Atatürk ’ün Kara Harp Okulu’na girişinin 112’nci yıldönümüne Kenan Evren de katılmış.. Haberde “12 Eylül darbesini yaptığı için hakkında ‘yargılansın’ tartışmalarının yapıldığı Kenan Evren de toplantıya katıldı” diyordu.. Bir darbecinin katılması çok önemliymiş demek ki, onsuz olmazmış ki beyefendi davet edilmiş..Bir tek açıdan iyi olmuş, sağlığı gayet yerinde görünüyor, soru sorulsa hiç de cevap veremeyecek gibi değil yani.. O zaman da ülke yönetenlerin millete şunu açıklaması kaçınılmazdır; “gereken sorular neden sorulmuyor?”.. Ayrıca “referandum öncesi yapılan propagandalar ‘darbe ve muhtıraların hesabını biz soracağız’ diye yapıldığı, bunun sözü millete verildiği halde” neden hala unutturuluyor?YAPMAYAN MAHKUM, YAPAN SERBEST!Yüzlerce insan, ülkenin değerli bilim adamları, sivil toplumcuları, tanınan bilinen gazetecileri “darbe hazırlıyorlardı” diye, karmakarışık ve “sehven” yapılmış eklemelerle dolu iddialar üzerine yargılanır, tutuklanıp çoluk çocuklarından-işlerinden-özgürlüklerinden uzakta mahkum hayatı yaşatılırken, daha mahkum olmadan bazı siyasetçi ve gazeteciler tarafından “mahkum edilirken” gerçek darbe neden sorgulanmıyor ?. “İddialara dayanarak” darbe olmuş havasında konuşanların hepsi neden bu konuda sanki hafızalarını kaybetmiş gibi, “12 Eylül’ün sorgulanmasıyla ilgili talepler” olmamalıymış gibi davranıyor? 27 Nisan muhtırası; “21’inci yüzyılda da demokrasiye ordu müdahalesi oldu” şeklinde kabul edilmesine ve gelecekte de edilecek olmasına rağmen bu müdahaleye ve yapan şahsa neden hiçbir şey sorulmuyor? Hükümet bu sorgulamaların yapılmasını “verdiği söz ve tarihe saygı” açısından sağlamalıdır! Bu konu unutulamaz.(Not: Bazı gazetecilerin de yaptığı gibi “12 Eylül darbesinden önce insanlar ölüyordu, şiddet- anarşi had safhadaydı” benzeri cümlelerle darbeyi mazur görmeye çalışanlara tekrar hatırlatma; Darbeye niyetlendikten sonra bu ortamları yaratma.)*****Magazincilerin işi!Tanıdığı tanımadığı herkesi içine katan entrikalarından söz edilen bir muhabirin “bir eski genel başkanın kendisini taciz ettiği” iddiası..Daha önce “meşru olmayan bir ilişki ve kaset olayı” sonunda istifa etmiş olan (adamlarının da “bu ikisini birbirine bağlama gayreti” görülen) bir eski genel başkan..Ve bu olay “Ergenekon Savcısı’nın soruşturmasına” giriyor. Yoksa zorla mı girdiriliyor?Ergenekon Savcısı ‘aslında magazin konusu’ gibi olan ve kişisel şikayet üzerine bir mahkemede bakılması gereken bu olaya neden dahil oluyor, ifadelerin alınmasını istiyor vs? Yoksa bu iddia ile mi darbe yapılacaktı? Acaba Ergenekon’a dahil edilmese olay uzamaz ve gündemden mi düşerdi? Olayda adı geçen iki siyasetçi (Baykal ve İnce) yerine, genelleme-zorlama yapılarak “bağlantı kurulmaya çalışılan parti ile yeni lideri”nin seçim öncesinde kendileriyle ilgisiz bir olayla yıpratılması haksızlık değil midir? Kendilerini söylentilerden korumayarak (itiraz anında aynı soruya gelinir; neden hep aynı kişiye komplo?) partilerine açıkça zarar veren siyasetçileri kutlamak gerekiyor herhalde.. Baykal’ın hala mutlu-heyecanlı dolaşması da bundan olmalı! *****Sarıgül örneği geliştirilse..“Buyur geç” deseler asla kabul etmem, siyaset yerine gazeteciliği tercih ederim ama (özgür gazetecilkten söz ediyorum) ben parti lideri olsam, kendi bölgesinde bütün sorunları halletmiş, büyük sevgi toplamış ve tekrar tekrar rakipsiz seçilen Mustafa Sarıgül gibi bir belediye başkanını partime davet etmeme hiçbir şey engel olamazdı. Japonya depreminin ardından yaptığı “Şişli 9 şiddetinde depreme hazır. Bu konuda mütevazı olmayacağım, tam 28 mahalle, bin 65 cadde ve sokak bir bir incelendi, zemin etüdleri çıkarıldı. Depreme dayanıklı olmayan bin 814 binadan bazıları güçlendirildi, bazıları yıkılıp yeniden yapıldı” açıklamasını duyunca bir kez daha aynı şeyi düşündüm. Örneğin “Bayındırlık, Ulaştırma, Çevre” gibi bakanlıklardan birinin başında olması ve tüm belediyeleri koordine ederek sorunları ülke çapında halletmesinin ne kadar iyi olacağını..Ama demek her parti kendini “yeterince iyi buluyor” olmalı ki ona hala siyasette yer açılamadı. Asıl önemli sorunlardan biri de bu değil mi zaten; burunların Kaf Dağı’nda olması?*****Hacker meselesi, herkes biliyor!Gazeteciler Cemiyeti’nin internet sitesindeki “gazetecilerin tutuklanmasına tepki” yazısını kaldırarak yerine “gazetecilere tepki ve iktidar partisi propagandası içeren bir yazı koyan ‘hacker’lar” dan ve bu “hackleme işinin Türkiye’de iyice azdığından, artık internetle yapılan hiçbir ankete, oylamaya güvenilemez hale geldiğinden” söz etmem üzerine aynı konuda bir çok şikayet geldi. Özellikle bazı şirketlerin ve kişilerin bu yola başvurduğu ama bilinmediği için halkın inandığı anlatılıyor.Hackerların ve şirketlerin adları verilerek.. Bu yönteme devam ettikleri takdirde ben de araştırmamı ilerletip isimleri açıkça yazmayı düşünüyorum. Bunu yapmak gerekir zira yalana, aldatmaya, ‘başarıyı ve ödülleri gerçekten gerçek hak edenlere yapılan haksızlığa’ sonsuza kadar göz yumulamaz, umarım onca hileden sonra buna da katlanırlar artık!
Ortalık darbe belgesi kaynıyor, hangi taşı-tahtayı kaldırsan altından (eğer hazırlanacaksa “top secret” hazırlanması gereken) darbenin çarşaf çarşaf belgeleri veya “toprak altında bulunmasına rağmen hiç kar-yağmur yüzü görmemiş, kameraya yakalanan polislerin deyişiyle ‘sıfır’ silahlar” çıkıyor ya.. Oda TV’den de “Ulusal Medya 2010” diye bir belge çıkmış ya.. Aynen Gölcük Komutanlığı’ndan, oradan buradan 2011 yılında çıkmaya devam eden belgeler gibi, “2003’te başladığı iddia edilen” ama bir türlü bitmeyen ve bu gidişle 2020’lere kadar devam edecek görünen bir darbe hazırlığının belgeleri deniyor bunlara..BU BEYİNSİZLİK?Peki yoğun arama ve toplu tutuklamalar böyle sürerken hala bir komutanlık, bir basın sitesi ya da herhangi birinin “darbe planı belgelerini ortaya saçacak, elini artan herkesin bulacağı yerlerde sergileyecek” kadar beyinsiz olması mümkün müdür? Hayır, “empati yapalım belki anlaşılır” diyorsunuz olmuyor, doluya koysan olmuyor, boşa koysan tutmuyor. Sadece “Ergenekon Savcısı ile polisin” ve bir de “inanmak işine gelenlerin” inandığı bir garabet var ortada..Onlar inanıyor ve adeta “yargı süreci bitmiş, 4 yıldır devam eden davada onlarca kesin delil bulunmuş ve mahkumiyet kararları verilmiş” gibi devamlı olarak ya “iddia ile tutuklanmış” olanları veya bu hukuksuzluklara tepki gösterenleri (Batı’dan gelen tepkiler dahil) suçlayıp duruyorlar.SAYIN BAKALIM!Bu Oda TV’de bulunduğu iddia edilen “Ulusal Medya” belgesinde şöyle bir cümle varmış; “AKP ve cemaate karşı ulusal medya topyekun harekete geçirilmeli ve komploları boşa çıkaracak propaganda unsurları etkili şekilde kullanılmalıdır.” Bırakın her şeyi bir yana, tüm medyanın “gönüllü ya da istemeyerek” tek ses haline geldiği, bağımsız tek tük kanal ve programların “eleştiri bile yapamayacak şekilde” susturulduğu, susmayanların içeri alındığı, ortada “topyekun” denecek toplu bir medya kesiminin (yandaş denen gazete ve kanallar dışında) kalmadığı bir ortamda hangi “topyekun”dan söz ediliyor?Ulusal, mulusal, o veya bu herhangi bir “karşı görüş”ün topyekun harekete geçmesi ne demek yani? Daha önceki dönemlerde hep olduğu gibi, hükümetlerin yanlışlarına “toplu tepki verebilecek” bir medya kaldı mı? Saysınlar bakalım; “ben özgürce yayınlarıma devam ederim kardeşim, basın dediğin ya onuruyla vardır ya da yoktur” diyecek kaç kanal var ortada? Bırakın kanalı, eleştiri yapan gazeteciler seçim yaklaşırken “yer aldıkları programlardan” çıkarılıyorlar ama iktidara yağcılık (artık onlarınki tam bu, destek filan da denemez) yapanlar bağıra çağıra orada oturuyor.GAZETECİLERE HAKARET!Bunlar da bir yana, o “topyekun medya” tarifinde bir medya varsa (ki daha önce orduyla ilgili olarak da benzer iddiaları, listeleri utanmadan gündeme getirdiler), o medya şuursuz, birilerinin verdiği emirlere uyacak gazetecilerden mi oluşur, insanların kendi iradesi yok mudur, böyle bir iddia basına hakaret değil midir? Öyledir ve eğer aynı iddialar bir Batı ülkesinde ortaya atılsa tüm basın kuruluşları ortak tepki verirdi..Bu nedenle de efendim, “topyekun hareket vs” gibi iddialar kafası çalışanlar için fostur, saflar yine inanır tabii ve o da durumu kurtarmaya yeter maalesef.. “Vicdanlı” demokrat kalemler de seyire çıkar, hepsi bu.. *****Aytaç Yalman ne demişti?Hatırlatayım, zira TV programım için telefonla aradığımda bana söylemiş, ben de defalarca ekrandan kendisine (ve Hilmi Özkök’e); ‘emirlerindeki askerlerin yüzlercesi tutuklanırken seyirci kalacaklarına bildiklerini açıklamaları için’ çağrı yapmıştım. O çağrılara karşılık da susmuşlardı, hala susuyorlar.Yalman, Özkök gibi “vardır da demem, yoktur da” gibi esprilere yeltenmedi hiç değilse..Eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan; “iddianamede ‘olmayan bir darbe girişimini’ Yalman’ın önlediği iddiasına yer verildiğini” söylemiş, bunun “hangi belgeye dayandırıldığını” sormuş ve “iddiaların teyidi için onun ifadesine başvurulması gerekmez miydi, ben ve arkadaşlarım Yalman’ın ‘bu salonda bildiklerini açıklaması için şahit olarak çağrılmasını’ talep edeceğiz” demiş. Haksız mıdır acaba?SÖZ VERDİ AMA..Aytaç Yalman, sanırım bir yıldan uzun zaman önce kendisine telefonda sorduğum ‘Bu kadar askeriniz tutuklanıyor, sizler komutan olarak emrinizde bu kadar büyük çaplı bir hazırlıktan habersiz olabilir miydiniz, söz konusu belgenin bir savaş planı mı yoksa darbe planı mı olduğunu bilmez ya da anlamaz mısınız? Siz konuşsanız bu dava uzamaz, kısa sürede anlaşılır, suçsuz olanlarla aileleri mağduriyet yaşamazdı, neden susuyorsunuz’ sorusuna (aynı soru yaptığım TV röportajında dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a; ‘siz komutanlar aranızda konuşup araştırarak bunu ortaya çıkaramaz mıydınız, hiç buluşup konuştunuz mu’ sorusuyla sorulmuştur) şu cevabı vermişti;“Eğer dönemimizle ilgili, böyle bir iddia varsa, bir darbe hazırlığı olmuşsa bu konuyu en iyi bilecek kişiler biziz (4 isim sayıyor, kendisi ve Hilmi Özkök de içinde), zaten Özkök ‘sorumlu Yalman’dır’ dedi. Doğrudur, sorumlu benim, askeri savcılık soruşturmasını bitirsin konuşacağım ”.. Bir komutanın sözü önemlidir, güvenilmesi gerekir ama bu açıklamadan sonra da, TSK’dan bilmem kaç dalga tutuklamalar olurken de konuşmadı, aynen Özkök ve adından söz ettiği Büyükanıt gibi.. Şimdi ‘erteleyemeyeceği gün’ geldiğine göre acaba ne yapacak, merak edilmeyecek gibi değil doğrusu. Mahkeme “duruşma salonunda Yalman’ın da, Özkök’ün de dinlenmesini ve arkadaşlarının yüzüne bakarak konuşmalarını” sağlamalıdır. Adalet adına!
“Şiddet şiddeti çeker” sözü ne kadar doğru, yeni bir şokla, üzüntüyle uyanmadığımız gün yok.. Son olarak İbrahim Tatlıses’in vurularak komaya girmesi ile sarsıldı toplum.. Kendisi de vurulmadan önce programında “Neyi paylaşamıyoruz, neyin peşinde neyin hıncındayız? Sonunda hepimizin gideceği yer aynı” benzeri sözler sarfetmiş.. Öylesine bir “paylaşamama hırsı, gözleri döndüren bir bencillik” herkeste.. Hatta en çok da “topluma örnek olması gerekenler”de..KAVGA, TEHDİT, ENTRİKA!Siyasetçiye bakıyorsun en zirveye çıkmış olanlar dahil hırsı, öfkesi bitmiyor. Sakin, sağduyulu bir konuşma yok, hep rakiplere saldırı, kavga, gürültü, entrika, tehdit..Bazı gazetecilere bakıyorsun, tezlerini öyle yakıcı bir hırsla savunuyorlar ki farklı görüşte olanlara bırak selam vermeyi, eline geçirse paralayacak gibi.. Mizah programlarına, sahnelenen oyunlara malzeme oluyor TV tartışma programları..Polise bakıyorsun, protesto gösterisi yapan öğrencilere, işçilere ‘savaşta düşman askerine davranır gibi’ davranıyorlar.. Üniversite öğretim üyesine, rektörüne, yardımcısına bakıyorsun öğrencilere “parazit”ten başlayan hakaretler yağdırıyor. Öte yanda en ağır suçları işleyenleri serbest bırakan, suçunun ne olduğu bilinmeyenleri yıllarca mahkum eden garip, adaletsiz bir yargı.. Buna bir de her TV programında, dizisinde, filminde “şiddet”e reyting getiren unsur olarak yer veren, silahı elden düşürmeyen ekranları ekleyin.. İşte sonuç bu oluyor. Çocukları, kadınları, erkekleri her gün şiddetin başka bir çeşidine kurban giden ülke..BİR SİLAH YETMEZ!Sabah evinden çıkarken akşam dönüp dönemeyeceğine emin olamayan, hatta evinde bile huzurla konuşup uyuyamayan, bir saat sonra başına hangi çağdışı olayın geleceğini bilmeyen, bu nedenle de çoğunun psikolojisi dibe vurmuş insanlar topluluğu.İbrahim Tatlıses’e saldıranlar neyi paylaşamıyorlardı bilinmez (ki kendisinin de şiddete başvurduğu zamanlar olmuştu) ama bu vahşet olaylarının benzerine Avrupa ülkelerinde rastlanmadığı biliniyor. Zaten sivillerin istedikleri gibi rahatça silah taşıdıkları bir memlekette “bu kadarı da yetmez, her isteyen 5 silah bile alabilsin” deniyorsa o zaman “New York gibi dünyanın en olaylı şehirlerinden birinin bile kontrol altına alınmasına” rağmen Türkiye’de hemen hiçbir şehrin alınamamasına şaşırmak olmaz.Deprem önlemiymiş, vatandaşların güvenli yaşaması, suç işleyene en ağır yaptırımların en kısa zamanda getirilmesiymiş geçelim bunları.. Varsa yoksa seçim kavgası, oy hesabı önemli olan budur. Ve bir seçim bitince “sonrakine yatırım” olacak işler yapılır burada, adalete-güvenliğe sıra gelmez..Katillerin, tecavüzcülerin salıverildiği ülkede cinayet, tecavüz nasıl önlenebilir? Sakın çıkıp timsah gözyaşı dökmesinler, millete “suçlular cezalandırılmazsa suç önlenebilir mi” onun cevabını versinler!“Suçsuzların” cezalandırılması öyle çok zaman alıyor ki, zaman kalırsa tabii!***Adaylıkları ahlaki değil mi?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “gazeteci Mustafa Balbay’ın da içinde olduğu bazı “Ergenekon tutukluları”nın seçimlerde milletvekili adayı gösterilmesi için “Bu yasal haktır ama eğer bir terör örgütüyle bağlantılı olarak millete, hükümete, parlamentoya karşı yıkıcı faaliyet içinde olduklarına dair yeterli bilgi, belge varsa, bir iddianame tanzim edilmişse ve bir organize suç söz konusuysa onları parlamentoya taşımak ahlaki değildir (..) Çünkü o terör örgütü olarak adlandırılan örgüt ile bağlantılı bir siyasi partinin genel başkanı önce avukatlığına soyunmuştur” demiş.Bülent Arınç tabii ki istediği yorumu yapmakta serbesttir ama bu davadaki hukuksuzluklar, özellikle gazetecilerin keyfi olarak, yazılarından-kitaplarından dolayı tutuklanması artık sadece Türkiye’de değil dünyada büyük tepki yaratıyor. Eğer tutuklananlar için “yeterli bilgi belge varsa” neden 4 yıldır “kesinleşen tek bir mahkumiyet” olmadı da hala hergün yeni iddianameler yazılıyor? O binlerce sayfaya yapılan ilaveler ve tutuklamalar hiç bitmeyecek gibi göründüğüne göre Balbay ve diğerlerinin bu gidişle daha yıllarca cezaevi köşelerinde bekletilmesi çok mu hukuki ve ahlakidir?Bu örgütün kesinleştiği, yargıda kabul edildiği daha duyulmadığına göre, her şey “iddia halinde” olduğuna göre neden aday olacakları parti veya genel başkanı “avukatlığa soyunmuş” oluyor? Eğer bu tutuklamalar hukuki ise Batı’dan gelen ve Türkiye’de görülen toplu tepkiler neden?Arınç hukukçu olduğuna göre bu sorulara kolayca cevap verebilir, keşke verse!
O kadar çok olay ve sorun arka arkaya ortaya çıkıyor ki birini ele alsan diğerine yer kalmıyor. Mesela iki gün önce Gazeteciler Cemiyeti’nin sitesi “hack”lendi ve “gazeteci tutuklamalarındaki hukuksuzluğu” anlatan açıklamanın yerine “Ergenekon davasının sorumlusu olarak hükümetin gösterilmeye çalışıldığı” yazılarak “gazeteciler tutuklanamaz mantığıyla hareket eden bu varlıklar gazeteciliği bir ‘ilahlık’ olarak görmekteler” dendi..Her şeyden önce; “ileri demokrasi”ye geçtiğimizin her daim tekrarlandığı bir dönemde bırakın “ileri”yi, “normal demokrasi”de görülmeyecek bir yöntem ve baskı, önemli bir basın kuruluşunun ifade özgürlüğüne ciddi bir darbedir bu.. Kimsenin “gazeteciler tutuklanamaz” mantığıyla hareket etmediğini, bu davanın başından beri hukuka, yasalara aykırı şekilde dinlenen, evleri baskın gibi aranan, yıllarca cezaevi köşelerinde (görüşleri nedeniyle cezalandırıldıklarını düşündürür şekilde) duruşma bekletilerek cezalandırılan herkese yapılanlara karşı çıkıldığını ‘gözleri gören’ herkes biliyor.DÜNYAYI DA ‘HACK’LEYECEKLER Mİ?Ama son zamanlarda bu “dava”nın sadece yazıları ve kitapları, birilerinin karanlık işlerini açıklamaları, ‘gerçek derin devleti ortaya çıkarma’ yönünde katkıları olan gazetecilere yoğunlaşması ve “bir darbe hazırlığı (iddiası) ile hiçbir ilgisi olamayacak” isimlerin tutuklanması elbette, en doğal şekilde içerde ve dışarda büyük tepki yarattı. Dünyanın her köşesinden, Batı medyası, siyasi ve basın kuruluşları tarafından da büyük tepki geldiğine göre bu hackerlar “dünyayı, Batı’yı da mı” hackleyecekler? İNTERNET OYLAMASINA GÜVENME!Bu hackleme işleminin suyu da tabii yine Türkiye’de çıkarıldı zaten, sahtekarlık deyince hiç kaçırmayız, sıkılmamız yoktur ya.. Sadece bu olaylarda değil basit bir müzik yada TV programı, sanatçısı vb ile ilgili anketlerde de belli bazı şirketlerin veya şahısların anlaştığı hackerlar devreye giriyor ve elektronik anketleri anında o kişi veya “şirketin sanatçısı” lehine değiştiriveriyorlar. Yabancı bir sanatçı için yapılmış ankette “ismi değiştirerek oyların yerli bir isme aktarıldığı” bile açıkça anlatılıyor. Bu olayları hem şirketlerden “hackerların adıyla birlikte” dinledim, hem de birine bizzat kendim ağızlarından duyarak şahit oldum. Anketi yapanlara açıklayacağımı söylediğim için o ödülü veremediler. Kısacası Türkiye’de elektronik hiçbir oylamaya GÜ-VE-Nİ-LE-MEZ!BENİM HAKKIM VAR, SENİN YOK!Gazeteciler Cemiyeti olayının arkasından Bolu’da üniversitede konuşma yapan Mümtazer Türköne’ye yumurtalı protestoda bulunan öğrencilere rektör yardımcısı (rektör olur artık) ve Türköne tarafından hakaret edildiği, Polislerin öğrencileri yine yerlerde sürükleyerek tekme tokat dövdüğü haberi geldi. Tutuklanan herkesi ve gazetecileri de özgürce suçlayan, daha duruşmaları yapılmadan TV’lerden “mahkum eden” ve sanki eşi değil de kendisi siyasetçiymiş gibi parti savunan (Apo’nun da paşa yapılmasını önermişti) akademisyene öğrencilerin tepki göstermesi de doğaldır oysa..Yumurta atmak tabii ki hoş değil ama görülmemiş bir tepki de değil.. Eğer akademisyen üniversite öğrencilerine “parazitler benim demokratik hakkımı engelleyemez” diye hakaret etmeyi “demokratik hak” görüyorsa (neticede çok genç ve fütursuz yaşta olan) öğrencilerin her tür protestosunu da “onların demokratik hakkı” olarak görmek zorundadır. Hele de tekrarlayıp durduğu “ileri demokrasi” de! Aksi takdirde nasıl demokrasi bu; hep bana, hep bana?HANGİ PARTİ OLURSA OLSUN..Gazetecilere Özgürlük Platformu dün İstanbul’da yine kalabalık bir protesto yürüyüşü yaptı.. Bir kez tutuklandı mı orada unutulan ve “bir arada bulunarak psikolojilerini korumalarına” bile engel olunan gazeteciler için bu kez vazgeçmemek önem taşıyor. Bu antidemokratik uygulamaların “yurt dışında yapılan konuşmalarda unutulmaması, duyurulması, Türkiye’nin başka ülkelere örnek olmak için önce kendi demokrasisini kaybetmemesi gerektiğinin vurgulanması” da çok önemli.. Yargı denetiminin, özgürlüğünün de ortadan kalktığı bir dönemde medyanın görevleri, yerinde tepkileri, denetimi her şeye rağmen sürmelidir çünkü.. Belli bir parti değil söz konusu, hangi parti döneminde olursa olsun sürmelidir!***Türkiye’de deprem.. Hafifletmeyin!Japonya depreminden sonra yine görülmeye başlandı, bazı uzmanlar “Türkiye’de bu şiddette deprem olmaz” filan diye çıkıyorlar ortaya.. Oysa Japonya’da da ‘8.3’ün üstünde’ bir deprem beklenmiyordu ama 9’a yakın şiddette oldu, uzmanlar da kahin değil sonuçta.. Ama Japonya (dün Vatan’da da anlatıldığı gibi) önceden tüm sistemi kurduğu, insanları eğittiği için 15 saniye öncesinden her tür önlem devreye girdi, vatandaşlar telefonlarıyla tek tek uyarıldı, panik çıkmadan elden gelen yapıldı..Türkiye ise 17 Ağustos’tan bu yana laf üretmekten başka bir şey yapmadı. Ne binalar hazırlandı, ne doğalgaz, ne elektrik, ne metrolar.. “Erken uyarı sistemi olmasa 300 bin Japon ölürdü” denilen sistem de başlatılmadı.. Türkiye gibi bir yoğun yağmurda bile sellerin felakete dönüşüp insanları yuttuğu ülkede artık yalnızca oy kavgalarını, didişmeyi bir tarafa bırakıp bu depreme yoğunlaşmak için Meclis neyi bekliyor? Ne önlem aldıklarını açıklamalarını bekliyoruz!
Memlekette hukuksuzluğun zirvesine çıkılmışken, insan hakkı ihlalleri tavana vurmuşken bunları görmeyen, çok sıkışırsa kenarından şöylece dokunuveren “sadece kendine demokrat” bazı isimlerin Kılıçdaroğlu’na ahlak dersi vermeye kalkması günün olayı değil midir?Ne yapmış Kılıçdaroğlu “komplo olayında adı geçen ve tanıdık tanımadık herkesin ‘entrikacı biri’ olduğunda birleştiği kadın muhabirle” 40 dakika görüşmüş, onun “rakip partiden bir politikacıyı görüntülü kaydetmek üzere istediği yardım” için “git ne istiyorsan kendin yap, ben böyle bir şeye alet olmam” demiş. Yazanlar bunu teslim ediyorlar, “tuzağa düşmemiş” diyorlar ama fırsat bu ya yine de vuracak abalıya (onun cezası yok çünkü, hatta ödülü var).. Devam ediyor “ama ‘git kendin yap’ demiş, şantaja yeşil ışık yakmış , tuzak kurulacak politikacıyı uyarmamış” vs, vs..NİYE UYARSIN?Niye “yeşil ışık” oluyor, “beni böyle işlere alet edemezsiniz” demiş, gazetecileri durdurmak, vazgeçirmek onun görevi mi? Ayrıca ben bu “her işi karıştıran, yakalandığında skandal olacağını bile bile yanlış ilişkilere, yolsuzluklara giren, bir yandan toplum değerlerini üstelik herkesin göreceği şekilde, fütursuzca-hiçe sayarak ülke yönetmeye kalkan” siyasetçilerin neden uyarılması veya korunması gerektiğini de anlamıyorum. Bir gazeteciye yakalanacak hatanın içindeyse niye uyarılacakmış? Topluma örnek olması gereken figürlerden biri değil mi siyasetçi, yapmasın efendim.. Sonradan kasetlere, gazetecilere yakalanınca birilerinin “o saygındır, komplodur” diye vaveyla etmesine de gerek kalmaz o zaman.. Ne bu yahu, herkes her şeyi yanlış biliyor da bir siz mi tabloyu ters yüz edip beyinlere doğru gibi kakacaksınız?MAGAZİNCİLERİN KONUSUYoksa “onlar erkektir, siyasetçi de olsa canının istediğini yapar, ya önceden uyarılsınlar veya sonradan el birliğiyle kurtaralım” mı, bu mudur mesele? Ayrıca rakip partili olsaydı yerinde, o uyaracak mıydı? Bir görev mi bu? Kim diyor? Tamamen “Baykal’ı ilgilendiren olay”a da Kılıçdaroğlu “duyunca haber vermeliydi” filan diye dahil edilmek istendi, bir “kasete alma” lafıdır gidiyor.. “Beni çekmek istedi, onu çekmek istedi”, bunlar magazincilerin konusudur, genel başkanların veya Ergenekon Savcısı’nın değil.. Bu entrikacı hanımın damdan düşer gibi gündeme düşürülen girişimini “birinci kaset olayının devamı gibi göstererek” birilerini aklamak için Kılıçdaroğlu’nu ve partisini (hem de kendi içinden işbirliğiyle) olaya dahil etmeye çalışmak ve dahi bu olay üstünden ona çakmak haksızlıktır ve ayıptır.Yapılan, en iyimser bakışla ‘kısa yoldan yükselmek isteyen bir muhabirin (kimlerle işbirliği yapmışsa) bir partiyi seçim öncesi yıpratmak için çevirdiği dolaplar’ olarak değerlendirilebilir.Bu nedenle de “Gandigate” benzeri başlıklar son derece samimiyetsiz ve fırsatçı görünüyor, nokta son! *****Halk TV meselesi..Bir de bu masal var; “Halk TV kendisine verilmeyince Soner Yalçın ve Oda TV ‘İklim Bayraktar’ı devreye soktu”.. İklim Bayraktar’ın bir kez gördüğü veya hiç mi hiç tanımadığı ünlü gazetecileri bile “kankam gibidir, sözümden çıkmaz”, “İyi tanırım ama o bile beni savunmadı” benzeri sözlerle komplolarına dahil etmeye çalıştığı, isimlerini kullanarak sıkıntı yarattığı her gün yeni bir açıklamayla ortaya çıkıyor.Bunu yapabilen kişinin, çalıştığı internet sitesini ve yöneticilerini zor duruma sokması, çevirdiği işleri işbirliği içinde yapmış havası vermesi çok mu zor? Soner Yalçın “bu muhabire kesinlikle siyasi röportaj görevi de verilmedi, hatta acemidir alışana kadar ciddi konulara girmesin dendi” anlamında açıklamalar yaptı. Emin Çölaşan ve başka köşe yazarlarının anlattıklarından “iktidara yakın veya muhalif” önemli değil, nerede olursa olsun hızlı yükselmek için herkesi ve her basın kuruluşunu kullanabilir” kanısına varmak hiç de zor değildi.. ‘GERÇEK’LE ‘KURGU’ AYRILMAYACAKBu durumda ve Soner Yalçın “Halk TV’yi almaktan vazgeçtim” dedikten sonra, İklim Bayraktar’ın komplo gayretlerinin “Halk TV’nin alınıp verilmesiyle ilişkilendirilmesi” saçma değil mi? Ki tekrarlayayım, ben bu komplonun Baykal’ı değil, Kılıçdaroğlu’nu ve partisini seçim öncesi yıpratma amaçlı olduğuna, CHP içinde “genel başkanlık koltuğu”nu kapma isteğinin sürdüğüne ve ekip çalışmaları yapıldığına” inanıyorum. Referandumda açıkça rakip partinin tezi için çalışanlar olduğu söylenmedi mi?.Herneyse yine kafaları “gerçekle kurguyu ayıramayacak” hale getirmeyi başardılar ki Allah sizi inandırsın bu konuda son yıllarda elde edilen başarıya parmak ısırıyorum, böylesine hiç rastlanmamıştı daha önce.. Asıl olay bence ‘Seçim öncesinde Halk TV, malk TV hiçbir TV’nin eleştirel-sorgulayan yayın yapmaması, muhalefet partilerinin sesini hiç duyurmaması, seçmene gelişmeleri açık ve net anlatacak kanal ve programlara izin verilmemesi”dir. Olay budur! *****Üzmez daha önemlidir Haberal’dan!12 yaşında çocuğa tecavüz eden (aman ‘tecavüz’ deme, bu ülkede ‘kelimeyi kullanmak’ utandırır, ‘eylemin kendisi’ utandırmaz), suçunun sabit olduğu tartışılmaz yaratık 2 yıl tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Zira onun için “çocuğu ve ailesini korkutarak ifade değiştirtmek, delil karartmak” gibi bir ihtimal yok. İki kez üst üste “13 yıl mahkumiyet” istemiyle yargılandığı için kaçma ihtimali de hiç yok (!), aynen serbest bırakılan ve bir daha görülmeyen Hizbullahçılar gibi.Zaten suçlu kurtulacağına öyle emin ki milleti çıldırtmak için “Beni artık bol bol TV’de görürsünüz” filan diyor rahatça.. Eh yakışır, böyle başa böyle traş.Ama öte yanda ülkenin en önemli, yüzlerce hayat kurtarmış cerrahlarından biri olan, başarıları nedeniyle bu yıl Amerikan Cerrahlar Birliği Onursal Üyeliği’ne layık görülen, dünya cerrahlarının toplantılarına başkanlık eden Mehmet Haberal “darbe planlama” iddiasıyla 2 yıldır özgürlüğünden yoksun.. Dikkat edin, birinde suçlunun kendisinin bile “Şeytana uydum” diyerek itiraf ettiği sabit ve en ağır suç, diğeri 4 yıldır bir türlü ispatlanmayan bir “darbe planı yapıyorlardı” iddiası.. Ne iddiaysa ordudan başlıyor, Selahattin Duman’ın dediği gibi “dürümcüye” kadar uzanıyor ve içeri girenlere tecavüzcüler, katiller kadar hak bile tanınmıyor.Haberal hastaneden nakledildiği Silivri’de bir günde 4 kez kalp rahatsızlığı geçirmiş, cezaevi doktoru bile “hastaneye nakledilmeli” demiş. Ama etmezler, komaya girse bile inandıramaz. Hüseyin Üzmez değil ya bu güvenilsin, neticede ülkenin yüz akı bir cerrah!
Dünyanın hayretle ve dikkatle izlediği bir deprem yaşanmaktaydı Türkiye’de.. Azılı katillerin, tecavüzcülerin (hatta 13 yıl hapis cezası istemiyle yargılanan küçük çocuk tecavüzcülerinin) serbest bırakıldığı ama başta bilim adamları ve gazeteciler olmak üzere çok sayıda insanın “telefon konuşmaları, yazıları, kitapları neden gösterilerek” tutuklandığı bir yargı depremi..ARALIKSIZ TEPKİLER SÜRERKENBir “hukuksuzluklar” depremi.. Time’dan Washington Post’a, Economist’ten Financial Times’a dünyanın en prestijli dergi ve gazetelerinden, bütün basın kuruluşlarından diğer sivil toplum kuruluşlarına ve Avrupa Parlamentosu’na kadar Batı dünyasının “gazeteci tutuklamaları hukuksuz ve basın özgürlüğüne tehdit halinde” tepkilerinin arkası kesilmeden.. Bunlar olurken ve özellikle son “Nedim Şener ile Ahmet Şık’ın tutuklanması” bardaktaki son damlayı taşırmışken önce; darbe soruşturmasında ortaya nasıl çıktığı anlaşılmayan “Baykal’a yeni bir komplo” iddiası gündeme atıldı..ONLAR DA UNUTULUR!Son yıllarda sık sık görüldüğü gibi gündem aniden değişti ve deprem niteliğindeki tutuklama tartışmalarının, tepkilerin yerini “İklim Bayraktar-Baykal ve taciz” tartışmaları aldı. Arkadan 8.9 şiddetindeki Japonya depremi geldi ve konu kapandı.. Şimdi artık Savcı’nın (veya emirleri kim veriyorsa onun) keyfinin uygun gördüğü süre tamamlanıncaya kadar Şener ve Şık da “cezaevi köşelerinde” yaşamlarından aylar tüketerek, ailelerinden ve özgürlüklerinden uzakta, işleri de ellerinden alınmış vaziyette bekleyecekler.En azından “seçime kadar” çıkamayacakları kuvvetle muhtemeldir. Mahkum etmek için bugüne kadar hiç kimseye yeterli “darbeci” delili, kanıtı bulunamadığına göre belki de seçim sonrası PKK’yı da içine alan bir genel af ile bu “çözümsüzlük”ten, içinden çıkılamaz durumdan kurtulurlar, bilinmez.. Ama Başbakan’ın AP Raporu’ndaki uyarıya karşılık her zamanki “yargının tasarrufudur, biz karışmayız” sözlerini tekrarlamak yerine, son zamanlarda kullanmaya başladığı “Biz ne savcıyız, ne hakim” sözleri yerine “Onlar rapor yazsın, biz bildiğimizi okuruz” demesi artık bu noktadan sonra “Batı’dan gelen tepkilerin” de hiçbir anlam ifade etmeyeceğini gösteriyor.AB BUNU İSTEDİAma AB, AP bu cevabı hak ettiler doğrusu.. Türkiye’de “yargıyı tamamen, son merci olan yüksek mahkemeler dahil siyasi gücün güdümüne sokacak” adımlar (ki Avrupa’da asla izin verilmez) atılırken her tür desteği veren ve hala son raporlarında da aynı körlüğü sürdüren Avrupa’nın artık gık çıkaracak hakkı yoktur. Bundan sonra onlar da Marko Paşa’ya gidecek ve “yetmez ama Evet” diyecekler.KAVGAYI BIRAK, DEPREME BAK!Japonya depreminde resmi kaynakların açıklamasına göre şu ana kadar 60 kişinin öldüğü, 56 kişinin de kayıp olduğu bildiriliyor ama bu arada tsunamide 88 bin kişiden haber alınamadığı da söyleniyor. Ki uzmanlar “Marmara Depremi’nden 50-60 kat büyük, 500-600 atom bombasının patlamasına eşit” şiddette olduğunu bildirdiler. Marmara Depremi’nde ölenlerin sayısı ise 18 bin’e yakındı. Allah korusun ama bu şiddette bir depremin İstanbul’da da beklendiği uzun süredir söylendiğine göre bir alalım bakalım 18 binin 60 katını, ne çıkar acaba? Ben yazmaya bile korkuyorum.. Peki İstanbul’da ve diğer deprem bölgelerinde ne gibi bir deprem seferberliği yapıldı ya da hiç yapıldı mı? Çürük binaların, köprü, hastane ve okulların kaç yüz tanesi (yok böyle bir şey, bahsi bile geçmedi, oysa binlercesi yapılmalı) güçlendirildi ve 8-9 şiddetinde bir depreme dayanıklı hale getirildi?AÇIKLANSIN!Şimdi topluma “Türkiye’de böyle bir deprem olsa 30-40’tan fazla kayıp olmaz, şunları şunları bitirdik, Los Angeles’taki insanlar gibi korkmadan, güven içinde yaşayabiliriz” açıklaması yapılmalı değil mi? Değil olmalı ki kimsenin umurunda da değil.. Varsa yoksa “bitmeyen seçim ve referandumlarda rakipleri etkisiz hale getirme, halkın gözünü boyayacak konuları öne sürme, kavga, hakaret, kıyamet”..Birbirinin gözünü oymaktan, kuyusunu kazmaktan başka konusu olmayan bir millet ve ona yakışır bir siyaset. Bulunduğumuz nokta budur ve 600 atom bombası şiddetinde deprem haberlerinin, korkusunun bile bizi kendimize getireceğine dair bir umut yok. Bunlardan daha dehşet verici ne olabilir sorun kendinize, bir kerecik sorun!
Bugünlerde mektup yağıyor ve bu mektuplarda ‘benim bile aklıma gelmeyen’ çok şey var. Mesela Aysen Amar isimli okurumuz şöyle demiş; “Hiç kimse merak etmiyor ‘İklim Bayraktar da Oda TV’dekilerle aynı ekiptendi, aynı suçlamalara tabiydi ama neden salındı’ diye. Evli, bir çocuk annesine ‘Baykal’ın taciz ettiği iddiası karşılığı tutuklanmayacağı’ sözünün verildiğine kimse inanmıyor mu, inanmak mı istemiyor(...) Savcının hakkında daha önce ciddi şikayetler olmadı mı, dava açılmadı mı?İklim Bayraktar genç ve küçük çocuğu olan bir anne(...) Peki, seçim öncesinde Kılıçdaroğlu’nu ‘Baykal’a komplo kurma şüphelisi yapmak için’ Baykal’ın bir gazeteciyi taciz ettiği iddiasını getirmesi ve bu iddia ile de serbest bırakılması neden olmasın”.. Bunun yanında asıl meselenin Halk TV’nin Soner Yalçın tarafından alınıp seçim öncesi “yandaş kanallara alternatif, muhalif görüşleri de sunan bir kanal olarak kullanılmasını engellemek” olduğunu düşünenler oldukça fazla.. AKILDA KALAN NE?Ben başlangıçta bu konuyu fazla kafa yormadan dinlemiştim çünkü duyduğumuz saçmalıkların haddi hesabı yok ve kafama ‘tüm saçmalıkları yükleyerek’ ihanet ediyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum artık. Şimdi düşününce İklim Bayraktar’ın hangi nedenle, darbe planı ile nasıl bir ilişki kurularak gözaltına alınmış olduğu hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığımızı, konuşulan ve sonuçta akıllarda kalan tek şeyin ise “Baykal ve komplo” sözcükleri olduğunu görüyorum.BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE ÇAKARKENİklim Bayraktar-Baykal olayı adeta nedensiz şekilde daha doğrusu ‘özellikle cemaat faaliyetleriyle ilgili yazdıkları kitaplar, yaptıkları haberler nedeniyle’ gerçekleşen gazeteci tutuklamalarına yurt içi ve dışından gelen tepkilerin “Evet basın özgürlüğü önemli” kalıp cümlesiyle başlayıp “ama efendim basın özgürlüğü de bu komplolar değildir, siyasetin illegal yollardan manipülasyonu değildir” benzeri sözlerle TV’lerden püskürtülmesini sağladı. Ve tabii, bir taşla birkaç kuş; aynı zamanda “Birinci kaset olayı üstüne yıkılmaya çalışılıp tüm gayretlere rağmen başarılamayan” Kılıçdaroğlu’nu “Baykal’a 2’nci komplo”nun da içinde göstermeyi.. Asıl önemlisi, bu ve benzeri olaylar sadece Genel Başkanı yıpratmakla kalmayacağından yaklaşan seçimde ‘partiye olan güveni’ de esaslı şekilde etkilemeyi..NEDEN HEP O?İyi ama kardeşim sormaz mısınız; Neden bu cinsel içerikli komplolar hep ‘Baykal’ın adı etrafında’ dönüyor, başka siyasetçi mi yok, başka komplo mu bulunmuyor?.. Ayrıca şu anda Baykal eskisi kadar önemli bir rakip veya siyasi figür de değil, Kılıçdaroğlu veya bir başkası onunla niye uğraşsın? Bunlar ortada olduğuna göre acaba Baykal bugüne kadar pek az siyasetçide görülmüş şekilde “ismi etrafında dönüp duran ve aslında daha çok magazincileri ilgilendirecek dedikodulara ya da komplo iddialarına” kendisi mi neden olmaktadır? Öyle değilse, neden hep o?NORMAL ŞARTLARDA OLMAZ1- Normal şartlarda Muharrem İnce gibi “kendisiyle ilgili normal haber ve yorumlara” bile pek titizlenen ve üstelik evli bir siyasetçi “evli bir kadın gazeteciyi gece yarısı haber için bile baş başa, araba içinde görüşmeye çağırmaz ve üstelik içkili ise hiç çağırmaz (en azından partisi açısından da buna hakkı yoktur). Çağırdıysa da duyulacağını hesaba katarak “Kılıçdaroğlu’na bozuldum, onun sözlerini haber yap” demez, babasının kızı olsa bile..2- Normal şartlarda evli bir kadın gazeteci de evli bir siyasetçi ile gece yarısı evini, eşini, çocuğunu bırakıp haber için buluşmaz, ertesi günü yok mu bunun? Haberi gece mi yazacak, insanları aptal yerine koymasınlar. Rakip partiden birini o gece görüntülemesini, yazmasını istiyorsa adresi mesajla yazar, isteyen gazeteci de gider, buluşmaya yine gerek yoktur.BU TEKLİFİ YAPMAZ3- Yetişkin bir kadın gazeteci Baykal tarafından tacize uğramışsa ona söylenecek söz “kafanız mı güzel” değildir, ilk girişimde çeker gidersiniz. Olayı anlatacak merci de yeni Genel Başkan veya yardımcıları değildir, şikayeti varsa yargıya gider veya yazarak olayı topluma duyurur. Ayrıca Kılıçdaroğlu’na “bana kayıt malzemesi verin, onu kayda alayım” demez zira yüzde yüz kabul edilmeyeceğini, her şeyi bir yana bırakın “bir tuzak ihtimalini”, hele de böyle bir dönemde mutlaka düşüneceğini bilir.TELEFON DİNLEME BİLİNİRKEN.. 4- Telefonların dinlendiği kesinlikle bilinen bir dönemde (eğer özellikle yakalanmak istemiyorlarsa) bir gazeteci de, siyasetçi de “olay yaratacak konuşmaları, ‘başbaşa yemek’ gibi buluşma tekliflerini” dinlemeye takılacak şekilde konuşmaz.5- Saygı Öztürk Perşembe günü “İklim Bayraktar’ın hükümete yakın bir gazeteciye ‘beni gazetenize alın, size Oda TV’cilerin ne yaptıkları konusunda bilgi aktarayım’ dediğini” o gazetecinin ağzından yazdı. Bu da Bayraktar’ın ‘komplo, dolap çevirme işlerinde hiç acemi olmadığını’ anlatıyor.İFADELER DEĞİŞTİ6- Deniz Baykal’ın 8 Mart’taki ifadesiyle 10 Mart’taki ifadeleri çok farklı.. 8 Mart’ta kendisine sorulan “Taciz iddiası için ne düşünüyorsunuz” sorusuna “İnsanların sağduyusuna güveniyorum, aklı başında insan ne düşündüyse ben de onu düşündüm” cevabını vermiş; “Genel Başkanımız da içine çekilmek isteniyor” demiş (ki aklı başında insan “yeter artık, bıktık taciz olaylarından” diye düşünür).. Sonra iki gün içinde tamamen değiştirerek “Kemal Bey taciz iddiasını duyduğunda beni aramalıydı.. İklim Bayraktar açıkça benimle birlikte olmak istedi, kasete almak için çırpındı” demiş. Bunları başta neden sakladı?ORGANİZE KOMPLO MU ACABA?Ve arkasından ortaya CHP eski MYK Üyesi Savcı Sayan çıkıyor ve “Baykal’a karşı organize komplo devam ediyor, Baykal sahipsiz değildir, herkes haddini bilsin. Hükümet bu komployu kimin yaptığını bulsun vs..” Baykal şu anda genel başkan olmadığına göre bu sözler kime şüphe topluyor sizce?Tablo ve bazı gazetelerde dün atılan “Gandi gate” gibi manşetler bu olayın CHP içinden işbirliği ile ve “CHP’nin oylarının, Kılıçdaroğlu’nun kredisinin yükselmesini önleme, böylece Baykal’ın genel başkanlığını tekrar gündeme getirme amaçlı yapılmış olabileceğini” de akla getiriyor.. Ergenekon’la en ufak alakası yok ama öte yanda; böyle bir olayın kullanılması için ortada öyle çok alan var ki, seç seçebildiğin kadar!..
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde ‘ben yıllardır kutlamıyorum, kadınların dünyada rekor kıracak düzeyde şiddet gördüğü, cinayet-tecavüze uğrama ve her tür eşitsizlikte liste başı olduğu, töre cinayeti dedikleri vahşeti durdurmak için en ufak gayret gösterilmeyen ülkede Kadınlar Günü kutlaması neyimize.. Birbirimizi mi aldatacağız’ diye yazmıştım.Kadınlar Günü’nde yürüyen kadın gruplarının da “Kadınlar Gününü kutlamıyoruz, isyandayız” pankartları taşıdıklarını görmek iyi geldi. İşte yapılması gereken budur, siyasetçilerin çıkıp “kadın seçmenin ruhunu okşayacak sözler etmesi ve asıl görevlerine eğilmeyerek yollarına devam etmesi”, bu durumlara da sessiz kalmak hiçbir çözüm getirmiyor ve bunu da ancak benim gibi uzun yıllar önce “gazeteciliğe başladığı günlerde yazdığı yazıların aynını” bugün de yazmak zorunda kalanlar, üstelik yazdıkları için adliye koridorlarını arşınlayanlar biliyor.ÜZMEZ BIRAKILMIŞ.. TECAVÜZÜ TEŞVİK!Kadın cinayetleri 7 yılda “yüzde 1400” artmış ve kadın katliamı haline gelmişken, tecavüzler de aynı durumdayken ülke yönetenlerin bunun aksini iddia etmesi, bu rakamları “olayların duyulur hale gelmesine” filan bağlaması olacak şey değil.Bursa’da 12 yaşında kız çocuğa (olay sırasında bu yaştaydı, oysa gazeteler ‘14 yaşındaki’ yazarak yanlış bildiriyorlar) tecavüz ettiği için 13 yıl hapis cezası verilen Hüseyin Üzmez isimli suçlunun tahliye edildiğini duyduk dün. “Taciz” diyerek suçu hafifletmeye çalışıp duruyorlar, sadece taciz olsaydı hiçbir mahkeme tacize 13 yıl vermezdi. Sonra her nasılsa, herhalde cezayı hafif buldukları için Yargıtay tarafından ceza bozulmuş. İkinci kez yargılanan suçlu aynı cezaya çarptırılmış ama sıkı durun “Yargıtay sürecini dikkate alarak” tahliye kararı vermişler. Ne demek ola ki bu??AÇIKLAYIN, HANGİ MEDENİ ÜLKEDE GÖRÜLÜR?Şimdi bu mahkemenin “ne oldu da, araya kimler girdi de” iki kez 13 yıl hapis cezası alan bu ağır suçlunun tahliyesine karar verdiğini millete, özellikle de 2 gün önce alay eder gibi “Kadınlar Günü mesajları gönderilen” kadın vatandaşlara açıklamaları gerekir. Eğer utanmadan bunu yapacak cesaretleri varsa tahliye kararını dünyaya ve AB’ye de açıklasınlar.Çok sayıda insanı “iddialar üzerine” yüzlerce yıl hapis cezası istemiyle yargılayan, ülkenin tanınmış gazetecilerini “tutuksuz yargılanma” hakkı bile vermeden pis ve soğuk hücrelerde mahkum gibi cezalandıran devletin, suçları mahkeme kararıyla sabitlenmiş cinayet ve tecavüz suçlularını nasıl tahliye ettiğini, tutuksuz yargılanmayı hak edecek kadar güvenilir bulduğunu açıklaması kesin beklenir. Kadın örgütleri, kadın hukukçular, barolar bu skandal kararı sessizce kabul edemez. Basın da, onlar da tepkilerini yüksek sesle duyurmak, gerekiyorsa olayı AİHM’ye taşıyarak devletin “çocuklara tecavüzü açıkça teşvik” anlamındaki bu kararını duyurmak zorundadır. Evrensel hukuka göre böyle yasa, böyle adalet olamaz efendim.ONLARI KİM KORUYACAK?Bu mahkemeler bundan sonra o çocuğu ve annesini ‘bu saldırganın yeni bir saldırısından kimin koruyacağını’ da açıklamak zorundalar. Zira TV’lerde millete din öğretmeye kalkan, yakalandığında karısıyla birlikte sırıtarak “Allah’ın takdiri” diyebilen bu adam (bu kelimeyi bile zorlayarak kullanıyorum, “adam”lara hakaret!) şimdi bir de isteklerini gerçekleştirmek için hayatını kararttığı masum çocuğa ve ailesine “sakın şikayete kalkmayın, bakın nasıl olsa beni içerde tutamıyorlar, sizi pişman ederim” de diyebilecektir.Barolar ( özellikle ‘kadına karşı şiddet’ konusunda önemli girişimlerde bulunan Ankara Barosu) hem bu çocuğun, hem de Çanakkale’de “cezaevinden bırakılan” adamın “engelli olmasına rağmen” dilendirdiği ve sonunda boynunu keserek komaya soktuğu kadının (eğer zavallının yaşaması mümkün olursa) vahşilerden korunması için gerekeni yapmalı.SAPIKLARA DEVLET MESAJI!Mardin’de yine bir kız çocuğa tecavüz eden 26 sapık ahlaksıza mazeretler bulunarak indirim yapıldı. Söyler misiniz devletin bu kararlarla “sapıklara verdiği mesaj” nedir? “Gidin, çocuk-kadın fark etmez tecavüz edin” değilse ne? Bu kararları vermek aynı sapık düşünceye ortak olmak değil midir, kendi ailelerine saldırılsa benzer kararlar verecekler mi? Ben ‘bu alçakça olayları, hak ettiği cezayı en kısa sürede vereceğine tahliye ederek görevini yapmayan mahkemeleri ’ duymaktan, hele de kadın tecavüz ve cinayetlerinden sonra çocuk tecavüzlerinin de devlet eliyle teşvik edildiğini görmekten artık çok utanıyorum. Daha en az 50 yıl medeni ülkeler arasına girmeye asla hakkımız olmadığını düşünüyorum, zaten dünya araştırmalarının sonuçları da utanması olana yeter.. Bir de “hukuk devleti” ymişiz, bırakın şu lafı Tanrı aşkına!*****‘Fiş’i boşver, ‘beyin’ var mı?Yani bu yaşta bu zeka, akıllara seza! Hayır, böyle durumlarda koskoca kuruluşların bir kişi yüzünden adının yıpranmasına hayıflanıyor insan. KOBİDER ( Küçük ve Orta Büyüklükte İşletmeler Derneği) Başkanı Nurettin Özgenç kadın-erkek eşitliğinden söz ederken “fişle priz aynı şey değildir. Bazı kadınlar bu gayretleriyle kartala özenen papağan durumuna düşmüşlerdir” demiş. Herkes her şeyi söyleyebilir, bu ülkede saçmalamak da fazlasıyla serbesttir ama sonuçta önemli bir dernek sayılır bu..Ancak cahil ve kompleksli bir erkeğin kullanabileceği “Fişle priz” konusunda konuşmaya gerek yok çünkü fiş konusu hayvanlarda da aynıdır, insanların bir farkı olmalı.. “Kartal-papağan” meselesi ise başka, kime yaranacağını düşünerek söyledi bilinmez ama bu ülkede “bazı kadınlar” değil, çok sayıda kadın “kartalın da en iyisi” olabileceğini çoktan gösterdi..Bu da fişle, prizle değil “beyin” le oluyor. Örneğin beyin olunca insan “akım” demeye çalışırken başka bir şey demiyor.KOBİDER Başkanı ondan haber versin; beyin var mı, beyin ?