Adalet Bakanı yeni fark etmiş!

28 Şubat 2011

Bakan Sadullah Ergin’in “sabahın beşinde gözaltına alınan Ahmet Hakan’ı arayıp ‘geçmiş olsun’ dediğini ve özeleştiri yaptığını” duyup da şaşırmamak elde değil. Çok yönlü olarak şaşırırsınız, çünkü..-Bu gözaltına neden gösterilen olayın üzerinden uzun zaman geçmiş, verilen yakalama kararı kalkmış ama her nasılsa ve “hangi nedenle yapılmışsa” yine de polis bu işlemi özgürce yapabilmiş. Bakan Ergin “Bu ihmalin kimden kaynaklandığını bulmak lazım” diyor ama kimden kaynaklandığı ortada olduğu gibi “ihmal” görüntüsü de vermediği ‘olayın çoğunluk tarafından algılanma şekli’yle, son iki gündür yazılara gelen mesaj ve yorumlarla görülüyor. Kısacası “gazetecilere yapılan gözaltı ve tutuklamalar” artık tek bir şekilde algılanıyor; “korku vermek ve istenmeyen haber ve yazılara, eleştirilere engel olmak”..-Adalet Bakanı “sabahın beşinde otel basma (veya ‘ev basma’ olmalı tabii) uygulaması yanlıştır, bu uygulamanın gözden geçirilmesi lazım” diyerek tabii ki doğruyu dile getiriyor ama burada da sanki “olay ilk kez Ahmet Hakan’ın başına gelmiş gibi” bir hava ortaya çıkmış. Bu güne kadar; hukukçu, gazeteci, sivil toplumcu (hatta hayatının son günlerinde Türkan Saylan), rektör demeden “topluma mal olmuş” yüzlerce insan “imzasız ihbarlar, iddialarla” polis tarafından gece yarıları en ağır suçlu muamelesiyle gözaltına alındı. O olaylarda bu büyük yanlış neden fark edilmedi?Bakan’ın söylediği gibi “bu konuda İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü ile birlikte değerlendirme yapıp bir çözüm yolu bulmak” için bu son gözaltı olayının beklenmesi mi gerekiyordu? Veya; hangi neden “bugün fark edilmesini” sağladı? O kadar çok “yanlış” var ki ortada “doğru”lar arada kaybolup gidiyor, “gazetecilerin eleştirmesini eleştiren” arkadaşlar bu yanlışlar arasındaki doğruları çıkarsalar ve tabii “hangisi ağır basıyor” eleştirisini kendileri ortaya koysalar hamasi laflardan daha iyi olacak. Diğeri pek ‘kolaycılığa kaçmak’ oluyor çünkü! ***Şu ’27 Nisan’ meselesi!Bir ‘iktidar’dan, bir ‘muhalefet’ten alacağım.. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “28 Şubat’a en güzel cevap”ları saymış ki aralarında “27 Nisan bildirisine karşılık AKP’nin 28 Nisan’da yaptığı açıklama ile cumhurbaşkanı seçimi” de var.. Gerçi 28 Şubat “kendilerinin de içinde bulunduğu Refah Partisi”nin kabulüyle (hiçbir sözlü itirazla bile karşılaşmadan ve demokrasi kesintiye uğramadan, Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararla olmuştu ama..Madem ki şimdi “neredeyse darbe gibi” söz ediliyor o zaman “en iyi cevap” yetersizdir. “27 Nisan bildirisi” dediği olay da bugün hala yerli ve yabancı basında “muhtıra” olarak geçmektedir. O zaman bu muhtıranın da, 12 Eylül darbesinin de sorgulanması, “seçilmiş iktidarlara anti demokratik müdahale” olarak mahkum edilmesi gerekirdi. Bu kadar şey söylenirken “referandum öncesi halka söz de verildiği halde” buna hiç değinmemek dikkat çekicidir.EVET, HATADIR!CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise “27 Nisan e-muhtırasına (buyurun, ‘muhtıra’ diyor) partimiz itiraz etmeliydi, yanlış yapıldı” demiş. Çok doğru, sadece “demokrasiye müdahale” olmakla kalmayan, on binlerce vatandaşın katıldığı Cumhuriyet Mitingleri’nin hemen arkasından geldiği için o mitinglerin ‘orduyla ilişkilendirilmesine’ fırsat veren, yarattığı tepkiyle cumhurbaşkanlığı ve diğer seçimleri de etkileyen, bugüne kadar gündemden hiç düşmeyen (ve düşmeyecek) bu muhtıraya her parti itiraz etmeliydi.Her parti “sorumlunun hesap vermesini” istemeliydi ama nedense iktidar başta olmak üzere hepsi sustu. Parti içi demokrasi, kısacası “gerçek demokrasi” olsa belki itiraz edecek milletvekilleri çıkardı ama o da yok maalesef.. Bundan sonra uzun süre için “olacağına dair ümit” de yok. Baksanıza “milletvekillerini liderin seçmesi” çok hoşlarına gittiği için seçim sistemi değişikliğine de hiç değinilmedi (CHP de ancak kısmen, bazı bölgelerde yapacak gibi görünüyor.)Yukarıdaki nedenlerle artık hiçbir partinin 27 Nisan’ı ağzına alma hakkı yoktur. Yine de “özeleştiri” duymak iyi geliyor. (Not: Avrupa’da ‘milletvekillerini lider seçmediği için’ özgürler. Buna rağmen önemli kararlar parlamentoların ‘üçte iki nitelikli çoğunluğu’ ile alınıyor, bizde ise ‘çoğunluğu ele geçiren parti’ istediği her yasayı, kararı kendi milletvekilleriyle çıkarıveriyor. Sonra da dönüp, demokrasi kalitesi karşılaştırılamayacak AB ülkeleri için “onlarda da böyle” deniyor. Oysa AB örneğin “bizdeki hukuk sistemi ancak ileri demokrasilerde uygulanabilir” demiştir. Bu AB aldatmacasına da bir son versek artık?)***‘Kraliçe Lear’ı kaçırmayın!Gerçekten o kadar olağanüstü güzellikte oyunların sergilendiği bir dönem ki, bir değil birkaç kez izlenebilecek bu oyunları ‘kaçırmayın’ diye çırpınmaktan dilimde tüy bitiyor. Dün, günümüz olaylarını hicveden ve kaçırılmayacak bir siyasi komedi olan “Kadın ile Memur”u hatırlatmış, yine kaçırmamanız gereken “Leyla’nın Evi” oyununu anlatmıştım. Bugün Yıldız Kenter’in “Kraliçe Lear”ini bir kez daha hatırlatacağım zira Mart’ta sadece üç kez sahneleneceği söyleniyor ki bence bin kez daha sahnelenmeli..Konu şöyle; Shakespeare’in “Kral Lear” isimli unutulmaz eserinin ‘kadınlar tarafından sahnelenmesi’ düşünülür. Kraliçe Lear rolünü oynayacak ünlü kadın oyuncu artık biraz yaşlanmıştır ve eskisi kadar iyi ezber yapamamaktadır. Bu nedenle kendisine “beraber çalışmak için” genç bir yardımcı bulur. Karakterler o kadar sevimli, espriler o kadar güzel, Yıldız Kenter yine öyle müthiş bir oyun sergiliyor ki izlememek gerçekten büyük kayıp. Kuşak çatışmasını ve sonunda doğan sevgiyi çok iyi anlatan oyunda, böylesine güçlü bir sanatçının karşısında “genç yardımcı”yı oynayan Sedef Şahin de sıra dışı bir performans sergiliyor.İstanbul’da iseniz bu oyunları mutlaka görün, bana teşekkür edeceksiniz.

Devamını Oku

Flaş haber diye buna denir!

27 Şubat 2011

Cuma günkü gündemde Cumhurbaşkanı Gül’ün “Torba Yasa”ya onay verdiği “flaş haber” olarak yer almıştı. Oysa tartışılmadan, konuşulmadan, muhalefet partilerinin görüşüne hiç mi hiç ihtiyaç duyulmadan, hükümetin istediği her şeyi karmakarışık şekilde içine attığı, bu yönüyle referanduma gönderilen pakete çok benzeyen ve “torba değil çorba yasa” tepkilerine yol açan, “vergisini ödeyen vatandaşa haksızlık yapan, ödemeyeni ödüllendiren” yasayı Cumhurbaşkanı’nın onaylaması değildir flaş haber.Gül bugüne kadar hükümetin çıkmasını istediği “demokrasinin korunması açısından en riskli, en çok düşünülmesi gereken” tüm yasaları tereddütsüz, inceleyecek zamana bile gerek duymadan onayladı zaten. Farklı düşündüğü, uyarma gereği duyduğu, beklettiği tek yasa olmadı. Bu nedenle ancak onaylamadığı takdirde o haber “flaş” olabilir ki bunun da görülebileceğini hiç beklememek lazım.Özellikle de “kuvvetler ayrılığı” prensibinin ortadan kaldırıldığı; “hükümet, Meclis ve yargı”nın tek elde toplandığı bir durumda “bağımsız” veya en azından “çok kritik kararlarda, zamanlarda bağımsızlığını koruyabilecek” bir cumhurbaşkanı seçilmeliydi diyenler bunu kastediyordu. “Cumhurbaşkanlığı” Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda son derece sorumlu bir mevkidir ve şu anda o da “tek el”in içindedir.Umalım da ülke bunun ne kadar yanlış olduğunu “demokrasiyi kaybederek” öğrenmesin.*****Yaşlılık ‘mahkum’ olmaya engel mi?Bazı köşelerde “Kenan Evren yaşlandı, artık onu mahkum etmek mümkün değil” gibi görüşlere rastlanıyor. Gerçi bugüne kadar oldukça yaşlı veya hasta insanlar hiç düşünmeden cezaevine kondu, tedavisine izin verilmediği için orada ölen hastalar bile oldu. Ama diyelim ki “darbeci Kenan Evren”i sorgulamamak için özel bir durum yaratılmaktadır, yaşı öne sürülerek korunmaktadır.Onu cezaevine koymadan da yaptığı ‘12 Eylül darbesini ve kendisini’ tarih önünde mahkum etmek mümkün değil mi? Buna (aynı şekilde 27 Nisan muhtırası) hiçbir engel yok. O zaman darbeden başka şey konuşulmayan bir ortamda neden yapılmıyor ve neden hiç konuşulmuyor merak etmez misiniz?Hem de referandum öncesinde millete sözü verilmesine rağmen.. Darbe ve muhtıraların sorgulanmasını bekliyoruz. Not: Babamın siyasi hayatını 12 Eylül darbesiyle bitiren, bu üzüntüyle hastalanmasına ve sonunda hayatını kaybetmesine neden olan Evren’in hesap verdiğini görmeye herkesten çok hakkım var, bekliyorum. “Tarih” de bekliyor, resim yaptığına göre konuşamayacak halde değil ya?Bu konuda Oya Başar’ın “Kadın ile Memur” oyunundaki espri müthiş.. “Evren, idam etmek için bir gencin yaşını büyütmeyi bilmişti, onu sorgulamak için yaşını küçültseler ya” diyor. Doğru yani, bu bile düşünülebilir(!) *****Leyla’nın eviZülfü Livaneli’nin aynı isimli romanından sahneye uyarlanan bu güzel oyunu kısa süre önce izledim ve kaçırmamanız için yazmaya karar verdim. İstanbul ’da yaşayan ve romanını okumuş olanların kaçırmayacağını düşünüyorum ama okumamış olanlar da görmeli..Romanları büyük ilgiyle okunan ve bugüne kadar birçokları sinemaya aktarılan Zülfü Livaneli’nin ilk kez bir eseri tiyatroda sahneleniyor.Oyunun yönetmeni Nedim Saban’ın şu sözleri ise bence bir özet niteliğinde; “Leyla, İstanbul’un talan edildiği, rantiyelere, çetelere peşkeş çekildiği, çocukluğumuzun sinemalarının, manolya bahçelerinin, tozlu sahaflarının kitapçılarının yok olduğu bir dönemde, Kültür Başkenti’nde sadece bizim oynadığımız bir oyun değil, bize oynanan oyunları da simgeliyor.”“Leyla” rolünde Celile Toyon enteresan bir çelişki yaratarak son derece sade bir oyunla çok iddialı bir performans ortaya koyuyor. Volkan Severcan; Ömer rolünde her zamanki gibi doğal ve başarılı.. “Yusuf”ta Halim Ercan, “Roxy”de Ayça Varlıer, “Ali Yekta”da Nuri Gökaşan, “Necla”da Melda Gür’ün oyunları ve diğer sanatçılar zevkle izleniyor. Kısacası, “Leyla’nın Evi” üç kuşak birlikte, ailece izlenecek bir oyun. Zaten aynı zamanda bir “kuşak çatışmasını” da anlatıyor. Artık şu TV’lerin başından kalkın da tiyatroya gidin,bu aralar harika oyunlar var ve bu da “ilk üç”e girer, ona göre!..

Devamını Oku

Ahmet Hakan da öğrendi!

26 Şubat 2011

Polisler sabah’ın 5’inde Ahmet Hakan’ı da ‘göz altına’ almışlar, dün duyduk. Cem Uzan’la ilgili bir dava nedeniyleymiş ama neden ne olursa olsun burada önemli iki mesele var; birincisi tabii ki ‘demokratik ve insan haklarına saygılı hiç bir ülkede’ başta toplumun temsilcisi, gözü-kulağı gazeteciler olmak üzere yasalara saygılı vatandaşlar sabahın köründe kapıları çalınarak “kaçma ihtimali olan bir ağır suçlu” gibi gözaltına alınamazlar.Hele de katilinden tecavüzcüsüne kadar en ağır suçları işlemiş olanların, “gerçek, somut şekilde” terör örgütü üyesi olduğu bilinen insanların ya “bir mazeret bulunarak seçim öncesi” tahliye edildiği veya hiç ceza almadığı bir ülkede hiç alınamazlar. Ama Türkiye öyle bir hale getirildi ki artık ne polise, ne hakime hesap soramıyorsunuz. Ahmet Hakan’ın daha iki üç gün önce yazdığı gibi “içeri alınmasına (ulu birileri tarafından) karar verilen kişiler” alınıyor, arkalarından bir medya korosu onlara anında “gazeteci oldukları için değil, çetecilikten alındılar vs” şarkısı diziyor ve hoop olay kapanmış, o kişiler unutulmuştur.GAZETECİNİN SİLİVRİ RÜYASINeyse ki Ahmet Hakan’ın “göz altı”sında konu farklıymış da çabuk kurtulmuş. Ama yine de “kendisine ikram edilen sıcak poğaçaların filan ‘yaşadığı şoku unutmasına’ yardımcı olacağını” hiç sanmam, hayatı boyunca unutmayacağı bir deneyim yaşadı ve kim bilir kaç gece aynı duygularla huzursuz olacaktır.Bu olayda göze çarpan ikinci nokta Hakan’ın aklına ilk gelen şeyin “Sanırım Silivri konulu bir rüya görüyorum” düşüncesi olması, “içimden mahpushane çeşmeleri aktı” demesi.. Ülkenin tanınmış, demokrasiye saygılı olduğu bilinen gazetecilerinin dahi o dakikada “Silivri”yi düşündüğü bir ortam oluşmuşsa artık o ülkeyi yönetenlerin “Bizim siyasetimizde korku yoktur” demesinin anlamı olabilir mi?Polisin ve tüm kurumların hükümetin emrinde olduğu bilinirken özellikle, olabilir mi? Son zamanlarda adı ‘en alakasız şekilde bir iddianameye iliştiriliverilen’ yazarların durup dururken, hiçbir mecburiyetleri yokken “kendini savunma, olayı açıklayıp duyurma” zorunluluğu hissetmesi, bu durumda bırakılmaları olacak iş midir, bugüne kadar herhangi bir dönemde böyle bir tablo görülmüş müdür? Bazı davalar, bazı konular “top secret” olarak, en gizli konu gibi korunur ve tek kelime edilmezken “Ergenekon soruşturması” adı geçer geçmez bütün iddialar, daha ‘doğru-yalan-yanlış ayrılmadan’ neden ve nasıl o dakikada gazetelere geçiyor ve masum insanları zan altında bırakıyor?TOPLUMUN SABRINI SINAMAK!Üstelik gazeteci olduğu söylenen ama tutumlarıyla daha çok ‘zebani’ye benzeyen birilerinin ‘keyfine göre’ çeşit çeşit yorumlarla masum insanları ‘suçlu gibi’ göstermesine izin veriliyor? Nasıl ve kimler tarafından anında servis ediliyor bu bilgiler, polise, savcılara “vatandaşa illallah dedirtecek” yetkiler nasıl veriliyor, açıklanması gerekmez mi? Hükümet en kısa zamanda Türkiye’deki bu “demokrasiye, insan haklarına, vatandaşa saygıya” aykırı duruma son verilmesini sağlamalı, gazetecilere ve herkese korku salınmasını önlemelidir artık. Bu onun görevidir ! Aksi takdirde bu akıl dışı olayların “AB standartlarına uyduğu” masalına kimseyi inandıramaz, böyle istemekle kalır, kendimiz söyler kendimiz dinleriz. Ve ayrıca “toplumun sabrını sınamak” da hiçbir hükümete yakışmaz.*****HSYK ve ‘gerekli şartlar’Yargıtay ve Danıştay’a “büyük çoğunluğunu referandumdan sonra tek başına iktidar partisinin, özellikle Adalet Bakanı’nın seçtiği” HSYK tarafından 211 yeni üye atanmış. Böylece HSYK ile Anayasa Mahkemesi’nin tamamen iktidar yönetimine girerek işlevini kaybetmesinden sonra Yargıtay ve Danıştay’a aynı operasyon tamamlanmış oluyor. Bir başka deyişle, artık gerçekten hiç kimse Türkiye’de ‘demokrasiyi korumanın en önemli unsuru olan kuvvetler ayrılığı’ ndan söz edemez. Daha önce zaten “hükümet ile Meclis” yani “yürütme ve yasama” tek elde toplanmıştı, şimdi yargı da tümüyle aynı grubun içine girdi.Bu durumda “hükümeti ve Meclis’i denetleyecek yüksek yargı” ortadan kalkmış oluyor. Yine daha önce hiçbir iktidar döneminde “tüm mahkeme üyelerini tek bir partinin seçmesi” görülmüş bir durum değildi ama habere göre bu çok hayati değişikliğe doğal olarak gösterilen tepkilere HSYK sert cevap vermiş ve “Seçilen üyeler gerekli şartları taşımaktadır” demiş.Şimdi “kendi üyelerinin çoğu Adalet Bakanlığı bürokratlarından seçilen” HSYK ’ya sorulur tabii; “Nedir bu gerekli şartlar”, acaba gerekli şart “iktidar tarafından seçilen HSYK’nın seçmesi” midir üyeleri? Bu mudur aranan özellik?Hepsi bir yana “kadın erkek eşitliğinde yaptığımız atılım”ı dünyaya anlatıp duruyoruz, atanan 211 üye içinde sadece 6 kadının olması “atılım”ı ne kadar iyi anlatıyor değil mi? Bence hep böyle ‘atıla atıla’ gidecek kadınlar!

Devamını Oku

Yumurta atmak ve cinayet aynı şeymiş!

25 Şubat 2011

Bugün İstanbul Hilton Oteli’nde İngiltere Büyükelçiliği ile Türk Adalet Bakanlığı’nın ortaklaşa düzenlediği bir toplantıya davetliyim. Projenin amacı “uyuşmazlıkların dostane çözümü vs” imiş ve Türk adli sisteminde “AB standartlarının sağlanması” için hazırlanmış. Aslına bakarsanız yalnız ben değil tüm gazeteciler başka ülkelerin katıldığı toplantılara gidip ortada “Türk adli sistemi” diye bir şey kalmadığını anlatmalıyız diye düşünüyorum.Gel gör ki sadece yazıları, haberleri “birilerini rahatsız ettiği için tutuklanan” meslektaşları için en azından “adalet bir gün herkese olduğu gibi bana da gerekebilir” düşüncesiyle (ki bazıları için gerekiyor, onlara da dava açıldı) tepki göstermeleri beklenirken, arkasından tef çalan “adı demokrat”ların olduğu bir ülkede artık toplu bir basın tepkisinden söz edilemez.KILIÇ’A YUMURTA ATAN ÖĞRENCİLEREskişehir’de Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a yumurta atan; biri 20, diğeri 22 yaşında iki öğrenci “2 yıla kadar hapis” istemiyle yargılanıyormuş. Demokratik (!) ülkenin, demokratik (!) anlayıştaki mahkeme başkanı da bundan hoşnut, bekliyor olmalı.. Sonucu.. Çocuklar hapis cezasıyla hüküm giyer ve sırf yumurta attıkları için verilecek bu ceza sicillerine işlenirse, eğitimleri ve tabii iş bulmala-rı, bundan sonraki yaşamları etkilenirse adalet yerini bulmuş (!) olacak.KILIÇ’IN AĞIR HAKARETİPeki yumurta atanlara bu ceza neden veriliyor, çünkü “Bay Kılıç’a hakaret etmiş” oluyorlar. Ya kendi meslektaşlarının bulunduğu, ciddiyetle görevini yaptığı Yargıtay ve Danıştay’a, dolayısıyla bugüne kadar ve bugünkü başkanlara ve üyelere ağır hakaret sayılan, Yargıtay eski Başkanı Prof Dr Sami Selçuk’un bile hakaret kabul ettiği sözlerine ne demeli? Acaba “yıllardır uyumaktan başka ne yaptılar” sözlerinin yüksek mahkeme üyelerindeki etkisi yumurta veya yumruk atmaktan daha mı hafiftir? Olmadığına göre kendisi de “hakkında ciddi ceza verilecek bir dava açılmasını” hak etmiyor mu?Aynen “milletvekili dokunulmazlığı” gibi büyük bir haksızlık ve eşitsizlik.. Anayasa’daki eşitlik ilkesine de aykırı. Demokratik bir ülkede aynı hatadan dolayı gencecik öğrenciye ve her vatandaşa dava açılıyorsa neden “milletvekiline ve Bay Kılıç’a ya da hatası görülen hakim ve savcılara” açılması engelleniyor? Meclis’in “Anayasa’ya aykırı şekilde eşitsizlik yaratma” hakkı var mı? Madem ki bu hukuksuzluk yapılmaktadır, Haşim Kılıç hakaretten dolayı cezalandırılmıyorsa öğrenciler de cezalandırılmamalı. ‘Diğer öğrencileri sindirmek, bundan sonra siyasetçilere de yumurta atılmaması için örnek yaratmak’ üzere yapıldığı bellidir ama bunu yapmak için ‘günah keçisi’ seçilen o iki gencin hayatıyla oynamaktan vazgeçsinler.AL SANA ADALET.. BAK BAK AĞLA!“Dur ihtarına uymadığı için açılan polis ateşi sonunda başından vurularak hayatını kaybeden” genç Baran Tursun’un babasının gönderdiği basın açıklamasında hem olayı gizleyip “trafik kazası gibi gösteren, delilleri karartıp gizleyen, sahte belgeler düzenleyen” polisin (delil karartmak onlara serbest demek ki), hem suç ortadayken suçluya hak ettiği cezayı vermeyen, tarafsızlığını yitirmiş hakimlerin yaptıkları hem de evladını kaybederek büyük mağduriyet yaşamış aileye açılan “sindirme davaları” anlatılmış.Sıkı durun verilen cezaya geliyorum, yumurta atan öğrencilerle aynı; 2 yıl.. Ne güzel değil mi, demek öğrenciler Bay Kılıç’a yumurta atarak cinayet işlemişler. Eğer bunun adı adalet ise gidip bu adaleti hemen AB’ye duyuralım ve diyelim ki; “Bakın biz demokraside, adalette, hak hukukta büyük yol kat ettik, alın artık bizi”.. Birilerinin kendini o yeni inşa edilen anlı şanlı adalet saraylarının önünde yakması filan mı gerekiyor adalete kavuşmak için, soruyorum!***Bir Zeki Müren filmi!Ünlü yönetmen Ülkü Erakalın’ın yazıp yönettiği ve Zeki Müren’in son 9 gününü anlatan “Çığlık Çığlığa Sevda” filmini birkaç gün önce Metro City Alışveriş Merkezi’ndeki gala gösteriminde izledim. Türk Sanat Müziği tarihine adını altın harflerle yazdıran dev sanatçı Zeki Müren de birçok değerli isim gibi vefasızlığa uğradı, bu çok yönlü sanatçının müziğini sık sık dinleyip unutmamamız gerekirken neredeyse adı bile unutturuldu.Uzun süren bir çalışma sonunda tamamladığı “Çığlık Çığlığa Sevda” ile o vefasızlığa en güzel cevabı veren Ülkü Erakalın ise gösterimden sonra yaptığı konuşmada “Yaşamımda ilk defa kendi istediğim bir filmi yaptım, ölümsüz bir sanatçıya vefa borcu ödemek beni mutlu ediyor” dedi. Başrollerini Ediz Hun, Selma Güneri, Tomris Oğuzalp gibi başarılı, deneyimli sanatçıların paylaştığı, son günlerinde onunla röportaj yaparak hayatını anlattıran iki üniversite öğrencisini ise Irmak Ünal’la Özgür Özberk’in oynadığı film Zeki Müren’i en güzel şarkılarıyla, piyanosunun başında kendinden geçişini, müziğe adanmışlığını yansıtmasıyla onu sinemada da ölümsüzleştirecek bir eser olmuş.Sanat hayatı boyunca 130 filmde rol alan Türk sineması klasiklerinin başrol oyuncusu Ediz Hun’un Zeki Müren’i de iyi canlandırması zaten beklenirdi ama yine de çok zor olan bu rolde gösterdiği performans insanı hayrete düşürüyor. Her sahnenin Erakalın tarafından bir görsel şölene dönüştürüldüğü filmde Tomris Oğuzalp ve Selma Güneri aynı şekilde insana eski Türk filmlerinin keyfini, nostaljisini yaşatıyorlar (görüntü yönetmeni Tangör Toydemir’i kutlamayı unutmayalım, süper).. Özellikle filmin şarkısı, sözleri Aysel Gürel’e, bestesi Ülkü Erakalın’a ait olan ve Zeki Müren’in duyar duymaz Sevda “bu şarkıyı ben okuyacağım” dediği “Seni Senden İstiyorum”u çok seveceksiniz. Çığlık Çığlığa Sevda ne zaman gösterime girecek bilmiyorum ama eğer sinemayı ve Türk sanat müziğini seviyorsanız duyduğunuzda kaçırmayın. Sağlığında Zeki Müren’in peşinden ayrılmayan sanatçılar da onu çok çabuk unuttular, biz unutmayalım!

Devamını Oku

Ezik bir Başkan!

24 Şubat 2011

Söz edeceğim konu referandumdan sonra Anayasa Mahkemesi’nden başlayarak bütün yüksek mahkemelerin de siyasi iktidarın sözünden çıkamayacak hale getirilmesi değil şu anda.. Mahkemelere hakim-savcı atayan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun da, AYM’nin de çoğunluğunu tek başına iktidarın seçmesi, siyasi gücün etkisine girmemiş durumdaki Yargıtay ve Danıştay’ı da bağımlı yapacak çözümlerin bulunmuş olması da değil.Hatta ve hatta dün haberler arasında bulunan “Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın 2001’de Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra ikiye bölünen partide Erdoğan ile Gül’ün Bülent Arınç’ı yeni oluşuma katılmaya ikna etmek üzere yaptıkları toplantıya Haşim Kılıç’ın katılmış olmasından söz eden kitap” da değil.. Diyelim ki katıldı veya katılmadı ama bugüne kadar kullandığı tüm oylarda onların hoşuna gidecek yönde karar verdiği zaten biliniyor, Asıl dikkati çeken Haşim Kılıç’ın Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’le birlikte olan fotoğraflarındaki hali..YÜKSEK YARGIYI AŞAĞILAMAKDüşünün Haşim Kılıç Anayasa Hukukçusu filan olmadığı halde bu kadar hayati önem taşıyan bir yüksek mahkemenin başkanlığına her nasılsa getirilmiş. Bu mahkemenin kuruluş nedeni ve işlevi ‘Meclis’in kararlarını, çıkacak yasaları denetleyerek demokrasiye, rejime aykırı veya hatalı kararları önlemek’. Bugün Meclis çoğunluğu tek partide olduğu için ve bu çoğunluk hükümetin istediği yönde karar vereceği için direkt olarak ‘hükümeti denetleyecek’ gibi bir durum ortaya çıkmış. Demek ki AYM Başkanı’nın hükümetle ilişkilerinde biraz mesafeli ve dik duruş gerekiyor.Oysa Haşim Kılıç bir yandan ‘yüksek yargıyı aşağılayıcı ifadelerle’ konuşmalar yaparken bir yandan da kendi yüksek mahkemesini düşünmeden Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın yanında mahcup, ezik görüntülerde fotoğrafları çıkıyor. Durum böyle olunca millet ‘böyle bir AYM başkanının bağımsız karar vereceğine’ nasıl inansın? Adeta “ne emriniz varsa amadeyim” duruşundaki başkana nasıl güvensin? Buradaki önemli problem de AYM üyelerinin “süreleri dolmadan” değiştirilememesi.. Hani “güven kaybolmuşken değiştirilmeli” demek bile imkansız. Ne hata yaparsa yapsın yıllarca orada oturacak. Zaten büyük ihtimalle bu hali “denetleyecekleri iktidar”ın pek hoşuna gidiyordur. Anlayacağınız birçok konuda olduğu gibi buna da katlanmak gerekiyor. Ya sabır!*****Birleşmiş Milletler’de konuşma!Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan Birleşmiş Milletler’de konuşma yapmış; “demokrasiyi, kadın haklarını” anlatmış. Güzel bir haber bu.. Sadece ‘konuşmanın içeriği’ biraz tartışmalı.. Örneğin “Türkiye’de kadınların eşitlik mücadelesinde, ekonomik ve siyasi alanda daha etkin olma mücadelesinde örnek bir atılım sergilediklerini” söylemiş ki kadınların bu atılımını gösteren bir işaret yok (yanında sorunları iyi bilen bir kadın kuruluşundan hukukçu götürse bunları anlatırdı ona). Ülkede ‘kadına bakış’ hiç değişmemiş, kadınlara şiddet olayları giderek artmış, hakimler kadınları vahşice öldüren veya tecavüz eden ağır suçlulara ceza vermiyorlar ve kimseden tepki duyulmuyor.HANGİ STANDARTLAR YÜKSELDİ?Daha dün sokağın ortasında adamın biri karısının boğazını kesti, üç gün sonra onu da bırakırlar. Siyasette kadın sayısı “dünyanın tüm ülkelerinin gerisinde”.. Kız çocuklara eğitim verilsin diye uğraşan en önemli sivil toplum kuruluşu “terörist” muamelesi görüyor. Bunları acilen çözmek zorunda olduğumuzu anlatsak, hatta yardım istesek daha doğru olmaz mı?Bir de “demokratik standartlarımızı her geçen gün yükselttiğimizi” söylemiş Emine Erdoğan .. İyi ki “somut olarak hangi konularda” diye soran çıkmamış. Acaba “yargımız” mı daha özgür oldu, “basın özgürlüğü” mü arttı, sendikaların haklarında, öğrencilerin ve vatandaşın ifade özgürlüğünde bir gelişme mi oldu? Özgür, demokratik ülkelerde olduğu gibi gazetecilerin hepsi “yazdıklarından, verdiği haberlerden dolayı cezaevi korkusu duymadan çalışabiliyor mu? Tutuklu kaç gazeteci var? Toplum kesinlikle hiçbir baskı hissetmiyor mu? Dinlendiğinden korkmayarak rahatça telefon görüşmesi yapıyor, hatta normal konuşmasını yapabiliyor mu?Topluluklara hitap ettiğinizde bu sorular gelebilir, cevaplarını da hazırlamak iyi olur diye düşünüyorum. (NOT; Birkaç yıl önce Bahçeşehir Üniversitesi’nde Iraklı gazetecilerin konuşmacı olduğu bir toplantıya katılmış ve Irak’ta gazetecilerin yazılarından dolayı tutuklandığını şikayet ederek anlattıklarında ülkemin böyle olmamasından mutluluk duymuştum. Kısa sürede aynı şartlara gelmemiz nasıl açıklanabilir acaba? Veya diğer ülkelere bu da açıklanmalı değil midir?)*****Hak değil, suç!“Tesettür kıyafeti giymeyen kadınlara cinsel saldırı olursa bunda kıyafetin rolü vardır” diyen Orhan Çeker isimli şahıs için suç duyurusunda bulunulmasına “bu sözlerin ifade özgürlüğüne girdiğini” söyleyen meslektaşlarımız oldu. Tabii ki sağduyulu yazarlardan söz ediyorum, 21’inci yüzyılda hala ayetlere canlarının istediği anlamı yükleyerek ve fırsattan istifade bu çağdışı sözleri bile “dine, inanca mal ederek” hasta anlayışları korumaya çalışanlardan değil. Onlar “çocuklara, bebeklere tecavüzü” nasıl açıklıyorlar acaba, bu hesapça bebekleri, çocukları da sapıklardan korumak için tesettüre mi sokmalı?Orhan Çeker’in sözlerinin ifade özgürlüğüne giremeyeceğini, sapıklara “tesettürsüz kadınları, gençleri hedef gösterdiğini ve tecavüz suçunun sorumluluğunu suçlu yerine mağdurun üstüne yıktığını” hukukçular söylüyorlar. Zaten suç duyurusu yapan da Ankara Barosu.. Bu konuda yanılgı çok tehlikeli, hatırlatmak istedim.

Devamını Oku

Gazeteci listenizi sevsinler!

23 Şubat 2011

“Demokrasi”nin “D”sinden haberi olmayan veya bilinçli şekilde bir yandan devamlı, “demokrasiden demokrat olmanın erdemlerinden dem vurarak, kendini öyle benimseterek ‘siyasi yalakalığı’ da ‘demokratlık’ olarak yutturanların” çok olduğu ülkede zihinsel kaosun bu boyuta ulaşması şaşırtıcı değildir. Zira daha önceki örneklerde de görülmüştür ki bir ülkede toplumun büyük kesimlerinin tepki vereceği olumsuz değişikliklerin yapılması planlanmışsa veya yapılmaktaysa önce bu tepkileri duyuracak “medya” gazeteleri ve TV’leriyle istenen şekle getirilmeli ve “duyuramaz” olmalıdır, arkasından da atılan adımları denetleyecek “bağımsız yargı”.. Kolaylık sağlamak üzere toplum “bütün olmaktan çıkarılıp” bölünmeli, kutuplara ayrılmalıdır, kutuplar arası çekişmeler “düşmanlığa” dönüşmeli, keskinleşmelidir ve böylece ciddi adımlarda çıkacak tepkiler giderek cılızlaşmalı ve sonunda kalanlar da “yoktan var edilen destek olaylar ve taraf gazeteciler yardımıyla” sindirilerek tümüyle sessiz bir toplum elde edilmelidir. Hatta o arada toplumu bir arada tutan milli değerler, güvenilir buldukları tüm kurumlar iyice zayıflatılırsa dımdızlak ortada kalmış, kime dönse ya sinmiş veya yok olmuş elverişli bir “insanlar topluluğu” ortaya çıkar ki en isteneni de budur.TEKEL MEDYAİşte bunlar sağlandığında artık ‘olayları derinliğine inceleyip anlamaya çalışmayan’ kitlelere, özellikle gençlere “yanlış”ları “doğru” diye sunabilir ve bunlara inanmalarını sağlayabilirsiniz. Neredeyse bütün gazete ve TV’ler “aynı amaç için kullanılmakta” olduğundan söylediklerinizdeki ‘yalan-yanlış payını’ halka anlatmak imkansızdır artık, medya tekeldedir. Bunun içinde yer alan ‘pek demokratik gazeteciler’ olup biteni alengirli yazılar, konuşmalarla gizleyerek okurdan önce kendi vicdanlarını inandırmaya çalışsalar da ki bazılarının çıkar nedeniyle düştüğü durum insanın içini sızlatıyor.Daha önce de ‘nereden çıktığı, hangi yılan kafanın ürünü olduğu belirsiz bir gazeteci listesini’ köşelerinden vererek meslektaşlarına kasıtlı şekilde zarar vermeye çalışmış ve tutturamamışlardı. Ne acı, ne zavallı, ne onursuz bir çırpınış değil mi?PARTİ ORGANI TVBen tüm gazetelerdeki tüm “anlam ifade etmeyen” yazıları okumam, zaman ve enerji israfından hoşlanmadığım için. . Soner Yalçın’ın “Halk TV’yi alma ve bazı gazetecileri orada çalıştırma” konusundaki telefon görüşmesini ve mektubunu “sanki önemli bir şey ifşa ediyormuş, ilk kendisi dillendiriyormuş ya da orada ismi anılan gazetecileri bağlayan bir durum varmış gibi” yazan ve bunu da gazetecilik sananların (ki liste veren gazete ve gazeteciler herkesin malumudur) yazılarını da okumadım. Ama yurt dışından bile okuyup bildiren, hatta gönderen okurlarım oldu. O yazılara ve onları destekleyenlere bakınca da inanın aklımdan ilk geçen şuydu; Bu kadar aptallığın arka arkaya yapıldığı ülkede “aptal” sözüne niye kızılıyor ki, pes yani..PARDON, MESELE NEDİR?- Her şeyden önce, kendisini sadece yazılarından tanıdığım ve özellikle tarih, araştırma yazılarını büyük ilgiyle okuduğum Soner Yalçın’ın tutuklanmasına neden gösterilen “darbe iddialarıyla” hiçbir ilgisinin olmadığına, yazı ve haberlerinden dolayı başına bunun geldiğine, dün yaptığı açıklama dahil tepkilerindeki haklılığa inanıyorum, bu bir.. - Ülkede “çekinmeden siyasi eleştiri yapabilen, tarafsız olarak her partiye ve görüşe aynı derecede yer verebilen TV kanalının kalmadığı” bilinirken, Halk TV ile ilgili söylediği “parti organı halindeki TV’lerin dünyanın hiçbir yerinde etkili olmadığı, bu nedenle o TV’nin de ihtiyacı karşılamadığı” sözünü ve “değişmesi gerektiği” görüşü son derece yerindedir, bu iki.. (Her ne kadar devlet televizyonu TRT bile artık bir parti TV’sine dönüştürülmüşse de.. Adı hala korunuyor.)- Yine “Bu kanalı alırsa ‘herkesin konuşmasını sağlayacakları, kimseye hakaret etmeyecekleri, cesur olacakları, haberciliğin nasıl yapılacağını gösterecekleri, saygın olacakları” benzeri vurgular da ancak takdir edilebilir, bu üç. Yani ortada bir yanlış, eleştirilecek bir konu yok, bağımsız, herkese açık bir kanal aranmış hepsi bu. Gelelim “çalıştıracağı gazeteciler listesi” olarak verilen listeye..‘BAŞARILI GAZETECİ’ ARANIYORBurada da öncelikle bazı meslektaşlarımızın yazdığı “Bir gazetecinin ‘partili’ olduğunu söylemesi, partili gibi davranması, bir partinin yanlısı olarak program yapması ayıp değildir, demokratik muhalif bir tavırdır” gibi yorumlarla aynı fikirde olmadığımı söyleyeyim.. Belki de gençlik yıllarımı “demokrasinin beşiği” denilen İngiltere’de geçirdiğim, eğitimimin bir kısmını da orada yaptığım için olmalı, ben buna inanmıyorum. Gazeteci elbette ‘belli bir partiye oy verebilir, bir siyasi görüşü benimseyebilir’ ama ilkeli, sorumlu gazeteci (hangi parti olursa olsun) bir partiye ya da şahıslara angaje şekilde çalışamaz, yazamaz, objektif olması gerekir. Gazeteciliğin yapısında “iktidarların hatalarını eleştirmek” olduğu için özellikle “iktidara angaje, taraf” olamaz, olmamalıdır.Ama bugün iktidara kayıtsız şartsız angaje sayısız gazeteci olduğundan ve onlara her ülkede deneceği gibi “yandaş” dendiğinden (ki aralarında ödül olarak TRT’de yıllardır başarısız programları ‘başarıyla’ sürdürenler var) daha önceki iktidarlar döneminde görülmemiş bir durum yaratılarak eleştirenlere de ‘muhalefet yandaşı’ yaftası yapıştırılıyor. Yine ‘vicdan rahatlatma, milleti de inandırma’ ümidiyle.. Verilen ve çoğunun başarılı gazeteciler ve televizyoncular olduğu görülen, bu nedenle de adlarının böyle listelerde bulunmasına şaşılmayacak “program yaptırılacaklar” listesinde benim ismim de var. Son derece doğal zira “yılın her haftasında tartışmasız ‘en çok izlenen haber programı’ olmuş (anketle değil reytingle), ‘tarafsızlığına, farklılığına, sadece gerçekleri yansıttığına’ inanılan ve güvenilen, yayınlandığı kanala reklam yağdıran, karşısındaki kanalların yayın saati içinde rekabet şansını ortadan kaldıran, en kaliteli konuklara-bilim adamlarına yer veren ve 5 yıl boyunca tek hatası görülmemiş” bir haber programını (buna rağmen neden ekranda olmadığını ise hala lütfen bana sormayın, kendiniz düşünün) kim istemez?. Öyle etkili ki izleyici onu nasıl sevdiğini ve aradığını, onsuz “Pazar günlerinin anlamı kalmadığını, artık gerçekleri öğrenemediğini” 9 ay sonra hala bildiriyor, talep yağıyor.TARAFLI KANALDA ÇALIŞMAM!Şimdi efendim, söz edilen mektupları falan bilemem ben, son yılarda moda olduğu üzere normal konuşmaların-düşüncelerin ‘suçmuş gibi yansıtılmasını ve halkın aldatılmasını’ ise anlamam hiç mümkün değil. Gazeteci olarak onu takdir ederim, ‘başka şartlarda ve bağımsız bir kanalda’ birlikte çalışmak zevk olurdu, söz edilen düşüncesine uyan bir teklif ise yazılı veya sözlü olarak Soner Yalçın’dan hiç gelmedi. Buna karşılık geçen yaz programım ‘referandum öncesinde zamansızca’ kesildiğinde (ki nedenleri er geç bir gün açıkça konuşulacaktır), gerçeklerin anlatılmasının çok önemli olduğu bu dönemde birkaç kanalla birlikte bana Halk TV’de program yapmam için de teklif geldi. Ben de “hangisi olursa olsun, ‘bir siyasi partiye yakınlığı bilinen’ bir kanalda program yapmayacağımı, Her Açıdan’ın tarafsızlığının her şeyin önünde olduğunu” söyleyerek reddettim. Aynen ‘ideolojik imaja sahip veya yalnızca belli bir kesime ait görünen’ kanallardan gelen teklifleri reddettiğim gibi.. Demek ki neymiş; bazı gazetecilerin ‘düşünülmesi’ değil, ‘düşünülen gazetecilerin ne düşündüğü’ imiş önemli olan. Yaşadığım ülkede “programım için bu şartlar mevcutken bile” yapacak bağımsız ve korkusuz kanal ortaya çıkamıyorsa, böyle bir ortam kalmamışsa, muhalefet partilerinin de “seçim ve referandum gibi zamanlarda bile” seslerini duyuracakları kanal kalmamışsa, en azından bunun için tarafsız kanal ve program arıyor, bulamıyorlarsa söylenecek tek söz vardır; “kader utansın”.. Bu akıl almaz tablodan daha fazla söz etmek istemiyorum. (Not: Aslına bakarsanız artık haber programı yapmak için de istek duymuyorum, daha önce bir heyecan ve keyifti bence artık işkenceden farksız!)

Devamını Oku

Bu çocuğa yapılanın günahı kimin?

22 Şubat 2011

Bu ülkede yıllardır toplum “sanki daha önce dini bilmiyormuş da yeni öğrenmiş gibi ve sanki sadece bir kesimi dindarmış da geriye kalanların dinine-inancına bazı partiler ile medyadaki destekçileri karar verecekmiş gibi” şartlandırıldı, kutuplara ayrıldı. Din böylece siyasetin göbeğine oturtularak kullanıldı, oy getirisi de tabii muhteşem oldu.Her gün dinle inançla ilgili söylemler dilden düşmedi, konuşma aralarına hadisler, ayetler sıkıştırıldı. Peki, nasıl oluyor da dine bu kadar önem veren ve bu durumda “günahtan da korkması gereken” siyasetçilerin yönettiği, insanların din istismarına oy verdiği ülkede kadınlara ve küçücük çocuklara saldıran, onların ve ailelerinin hayatını karartan tecavüzcüler ve kadına-çocuğa şiddet uygulayan, öldüren suçlular “günahı ve sorumluluğu” hiç düşünülmeden serbest bırakılıyor, bu nedenle aynı olaylar giderek daha da sık görülmeye başlanıyor?Ve toplumdan bu duruma isyan tepkisi duyulmuyor, hatta çocuk tecavüzlerini bile mazur göstermeye çalışabilenler çıkıyor?‘TECAVÜZE TEŞVİK’ CEZALARIKendinden, çevresinden, ailesinden utanmayan ahlaksızlara istedikleri ortam “başta cezaları vermeyen hakimler” olmak üzere elbirliğiyle sağlanıyor? Dün yine Vatan’ın manşetinde “dedesi yaşında rezillerin, aralarında muhtar, korucu, memur ve askerlerin” bulunduğu 26 sapığın 7 ay boyunca tecavüz ettiği 13 yaşındaki çocuğun haberi vardı. Daha önce defalarca yazdığımız, 2002 yılında Mardin’de geçen bu skandalın sanıkları 8 yıllık davadan sonra komik denecek hafif cezalarla kurtuldular.HELE FATMAGÜL... KESİN SUÇLU!Bunu yapabilmek için de Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi (yazarken ben utanıyorum) yıllar öncesinde yapılmaya çalışılan ve bizlerin çabasıyla önlenen bir rezaleti “sanki uygulama hakkı varmış gibi” uygulamış ve “13 yaşındaki çocuk 26 yetişkin ahlaksıza karşı koyamadığı için” onun “tecavüze rıza gösterdiğini” savunmuş. Bu nasıl mahkeme ise kesinlikle “dizide Fatmagül’ün 4 tecavüzcüye karşı koyamayıp tecavüze uğramasını” da “Fatmagül’ün hatası” olarak görüyordur. Orada hem Fatmagül birkaç yaş daha büyük, hem de tecavüzcülerin sayısı daha az.. Allah kahretsin bu anlayışı, söylenecek en uygun söz bu! Acaba Mardin’deki çocuğun ve benzerlerinin yaşadığı vahşetin ve kimbilir kaç kez Adli Tıp’ta aynı olayı tekrar tekrar yaşamak zorunda bırakılmalarının günahını kim taşıyacak? Sadece o sapıklar mı, yoksa ceza vermeyen hakimler, buna susan siyasetçiler ve toplum da ortak mı?Onlar bunu yapınca kendini prof sanan birileri de, çocuklara bile vahşice tecavüz edilen ülkede çıkıp “tesettürsüz kadınlara tecavüzde kadının kıyafetinin rolü önemlidir” gibi çağdışı, akıl almaz, aynı zamanda suç olan bir sözü söyleme ve öğrencilerine öğretme cüretinde bulunur tabii.. Eğer bu ülkeyi yönetenlerden, hiç değilse milletvekillerinden bir tepki, kınama gelmezse daha da rahat bulur. ( Ankara Barosu’ndan başka suç duyurusu yapan, TKB Başkanı Sema Kendirci’den başka olayı takip eden de çıkmadı. Oysa bu ülkede “tek bir cümle için” zirveden suç duyurusu yapıldığı görülmüştür.)‘ÇOCUĞUN RIZASI’NA İNANAN DA SUÇLU!Hatırlatayım, 2002 yılından önce kanun yazan iki hukuk profesörünün TCK taslağına “çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası olup olmadığına bakılmalı” ve “kadınlara toplu tecavüzde, bir tecavüzcü mağdurla evlenmeyi kabul ederse hepsi cezadan kurtulmalı” gibi maddeler konduğunu fark etmiştik. Kadın örgütleri, hukukçular ve benim de aralarında olduğum birkaç kadın gazetecinin aralıksız tepkisi ve uzun mücadeleler sonunda bu maddeler kanuna giremedi .Ama bana ‘bu maddeleri ancak ruh hastaları düşünür’ dediğim yazılarımdan dolayı Türk basın tarihinin en yüksek tazminat davaları açıldı. Çok sayıda gönüllü hukukçu beni savundu ve sadece “ruh hastası” sözü dışında hepsini kazandık, o da şu anda AİHM’de, onu da kazanacağız. Şu anda ise ‘yasalarda bulunmayan bu saçmalıkları hala kullanabilen mahkemeler varsa’ düşüncemin değişmediğini söylüyorum. Bana dava açacaklarsa yine kazanırım bilmiş olsunlar. ADALET BAKANI’NI DUYMAK İSTİYORUZMardin’deki bu vahşetin mağduru küçük kız Adalet Bakanı’na da bir mektup yazarak “Benim hayatım karardı, başka çocuklarınki de kararmasın” diye yardım istemiş, sonucu bu “neredeyse çocuğu suçlu çıkaracak” gerekçeli karar mı olmalıydı? Mardin olayı da aynen Ayşe Paşalı cinayetinin kadınların korunması için simge olması gibi (ne oldu, o korunma için yasadan ses yok) çocuk tecavüzlerinde simge bir olaydır. 2002 öncesinde Bakan Hikmet Sami Türk bu davalar ve yasalarla ciddi şekilde ilgilenmiş ve bunun çok yararı olmuştu, şimdi de mahkemelerin suçlulara hak ettikleri ağır cezaları vermek zorunda bırakılması ve doğru yasaların çıkarılması için Adalet Bakanı’nı insiyatif almaya çağırıyoruz. Ortada somut bir suçun olmadığı soruşturmalarda “iddialar üzerine” şüphelilerin ömür boyu hapsi bile istenebildiğine göre ‘somut ağır suçluların hafif cezalarla kurtarılması’ kabul edilemez. Hele de yasayla önlenmişse!***El insaf artık!Dün Vatan’ın 3’üncü sayfasında da Sakarya’da yol kenarında yürürken bir anne ile kızına çarpıp anneyi öldüren, genç kızı ise komaya sokan şoför Mustafa Sarı’nın serbest bırakıldığı haberi vardı. Öğrenci Dilara Sarıkaya’yı öldüren şoför de serbest.. Bu nasıl adalet, mahkemeler hakimler anlatsın da öğrenelim. Sakarya’da ölen Şükriye Tınmaz’ın kızı Dilek de, Dilara’nın ailesi de isyan ediyor, haksız olduklarını mı düşünüyor bu hakimler? Adalet Bakanlığı kesinlikle bu kararların ne hakla alındığını millete açıklamalıdır.***Hasta değil sapık!Geçen hafta Okan Bayülgen’in programında tecavüz olayları tartışılırken konuşmacı psikolog çok ama çok doğru ve önemli bir noktaya dikkat çekti. Devamlı olarak tecavüzcülere “hasta” muamelesi yapılıyor, tedaviden filan söz ediliyor. Ne hastası, mesela Mardin’deki rezalette 26 tane hasta mı var ? Psikolog hanım da bunların suçu bilinçli olarak işlediğini ve “hasta” demenin çok yanlış olduğunu anlattı ki bu olaylara bakan deneyimli kadın hukukçular da aynı şeyleri söylüyorlar.Önce bundan vazgeçilmeli, sonra da TV’lerde, gazete haberlerinde ‘tecavüz’ yerine devamlı olarak ‘taciz’ demekten. Anlıyorum utanıyoruz ama suçu küçülterek, küçücük çocuklara, kendinden güçsüz kadınlara zorbalıkla tecavüz eden sapıkları hafif suç işlemiş gibi göstererek utancı azaltamayız, ancak önlemek için gayret göstererek azaltabiliriz belki.Demek ki ne diyeceğiz; TE-CA-VÜZ !

Devamını Oku

Seçim öncesi unutturulmayacak iki konu!

21 Şubat 2011

Seçime kalmış 4 ay, ondan önce anlaşılması gereken bir sürü konu var ve bakıyorsunuz memlekette gündem “yapılacağı yıllardır iddia edilen ama tek bir sağlam kanıt ortaya konmamış” bir ‘darbe olacaktı’ iddiasıyla.. Adeta “olacağına inanç kaybolmasın diye” üç günde bir yapılan toplu tutuklamalarla olmamış darbeye kilitlenmiş kalmış. (Olmuş darbeleri yapanlara ise tek kelime edilmemiş.)O arada en önemli konular dikkatlerden kaçmakta ve sonra yine kafalar karmakarışıkken seçim kapıya gelecek. Mesela ben bu “kamuoyu araştırması” adı altında ‘bazı partilere yakın isimlere ait şirketler tarafından yapılan’ anketlerle seçim yaklaşırken millete beyin yıkama yapılmasının büyük bir yanlış olduğuna inanıyorum. Birçok konuda olduğu gibi bunun da suyunu çıkarıp “kimin daha çok anketçisi veya parası varsa onun borusu öter” durumuna soktuk çünkü.. Zaten propaganda imkanı konusunda partiler arasında ciddi bir eşitsizlik varken ve buna rağmen sonuçlar sanki “eşit şartlarda seçim oluyor” gibi veriliyorken bir de anketler koşuyor yardıma.. Hiçbir parti de “yeter artık, bu anket olayından vazgeçilsin, bırakın millet seçime, referanduma beyin yıkamasız gitsin” demiyor.SANDIK SONUÇLARI VE YENİ ANAYASABunlar bir yana ‘olmazsa olmaz iki konu’ çözülmeden bir seçim daha yapılmasını halk da kabul etmemeli, partiler de.. Daha önce yazdım ama hala günlük polemiklerle unutturuluyor; birincisi Yüksek Seçim Kurulu’nun (yetkisini aşarak ve bir anlamda kötüye kullanarak) adeta kendi keyfine kalmış gibi hala, bunca talepten, tepkiden, çağrıdan sonra “referanduma ait sandık sonuçlarını” vermemekte israr etmesi. Böylece partilerin kendi verilerini karşılaştırma hakkını ellerinden alıp “size ne sonuç verildiyse inanın bakalım” diyebilmesi .Ama müstehaktır, örneğin MHP sanki oraya gitmek de birilerinin tekelindeymiş ve kendilerine sorulmalıymış gibi “Anıtkabir’e çıkanlarla” uğraşacağına bu konuyla ilgilendi mi, halkı hiç bilgilendirdi mi? CHP ve diğer partiler ne yaptılar? Milleti daha referandum sonuçlarına “güvenebilir” hale getirmeden, el yordamıyla yeni bir bilinmeze, yeni bir seçime göndermeyi kim kendinde hak görebilir?Aynı şekilde, referandum öncesinde “gerçek tabloyu tersyüz ederek” BDP ile “CHP ve MHP”yi aynı küfeye sokuveren iktidar partisinin, sonuçtaki verimi gördükten sonra yine bu yönteme başvurması ve üç partinin şu anda da “benzer tepkiler verdiğini” söylemesi önemli bir konu (ortada hiçbir denetim kalmamışken muhalefet partilerinin benzer uyarılar yapması neden garip geliyorsa, o da belli değil. Muhalefet de mi susmalı acaba?). Zira bir yanda BDP ile PKK’nın verilen hangi güvence sonucunda seçime kadar “taleplerini durdurdukları ve teröre son verdikleri” sorusu dururken öte yanda Meclis’teki yumruklaşmalar ve göstermelik çekişmeler hiç de inandırıcı değil.RESMEN ‘ÖZERK BÖLGE’ TALEBİKısacası, aslında aralarında anlaşmış görünen iktidar ve BDP sahnede başka bir gösteri yapıyor gibiler ama ancak çok dikkatli gözlerin fark edeceği kadar ustaca yazılmış bir senaryoyu andırıyor. Anayasa hukukçuları “partiler seçim öncesi anayasa taslaklarını halka açıklamalılar” dedi ama açıklayan sadece BDP oldu. Ve onların taslağında “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi ile özerk bölge, Anayasa’dan ‘Türk’ tanımının çıkarılıp yerine ‘Türkiyeli’nin getirilmesi” gibi değişiklikler var.Bunlar açıklandıktan sonra ‘hükümetten hiçbir itiraz duyulmaması’ yanlış anlaşılmaz mı? Demek ki bunlar olmayacak istekler değil duygusu yaratarak “olmadığında” BDP-PKK cephesinden büyük tepkilere yol açamaz mı? Üstelik ortada aniden dillendirilerek “olabileceği” duygusunu yaratmış olan “Başkanlık sistemi ve eyaletlere bölünme” tartışması varken?İşte bu nedenle AKP’nin de “emri referandum sonrasında hemen verilen” yeni anayasada en azından bu konuda neler bulunduğunu ‘seçimden önce mutlaka açıklaması’ gerekir. Halkın, bir de böylesine önemli bir konu gizlenerek seçime gönderilmesi olacak şey değildir. Peki defalarca yazılmasına rağmen CHP ve MHP’nin de bu talepte bulunmamasına ne demeli?Acaba “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” konusu bile “aman o bölgede oy kaybetmeyelim” korkusu nedeniyle önemini mi yitirdi? Üstelik kendilerinin anayasa taslaklarını da açıklamaları gerekiyor. Günlük polemiklerden bıktık, bunları bırakıp ülkenin geleceğiyle ilgili konuları açıklasınlar millete! ***Hayvanlara şiddeti çözmeliyiz!Aralarında Ajda Pekkan’ın da olduğu bir grup sanatçının “hayvanlara şiddet uygulamanın kabahat değil, suç olmasını istiyoruz” diyerek Başbakan Erdoğan’ı ziyaret edecekleri haberi vardı dün gazetelerde.. Gerçi insana karşı, kadın ve çocuklara karşı şiddete ağır cezalar verecek yasaların yapılmadığı, mevcut cezaların bile hakimler tarafından uygulanmadığı bir ülkede hayvanlara karşı şiddetten söz etmek fantezi gibi kalıyor ama yine de bu konu çok önemli, uğraşmalıyız.Bu ülkede sahipsiz zavallı hayvanların çektiğini ancak gerçek hayvan severler görüyor ve biliyor. Eğer Türkiye medeni olduğunu iddia ediyorsa bu konuda da çözüm bulmalı. Yasalar konusunda bir şey yapamasalar da bazı belediyeler bu konuda harika adımlar atıyorlar ve bunu yaymak da hükümetin elinde. Çok da kolay, yeter ki karar versinler. Öncülük yaptığı, böyle bir adım attığı için Ajda Pekkan’ı kutluyorum. En azından böyle bir sorumluluk hissetmeleri bile kutlanmaya değer.Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül Cumartesi günü harika bir “Hayvan Kısırlaştırma ve Rehabilitasyon Merkezi” açtı, açılışa yetişemedim ama aynı gün gidip gezdim. Daha iyisi olamazdı. Beşiktaş Belediyesi’nin de bu kadar büyük ve gelişmiş olmasa da (büyütülebilir ve yapılmalı bence) benzer bir merkezi var, her ikisine yardımcı olan çok sayıda vicdanlı, gönüllü vatandaş var. Tüm illerde, tüm ilçe belediyeleri buna teşvik edilse hatta zorunlu tutulsa sokakta birkaç yıl içinde sokak hayvanlarının sayısı kontrol altına alınır, şiddetten de kurtulurlar. Hükümet bunu sağlamalı!

Devamını Oku