Herhangi bir yerde arama yapıldığında veya gözaltılar, tutuklamalar olduğunda ortalık manşetlerden inliyor, TV programlarından bangır bangır “yeni darbecilerin yakalandığı” ilan ediliyordu.. İmzasız ihbar mektuplarıyla insanlar içeri tıkıldığında da.. Bir CD bulunduğunda, Genelkurmay’ın kozmik odaları arandığında, Arınç’a suikast iddiası ortaya atıldığında da..Kıyametler koptu, millet “darbe” lafıyla uyudu, “darbe” lafıyla uyandı, bütün medya haftalarca bu olaylara kilitlendi. Ama aynı kıyamet, aynı kilitlenme, önemseme nedense örneğin kozmik odalarda darbe hazırlığı gösteren bir belgeye, bulguya rastlanmadığında, Arınç’a suikast haberi asılsız çıktığında, birçok CD’nin düzmece olduğu anlaşıldığında veya polis cep telefonuna kafasına göre numaralar yüklediğinde görülmedi. Sizce de garip değil mi bu durum?
Normal olarak başta gösterdiğiniz haber coşkusunu (!) olay yalan çıktığında da göstermek gerekmez mi?
SEHVEN, SEHVEN!!
Bir yanda “imzasız ihbar mektupları”na, hahamın sözlerine filan bakarak insanlar yıllarca cezaevinde tutulurken, öbür yanda hakkında kesin delil olan cinayet suçlularını, terör örgütü üyelerini serbest bırakacak kanun çıkarıldı ve onlar salıverildi ( hem de öyle bir zamanda bırakıldılar ki birkaç gün sonra Yargıtay “müebbet hapis” suçlarını onadığında onlar kayıplara karışmıştı.) Haydi bunları da bir an için unuttuk diyelim, ya Teğmen Ali Çelebi’ye yapılan suçlama “Hizb-ut Tahrir örgütüyle bağlantılı olduğu” iken, teslim alınan cep telefonunun polis tarafından açılıp içine “Hizb-ut Tahrir üyesinin telefon rehberini” yüklemelerini, benzer bir faaliyeti bir emekli albayın telefonuna yaparak “olmayan ifadeler eklemelerini” de mi unutacağız?
Polis, sanıkları suçlu çıkarmak için yaptığı her skandal müdahaleden sonra “pardon, yanlışlıkla (sehven) yapmışız” diyerek kurtulacak mı? Böyle rezalet nerede görülmüştür?
HERKES AYNI TEHLİKE İÇİNDE!
Emniyet Teğmen Çelebi’ye yapılanlar konusunda hiç de inandırıcı olmayan bir açıklama yaptı. Zaten “bir başka ülkede yeri yerinden oynatacak” her büyük yanlışın veya skandal haberin arkasından biri çıkıp gayet sakin ve olayı basite indirgeyen bir açıklama yapıyor ve skandal kapanıveriyor . Ama bu “el konan CD, bilgisayar ve cep telefonlarına düzmece bilgi-belge ilave etme” konusu sadece sanık diye tutulanlar için değil, bütün toplum için tehlikedir, çünkü herkesin başına gelebilir.
Emniyet’te bu tür müdahalelerin yapıldığının ortaya çıkması “insanların zekasıyla alay eden açıklamalarla” geçiştirilemez. Birçok vatandaşın da talep ettiği gibi İçişleri Bakanlığı bu olayı ve suçlu polislere hangi yaptırımın uygulanacağını açıklamak zorundadır. Daha önce yazdığım gibi burada; Polis “Teğmen’i bu örgütle bağlantılı gösterme işini üstlendiyse, başka hangi sanıklara hangi suçları yükledi” sorusu da ortaya çıkıyor. “Bundan sonra kimlere, neler yapabilir” sorusu da tabii..
İnsanın kendi polisinden şüphe etmesi, ona güvenmemesi gerçekten dehşet verici bir durum ve çözümü de ‘suçluları korumak, bu önemli olayı unutturmaya çalışmak’ değil, ABD’de yapıldığı gibi ortaya çıkarmaktır. Hayatını terörle mücadeleye adamış ordu mensuplarına iddialara dayanarak “terörist” muamelesi bile yapılabiliyorsa herhalde “suçu sabit polisler” de cezalandırılabilir, değil mi?..İçişleri Bakanı en kısa zamanda açıklama yapmalıdır!
“İran böyle değil”..
İran’la iş yapan ve sık sık oraya gidip gelen iş adamlarıyla konuşuyordum geçen gün.. İster istemez ‘nasıl giyiniyorlar, tepeden tırnağa tesettür mü, çok sıkı kontrol var mı’ gibi sorular sordum ve şaşırtıcı cevaplarla karşılaştım.
Kadınların; dini öne sürerek yapılan kıyafet baskılarına ve diğer baskılara topluca karşı koyduğunu, başlarını bizdeki sımsıkı türbanlar gibi bağlamayıp saçların üzerine şeffaf ve yarım eşarplar attıklarını, pantolon üstüne ceket ve içine kısa kollu tişörtler giydiklerini, erkeklerin bulunduğu toplantılarda rahatça mikrofona çıkıp sunum yaptıklarını, iş adamlarıyla konuşup tartıştıklarını anlattılar.
Müslümanlık, Kur’an “kadınların ancak Arap usulü tesettürle ve sımsıkı kapatılmış saçlarla dindar olabileceğini” söylüyormuş gibi devamlı bunu empoze edenler de Tahran sokaklarını bir dolaşsalar veya bu iş adamlarıyla toplantılara katılsalar keşke. Hiç değilse bir gün halkın baskılardan bıkıp bildiğini okuyacağını ‘ülkeye aynı süreçleri yaşatmadan görmeleri’ mümkün olurdu!

