Keşke herkes alkışlayabilseydi

9 Mart 2011

Devamlı olarak “Savcı, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı” tarafından söylenen sözleri Başbakan Erdoğan da grup konuşmasında tekrarlamış. “Şiir okuduğu için hapis yatan bir başbakan olarak basın özgürlüğüne saygı duyduğumu her fırsatta belirttim. ‘Muhtar bile olamaz’ diyen medyayla çarpışa çarpışa geldim” diye başlayarak alkışlanmış. Sonra da konuşmasını şöyle sürdürmüş:“Birileri olup bitenleri ‘hükümete aitmiş’ gibi gösteriyor, birileri de ‘yargıya müdahale etsin’ diyor(...) Siyasetin vesayet altında olduğu ortamda ifade özgürlüğü olamaz.” Keşke Başbakan’ın sözlerinin samimiyetine hepimiz inansaydık da, sadece alkışlamak zorunda olan milletvekilleri değil, tüm toplum bu sözleri alkışlayabilseydi. Ama onun ağzından “basın özgürlüğüne saygı duyduğum..” benzeri cümleleri işitince akla ilk gelen şey gazete sahiplerine “kızdığı eleştirileri yazan gazeteciler” için açıktan açığa yaptığı “paralarını siz vermiyor musunuz, bu dükkanda sana iş yok deyin” sözleri geliyor.Bu sözlerden sonra “görülmemiş yükseklikte vergi cezaları kesilerek köşeye sıkıştırılan” medya kuruluşları, bu örneklerle korkutulan ve bağımsız haber yapmaları önlenen diğer kanallar, işlerini kaybeden gazeteciler, çok izlendiği halde durup dururken kaldırılan TV haber programları, ekranların ve gazetelerin yüzde 90’ında “eleştiren-sorgulayan” bakış açısında programın kalmamış olması, oysa iktidarın istediği yönde yapılan yayınların devlet televizyonu dahil özgürce devam etmesi, kısacası “açık ve net sansür” geliyor akla.. ‘ÇOBAN SÜLÜ’ CUMHURBAŞKANI OLDU!Basının “muhtar bile olamaz” sözleri de ilk kez bir siyasetçiye yapılan haksız yorum değildi, bu ülkede Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a, Bülent Ecevit’ten Mesut Yılmaz’a, Tansu Çiller’e kadar tüm başbakanlar ve aileleri medya tarafından her fırsatta eleştirildi, yıpratıldığı zamanlar oldu. “Çoban Sülü’ manşetleri atılan Demirel “cumhurbaşkanlığı” yaptı.. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’na da medya her şeyi söylüyor, lakaplar takıyor ama kimse bu kadar alınganlık göstermedi, göstermiyor.Lafı edilecek veya alkışlanacak mesele değil yani.. Ve üstelik şu anda olduğu kadar “minimum eleştirilen başbakan ve cumhurbaşkanı” da hiç olmadı.. Ama “birileri olup biteni hükümete aitmiş gibi gösteriyor” veya “senaryoyu tersine çevirip bizi özgürlük karşıtı gösteriyor” sözleri önemli.. Zira yukarıda saydıklarım “gazetecilerin başına son 3-4 yıldır ve yoğun olarak son bir yıl içinde gelenlerin yanında” hafif bile kalıyor. “Birileri” deyince, yurt içinde kasıtlı davranan birilerinden söz ediliyor olsa tamam. Ama “Bizde basın özgürlüğü ABD’den ileri” dediği ABD, AB, Batı dünyasının tüm prestijli medya ve insan hakları kuruluşları, “Time” dahil en önemli dergi ve gazeteler son gazeteci tutuklamalarının sorumlusu olarak “hükümeti” gösterdiler.FINANCIAL TIMES BİLE..Ergenekon soruşturmasının “hükümetin hoşlanmadığı yazılar yazanları cezalandırma” operasyonuna dönüştüğünü bildirdiler. Dün Financial Times (ki yazan kadın gazeteci bugüne kadar sadece iktidarı desteklemiştir): “Türkiye siyasi eleştirileri bastırmakla suçlanıyor” başlıklı yazısında “Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı soruşturması genel seçimden önce AKP’ye karşı eleştirileri bastırmak için kullanılıyor.. Nedim Şener’in tutuklanması hükümete destek verenleri bile şaşırttı” diyordu.Bu nedenle “birileri böyle yapıyor” benzeri, tepkileri sınırlayan ifadeler burada artık geçerli değil. Hele de tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın avukatı Atalay’ın Ergenekon Savcısı Öz’ün ağzından sorgu sırasında duyduğunu söylediği “Emniyet bizden talep ediyor, biz de çoğu zaman olduğu gibi imzalayıp mahkemeye havale ediyoruz” sözlerini (dehşet bir şey bu) düşününce hiç değil. Bu sorgulamanın ne hale dönüştüğü, “ülkede yargı dahil ‘onlar istemeden kuş uçamaz’ duruma gelinmişken” kesinlikle hükümetin sorunudur. En azından tüm gelişmeler bunu gösteriyor!(Not: Emniyet Genel Müdürü “AKP’den milletvekili adayı olmak için” istifa etmiş dün.. Tebrikler, tebrikler.. Bu başarıyla milletvekilliğini de iyi götürecektir.) ***** AB’nin mutlaka duyması gereken soru!“Artık bu kadarı fazla” demek için daha güzel örnek bulunamaz. Nedim Şener’in sorgulanması sırasında “darbe hazırlığı arandığı halde sadece mesleki ve ailevi sorular sorulurken” kendisine sorulan bir soru tam takke uçurtacak cinsten. İki gündür “sorulabileceğine, normal olduğuna” inanmaya çalışıyorum, hala inanamadım. 14 Şubat ’ta bir muayenede tesadüfen eşinin kalbinde delik olduğu anlaşılıyor, doğal olarak en kısa zamanda; 24 Şubat’ta ameliyat ediliyor. Düşünün hafif bir şey değil, kalp ameliyatı.. Ölüm kalım meselesi.. Ve Şener’e “Adli operasyonu önlemek için mi eşini kalp ameliyatına soktun” sorusu soruluyor. Gerçi bırakın 24 Şubat’ı, gözaltına alındığı gün eşi ameliyat olmuş olsa acımaz ve operasyonu yine yaparlardı, bu soruşturma sırasında ağır kanser hastası olmasına rağmen son günlerine kadar bırakılmayan ve ölenler bile olmadı mı? Öylesine önemli bu ‘bir türlü kanıtlanmayan, yeterli deliller çıkarılamayan, kar altında bulunduğu halde hiç ıslanmamış (polislerin ‘sıfır’ dediği) mühimmatla hazırlanması planlanan’ darbe..Yani olmamış darbe için, imzasız ihbarlar-iddialar için ölünebilir kolayca.. Her neyse ama bu soruyu umarım AB ülkeleri duyar. Doğrusu hayatlarında benzerine rastlamadıkları ve asla rastlayamayacakları sorunun onların da takkesini uçuracağına, pes dedirteceğine hiç şüphe yok!

Devamını Oku

En çok sorulan soru!

8 Mart 2011

Adalet Bakanı Sadullah Ergin “Bu gazeteciler ‘sadece gazetecilikten dolayı’ gözaltına alınmış olsaydılar ‘basına darbe’ olurdu” demiş. Aynı konuşmada “50 bin civarında tutuklu var. Önemli olan tutuklulukların keyfi olup olmadığı” cümleleri de geçiyor. Zaten esas konu da bu “tutuklamaların keyfi olup olmaması”.. Türk basınından ve toplumdan yükselen büyük tepkiye karşı yine inandıracak veya tepkileri haksız çıkaracak bu tür sözler söylenebilir (her zaman yapılıyor) ama ya dünyadan gelenler ? ABD, AB Komisyonu, Fransa Dışişleri Bakanı, Uluslararası Af Örgütü, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, IPI, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve tüm diğer tepkilerin hepsinde “keyfi uygulama yapıldığı ve tutuklamaların basın özgürlüğüne saldırı olduğu” vurgusunun yer almasına ne diyecekler?Mesela Avrupa Gazeteciler Federasyonu Başkanı Arne König’in; “Gözaltılar, özellikle gazetecilerin kaynaklarının gizli tutulabileceği ilkesini ihlal etmiştir. Basın özgürlüğünün başlıca ilkesinin bu korkunç ihlalini kınıyoruz” demesi, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün “Hükümete uymayan yazılar yazan gazetecilere yine zalim muamele yapıldığını görmekten üzüntü duyuyoruz” açıklaması neden hep “tutuklananların ‘gazetecilik yaptıkları için’ başlarına bunun geldiğini” anlatıyor? Tüm dünya, yerli yabancı tüm basın kuruluşları aynı anda yanılıyorlar mı? Bu bir yana Pazar akşamı Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk TV’de bir kez daha “mahkum sayısı kadar ‘duruşma bekleyen tutuklu’ olmasının kabul edilemez olduğunu” söylüyordu. “Tutukluluk sürelerinin kesinlikle ‘yıllara yayılamayacağını, yasada belirtilen sürenin dışına çıkmanın hukuka aykırı olduğunu” tekrarlıyordu.SAVCIYA İNANAN KALMADIOkurlardan dün gelen e-postaların çoğunda şu sorular vardı; “Savcı ve Adalet Bakanı ‘onlar gazetecilik faaliyetlerinden dolayı içeri alınmadılar’ diyor. O zaman neden Nedim Şener ile Ahmet Şık’a hep gazetecilikle ilgili sorular sordular? Nedim Şener’e sorulan sorularda ‘Neden silahları sakladın? Nasıl darbe yapacaktınız’ gibi soruları neden göremedik, kimi aldatıyorlar?.” Uzun lafın kısası; artık içerde de, dışarıda da Savcı Öz inandırıcılığını iyice sıfırlamış durumda.. Bari Adalet Bakanı ve diğerleri onun söylemlerini aynen almasınlar!***Dünya Kadınlar Günü ne zaman kutlanır?Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.. Kutlayanlara kutlu olsun, ben yıllar var ki kutlamıyorum. Kimse bozulmasın, ilgilerine de bir kez daha teşekkür ederim ama bu yıl da davet edildiğim çok sayıda panele, toplantıya katılmayı reddettim. Kendimiz söyleyip, kendimiz dinledikten, yıllar içinde hiçbir fark olmadığını görüp kahrolduktan sonra ne anlamı var, birbirimizi mi aldatacağız?21’inci yüzyılda hala “dünyanın en çok şiddete uğrayan kadınları”nın yaşadığı ülkelerin başında gelmekten kurtulamayan, “töre cinayeti” adı altında çocuk yaşta kızların vahşice öldürülmesine seyirci kalan ve hiç üzerinde durmayan, 2000’li yılların başında (benim de aralarında bulunduğum aktivist ve gazetecilerin yıllar süren çabasıyla) değiştirilmesi sağlanan Türk Ceza Kanunu’nda ağırlaştırılan cezaları bile hakimlerine uygulatamayan, kadına karşı işlenen tüm ağır suçların cezasız kaldığı, kadının siyasette de iş alanında da, eğitimde de kasıtlı olarak erkekten çok geri bırakıldığı ülkede “Kadınlar Günü” kutlamak bana anlamsız geliyor. Her yıl “bir gün için” aynı sözler, vaadler tekrarlanıyor, ertesi gün unutuluyor.Bu yıl; daha dün duyduğumuz “Kadınlara karşı işlenen şiddet suçlarını engellemek için hazırlanan kanun”, “artık eyleme geçmeden, şiddet kullanmadan da ‘kadına tehdit’in suç kapsamına alınacağı, koruma kararına uymayan erkeğe karşı kolluk kuvvetlerine müdahale-tutuklama yetkisi verilecek olması”, eğer gerçekleşirse olumlu bir adım. Ankara Barosu’nun “şiddete uğrayan kadınlara danışmanlık ve yardım” için harekete geçmesi ve tüm çabaları, Kadın Bakanlığı’nın destek olacağını açıklaması takdire değer. “Kadına karşı şiddet”i önlemek için başlatılan (bazıları yıllardır sürüyor) kampanyalar fazlasıyla takdiri hak ediyor. Bunlar başarıya ulaşır, hükümet gerekli yasaları çıkarır, uygulanmasını sağlar, vatandaşlarını korumayı başarırsa; kadın ve çocuk tecavüzleri, cinayetleri, dayak-işkence önlenirse o zaman Kadınlar Günü’nü kutlamayı hak eder, gönül rahatlığıyla kutlarız.Ama şimdilik.. Ben yokum arkadaşlar!***Hangi gazeteci bu suçları işler?“Suçlu gazeteci ile basın özgürlüğü arasında bağlantı kurmak mantıksızlığın dik alasıdır” demiş dünkü yazısında bir köşe yazarı arkadaşımız.. Neden, “çünkü gazeteci de şu suçları işler” diyor; sayalım “bıçağı adamın karnına sokar, soyguna katılır, dolandırıcılık yapar, kız kaçırır, karısını döver, meskun mahalde havaya ateş açar, iftira atar, ihaleye fesat karıştırır, senet ödemez.. Dolayısıyla ‘suçlu gazeteci’ ile ‘basın özgürlüğü’ arasında bağlantı kurulamaz.”Okudum, sineye çekilir mi diye tarttım, ııh çekilmedi, zorlama olmuş. Hadi diyelim senet ödemedi, borç alıp iade etmeyerek “dolandırıcı” sınıfına girdi, “iftira” deyince o tamam iftira atana sık sık rastlanıyor, “çıkar karşılığı kalemini satanlar”ı da duyduk ama diğerleri? Bırakın topluma “doğruları anlatan, haberleri saptırmadan-aldatmadan vermek için çok dürüst ve vicdanlı, tabii üstüne bir de eğitimli-bilinçli olması gereken” gazeteciyi, “aklı vicdanı olan hiçbir insanın” işlemeyeceği bu ağır suçları kaç gazeteci işledi ki böyle bir genellemeyi hak ediyor bu meslek?“Bir kadına şiddet uygulayabilecek” veya “korunmasız bir çocuğa saldırıda bulunacak” karaktersizliği Türk basın tarihinde binde bir duymuşuzdur. Bıçağı adamın karnına sokacak, soyguna katılacak, meskun mahalde havaya ateş açacak kadar aklını kaçıracaklar ise zaten gazeteci olamaz, bu işi yapamaz. Sayılanlar en ağır suçlar olmasa ve “bir gazetecinin yapma ihtimali” bu suçları “dehşet” halinden çıkarıp “normalleştiriyor” olmasa hiç ilgilenmezdim ama maalesef öyle.. Biraz aceleye mi geldi acaba?

Devamını Oku

Sakın kimseyi tanımayın, konuşmayın!

7 Mart 2011

Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e 2 saat ifade verdikten sonra Nedim Şener ve Ahmet Şık tutuklanarak önce Metris Cezaevi’ne gönderilmişler, oradan da Silivri’ye nakledileceklermiş.Gerçekten bir karabasan veya korku filmi senaryosu olmalı bunlar, artık lamı cimi kalmadı.. Yoksa ülkede bütün basın kuruluşları, köşe yazarları, binlerce vatandaş ayağa kalkmışken, ABD’sinden AB’sine tüm ülkeler ve medyaları, dünyanın en önemli basın kuruluşları gözaltı ve tutuklamaları şiddetle kınarken inatlaşır gibi bu tutuklama kararları çıkartılmazdı..Hani bazı aklı evveller gibi diyorsanız “Ama gazeteci de olsa belki çetecidir vs” o zaman bunun cevabı da “nerede delil, nerede kesin kanıt, hangi kesin-somut suçlama üzerine tutuklandılar” olacaktır. Nedim Şener’e sorulan sorulara, verilen cevaplara bakacak olursanız tutuklanma nedeni olabilecek ‘tek bir suç’ yok ortada.. Ama daha önce tutuklanmış olan Oda TV yöneticileriyle yaptığı “bir telefon görüşmesi” bile aleyhinde suç delili olarak kullanılabiliyor. Hem de “YASADIŞI” olarak gazetecilerin telefon görüşmelerini dinleyenlerin, yani “kendisi suç işleyenlerin” verdiği dinleme kayıtlarıyla.MARKO PAŞA’YA..Malum Türkiye’nin “hukuk devleti” olduğu iddia ediliyor ya, işte o güdük ve de komik hukuk böyle işliyor. Ve artık ne Türkiye tepkisi dinleniyor, ne dünya.. Bütün kurum ve kuruluşlar gibi, referandumdan sonra “yüksek yargı” da hükümet emrine girdiğine göre artık kimin ne dediğinin önemi kaldı mı? Bu “bağımsız olması gereken her kurumu siyasallaştırma” operasyonları neden israrla ve hızla, aynı paketin içine “darbe ve muhtıralarla hesaplaşma” vaadleri konarak tamamlandı sanıyordunuz. Hadi şimdi (referandum öncesinde dediğim gibi) Marko Paşa’ya anlatın derdinizi.. “Yetmez ama Evet” deyin olsun. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş çok doğru bir söz söylemiş; “Bir gün savcının biri Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ü de Ergenekon’dan içeri alırsa şaşırmayın”, durum aynen bu noktadadır. SİZE NE YAHU!Gazeteci Nedim Şener’in tutuklanmasına neden olan suçlama “Ergenekon’un propaganda biriminde çok gizli görevli” olduğu iddiası imiş. Bakalım bu sonuca nasıl varmışlar;Şener’e “Soner Yalçın’ı tanıyıp tanımadığını” sormuşlar, “5 yıl önce bir telefon konuşması yaptıkları, Şener hakkında Oda TV’de çıkan bir olumsuz haber nedeniyle tartıştıkları” cevabını almışlar. “Ahmet Şık’la kitap yazdınız mı” diye sormuşlar, “İlk Uluslar arası Hrant Dink Ödülü’nün Alper Görmüş’e verilmesi için ne düşünüyorsunuz” demişler.“16 Şubat 2009’da Oda TV yöneticisi Barış Terkoğlu ile yaptığı telefon görüşmesinde (yıllardır gazetecilerin telefonunu dinleyerek ‘suçlama yapacak malzeme aradıkları’nı gösteriyor ) Terkoğlu’nun “Tamam o zaman biz sizinle hem şöyle bir tanışmış olduk” demesi, Şener’in de “Soner Abi’ye selam söyleyin” cevabından dolayı “Bu sözleriniz tespit edildi. Görüşmenin içeriğinden Oda TV ve Soner Yalçın’la samimi bir ilişkiniz olduğu anlaşılıyor” sonucuna vararak “görüşmenin içeriğini açıklamasını” istemişler. Hem görüşmenin içeriğine göre suçluyor, hem de içeriği soruyor, hukuk harikası değilse ne bu?EN BASİT SÖZLER BİLE..Yani okurken bile insana küçük dilini yutturacak bir hüner göze çarpıyor, iki gazeteci arasındaki en basit ve doğal nezaket sözcükleri bile “suç gibi” yorumlanmakta.. Kitap yazmakta olan Şener iki eski Emniyetçiyle; Hanefi Avcı ve Sabri Uzun’la telefonda konuştu veya TV’de Avcı’nın kitabını savundu diye ona “Bu kitapta kendisinin yazdığı bölüm olup olmadığı” sorulmakta..Öyle ki soruların hepsinin cevabı “size ne kardeşim ben gazeteciyim, yüzlerce kişi tanırım, meslektaşlarım veya kaynak gördüğüm kişilerle istediğim gibi konuşurum, size ne” olabilir. Tamamı o kadar alakasız! CD’LER NEDEN YOK EDİLİYOR?Hele bir CD sorusu var ki evlere şenlik.. Tüm gazeteciler ve hatta iş adamından sivil toplumcuya herkes aynı cevabı verebilir. İlhan Kesici’yle yaptığı bir telefon görüşmesinde (Kesici de Şener’i tanıyormuş, ne tehlike) evindeki Zeki Müren CD’leri dahil bütün CD’leri attığını söyleyen Şener’e “Örgütsel veya illegal bir faaliyet yoksa evindeki tüm digital verileri neden yok ettiği” sorulmuş. İnanın Şener’in cevabını çok merak ettim.Zira canlarının istediği herkesin evinin “hiçbir somut suçlamaya gerek duymadan”, yalnızca “Ergenekon’la bağlantı arıyoruz” diye arandığı, kanıt bulunamazsa “örgütün gizli propagandacısı” gibi bir etiketin yapıştırılıverdiği, sahte CD’lerin, kurgu belgelerin eşyalar arasına sıkıştırıldığı, bilim adamlarının bile “bana da bunları yapabilirler” diye korktuğu bir dönemde insanlar çocuklarına, ailelerine ait video bantlarını bile yok ediyor. Maazallah polisler bulur da “sehven” ilaveler yaparlar veya “şu CD’ler arasına biz de bir tane koysak ne olur” derler korkusundan. Hatta “çocuğun büyüyünce ‘asker ya da gazeteci olmak istediğini’ söylüyor, yoksa darbeci mi olacak” sorusu bile çıkabilir.Kısacası artık evlerde CD ve dahi cep telefonu bile bulamazlarsa zahmete girip bu soruyu sormasınlar. Gazeteciler bundan böyle kitap yazmaktan, bu nedenle bilgisayarlarına not almaktan bile vazgeçseler yeridir. “İleri demokrasi” kolay iş değilmiş vesselam !***Gazetecilik nedeniyle değilmiş!Ergenekon Savcısı Öz “gazetecilerin ‘gazeteci oldukları için’ tutuklanmadığını, gizlilik nedeniyle açıklayamadıkları başka nedenler olduğunu” bildirmiş. Özellikle bu davada bugüne kadar ‘en gizli olması gereken’ tüm bilgi ve belgelerin anında bazı gazetelere servis edilerek kamuoyuna duyurulduğu herkes tarafından bilinirken pek garip bir “gizlilik” açıklaması değil mi bu?Eğer değilse Türkiye’den önce dünyayı inandırmaları gerekecek. Zira son tutuklamalar artık bu tür açıklamaların yapılmasını bile anlamsız hale getirdi, Silivri duruşmalarının halka açık yapılmasının gerekli hale geldiği bir ortamda fena halde anlamsız.***Konsolosluğun saygısızlığıCHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu THY’nin tarifeli uçağı ile Almanya’ya gitmiş ve havaalanında kendisini bir Konsolosluk görevlisi bile karşılamamış. Kılıçdaroğlu’nu uzun pasaport kuyruğunda gören Türk vatandaşlar bile bu duruma tepki göstererek sıralarını ona vermek istemişler.Daha önceki seyahatlerinde ise bir görevli tarafından karşılanıyor ve işlemler hızlandırılıyormuş. Peki bu kez yapılan saygısızlığın nedeni nedir acaba? Dışişleri görevlileri, Konsolos neyle meşguldür ki kesin olarak vazifesi olan “Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanını karşılama” işini yapmamıştır? Seçime doğru farklı uygulamalar icat ettikleri, kasıtlı yaptıkları düşünülsün istemiyorlarsa bu nedenin açıklanması gerekiyor. Milletin parasıyla yurt dışında gezip tozduklarına göre “milletin tercihlerine, TBMM’deki partilerin liderlerine” eşit saygı göstermek zorundalar, diplomasiyi umursamayarak diplomat yaşamına hakları yok!

Devamını Oku

Dünyanın birleştiği nokta!

5 Mart 2011

Türkiye’de önce gazete sahiplerine açık açık “Bu yazarlar senin için çalışmıyor mu, dükkanda sana iş yok de” çağrısı yapıldı. Arkasından tarihte benzerine rastlanmamış yükseklikte vergi cezalarıyla “söyleneni yapmaya ve siyasi eleştiriyi kısıtlamaya zorlama” geldi. Birçok gazeteci, televizyoncu işinden edildi, hayat boyu emek verdikleri ve halkın beklentisi (ve hakkı) olan habercilik görevleri ellerinden alındı.Bu da yetmedi “eleştiren, araştıran, aydınlatan” gazeteciler veya darbe ve terörle ilişkilendirilerek hapsedildi. O arada polisin bulduğu iddia edilen belgelere, CD’lere, alınan cep telefonlarına polis tarafından “suç unsuru olacak ilaveler” yapıldı. Bunlar ortaya çıkınca polis savcılıklara “pardon yanlışlıkla yapmışız” , “sehven, sehven” diyerek suçu kabullendi. Gazeteci ve her kesimden insana; rektör, doktor, sivil toplumcu demeden hapishane köşelerinde mahkum hayatı yaşatılmasına (kimi korku kimi çıkar nedeniyle) yeterli tepki verilemedi.TAŞ DUVARLARA HAPSEDİLEN YAŞAMLARYüzlerce kişinin onuru, iş ve aile hayatı zedelenir, sekteye uğratılır, yılları “en ağır suçlular gibi” taş duvarlar arasına hapsedilirken bunun hukuka aykırı olduğunu söyleyenlere de el birliğiyle en hafifinden “darbe destekçisi” damgası vuruldu, TV’lerden her türlü hakaret ve suçlama yapıldı. Olaylar, tutuklama ve gözaltı kararları o kadar çığrından çıktı, hele de vatandaşın “hakim ve savcılara hatalarından dolayı dava açma” hakkı da kaldırılınca “Ergenekon savcısı” denilen savcılar işi öyle “keyfi” hale getirip “yazılarından birilerinin rahatsız olduğu” gazetecileri arka arkaya tutuklamaya başladılar ki sonunda Türkiye’de de gazeteciler ve vatandaşlar ayağa kalktı, dünyada da..BASIN ÖRGÜTLERİNİN ÖFKESİ Düşünün, Uluslar arası Basın Enstitüsü IPI’ın “Basın Özgürlüğü Kahramanı” ilan ettiği Nedim Şener aynı kitabı nedeniyle gözaltına alınıyor, buna susmaları mümkün mü? IPI “Hiçbir gazeteci yazdıklarından ötürü tutuklanamaz, yıldırılamaz” dedi. Avrupa Güvenlik Teşkilatı AGİT; Türk makamlarına “gazetecileri yıldırma ve tehdit etmeye son verme” çağrısında bulundu. Basın özgürlüğü konusunda dünyaca tanınan bir kuruluş olan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü RSF “Kara Perşembe” çıkışını yaparak “Hükümete uymayan olayları yazan gazetecilere yine zalim muamele yapıldığını görmekten rahatsızlık duyduk” dedi, ABD “bağımsız ve çoğulcu medya için çağrılarını sürdüreceklerini” söylerken Avrupa Komisyonu “gazetecilere yönelik politik eylemlerden kaygı duyduklarını, buna son verilmesi gerektiğini ” açıkladı.‘SİYASİ’ DİYORLAR!Görüldüğü gibi demokratik Batı ’dan gelen tüm tepkiler ve hatta bugüne kadar benzer gelişmelere susan ve destekleyen “yurt içi demokratlarımız”ın artık dayanamayarak ilk kez gösterdiği tepkiler “bu tutuklama ve gözaltıların siyasi olduğu ve hükümetle ilişkilendirildiği” nde birleşiyor. Tutuklanan veya gözaltına alınan gazetecilere sorulan sorulara bakınca “somut” bir suç unsuru olmadığı, adeta suç bulabilmek için zorlama yapıldığı , cemaatle ilgili yazı ve kitaplardan duyulan rahatsızlığın da önemli rol oynadığı görüldüğüne göre bu tepkilerin haksız veya yanlış olduğu da söylenemez.Başbakan Erdoğan ise medyayı sorumlu olmaya çağırdığı konuşmasında; artık Batı’nın da inanmadığı (referandumu bilinçsizce desteklemişlerdi, şimdi anlayabildiler) görülen “yargı bağımsızlığına, hükümetin bir ilgisi olmadığına” vurgu yapıyor ve “bırakalım da yargı hızla suçluyu, suçsuzu ayırsın” diyor.KAPLUMBAĞA HIZIYLA.. Akla gelen ilk soru “suçsuzların ‘ayrılana kadar’ yaşamak zorunda bırakıldığı hukuksuz mahkumiyetler nasıl tazmin edilecek?”..İkincisi “yıllardır ayıramayan yargı kaplumbağa hızıyla mı ayıracak, onlar ve polisin hergün yeni iddianameler yazdıklarına göre bu işkence sonsuza kadar mı sürecek?”.. Yine kızacaklardır ama bu soruları sorma görevi gazetecilere aittir ve artık dünya gazetecileri de sormaktadır!Polislere ceza yok mu?Okur tepkilerinde ise en çok sorulan soruların arasında bu “sehven” denilerek kabullenilen “ idianamelere suç unsuru, yanlış bilgi eklemeleri” ni yapan polislerin neden sorgulanmadığı ve bir yaptırım uygulanmadığı var. Aynen Deniz Feneri veya “darbe ve muhtıralar” ın sorgulanmaması, Haham ve bazı isimlere hiç değinilmemesi gibi onlar da unutturulacak mı acaba?Bilgi verilirse toplum da aydınlatılmış olur. Heykelin gözü açılsın!Adana’da bir genç (açık öğretime kaydolmak için ihtiyacı olan parayı bulmak üzere) baklava dükkanına girerek 40 kilo baklava çaldığı için 12,5 yıl hapis istemiyle yargılanıyormuş. Elbette hırsızlığın da cezası olmalı ama öte yanda kadın ve çocuklara tecavüz eden sapıkların , kadınları en vahşi şekilde katleden cinayet suçlularının , trafikte cinayet gibi ihmallerle gençlerin ölümüne neden olanların serbest bırakıldığı ülkede bu ceza olacak şey midir? Önünde “gözü kapalı Adalet Heyleli” bulunan yeni adalet sarayları açılıyor, şu heykelin gözü de açılsa adalet daha iyi görünür mü acaba?

Devamını Oku

Tükenmez darbe hazırlığı içinde..

5 Mart 2011

Görünüşe bakılırsa ülke “tükenmez bir darbe hazırlığı”ndan kurtulamayacak. Öyle tükenmez ki “Ergenekon” veya “Cemaat” araştırması yapan, kitap yazan veya sadece “iktidar eleştirisi yapan” gazetecileri bir tsunami gibi içine katıp sürüklüyor, koskoca toplum yılardır ve özellikle seçim öncelerinde darbeyle yatıp kalkmaktan kurtulamıyor. Hali hazırda binlerce sayfalık (imzasız ihbar ve iddialarla hazırlanmış, içinde polis tarafından yapılan ve itiraf edilen çok sayıda “yanlış” bilgi barındıran) iddianamelere her gün yeni “binlerce sayfa” ilave edildiği için de daha uzun yıllar süreceği anlaşılan bir dava bu..HAHAM NEREDE?Tabii beklendiği gibi seçimden sonra “gerçek teröristlerin de serbest bırakılmasını sağlayacak bir genel af” çıkarılmazsa.. Bu arada aklıma “bu iddiaları başlatan haham”ın hiç adının geçmediği de geliyor. Öyle ya, ülkenin terörle mücadele etmiş askerleri, karanlık devlet ilişkilerini araştırıp ortaya çıkarmış gazetecileri ‘nereden geldiği belirsiz’ iddialara bağlı olarak ‘cinayet işlemiş’ muamelesi görürken bu hahama “gel bakalım, anlat şu bildiklerini, bu kadar insan mağdur edilirken senin ortadan kaybolman olmaz” denmesi, ilk duruşmalara çağrılması gerekmez miydi?“Bir darbe hazırlığı olsa en iyi bilecek kişiler biziz” diyen eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın, eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün konuşması gerekmez miydi? Aynen “darbe hazırlayacaklardı” diye yüzlerce kişi cezaevine tıkılırken “gerçek darbelere ve darbecilere, muhtıracılara” hiç dokunulmadığı gibi bu isimlerin de neden dokunulmazlığı var?GÖRMEYEN VE DUYMAYANLARIN TEPKİSİSon olarak Nedim Şener, Ahmet Şık ve bir grup gazetecinin “yine Ergenekon ya da Cemaat”le ilgili kitaplar, yazılar yazdıktan sonra gözaltına alınmaları bugüne kadar susan, “üç maymunlar”ı oynayan gazeteci kesimini bile isyan ettirdi. Çoğu “Bu isimlerin terör örgütü üyesi olmasının imkansız olduğu, somut suç unsurları söylenmediği takdirde Ergenekon davasının ‘iflas etmiş’ olacağı ve ‘polis devleti’ iddialarına inanılacağı, Ergenekon davasının kişisel veya siyasi hesaplaşma aracı haline getirildiğine de inanılacağı” gibi yorumlar yazdılar dün köşelerinde..KÖR BİR ‘AB’..“Demokrasi, basın ve ifade özgürlüğü” denince attı mı mangalda kül bırakmayan, Anayasa Mahkemesi’nin karar süreçlerinde bu mahkemeye hakaretler yağdırma cüreti gösteren, PKK ile ilgili olaylarda had safhada duyarlı kesiliveren AB bütün bu süreçte kör ve sağır rolü oynadı ama dün onlardan da “gazeteci tutuklamaları”na tepki geldi. Kendilerinden, çifte standartlarından utandılar belki de.. ABD’den sonra onların bile “çifte standart sınırı” aşıldı demek ki!HUKUK DEVLETİ Mİ, O DA NE?Bütün tepkiler, yazılıp söylenenler hükümet üyelerinin “Bu gözaltı ve tutuklamaların sadece yargı ve Emniyet’in tasarrufunda olduğu, kendilerinin hiç haberi, ilgisi olmadığı” şeklindeki açıklamalarının, hala “Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu” söyleyip durmalarının inandırıcı bulunmadığını gösteriyor. Referandumdan sonra, insanların hakkını arayacağı son merci olan “yüksek mahkemelerin bile siyasi güce bağımlı” hale getirildiği, “hakim ve savcıları atayan HSYK” üyelerinin Adalet Bakanlığı bürokratlarından seçildiği, polis teşkilatının da benzer şartlarda olduğu (hatta cemaat ilişkileri hakkında kitaplar yazılan) bir ortamda artık yargı ve Emniyete güven beklenemez.Halka saygı gereği hükümetin ‘inandırıcı açıklamalar yapmasının’ zamanı gelmiştir.*****‘Kara Perşembe’nin ilanı!Dünya basın kuruluşları da Türkiye’de kantarın topuzunun iyice kaçtığını, ‘gazetecilere yapılanların dayanılmaz hale geldiğini’ görmeye başladılar. Dün İstanbul ve Ankara’da “gazetecilik örgütlerinin oluşturduğu G-9 Platformu”nun gazetecilerin tutuklanması ve gözaltına alınmasını protesto için yaptığı ve binlerce vatandaşın ve gazetecilerin katıldığı yürüyüş sürerken Paris’te de bir başka protesto yapılmaktaydı.Dünyaca tanınan ve daha önce “Oda TV yöneticilerinin tutuklanmasını eleştiren” bir bildiri de yayınlamış olan bir sivil toplum kuruluşu; “Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü RSF” Paris’teki merkezinde Türkiye’deki son gazeteci gözaltılarını “Kara Perşembe” olarak niteleyen, son bir ayda gazetecileri hedef alan tutuklamaların dünya tarafından endişeyle izlendiğini anlatan bir açıklama yaptı. Bu açıklamada Nedim Şener’in yazdığı kitap nedeniyle 2010’da Uluslar arası Basın Enstitüsü IPI tarafından “Basın Özgürlüğü Kahramanı” ilan edildiği de belirtilerek, “gözaltına alınan gazetecilerin uluslar arası hukuka saygı gereği derhal serbest bırakılmaları” istendi.Demek ki hükümetin çok saygın ve “eleştirilemez” bulduğu bu Savcılık kararları yurt dışında da ve “uluslar arası hukuk adına” eleştirilebiliyor. Demek ki Türkiye oradan da “hukuk devleti gibi” görünmüyor. Peki bu durumda “yargıya laf ettirmeyiz” çıkışını onlara da mı yapacağız, yoksa artık bu “Ergenekon” konu başlığıyla yürütülen baskılara son mu vereceğiz? Düşünme zamanı!*****Kadın düşmanları!Dün de iki sapık görevlinin İETT personel otobüsü ile bir kadını kaçırıp otobüste tecavüz ettikleri haberini okuduk. İğrenç, çirkef, utançtan yerlerin dibine girilecek haberlerin arkası kesilmiyor. Ama TBMM’den tek sesin duyulmadığı, istenen kanunlar alelacele çıkarıldığı halde bu konuda hiçbir şey yapılmayan memlekette olacağı budur. Tabii bir de sapıklara yol gösteren eğitimliler meselesi var.Sinirlerimi bozmamak için veya keyfim istemediği için okumadığım gazete ve köşe yazıları olduğundan her yazılanı zamanında göremiyorum, bazen görsem de yetişemiyorum ama bu yazılmayacak gibi değil. Başka meslektaşlarım da yazdılar, ellerine sağlık.. Sabah gazetesindeki köşesinde üniversitelilere “asalaklar” diyen, üniversiteli kadınlara “birkaç kara kuru kız” diye hakaret eden Emre Aköz ile ona “keşke o kızı tutup şap diye öpseydin Emre.. Belli ki kimse öpmemiş.. Belki de ossaat liberal kesilirdi” ifadesiyle destek veren Engin Ardıç her türlü kınamayı hak ediyorlar. Kadın taciz ve tecavüzlerinin, cinayetlerinin en çok arttığı dönemde kadına tacizi eğlence zanneden, böyle bir hakkı olduğunu sanan ve böylece tacizcileri “gazete köşesinden cesaretlendiren”lere bütün toplum karşı çıkmak zorundadır.Aköz ve Ardıç eğer bu ölçüsüz ifadeleri bir Batı ülkesinde kullanmış olsalardı toplum onları istifaya zorlayana kadar peşlerini bırakmazdı. Hakaretin, ölçüsüzlüğün tavan yaptığı ve cezalandırılmadığı hukuksuz bir ülkede yaşadıklarına dua etsinler! *****TRT ve ÇYDD!Kesinlikle bir zoru var görünüyor TRT ’nin.. Kiminle? Yoksul, eğitim imkanı olmayan kız çocukların on binlercesine eğitim sağlayan, onlara yabancı ülkelerde lisans eğitimi fırsatı veren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve kurucusu merhum Türkan Saylan’la.. Bugüne kadar defalarca onlar hakkında iftiralar dolu uydurma iddiaları “gerçekmiş gibi” yansıtarak bu önemli kuruluşu karalama gayreti içine girdiler.ÇYDD, TRT’yi mahkemeye verdi hala devam ediyorlar. Perşembe akşamı Etyen Mahcupyan devlet televizyonu ekranından ‘bu iddialar kanıtlanmış gibi’ yine ÇYDD’yi darbe iddialarına karıştırmaya veya karanlık işler yapmış, yön değiştirmiş gibi göstermeye çalışıyordu.Laf aralarına sıkıştırılıveren bu cümlelerin “sonunda yalan oldukları ortaya çıksa bile” sık sık tekrarlandığı takdirde beyinlerde yer edeceğini iyi biliyorlar. Peki Mahcupyan ve TRT; devam etmekte olan bir davada, yargıdaki olay ve üstelik ülkenin önemli bir kuruluşu hakkında bu şekilde konuşamayacaklarını bilmiyorlar mı? Tabii ki biliyorlar ama onlara sınırsız özgürlük olduğunu, tarafsız gazeteci ve televizyoncuların işini, hatta özgürlüğünü kaybettiği ülkede “siyasi güçten yana taraf olanlara” kimseciklerin bir şey demeyeceğini de biliyorlar. İşte “zurnanın zırt dediği yer” de orası zaten!

Devamını Oku

Kelin ilacı olsa..

4 Mart 2011

Yine çok sayıda gazeteci bir defada gözaltına alındı, evleri didik didik arandı, eşleri aileleri perişan oldu ve tabii böylece geride kalan gazetecilere verilen korku ve gözdağı daha da arttı.. Çünkü artık iyice anlaşıldı ki “Cemaat’e veya iktidara eleştiri getiren veya hakkında kitap yazmaya kalkan” her gazetecinin başına benzer şeyler gelecek.Önce iktidara yakın basın neredeyse tüm gazete ve TV’lerden ve dahi devlet televizyonu TRT’den, sanki Medyum Memiş’ten ders almış gibi; “şimdi sıra şunlarda”, “işte örgüte yardımcı olacak gazeteci listesi” veya “yakında başka gazeteciler de tutuklanacak” diye yazacak. Hemen arkasından “o ‘bazı’ gazeteciler”e operasyon yapılacak ve önce gözaltına alınıp sonra tutuklanacaklar. Ve yine aynı “yakın ve de medyum” basın devreye girerek koro halinde “onlar gazeteci oldukları için değil, darbe yapacak örgütte oldukları için tutuklandılar” vaveylasını koparacak. Sonra o gazeteci grubu da “artık kimbilir nerede ‘bağımsız, özgür bir yargı’ bulacaksa” o yargı tarafından yıllar sonra ‘suçsuzluğunun ortaya çıkarılmasını’ bekleyecek.ÖCALAN’A GÖSTERİLEN ÖZEN..Beklerken de 30-40 bin kişinin ölümünden sorumlu, gerçek bir terörist lideri ve mahkum olan Öcalan’ın cezaevi şartları bile “mahkum olmadıkları halde” kendilerinden esirgenecek. Gece yarılarında koğuşları değiştirilerek “en kötü şartlardaki, TV izleyip gazete bile okuyamayacakları, bakımsız-pis koğuşlara” atılacak, konuşabilecekleri kişiler dahi yasaklanacak.Dün gözaltına alınan gazetecilerden Müyesser Yıldız’ın “Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’e karşı dava açan ve yargılanmasını sağlayan kişi” olduğu, 1 Mart’ta Yargıtay’da duruşma yapıldıktan 2 gün sonra gözaltı olayının geldiği.. Gazeteci Nedim Şener’in gözaltına alınma nedeninin “Hrant Dink cinayetinde Emniyet ve Jandarmanın ihmallerini, Emniyet içindeki Cemaat örgütlenmesinin rolünü” anlatan kitapları olduğu.. Gazeteci Ahmet Şık’ın ise “Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu” isimli kitabı ve çıkarmaya hazırlandığı “Gülen’in örgütlenmesini, anlatan” kitap nedeniyle gözaltına alındığı ilk haberler arasındaydı..NE YETKİLİ SAVCI BU?Ki Hanefi Avcı’nın da yazdığı “benzer konulu” kitaptan sonra tutuklandığı biliniyor. Şimdi.. Bu olup bitenleri ‘tamamen yabancı, her şeyi ilk kez duyan birine’ yorumlatsanız sizce bunların arkasındaki nedeni bulması çok zor mu olur? Hani bizim “medyanın yüz akı(!) bazı gazetecilerimiz” üç maymunları oynuyor veya alenen yalan söylemeyi, olayları ters yüz etmeyi tercih ediyorlar ama ‘yabancı biri bile’ görür müydü, görmez miydi?Durum buyken ve artık her şey açıkça ortadayken hükümet yetkililerinin; akıl sır ermeyecek, hele de “gerçek darbe ve muhtıralara dokunulmazken, VARSAYIMLAR üzerine ve İMZASIZ İHBAR - İDDİALARLA tutuklama yapılmasına hiç ermeyecek” her toplu tutuklama dalgasında; “Bizimle ilgisi yok, Savcılık uygun görmüş, Emniyet de yapmış” açıklamaları inandırıcı olabilir mi? Evine baskın yapılan ve kısa süre önce operasyon geçiren eşi o sırada fenalaşıp hastaneye kaldırılan gazeteci ve televizyoncu Nedim Şener’in götürülürken “Doğru, bu basın özgürlüğü ABD’de bile yok” demesine hak vermemek mümkün müdür? Bu ne yetkili savcıdır ki; başarılı, ülke içinden ve uluslar arası ödüllere sahip gazetecileri arka arkaya “terör suçlusu” ilan ederek içeri atmakta ve bu gidişle seçim sürecinde “eleştiren, bağımsız gazeteci bırakmamaya” kararlı görünmektedir?BOĞAZ KESENLER SERBEST!Artık gelişmeler gerçekten korku filmine dönüştü, kadınları “Kurban Bayramı’nda koyun boğazlayan acemi kasaplar gibi” kıtır kıtır kesenlere ceza verilmediği için kadın cinayetleri ayyuka çıkarken, kitap yazan veya muhalefet yapan herkes ‘cinayet suçlusu muamelesi’ görür hale geldi. Uzakta bir gün ‘suçsuzlukları anlaşılsa bile’ aileleriyle bu dehşet sürecini yaşamış olacaklar ve bunu tazmin etmek bile mümkün değil!TÜSİAD, CHP VE BARO..Bu hukuksuzluğun sürüp gitmesinde toplum kesimlerinin korkup sinerek artık “her olayı sessizlik içinde kabul eder olması”nın ve tabii bağımlı hale gelmiş medya çoğunluğunun “gerçekleri halka duyurmamasının” büyük rolü var. Bu nedenle dün TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in “Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan sayısız gözaltı ve tutuklama” için “nereye kadar susacağız, bakalım arkasından ne çıkacak diye bekleyeceğiz” açıklaması, CHP’den gelen tepkiler, Ankara Baro Başkanı Metin Feyzioğlu’nun “Bu aramaların hukuksuz olduğunu” söylemesi, ABD Ankara Büyükelçisi’nin bir kez daha ve yine “cahil” hakaretiyle karşılaşmayı göze alarak “Basın özgürlüğüne önem verdiklerini” vurgulaması önemlidir.Duyarlı, demokrasiye-insan haklarına inanan hiçbir toplum bu haksızlıklara sessiz kalamaz. ‘Bilim adamlarının bile görüş açıklamaktan korkar hale geldiği’ bir ülkenin de Mısır’a veya Libya’ya akıl verecek hali yoktur, kelin ilacı olsa kendi kafasına sürer!

Devamını Oku

Vahşet ülkesinin talihsiz kızları!

3 Mart 2011

Bursa’da bulunan kadın cesedinin Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi Sema Karakoca’ya ait olduğu anlaşılmış. Daha 19 yaşında, daha eğitimini bitirip hayata başlamamış bile.. Gencecik, güzel, pırıl pırıl, ailesinin gözbebeği bir kız daha dünyada benzerine “savaş sırasında” rastlanmayacak bir vahşetle öldürülmüş. Bacakları, göğsü, boğazı kesilerek..Daha kısa süre önce Ayşe Paşalı’nın kocası tarafından 11 yerinden bıçaklanıp boğazı da kesilerek öldürülmesi olayını duydu bu toplum. İki gün önce de Mersin’in Mezitli ilçesinde 40 bıçak darbesiyle yetinmeyip boğazı kesilerek öldürülmüş 19 yaşındaki Hatice’yi öğrendi.. Onun da “töre” adını verdikleri ve her nedense kadın milletvekillerinin, Kadın Bakanı’nın ağzına bile almadığı bir başka vahşet alışkanlığı sonucu “aile kararı” ile öldürüldüğü ve ailesinin cenazeyi bile almadığı, mahalleli kadınların isyanlarla cenazeyi kaldırdığı yazıldı.İDAM CEZASI GERİ GELMELİ!Ve tekrar yazacağım ‘burası dinin dillerden düşürülmediği, siyasette bile başrol oynar hale getirildiği’ bir Müslüman çoğunluklu ülke.. Bu ülkenin insanlarının doğal olarak “Allah korkusu” olması beklenir. Değil bir kadını, genci böyle vahşice öldürmek, karıncayı bile ezmekten çekinmeleri beklenir. Türkiye’de bu rezil, bu vahşi cinayetlerin, tecavüzlerin arkasının kesilmez hale gelişini, en azılı katillerin burada ortaya çıkmasını kim açıklayacak?Neden giderek arttığını ve hükümetin bu konu çok önemsizmiş gibi hiç söz etmemesini nasıl açıklayacağız? Tamam Erbakan’ın ölümüne günlerdir üzülüyor, çeşit çeşit konuşmalar yapıyorlar, Başbakanlık yapmış biridir ve yapılabilir ama o 85 yaşındaydı ve uzun bir yaşamdan sonra öldü. Oysa öldürülen kadınlar ve diğer saldırıya uğrayanlar 19- 40 arasında.. O gencecik kızların hayatı gözü dönmüş vahşiler tarafından ellerinden alındı, onlar “üzerinde konuşmayı” hiç mi hak etmiyorlar?Madem ki bu cinayetlere çözüm bulunmadı ve kadınların hayatı korunamıyor, o zaman idam cezasını geri getirmek zorundalar. O vahşetin hak ettiği ceza budur . Bir yanda “Taş Devri” ilkelliği ve vahşeti yaşanırken öte yanda “ama efendim medeni ülkelerde devlet ölüm cezası vermez” gibi bir saçmalığı sürdürmenin anlamı olamaz. İdam cezası ciddi şekilde gündeme getirilmelidir.İSYAN BUNA LAZIM!İstenen yasaların üç günde çıkarıldığı bir dönemde bunu yapmak hiç de zor değil.Bu “halkı isyana teşvik” kabul edilse bile yazıyorum, madem ki erkekler susuyor, kadınların isyan zamanı gelmiştir. Bu “kadın katliamı” isyanı hak ediyor!***** Bu kadarı fazla değil mi?Geçenlerde bir TV kanalının haberlerinde “TSK’da generallerin oruç tutup tutmadığı” ile ilgili fişleme yapıldığı iddiası ile ilgili bir haber de vardı. Ergenekon, Balyoz her neyse bu olay; deneyimli askerlerin açıkladığına göre “her yıl birliklerde yapılan savaş planlarından biri olan bir plan seminerinin ‘ciddi hatalar da içerecek şekilde’ bir darbe planına çevrilmesi” ile mi başlatıldı, bunu kim, neden istemiş olabilir, yoksa gerçekten olmuş muydu bilmiyoruz. Gerçek herhalde tutukluluklar birkaç yıl daha sürdürülmeden, belki de sonunda “çoktan konuşmuş olması gereken komutanlarının anlatımıyla” ortaya çıkacaktır.Daha henüz suçlamalar “iddia” durumunda olmasına rağmen birçok sivil-asker cezaevinde bekletiliyor ve bu zaman içinde TSK mensupları ve diğer tutuklular için de isteyen istediğini söylüyor. Hakaretler bile gırla gidiyor. Ama bugüne kadar alt rütbedeki askerlerin TV’lerde ve her yerde “iftarı komutanlarımızla birlikte yapardık” dediklerini defalarca duyduğumuz için doğrusu oruç konusunda fişleme yapıldığı haberi hiç de inandırıcı gelmedi.Peki haberi veren TV kanalı ve aynı çabayı sürdürenler “TSK’nın dini dışladığı” gibi bir imajı yaymaya neden gayret gösteriyorlar bilen var mı?

Devamını Oku

Uzaktan Türkiye nasıl görünüyor?

2 Mart 2011

Bugün bir mektuptan söz edeceğim; 25 Şubat Cuma günü ABD’li bir okuyucudan gelen bir e-postadan.. Bir bölümünü aynen alarak sizinle paylaşmak istiyorum.“Sayın Mengi, Ben 2002-2004 yılları arasında uluslararası bir firma için Türkiye’de bulundum. Türk Dili mezunu olduğum için ülkenizde kaldım, o dönemden beri gelişmeleri gerek Türk, gerekse yabancı basından izliyorum. ABD’de Türkiye’yi bilen kişiler arasında bile Türkiye’de buram buram CIA kokan bir oyun oynandığını görebiliyoruz(...)ŞİLİ, ARJANTİN DARBELERİ-Dünyada generallerinin yüzde 10’u tutuklanan bir ülke hangi durumda olur sizce: savaş şartlarında.. Darbe sorgulamasında ‘sorumluların açıkta’ olup ‘alt kademelerin hapiste’ olması düşünülemez. Şili’de, Arjantin’deki darbe soruşturmalarında alt kademe komutanların hapse girdiğini hiç duydunuz mu? Hapse girenler ‘üst yönetim’ kademesiydi. Ama bakıyoruz Türkiye’de 2002-2007 arası Genelkurmay başkanları ve yardımcıları açıkta, ne hikmetse ‘alt kademe’ hapiste.Varsayalım 12 Eylül darbesi yargılanıyor, o dönemdeki generallerin hayatta olduğunu varsayın. 163 kişinin tutuklanma olasılığı var mı? Balyoz iddianamesini okuyunca CIA’nin ülkenizde kılcal damarlarınıza kadar girdiğini gördüm. Balyoz’un benzerini Venezuela’da Chavez’e karşı denemeye kalktılar 2007 yılında. Neredeyse aynı senaryo.Ülkeniz açık ve net şekilde ABD ve AB işgalinde! Bunu buralardan bizler görüyoruz fakat basınınızın çoğu ve siyasetçileriniz göremiyor. İşgal deyince Irak’taki gibi bir durum olmasını varsayanlarınız var. Hayır, 21. yy işgalleri askeri kısmın görece daha az olup, yönetimsel ve parlamentolar düzeyinde oluyor ve de olacak, göreceksiniz.DIŞA BAĞIMLI, ÇÜNKÜ..Bir ülkede ‘demokratikleşme ve özgürleşme’ ekonomiden bağımsız olamaz. Türkiye ekonomisi cari açık veren ve cari açık verdikçe de büyüme rakamları artan bir ekonomi (OECD ve IMF‘nin en son raporları). Yani ‘dışa bağımlı’. Dışardan giriş yapmayacak sıcak para ile ‘hükümetinizin ayakta kalması’ zor. Bu şartlarda ülkedeki ‘yeni anayasa’ ile ‘hükümetlerinizin’ dış güdümde olmaması imkansız.Buna rağmen bazı gazetecilerin ‘Türkiye’nin özgürleştiğini, demokratikleştiğini’ söylemesini okuyunca şaşırıyoruz. Yüksek yargı üyelerinin Adalet Bakanlığı bürokratlarınca atandığı bir sisteme DEMOKRASİ diyemezsiniz, dememelisiniz.Bu yaşananlar ülkenizdeki İslami unsurların hoşuna gidiyor ama unutmasınlar ki ‘ABD ve AB politikalarının dışına çıkarlarsa’ ülkenizin İslami fraksiyonları kendilerini ‘kafalarına çuval geçirilmiş vaziyette’ Guantanamo’da bulabilirler.”OLAYLAR AÇIKLANMALITürkiye’de olanların bir yabancı gözüyle ve dışarıdan nasıl göründüğünü güzel anlatan bir mektup bu.. Ve özellikle “çağrıldıkları zaman her seferinde hemen giden, bir çıkarılıp bir vazgeçilen gözaltı ve tutuklama kararlarında en kısa zamanda teslim olan”, bu nedenle de kaçma şüphesi bulunmayan sanıkların ‘mutlaka tutuklu kalmasında’ israr edilen.. Öte yanda; terörist oldukları kanıtlanmış örgüt üyelerinin “çağrıldıklarında gelirler” diyerek tahliye edildiği ve bu şekilde kaçmalarına neden olunduğu bir ülkede.. Basın dünyasının tanınmış, deneyimli gazetecilerinin ise en ağır mahkumlar gibi yıllarca hapsedildiği, “can güvenliğimiz kalmadı, hedef haline getirildik” diye feryat ettikleri bir ülke bundan sonra Batı’dan çok daha fazla endişeyle izlenecektir.Bu bağlamda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye’de yaşananları, medyaya istenen şekli vermek için ortaya çıkarılan baskıları Batı’ya daha net anlatma” çabalarına, “duruşmaların TRT tarafından yayınlanması” talebine de hak vermemek mümkün değildir.*****Yeni anayasa birlikte yapılmalı!Aydın Ayaydın’ın Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı röportajda “yeni anayasa” ile ilgili açıklamalar da çok önemli.. Kılıçdaroğlu “Masaya gelin, Anayasayı birlikte değiştirelim, ülkenin önünü açalım diyoruz, kabul edilmiyor” demiş. Ki bırakın diğer hayati konuları sadece söz ettiği “seçim barajının düşürülmesi, faili meçhuller konusu” ve tabii “milletvekillerinin ön seçimle halk tarafından seçilmesi” bile mutlaka masada çözülmesi gereken konular.Peki artık bütün medeni, demokrat ülkelerde anayasalar “tüm partilerin, tüm sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla” hazırlanırken, aynen iktidar partisinde olduğu gibi “milli iradenin tercihiyle seçilen” muhalefet partilerinin, hatta “ana muhalefet partisi”nin dışlanması ve kapalı kapılar ardında, halkı da hiç bilgilendirmeden yeni anayasa hazırlanması, hele de seçime bu şekilde gidilmesi anlaşılabilir bir durum mudur? İktidar partisi “yeni anayasa” için mutlaka toplumsal uzlaşmaya dikkat etmek, bu kez “açılım”da olduğu gibi emrivakiye yol açmamak durumundadır. Seçimden önce halkın bilgilendirilmesi de kesinlikle şeffaflık ve dürüst siyasetin gereğidir.

Devamını Oku