Taksi şoförleri ve esnaf’ toplumun ne düşündüğünü, olaylar karşısında ne hissettiğini anlamak için her zaman önemli bir ölçüdür bana göre.. Dün işlerime, toplantılara yetişmek için bindiğim bütün taksilerin şoförleri dikkatle radyodan “Galatasaray’ın stat açılışında Başbakan’a yapılan protestolarla ilgili gelişmeleri” dinlemekteydiler. Öyle konsantre vaziyetteydiler ki gideceğim yeri geçip gitmemiz kolaylıkla mümkündü.Dinledikten sonra konuştular da tabii.. Ve hepsi önce “ne gerek vardı bir protestoyu bu kadar büyütüp ülkenin gündemini meşgul etmeye” dedikten sonra da aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler;- İnşallah şimdi stadı Galatasaray’dan almazlar ..- Galatasaray-Sivasspor maçı yeni statta yapılacaktı, önlenmiş, GS şimdi maç yapacak stat arıyormuş, olacak iş mi?- TOKİ “rakip takım tribünleri bitmedi” diye mazeret göstermiş, bitmeyen stada nasıl açılış yaptılar o zaman?- “Stadın yapımını biz sağladık” diye protestoya kızmak olacak şey değil.- Siyasetçiler ve bürokratlar ne hakla onbinlerce taraftara “nankörler, şerefsizler, babası belli değil” gibi hakaretler yapabilir, milleti hakaretle mi susturacaklar.. Hakaret edenlerin yanına mı kalacak ?-Adnan Polat “ıslık çalanlar tespit edilip bir daha stada alınmayacak” sözüyle kendini bitirdi.- Başbakan “organize olay” demiş, bu kadarı da fazla..YA FB MAÇINDA OLURSA?Yazılarımıza gelen okuyucu mektup ve yorumlarında da benzer tepkiler görünüyor, kısacası insanların “halk protestolarına karşı böyle tepkilere ve iktidar gücünün kullanılmasına ve diğer baskılara” artık hiç tahammülü kalmadı. Şimdi sorular şöyle; Acaba Başbakan bundan sonra herhangi bir yerde yapılacak protestolara veya eleştirilere karşı daha tahammüllü mü olacak, yoksa aynı öfke ve ‘cezayla susturma’ yöntemi sürecek mi? Acaba stat Galatasaray’dan alınacak mı? Benim aklıma bir soru daha geliyor; Başbakan’a benzer bir protesto Fenerbahçe maçında yapılırsa ne olur, aynı tepkiyi mi gösterir? Umarım bunu yaşamayız.Şimdi Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal Levent’teki Galatasaray Cemiyeti karşısındaki parkta merhum başkan Özhan Canaydın anıtının açılışına CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu davet edince takımda bir endişe daha ortaya çıkmış; ona da protesto yapılır mı ?.. Geçerli nedenleri olmadan protesto yapılmayacağına göre ben ihtimal görmüyorum ama olsa bile Kılıçdaroğlu’nun kızıp köpüreceğini de hiç sanmıyorum. Ya siz?***TRT’den ‘yargısız infaz’Ekranda siyasi gelişmeleri eleştiren, sorgulayan programlara gösterilen tahammülsüzlük ve onlara yapılan ‘ama efendim taraflı’ yakıştırmaları, ekrandan göndermek için uğraşmalar nedense ‘milletin parasıyla finanse edilen’ devlet televizyonu TRT’ye en hak ettiği durumlarda bile yapılmıyor. İktidara yakın gazeteciler (milletin cebinden aldıkları maaşlarla) sıfır reytingle sürdürmelerine izin verilen programlarda yine iktidarın sözcüsü gibi saatlerce ‘al gülüm, ver gülüm’ yapıyor spikerler de taraflı yorumlarla hazırlanmış haberleri Maşallah bülbül gibi okuyor.Dün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Aysel Çelikel’in Taksim Hill Otel’de gazetecilerle yaptığı toplantıdaydım. Merhum Türkan Saylan’ın başlattığı ve yaşamını adadığı, tam 22 yıldır 15 bine yakın üyesiyle ülke çapında eğitim seferberliğini özveriyle sürdüren, 81 ilde 85.388 yoksul öğrenciye ilk-orta öğretimde, üniversitede burslu eğitim imkanı sağlayan bu önemli sivil toplum kuruluşuna karşı daha Saylan hayattayken başlatılan (ve kız öğrencilerin ailelerine endişe vererek ÇYDD’nin eğitim seferberliğini baltalamayı hedefleyen) yıpratma kampanyalarının aynı hızla devam ettiğini öğrendik. Kulaklarımıza inanamayarak “TRT’nin aynı kampanyaya hizmet ettiğini” de.. HUKUK SKANDALI!Düşünün yıllardır topladığı bağışlarla; Yatılı İlköğretim Bölge Okullarından 115’inin restorasyonundan, 159 okulun giyim-teknik donanım dahil tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamış, 81 ilde 1130 kuruma kitap ve kitaplık gönderip kütüphaneler kurdurmuş ve daha nice hizmetler yapmış bir kuruluşa internet yoluyla en seviyesiz, en çirkin saldırılarla sürdürülen kampanyaya üzülürken bir de TRT’deki yargısız infazı duyuyorlar. Devlet TV’si; ÇYDD’nin merkezlerinden bilgisayarlar alınırken içerik kopyalarının derneğe verilmediği, böylece ‘gerçek ile düzmece”nin ayırt edilemeyeceği bilgisayarlarda “çıktığı iddia edilen bilgilerle” hazırlanmış iddianameyi alıyor ve 3 konuşmacı (üstelik henüz yargı aşamasında olan bir soruşturmada) sanki gerçeklerden söz ediyormuş gibi yorumlayarak koca derneği mahkum ediyor. Nasıl bir hukuk skandalı, nasıl rezalettir bu, bir düşünün.MAHKEMEYE MESAJ MI BU?Sonra da “efendim TV’lerde Deniz Feneri davasından (ya da kapatma davasından) söz edemezsiniz, henüz yargı aşamasında, yargıyı etkilemek olur” gibi baskıların TV programlarına yapıldığını hatırlayın. Yani, istedikleri dava için TV’de hatta TRT’de mahkeme yerine hüküm verilecek, istemediklerinde toplum ve medya dilini yutacak. Buna derim ben “ileri demokrasiye geçiş” diye..Üstelik “yüksek mahkemeler dahil tüm mahkemelerin” zaten iktidarın yönetimine geçirildiği ülkede devlet televizyonundan mahkemelere “iddianameyi nasıl yorumlamaları gerektiği” mesajını mı veriyor TRT gönlünce? Medya özgürlüğü onlara sınırsız nasılsa, onların haber programları bunun gibi en fahiş hatada bile sorgulanmıyor. TRT son yıllarda “çizmeyi aşan” çok yanlışa imza attı ama bu kadarı fazla. Bu sorun Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’la ilgili olduğuna göre herhalde o da, “mahkemeyi alenen etkileme” söz konusu olduğuna göre yargı da (artık biraz zor) gerekeni yapacaktır! Bu tercih değil, zorunluluktur.
Pazar günü ve gecesinde tüm spor kanallarında “Başbakan’ın Arena Stadı açılışında ıslıklanması” konusu tartışıldı. Konuşmacıların çoğu bu olaydan Galatasaraylı izleyicileri sorumlu tutup onlara kızıyorlardı ve tepkileri daha çok “Takıma milyonlarca liralık stat imkanı sağlanmış, cevap bu mu olmalıydı” çerçevesindeydi. Ama konuşmacılar arasında “Ben oradaydım, 40 bin kişinin en az 30 bini ıslık çaldı, buna sadece taraftar tepkisi denemez” diyenler de vardı. Aynı fikirdeyim, dünkü yazımda da değindim, başka yazarlardan da aynı şeyi yazanlar oldu. Bu tepkide son aylarda hükümetin iyice artırdığı antidemokratik baskıların, eleştirilere hakaretle cevap vermelerin, “Biz ne dersek o olacak, herkes emre uyacak, kimseyi takmayız” şeklindeki padişah özentisi tutumların rolü var. İktidar partisinin de, onlara yaranmak için lafı eğip bükenlerin de ‘suçu Galatasaraylılara atıp çekilmesi’ son derece anlamsız.ERGENEKON STADYUMDA!!Bırakın bunu, her protestoda olduğu gibi bunda da “Islık çalanlar taraftar değildi” gibi sözlerle 30-40 bin kişiye de “Ergenekoncu” iması yapanlar çıktı. İşin içinde fırsatçılık olunca Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın (AB Genel Sekreterliği) müşaviri bile öne atılarak Galatasaraylı izleyiciye “nankör kuşbeyinliler” dedi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Spor AŞ Genel Müdür Yardımcısı (ah o yükselme hırsı) eksik kalmadı, o da “şerefsizler, yuhalayanlar kahpe Galatasaray taraftarı” diye girişti.Ellerinde seslerini duyuracak aynı imkan olsa milyonlarca kişi onlara ağır hakaretlerini aynen iade eder. Zira bu hakaretler stat protestosunu katlayacak kadar ölçüsüz ve terbiyesizce.. Protesto demokrasilerde vatandaşın doğal hakkıdır ama “devlet memurunun hakareti” suçtur, kesinlikle cezalandırılmayı gerektiren suç!PARA KİMİN CEBİNDEN?Bir de tabii Başbakan’ın “Stadın yapımında Galatasaray’ın Allah’ın kuruşu yok. Oraya 600 milyon lira yatırım yaptık, cevabı bu mu olacaktı” sözleri var. Bu para kime ait ki siyasetçiler hak iddia edebiliyor. TOKİ’nin yaptığı evler de, bu stadyum da devletin, milletin parasıyla yapılıyor.Eğer bir hükümet, milyonlarca evsiz, aç, susuz insanı, ayakkabısız öğrencileri varken, şiddete uğrayan kadınların gideceği sığınma evlerini açmayı düşünmezken “daha sempatik görüneceği için” milletin kesesinden ‘600 trilyon gibi dev bir parayı’ bir stadyuma yatırma kararı vermişse en azından bunu başa kakmaması gerekir.İNGİLİZ SARAYINA BİSİKLETLE..Ben anlamam, ekonomik tedbir olarak İngiliz Kraliyet Sarayı’nın perdeleri yamanıyor, Kraliçe’nin özel kalem müdürü, bakanlar işe bisikletle ya da yürüyerek gidiyorsa Türkiye gibi işsiz, aç, açıkta milyonlarca insanı olan bir ülkede bu israf bir hükümetler için övgü olamaz. Ve demokrasilerde hiçbir halk tepkisi hakaretle ya da polis dayağıyla karşılanamaz . Galatasaraylılara hakaretten vazgeçsinler! ***Wikileaks’e kim uydurma diyor?Tarihçi Necdet Sakaoğlu Vatan’daki röportajında tarihle ilgili bir konudan söz ederken “aynen bugünkü Wikileaks gibi uydurup uydurup yazmışlar” demiş. ABD “Büyükelçilerimiz bu bilgileri aktararak görevlerini yaptılar, onların ifadelerinin arkasındayız” derken, diğer ülkelerde bu büyükelçi ifadeleri üzerine hükümetler düşerken acaba kendisi neye dayanarak böyle bir kehanette bulunuyor?Açıklasa ne iyi olur, ama açıklayamaz. Tarihçiler de belgesiz, dayanaksız konuşamaz.***İleri demokrasiyi gördü!Aynen o meşhur rahip hikayesindeki gibi.. Medya bağımsızlığı tümüyle ortadan kaldırılır, kuruluşlar tek tek iktidar medyasına dönüşürken sustular. Siyasi gücün medya sahiplerine maddi manevi baskısıyla köşeler, TV programları yok edilirken öylece seyrettiler. “Atın o yazarları” dendiğinde, gazeteci listeleri hazırlandığında, gazetecilere davalar açıldığında “nasılsa başkalarına yapılıyor” diye gülümseyerek izlediler, hatta “liberal, demokrat olmak buymuş gibi” desteklediler. Şimdi, toplumun her kesimine baskılar iyice rayından çıkınca ‘bugüne kadar iktidarı hiç eleştirmemiş gazeteciler’ de tepki gösterir oldu.Başbakan Erdoğan kendisi hakkındaki yazısından dolayı Taraf Başyazarı Ahmet Altan’a dava açmış, demek ki o da “ileri demokrasi”ye geçildiğini (!) daha yakından izleyecek. İşte demokrasi bir gün herkese gerekebilir. Aynen “yargı” gibi.. Altan çok yakında “yargının kaybının ne olduğunu”, referandumda “evet”i desteklemekle ne hata yaptığını da anlayacak. ***Bu oyunu kaçırmayın!16 Ocak Pazar günü BKM’de, başrollerini Oya Başar ile Kemal Kocatürk’ün oynadığı “Kadın ile Memur” oyununu izledim ve daha izlerken bunu mutlaka sizinle paylaşmam gerektiğini düşündüm. Aldo Nikolai’nin eserinden henüz 27 yaşındaki Uğraş Güneş tarafından günümüze, hem de birebir “Türkiye’nin bugününde yaşananlara” uyarlanan bu oyun bence bugüne kadar çok nadiren denenmiş olan bir tarzı; “sistemi sorgulayan siyasi komedi”yi müthiş bir başarıyla gerçekleştiriyor.Sadece bu yönüyle bile takdir edilmeye değer oyunda “Bir bakanlığa izinsizce girip müsteşarın masasına oturan kadınla müsteşar arasında geçenleri” izliyorsunuz ama kahkahalara bir dakika bile ara vermeden.. Gülerken aynı zamanda, aslında yaşadıklarımızın ne kadar acı olduğunu bir kez daha fark ediyorsunuz. Açılımlar dan Ergenekon’a, “one minute” olayından “yargı”nın geldiği hale kadar ne ararsanız var. Benim favorim “Gülben Ergenekon” ile “Kenan Evren’i yargılamak için yaşını küçültme” esprileriydi (yoksa “oy vermek düzeni değiştirmek için yeterli olsaydı, çoktan yasaklarlardı” mı?).Oya Başar’ın bugüne kadarki performansını en az 10 kez katlayan bu oyununu da, Kemal Kocatürk’ün hem oyunu yönetmekte hem de başroldeki başarısını da tarifsiz bir zevkle izleyeceksiniz. Kolay yer bulabileceğinizi sanmıyorum zira haftada sadece iki gün sahneleniyor ama ne yaparsanız yapın “Kadın ile Memur”u sakın kaçırmayın.
Artık seçim propagandası dönemi başladı, artık eylem ve söylemlerin çoğu “seçmen ayartma”ya yönelik. Aynen referandum öncesinde olduğu gibi.. O zaman “darbeler sorgulanacak” vaatleriyle 27 Mayıs 1960 darbesine kadar inilmişti, şimdi tekrar “içki, heykel, 19 Mayıs törenleri gereksiz, Osmanlı padişahının özeli” ve benzeri konularla dinin, soyun, aile değerlerinin koruyucusu olma pozisyonu alınacak.Eğer tartışmalarda yanlış zemin üzerinde duruluyorsa hiç önemi yok, millete duymak istediklerini söylediniz mi yetecektir. Ne hazin bir tablo bu.. TV programlarında halka Wikileaks’i soruyorlar; Tunus’ta hükümet düşüren Wikileaks belgeleri için bizde “soğuk algınlığında göğse sürülen Wicks” diyen bile çıkıyor, Cumhurbaşkanını soruyorlar; “Tayyip Erdoğan” cevabı geliyor, bu kadar dünyadan habersiz insanların yaşadığı ve hala “çoğalın, çoğalın” denilen bir ülkede milleti elinizdeki TV kanalları ve gazetelerle “istediğiniz her şeye” inandıramaz mısınız?İşte iktidar partisi seçime, referandumda olduğu gibi böyle sınırsız bir avantajla giriyor. Devlet TV’si parti kanalı gibi, özel kanalların büyük çoğunluğu ona katıksız hizmet veriyor, geriye kalanlar korku içinde kendi sansürünü kendi yapıyor. Biraz unutursa ayar çekenler hazır, daha ne olsun?Bu arada “Wikileaks” deyince aklıma geldi, ne kadar çok “cevapsız soru” beklemede, farkında mısınız?CLINTON’A SORACAK MISINIZ?Önce Wikileaks ne demek, gözü kapalı yaşayanlar için hemen hatırlatalım; ABD’li büyükelçilerin ABD Dışişleri Bakanlığı’na “bulundukları ülkelerle ilgili gözlemlerini, yorumlarını gönderdikleri” yazışmalar. Bu isimdeki internet sitesi açığa çıkardığı için Wikileaks diye anılıyor. Ve bu yazışmalarda “büyükelçi imzalarıyla” Türkiye hakkında, yolsuzluklar hakkında da çok fazla bilgi verilmişti. Ama imzasız ihbar mektuplarındaki “yıllardır teki kanıtlanamayan” iddialarla insanların hayatının karartıldığı Türkiye’de, “büyükelçi imzaları da, ABD’nin ‘büyükelçilerimiz görevini yaptı’ diyerek bu belgelerin arkasında durması da” önemsiz sayıldı ve “yalan, iftira” denerek olay kapatıldı.Buradaki sorulardan başlarsak sorular şu sıralamada gidebilir;-ABD belgeleri kabul ettikten sonra; “Tüm sorularınıza hazırız” demesine rağmen ve ülkelere kafa tutmaktan çekinmiyor görünmemize rağmen neden ABD’ye en ufak tepki göstermedik, “açıkla bakalım büyükelçilerinin iddialarının kanıtlarını” diyemedik, tam aksine “ilişkilerimiz zedelenmedi” dedik? -ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Türkiye’ye geldiğinde Başbakan Erdoğan fırsatı kaçırmayarak ona “sorulara hazırız” demiştiniz, şu “Büyükelçilerinizin Türk hükümetiyle ilgili iddialarını milletimize açıklar mısınız, ellerinde hangi kanıtlar vardı” diye soracak mı?DARBE, MUHTIRA VE SEÇİM!- TP Genel Başkanı Abdüllatif Şener “O belgelerde tarif edilen ‘yapılan yolsuzluklara dayanamayıp istifa eden bakan’ benim” demesine rağmen neden sadece ona hiç kızılmadı, “açıklamazsan namertsin” benzeri alışılmış sözler söylenmedi ve suçlamaları hükümet tarafından sineye çekildi?-Referandumda “darbelerle, muhtıralarla hesaplaşılacak” denmesine rağmen referandum sonrasında neden 12 Eylül darbesi ve 27 Nisan muhtırası hiç ağza alınmadı? ‘Gerçek darbe ve muhtıra’ unutturulabiliyorsa ‘darbe yapmamış, muhtıra vermemiş’ gazeteciler, doktorlar neden yıllardır hapiste ve çıkmamaları için yeni çareler bulunuyor?-Seçim sonrasına bırakılan yeni anayasanın halka açıklanması BDP’nin son “ya özerklik, ya özerklik” çıkışlarıyla ve Başbakan’ın “kamuda türban kesinlikle olacak” açıklamasıyla (ve “AYM’ye süper yetki bunun için verildi” dendiğine göre) daha da önem kazanmışken, partilerin ilerde neler yapacaklarını seçimden önce anlatması tüm dünyada gerekli görülürken bizde iktidar partisi seçime neden “kapalı kutu” gibi, sır küpü gibi gidiyor ve konuşması zorunlu olmuyor?Gerçek değil ‘sanal’ bir demokraside yaşamakta olduğunuzu bu soruların cevabını asla öğrenemeyecek olmanızdan anlayabilirsiniz! ***Günay konuştukça batıyor!Kültür Bakanı Ertuğrul Günay her zamanki gibi göze girmek üzere Başbakan Erdoğan’ın konuşmasını düzeltmeye kalkınca Başbakan onun konuşmasını düzeltti ve bir bakanın asla düşmemesi gereken duruma düştü. Bu durumda yapacağı tek şey istifa etmekti ama istifadan ‘göze girecek yeni atılımlarla’ sıyırmaya çalışıyor.Dün “belki yararı olur” diye önce; iki kurultay geçirip partisinde ezici çoğunlukla tercih edildiğini kanıtlamış olan Kemal Kılıçdaroğlu’na “o bir kamera kazasıdır... Şu seçimi bir geçelim CHP Genel Başkanı hala yerinde kalabilirse..” benzeri laflar ederken (seçim sonrasından bu kadar emin olmak da enteresan o başka) birdenbire kazdığı kuyuya düşüvermiş. Beyşehir’de “Eflatun Pınarı’nın fotoğrafında gördüğü işlemelerden” söz ettiği konuşmada “Hz. Muhammed’e dedim ki” deyivermiş. Özür dilemiş ama bu kadar hata da arka arkaya olmaz ki, üstelik bir bakan böyle fahiş bir hata yapamaz ki, onun için tabii ellerini yüzüne kapamış filan.Ne söylenebilir, Allah’ın sopası yok, bırak başkalarıyla uğraşmayı da kendini bu gaflardan nasıl temizleyeceğini düşün demekten başka!***Protesto demokrasisi!Seyrantepe’deki Galatasaray Stadyumu’nun açılışında Başbakan’a protestolar olmuş, üzücü, keşke olmasaydı ama olmuş işte.. Siyasetçiler alkışa da protestoya da hazır olmalıdır. Olayın arkasından Başbakan ve Bakan Çelik kızgın konuşmalar yaptı, Adnan Polat ise komik bir konuşma. Polat dedi ki; “Başbakan’ı protesto edenler tespit edilip bir daha stada alınmayacak” .İyi de daha önce yine bir maçtaki protestolarda benzer şeyler söylenmişti, üniversitede protesto olunca öğrenciler benzer şekilde tehdit ediliyor, sokakta olsa polis alıp götürüyor.. Yoksa “ileri demokrasi” dedikleri bu mu? Ayrıca maçtaki protesto “sadece taraftar protestosu” olarak yansıtıldı, ya başka şeyleri de protesto ediyorlarsa?İnsanların “tepki gösterme özgürlüğü” elinden alınabilir mi? Dün rastladığım herkes bu konuyu konuşuyor ve yukarıdaki soruları soruyordu. Kısacası; Polat’ın durumu “Kültür Bakanı’nınkinden farksız” görünüyor dışarıdan bakanlara..
‘Güzel ama şanssız’ ülkemizde başta hak-hukuk olmak üzere her şey rayından çıkmış görünüyor ve bunun bir tek nedeni var ‘düzgün siyaset yerine popülizm’le iş kotarmak, günü kurtarmak.. Bu ya da başka bir hükümet fark etmez, eğer bir hükümet her eylemini, söylemini, icraatını ‘tribünlerden alkış ya da oy almaya yönelik’ yapıyor, gerçek çözümlere eğilmek yerine seçmen tabanına hoş görünmeyi seçiyorsa ‘çözüm yerine karmaşa’ geldiğinde de şaşırmaması gerekir.Örneğin; hiçbir eleştiriye, uyarıya kulak asmaz, yaptıklarınızın yanlışlığını “Açılım” konusunda da, “anayasa değişikliği ile yüksek yargıyı kendinize bağlamanız” konusunda da söyleyen muhalefet partilerini bile dışlamak için yollar ararsanız sonunda her iki konu çorbaya dönüp sizin de, ülkenin de başına dert olarak dönebilir, evdeki hesap her zaman çarşıya uymaz.SUÇU ATMAK NEYİ KURTARIR?Meclis’in (yani iktidar çoğunluğu) CMK 102’de yaptığı değişiklikle Hizbullahçılar ve birçok başka cinayet sanığının tahliye edilmesi ülkeyi ayağa kaldırdı. Bu bir yana, serbest bırakılan Hizbullah sanıklarının (ki örgüt yöneticileri de aralarında) polise imza vermeye gitmemeleri ve bir başka ülkeye kaçtıklarının tahmin edilmesi üzerine Yargıtay “yeniden tutuklama” kararı çıkardı ama geçmiş olsun. Bu büyük sorunun suçunu ‘çıkarılan yasayı uygulayan Yargıtay’a atmak da çözüm değildir, ancak seçimde halkı “suç bizim değil, Yargıtay’ın” sözleriyle yanıltmaya yarar. Aklı olan da buna inanmaz zaten.Diyarbakır’da; terör örgütü PKK’nın gizli şehir yapılanması KCK duruşması için yapılan mitingde olaylar çıktı ve BDP’liler “Ya özerklik, ya özerklik” dediler, “iki dil olacak” dediler, “bize oy vermeyen Kürtler de desteklerse zafere daha çabuk ulaşırız” dediler. Hemen arkasından Öcalan “Mart’a kadar Kürt sorununda olumlu adımlar atılmazsa ben çekilirim, seçim süreci olaylı geçer” açıklaması yaptı. Ama çok önemli vurguları vardı.ÖCALAN GARANTİ İSTİYOR!“BDP’nin halkı sokağa dökmesi yetmez, korumasını bilmeli. Kandil de hakkını korumakta yetersiz. Devlet görevlileriyle görüşmemiz sürüyor, önemli olan hükümetin tavrı.” Açalım bunları; hükümet birilerini Öcalan’la anlaşmak üzere görevlendirmiş, görüşüyorlar ama BDP’nin de artık “Kürt sorunu=Özerklik” dediği gibi Öcalan “ya özerk bölge konusunda adım atarsınız ve bu görevliler onun garantisini verirler ya da terörü en kötü şekilde başlatırım” diyor. Ayrıca Kandil’e de bunun işaretini “Diyarbakır’da polisle çıkan çatışmada görevinizi yapamadınız, şiddetten mi kaçıyorsunuz” benzeri bir işaret gönderiyor.SUSMANIN BEDELİ NE? Bugüne kadar terör “Kürt sorunu” adı altında sürdürülüyordu, “Açılım”dan sonra açıkça “ya bölgeyi verirsiniz ya da terör” noktasına geldi. Bunun tek sorumlusu da “referanduma giderken Kürt oylarını da almak için, BDP ile Açılım konusunda anlaşmış ve terör sorununu çözmüş” görünmek için “her şeyden önce PKK’nın silah bırakmasını” şart koşmadan alelacele vaatlerde bulunmaya başlayan hükümet değilse kimdir?O zaman kendilerine “yanlış yapıyorsunuz, sizin söz ettiğiniz açılımın BDP ve PKK’nın açılımı ile ilgisi yok” diyenleri umursamadan referandumdaki oy uğruna ülkeyi bu noktaya getirenler bunun sorumluluğunu kime yükleyecek?Seçim sonrasında açıklayacaklarını söyledikleri “yeni anayasa”da neler olacağını ‘seçim öncesinde öğrenmek’ toplum için şimdi daha da fazla hak olmuştur. Zira; “Öcalan ve BDP devletle bu görüşmelerden memnun kalıp susarlarsa ne anlamış olacağız” sorusu çok önemlidir!*****Siyasetçi kışkırtırsa olacağı budur!Ülke yöneten insanların aklına gelen her şeyi söylemesi, özellikle ‘birilerine hoş görünmek için başka birilerine karşı kışkırtıcı söylemlerde bulunmaları’ tehlikeli sonuçlar doğurur. Mesela “bakın biz ne kadar muhafazakârız ya da ecdadımıza ne kadar bağlıyız” sonucu çıksın diye başta medya olmak üzere her konuya müdahale edilirse ciddi olaylar çıkabilir.Dün Başbakan’ın “tıksırıncaya kadar içiyorlar” sözü üzerine “bir sergiye sırf ‘davetliler ellerinde bardakla kapı önüne çıktılar diye’ yapılan saldırı”yı hatırlatmıştım. Muhteşem Yüzyıl dizisinin daha ilk bölümünde Başbakan Yardımcısı Arınç ortaya atılıp “dizide Osmanlı’ya karşı vahim bir hata yapılmış gibi” yorumlarla konuşup diziyi kesmekten söz etmişti. Bunun üzerine başlayan gergin süreçte “dizinin ve başrol oyuncusu Meryem Uzerli’nin sitelerine saldırılar yapılmaya, siteler kapatılmaya başlanmış. Dizinin senaristi Meral Okay’a ve yapım şirketine ölüm tehditlerine varan hakaret dolu mektupların geldiği de dünkü haberler arasındaydı.Ne bu yahu? İlkelliğin bu boyutu başka hangi ülkede var acaba? Gerçekten utanç duymamız gereken, insanı isyan ettiren boyuta geldi olay. Siyasetçilerin dikkatli konuşması gerektiğini anlamaları için daha ne lazım? En kısa zamanda diziyle ilgili kişilerin güvenliğini sağlamadıkları takdirde bu rezalet bizim sınırları aşar onu iyi bilsinler!
Hiçbir olayın gerçek yüzü yok artık.. Gerçekler hep birtakım maskelerin altında gizleniyor ve olaylar halka bambaşka yansıtılıyor. Eh, ülkedeki neredeyse tüm medya da “tek ses”e dönüştürüldüğü için gerçeği mumla arasan zor görürsün durumu mevcut.Özellikle de yanlış anlaşılması kolay, çoğunluğun hassas olduğu konularda tamamen bu hale geldi. Örneğin; içki satışının neredeyse imkansız hale getirilmesine “ne oluyor, Arabistan mı olduk” diyecek olursan “aa, bunlar içkici de ondan” tepkisi hemen bir yerlerden geliyor. Üstelik soruyu soran bunu ‘kendisi içtiği için değil, özgürlüklere müdahale olarak gördüğü için’ yapmışsa bakıyorsunuz tepkiyi gösteren kişi her akşam içen biri.. Yani komedinin dik alası bir karmaşa.. (İran, Suudi Arabistan gibi baskı rejimlerinde bile içkinin vatandaşlar tarafından yapıldığını ve o sıkı yasaklara rağmen içildiğini bilmeyen var mı?) Ve tabii, işine geldiğinde “demokrasiyi, özgürlükleri” dilinden düşürmeyen liberal ve de demokratlar, özgür olması gereken tüm kurumlara ve vatandaş özgürlüklerine müdahale olduğunda ‘bu müdahaleleri destekler ’ tutum içine girince, toplumun diğer ‘tepki verebilecek’ kesimleri de üç maymunları oynayınca her şey yapılabiliyor, söylenebiliyor.‘BEN TEMİZİM, ONLAR DEĞİL’Örneğin; içkiye ya da satışına getirilen yasaklardan söz ediliyorsa millete kendini ‘içkiye karşı’, “insan özgürlüklerine müdahale edilemez” diyenleri de ‘içkici’ gösteriveriyorsun olay bitiyor. Aynen “okullar ve devlet dairelerinde ‘tüm dini kıyafet ve simgeler’e devletin tarafsızlığı açısından izin verilmemeli” diyenlere, sadece türbanı öne sürerek ve din bundan ibaretmiş gibi “onlar dindar değil de bu nedenle karşı çıkıyorlar” demek kadar yanlış ve anlamsız!Başbakan Erdoğan “8 yıldır kimin yaşamına müdahale ettik, tıksırıncaya kadar içiyorlar” demiş. Cümledeki “fiil”in “özne”sini sormak geliyor akla hemen; Kim bu içenler ? “Özgürlüklere siyasi müdahale olamaz, mesela bir restoranda ailelerin yanından ‘içki içiyorsunuz’ bahanesiyle çocuklar alınamaz” diyenler mi? Demokratik bir ülkede bu tür bir tepki göstermek için ‘mutlaka kendinizin içki içiyor olmanız gerekmediğini’ Başbakan bilmiyor mu? Elbette biliyor ama seçmene “onlar içkici, biz değiliz” duygusu vermek puan kazandırdığı için yine de yapılıyor.SONRA DA SALDIRI..Ayrıca kendi kişisel tercihi olarak içki içen vatandaşlara “tıksırıncaya kadar içiyorlar” şeklinde hakaret gibi bir ifade “yaşama müdahale”nin ta kendisi değil midir? Eğitimsizin de yobazın da bulunduğu bir ülkede, bir başbakan bunu söylerse “içki bile verilmeyen, davetlilerin kapıda meyve suyu içtiği sergiye taşlı sopalı saldırı” yapılmasını kınamak mümkün müdür?Kuveyt, Katar, Yemen, Ürdün, Libya, Suriye gibi ülkelerle ayrılmaz olduk, vizesiz geçiş hakları ve “Biz birbirimize yeteriz” gibi sözlerle, “Şengen” yerine “Şamgen vizesi” buluşlarıyla AB’den çok “Ortadoğu Birliği”ne yaklaştık. Ama onların vatandaşları “bizdeki baskı Türkiye’de yok” diye buraya koşarken, burayı da oraya çevirmek şart mı? Giderek farksız bir hale geliyoruz ve bunu bizden önce o ülkelerin vatandaşları söylüyor. ***ABD’den medya baskısına kaygı!ABD’de “Freedom House” isimli insan hak ve özgürlüklerini izleme örgütü Özgürlük Raporu’nda Türkiye’ye “7 üzerinden 3” vermiş. Okulda bir dersten bu puanı alsanız kahrolursunuz değil mi? Biz ülke olarak bile olmuyoruz ki geçen yıl da aynı puanı almışız.Örgütün raporunda “özellikle basına yönelik muamelelerden kaygı duyulduğu” vurgulanmış. Halihazırda TV ve gazeteler dünyanın da fark ettiği ciddi bir baskı altında tek sesli hale gelmişken RTÜK Yasası ile “RTÜK’ü bile dışlayan bir yetki” veriliyorsa bu tartışılmaz mı, muhalefet partileri sormaz mı? Ya da halka anlatılmaz mı? İktidar “kimseye, yargıya, medyaya, halka hesap borçlu değil” demek midir?HANGİ DEĞER, HANGİ MAHREMİYET?Zaten RTÜK’ün ne yaptığı da belli değil, bu kadar tepki gösterilmesine rağmen daha ilk bölümde Muhteşem Yüzyıl’a “toplumun manevi değerlerine ve aile yapısına aykırı bulduğu için, ayrıca tarihi bir kişiliğin mahremiyetine saygı gösterilmediğine hükmederek” diziye uyarı cezası vermiş. “Dizideki ihlallerin devamı halinde programın yayınının 1 ile 12 kez arasında durdurulacağını” belirtmiş.Toplumun hangi manevi değerine, aile yapısının nesine aykırı bulmuş, o bilinmiyor. Kanuni’nin mahremiyetine saygısızlık olarak “hangi sahneleri” gösteriyor, dizideki saygısızlık somut olarak nedir, belli değil. Keyfine göre RTÜK böyle uygun görmüş. Bu durumda istemediği bir başka programa da “keyfe göre başka bir aykırılık” bulması ne kolay değil mi? Aynı RTÜK’ün bir yandan da “reytinglerin belirlenmesine müdahalesi” mümkün olursa (ki bu da gündemde) TV’de program mı kalır? ABD’deki özgürlük örgütleri daha kimbilir neler görecekler! ***Sarıgül’e başsağlığıŞişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül bir vatandaşın sıkıntısını, üzüntüsünü duyduğu anda yardıma koşmasıyla tanınır. Bu insanların kendi ilçesinde oturup oturmadığı önemli değildir, başka ilçede de olsa o elinden geleni yapar. Özellikle “en zor durum” olan can kaybı halinde ailelerin üzüntüsünü hafifletmek için çırpınır. Kesinlikle “önce insan”dır yani..Mustafa Sarıgül’ün babası Hakkı Sarıgül’ü kaybettiğini üzülerek öğrendim. İki yıl önce annemi kaybettiğimde en içten ve hiç unutmayacağım yakınlığı bana da gösteren Sayın Sarıgül’e başsağlığı diliyorum. Babacığı nur içinde yatsın, yeri cennet olsun!
Hürriyet Gazetesi eski Başyazarı Oktay Ekşi “CHP’ye üye oldu diye” hemen belli bir kesim medyada klan faaliyeti başlatıldı ve onun kararı çalıştığı eski medya grubu ile ilişkilendirilerek “Bakın işte onlar da CHP yandaşı, bu da ispatı” havasına girildi. Ki Türkiye’de medyanın getirildiği dehşet verici bölünmüşlük içinde, medyanın çok büyük kısmının iktidara çok yakın isimlerin elinde olması, gazetecilerinin de bu partinin üyesi gibi çalışması, geriye kalan medyanın ağır siyasi baskılar altında bırakılması düşünüldüğünde son derece anlamsız bir suçlama.. Hem de hiç şüphesiz.Nereden mi eminim? Bakın bakalım; sadece siyasi iktidarın “ülkenin geleceği açısından hatalı bulduğu eylem ve söylemlerine” eleştiri getirdiği, sorguladığı ve böylece gazeteciliğin asıl amacını gerçekleştirdiği için baskılarla bitirilen TV programları, işlerinden edilen gazeteciler tekrar başlayacak TV kanalı veya gazete bulabiliyorlar mı?En ünlü köşe yazarları bile “Sözcü ile Cumhuriyet dışında” çalışacak gazete bulabiliyor mu? Hani “çok seslilik” vardı, hani “düşünce ve ifade özgürlüğü” vardı, eleştirmek hele de “halkın gözü, kulağı” denilen gazetecinin eleştirmesi “demokrasinin en temel hakkı”ydı, ne oldu bunlara? Yıllarca “demokrasi, insan hakkı” diye atınca mangalda kül bırakmayanların bu ancak ‘aleni baskı rejimlerinde görülecek’ tablo için söyleyecekleri hiçbir şey yok da mı susuyorlar, yoksa konuşamayacakları için mi?Oktay Ekşi (veya aynı çizgide bir başka gazeteciyi düşünün) hayatı boyunca kendi görüşleri doğrultusunda yazarak görevini yapmış. Sonra yıllarca çalıştığı gazeteden ayrılmış, bilin bakalım bundan sonrası için önünde kaç seçenek var? Kim olursa olsun, eğer şanslıysa en fazla iki.. O gazeteler de artık yazar kadrolarını doldurduğu için büyük ihtimal hiç yok.GERGEF Mİ İŞLESİN?Peki ne yapacak? Hayatının bundan sonrasını bir mucize umarak mı geçirecek yoksa el el üstüne koyup köşesine mi çekilecek? Ülkesine ancak böyle katkıda bulunabileceğine, siyasi gazetecilikte edindiği deneyimle alıştığı çizgide yaşamını ancak böyle sürdürebileceğine, tek şansının bu olduğuna inanıyorsa siyasete girmeyi düşünmesi, bunun için de elbette ‘görüşlerine en yakın bulduğu’ partiyi seçmesi en doğal çözümdür.Bu nedenle de onun CHP’ye girmesini “geçmişte çalıştığı medya grubuyla ilişkilendirmek” kadar saçma ve tutarsız bir gayret olamaz. Üstüne üstlük “siyasetçi danışmanlarının gazetecilik yaptığı, iktidarı destekleyen gazetecilerin devlet televizyonunda ‘sıfır reytingli’ programlarla haftada binlerce lira topladığı, Demokrat Yargı derneğinde yıllarca iktidara hizmet için çalışmış isimlere üniversitelerde akademik kariyer imkanı sunulan” bir ülkede daha da büyük saçmalıktır bunu tartışmak.Eleştiri yapması gereken her durumda dut yemiş bülbül gibi susan, medya baskıları bu hale gelene kadar gık çıkaramayan ama bu konuya yüklenenlere “Hadi işinize, insanın kafasını bozmayın” demekten başka söylenecek söz yoktur.***Yargı reformu sakızına devam!Ne yalan söyleyeyim, artık bana ‘ülkede olup bitenlerle ilgili’ sızlananlara karşı eskisi kadar sabırlı değilim. “Ah şu da oluyor, bu da oluyor, daha neler göreceğiz bakalım” gibi sızlanmalarla yanıma yaklaşanlara ‘yaz tatilini kesmemek için oy kullanmaktan vazgeçen, bugüne kadar olup biteni kayıtsız gözlerle izleyen, asıl eleştirilecek büyük olayları bırakıp detay sayılacak olayları konuşup duran milyonlarca vatandaşın bulunduğu bir toplum şikayet de edemez’ diyorum. Evet belki sorumluluğunu bilen kesime biraz haksızlık oluyor ama bilinçli bir toplumda vatandaşlar yalnız kendisinden de sorumlu değildir, gerçekleri anlatmak için herkesin çaba göstermesi gerekir. Neyse..Hala “yüksek yargıdaki operasyonu”, ülkenin en önemli yüksek mahkemelerinin iktidar uydusu haline getirilmesini “yargı reformu” diye yutturmaya çalışanlar var, en yakın çevremizde de var artık bunlardan.. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nde operasyon tamamlandıktan sonra şimdi sıra “dokunulmamış” son iki yüksek mahkemeye geldi ve oralara doğru adım atıldı ya, yine başladılar “yargı reformu gerekli” sakızını çiğnemeye.Bin dereden su getirerek, ta Osmanlı’ya filan inerek milleti iknaya çalışıyorlar ki “kardeşim bütün mahkemeleri iktidar partisi seçerse, toplumun böyle keskin kutuplara ayrıştırıldığı bir ortamda ‘o partiden olmayanlar’ sıkıntıya düştüğünde bunu kim çözecek? Hiç değilse Yargıtay’la Danıştay’da aynı operasyon yapılmasın” diyecek kimse çıkmasın.Ülkesindeki gelişmelerin kendisini fazla etkilemeyeceğini zannederek her şeyi film gibi izleyenler için ne deseniz fark etmez ama ‘referandumdaki sorumsuzlukların’ bugünlere gelmemizde etkisi çok fazla. Bundan sonra da aynı kafada devam etsinler bence!
Her hatanın faturasını kesecek bir adresin bulunduğu ve bu adresin de genellikle “ana muhalefet partisi ile henüz bağımsızlığını yitirmemiş iki yüksek mahkeme” olarak seçildiği (bir de medya var tabii) ortamda gerçekleri anlatmak artık iyice zorlaşmıştır. Zaten referandumda görüldüğü gibi; ‘medyanın büyük kesimi bir iktidara ait yayın organları’ olarak çalışırken ‘yanlışın doğruya galip gelmesi’ni önlemek de imkansızdır. (Referandumun sonucu; HSYK ile Anayasa Mahkemesi tamamen siyasete bağımlı yapıldıktan sonra sıranın son iki yüksek mahkemeye; Danıştay ve Yargıtay’a geldiğini herhalde anlamayan kalmamıştır.)Nitekim artık hiç önlenme şansı kalmadığı görülüyor. Cinayetten sanık çok sayıda tutuklu tahliye edildi. Adı “şartlı tahliye”, yani karakola gidip imza atmaları gerekiyor ama Hizbullah’ın yönetici kadrosu imza atmaya gitmiyormuş ve İran’a ya da Lübnan’a kaçmış olabilecekleri düşünülüyormuş. Tabii onların veya tahliye edilen diğerlerinin böyle bir durumda sonradan yine kaçak olarak Türkiye’ye girmeleri hiç de zor değil.Cinayet, tecavüz gibi en ağır suçları işledikleri iddiasıyla tutuklanmış sanıkların bu şartlara uymasının garanti olmadığı ve toplum içine karışmalarına imkan verilmesinin büyük tehlike olduğu açıkça belli olduğuna göre bu sonucun suçlusu kim şimdi?TEK SORUMLU MECLİS!Adalet Bakanı “Vatandaşlarımıza ‘topyekun’ özür borcumuz var, yüksek yargı-siyaset kurumu hep birlikte” diyor. Neden topyekun ve neden hep birlikte? Halkın gerçek sorumluyu bulması şarttır. Yargıtay senelerdir iş yükünü hafifletecek çözümü söylediği halde bunun yapılmadığı biliniyor. O zaman “cinayetlerin söz konusu olduğu” davalarda bu ağır suçluların da tahliyesini sağlayacak bir yasa göz göre göre çıkarılır mı?Yasayı çıkaran ve çoğunluğu iktidar partisine ait olan Meclis sorumluluğunu kabul etmek zorundadır ve Adalet Bakanı’nın “topyekun özür borçluyuz” gibi sorumluluğu bölüştürme gayretlerinin hiçbir anlamı yoktur. Toplumun güvenliğini nasıl sağlayacaklarını düşünsünler şimdi!*****Lütfen ağlamayın artık!Hükümet üyelerinin, Meclis Başkanı veya Başbakan yardımcılarının, siyasetçi eşlerinin sık sık ağladığını bu dönemde gördü Türkiye.. Zira bu konumlarda artık ‘kendinizi değil, bir toplumu, bir ülkeyi temsil ettiğiniz için’ ağlama gibi bir eylemden mümkün olduğunca kaçınırsınız ve bugüne kadar da dikkat edilmişti.Son yıllarda hiç dikkat edilmez, hatta ‘ancak çocuklarda görülecek bir sıklıkla’ ağlanır oldu. Artık sıra kimdeyse, ağlayan ağlayana.. Sadece Türkiye içinde olsa haydi susalım ve “demek ki bu yöneticiler ağlamadan duramıyor” diyelim ama olay sınırları aştı. Son olarak Cumhurbaşkanı Gül ve beraberindeki diğer üst düzey isimler (Davutoğlu, Arınç, Gönül, Akdağ) Yemen’de türkü dinlerken topluca ağlamışlar. Yani Yemenlilere karşı bütün Türkiye gözyaşları içinde, olacak şey mi bu?“Diplomasi” lafı ağza bile alınmıyor ama Dışişleri Bakanlığı bu tür eylemlerin olamayacağını hiç mi söylemez?Ayrıca Ortadoğu kültüründe devlet adamlarının ağlamalarına şaşırsalar bile bunu olay yapmazlar ama eğer aynı şekildei Fransa, İngiltere gibi bir AB ülkesinde ağlayacak olurlarsa dillere düşeriz, hiç değilse onu biliyorlardır umarım. Örneğin İngiltere’de çocuklara bile başkalarının önünde ağlanmayacağı öğretilir, söylemiş olalım. (PKK terörünü ABD’ye, Irak’a, İran’a, Suriye’ye anlatırken veya şehit verdiğimiz saldırılarda hiç ağladılar mı, hatırlamıyorum.)*****RTÜK savunmasıyla olmaz!Elbette hiçbir demokratik ülkede hükümet üyelerine TV programı kesme yetkisi verilemez, tefe koyar çalarlar o “medya özgürlünü yok edecek” parlamentoyu. Bizde ise maalesef medyanın büyük kısmı bağımlı durumda olduğundan “değişiklik yapılan RTÜK Yasası’nda bu yetkinin verilmesi” sadece; adı değil kendi demokrat olan basını ve siyasetçileri rahatsız etti.Tepkiler üzerine dün hemen RTÜK bir açıklama yaparak “aslında bu yetkinin 16 yıldır ‘olağanüstü dönemlerde yayınlar’ başlıklı maddede bulunduğunu ve; milli güvenliğin gerekli kıldığı yahut kamu düzenini ciddi şekilde bozmasının muhtemel olduğu durumlarda kullanıldığını” söyledi.Terör saldırılarından örnekler de vermişler. Oysa bu kez, daha önce yapıldığı gibi sadece “olağanüstü dönemlerde” değil (ki o zaman bile medya devreden çıktığında olaylar halktan gizlenebilir) birçok başka durumda da başbakan veya bir bakanın yayın durdurabileceği açıklandı. Mesela “kadının aşağılanması, toplum değerlerine zarar vermesi” gibi soyut tanımlar işe karıştığında hükümet üyesinin keyfine göre herşey kapatma nedeni olabilir.Mesela “kamu düzenini bozması muhtemel durumlar”a hükümet üyesi tek başına, kendi yorumuyla nasıl karar verecek, bu durumlar ne olabilir?Kısacası “RTÜK Yasası’ndaki eski durumdan farkı olmadığı” açıklaması inandırıcı değildir. RTÜK “eski ve yeni” durumu; kelime kelime karşılaştırılabilecek şekilde açıklamak zorundadır.
Ortada hayati önem taşıyan iki yasa var.. Biri; toplumun can ve mal güvenliğini resmen sıfırlayan, masum vatandaşları korumak yerine ağır suçluları salıveren CMK maddesi. Diğeri; henüz tasarı halinde olan ama TBMM’de kabul edilen bölümüyle “hükümet başkanına veya bir bakana yayın kesme hakkı veren” ve böylece zaten artık ‘özgür basın’dan söz edilemeyen Türkiye’de medyayı tümüyle kıskaca alacak olan yasa.. Her ikisi de kısa süre içinde toplum için ciddi tehlike oluşturma potansiyeli taşıyor.Diyarbakır’da kayıp yakınları “çok sayıda cinayetten sanık olanların tahliye edilmesi” ile ilgili eylem yapmışlar. Tahliye olan sanıkların listelerinde ise yaklaşık 50 kişinin adam öldürme ve töre cinayeti gibi suçların sanığı olduğu, hatta aralarında “adam öldürmekten birkaç kez müebbet hapis cezası alanların” bulunduğu haberlerde verildi (5 yıl tutuklu kalmış olanların hepsi bırakılıyor). Tecavüz, gasp gibi suçlar da var ama düşünün onlar hafif kalıyor.Son iki gündür “acaba biz vatandaş olarak ‘yanlış yasa çıkaran Meclis’e dava açabilir miyiz? AİHM’ye gidebilir miyiz” diye soran çok sayıda okuyucu tepkisi geliyor.YOLLAR TÜKETİLİNCE..Aynı mektuplarda “katiller serbest bırakılıp yurt dışına çıkma yasağı ile yetinilirken, cinayet - tecavüz - gasp gibi suçlarla alakası olmayan, hüküm giymemiş eski üniversite rektörleri, gazeteciler, hukukçular ‘özel yetkili mahkeme alanı’ diye bir notla 10 yıla kadar içerde tutulabilecek. Hangi hukuk anlayışı buna izin verebilir” sorusu da var. Bir yanda “üç beş cinayetle özgürlük, öbür yanda imzasız ihbar mektuplarıyla senelerce mahkumiyet, toplum vicdanı rahatsız tabii.Dönelim ‘bu iki yasa için Meclis’e dava açma’ konusuna.. Konuştuğum hukukçular; “AİHM’ye gitmek için Türkiye’de başvurulacak yolların tükenmiş olması gerekir” diyorlar ki Türkiye’de “başvurulacak yol” kaldığı pek söylenemez. Uygulanmaya başlanan CMK maddesi için vatandaşın “benim can ve mal güvenliğimi tehlikeye soktu” diyerek TBMM hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunması mümkün.. Bunu kim dinler?HAYDİ AYM’YE.. ÖYLE SANIN“Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru”nun sözüm ona son Anayasa değişikliği ile mümkün olacağı söylendi ama alt yapısı hazırlanmadan, millete referandumu parlak gösterme amaçlı söylendiği için 2 yıldan önce mümkün değil. Zaten yapısı değiştirilen AYM’ye başvursanız ne olacak, kesin kaybedersiniz.Başbakan veya bir bakana istediği anda “yayın kesme yetkisi veren” RTÜK Yasası’nın ancak tamamı çıktıktan sonra muhalefet partileri Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) gidebilir ki durum aynı olur. Geriye ne kalıyor? Referandum öncesinde defalarca ‘Evet çıkarsa referandumdan sonra bir haksızlık veya yanlış olursa derdinizi anlatacak ondan başka kimse bulamayacaksınız’ diyerek uyarmaya çalıştığım gibi; Marko Paşa kalıyor. Haydi el ele yola koyulalım. Ya da “Evet” demiş olanlar başta hep beraber bir bardak su içmeye alışalım, bundan sonra keyfi yasaları, uygulamaları ve hemen arkasından suçu başkalarına atmaları kimse durduramaz. Geçmiş olsun.***İslam’da pişmanlık vardır!Hizbullah’ın tahliye edilen askeri kanat sorumlusu Hacı İnan gazetecilerin “pişman oldunuz mu” sorusuna “İslam’da pişman olunmaz” cevabını vermiş. Tabii bu anlayış “kendine Müslümanlık adına ‘cihat’ misyonu yükleyenler”in ve din uğruna öldürmenin bile sevap olacağına inananların anlayışı.. Oysa din uzmanlarının defalarca TV programlarında da açıkladığı gibi aslında Kur’an’da yer alan cihatla ilgili sureler ( ve daha birçokları) Müslümanlığın ilk yayılmaya başladığı günlerle ilgili, bugünle değil.. Ayrıca o surelerin hepsi “o günlerde” bu dine inanmayan ve Müslümanların canına kastedenler için söylenmiş. Yoksa Kur’an’da “Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası ebedi cehennemdir” diyor, “Bir müminin diğer bir mümini öldürmesi caiz değildir” diyor. “Başkalarına ‘sen mümin değilsin’ demeyin” diyor. Yani hiç kimsenin “bir başkasının inancı hakkında karar vermesine” izin verilmemiş, öldürmeye de.TÖVBE ÜZERİNE..Sonra İslam’da pekala pişmanlık vardır, öyle olmasa tövbe etmekle ilgili bu kadar ayet olmazdı; örneğin “Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister” diyen Nisa 27, “Allah doğruları doğrulukları nedeniyle mükafatlandırırken iki yüzlülere de dilerse azap edecek, dilerse tevbelerini kabul buyuracak” diyen Ahzap 24, “Tevbe edin, Allah bağışlayandır” diyen Meryem 60, “Tevbe yok mu? Siz Allah’tan iyi mi biliyorsunuz” diyen Maide 34.. Eğer tevbe varsa, pişmanlık da vardır.Ama elbette bunları anlatmak aslında “dini herkesten iyi bildiklerini” iddia ederek “dindar olan ve olmayanlara kendileri karar verenler”e düşüyor. Bir de Diyanet İşleri’ne. Örneğin ben “İslam’da pişman olunmaz” şeklinde bir iddia duyunca, hele de konu “öldürmekle ilgili pişmanlık” ise bunun açıklamasını hemen onlardan bekliyorum.Aksi takdirde çok sayıda insan yanılabilir, neden bunları açıklamıyorlar?