasına kadar uyum söz konusuydu? Birdenbire ortaya atılan “iki dil ve özerklik” söylemleriyle bu uyum neden bozuldu? Seçim sonrasına kadar beklemekte ne mahzur vardı?Bu karşılıklı çıkışlar “iki parti yeni anayasaya kadar anlaşma içinde” görüntüsünü başarılı şekilde ortadan kaldırmayı bir ölçüde sağlamıştır. Ama bir dakika, o zaman Öcalan ne diyor?ÖCALAN VE DEMİRTAŞ’IN FARKLI SÖYLEMLERİSelahattin Demirtaş ’ın hemen arkasından Öcalan garip bir açıklama yaparak “Öyle bir süreçte Özal öldürüldü, Erdoğan da öldürülebilir” dedi. Bir taşla iki kuş..Tek cümlede hem doktorlarının israrla “kalpten öldüğünü” söylediği Özal’ın derin devlet tarafından ve “federasyon olabilir” dediği için öldürüldüğünü, hem de Erdoğan’ın “aynı şeyi savunduğu için” öldürülebileceğini vurguluyor. Özal’la Erdoğan’ı aynı çizgiye oturtuyor ama bu sözüyle “AKP-CHP-MHP’yi işbirliği içinde göstermeye çalışan” Demirtaş’ı da yalanlamış oluyor. Ne kadar karışık değil mi? Beklenti çok önemli olduğunda bütün bu karmaşalar yaratılabiliyor işte.HÜKÜMET AÇIKLAMALIAma AKP için gayet kolay bir yol var; bir oraya, bir buraya çekilmektense, “Ameliyat ettirmeyiz” gibi soyut açıklamalar yerine “Seçim sonrası yapılacak yeni anayasada ‘iki dil, iki bayrak, iki meclis, ayrı güvenlik gücü , kısacası ‘özerk bölge’ yer almayacak” derse durum net şekilde anlaşılacaktır. Zaten milletin seçim öncesi bunu duyması gerekir.Hükümet yapar mı dersiniz? Bekleyelim bakalım.