Tek sorununuz ‘Batum’dan kurtulmak’ mı?

11 Şubat 2011

İnanılır gibi değil, önce bir hafta Müjdat Gezen’in yaptığı bir espri nedeniyle onu hedef tahtasına koyup tüm gazete ve TV’lerle (malum hepsi tekel olunca bu kolay) gündemi kilitlediler, arkasından Süheyl Batum konuşmasında geçen bir cümle için hedef oldu ve gündem hala ona kilitli. Dün Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Süheyl Batum’un sözü yüzünden kendisine de gelen eleştirilerin kasıtlı olduğunu, arada dünya kadar fark olduğunu” söyledikten sonra eklemiş; “Batum’un sözünü artık herkes biliyor. Bazı TV kanallarında o kadar çok tekrarlandı ki neredeyse ordu için kanaat haline gelecek” .. Doğru, “ifade özgürlüğü ve dahi ‘ileri demokrasi’ olduğu iddia edilen” ülkede bir siyasetçinin, bir cümlesi gereğinden çok fazla tekrarlandı, oysa o cümleden çok daha beterleri, orduya yöneltilen ve doğru olmadığı anlaşılan “suikast suçlamaları”, açık hakaretler aynı şekilde gündeme gelmemiş, suç duyurusu yapılmamış, gazete ve TV’ler günlerce onlara kilitlenmemişti.Aynı şekilde Mümtazer Türköne’nin söylediği tıpatıp benzer cümle , bazı gazetelerin manşetlerinden aylar boyu “yargıdaki bir soruşturmayla ilgili iddiaları gerçek kabul ederek” yaptıkları en ağır hakaretler de kimseyi rahatsız etmemişti. Örneğin Genelkurmay başkanı İlker Başbuğ “ordunun Tokat’ta kendi askerine suikast yaptığını” ima eden ve zirveden öne sürülen iddia için ağır bir cevap konuşması yapmak zorunda kalmış ama yine de o suçlamadan kimsecikler söz edememişti.ÜÇ SAAT PROGRAMTürkiye’nin bu kadar sorunu varken ve seçim sürecinde, sanki başka konu kalmamış gibi gazeteciler hem de “ifade özgürlüğü” deyince susmak bilmeyen gazeteciler, ekranda üç saat “Süheyl Batum bu konuşma nedeniyle istifa etsin mi, etmesin mi” tartışması yaptılar, el insaf yani.. Acaba neden daha önceki hakaretlerde kimsenin istifasını ağızlarına almadılar, ayrıca bu beylerin ‘orduya hakaret’ konusunda bu kadar duyarlı olduklarını da hiç bilmiyorduk, bugüne kadar hepsi köşelerinden TSK’ya ağzına geleni söylemiş tipler diye düşünüyor insan..Eğer o kadar demokrat ve “orduya hakaret konusunda duyarlı” iseler bugüne kadar yapılan tüm hakaretlerde seslerinin duyulması, bugün bile “eşitlik adına hepsine soruşturma açılması” nı istemeleri gerekirdi.Ülkenin dört köşesinde patlamalar oluyor, insanlar ölüyor, yaralanıyor . Kadın cinayetleri hızla arttı. Toprak bütünlüğünü çok kısa sürede tehlikeye sokacağı aşikar olan “eyaletlere bölme” nin “başkanlık sistemi” ile getirilmesi gündeme girdi, Kuzey Kıbrıs’la ilgili yeni sorunlar kapıda ve bunların hiçbiri önemli değil. Varsa yoksa “Süheyl Batum’dan kurtulalım” şarkısı. Eh yeter yani, bir topluma da bu kadar işkence, her gün ayrı bir hikaye yaratıp onun etrafına ağlar örmek yeter.Gevezeliği bırakıp şu ülkenin sorunlarına yoğunlaşmaya sıra ne zaman gelecek?***YSK yüzde 58’e inandırmıyor!Yüksek Seçim Kurulu referandumun üstünden 5 ay geçmesine rağmen hala sandık sonuçlarını açıklamadı. CHP dava açalı uzun zaman oldu, yine açıklamıyor, “bilgisayarlı oy toplama sürecini izlememize izin vermediniz bari sonuçları verin de karşılaştıralım, bu en doğal hakkımız” diye talepte bulunuyor ama YSK “mecbur değilim” diyor. Ve böylece yalnız CHP’ye değil tüm topluma karşı haksızlık ve saygısızlık yapılmış oluyor.Daha üç yıl önce yapılan geçen referandumda seçmen sayısı 42 milyon olarak verilmiş. 12 Eylül 2010’daki referandum öncesi “seçmen sayısının her nasılsa 47 milyona çıktığı” bildirilmiş, sonra bu da beğenilmeyip “49 milyon 446 bin”de karar kılınmış. Referandumdan sonra ise YSK sitesinde bu rakam “52 milyon” olarak verilmiş. Memlekette bir seçimden diğerine “nüfus artışıyla orantısız olarak 5 milyon seçmenin aniden ortaya çıkması ve seçim sonrası kaybolması”, “oy kullanma ehliyeti olan vatandaş sayısı ile seçmen kütükleri arasında” milyonlarca fark, belediye seçimlerinde “elektrik kesildi, bilgisayarlar çöktü” denmesinden sonra oranların değişmesi gibi akıl almaz olaylar var.MİLLETİ SAF YERİNE KOYMAK!Yani, bir vatandaşın ‘sonuçlara kesinlikle güvenmemesi için’ her neden, her karmaşa mevcut. Üstüne üstlük, referandum ve seçimlerden aylar önce bazı siyasetçiler (aynen referandumda söyledikleri “en az yüzde 60” gibi) kesin rakamlar telaffuz ediyor, seçime doğru aynı rakamlar veya biraz altı ya da üstü bu partilere çok yakın olduğu bilinen araştırma şirketleri tarafından ‘anketle çıkmış gibi’ açıklanıyor. Sık sık tekrarlanarak topluma adeta beyin yıkama yapılıyor. Sonunda bir bakıyorsunuz şirketin söylediği aynen, siyasetçilerin söylediği 2 eksik çıkmış. Bu ne ya.. Milleti aptal yerine koymanın daha ala bir yöntemi olabilir mi?Ve buyurun, bütün bunlar olurken YSK ’nın keyfi de ‘sandık sonuçlarını millete açıklamayı’ istemiyor. Peki bu vatandaş neye dayanarak “yüzde 58 Evet çıktı” sonucunu kabullenmek zorunda bırakılmaktadır, bu sonucun kanıtı nerede? Seçimler bir ya da birkaç araştırmacıyla mı yönetilecek? Ya birkaç ay kalan seçimde de aynı masal tekrarlanır ve YSK da hem oy toplamayı diğer partilere izletmez , hem de yine sandık sonuçlarını “açıklamıyorum” derse ne olacak? Bu iş YSK’nın oyuncağı mı?Her olaya müdahale eden hükümetin “halka karşı yapılan bu saygısızlığa” şimdiye kadar çoktan müdahale etmesi beklenirdi, olmadı. Seçim yaklaşıyor, Başbakanlık , Adalet Bakanlığı ya da her kim ilgiliyse “YSK’nın referandum sandık sonuçlarını açıklamasını, seçimde ise bunu aylarca uzatmadan yapmasını” sağlamak, muhalefet partileri de en önemli ve öncelikli görev olarak bunun takibini yapmak zorundadır. ‘Milli iradeye saygı’ da süslü bir söylemden ibaret değilse tabii!

Devamını Oku

Pamuk söylese soruşturma açılır mıydı?

10 Şubat 2011

Öyle anlaşılıyor ki kesin karar verilmiş, CHP Genel Başkan Yardımcıları seçimden önce soruşturmalarla yıpratılacak. Dün haber gündeminde “Batum’dan önce diğer Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’na ‘askeri mahkemenin verdiği görevsizlik ve tahliye kararlarını eleştirdiği’ gerekçesiyle ve Adalet Bakanı’nın onayı ile dava açıldığı” haberi vardı. Oysa bugüne kadar mahkeme kararlarını kıyasıya eleştiren iktidar milletvekillerine dava açıldığını hiç gördük mü? Tam aksine, hukukçuları “elbette mahkeme kararlarının da eleştirilebileceğini” ekranlardan tekrarladılar.O zaman bu açıkça “çifte standart” değil midir?LİBERALLER VE 301Dün gelen çok sayıda okur tepkisinde Süheyl Batum’a “301’inci madde kapsamında” soruşturma açılması vardı. Bazı okurlarımız “Son yıllarda ileri demokrasi olduğu tekrarlanan bir ülkede bir siyasetçiyi söylemi nedeniyle suçlamak ne büyük çelişkidir. Onun sözleri tamamen ‘düşünce ve ifade özgürlüğüne girecek’ bir eleştiridir” derken bazıları “Orhan Pamuk çıkıp ‘Türk ordusu kağıttan kaplandır, içi boş bir yapıdır’ deseydi Başbakan suç duyurusu yapacak mıydı? Bir savcı soruşturma açmak istese Adalet Bakanlığı izin verecek miydi? Liberal denen isimler buna susacak mıydı” sorusunu soruyor.ÖZGÜRLÜK... İLERİ DEMOKRASİBazıları “AİHM tarafından da kusurlu olduğu söylenen ‘Hırant Dink davası sorumlusu bürokratlara’ hala soruşturma izni verilmezken Süheyl Batum’un ifadesi nedeniyle hemen izin veren bir hükümetin demokrasi getireceğine nasıl inanılır” diyor. Bir kısmında “yargının iktidara bağlanmış olmasının sonucu hemen görüldü” diyor. Mektupların büyük kısmında ise “Bu olayın bir turnusol kağıdı gibi ‘düşünce-ifade özgürlüğü isteyenler’in samimiyetini ortaya çıkaracağı, ne kadar demokrat ve özgürlükçü olduklarının anlaşılacağı” vurgusu var.Bu soruşturma sineye çekilirse hükümetin de, liberallerin de “Türkiye’nin dünya ülkeleri arasında melez demokrasi sınıfına sokulmasını” onaylamış olacaklarını söyleyenleri de unutmayalım.TÜRKÖNE VE DİĞERLERİBugüne kadar TSK’ya iktidar partisi yöneticileri tarafından yapılan ağır hakaretleri (en başta darbeci, suikastçi ve hatta ‘kendi askerine suikast düzenleyen’ olmak üzere) hatırlatmıştım. Dün AKP Milletvekili Özlem Türköne’nin eşi ve Zaman Yazarı Mümtazer Türköne’nin daha önce ordu için söylediği ve kimseciklerin rahatsızlık bildirmediği “..kağıttan kaplan gibi yere serilmiş bir orduyla, bu kadar çaresiz ülke savunulamaz” sözleri haber gündemindeydi.Bunu da görünce, Arınç’ın yargıdaki bir dava için, iddialar için söylediği “Allah’tan bu orduyla savaşa girmemişiz” sözünü hatırlayınca (“Ben onu bir avuç cunta heveslisi general için söyledim” diyor ama henüz kanıtlanmamış bir cunta iddiası nasıl rahatça ve kanıtlanmış gibi söylenmiş? Generallere, dolayısıyla orduya hakaret değil midir) yine “çifte standart demokrasisi” geliyor akla. Bakalım bugüne kadar başkaları için “301’inci madde” mücadelesi veren liberal, demokrat yazarlar ne yapacak?Ya da Başbakan ‘Türköne için’ de suç duyurusunda bulunacak mı?***Hadım çok doğru karar!Daha önce de AKP’li kadın milletvekilleri bu teklifi gündeme getirdiğinde desteklemiştim, yeri geldi tekrarlayayım. AKP’li kadın milletvekilleri “cinsel suçlarda cezaların arttırılması için” Meclis’e teklif sunmuşlar ve bu arada çocuk tecavüzcülerinin hadım edilmesi de gündeme gelmiş. Okuduğum kadarıyla tekliften tam “hadım etmek” anlamı çıkmıyor, tedavi filan diyor ama Sağlık Bakanı bu hadım çözümünü desteklemiş.Bu çözümün doğru olduğuna, hatta ilaveten tecavüzcülerin, özellikle de çocuklara cinsel istismar yapan ahlaksızların en az 25-30 yıl toplumdan uzak tutulması gerektiğine ben de kesinlikle inanıyorum, küçücük çocuklara saldıran, onların ve ailelerinin hayatını karartanlar her cezayı hak eder. Teklifi getiren milletvekilerini kutlarım.***Kavgayı bırak, ‘eyalet’e bak!Meclis’te AKP ve BDP milletvekilleri “sayın Öcalan” hitabı nedeniyle birbirlerine girmişler, yumruklaşma filan olmuş. İnanın bana göre hiç etkileyici tarafı yok bunların.. Bir yanda BDP-PKK ikilisinin “önce Türkiye’yi eyaletlere bölme, sonra oradan özerk bölgeye geçiş” hedefleri dururken.. BDP birdenbire “seçim sonrasına kadar taleplerine ara” vermişken.. AKP bu konuda ne kararlar alınacağını hiç söylemezken..Ama ortaya aniden “başkanlık sistemi ve bu nedenle eyaletlere bölünme- seçilmiş valiler” tartışması çıkmışken.. Her zaman söyledikleri “sayın Öcalan” ifadesi için bu kez yumruklaşma hiç de inandırıcı gelmiyor bana.. Evet, doğrudur söylenmemeli ama bırakalım “sayın”ı filan da seçim sonrası yeni anayasada neler getirilecek ona bakalım. Mesela Sayın Başbakan bize, “eyaletler çok da gerekli değil, özellikle de bölünmesi istenen bir ülkede” dese ne iyi olur, acaba der mi? Der ise BDP ne yapar, ben onu meraktayım. “Bir bölgenin verilmesi” yanında “sayın” hitabı yine de hafif kalır çünkü!

Devamını Oku

Bir işaretle, hop diye..

9 Şubat 2011

Zonguldak Cumhuriyet Savcılığı zaten Süheyl Batum’un konuşması için inceleme başlatmıştı. Ama Başbakan Erdoğan bunun sonuçlanmasını beklemeden “Süheyl Batum için suç duyurusunda bulunuyorum” deyince Savcılık da kendi incelemesinin sonucunu beklemedi ve hemen alelacele “konuşmanın TCK 301’inci maddeye girdiğine” karar vererek “soruşturma başlatmak için Adalet Bakanlığı’ndan izin” istedi.HUKUK DEVLETİ TARİH OLUNCA!.Elbette vatandaşların ‘suç duyurusunda bulunma hakkı’ vardır ama Türkiye’nin bugünkü şartlarında Başbakan’ın suç duyurusunda bulunması tamamen ‘yargıya baskı’ anlamına gelir. Referandumun arkasından yeni HSYK üyelerinin tamamının iktidar partisi tarafından ve “Adalet Bakanlığı bürokratlarından” seçildiği ve çoğunluğu oluşturdukları ortada.. İktidarın hoşuna gidecek kararları vermeyen hakim ve savcıların (özel yetkili olanların bile yetkileri alınarak) rütbelerinin düşürüldüğü veya uzak illere sürüldüğü ortada..Bu yapılanlara itiraz edildiğinde gidilecek ‘yüksek mahkemelere’ de el atıldığı ortada.Bu durumda Savcılığın “Başbakan’ın işareti üzerine” hemen istenen adımı atmasında şaşılacak bir durum yok tabii. O nedenle Türkiye’nin bugünkü şartlarında Başbakan veya bakanlardan birinin bu tür açıklaması kesinlikle yargıyı baskı altına almak anlamına gelir. Ve ancak bugünkü ortamda olduğu gibi ‘hukuk devletinin tarihe karıştığı’ ülkelerde buna göz yumulur. MHP’ye ‘yüksek mahkemeler olmadığı takdirde aynı tehlike hepiniz için mevcut’ derken de bunu kastetmiştim zaten.“Hukuk devleti”ne hep birlikte bir veda töreni düzenleseler iyi olur. Öte yanda orduya çok daha ağır hakaretler edenlere, bu hakaretler yapıldığı; örneğin “kendi askerine suikast”, “Başbakan Yardımcısı’na suikast” suçlamalarının açıkça zirveden yapıldığı veya “Allah’tan bu orduyla bir savaşa girmemişiz” sözleri söylendiği anda soruşturma başlatmayan Cumhuriyet savcılıklarına da suçduyurusu yapılmalı değil midir? Merak ediyor insan!*****Dönüp cinayetlere baksanız?Gencecik kızları, kadınları hem de en vahşi şekilde öldüren, suçu delillerle sabit katillerin mahkemeler tarafından serbest bırakıldığı bir “hukuk devleti” düşünebiliyor musunuz peki? Mesela suçlunun karısını tepeleyerek dövdüğü medyada fotoğraflarıyla yer almışken ve kadın “beni öldürecek, koruyun” diye (dün yine benzer bir cinayet İstanbul’da işlendi, arkası kesilmiyor) Emniyet’e, Savcılığa başvurmuşken ona koruma sağlanmayan.. Bir kez öldürme teşebbüsünde bulunmasına rağmen kocanın hala tutuklanmaması sonunda zavallı kadını çocuklarının önünde öldürdüğü bir hukuk devleti?Ya da çocuk yaşta bir kızı onlarca kez bıçaklayarak öldüren bir katilin ya da tecavüzcülerin serbest bırakıldığı bir hukuk devleti? Acaba bir rakip siyasetçinin lafı üzerine kıyametler koparıp Cumhuriyet savcılığına suç duyurusu yapan hükümet yetkilileri “ülkede can güvenliğini ve adaleti sağlamak için” aynı derecede israrcı davransalar, bakanları-milletvekilleri bu olaylar karşısında sessiz sedasız oturacağına konulara hemen eğilse bunlar olur muydu?Keşke insanlar bu konulara sırtını döneceğine “popülist siyasi tartışmalar” kadar heyecanla eğilseydi. O şanssız kadınlar, çocuklar bugün hayatta olurdu, insanın içi yanıyor! *****Başkanlık sistemi ‘eyaletlere bölme’ için hile mi? Başkanlık sistemini “halkım tartışsın” dedikleri için ben de kafamı takmış vaziyetteyim.. Ama takmamın önemli bir nedeni daha var, “halkım”ın seçime gitmeden önce mutlaka öğrenmesi gereken “yeni anayasa taslağı” tüm israrlara rağmen açıklanmadığı halde ve şu süreçte hiç de gerekli olmadığı halde(ki siyaset bilimciler de ‘hiç gerekli olmadığını’ söylüyor ve tehlikeleri açıklıyor) damdan düşer gibi “başkanlık sistemi” tartışması başlatılması doğrusu dikkat çekmeyecek gibi değil.Dün bu konuda yazdığım yazıda ‘eyaletlere bölme tartışmasının da başkanlık sistemi ile birlikte başlatılmasına’ işaret etmiş ‘acaba böylece BDP’ye eyalet isteklerinin yolda olduğu ve beklemeleri mesajı mı veriliyor’ diye sormuştum. Zira bildiğiniz gibi bu sisteme ABD örnek gösterilmekte ve ABD’de ‘diktatörlüğe dönmemesinin, başarıyla uygulanmasının’ sebebi de tüm sistemin, devlet yapısının farklı oluşu.. ‘Eyaletlerin ve seçilmiş valilerin’ olması, başkanın yetkilerinin ‘bağımsız valiler tarafından’ paylaşılması ve iki meclisin olması..BDP ARADAN ÇIKIYOR...Sonradan dikkatle düşününce bu konunun hemen şimdi ortaya atılmasında “BDP ve PKK’ya talepleriyle ilgili mesaj verilmesi” dışında bir neden daha olduğunu fark ettim. Bu şekilde “eyalet sistemine geçiş PKK ve BDP’nin isteğiyle yapılmış” gibi olmuyor, “başkanlık sistemi için gerekliydi, ondan yapıldı” oluyor. Bu noktanın ise kesinlikle açıklığa kavuşması gerekir. Türkiye’nin yapısı, coğrafi konumu, açıkça ifade edilmiş olan “özerk Kürt bölgesi” talebi, kaotik siyasi tablosu diğer ülkelerle hele de ABD gibi dünyanın en güçlü ülkesiyle kıyaslanacak gibi değildir.Bu gerçeklere rağmen hala “eyaletlere bölünmesi” isteniyorsa en azından bunun gerçek nedeni dürüstçe halka açıklanmalıdır. Hem de seçimden önce !.. (Not: Aslına bakarsanız, Barzani’nin de birdenbire PKK ile BDP’ye “seçim sonrasına kadar bekleyin, hükümete zaman verin” tavsiyesinde bulunması da bu konuya dikkat çeken durumlardan biriydi.)

Devamını Oku

Bunlar suç değil mi?

8 Şubat 2011

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu; Süheyl Batum’un ‘orduyu eleştirmesine karşı çıkan’ bir konuşma yapmış ve aynı konuşmada Başbakan’ın tepkileri için de “Eleştirebilirsiniz ama ancak dönüp özeleştiri de yaptığınız takdirde samimi olduğunuza inanılır” demiş.Başbakan Erdoğan ise Batum’a “Her yerin anayasa hukukçusu olsa ne yazar” gibi bir hakaretin de yer aldığı konuşmasında “TSK bizimle ilgili bir kuruluştur. Orduyu Amerika’nın yönetimine vermiş bir havada göstermek suçtur, ben buradan suç duyurusu yapıyorum” demiş. Şimdi tabii bu “özeleştiri” konusu en önemli konuların başında geliyor, o bir yana.. Ordu ‘sadece Başbakanlık’la ilgili bir kuruluş’ değil, tüm ülkenin, 75 milyonun ordusudur ve bu nedenle de “saldırılarla, ‘sehven’ yapıldığı açıklanan dizi dizi yanlış iddialarla” yıpratılması tüm ülke için önem taşır. Ki bunların hepsi yapıldı, yapılıyor.‘YANLIŞLIKLA’ İDDİANAMEBugüne kadar “darbe hazırlığındaydılar” diye suçlanarak cezaevine kapatılmış insanlarla ilgili olduğu söylenen kaç CD’nin kurgu olduğu açıklandı. Cep telefonları açılarak yüklenen 150’ye yakın telefon numarasının sehven (yanlışlıkla) yüklendiği açıklandı. Sanık durumundaki bazı kişilerin “sehven” isim benzerliği nedeniyle başkasıyla karıştırıldığı duyuldu.Son olarak Balyoz davasında “2003”ten sonrası için geçerli olmadığı” sanık avukatları tarafından açıklanan bazı suçlamalardaki tarihlerin “sehven” yazıldığı, 6 Ocak 2010’da Gölcük Donanma Komutanlığı’ndan alınan 43 klasörde “sehven” yapılmış yanlışlar olduğu bildirildi. Peki bu kadar ciddi; ülkenin gazeteci, bilim adamı, sivil toplumcu ve generallerinin, subaylarının cezaevlerinde tutulduğu, ordusunun “darbe hazırlığı” ve hatta “suikast”le suçlandığı bir davada, o suçlamaları destekleyecek bu kadar çok sehven bilgi, belge hazırlamak suç değil midir?İmzasız ihbar mektuplarıyla insanların özgürlüğünü elinden almak ve senelerce cezaevinde duruşma bekletmek ama öte yanda somut, ispatlı muhtıraları-darbeleri soruşturmamak, iddiaların geçtiği dönemin sorumlu komutanlarını bırakıp subaylarını suçlamak hukuken suç değil midir? (Sorumlusu kim ise onları kastediyorum.)TOKAT OLAYI SİMGEDİRTokat Reşadiye’deki PKK saldırısında şehit olan 7, yaralanan 3 asker vardı ve daha şehit cenazeleri kalkmadan (o sırada Başbakan’a vekalet etmekte olan) Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç hemen olayın arkasından “saldırıyı PKK’nın değil, başka gizli örgütlerin yapmış olduğunu” iddia etmiş, bu sözlerle Ergenekon’u ve orduyu kastettiği anlaşılmış (daha sonra aynı hatayı “kendisine aktarılan yanlış bilgilerle” Başbakan’a da yaptırdılar) hatta dönemin Genelkurmay Başkanı Başbuğ; Trabzon konuşmasıyla bu suçlamaları cevaplama gereği duymuştu. Kısa süre sonra PKK saldırıyı üstlendi.Orduyu haksız şekilde “kendi askerine suikast düzenlemiş” durumuna düşürmek veya “iyi ki bu orduyla savaşa girmemişiz” diyerek Türk ordusunu “aciz göstermek” suç değil midir? Benzer şekilde, doğruluğuna dair bir delil bulunmayan “Arınç’a suikast” iddiasında daha ilk günden “iddianın gerçekliği kanıtlanmış gibi ve orduyu suçlayan açıklamalar” yapmak da değil midir?O günlerde gık çıkarmayan bazı köşe yazarlarının şimdi “vay Süheyl Batum böyle dedi, yazık ona, tüh ona, bir hukukçu bunu yapar mı” benzeri gayretlerine “komik” değilse ne diyeceğiz? ‘Bu ülkede kimler, neler yaptı neredeydiniz’ mi? ( Bu yazarların bir komikliği de ‘kıymeti kendinden menkul’ olmaları..En iyiyi kendileri bilir, kendi yazılarından önce başkalarının görüşleri kınanır, son sözü onlar söyler. Ne sanıyorlarsa?)ONLAR İSTİFA EDECEK Mİ?Daha dün Bülent Arınç yaptığı konuşmada “henüz yargıda olan ve bugüne kadar gerçekliği kanıtlanmamış” iddiaları “Balyoz, Kafes” diye isimleriyle örnek gösteriyordu. Aynı şekilde AKP’nin Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da dahil olmak üzere partinin önde gelen isimlerinin “Anayasa Mahkemesi’nde davalar görüşülürken” mahkemeye açıkça baskı ifade eden açıklamaları hukuken suç değil midir?Eğer iktidar partisi özeleştiri yaparak kendi mensuplarının hataları için de suç duyurusunda bulunursa ve yapanlar istifa ederse, diğer suç duyuruları ve istifa istekleri anlam kazanabilir. Ama hem buna yanaşmaz hem de daha önce ‘bu hatanın beterlerini yapmasına rağmen hiç de sorun etmeyen’ Arınç gibi isimler kendi yaptıklarını unutarak. Süheyl Batum’un orduya eleştirisini facia haline çevirirse bu; bırakın CHP’yi her şeyden önce ‘halka karşı dürüst bir davranış’ olmaz. Durum böyleyken ve bir yanda yanlışlar “sessiz kalarak” unutturuluyorken Kılıçdaroğlu’nun “baskıların etkisinde” bir adım atması da hem haksızlık hem de hata olur. Bence yüzde yüz hata!*****Gündem şaşırtmaArtık en geçerli taktik oldu ya “gündem saptırma”, millete kolayca unutturuverme, her olayda aynı taktik uygulanıyor. Mesela ABD büyükelçilerinin ülkelerine Türkiye ile ilgili verdiği “olumsuz raporlar”ı anlatan Wikileaks belgeleri mi açıklandı, hoop bakıyorsunuz ustaca bir manevrayla geçiştirilivermiş. Başka ülkelerde kıyamet koparan iddialar bizde “yalan, iftira” denerek örtülüvermiş.Son olarak “Torba Yasa” tartışmaları sürüyordu ki işçinin, emekçinin haklarıyla ilgili önemli bir toplum tepkisi ortaya çıkmıştı. Ve ne oldu? “İfade özgürlüğü önemlidir, çok sesliliğin susturulduğu yerde yönetimler duramaz” diye ortalığı inletenler önce Müjdat Gezen’in bir esprisinden “pireyi deve yaparak” günler süren bir tartışma çıkardılar. Arkasından Süheyl Batum’un bir sözünü aynı şekilde dev aynasına çıkardılar ve olayı “istifa, suç duyurusu vs”ye taşıdılar. Sevsinler bu “ifade özgürlüğü”nü, Batı ülkelerinde bu tartışmalar duyulsa herhalde “ÇAĞDIŞI” olarak adlandırılır.Peki Gezen ve Batum’dan sonra Torba Yasa nereye gitti söyler misiniz?*****Başkanlık ve eyalet sistemi.. Neden şimdi?BDP “Başbakan’ın Kıbrıs’la ilgili konuşmasına” ve “besleme” deyimini kullanmasına karşı sert bir çıkış yapmış. Bir milletvekillerinin “sen ne hakla” diye başlayarak esip üfürdüğünü görünce aklıma “kesinlikle olacak” dedikleri “özerklik” talepleri ve o konudaki tehditleri geldi. Ne oldu da birden susup unutuverdiler, seçim sonrasını mı bekliyorlar acaba? Mesela ben şimdi seçim sürecinde “Torba Yasa”dan başlayarak birçok sorundan söz edilmesi gerekirken önce “başkanlık sistemi” tartışmasının başlatılmasının, oradan doğal olarak ABD’deki “eyalet sistemine, seçilmiş valilere” atlanmasının da BDP’nin ve PKK’nın “özerklik” talebiyle ilgili olduğuna inanıyorum. Öyle ya, Başbakan’ın geriye kalan tüm yetkileri de üstünde toplayarak “Başkan” olmak istediği biliniyor ama “yeni anayasa”yı açıklamamakta bu kadar israr ederken birdenbire bunun niye seçim öncesi tartışılmasını istesin?Belki de böylece “eyaletlere bölünme”nin gerçekleşeceği konusunda işaret verilmiş, böylece sessizce bekleme sağlanmış oluyor. Akla gelen bu, yanılıyorsam diğer nedenleri duymak beni ve aynı konuyu merak eden diğer vatandaşları mutlu eder.

Devamını Oku

Saldırma fırsatı kaçar mı?!

8 Şubat 2011

Önce ne olduğu bir türlü ortaya çıkarılamayan, yıllardır ortaya atılan binlerce imzasız ihbarla yapılmış iddiaya kanıt bulunamayan ‘Ergenekon’la ana muhalefet partisi arasında ilişki kurmaya çalışıldı. Bunun anlamsızlığı görülünce Cumhuriyet Mitingleri ‘Ergenekoncu’ yapıldı, CHP ile Cumhuriyet Mitingleri özdeşleştirildi ve bu yolla ‘dolaylı Ergenekoncu’ yaftası yapıştırılmak istendi. Her konuşmaları, her adımları orduyla ilişkilendirildi. Ama ne yapılsa faydası yok, yutturulmaya çalışılan ‘kolay yutulacak bir hap’ değil.Gerekebilir, yine hatırlatmış olayım; benim babam bu ülkede 27 Mayıs’tan başlayarak tüm darbelerin birebir mağduru olmuş, halkın oylarıyla seçildiği koltuğu darbeyle defalarca elinden alınmış , 27 Mayıs’ta Yassıada’ya gitmiş, 12 Eylül darbesinde Senato’nun başındayken (Başkan vekili) siyasi hayatı Evren darbecisi tarafından bitirilmiş bir siyasetçiydi. Ve Adalet Partisi’ni kuran isimler arasındaydı. Bu sıkıntıları benim ailemden daha fazla yaşayan az aile olduğuna göre, darbeye-muhtıraya benden çok karşı biri de düşünülemez. CHP babamın ve partilerinin ‘ezeli rakibi’ olduğuna göre durup dururken CHP sempatizanı olduğum filan da düşünülemez. Kaldı ki yazılarımı kesinlikle hiçbir partiye düşmanca karşı veya taraf olarak asla yazmam, babam o partide olsa yine yazmazdım.VİCDAN VARSA..Ama kardeşim gözlerimiz de kör değil ya, vicdanımız da ölmedi ya.. Son 30 yıldır (Büyükanıt’ın ‘hesabı sorulması gereken ve sorulmayan’ muhtırası dışında)ordunun kendi görevini yapmaktan başka bir müdahalesi olmadı, 21. Yüzyılda anti demokratik hiçbir adımlarının olamayacağını, demokrasiye, yasalara saygılı olduklarını defalarca açıkladılar. Buna rağmen yüzlerce askeri hapsedildi, suikast iddialarıyla bile karşılaştılar, en gizli askeri bilgilerin olduğu kozmik odaları haftalarca tiftik tiftik arandı, bir şey bulunamadı. Bu da yetmedi, CHP her olaya bir şekilde dahil edilmeye çalışıldı.Şimdi seçim öncesi bu gayretler arttı, ortada askeri değil ‘sivil’ ve ‘demokratik rejimin tüm güvencelerini hızla ortadan kaldıran’ bir antidemokratik gidiş varken (seçim sonrası yapılacakların işareti, devletçiklere bölünme de “başkanlık sistemi, seçilmiş vali” gibi açıklamalarla veriliyorken) bir yandan da dikkatler bölünüyor, ‘ordu-darbe söylemleri ile CHP’ yanyana getirilmeye çalışılıyor. Oysa CHP’nin bugünkü gücünün nedeni (Baykal dönemindeki ‘parti içi antidemokratik hava’ da ortadan kalktıktan sonra) ülkenin laik-demokratik rejimine taraf olması ve öğrencisinden işçisine, medyasından yargısına kadar her kesime yapılan tüm baskılara ve yolsuzluklara karşı çıkmasıdır.BATUM MU DARBECİ?CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un “TSK’nın kendisine yapılan suçlamalara, aramalara, subaylarının delilsiz olarak hapsine kayıtsız kalmasını, 27 Nisan muhtırasının orduya ve demokrasiye verdiği zarara rağmen sorgulanmamasını, Hilmi Özkök gibi sorumlu kişilerin konuşmamasını” kastederek söylediği sözleri alıp ona “darbe isteyen sözler” diye manşetlerle saldırmak ve fırsattan istifade arka arkaya açıklamalarla baskı yaratarak istifasını istemek filan da yine vicdanla ilgili bir sorundur. Bu soruları halk da sormaktadır, TV programlarında da TSK’ya sorulmuştur.Süheyl Batum’un babası da aynı şekilde ‘27 Mayıs mağduru bir siyasetçi’ iken, o sıkıntıları yaşamış bir insana ‘hiç yaşamamış, dışarıdan gazel okuyan’ birilerinin “darbe istiyor” demesi ancak bir komedide kabul edilebilir. Batum bu ülkenin en iyi anayasa hukukçularından biridir ve içinden cımbızla çekip farklı anlam yüklemediğiniz takdirde böyle bir hataya düşmez.ONLAR NEDEN İSTİFA ETMEDİ?Öte yanda; Tokat’taki terör saldırısı olduğunda daha ‘PKK’nın üstlenmesini beklemeden’ bunu ordunun üstüne yıkacak açıklamalar yaparak, TSK’yı “kendi askerine suikast hazırlayan” bir duruma düşürenler... Veya ordu için “İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyenler istifa etmediyse Batum’un sözlerine “kastetmediği anlamlar yükleyerek” istifasını istemek, bir de üstüne inceleme başlatmak ayrı bir komedidir. Konuşmasını okuyunca ne kastettiği anlaşılıyor, gerisi işgüzarlıktan başka bir şey değil!***TSK’nın açıklamasıSüheyl Batum’un konuşmasının arkasından Genelkurmay’dan yapılan açıklamayı ise eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’la görev süresi bitmeden kısa süre önce yaptığım TV ve gazete röportajı nedeniyle gayet net analiz edebiliyorum. Bu röportajdan önce ben de ekrandan TSK’ya en başta Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın söylediği “Darbe iddiası varsa bunu en iyi biz 4 komutan biliriz” diyerek verdiği isimlerin neden konuşmadığı ve bu iddiaları açıklığa kavuşturmadığı sorusu olmak üzere birçok soru sormaktaydım. Hilmi Özkök’ün sorumluluğu varken alaycı cümlelerle konuşuyor olması, üst düzey komutanların sorgulanması yerine “emirleri yerine getirmekle yükümlü askerlerin tutuklanması” gibi çelişkiler de bu sorular arasındaydı.ÇÖZÜM NASIL YOK EDİLDİ?O görüşmede Genelkurmay’ın ortaya atılan iddialarla bir defada onlarca askerin, hayatını terör mücadelesiyle geçirmiş generallerin tutuklanması, bazılarının tahliye edilip edilip yeniden tutuklanması, kozmik odaların aranması, büyük bir medya kesiminin manşetlerle ve ekranlardan TSK’ya hakaret yağdırması nedeniyle son derece tedirgin vaziyette olduğunu, istendiği takdirde aynı şeyin yine iddialarla “en üst kademeye de yapılabileceği” endişesi taşıdığını ama belli etmemeye çalıştıklarını gözlemledim. Yani amaç buysa ordu, dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “yıpranmadık, dimdik ayaktayız” sözlerine rağmen ciddi şekilde yıpratılmıştı. İlker Başbuğ defalarca “demokrasiye saygılı olduklarını ve ne yapılırsa yapılsın antidemokratik bir sözün bile edilmeyeceğini” de tekrarladı.Kısacası bu iddialar; önce üst kademeyle, ilgili komutanlarla konuşulup açığa çıkarılabilecekken, TSK’yı yıpratan saldırılar halinde yapılması ve subayların gruplar halinde hapsedilmesi çözümü ortadan kaldırmış ve orduyu ‘kendini savunamaz hale’ getirmişti. Elbette bunda bazı komutanların da sorumsuz söylem ve eylemleriyle önemli rol oynadığı, kendi kurumlarına, sonuçta da ülkeye zarar verdikleri yadsınamaz ve asıl bunların hesabı sorulmalıdır..Ama bugün ordunun “her sözden alınma ve kesinlikle siyasetin dışında kalma” çabasının, hemen açıklama yapma gereği duymasının nedeni aynı endişedir; tekrar başa dönme ve aynı suçlamaları, tutuklamaları yeniden yaşama, bu arada kurumun yıpranması endişesi. Kimse boşuna “darbe aşağı, darbe yukarı” tartışmalarıyla zaman tüketmesin, bu “darbeleri biz bitirdik, işte ordu içerde” benzeri sözlerin söylenebileceği ortamı yaratan böyle bir ihtimal zaten baştan beri yoktu. Ne sakızmış yahu, yıllardır çiğne çiğne bitmedi, referandumdan sonra ‘yaratacağı mağduriyet duygusu bir seçime daha yetsin’ diye uğraşılıyor!

Devamını Oku

Darbe, muhtıra diyebilmek için..

6 Şubat 2011

Yemin ediyorum adeta bir traji komedinin içine düşmüş gibiyiz. Yoksa ‘karabasan’ mı demeli? Gözlerimizi mi ovuşturmalı, uyanıp da kurtulabilmek için?Daha dün yazdım; referandum öncesinde oyları almak için “darbe ve muhtıralarla hesaplaşacağız” sözleri verildi, referandum geçip de “yüksek mahkeme üyelerini de iktidarın seçmesi” sağlandıktan sonra verdiğiniz diğer sözleri unutmak, 12 Eylül darbesi ve 27 Nisan muhtırasını ağzınıza bile almamak milleti aptal yerine koymak değil mi diye, bugün söylenene bakın. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik “28 Şubat ve 27 Nisan başarılı olsaydı Mısır gibi olurduk. 27 Nisan’da verilen muhtıraya karşı hükümet dimdik durdu” demiş.AKP 28 ŞUBAT’LA ÇIKTI28 Şubat’ta alınan kararlar, içinde hükümetin de bulunduğu Milli Güvenlik Kurulu kararlarıydı, altında hükümetin imzası vardı, onu diğer darbe ve muhtıraların arasına katmak milleti yanıltmaktır. Nitekim aralarında Mehmet Metiner’in de bulunduğu “dönemin bazı İslamcıları” 28 Şubat’ın iyi ki olduğunu, böylece “kendilerine geldiklerini” açıklamışlardır (ki bunlar daha önce “İran devrimine duydukları hayranlığı” da söylemiş kişilerdir.) Aynı zamanda AKP de; “kanlı mı olur, kansız mı bilemem” gibi radikal söylemlerin Erbakan’ı silmesinin arkasından, 28 Şubat sayesinde ortaya çıkmış bir partidir unutmasınlar.. Ama 27 Nisan farklıydı.27 NİSAN’IN FARKIKendilerinin de, dünya medyasının da ve herkesin de bilip tekrarladığı ve onlarca yıl sonra yine tekrarlanacak olan bir muhtıradır 27 Nisan.. Bu muhtıra; bazılarının işgüzarca “orduyla bir bağlantıları varmış gibi” yansıtmaya çalışmalarına rağmen “tamamen ülkenin her köşesinden gelen vatandaşların oluşturduğu” bir toplumsal tepki hareketi olan Cumhuriyet Mitingleri’ni (ki ben üç mitinge ‘yakından izlemek üzere’ katıldım, bazılarında TV çekimi yaptım ve her kesimden binlerce kişinin çoluk çocuk, ailece katıldığını gördüm) gerçekten ordunun ilgisi varmış’ haline dönüştürerek onlara zarar verdi.30 yıldır darbelerle ilişkisi olmayan Türkiye’de yeniden “her an darbe olabilir” havası yaratmak isteyenlere bu fırsatı verdi. İmzasız iddialarla sivil-asker yüzlerce insanın mahkum gibi yıllar boyu cezaevlerine tıkılmasına meşru zemin hazırladı ve aynı zamanda TSK’yı da aynı darbe iddialarının zannı altına soktu. Sonra da bunların hepsinin “seçim ve referandum malzemesi” olarak kullanılmasına ortam yarattı. Kısacası zararı tek değildir, çok yönlüdür.NEDEN SORGULANMIYOR?Toplumun kendi insiyatifi ile tepki koyduğu bir sırada yayınlanıveren bu muhtıra demokrasiye sekte vurmuştur. Peki madem ki AKP de bunu “muhtıra olarak” kabul ediyor, o zaman ‘insanların iddialarla hapsedildiği’ bir dönemde neden bu gerçek muhtırayı sorgulamıyor? Neden birdenbire ortadan kalkıverdi? Neden eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın “darbe iddiası varsa bunu en iyi biz 4 komutan biliriz’ dediği isimlerin açıklamaları öğrenilmedi? 12 Eylül neden tarih önünde sorgulanıp, resmen mahkum edilmiyor?Bu soruların cevabı verilmeden AKP’nin “darbe-muhtıra” laflarını tekrarlayacak durumu yoktur değil mi***Batum ve İnce’nin konuşmaları!Pazar sabahı CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum ile CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce’nin konuşmalarından alınan cümleleri görünce şaşırdım. Haberde Batum’un ordu için “Kağıttan bir kaplanmış, içi boşmuş, meğer ABD içini oymuş. Kağıttan kaplanı yıkmak kolay oldu” sözleri öne çıkarılmıştı, İnce’nin ise ‘Torba yasa’ denilen yasadan söz ederken söylediği “Milletin Tunus’tan, Mısır’dan beter isyan etmesi lazım” sözleri..İlk bakışta her ikisi de gereksiz ve kendilerine de, partilerine de sorun yaratacak sözler.. “Durup dururken biri ordu, diğeri halk için provokatif konuşmaları aynı sıralarda neden yapmışlar” diye düşündüren sözler..Bu nedenle konuşmaların tamamını dikkatle okuma gereği duydum. Ayrıca Süheyl Batum’u arayarak sordum da.. Batum konuşmasının o bölümünün özetle aynen şöyle olduğunu söyledi; “Türkiye’de bir sistem, bir statüko oluşturuldu. ‘Buna karşı olan tüm kurumlar’ ortadan kaldırıldı. Koskoca ordunun önce dost ve müttefik ülkeler tarafından içi boşaltılmış, kağıttan bir kaplan gibi kalmış olmalı ki yıkmaları kolay oldu . Biz onu güçlü bir ordu zannederken o koca ağacı yıktılar. Sonra yargı operasyonu yapıldı, şimdi sıra CHP’ye geldi ama CHP’yi yıkamayacaklar.”Bütünü dinlediğinizde, okuduğunuzda anlam tamamen farklı, habercilerin çekip çıkardığı cümleleri bağımsız olarak okuduğunuzda ise bambaşka bir anlam çıkıyor. Benzer bir durum Muharrem İnce’nin konuşması için geçerli. İnce “Torba Yasası’nın İngiliz Başbakanı’nın isteği üzerine çıkarıldığını, İngiliz viski şirketlerine ‘gümrükte yaptıkları hile nedeniyle’ 500 milyon lira ceza kesildiğini, araya İngiliz hükümeti girdiği için bu cezanın hala alınmadığını, oysa Türk esnaf olsa, fındık üreticisi olsa devletin bunu ‘gırtlağını sıkarak’ alacağını” söylemiş. Arkadan da “milletin Tunus’tan, Mısır’dan beter isyan etmesi lazım” demiş. PARTİYE ZARAR VERMEK!Belli ki bunu “millet kalksın, Torba Yasa için o ülkelerde olduğu gibi sokaklara dökülsün” anlamında söylememiş. Ama.. Hangi anlamda söylerse söylesin, milletvekilleri konuşmalarının her cümlesini dikkatle tartmak zorundadır. Özellikle seçim süreci içinde “yanlış anlaşılabilecek ve partisini de kendisiyle birlikte zora sokacak” cümleler sarf etmeye hiçbirinin hakkı yoktur. İnce sanki kendi ismini bir şekilde sürekli kılmak istiyor gibi bir hava var, bu isteği ve hırsı partisine zarar verecek boyuta ulaşmamalı. Özgür ifade hakkı ‘kaos yaratmak’ demek değildir, sözleri bu süreçte CHP’ye mal edilerek “bakın isyana teşvik ettiler” şeklinde kullanılacaktır, istediği bu mu?

Devamını Oku

‘Aptal’ kelimesini kullanmadan

5 Şubat 2011

Gerçekler bambaşka iken tamamiyle popülizme, halka şirin görünmeye dayalı ‘sahiplenme’ler, “bakın biz size laf söyletmiyoruz” şovları bana nasıl da yavan ve yalan geliyor.. Mesela son örneğe bakalım, dün de değindiğim gibi TV’lerden, gazetelerden başta bu ülkenin önderi, kurtarıcısı Atatürk olmak üzere isteyenin ‘canının istediği kişilere ve kurumlara’ her türlü yalanı, iftirayı attığı, her hakareti özgürce ve hiçbir tepkiyle karşılaşmadan yaptığı, diğer parti genel başkanlarına amansızca hakaret kampanyası sürdürüldüğü gerçeği ortada dururken bir sanatçının yaptığı espriye en tepedeki siyasetçiler ve kendilerine yakın gazeteciler günlerce söylemediklerini bırakmadılar.Sanat Merkezi’nin önünde örgütlerine gösteriler yaptırdılar. Peki onun “Oy oranını abartmışsınız Aziz Nesin olsa buna karşılık ‘yüzde 60 da olabilir’ derdi” sözü için halkı kendi sanatçısına karşı kışkırtmak ve sanatçıya günlerce sıkıntı yaşatmak olabiliyor da acaba ‘milleti sürekli aptal yerine koymak’ konusunda neden hiç tepki verilmiyor? Oysa o kadar çok örnek var ki bunun yapıldığını gösteren.. Hatta sayılmayacak kadar çok.MİLLETİN AKLINA GÜVENMEMEK-Örneğin 9 yıldır iktidarda olan parti (diğerlerinin elinde güç olsa onları da sayacağım) bunca yıldır neden tüm israrlara rağmen ‘milletin kendi vekilini seçecek kadar akıllı olduğunu’ kabul etmiyor ve “milletvekillerini illa ki genel başkan tek başına seçecek, böylece hiçbiri sözünden çıkamayacak, özgür hareket edemeyecek” diyor?-Neden söz verdikleri halde ‘milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılması’na bir türlü yanaşmıyor ve milleti ‘temiz ve suç işlememiş vekillere’ layık görmüyor? Toplumu ‘tepki veremeyecek ve önüne konan kadar hakka susacak bir sürü’ gibi görmek onu aptal yerine koymak değil midir?-Aynı şekilde; hiçbir demokratik ülkede kabul edilmeyecek ‘yüzde 10 barajı’nı “millet buna hazır değil” gibi veya terör örgütünün uzantısı olan parti zaten Meclis’te iken “terör örgütleri Meclis’e girer” gibi anlamsız bahanelerle kaldırmamak..Ve barajı aşamayan partilerin oyuna konarak Meclis’te ‘diğer partilerin hakkı olan’ milletvekilliklerini de kapmak ve ‘oy oranının çok üstünde’ koltuk sahibi olmak milleti saf, aptal yerine koymak değil mi?-Seçim eşit şartlarda olması gereken bir yarış iken, küçük partilere tek kuruş vermeden ve diğer büyük partilerden de kat kat fazla para alarak seçime girip sonuçları da ‘eşit şartlar varmış gibi’ sunmak yine aynı şey değil mi?-Bütün medya iktidar partisinin kontrolündeyken ve tüm TV’ler gün ve gece boyu onlara çalışırken, şehirlerin dev reklam panolarında sadece onların reklamı yapılır, belediye işçileri bile seçimde çalıştırılır, halkın gözünü boyayacak şekilde devletin tüm kaynakları bir parti için seferber edilirken sonucu ‘eşit şartlarda seçim yapılmış gibi’ muzaffer edayla sunmak milleti saf yerine koymak değil mi?ALDATICI ÖRNEKLER VE SÖZLER-Avrupa ülkelerinde seçimler ‘milletvekillerinin bağımsız hareket edebilmesini’ sağladığı, buna rağmen önemli kararların ‘meclisin üçte iki nitelikli çoğunluğu ile alındığı, yargı organlarının asla iktidara bağımlı olmasına izin verilmediği’ ve AB konseyleri ‘bizim hukuk sistemimiz ancak ileri, özgürlüğü içselleştirmiş demokrasilerde uygulanabilir” dediği halde “AB’de de böyle” diyerek ve bu maddeleri ‘bazı cazip değişikliklerin arasına saklayarak’ halk oylamasına sunmak, böylece alt mahkemeleri de, üst mahkemeleri de iktidarın eline vermek, teknik konuları ve paket hilesini ‘halkın anlamayacağına güvenmek’ değil mi? -Referandum öncesi verilen “darbe ve muhtıralarla hesaplaşacağız” sözlerine (ve ‘imzasız iddialara dayalı olarak darbe hazırlığı suçlamalarıyla ilişkilendirilen’ yüzlerce kişinin cezaevlerinde yıllardır tutuluyor olmasına) rağmen referandum biter bitmez “12 Eylül darbesini ve 27 Nisan muhtırasını” hiç ağzına almamak üzere kapatmak milleti aldatmak ve aptal yerine koymak değil mi?-ABD’de tüm sistem farklıyken ve tam bağımsız bir yargı, keskin bir kuvvetler ayrılığı, eyalet sistemi mevcutken, bizde bunların hiçbiri olmadığı halde “başkanlık sistemini” getirmek istemek ve ABD’yi de örnek göstermek aynı şey değil mi?İsteyen daha çok madde ekleyebilir buna, mümkündür. Demek ki “halka aptal demek” sadece kelime kullanarak olmuyor. Ne demişler; “ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz”.. O zaman susalım hiç değilse, Zemzem suyuyla yıkanmış gibi konuşmayalım bari!*****İngiltere’de öğrenci protestolarıGeçen hafta birkaç günlüğüne Londra’ya gittim ve döndüm. Bu arada tesadüfen Oxford Circus’tan Regent Street’e, oradan Piccadily Circus’a uzanan çok geniş bir alanda yayılmış büyük bir öğrenci gösterisinin içine düştüm. Pankartlarla, bağırarak, polise sataşarak protestolarını sürdürüyorlardı. Polis ise iki yanda zincir halinde dizilmiş, omuz omuza mağaza kapılarına dikilmiş güvenliği sağlamaya çalışıyordu ama öğrencilere hiç yaklaşmadan ve tek kelime etmeden.. Böylece kimse incinmedi ve o büyük kalabalık bir süre sonra başka bir yöne gitti.Bizde ise polisin öğrenciye, işçiye tazyikli su sıkarak, saçlarından sürükleyip cop sallayarak her gösteriyi bir faciaya çevirmesini düşündüm ister istemez. Sonra döndüm ve sendika üyesi işçilerin gösterisinde onlara polisin biber gazı ve tazyikli su sıkmasını, yasalanan işçileri izledim. Şimdi söyleyin; ‘başka ülkelere demokrasi öğüdü verecek halimiz mi var’ demekte haksız mıyım?*****İki tavsiyeİngiltere’ye gidecek olanlara da benim iki tavsiyem var, birincisi Oxford Circus’a çok yakın olan Özer Restaurant’ın nefis yemeklerinin tadına bakın. Sahibi Hüseyin Özer başarısı nedeniyle hem TV’de program yapıyor, hem üniversitede ders veriyor, hem de dünyanın birçok ülkesine konuşmacı olarak davet ediliyor. İkincisi; London Airport Link isimli bir araba servisi sizi ve bagajınızı havalanının içinden alıp çok rahat araçlarla gideceğiniz yere kuş gibi uçuruyor. Büyük kolaylık. Telefonu; 0044 207 370 0099)

Devamını Oku

Hukukçuları kim dinler?

4 Şubat 2011

(Dün yarım kalan, Kemal Kılıçdaroğlu ile telefon konuşmamızla ilgili yazıma devam ediyorum.)Kısacası AKP’nin ‘Bilim Kurulu’nda yer almış hukukçuları bile telaşa düşüren gelişmeler var ortada ve iktidar partisi seçim sonrasına bıraktığı yeni anayasada nelerin olacağını bütün israrlara rağmen açıklamıyor. Zaten bu seçimden de ‘kendi çoğunluğuyla ve en teknik konuları yine referanduma sunup kotararak yeni anayasa yapacak güçle çıkarsa “Türkiye’yi eyaletlere bölmekten başkanlık sistemine kadar” her istediğini (elbette, artık liberallere yapıldığı gibi bu hukukçular dahil kimseyi dinlemeden) yapacak güce de sahip olacak. Bütün bunları sorup sorgulamak, dış politikayı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğini en net şekilde anlatmak da ‘başta Ana Muhalefet olmak üzere’ muhalefet partilerinin görevidir.Tabii bunu yapmak için önce “her konuda ve başkanlık sisteminde örnek gösterdiğiniz ABD’de seçim öncesi her partinin başkan adaylarına ekranlarda eşit konuşma hakkı verilir. Bizim ‘ileri demokrasi’de ise tüm gazete ve ekranlar iktidarın elinde. Biz halka sesimizi nasıl duyuracağız, böyle bir eşitsizlik altında seçim mi olur” demeleri ve imkan yaratmaları gerekiyor. Bakalım diğer ülkelere demokrasi dersi veren yöneticilerimiz bu soruyu nasıl cevaplayacaklar?SARIGÜL VURGUSUTaraflı medyada doğal olarak ‘Kılıçdaroğlu’nu yıpratacak en acımasız saldırılar’ hız kazanmış olmasına rağmen onun (çoğu bugüne kadar görülmemiş ciddi bir saygısızlık içeren) bu saldırılardan etkilenmediğini ve sakin, demokrat, özenli yaklaşımını sürdürdüğünü konuşmalarından anlıyorsunuz. Mustafa Sarıgül, Fikri Sağlar gibi tanınmış, deneyimli isimlerin partisine katılmaları konusunda da “Konuşmasını geçmişte CHP’ye hizmet vermiş ve parti dışında kalmış herkese ve tüm küskün siyasetçilere davet olarak yaptığını, bu nedenle hepsinin milletvekilliği bekleyerek gelmemesi gerektiğinden söz ettiğini, isim telaffuz etmediğini” söyledi.Buna rağmen ben başta Sarıgül olmak üzere başarılı isimlerin, değerli uzmanların (ki bu süreçte mutlaka Yaşar Nuri Öztürk de olmalıydı) milletvekilliği beklemeye hakkı olduğunu düşünüyorum. Hatta ‘ekonomi’ konusunda; her ne kadar ‘bir siyasi hareket başlatmışken bırakıp gitmesi’ unutulmadıysa da Kemal Derviş gibi isimlerin, ‘dış politika’da aynı şekilde birikimli uzmanların bulunduğu ekiplerle ortaya çıkmaları gerektiğini düşünüyorum. Öyle zor ve ‘isimlerin önem taşıdığı’ bir süreç ki, bu kez adaylarda ‘hatır gönül’ değil, ‘birikim ve güç’ konuşmalı. Mesele budur.*****‘Komiklik yapan’ değil, ‘mizah sanatçısı’Düşünce ve ifade özgürlüğünü artık bu ülkede kimse ağzına almasın, bitmişiz biz yahu! Müjdat Gezen, ‘Aziz Nesin’in bir lafını aktararak esprili bir cevap verdi diye’ adama yapılmayan kalmadı. TV’lerden köşelerden hakaret edenler mi istersiniz, halkı onun aleyhine kışkırtanlar mı, hedef gösterenler mi.. En önemlisi ve tabii şok edici olanı önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik‘in bir TV kanalındaki tartışma programına bağlanıp epeyce onunla ilgili konuştuktan sonra “Bizim bir şey söylememize gerek yok, millet ona gereken cevabı verecektir” diye hedef göstermesiydi ki ertesi sabah AKP Gençlik Kolları’ndan bir grubun Beyoğlu’nda Müjdat Gezen Sanat Merkezi önünde gösteri yaptığı duyuldu.BUNLAR HAKARET DEĞİL Mİ?Arkadan AKP Grup Başkanvekili Elitaş “Müjdat Gezen’i ‘komiklik yapan biri’ olarak biliyorduk. Halka karşı komiklik yapmış. Halkla alay etmek kimseye fayda sağlamaz’ dedi. Diğer Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ da fırsatı kaçırmadı (seçim öncesi kaçırır mı) ve o da koroya katıldı; “Hiç kimsenin bu ülkede yaşayan kimseye hakaret etmek ve sövmek hakkı da değildir, haddi de değildir”.. Hemen sonra söyledikleri arasında Müjdat Gezen’i kastederek “cehalet, edepsizlik, söyledikleriyle ahmaklık gösterenler” gibi ağır hakaret ifadeleri var. Aynı şekilde Elitaş’ın yılların mizah sanatçısına ‘komiklik yapan’ demesi de hakarettir, o komiklik yapan biri değil, yüzlerce ödül almış, halkın sevdiği değerli bir tiyatro-sinema sanatçısıdır..Bu güne kadar ‘diğer partilerden olan siyasetçiler’ ya da ‘medyada beğenilmeyen ifadeler’ hakkında söylenen “yapanlar şerefsizdir, alçaktır, yapılan cibiliyetsizliktir, ahlaksızlıktır” benzeri ifadelere ise hiç değinmeyelim, bunları söyleyenlerin ‘hakkı ve haddi’ demek ki.. Kısacası her tür hakaretin, hatta Atatürk’e ekranlardan ağır hakaretlerin bile serbest olduğu ülkede (TRT’de Prof Türkan Saylan’a üç günde bir en ağır iftiralar atılıyor, hakaretler yapılıyor ve nedense aynı siyasetçilerden hiç itiraz duyulmuyor) Müjdat Gezen’in bir soruya verdiği esprili bir cevap için koparılan gürültünün ve sanatçıyı hedef göstermelerin bağışlanır yanı yoktur.Müjdat Gezen’in “Aziz Nesin’in sözünü kullanarak oy abartması ile dalga geçmesinin” üstüne mal bulmuş gibi atlayanlar millete asıl hakareti kendileri yapıyorlar bence.. “Milletin her kesimi aynı şekilde akıllıdır” görüşünde olduklarına göre neden milleti ‘kendi aklı ile olayı değerlendirmesi’ için rahat bırakmıyorlar? Sussalardı da herkes istediği gibi karar verseydi, bu çabaya ne gerek vardı? Asıl ürkütücü görünen ise hala ‘bir mizahçı esprisine bile’ tahammül göstermeyen, popülist şekilde kullanmaya kalkan baskıcı anlayışın zirvelerden yayılıyor olmasıdır.

Devamını Oku