CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dün köşemde yer alan “CHP, MHP ve tehlikeli süreç” başlıklı yazım konusunda beni arayarak açıklama yaptı. Hem bizim, hem de toplumun bilgilendirilmesi açısından bu açıklamalar son derece önemlidir, bu nedenle kendisine teşekkür ediyorum. Kılıçdaroğlu “polemiklere saplanıp kalınması ve olayların, gelişmelerin, ülke ile ilgili sorunlar ve bunlara çözüm getirecek projelerin yeterince anlatılmaması” konusundaki eleştirilerim için “şehir şehir dolaşarak sivil toplum kuruluşları, meslek odaları ile toplantılar yaptıklarını, halka da olayların gerçek yüzünü anlatmak için büyük çaba sarfettiklerini” söyledi. Bunlar her partinin, özellikle de elinde sesini duyuracak hemen hiçbir medya imkanı olmayan muhalefet partilerinin ve özellikle seçim sürecinde mutlaka yapması gereken çalışmalar.Ama öte yanda; her ne kadar iktidara yaranmaktan başka vazifeleri olmadığını düşünen yazarlar “Bu ülkede baskı maskı yoktur. Mısır ve Tunus Türkiye’ye benzemek istemektedir” diye bağrışıyor (Türkiye’ye benzemek istiyorlar ama bu “demokrasi isteği”, bugün çoğu kaybedilmiş durumda) ve muhalefete verip veriştirme yarışına giriyorlarsa da... Ülkede medyadan yargıya ve tüm önemli kurum ve kuruluşlara kadar yapılan müdahaleler, bu kurum ve kuruluşları tamamen iktidar yönetimine alan adımlar var. Seçim sonrasında yapılacak yeni anayasada “bugün terör örgütü ve onunla paralel çalışan partinin; Barzani‘nin de ‘seçim sonrasına kadar bekleyin’ öğüdüne uyarak tepkilerini, tehditlerini durdurmasını sağlayan vaadlerin neler olduğu” sorusu var. Onlara ne söylendi ki ikna olarak beklemeyi tercih ettiler?YENİ ANAYASA SÜRPRİZİ!Bu güne kadar ‘hükümetin hukukla, yargıyla ilgili tüm eylemlerine destek vermiş olan’, 2007 yılında AKP’nin anayasa taslağı hazırlatmak için seçtiği 6 hukukçu arasında bulunan; Ergun Özbudun, Levent Köker gibi Anayasa hukukçuları bile bugün endişe duyduklarını açıklamaktalar. Prof Ergun Özbudun, seçim sonrası ortaya çıkacak sürprizleri ve halkın seçime “neyle karşılaşacağını bilerek gitme hakkını” düşünmüş olmalı ki “Bütün partiler seçimden önce anayasa taslaklarını açıklamalı” dedi.Prof Levent Köker ise yine “AKP’nin istediği sistemi anayasa taslağı olarak halkın önüne koyması gerektiğini” belirttikten sonra; seçimin arkasından mutlaka getirileceği anlaşılan, Başbakan Erdoğan‘ın son zamanlarda dilinden düşürmediği “Başkanlık sistemi” için “ABD’deki sistemin bütün unsurları (örneğin federatif yapı, güçlü bir kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı gibi) alınmadan başkanlık sistemine geçilirse bunun diktatörlükle sonuçlanacağını” söyledi. Yine Erdoğan’ın “ben böyle istiyorum” dediği ‘iki partili sistem’ için de “Bunu daha önce Kenan Evren de istedi yapamadı, ancak seçmen karar verebilir” dedi. Kısacası AKP’nin ‘Bilim Kurulu’nda yer almış hukukçuları bile telaşa düşüren gelişmeler var ortada ve iktidar partisi buna rağmen seçim sonrasına bıraktığı yeni anayasada nelerin olacağını bütün israrlara rağmen açıklamıyor. (Yarın devam edeceğim...)***Mizahçıya da mı saldıracaksınız?Türkiye’nin en başarılı mizah sanatçılarından biri. Yaşamını sanata, ülkesinin gencine-yaşlısına, eğitimine ‘çevre’sine katkı sağlamaya adamış, tüm kazancını bu yatırımlara harcamış, eserler ortaya çıkarmış. Ama şimdi Arena programında kendisine sorulan “anketlerde AKP oyları yüzde 50 çıkıyor, ne diyorsunuz” sorusuna “Yüzde 50 diyenler iyi abartmışlar. Aziz Nesin’e göre yüzde 60 olmalıydı” diye espriyle cevap verdiği için ona da ‘sanki bir köşe yazarı ya da siyasetçi söylemiş gibi’ saldırıya geçildi.Bazıları Müjdat Gezen’e kızmakla da yetinmeyip sözlerini kitlelere malederek “işte efendim iktidar karşıtlarının düşüncesi bu, milleti küçümsemek” benzeri inciler serpiştiriyorlar yazılarına. Orada yine bir yazara ait “bidon kafa, göbeğini kaşıyan adam” benzetmelerine filan atlıyorlar. Fırsat çıktı ya, aman kaçırma..Müjdat Gezen ise; 1983’te Aziz Nesin’le birlikte katıldıkları bir söyleşide Nesin’in bir vatandaş tarafından sorulan “Biz Nasreddin Hoca’nın torunları olarak akıllı bir milletiz değil mi” sorusuna “valla yüzde 60’ımız aptaldır” cevabını verdiğini, kendisinin “neden öyle dedin” diye sorması üzerine de “yüzde 92 diyecektim ama dilim varmadı, bu halkı seviyorum” cevabını verdiğini (yüzde 92 Kenan Evren’in anayasasına çıkan destek; ‘bir darbe anayasasına verilen oy oranı’ düşünün) anlattıktan sonra diyor ki; “Ben mizahçıyım, bir mizahçıdan ne bekliyorsunuz? Hükümeti, başbakanı övmesini mi? Onu siz yapın, karşılığını da alırsınız. Bizim işimiz karşı çıkmak, uyarmaktır. Lafı saptırıp ‘bize aptal dedin’ demeye kalkmak beni doğrular sonra. Ben kimseye aptal filan demedim, bir olayı anlattım o kadar. Sizin fikirlerinize katılmıyorum ama saygı duyarım. siz de benim fikirlerime katılmayabilirsiniz, bu hakkınızdır. Ama hakaret etme, küfür etme hakkını size vermem. O konudaki söylemlerinizi iki misliyle iade ederim.” ‘Bir güldürü ustasının esprisine bile’ ambargo koymak ve bunu kitllelere mal edip halkı kışkırtmak inanılır gibi değil ve aslında komedinin kendisi bu! Baskıcılığı ve hoşgörüsüzlüğü medyamıza kadar nasıl da benimsedik görüyor musunuz?
İki gün önce MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal ‘MHP’nin Komisyon’da Yargıtay ve Danıştay’a iktidar partisinin yapmak istediği operasyon tartışılırken CHP’nin gösterdiği tepkiye katılmayıp toplantıyı sürdürmesi’ ile ilgili yazım konusunda beni aradı. “Toplantıyı terk eden parti için “zaten söyleyecek sözleri yoktu” benzeri açıklamalar yapıldığını, bu nedenle kendilerinin kaldığını, fakat “yüksek yargıyı tümüyle iktidara bağımlı hale getirecek bu son adımlara şiddetle karşı çıktıklarını ama bunların medyada yer almadığını” anlattı.Ben de ‘medyada yer almadığına, yaptığınız konuşmalar da iktidar partisi çoğunluğu tarafından dikkate alınmadığına göre (bu durum daha önce önemli adımlar atılırken yaşanan deneyimlerden biliniyor) bu tepki tarzı hükümetin istediği sonuca hizmet etmiş oluyor mu’ diye sordum. Daha sonra bana gönderdiği Adalet Komisyonu toplantısı tutanakları nı incelediğimde gerçekten de Faruk Bal’ın “yüksek yargının geriye kalan iki mahkemesinin de siyasallaştırılması” sonucunda ortaya çıkacak tehlikeyi muhteşem şekilde anlattığını gördüm.Buna rağmen muhalefet partilerinin böylesine önemli bir olayda bile sırf “aynı safta görünmemek adına toplu tepki verememesi” maalesef ülke için büyük kayıp yaratıyor.EKONOMİ VE DIŞ POLİTİKAMuhalefet partilerine en çok ihtiyaç duyulan bir dönemde CHP de başka konularda hatalar yapmakta. Yurt içinde ve dışında; öğrencisinden iş adamına kadar konuştuğum birçok kişi “CHP’nin ortaya atılan polemik yaratacak tartışmalara, hakaretlere cevap vermekle zaman kaybettiğini, yanlışları ve gelişmeleri dikkatle izleyip netlik kazandırmadığı, bu gelişmelerin sürdürülmesi sonucunda neler olacağını iyi anlatamadığı gibi; ekonomi, dış politika gibi konularda açıklamaların yetersiz olduğunu, projelerini de tekrar tekrar anlatarak “iktidara gelirse Türkiye’de neler olacağı” konusunda güveni sağlamadığını söylüyor. Sadece yolsuzluklara saplanıp kaldığını da..SEÇİM GÜVENLİĞİ!Millet “harem ağası benzetmeleri, ayvayı yedirme esprileri” yerine içi dolu kavramlar, söylemlerle gelecek güvencesi istiyor.. Millet “seçim sandıklarına nasıl sahip çıkılacağını, bilgisayar çökmesi, elektrik kesilmesi gibi sürprizlerin nasıl önleneceğini, YSK’nın oy toplamayı muhalefet partilerine izletmeyip sandık bazında sonuçları da açıklamasının nasıl önüne geçileceğini” merak ediyor.Almanya’dan yazan okurumuz Necmettin Gündüzoğlu; “Almanya’da seçim bilgisayarlarına hile karıştırıldığı Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmiş ve bu bilgisayarlı toplama işleminin Almanya’da kullanılması durdurulmuştur. Şu anda hala Türkiye’de bazı partiler ‘hangi oyu alacaklarını’ peşin peşin kesin şekilde söylerken muhalefet partileri neden hala seçim bilgisayarlarına karşı bir şey yapmıyor, uzmanlardan bir heyet kurup manipüle edilebildiğini ispatlamıyor” diye yazmış. Bırakın kendileri ile ilgili riski, Gündüzoğlu ve onun gibi düşünen insanların güven duymasını sağlamak muhalefet partilerini hiç mi ilgilendirmiyor?SARIGÜL MESELESİCHP’nin önemli bir kusuru da Parti Meclisi veya MYK üyelerinin ‘aklına geleni söylüyor’ havada konuşması ve arkadan bazı söylenenleri yine kendilerinin tekzip etmek zorunda kalmaları. Gerçi bu AKP’de de oluyor ama CHP’de ‘kendi politikalarına ters’ açıklamalar yapan veya partiye yeni girdiği ve siyaseti iyi bilmediği için konuları yanlış değerlendirenler var.Öte yanda partinin Oya Araslı, Atilla Kart gibi çalışkan, iyi siyasetçilerinin geri plana çekilmiş görüntüsü rahatsız edici.. Ayrıca CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun; Mustafa Sarıgül, Fikri Sağlar gibi isimlerin partiye dönmesi konusunda söylediği “geleceklerse sade vatandaş gibi gelsinler, milletvekilliği bekleyerek değil” sözleri hiç de gereksiz ve rahatsız ediciydi bence.. Türkiye’nin en başarılı belediye başkanını veya popüler siyasetçilerini partiye çekmek gerekirken söylenecek şey midir bu? Yani Sarıgül milletvekilliği beklemeyecek, onu kıskananlar kulp takmaya uğraşacak da partiye zararlı polemiklere yol açan bazı isimler (ki bunlara ‘kimsenin bilmediği’, ‘no name isimler’ de denebilir) mi milletvekilliği bekleyecek?CHP’nin de, MHP’nin de açıkça görülen hatalarını düzeltip doğru politikalar ve söylemlere geçmek, ayrıca kendilerini duyuracak TV kanalları, programları bulmak için çok az zamanları kaldı. Eleştirilere kulak verseler iyi olur!***‘Menderes benzetmesini’ muhalefet mi yaptı?Salı günü Başbakan Erdoğan’ın grup konuşmasında söylediği bir söz (Mısır’a akıl verecek durumda olmamamıza rağmen verdiğimiz tavsiyeler dışında) daha dikkat çekiciydi: “Muhalefet şahsıma ‘senin de akibetin Menderes gibi olacak’ demeye ve bazı köşe yazarlarıyla aynen yazmaya başlamışlardır” sözü.Dün “MİT’in yaptığı açıklamayla ortaya atılan ‘Başbakan’a 3 yıl önce suikast ihbarı yapılmıştı’ haberinin tamamen asılsız, söz edilen albayın hayali olduğu, MİT’in de bu ihbarı ciddiye alıp bir takibat yapmadığı” haberi sitelerde yer aldı. Buna rağmen Başbakan kendisine sorulan soruya “bu iddia doğruymuş gibi” bir cevap vermişti. Menderes benzetmesi ile ilgili cümle yine “darbe-suikast” iddialarını devam ettiren ve ayrıca sanki ‘AKP ile DP arasında bir organik bağ varmış’ havası yaratan bir cümle, bu nedenle dikkat çekici ve ben de acaba ana muhalefet partisi böyle bir söz söylemiş olabilir mi diye araştırdım.Hayır, CHP’den bu veya benzeri bir söz çıkmamış ama bir köşe yazarının sütununda bir Menderes hatırlatması yapılmış. Peki bu durumda nereden nereye “muhalefet şahsıma böyle dedi” şeklinde söylenebiliyor ve suçlanan parti neden susuyor anlamak mümkün değil. Muhalefetin susma kısmı birinci yazımda var ama “sözü muhalefete mal etme” kısmı ancak yine hiç alakası yokken bu benzetme ile ‘mağduriyet yaratma’ ve ‘darbe ile tehdit ediliyor’ havasını sürdürme amacıyla olabilir. Eğer başka bir amacı varsa lütfen beni uyarsınlar ve hemen doğrusunu yazayım.Ama yoksa.. O zaman bu gerçek dışı laf oyunlarıyla, mağduriyetle sempati toplama gayretleriyle seçime gitmek bir iktidar partisine hiç yakışmıyor.
Başbakan Erdoğan Mısır lideri Mübarek’e hitaben bir konuşma yapmış. “Demokrasinin hiç olmadığı” bir ülkede hoş yankılanmış velakin “demokrasinin büyük ölçüde kaybolduğu ama kırıntıları için mücadele edilen bir ülke” olan Türkiye’de aynı etkiyi yapması mümkün değil.Bazı cümleleri alalım; “Halkın haykırışına, son derece insani taleplere kulak verelim... Biz demokrasiden kaos çıkacağına hiçbir zaman inanmadık.. İç huzurunu sağlayamayan ülkeler başarılı olamazlar. Tarihte baskı ve sindirmeyle ayakta kalmayı başarmış tek toplum yoktur. Hak ve özgürlüklere hiçbir yönetim kayıtsız kalamaz.. Halkın gözünü, kulağını kapayan yönetimler uzun ömürlü olamaz.” Bu cümleler sizce adeta Türkiye için söylenmiş gibi değil mi?HALK HAYKIRIŞI YOK, ÇÜNKÜ..Bu ülkede “halkın haykırışına kulak veriliyor mu” örneğin? Daha doğrusu halk artık korkmadan bir şey haykırabilecek durumda mı? Eğitim için yıllarını vermiş en önemli sivil toplum kuruluşlarına, eleştiren-tartışan gazeteciler, görevini yapan hakimlere, tepki gösteren işçilere veya öğrencilere, hatta sadece Atatürkçü veya Cumhuriyet rejimine bağlı olduğu bilinen insanlara, hayatını terörle mücadeleye adamış askerlere, özgür bir medya anlayışını sürdürmeye çalışan medya gruplarına yapılanlar ortadayken, polisin “suçlu bulmak için özel gayreti, telefon ve CD’lere ilaveleri” biliniyorken bırakın haykırışı, kim gık çıkarabilir?Baskı ve sindirmenin alasını ‘sadece basın mensupları’ bile fazlasıyla yaşadı ve halen yaşıyor. ‘Evinde konuşurken bile dinleneceğini’ düşünen toplum konuşmaya korkuyor. Hak ve özgürlük sadece ‘iktidar partisi ve onu destekleyenler’ için mevcut. Halkın gözü, kulağı olan medyanın büyük kısmı zaten iktidar partisine ait, devlet televizyonu dahil olmak üzere.. Geriye kalanlar ‘iktidar partisi istemediği için kesilen TV programlarına, işini kaybeden en başarılı gazetecilere’ bakarak eleştirmeye dahi çekinir durumda..Demokrasiden daha nasıl bir kaosun çıkması bekleniyor ki? Ortada demokrasi kalmamış zaten.. Yüksek yargısı da tümüyle iktidar kontrolüne girmiş ülkede seçim sonrası “başkanlık sistemi” de getirildiğinde daha da kaossuz (!) bir “tek adam” rejimi ortaya çıkmış olacak. Ve diğer ülkelerin yaşayıp isyan ettiği “tam baskı”ları Türkiye ondan sonra görecek.Af edersiniz ama hal böyleyken bizim Mübarek’e yukarıdaki sözleri söyleyecek halimiz mi var? Bence siz de düşünün, var mı?***Bir suikast ihbarı!MİT geçen Cuma günü Başbakan Erdoğan’a “2007 yılında yapılacaktı” dediği bir ihbar iddiasını mahkemeye sunmuş. Haberi okuyunca aynen Bülent Arınç’a yapılacağı söylenen ama sonunda gerçek olduğuna dair bir kanıta rastlanmayan suikast iddiasını hatırlıyor insan..Suikast iddiası nedeniyle Genelkurmay’ın kozmik odalarına girilip günlerce arama yapılmış ve hiçbir şey bulunamamıştı. Ama Arınç’ın bu iddiaya destek veren açıklamalarıyla ve medya desteğiyle, haber manşetlerden verilerek toplum haftalar boyu bu iddiaya inandırıldı.BAKAN DA İNANMIYORSA?Sonra olay, bir daha değinilmemek üzere kapatıldı. Şimdi Başbakan Erdoğan’a tam üç yıl önce “yapılacağı iddia edilen” bir suikast haberi gündeme geldi. “İddia edilen” diyoruz ama kimsenin hatta MİT’in bile inanmadığı görülen bir iddia bu. MİT’in ihbar belgesinin üstünde şöyle diyor:“Sn Başbakan’a yönelik suikast iddialarına dair intikal eden ancak, bu aşamada teyit ya da tekzip edilemeyen duyum ve ihbarlara ilişkin bilgiler..” İçişleri Bakanı ise gazetecilerin sorusu üzerine “Doğrulanmış veya açıklanmış bir şey değil. Bizim çalışmamız içinde olan bir konu değil. Bunu spekülatif bir haber olarak değerlendiriyorum” demiş ki özeti “inandırıcı bir haber değil” demektir.YİNE MAĞDURİYET!Aslına bakarsanız Ergenekon denen örgütle ilgili başlangıç ve iddiaların çoğu ‘imzasız ihbar mektuplarına’ dayandığı için “teyit ya da tekzip edilememe” durumu hepsi için mevcut ama biz bu iddiaya bakalım. Gerçekliğine dair hiçbir kanıt görünmeyen, İçişleri Bakanı’nın bile inanmadığı iddia Başbakan Erdoğan ’a sorulduğunda o; sanki iddia geçerliymiş gibi “Biz kadere inanmış insanlarız. Onun için kederden de imtina etmeyiz” şeklinde bir cevap vermiş.Bu aynen Arınç’ın “Aldo Moro” benzetmeleri yaptığı, suikast iddiası dönemi açıklamaları gibi.. Ve sanki seçim öncesi hem “darbe- suikast iddiaları” canlı tutulmak ve “biz terör örgütlerini çökerttik” benzeri açıklamalara dayanak bulmak isteniyor, hem de durup dururken yine topluma karşı bir ‘mağduriyet durumu’ yaratılmış oluyor.Oysa 9 yıldır iktidarda olan, başta Emniyet olmak üzere tüm kurumları elinde tutan bir ‘tek parti iktidarı’nın hala mağduru oynaması anlaşılabilir mi? Halka hep “suikast ya da darbe olacakmış” duygusu vermek anlaşılabilir mi? Başbakan Erdoğan artık üçüncü seçiminde “mağduriyet yardımı olmadan” oy istemesi gerektiğini bilmelidir. Zira bu yapılanlar topluma karşı da haksızlık ve yanıltma oluyor.
Herhangi bir yerde arama yapıldığında veya gözaltılar, tutuklamalar olduğunda ortalık manşetlerden inliyor, TV programlarından bangır bangır “yeni darbecilerin yakalandığı” ilan ediliyordu.. İmzasız ihbar mektuplarıyla insanlar içeri tıkıldığında da.. Bir CD bulunduğunda, Genelkurmay’ın kozmik odaları arandığında, Arınç’a suikast iddiası ortaya atıldığında da..Kıyametler koptu, millet “darbe” lafıyla uyudu, “darbe” lafıyla uyandı, bütün medya haftalarca bu olaylara kilitlendi. Ama aynı kıyamet, aynı kilitlenme, önemseme nedense örneğin kozmik odalarda darbe hazırlığı gösteren bir belgeye, bulguya rastlanmadığında, Arınç’a suikast haberi asılsız çıktığında, birçok CD’nin düzmece olduğu anlaşıldığında veya polis cep telefonuna kafasına göre numaralar yüklediğinde görülmedi. Sizce de garip değil mi bu durum?Normal olarak başta gösterdiğiniz haber coşkusunu (!) olay yalan çıktığında da göstermek gerekmez mi? SEHVEN, SEHVEN!!Bir yanda “imzasız ihbar mektupları”na, hahamın sözlerine filan bakarak insanlar yıllarca cezaevinde tutulurken, öbür yanda hakkında kesin delil olan cinayet suçlularını, terör örgütü üyelerini serbest bırakacak kanun çıkarıldı ve onlar salıverildi ( hem de öyle bir zamanda bırakıldılar ki birkaç gün sonra Yargıtay “müebbet hapis” suçlarını onadığında onlar kayıplara karışmıştı.) Haydi bunları da bir an için unuttuk diyelim, ya Teğmen Ali Çelebi’ye yapılan suçlama “Hizb-ut Tahrir örgütüyle bağlantılı olduğu” iken, teslim alınan cep telefonunun polis tarafından açılıp içine “Hizb-ut Tahrir üyesinin telefon rehberini” yüklemelerini, benzer bir faaliyeti bir emekli albayın telefonuna yaparak “olmayan ifadeler eklemelerini” de mi unutacağız?Polis, sanıkları suçlu çıkarmak için yaptığı her skandal müdahaleden sonra “pardon, yanlışlıkla (sehven) yapmışız” diyerek kurtulacak mı? Böyle rezalet nerede görülmüştür?HERKES AYNI TEHLİKE İÇİNDE!Emniyet Teğmen Çelebi’ye yapılanlar konusunda hiç de inandırıcı olmayan bir açıklama yaptı. Zaten “bir başka ülkede yeri yerinden oynatacak” her büyük yanlışın veya skandal haberin arkasından biri çıkıp gayet sakin ve olayı basite indirgeyen bir açıklama yapıyor ve skandal kapanıveriyor . Ama bu “el konan CD, bilgisayar ve cep telefonlarına düzmece bilgi-belge ilave etme” konusu sadece sanık diye tutulanlar için değil, bütün toplum için tehlikedir, çünkü herkesin başına gelebilir.Emniyet’te bu tür müdahalelerin yapıldığının ortaya çıkması “insanların zekasıyla alay eden açıklamalarla” geçiştirilemez. Birçok vatandaşın da talep ettiği gibi İçişleri Bakanlığı bu olayı ve suçlu polislere hangi yaptırımın uygulanacağını açıklamak zorundadır. Daha önce yazdığım gibi burada; Polis “Teğmen’i bu örgütle bağlantılı gösterme işini üstlendiyse, başka hangi sanıklara hangi suçları yükledi” sorusu da ortaya çıkıyor. “Bundan sonra kimlere, neler yapabilir” sorusu da tabii..İnsanın kendi polisinden şüphe etmesi, ona güvenmemesi gerçekten dehşet verici bir durum ve çözümü de ‘suçluları korumak, bu önemli olayı unutturmaya çalışmak’ değil, ABD’de yapıldığı gibi ortaya çıkarmaktır. Hayatını terörle mücadeleye adamış ordu mensuplarına iddialara dayanarak “terörist” muamelesi bile yapılabiliyorsa herhalde “suçu sabit polisler” de cezalandırılabilir, değil mi?..İçişleri Bakanı en kısa zamanda açıklama yapmalıdır! ***“İran böyle değil”..İran’la iş yapan ve sık sık oraya gidip gelen iş adamlarıyla konuşuyordum geçen gün.. İster istemez ‘nasıl giyiniyorlar, tepeden tırnağa tesettür mü, çok sıkı kontrol var mı’ gibi sorular sordum ve şaşırtıcı cevaplarla karşılaştım.Kadınların; dini öne sürerek yapılan kıyafet baskılarına ve diğer baskılara topluca karşı koyduğunu, başlarını bizdeki sımsıkı türbanlar gibi bağlamayıp saçların üzerine şeffaf ve yarım eşarplar attıklarını, pantolon üstüne ceket ve içine kısa kollu tişörtler giydiklerini, erkeklerin bulunduğu toplantılarda rahatça mikrofona çıkıp sunum yaptıklarını, iş adamlarıyla konuşup tartıştıklarını anlattılar.Müslümanlık, Kur’an “kadınların ancak Arap usulü tesettürle ve sımsıkı kapatılmış saçlarla dindar olabileceğini” söylüyormuş gibi devamlı bunu empoze edenler de Tahran sokaklarını bir dolaşsalar veya bu iş adamlarıyla toplantılara katılsalar keşke. Hiç değilse bir gün halkın baskılardan bıkıp bildiğini okuyacağını ‘ülkeye aynı süreçleri yaşatmadan görmeleri’ mümkün olurdu!
Aynen ‘Anayasa Mahkemesi’ ile ‘Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun iktidar partisinin emrine girmesi ve örneğin Anayasa Mahkemesi’nin “gerektiğinde laik-demokratik rejimi, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini bile koruyamayacak bir yapıya” dönüştürülmesi için üye sayısını arttırma ve üyelerin çoğunluğunu kendilerinin seçmesi gibi Yargıtay ve Danıştay’da operasyon yapılıyor.Yargıtay Başkanı Gerçeker’in bu büyük yanlışı önlemek için çırpınmaları, çözümün böyle değil “bölge idare mahkemeleri” açılarak olacağını tekrarlamasına rağmen inatla yüksek mahkemelerin daire sayısı arttırılıyor ve yeni daireler ve kendi seçecekleri yargıçlarla bu mahkemeler de iktidar emrine sokulmak isteniyor. CHP elinden geldiği kadar bu antidemokratik adımları önlemeye çalışırken MHP’nin iktidara yardımcı olduğunu görüyoruz.‘AYNI SAFTA’ BASKISISeçim yaklaşırken MHP ciddi bir çelişki içine girdi, doğrudur. Ülkenin geleceğini tümüyle değiştirecek, ülkenin bütünlüğünü bile tehlikeye sokacak adımların beklendiği bir dönemde olmamız bir yanda dururken ve ‘tüm muhalefet partilerinin karşı çıkması gereken’ değişiklikler hızla yapılırken onun bir sorunu daha var; CHP ile aynı saflarda görünmemek. Ve şimdi bu sorun onu “tarihe geçecek” hatalara sürüklüyor.Hükümet hiç kimseye içeriğinin ne olduğunu açıklamadan “Demokratik açılım” diye ortaya çıktığında MHP de CHP ve diğer muhalefet partilerinin çoğu gibi buna tepki göstermiş; “açıklayın, böyle karar alınamaz” demişti. Haklı oldukları gelinen noktada açıkça ortadadır. Buna rağmen ve AKP referanduma “BDP ile işbirliği içinde” gitmiş olmasına rağmen ustaca bunun tam aksi bir iddiayı ortaya atarak “CHP-MHP ve BDP”yi aynı çizgide göstermeye çalışmıştı.BU HATA UNUTULMAZMHP şu anda, seçim öncesi yine bir nedenle “CHP ile yan yana” gösterilmemek için Yargıtay ve Danıştay’a, yani şu anda henüz “iktidarın eline geçmemiş” olarak duran son iki yüksek mahkemeye yapılmaya çalışılan operasyona destek veriyor.‘Yargıtay ve Danıştay’a yeni daire açılması’ ile ilgili tasarıyı durdurmak için başka çare kalmadığını gören CHP’li Adalet Komisyonu üyeleri (5 milletvekili), böylesine hayati bir tartışmada AKP’li üyelerin “konuşma sürelerini 5 dakikayla sınırlandırması üzerine” Komisyondan topluca istifa etmişler. “Bir parti grubunun tümüyle çekilmesi halinde Komisyon’un yeni üyeler seçilinceye kadar çalışamaması” gibi bir kural olmasına rağmen MHP’li üyelerin desteğiyle çalışmaya devam edilmiş.(Oysa ‘HSYK üyelerini kendilerinin seçeceği referandum sonrasına kadar’ bu kurulun çalışmaları Adalet Bakanı ile müsteşarının katılmamasıyla nasıl engellenmişti.)MHP DE GÜVENDE DEĞİLMHP’nin bu hatası tarihe geçecek ve hiç unutulmayacak bir hatadır. Ülkenin “bireysel ve siyasi yanlış kararları, yanlış adımları önleyebilecek, denetleyebilecek tüm yüksek mahkemeleri” iktidarın emrine girdiğinde MHP dahil her parti, her görüş, her vatandaş güvenliğini tümüyle yitirmiş olacaktır.Hele de “Arınç’a suikast iddiasıyla ilgili” subayları serbest bırakan hakimin yetkilerinin aylar sonra alındığı, “darbe-terör örgütü iddialarıyla” tutuklanan insanlara ait CD’lere ve cep telefonlarına polis tarafından bilgilerin yüklendiği bir ortamda durum tümüyle ümitsiz hale gelmiş demektir. Bırakın her şeyi bir yana “sürüleceğini veya yetkilerinin alınacağını” bilen hakimler nasıl olur da ‘iktidarın hoşlanacağı karalar dışına’ çıkabilir?İnanın bana artık Türk devleti’nin tanımından “hukuk devleti” ifadesinin derhal çıkarılması gerekir.YENİ ANAYASAYI SORUN DA.. MHP “seçim politikası” yapmakla “ülke adına mutlak doğrular”ı ayıramadığını göstermiştir. Buna bakınca seçim sonrası AKP-MHP koalisyonu bile düşünebilecekleri görülüyor. Bari önce seçim sonrası yapılacak “yeni anayasada ülke bütünlüğü ve değiştirilemez maddelerle ilgili nasıl değişiklikler planlanıyor” onu araştırsınlar da ‘hayatlarının hatası’ndan sonra bir de ‘hayatlarının trajedisi’ni yaşamasınlar!Rekor borçlar ve açıklar!Ekonomist bir okurumuz; Doç Dr. Serhat Terzi, Manchester’den ilginç bir mektup göndermiş, sizinle paylaşmak isterim. Diyor ki:“İnanın 10 yıllık ekonomi bilim adamı olarak anlayamıyorum. Madem Türkiye dünyanın 17’nci büyük ekonomisi oldu, ekonomide devrim yarattı, AB neden hala bu zengin (!) ve gelişmiş (!) ülkeyi üyeliğe almıyor? Demek ki bu zenginlik halkın zenginliği değil, yabancı bunu çok iyi analiz ediyor.Siz 70 milyar dolarlık cari açık ve 500 milyar dolarlık dış borçla, hele de kişi başı harcaması ‘GSMH’ya göre 83’üncü sırada olan bir ülkeye ‘zengin’ derseniz elin oğlu da güler ve AB’nin kapısında volta attırır.”EN YÜKSEK RAKAMLAR Dün deneyimli ekonomi uzmanı, Prof. Dr Asaf Savaş Akat da “Aralık ayında yüzde 75, yıllık olarak yüzde 85 dış ticaret açığı ile ‘gelmiş geçmiş en yüksek açığın’ yaşandığını” anlatmıştı yazısında.. “Cari işlem açığında da rekora hazır olunması gerektiği” vurgusu da vardı. Ama olsun masalları dinlemek çok daha heyecanlıdır, kapatın gözlerinizi.. Yurt dışında yaşadığı için Türkiye’de dağıtılan pembe gözlüklerden Serhat Bey’de olmadığı belli.. Bence hemen ona da göndermeli.. O zaman boşverir cari açığı, dış borcu , unutur bizim ve bizden sonraki kuşakların hayat boyu ödeyeceği borçları ve o da hükümetle ve cebi iyi dolan zenginlerle birlikte “ama ekonomi iyi” şarkısı söyler. Anlamayacak ne var, hadi tak gözlüğünü, dinle masalını!
Bülent Arınç’a suikast olayında da aynen ‘Genelkurmay’ın kozmik oda aramaları gibi’ suç bulgusuna rastlanmamış, suçlanan 3 subay serbest bırakılmıştı biliyorsunuz. Şimdi, referandumdan sonra ‘Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ üyelerinin tamamı, tek bir üye şaşmadan, “çoğu da Adalet Bakanlığı içinden” AKP hükümeti tarafından seçilerek yerleştirilince geçmişe dönük operasyonlar bile tamamlanmaya başlandı.Bir suikast bulgusuna, kanıtına rastlanmadığı için 3 subayı serbest bırakan hakimin özel yetkileri HSYK tarafından kaldırılmış ve “düz hakim” olarak atanmış. Neden acaba? Bülent Arınç bu olay nedeniyle Aldo Moro ile kendisi arasında benzerlikler kuran ve toplumu “suikast girişiminin kesin olduğuna” inandıran konuşmalar yaparken olayın gerçek olmadığını ortaya çıkaran bir karar verildi diye mi?Milletin ‘bu ihtimalin doğruluğuna’ mutlaka inanması neden gerekliydi? “Yüzlerce insan tutuklandı ama bir darbe bulgusu yok, tek bir kanıt bulunamıyor” denmesin, kimse bu haksızlıklara tepki göstermesin veya “darbe korkuları sürdürülsün de yeni kişiler tutuklanabilsin” diye mi? Akla başka ihtimal gelmiyor çünkü.TELEFONA SIRA GELMEMİŞ MİYDİ?O günlerde polis de sadece “alınan CD’lere ekleme yapmakla” meşguldü ve belki henüz “cep telefonlarına suç unsurları yerleştirmeye” sıra gelmemişti. Gelmiş olsa polis yeni görevini ifa eder ve subayların telefonlarına “sehven” 100-200 kadar numarayı bir dakikada ekleyiverirdi (bir dakikada seçimlerde oyların bile değişivereceğini söylüyor uzmanlar, yani “bir dakika” çok önem li.) Bu olay referanduma sunularak kolayca yapılıveren o çok önemli Anayasa değişikliği ile yapısı anında değiştirilen HSYK’nın (ve tabii Anayasa Mahkemesi) nasıl “emre amade” çalıştırılacağının açık bir örneğidir. Peki “Evet” diyenler bu şekilde masum insanların ve görevini yapan hakimlerin suçlu gibi cezalandırılmasından mutlu olacaklar mı? Biraz düşünsünler artık !(Not: Bülent Arınç Tokat saldırısı olur olmaz “saldırıyı PKK’nın değil, başka örgütlerin yaptığını” söyleyerek ilişkiler kurmaya çalışmış, o sırada ABD’de olan Başbakan dönünce aynı sözleri ondan duymuştuk. Hemen arkasından PKK saldırıyı üstlendi. Yani feci yanılmalar, yanıltmacalar olabiliyor.)ABD yine oynayacak!Tunus ’un arkasından sırayla Ortadoğu ülkelerinin, özellikle Mısır’ın karışması ABD’yi iyice telaşlandırdı. Toplantı üstüne toplantı yaparak Ortadoğu’da başlarına büyük çoraplar örülmesini önlemeye çalışıyorlar. En büyük korkuları, tam BOP projelerini sonuçlandırmaya yaklaşmışken, Türkiye’yi bölerek ve AB yerine Müslüman ülkeler birliğine sokarak, diğerlerine önderlik etmesini sağlayarak “radikal İslamcı” ülkelerde şiddeti önleme hayallerinin suya düşmesi olmalı.Kendi planları için gerçekleri ülkelerden nasıl gizlediklerini ve yalanlarla-pohpohlamalarla onları nasıl yönlendirdiklerini “büyükelçi raporlarını açıklayan Wikileaks belgeleri”nden öğrendik. ABD son olarak yine Türkiye’ye ve hükümete yağlama yaparak Ortadoğu’daki karışıklığın “Türkiye’nin önemini arttırdığını” söylüyor ve “Aman ha dikkat, sakın ola sizde de bir yaramazlık olmasın” demeye getiriyor.Açıklamaları insanda “seçimlere müdahale edebileceği ve ‘kendi işine yarasın diye’ bir partiyi destekleyeceği” duygusu uyandırıyor doğrusu, dikkatle okuyanlar anlayacaktır.. Bu nedenle seçimlerin, oyların güvenliği çok daha önemli, bütün partiler bunu dikkate almalı, lafla vakit geçirip durmasınlar.Konuşacağım diye ağzındaki peyniri düşüren karga gibi! Anket saçmalığı!Bu anketlere oldum olası inanmakta zorlanırım, artık neredeyse hiç inanmıyorum. Her parti kendi anketini yaptırıp, duymak istediği sonucu açıklıyor. Sonra ortaya çıkıyor ki bu anketleri yapanlar o partilerin adamı. Ben artık “bir veya birkaç anket sonucuyla birebir örtüşen seçim sonucu” duyduğumda da ‘tamam seçime hile karıştı’ diyorum. Önce bizi alıştırıyor, sonra aynı sonucu buluveriyorlar belki.. Bana öyle geliyor en azından, bir araştırma hiç mi aksamaz, hata payı olmaz yani?Seçim yaklaşırken yine anketler ortaya saçılmaya başlandı. AKP kendini yüzde 48-50 bandında, CHP’yi ise devamlı yüzde 23-25 arası gösteriyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu buna kızmış, “AKP’nin propaganda için kasıtlı olarak böyle gösterdiğini oysa kendi ellerindeki araştırmaya göre CHP’nin yüzde 30-31 arası, AKP’nin yüzde 38-40 arası, MHP’nin ise yüzde 13-14 olduğunu” söylemiş.Kasıtlı sonuçlar çıkarmak hiç de zor değil ama bir şey daha var, bazı araştırma şirketlerinde de bir korku seziyorum ben, toplumda yaygın korkulardan onlar da nasibini alıyorlar ve bazı rakamları tam vermekten korkuyorlar gibi..Bence her parti kendi araştırmasını yaptırsın, sonucu da kendine saklasın. Milleti yanıltıp yönlendirmekten vazgeçsinler. Hatta seçime 2 ay kala yasaklansın anketler. Hiç değilse bu konuda baskı hissetmeyelim yahu!
Son günlerde “Türkiye’ye başkanlık sisteminin getirilmesi” iktidar partisi tarafından tekrar yoğun olarak gündeme alındı. Daha çok ‘kendi aralarında tartışıyorlar ve bazıları karşı çıkıyor gibi bir havada’ sürüyor ama bunun sonunun nereye varacağı da önceki deneyimlerimizden bellidir. Peki Başbakan Erdoğan tam seçim öncesinde neden israrla “milletim başkanlığı öğrensin, bu çok daha uygun bir sistem” benzeri konuşmalarla “başkanlığı istediğini” tekrarlayıp duruyor, bu ona neler kazandıracak?Son olarak, Cumhurbaşkanı Gül ve Meclis Başkanı Şahin’in “sakıncalı bulduklarını” söylemelerine karşılık açıkça “Ben iki partili sistemi istiyorum. İkili sistem parlamentoda daha etkili işliyor. ABD’ye bakın, kanunlar nasıl kolay çıkıyor görürsünüz” dedi. Tabii burada ilk akla gelen şey; siz de ABD’ye bakın, bakalım orada “demokrasiye zarar verecek, yargı kurumunu ve en sonunda yüksek mahkemeleri bile ‘iktidarın emrine sokacak’, cinayet suçlularını- terör örgütü mensuplarını serbest bırakacak” yasalar teklif edilebiliyor mu? Bunları ‘Başkan istese bile’ şak diye reddediliyor mu, edilmiyor mu sorularıdır. Ama olay bununla da bitmiyor.PARTİLERİ İSTEMİYORAçıkça ortada ki Başbakan ABD tipi Başkanlık sistemini getirme işini kafasında tamamlamış. Oysa Türkiye ile ABD’nin sistemleri arasında dün yazdıklarımdan başlayan çok büyük farklar var, her şeyden önce orada “güçlü ve bağımsız bir yargının, bunun yanında eyaletlerin-valilerin mevcudiyeti” başkanlığın diktatörlüğe dönüşmesini engelliyor. Bütün bu farklara rağmen Erdoğan’ın; seçimden sonra bu değişikliği yapacak güçle iktidara gelirse “Meclis’in, hükümetin de önüne geçip tüm gücü tek başına kendinde toplayacağı, bir daha da kolay kolay yerinden oynatılamayacağı” başkanlık sistemini getireceğine kesin gözüyle bakılabilir.Başkanlık sisteminin Türkiye’de nasıl bir değişiklik yaratacağını, dün yazımda kitaplarından söz ettiğim, dünya ülkelerindeki “yargı ve yönetim sistemleri” uzmanı Anayasa Hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’e sordum. İşte anlattıkları:“İki partili sistem için önce ABD’nin örnek verilmesi zaten başkanlık sistemini çağrıştırıyor. Oysa Türkiye’de ‘ikiden fazla partiyi içeren’ aşırı kutuplaşmış, polarize yapı nedeniyle iki partili sistemin oturtulması mümkün değil. Dini referans alan, etnik-miliyetçi, liberal çağdaş çizgilere oturmuş partileri yüzde 10 barajıyla bile sistemin dışına itmenin mümkün olmadığı görüldü. Engellemek mümkün olsa baraj engel olurdu.”BAŞKANLIKTA KOALİSYON YOK!“Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde de ‘iki partili sistem’ yürüyor ama oralarda sağ ve sol, liberal ve muhafazakar partiler arasında bile bir denge, bir orantı var. Önce biri, sonra diğeri iktidar oluyor. Türkiye’de yaygın tercih ise 1950’den bu yana hep sağ partiler lehine işlemiş, herhangi bir sol parti ‘tek başına’ iktidara gelememiş, ancak koalisyonlarla gelmiş.Ve koalisyon ‘parlamenter rejimde’ mümkündür. Başkanlık rejiminde başkan oyların en az yüzde 51’ini elde etmek zorunda olduğundan kendi partisi ile tek başına iktidardır, sistem koalisyona izin vermez. Başkanlık sisteminde bakan da yoktur, gerçekte hepsi ‘başkanın sekreterleri’dir.Başkan; hem cumhurbaşkanı, hem başbakan, hem hükümet başkanıdır (hükümetin yetkilerini taşır).”SÜRESİZ KRALLIĞI KİM İSTEMEZ?Ekrem Ali Akartürk sözlerini “Fransız siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu Moris Duverger bu nedenlerle başkanlık için ‘Seçimle gelen krallar’ demiştir ve aynı nedenlerle AKP’nin etkili isimleri de karşı çıkacaktır” diyerek bitirdi. Ki benzer bir durum “yarı başkanlık” için de geçerli. Cumhurbaşkanı yetkileri yine çok artıyor.. Şimdi Gül ve Şahin’in neden karşı görüş bildirdiği daha iyi anlaşılıyor değil mi?Başkan kral olacak, diğer partilerin koalisyonla bile iktidar olması imkanı da kalkacak.. Sonsuza kadar kralım çok yaşa.. Yargının, medyanın bugün bile hükümetin elinde elinde olduğu ülkede bir de başkanlık; ooh çekirdeksiz üzüm..Öncelikleri, önem sırasını algılayamayan, gerçekleri görmek yerine popülist politikalara kafa sallayan veya iş adamlarının “ülke geleceğinin önüne kendi kazancını koyduğu”, kazancını nasıl bir ülkede harcayacağını ise düşünmediği toplumlar sonunda hakkı neyse onu buluyor. Bekleyelim ve görelim.Seçim güvenliği merak konusu!Gelen mektupların çoğunda “seçimlerin güvenli şekilde yapılması nasıl sağlanacak” sorusu var. Son seçimlerde parmak boyasının kalkması, seçmen sayılarında milyonların eksilip artıvermesi, önceden ifade edilen sonuçların birebir tutması, oy toplama sırasında kesilen elektrikler, çöken bilgisayarlar, YSK’nın “muhalefet partilerinin oy toplama sürecini izlemesine karşı çıkması, sandık bazında sonuçları taleplere rağmen açıklamaması” ve daha birçok nedenle seçimden şüpheler ortaya çıkmıştı. Seçime 4 ay kala muhalefet partilerinin bu konudan ve alınacak önlemlerden hiç söz etmemesi endişelerin artmasına sebep oluyor. CHP hiç değinmiyor, MHP “aynı çizgide görünüp oy kaybetmemek için” CHP’yi suçlamaya yoğunlaşmış vaziyette.. Peki milletin güvenle oy kullanmasını ve sonuçlardan emin olmasını kim sağlayacak? Bu konuya en kısa zamanda açıklık getirilmesi bekleniyor!
Türkiye “tüm geleceğini, tüm demokratik sistemini değiştirecek kadar önemli” bir süreçten geçiyor. Aslında “demokratik sisteme veda” sürecinin en kalıcı adımları; referanduma sunularak muhalefet partilerinin devre dışı bırakıldığı bir kurnazlıkla kotarılan “yüksek mahkemeleri tek başına iktidar partisine seçtirecek” anayasa değişikliği ile yapılmıştı. (Hani nerede tüm itirazlara rağmen o pakete sıkıştırılan aldatıcı demokratik haklar, 12 Eylül darbesi, 27 Nisan muhtırası ile hesaplaşma, vs? Ne kazanıldı acaba?)Şu anda referandumun verdiği imkanla yüksek yargıyı tümüyle bitirecek adımlara karşı son çırpınışları duymaktayız. Yargıtay Başkanı, Ana Muhalefet Partisi, bilim adamları, basının ‘tarafsızlığını zor şartlar altında korumaya çalışan’ kalemleri hala son bir ümitle bu adımları önlemeye çalışıyor.CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum “Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay”a yapılmak istenenleri dün bir kez daha açıklamış.“Anayasa Mahkemesi’ne (Meclis çoğunluğunun yani iktidarın çıkaracağı yasalardaki hatalarla ilgili) gelen iptal başvuruları TBMM’nin yanı sıra Başbakanlığa da sorulacağını, Anayasa Mahkemesi’nin Yargıtay ve Danıştay üzerinde bir denetim mekanizmasına dönüşeceğini, Anayasa Mahkemesi hakkında getirilen bu tasarının açıkça Anayasa’ya aykırı olduğunu” söylemiş. Artık referandumdan sonra Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya iktidar partisinin tek başına seçtiği yeni üyelerle zaten bu mahkemelerin denetimi ortadan kalkmış durumda..HİTLER’DEN SONRA ÇIKTILARKısacası yakında Yargıtay ve Danıştay’da iktidarın emrine girecek. CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi’nin de CHP’li Komisyon üyeleriyle yaptığı açıklamada değindiği gibi; yüksek mahkeme denetimi olmadığı için Hitler’in hatalarının durdurulamadığı, Anayasa mahkemelerinin bu nedenle ortaya çıktığı hatırlanacak olursa Türkiye’de atılan adımların ciddiyeti daha iyi anlaşılır.Nitekim bundan sonra Anayasa’nın “üniter yapının korunması, dil, vatandaşlık tanımı” gibi ilkelerin yer aldığı “değiştirilemez maddeleri” de değiştirilmek istense hiçbir denetim mekanizmasına takılmadan her istenen yapılabilecektir. Halk da bunu istiyor mu?HALK SANDIKTA DİRENEBİLİR Akif Hamzaçebi ayrıca “Yüksek mahkemelerle ilgili tasarının tehlikelerinden” söz ederken halka “dikkatli olmalarını, yüksek yargıyı kaybetmemek için direnmelerini” önermiş. Aslında bu endişeler doğrudur ama halk ne yazık ki “direnmesi gereken tek yer” olan sandıkta görevini yapacak kadar olayları anlayamıyor.Aynen “ülkeyi tehlikelere sürükleyen” referandum sonucunda görüldüğü gibi, seçim öncesinde verilecek vaadler, ekonomi ile göz boyamalar, din-inanç konusunda yapılacak provokasyonlar ve ‘dini sahiplenme’lerle, seçim rüşvetleriyle aldanabiliyor. Ona “bu seçimin ülkesinin bütünlüğünü, özgürlüğünü ve diğer haklarını koruması için kalan son şansı olduğu” nasıl anlatılacak? Gazete ve TV’lerin çoğu sadece iktidarın duymak istediklerini söyleyecek hale getirilmişken, tüm devlet, belediye imkanları iktidara çalışırken nasıl?Onun için, “farklı görüşlerin ve diğer partilerin fırsat eşitliğinin tümüyle ortadan kalktığı” bu ortamda artık seçim veya referandum sonuçlarını “eşit şartlar varmış gibi” sunmak budalalıktan başka bir şey değildir. Ve bu durumda ülkenin aydın insanları ne kadar çırpınsa gidişi durdurmak çok zorlaşmıştır.Biz haftalarca uyardığımızda dinlemeyenler “Yetmez ama Evet”le nerelere varılıyormuş şimdi anladılar mı acaba? Milletin tartışmasından kaçmak! Başbakan Erdoğan, CHP’de farklı görüşler açıklayan milletvekilleri için “CHP’de kimin eli kimin cebinde belli değil” gibi garip bir söz söylemiş. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da “Onların eli hep birilerinin cebinde. Vatandaşın cebinde. Bizde herkes düşüncesini özgürce söylüyor” cevabını vermiş. Onlar çekişiyorlar ama AKP’de konuşabilen iki üç isim (Cumhurbaşkanı da içinde) arasında da bu cep meselesi mevcut.NESİ DOĞRU?Bakın Erdoğan’ın istediği “başkanlık sistemi” için Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı “doğru bulmadıklarını” söylerken Başbakan Yardımcısı Arınç “Başbakan’la aynı görüşte olduğunu” bildirmiş. Hukukçu Arınç’a “nesini doğru buluyorsunuz” diye sormak lazım. Başbakan “ABD’deki ve diğer ülkelerdeki uygulamaları” örnek gösteriyor. Oysa ABD’de eyalet sistemi olduğu, valilerin de birer başkan gibi bağımsız davranabildiği, bunun ortaya çıkabilecek diktatörce baskıları önlediği, ayrıca “çok güçlü bir bağımsız yargı”sının olduğu defalarca yazıldı.ABD dışında tüm ülkelerde diktatörlükle sonuçlandığı da.. Aynı şekilde yarı başkanlık sistemi tüm yetkiyi cumhurbaşkanı ile başbakan arasında paylaştıracağı için, “yargının da iktidarın elinde olduğu” bir ülke için son derece sakıncalı.(Bakınız Anayasa Hukukçusu Ekrem Ali Akartürk’ün kitapları.. En net açıklamalarla.)DEMOKRATLIĞA TERS Mİ?Ama bunu ancak ‘iyi hukukçular, iyi siyaset bilimciler ve konuyu özel olarak araştıranlar’ anlayabilir. Bu durumda Başbakan Erdoğan’ın (aynen referandumda “neye oy verdiğini bilmeyen milyonlara en teknik anayasa konularını oylatma” yanlışı gibi)şimdi de “halkım başkanlık sistemini bilmeli” demesinin anlamı var mı? Ama sonunda bu da olur. Cumhurbaşkanı olmak isteyen Erdoğan, kendi yetkilerini mutlaka başbakan yetkilerinin üstüne çıkarır.Ben Başbakan’ın “Milletin tartışmasından kaçmak, çekinmek demokratlığa ters” sözüne de takıldım. Mesele böyleyse, TRT başta olmak üzere iktidara yakın medyaya sınırsız özgürlük varken, en taraflı sohbetler tam gaz sürerken milletin medyasında sorgulayan, tartışan gazetecilerin yazıları veya programları neden devam edemiyor? Eylemle söylem arasında ciddi sorun var değil mi?