Sıra siyasetçilerde mi?

3 Nisan 2011

Baskının tam olarak uygulanamadığı bir muhalefet partileri kalmıştı, galiba susturma sırası onlara geldi.Gerçekleşmiş darbe ve muhtıralar bir köşede dokunulmaz hale getirilirken “darbe hazırlanıyordu, ortaya çıkarılacak” diye başlatılan bir soruşturma yıllardır süren “sabahların kör saatinde ‘seçilmiş’ evlere baskın ve arama, bilgisayarlara-cep telefonları vs’ye el koyma”dan ilerleyerek “İnternet sitelerine, basılmamış kitaplara el koyma”ya, ilahiyatçıların bile evini “katliamla ilşkileri olabilir” bahanesiyle basmaya vardı. Demokratik ve de hukuk devleti olduğu söylenen bir ülkenin tüm vatandaşları dinlendi, o da yetmedi “nerede olduklarına, siyasi görüşlerine kadar” raporlar düzenlendi. “Terör örgütü” diye başlatılan soruşturma, istenen herkesi içeri tıkmayı (ki çoğunun ‘Cumhuriyet rejimine bağlı, eleştiren, sorgulayan kişiler’ olmaları ortak özellik gibi görünüyor) ve başta “basın” olmak üzere yine istenen herkesi ve her kurumu “sizi de Ergenekoncu yaparız ha” tehditleriyle sindirmeyi sağlayan, ülke çapında bir “korku soruştur- ması”na çevrildi. Olayın çivisi çıkıp da içerden ve dışarıdan tepkilerin durdurulamayacağı anlaşılınca soruşturmanın Başsavcısı “tereyağından kıl çeker gibi” başka göreve kaydırıldı. Ama sindirme operasyonları sürüyor. Sıra Devlet Bahçeli’de.ANLAYAMIYORLAR!!Bahçeli’ye önce; sanki hükümetin yanlış adımlarına karşı çıkmanın bin tane farklı yolu olabilirmiş gibi, tepkilerinden dolayı “CHP ile aynı çizgiye geldi” diyerek baskı uyguladılar, bu nedenle Bahçeli “gazeteci tutuklamalarında, Nedim Şener-Ahmet Şık operasyonunda” bile ağzını açmadı, ülke çalkalanırken o alakasız konulardan söz etti. Şimdi ise, ilahiyatçıların aranmasından sonra yaptığı “Bazı dava süreçleriyle ilgili uygulamaların kasıtlı ve bilinçli şekilde ‘bir merkezden yönetildiği’ ve toplumda bu olayların arkasında ‘Gülen ve cemaatinin bulunduğu’ duygusunun yaygın olduğunu” söylediği konuşma için kıyamet koparılıyor.Önce AKP milletvekillerinin “Bahçeli’nin neyi kastettiğini anlamak çok zor” ya da “Bahçeli’nin suç örgütlerinden esirgemediği şefkati sivil toplum gönüllülerinden esirgemiş olması kaygı verici” benzeri sözlerinin dışarıdan komik göründüğünü söyleyelim. Zira onun ne kastettiğini ülke çapındaki tepkilerden anlayamıyorlarsa Hanefi Avcı’nın veya Ahmet Şık’ın kitaplarında Emniyet’le ilgili anlatılanlara bakabilirler (ki zaten tutuklanma nedenleri bu) veya tutuklananların cep telefonlarına, CD’lere yapılan “sehven” polis eklemelerine bakabilirler, Emniyet Başmüfettişi’nin veya TİB Başkanı’nın anlattığı “tüm vatandaşların her konuşmasını ve adımını yasa dışı olarak dinleme-leri”ne bakabilirler..BU NASIL SEVGİ PROJESİ?Polis içindeki, polis okullarındaki, sınavlardaki, terfilerdeki örgütlenmeyi, anlamsız-nedensiz tutuklamaları, cezalandırmaları hatırladıktan sonra da “Bu nasıl sivil toplum gönüllülüğü, bu nasıl sevgi ve kardeşlik projesi” sorusunu sorarlar artık herhalde.. Öyle bir noktaya getirildi ki olaylar en başta bu soruşturmaya neden gösterilen “Gülen’i ve AKP’yi bitirme planı” mıydı neydi adı, onun bile özellikle seçilmiş, kapsamlı bir başka proje gereği düşünülmüş olduğu akla geliyor artık. Neden ikisi aynı kefeye konmuştu mesela, göbek bağları mı var ki aynı isim içindeler? Yoksa her ikisiyle ilgili araştırma-eleştiri vs yapanları toptan götürmek, sonuçta ikisi bir yerde ‘eleştirilemez hale gelmelerini’ sağlamak için mi? Gülen’in avukatı “Müvekkiline karşı alenen Meclis kürsüsünden çete suçlaması ve yargısız infazda bulunulduğunu” söylemiş. “Haksızlığa uğrama, çete suçlaması, yargısız infaz” duygusunun “daha ilk anda” nasıl tepkiler yaratabildiğini onlar da anladılar demek ki.. Ama işte bu ülkede aynı duyguları yaşayan, yargılanmadan infaz edilen yüzlerce insan da, ne idüğü belirsiz listelere isimleri ekleniveren gazeteciler de, cezaevine konanlar da aynı duygular içinde.. Bu olaylar polisin “kendisine her nasılsa verilen sınırsız yetki ve bazı savcıların yardımıyla yarattığı işkenceden farksız ciddi haksızlıklar”a bir son verilmesi gerektiğini daha iyi anlatıyor. Eğer anlatılanlar, yazılanlar doğruysa buna “sevgi projesi”nden daha çok yakışan tanımlar vardır çünkü! ***Artık ‘şiddet’ demeyin, ‘kıyım’ uygun!Kanlı cinayetlerin arkası kesilmiyor ama hala “ömür boyu hapis”ten söz eden yok. Üç kardeş bir canavarın kurbanı, Sivas’ta okuldan kaçırılan 13 yaşındaki Ahmet ‘enişte’ dediği bir başka canavarın kurbanı, hamile kadın ve karnındaki bebeği ölümden beter şekilde yine kocanın bıçak darbelerinin kurbanı ve devletten ses yok.. Ne bir bakan, ne hukukçular çıkıp “bu canavarların ömür boyu hapisten kurtulamayacağını” söylemiyor.Artık “kadına-çocuğa karşı şiddet” tanımı Türkiye’de süren bu kadın ve çocuk katliamlarını ya da tecavüz vahşetini (yine dün de bir kız çocuğa toplu tecavüz haberi vardı) anlatmak için hafif kalıyor, adına açıkça “kıyım” demenin zamanı geldi. Eğer hala en ağır cezalar verilmeyecekse tek yol kalıyor; dünyaya bu hukuksuzluğu ilan etmek..Bence bundan sonra sivil toplum kuruluşları ve medya “Türkiye’de hakimlerin adaletsiz kararlar verdiğini” duyurmak için elinden geleni yapmalı.. Yalnızca bu olayları değil, asıl ‘tutuklu yargılamaları gereken’ suçluları, örneğin emniyet şeridine girerek gencecik Sinem Yalçın’a çarpan ve ölümüne neden olan Faruk Kalkavan’ı serbest bırakarak ABD’ye kaçmasına neden olan, bir başka suçlunun İngiltere’ye kaçmasına neden olan hakimler gibileri de dünya duymalı.. Bu skandalları kendi içimizde saklayamayız.En kısa zamanda sorumlulardan; cezalar ve kaçan suçluların nasıl yakalanacağı konusunda açıklama bekliyoruz.

Devamını Oku

Ergenekon’un bitmesini kim ister?

2 Nisan 2011

Ergenekon Başsavcısı Zekeriya Öz’ün terfi ettirilerek bu görevden alınması üzerine hükümet üyelerinden “Ergenekon soruşturması aksayacak” diyenler çıktığı için -Başbakan “hata yapmışlar” dedi ama onun bilgisi dışında hata yapabilecek babayiğit var mı AKP’de- köşelerde de “o gitti diye bitmesini umanlar var” benzeri yorumlar çıkmaya başladı (bu kişiler bir kez de 12 Eylül darbesi, 27 Nisan muhtırası, Deniz Feneri gibi gerçekleşmiş olayların üstünün örtüldüğünü hatırlatsalar, soruşturulmasını isteseler dişimi kıracağım.) Oysa Türkiye’de yaşayıp da bu soruşturmanın “hangi nedenle olursa olsun” derhal bitirilmesini isteyen kimse olduğuna ben inanmıyorum, tabii haksız yere, hiçbir suç işlemediği halde ve buna emin olarak tutuklanıp mahkum hayatı yaşatılanlar dışında.. Onlar bile hukuksuzluğun bitmesini isterken “gerçeklerin ortaya çıkmasını, suç delillerinin gösterilip iddiaların ispatlanmasını” beklerler.Oysa, esas onların çektikleri yüzünden bu soruşturma devam etmeli ve “imzasız ihbar mektuplarından başlayıp yazılan kitaplara varana kadar akla hayale gelmedik gerekçelerle içerde biriktirilen yüzlerce insan arasında gerçekten darbe hazırlayan, örgüt kuran kaç kişi olmuş, bu gazeteciler, internetçiler, rektörler hangi darbeyi hazırlamış, hangi örgüte üye olmuşlar” ortaya çıkması gerekir.ÖZ NEDEN KALMALIYDI?Ama işte tam da bu noktada; kendinden ve yaptıklarından son derece emin,“adeta elinde şıp diye ortaya koyacağı kesin deliller mevcutmuş gibi ve özel yetkilerinden yararlanarak” bugüne kadarki “soruşturma kapsamı”na karar veren Zekeriya Öz’ün o görevde kalması gerektiği ortaya çıkıyor. Evet, “yalnız değil, birlikte karar verdikleri” söyleniyor ama hep onun ismi en öndeydi ve havası da öyleydi. Yani bu davayı sonuçlandırma sorumluluğu “o kadar emin şekilde ‘iddianamelerle’ soruşturma yöneten ve karar veren” kişinin olmalıydı. Şimdi örneğin Nedim Şener, Ahmet Şık, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal veya başka isimlerin suçsuz olduğu, bir yanlışlık yapıldığı ortaya çıkarsa bunu kim üstlenecek, kim tazmin edecek, yaptırımı ne olacak?Aynen; cep telefonlarında, CD’lerde, belgelerde değişiklik yapıp “sehven olmuş, pardon” diyen polisler gibi kenara mı çekilecekler? Bulunacak bombalar konusunda “bir gün önce Amerikalılar tarafından ders verilmesi” gibi olayların, çamur altında bulunmasına rağmen “sıfır” olduğu ortaya çıkan mühimmatların, o imzasız mektupların ve telefon ihbarlarının üstü mü örtülecek? Hiç kimse istemez bu soruşturmanın kesilmesini, her şey ortaya çıkmalı, tarihte soru işareti bırakılmamalıdır!‘HATA OLUR’MUŞ.. YOK CANIM?Bazı köşelerde de “Öz’ün bir kahraman olduğunu ama tabii binlerce sayfalık belge içinde hatalar yapılabileceğini” yazanlar var. Yargı mensubu da herkes gibi görevini yapmakla sorumlu olduğuna göre, “birileri” de onun görevini yaptığına inanıyorsa neden kahraman oluyormuş anlamak imkansız, belki “üstü örtülüveren davaları sonuçlandıran veya bu davada da kanıtları takır takır ortaya koyup ondan sonra tutuklama yapan” bir savcı olsa kutlayabilirsiniz, yapılabilecek şey budur. “Hata”ya gelince.. Yok öyle şey, “iddia adı altındaki varsayımlarla, hoşlanmadıkları yazıları veya kitapları nedeniyle” insanların özgürlüğünü yıllarca elinden alıp, ailesinden işinden ayırıp, “terörist” diye etiketleyerek onuruyla oynayıp, yazdığı kitap taslaklarını bile sildirip sonra da “pardon hata olmuş, çok belge var da” deme hakkı kimsede olamaz. Bir gazetede köşe kapmış olanlar da peşin peşin, aklınca ön alarak böyle bir saçmalığı savunamaz. Varsa eğer, adı “hukuk” bunun “guguk” değil çünkü!*****Özel hayatları da esir aldılar!Neymiş efendim “Türkiye büyüyor”muş. Aynen “suç işleyen bir çocuğun” büyümesi gibi, kim ne yapsın demokrasiye, insan haklarına zerre saygı gösterilmeyen, vatandaşlarını mutsuzluk içinde yaşatan, özel hayatını bile yok eden bir devletin büyümesini.. Ensesi zaten kalın bir zümre dışında zenginleşen de yok zaten neresi büyüyorsa?Emniyet Başmüfettişi Levent Yarımel’in açıklaması Emniyet’te kurulan bir sistemle tüm Türkiye’deki iletişimin izlendiğini ve şifre verilen polisin bu kayıtları görebildiğini, aynı zamanda cep telefonu sahiplerinin “bulundukları yerlerin” de öğrenildiğini anlattı. Daha önce TİB Başkanı da “Bu bilgiler sayesinde insanların politik görüşlerini ve özel hayatlarını bile ortaya koyabileceklerini” açıklamıştı zaten, ne muhteşem haberler bunlar böyle..YATAK ODANIZDA DİKKAT!Bundan böyle yatak odanızda bile dikkatli konuşun, her hareketinizi kontrol edin, maazallah bunlar adama o özgürlüğü bile tanımazlar. Ama olsun AB’ye gireceğiz ya “medeni ve de demokrat” sayılırız nasılsa, ah bir yuttursak .. Anayasa’ya, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıymış boşver, diğer yapılanlar çok mu uygun? Şaka yapılacak hali yok, bu skandalın sorumlusu olarak kimi suçlamak gerekiyor? Emniyet’te ayyuka çıkan keyfi ve yasa dışı işlemlerin sorumlusu kimdir, Vali ve İçişleri Bakanı, Hükümet açıklama yapmalı değil midir? Tabii ki öyledir ama ben yine hemen yepyeni bir flaş olayla unutturulacağını hissediyorum, umarım utandırırlar ! *****Kendini ihbar edenler !Ahmet Şık’ın henüz yayınlanmadan yok edilmek istenen kitabı nihayet Türkiye’de “basın ve insan haklarına saldırı”nın simgesi oldu. TBMM’de Oktay Vural’ın sorduğu “internetten kitabı indirenler, okuyanlar da örgüte yardım suçu işlemiş sayılır mı” sorusundan sonra “kitabı okudum, bu örgütsel dökümanın yayılmasına da yardımcı oluyorum. Yasal işlemlere hazırım” diyerek İstanbul Başsavcısı’na kendisiyle ilgili suç duyurusunda bulunanlar çıkmaya başladı..Olay komediye döndü yani.. İşte kendini pek kurnaz, milleti de sonsuza kadar suskun kalır sananlar sonunda bu duruma düşerler, fırsatçılığın sonu yok ama evliya sabrının bile vardır!

Devamını Oku

Zekeriya Beyaz da Ergenekoncu mu?

1 Nisan 2011

Gazetecilerin yazdıkları kitaplar, rektörlerin sadece Cumhuriyetçi, Atatürkçü olmaları tutuklanmalarına yetti ve son haftalarda bu haksız, hukuksuz uygulamalara da yurt içinden ve dışından tepkiler en üst sınıra ulaştı. Zekeriya Öz’ün bu davanın savcılığından alınıp terfi de ettirilerek bir başka göreve atanmasının nedeni de “genel kanı olarak” bu tepkilerdir. Ama bir yanda gazeteci tutuklamaları ve “basılmamış kitap taslaklarının toplatılması”na tepkiler bir şekilde hafifletilmeye ve toplum hala “yargının bağımlı olmadığına” inandırılmaya çalışılırken öte yanda yeni operasyonlarla benzer tepkiler ortaya çıkarılıyor.Bağışlasınlar “mahkeme başkanları bile” tutuklamalarda hukuksuzluklar ve ciddi soru işaretleri olduğunu söylüyorsa (11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Başkanı Şeref Akçay, Hanefi Avcı’nın tahliye talebini reddeden mahkeme kararına koyduğu şerhte “Her nasılsa terör örgütüyle irtibatı olduğu, yazdığı kitaptan sonra ortaya çıkmıştır” demiş) herkesin bunları da söylemeye hakkı vardır. Ortaya “Ergenekon terör örgütü” diye bir örgüt adı atıldı, 4 yıldır “darbe yapılacaktı ve topladığımız isimlerin hepsi de bu örgüte üyeydi, üye değilse bile kitabı veya yazılarıyla ya da yaptıkları planlarla darbe hazırlığına yardımcı olmaktaydı” mazeretiyle birileri canının istediği kişileri cezaevlerine doldurdu, hala da doldurmaya devam etmekte.. Ama yine 4 yıldır kimse bu örgütün varlığını kanıtlamıyor, aynen “gerçek darbelerin, muhtıraların, ‘darbe ihtimali olsa en iyi biz bilirdik’ diyenlerin hiç soruşturulmaması” gibi..İLAHİYATÇILAR DA ZANLI!Son olarak ilahiyat profesörlerinin, din bilimcilerin “Zirve Yayınevi soruşturması kapsamında” aranması, Prof Dr Zekeriya Beyaz, Prof Dr Şahin Filiz ve diğer “bazı” ilahiyatçıların da kolayca “Ergenekoncu” şüphesi altına sokulabileceğini gösterdi.. “Bazı ilahiyatçılar” diyorum çünkü aramaların “misyonerlik araştırmaları veya bu konuda yazılan kitaplar” olduğu söylendi ama bunun yanında çoğunun ortak özelliği “Kur’an’ı çağdaş ve bilimsel bakışla yorumlamış ve Kur’an’da türbanın ‘emir olarak yer almadığını’ da anlatmış” olmaları.. Arama nedeni konusunda “Misyonerlikle ilgili araştırmaları için” deseler “bir konuda araştırma yapan, kitap yazan bilim adamları katliamda rol oynayacak demek midir, bu nasıl saçmalık” sorusu gelir.“Kur’an’ı yorumlama tarzları birilerini rahatsız etti” deseniz, “Din bilimcilerin de ‘Ergenekoncu yaftası yememek için’ medyaya yapıldığı gibi tek görüşte birleşmeleri mi sağlanmak isteniyor” sorusu gelir. Ben bunu sorabilirim örneğin, çünkü TV programlarında sadece Kur’an’ı anlatan bilimcilere bile ağır baskılar yapıldığını onlardan kendi kulaklarımla duydum.( Eyvah kulaklar da tehlikede mi?)HEP CEMAAT! Bir ihtimal daha var; Örneğin Beyaz’ın yazmakta olduğu “Nurculuk’la ilgili” kitabın incelenmesi.. Ahmet Şık’ın da “Cemaatin; Emniyet’in her biriminde ve polis okullarında örgütlendiğini, yapılan sınavlara-seçilen öğrencilere kadar kontrol altında tuttuğunu anlatan kitabı” nedeniyle tutuklandığı, Nedim Şener’in, Hanefi Avcı’nın tutuklanmasının da ( tutuklanacağını kendisi bile tahmin etmişti) bir “cemaat operasyonu” olduğu sık sık tekrarlandığına göre Zekeriya Beyaz’ın da aynı “rahatsızlığa” neden olduğu rahatça düşünülebilir. Ki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dün; İlahiyat fakülteleri hocalarının aranması üzerine yaptığı açıklamada “Toplumda bu uygulamaların kasıtlı ve bilinçli şekilde bir merkezden yönetildiği, Fethullah Gülen Hoca ve cemaatinin bunların arkasında olduğu duygusu giderek yayılmıştır. Bu da onları töhmet altında bırakmaktadır” dedi.O siyasetçi olduğu için bu kadarını söylüyor, toplum ise açıkça “dokunan yanar” noktasına gelmiş durumda. Bu operasyonların TSK ’dan başlayıp rektöre, gazeteciye, ilahiyatçıya uzanmasının arkasındaki nedenin “devlet kurumlarını ele geçiren bir örgütlenme” olduğunu öğrenmek doğrusu az ürkütücü değil.. Polisin telefonlarda, belgelerde, bulgularda yaptığı “sehven” suç unsuru ilavelerini hatırlayınca daha da ürkütücü..Öte yanda İlahiyat profesörleri bile “katliam” soruşturmasında aranabiliyor da aylar, yıllar boyu “Müslümanlık dışındaki diğer dinlerden olan vatandaşları ülkeden kaçırtacak, bazılarını hedef gösterecek, hatta Müslüman vatandaşların bile inancını sorgulayıp hedef haline getirecek” yayınlar yapmış olan bazı gazetelerin sorumluluğu neden tartışılmıyor, o da bir başka soru işareti! *****Seçime bile gerek yok!Anayasa hukukunu en iyi bilen hukukçular “yeni bir anayasa yapmak için ‘sadece anayasa yapmak üzere seçilmiş ve bunun arkasından sona erecek bir ‘kurucu meclis’ gerekir. Alelade seçilmiş bir meclis, daha da ötesi ‘tek bir parti çoğunluğundaki meclis anayasa yapamaz. Bunun hukuki bir formülü yoktur” diyorlar. Oysa hükümet kararlı, seçimden önce anayasa taslağını halka açıklayarak milletin “neye oy vereceğini” bilmesini sağlamıyor ama seçimden sonra yeni anayasa ile birlikte Türkiye’nin yapısının tamamen değişeceğinin işaretini veriyor.Zaten çoğunluk ellerinde olduğu için “yargı ve dahi yüksek mahkemeler dahil” her kurumda istedikleri her değişikliği yapabilmeleri de yetmemiş olmalı ki önce “Kanun hükmünde kararname yetkisi” istediler. Ki bu; şu anda siy“iktidar partisi tarafından seçilen HSYK yoluyla tüm hakim ve savcıların siyasi gücün emrine girmek zorunda kalması” ndan farksız bir durumun bütün kamu kurum ve kuruluşlarına uygulanması.. Aynı zamanda “muhalefet partilerinin devre dışı bırakılması” demektir.Yine yetmiyor; bir süre önce devreye sokulmasından, “halk tartışsın” diyerek tartışmaların başlatılmasından belli olduğu gibi “başkanlık sistemi” getirilerek geriye kalan tüm yetkilerin de tek elde toplanması kararlaştırılıyor. Artık her şeye “tek kişi” karar verdiği ve bunu da nasılsa gerçekleştireceği için aslına bakarsanız tartışılması, bu sistemin başarılı olduğu ABD ile Türkiye arasında hiçbir benzerlik olmadığının anlatılması, eyalet sistemini birlikte getirilmek isteneceği filan önemli değil. Yapılacak deniyorsa yapılacaktır, Burhan Kuzu boşuna kitap yetiştirmedi,“Ya başkanlık, ya pişmanlık” demedi ya..Zaten referandumlar iktidarların meclisleri ekarte edip istediklerini halka oylatarak yaptırmaları demektir, işin kolayı bulundu. Bence, bundan sonra Meclis’in daha doğrusu muhalefet partilerinin fonksiyonu iyice kalmayacağına göre Meclis’e girmeye uğraşmaları da anlamsız. AKP tek başına geçsin TBMM’ye, yargı da işine karışmasın, şu anda karışabildiğini de zaten kimse söylemiyor (Anayasa Mahkemesi bile karışamaz bu Meclis’e artık), tek parti olarak yönetsin ülkeyi. Bütün bu seçim zahmeti ve masrafı niye yapılıyor ki?

Devamını Oku

Zekeriya Öz’den çok şaşırmışlar!

30 Mart 2011

Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün bu görevden alınıp İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği’ne atanması muhalefetten ve herkesten çok hükümet üyelerini ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı’nı şaşırtmış görünüşe bakılırsa.. Hatta Öz’ün kendisinden daha çok tepki verdiklerini söylemek mümkün..Devlet Bakanı Yazıcı “İnşallah Ergenekon davası sürecine zarar vermez, devam eder”, AKP’li Bekir Bozdağ “Rızası olmadan yetkisinin kaldırılması yanlıştır, kendisinin Ergenekon davasına bakması gerekiyordu, dava süreci uzayacaktır” demiş, Burhan Kuzu ise “Görev değişikliğinin altında ne olduğunu bilmediklerini, bazı uygulamaların neden olmuş olabileceğini” söylemiş. Zekeriya Öz de “Yorgundum, herhangibir talebim olmadı. Sürpriz oldu. Soruşturma kişiye bağlı değildir, devlette devamlılık esastır” diyor. Bu açıklamaların hepsinde ortak ne görüyoruz; Referandum un hemen arkasından üyelerinin büyük çoğunluğu hükümet tarafından, Adalet Bakanlığı bürokratlarından seçilen Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun “aslında hükümete bağımlı olmadığına, tam aksine bağımsız olduğuna ve hatta iktidar partisinin HSYK kararlarından çok habersiz olduğuna” inandırma çabası..Aynı şekilde (hiç ihtimal yok ama) Zekeriya Öz’ün de haberinin olmadığı ifadesi var. Burhan Kuzu acaba büyük tepki yaratan “Nedim Şener ile Ahmet Şık’ın tutuklanma kararı ”ndan mı yoksa “basılmamış kitabın taslaklarını yok etme” kararından mı söz ediyor, bu tepkilere karşılık mı yapıldı, yoksa yine “bilinmeyen, görülmeyen” başka bir neden mi mevcuttur pek belli değil..Ama belli olan şu; Öz’ün kendisi “soruşturma kişiye bağlı değildir” derken AKP’lilerin bir ağızdan “soruşturma sürecinin etkileneceğini, uzayacağını” filan söylemeleri dikkat çekici bir çelişkidir. Madem ki “yalnız çalışmıyordu, başka savcılarla birlikte çalışıyordu” diyorlar o zaman neden o gidince sürecin etkileneceğini tekrarlamaktalar?Süreç ve tutukluluk işkencesi daha da uzatılacak ve bu psikolojik hazırlık mıdır, akla bu da geliyor. Açık konuşsalar da bilmece çözme zorunluluğu kalmasa ne iyi olur!*****İşte yürekli kadınlar!Başta tecavüz ve cinayetler olmak üzere “kadınlara karşı şiddetin her türlüsü” önlensin, suçlulara en ağır cezalar verilsin diye yıllardır çırpınıyoruz, ceza kanunları arasına bu şiddet olaylarını teşvik anlamına gelecek yasa maddelerinin sıkıştırılmasını engelleyip doğru yasaların çıkarılmasını sağlıyoruz ama ne fayda.. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut.. Bu kez çıkarılan yasaları uygulamadıkları için ülke bir “suçlular cenneti, mağdurlar cehennemi” ne dönüşüyor, kadınların yanında çocuklara saldırılar, tecavüzler, cinayetler ayyuka çıkıyor.Ayşe Paşalı “Beni koruyun, eski kocam öldürecek” diye çırpınıp defalarca Savcılığa başvurduğunda, yüzü gözü dayaktan mosmor vaziyette gazetelerde yer aldığında korumayan devlet “çocuklarını” da aynı şekilde koruyamıyor, her türlü siyasi haber istedikleri şekilde devlet TV’sinden verilirken TRT ve diğer kanallarda onları “sapıklara ve her tür tehlikeye karşı uyaran eğitim vermeyi, sıkıntı anında başvuracakları telefonları, sığınma evi adreslerini öğretmeyi” başaramıyor. Sonuçta küçücük çocuklar tecavüz ve cinayetlerle kaybediliyor ki son örnek; üç kardeşin hemen arkasından cinayete kurban giden zavallı küçük Fırat’tır.DEVLET SUSARKEN ONLAR..Başbakan Erdoğan “idam cezası tartışılıyor, bizim gündemimizde yok” demiş. Oysa bunun yerine “o küçük çocukların uğradığı vahşetten toplum olarak üzüntü, hatta utanç duyduğumuzu, idam cezası tartışılırken çocuklara saldıran canilerin ömür boyu hapis cezasına çarptırılmaları için ellerinden geleni yapacaklarını” söylese, en azından suçluların “ceza korkusu olmadığı” için bulduğu cesareti kırabilirdi. Ama işte devlet, hükümet seçim kaygısından başka bir şey düşünmeyince çocuğu da, kadını da sahipsiz, kaderine terk ediliyor..Devletin boş veya eksik bıraktığı alanları da sivil toplum örgütleri doldurmaya çalışıyor. Geçen hafta Başkanlığını Nesrin Ercan’ın, Başkan Yardımcılığını Arzu Sabancı’nın yaptığı MİKA-DER’in (Minik Kalplerle El Ele Derneği) köşe yazarlarına bilgi verdiği toplantıdaydım. Bu dernek; üyesi olan Arzu Çebi, Elif Türkay, Dilek Güney ve daha birçok gönüllü ile birlikte inanılmaz bir enerji ve özveriyle Türkiye’nin dört bir yanını dolaşıyor, topladıkları bağışlarla SHÇEK’e bağlı çocuk yuvası ve yetiştirme yurtlarının yaşam koşullarını yükseltmek, kitaplıklar, oyun-oturma ve çalışma odaları yaptırıp kitaplar almak için emek sarfediyorlar. Bununla da yetinmiyor, tam donanımlı çocuk evleri ve yuvaları açıyor, gençler için “yetiştirme yurtlarının eksiklerini” gideriyor, çocukların notlarına kadar takip ediyorlar.Son olarak Rize Atatürk Çocuk Yuvası’nı yeniledikleri haberini dün gazetelerde gördüm.. Beş-on “altın kalpli kadın” bunları başarabiliyorsa devlet istese ülke çapında kampanyalarla çocuklar için neleri başarmaz değil mi?TECAVÜZ, ENSEST, TÖRE! MİKA-DER Başkanı Nesrin Ercan’la konuşurken ona Anadolu’yu dolaşmaları sırasında kadın ve çocuklarla ilgili olarak gözledikleri tabloyu sordum. İnsanlara “anne-baba olma bilinci, sorumluluğu” verilmesi, “cinsel tabuların yıkılarak her şeyin açıkça konuşulabilmesi” gerektiğinden, gençlerin ve ailelerin karşılaştıkları olayların gizlenmeyip açığa çıkmasının ancak böyle mümkün olacağından söz etti. MİKA-DER üyeleri “töre” adı altında bakılan olayların arkasında dehşet verici ama hala gizlenen gerçekler olduğunu anlattılar. Olaylar Zülfü Livaneli’nin “Mutluluk” filminde muhteşem bir şekilde ortaya koyduğu “ensest olayı ve mağdur genç kız için ‘tecavüz edenin verdiği’ ölüm kararı”ndan hiç farklı değil, hatta orada bir tecavüz vardı artık vahşetin ilerlediği görülüyor.ÇOCUKLARA ÖĞRETİLSİN!Kadın ve Aile Bakanlığı bana gönderdiği açıklamada “şiddet, taciz ve tecavüzü önlemek” amacıyla hizmet veren “ALO 183 Acil Yardım Hattı”nın tanıtımını içeren bir reklam filmi hazırladıklarını ama kanalların ilgi göstermediğini anlatıyor. Oysa TRT bile yeter, gün içinde periyodik olarak, kampanya halinde çocukları uyarsınlar, telefonları versinler, aile içi ve dışı tecavüzden, şiddetten kaçma yöntem ve cezalarından söz etsinler. Bizler de gönüllü katılırız bu tür bir çalışmaya.MİKA-DER’in gayretini, özverisini gösterseler yetecek!

Devamını Oku

Artık duyduklarıma inanamıyorum!

30 Mart 2011

Yaşadığım, vatandaşı olduğum ülkenin bir “hukuksuzluklar ülkesi”ne dönüşmüş olması, kadınlara ve çocuklara saldıran-katleden sayısız canavarın bu toplumdan çıkıyor olması, bu canavarlara yasalardaki cezaların verilmemesi ve hatta çoğunun serbest bırakılması.. Korktuğu için veya başka nedenlerle onları cezalandırmayarak “görevini kötüye kullanan” hakimlere hiçbir yaptırımın uygulanmaması değil sadece..Katiller tecavüzcü sapıklar serbest bırakılırken “iddialar var” diyerek gazetecileri, bilim adamlarını ve akıllarına kim eserse onları “suçunu bilmeden” hücrelere tıkıp azılı suçlu muamelesi yapmaları da değil sadece.. Hiç birine inanamıyorum (ve şüphesiz milyonlarca vatandaş da inanamıyor) ama başkaları da var. Bu olaylar olurken susan veya konuştuğunda “keşke sussaydı, daha iyiydi” dedirtenler.. Ya da bu vahşet hiç yaşanmıyormuş, görmüyormuş gibi “seçimden, oy almaktan, iktidar olmaktan” başka bir şey konuşmayanlar.. Bakıp bakıp ‘Biz nasıl bu hale geldik’ diye kahrolmamak imkansız. ŞIK’A YAPILAN ‘ŞIK OLMADI’!!Mesela bir “şık” lafıdır gidiyor. Siyasetçiler ve bazı başka isimlerin en alakasız durumlar için “Hiç şık olmadı” sözünü sıkça duyuyoruz. Polis tarafından dövülen öğrenciler veya tazyikli su sıkılan işçiler gibi durumlarda bile duymak mümkündü. Ahmet Şık’ın “yayınlanmamış, taslak halindeki kitabı”na yapılanlar için de kullandılar; “Şık olmadı”.. Peki böylesi bir “Basın ve ifade özgürlüğüne saldırı”nın, böylesi bir “demokrasi dışı” eylemin şık olma ihtimali var mıdır ki, “şık”tan daha ilgisiz bir kelime var mıdır, başka söz kalmamış mıdır ki bu seçiliyor? Yoksa bu içler acısı durumlar daha mı hafifliyor öyle deyince?NASIL ‘SİYASİ’ YANİ?Cumhurbaşkanı Gül’ün; “Ahmet Şık’ın kitap taslağının toplatılması ve elde tek nüsha bırakıp diğerlerinin yok edilmesi” ile ilgili söylediği sözlere de inanamadım. Demiş ki “Bütün bunlar herhalde o gazeteciler ve bahsedilen kitaplar için en büyük PR çalışması oldu. Ama savcıların bazen ‘önlerinde ne yazıyorsa onunla hareket etme’ gibi bir durumları vardır. ‘Savcıların siyasi değerlendirme yapma’ durumları bazen olmuyor herhalde. 10 bin satacak kitaba şimdi 100 bin sattıracaklar”.. Acaba bu, yandaş denilen ve mantığa takla attıran her tür yorumu bulabileceğiniz gazetelerdekilerin benzeri yorumu Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın söylemiş olduğuna siz inanabiliyor musunuz?Bırakın böyle bir olay karşısında aklına gelenin “kitapların reklamı” mı veya 10 bin yerine 100 bin satacak olmasını böyle olsa bile kitabın çok satması onu neden rahatsız ediyor? Bunu da geçelim; acaba savcıların önlerinde ne yazıyor olabilir ki “bir yazarın basılmamış bir kitabını yok etmeye” yetkileri olduğuna karar verip polise uygulatıyorlar?.. En ürkütücü cümle ise, görevi “hukuka bağlı kalmak, hukuku uygulamak” olan ve (Meclis’i denetleme görevindeki Anayasa Mahkemesi gibi bazı yüksek mahkemeler dışında) kesinlikle siyasetle ilişkisi olmaması gereken savcıların “bazen siyasi değerlendirme yapamadığını” söylemiş olması. Demek ki “çoğu zaman” siyasi değerlendirme yapmaları normal ona göre.. Peki kendi siyasi görüşüne, değerlendirmesine göre insanları tutuklayacak veya böyle bir sansüre kalkışacak savcılara kim güvenir? İşte Türkiye’de yargının ne hale geldiğini anlatan sözlerdir bunlar.Bu sözler ağzından mı kaçtı, yoksa Sayın Gül ve partisinin görüşü bu mudur bilmiyorum ama her ikisi de aynı derecede ürkütücü ve üzücü görünüyor maalesef!*****AKP’li vekil rakip partide!Bütün bu baskılar, yasaklar, hukuksuzluklar sürerken eski AKP Milletvekili İbrahim Özdoğan’ın CHP’ye geçmesinin asıl nedeni olarak söylediği sözler dikkat çekiyor. “Yolsuzlukları, yoksullukları ve yasakları ortadan kaldıracağını söyleyen AKP döneminde bunların hepsinin derinleştiğini, özgürlük vaat edildiği halde baskı ve azarlamaların olduğunu” vurgulamış. Partinin içinden de görmek mümkün demek ki ama ah o “tekrar milletvekilliği hayali” olmasa! *****Çocuklar için bütün medya birleşmeli! Ben ‘idam cezası geri gelmeli’ görüşünde olanlardanım ve bunu yazalı çok oldu. Medeni olamayan hatta ancak Taş Devri’nde görülebilecek ilkellikleri sonlandıramayan bir ülkede “medeni ülkelerin kuralları”nı uygulamak da hiçbir çözüm getirmiyor zira.. Aksine ilkellik her alanı kapladığı için hakimlere “medeni yasalardaki cezaları” bile verdiremiyorsunuz, katili sapığı halkın arasına salınıyor. Kadınlardan sonra küçücük çocuklara tecavüz ve katliamların hızla artması üzerine BBP “İdam Yasasının geri getirilmesi için” imza kampanyası başlatıyormuş. TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de, Anayasa Komisyonu Başkanı da “idam cezasına karşı olmadıklarını ama 10 yıl sonra geri getirilmesinin de zor olduğunu” söylemişler.İdam cezası umarım geri getirilebilir, ama getirilmese bile madem ki bu canavarlara “en ağır ceza”nın verilmesi gerektiğine inanıyorlar neden bugüne kadar katil ve tecavüzcüler, hatta benzer suçlardan yargılanan Hüseyin Üzmez milletin gözüne baka baka hakimler tarafından serbest bırakıldığında “Vatandaşlar için, çocuklar için büyük tehlike yaratan ve adalet duygusunu ortadan kaldıran karar nasıl veriliyor” diyerek tepki göstermediler? Her ikisi de hukukçu olduklarına ve etkili konumda bulunduklarına göre bunu yapmaları son derece gerekliydi. Bu olaylar artık “kadın ve çocuklara yapılan canavar saldırılarının önlenmesi, en ağır cezaların verilmesi, vermeyen hakimlere de yaptırım uygulanması” için, tüm siyasetçilerin, TV kanalları başta tüm medyanın aynı anda bu vahşete karşı bir toplumsal seferberlik başlatması için, YETER diye bağırmak için” başlangıç olmalıdır. Üç yıl, beş yıl, yirmi yıl değil, idam yerine “ömür boyu hapis” verilmesi için çalışalım. AB’ye girmek için yalvaracağımıza, önce onların medeniyetine-adaletine ulaşmak önemli. Bu suçluların hiçbiri 40 yıldan önce kurtulamaz Batı’da! Hele de 2011 yılında!

Devamını Oku

Onları prangaya vurun!

29 Mart 2011

En azılı katilleri, kadın boğazlayan canavarları, küçücük çocuklara hatta bebeklere tecavüz eden sapık vahşileri serbest bırakan yargı (“yargı” yazarken eli titriyor insanın) ülkenin tanınmış, başarılı, onurlu gazetecilerini 3 metrelik hücrelere atmayı uygun görüyor, buna da “adalet” deneceğini sanıyor.Çoğunun ortak özelliği “Atatürk ilkelerine, onun kurduğu Cumhuriyet’e bağlılık” olan rektörler, bilim adamları yıllarca, suçlarının ne olduğunu bile bilmeden, tek bir tutarlı kanıt gösterilemeden, “iddianame” adı altında imzasız, kimler tarafından yazıldığı belirsiz ve her gün yenileri eklenen, aralara “pardon polis hatası, sehven” dedikleri yalanlar, iftiralar sıkıştırılan suçlamalarla cezaevlerinde “mahkumdan beter” yaşatılıyor. Özgürlükleri, işleri, aileleri yıllarca ellerinden alınıyor, onurlarıyla oynanıyor.AB’YE KİM ALIR SİZİ?Medeni dünyanın kapısında, bu olaylara asla izin verilmeyecek ülkelerin yanı başında, bir yandan millet “AB’ye girdik, giriyoruz” diye oyalanarak ancak Saddam veya Kaddafi gibi despotların yönettiği ülkelerde görülecek şekilde dehşet bir hukuksuzluk ve “insan hakları saldırısı” sürüp gidiyor. Oysa böyle bir ülkeyi asla AB’ye almayacaklarını, tam aksine bu yapılan “askeri darbe döneminden hiç farksız” eylemlerin “almamak için en makul neden” gösterileceğini anlamayacak bir budala çıkabilir mi?Mustafa Balbay, İnönü Üniversitesi eski rektörü Fatih Hilmioğlu gibi isimlerin bulunduğu bir duruşma daha yapılmış (suçu sabit azılı katillere, çocuk tecavüzcülerine “tutuksuz yargılanacak” güven gösterilirken daha kimbilir kaç yıl ve kaç duruşmada süründürülecek, “tutuklu”luk mahkumiyete dönüştürülmüş şekilde cezalandırılacaklar). Mehmet Haberal ve Levent Ersöz hastanede oldukları için katılamamışlar..KİMDEN TECRİT EDİLİYOR?Üç küçük çocuğu “şeker vereceğim” diyerek eve aldıktan ve birine tecavüz ettikten sonra üçünü de öldüren sapığın “tek kişilik hücreye” konulduğu da önemli haber gibi yazılmış gazetelerde.. Oysa o katille aynı muameleyi gören gazeteciler var bu ülkede..Balbay; tutuklandıktan 3 yıl sonra 3’er kişilik koğuşlardan alınarak kondukları tek kişilik hücrelerin “verem, Aids hastalarının konduğu tecrit hücreleri” gibi olduğunu, havalandırmaya çıktıklarında bile “tek başlarına olduklarını” anlatıyor. Katillerin kaçmayacağına inanılan ülkede, suçlu olduğunu kanıtlayan bir mahkeme kararı bulunmadığı halde “hücreye kapatılarak duruşma bekletilen” Balbay ve diğer gazetecileri (aynı durumda başka sanık varsa onları da) hangi nedenle ve kimden tecrit ediyorlar acaba? Yoksa amaç delirtmek mi? Dayanamayıp akıllarını kaybetmelerini sağlamak mı?Basılmamış kitabın taslaklarının “baskınla” toplandığı ülkede soru mu sorulur artık, ama dayanılır gibi değil olup bitenler..YARGI BAĞIMSIZMIŞ GİBİ..Başbakan Erdoğan hala “Türkiye’de şu anda ‘yasama, yürütme, yargı’ organlarının nasıl işlediği malumdur. Yargı bir adım atmış, bizi ilgilendiren bir adım değil.. Siz biliyorsanız söyleyin” gibi konuşarak “hükümetin hiçbir şeyden haberinin olmadığına” ikna etmeyi umuyor. Oysa AKP’ye “kapatma davası” sırasında, yargının hem de “yüksek mahkeme”si olan Anayasa Mahkemesi’ni nasıl 4 koldan ablukaya aldıklarını ve tüm yandaş medyasıyla, AB desteğiyle her tür baskının yapıldığını unutmuş değil herhalde.. Yani “yargıyı ‘dava sürerken bile’ etkilemek” olmamış değil Türkiye’de..Ayrıca referandumun hemen arkasından; HSYK üyelerinin tamamen hükümet tarafından seçildiği, hakim ve savcıların kaderi onların elinde olduğu için ve yüksek mahkemelere de “gerekli operasyonlar” yapıldığı için artık “yasama, yürütme, yargı” birbirinden bağımsız çalışır demek de mümkün değil. Bu nedenle “gerçekleri saklamamak” gerekiyor. Kaldı ki yalnız ülke içinde değil, dünyanın tüm basın ve insan hakları kuruluşlarının tepkisinin “hükümete yönelik” olması da bu sözlerin inandırıcı bulunmadığının işaretidir.TAKIN ŞU PRANGAYI!Bence en iyisi; bu azılı (!) tutuklular “belki tecrit hücresinden de kaçarlar” diyerek onları ayaklarından zincire vurmak.. Taksınlar prangayı da yargının ne kadar iyi çalıştığı daha da net görülsün. Nasılsa bu olayları tarih yazacak, daha da etkili olur!***Yakalayın ve cezalandırın!..Bütün haberlerde üç küçük yavrucuğa kıyan canavarın kim olduğu, nasıl yakalandığı detaylarıyla anlatılıyor. Evet, yakalanmış olmasına herkes memnun olur ama Allah korkusu, vicdanı olmayan bir yaratığın detaylarından kime ne?14 Ocak 2008’de özel aracıyla emniyet şeridinde beklerken “şeride hızla giren Faruk Kalkavan’ın çarparak ölümüne neden olduğu” Sinem Yalçın’ın ailesinin gözyaşları dinmiyor ama 5 yıl 4 aylık cezanın ( zaten bunu da kırpa kırpa sıfırlarlar) Yargıtay tarafından onanması 24 ay sürdüğü, suç açıkça ortada olmasına rağmen o zamana kadar sanık tutuklu bekletilmediği (darbe yapacaktı iddiası olsa tek kişilik hücrede duruşma bekletirlerdi) için şimdi ortadan kayıp, bulunamıyor.19 yaşındaki Burak Şengöçen’i öldürdüğü için 30 yıl hapsi istenen Serhat Aslan ise Londra’daki Türk Büyükelçiliği’nde evleniyor. Uzun lafın kısası, cezalar verilmediği için bir “suçlular cenneti”ne dönen ülkede ensesi kalın olanlar söz konusu olduğunda hiç mi hiç sorun olmadığı görülüyor. Ama söyleyeyim bu böyle gitmez; eğer Sinem’lerin, Burak’ların, üç küçük kardeşin ve diğer benzerlerinin ölümüne neden olanlara, öte yanda tecavüz suçlularına hak ettikleri cezalar verilmediği, kaçmalarına göz yumulduğu takdirde yakında insanlar adaleti kendileri uygulamaya başlarlar.Onun için de boşuna katillerin nasıl yakalandığını filan anlatmasınlar, nasıl cezalandıracaklarını söylesinler, bu cezayı en kısa zamanda versinler. Beklenen budur!

Devamını Oku

Bu vahşeti kim durduracak?

28 Mart 2011

Cumartesi günü Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin Ankara’da düzenlediği “Fatmagül’ün Suçu Yok” panelindeydim. Son yıllarda ‘buna hakkımız olmadığına’ inandığım için Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamadığımı, o günlerde yapılan toplantılara da katılmadığımı hep yazdım, biliyorsunuz. Aynı şekilde, yıllarca bütün mücadelelere rağmen hiçbir ilerleme kaydedilmediğini görmem nedeniyle “kadına karşı şiddet” konulu panellere de katılmıyordum ama artık yalnız kadınlara değil, tamamen korunmasız küçücük çocuklara yapılan ahlaksızlık, saldırı, tecavüzler öyle boyutlara geldi ki öfkeyi de bir yana bırakıp ‘toplumsal bir seferberlik’ sağlanması için her şeyi yapmamız gerektiğini düşünüyorum.Bazı sivil toplum kuruluşları, Hürriyet-Milliyet gibi gazeteler açtıkları kampanyalarla ellerinden geleni yapıyorlar, Ankara Barosu; “Kadın ve Aile Bakanlığı” ile ortak çalışma yaparak “şiddet mağduru kadınlara” destek olmak için harekete geçti, bunların hepsi çok önemli ve özverili projeler ama sonucu nasıl etkiliyor ona bakmak lazım.. Eğer sonuçta Kadın Bakanı Aliye Kavaf “Kadına şiddet imamlarla bitecek” diyerek bu dehşet tabloya din görevlilerinin çözüm bulacağına inandığını söylüyorsa sonuç ne olacak?TECAVÜZCÜLERLE İMAMLAR MI KONUŞACAK?Ankara pilot bölge seçilmiş, imamlar camiden çıkarılıp ailelere gönderilerek bir “aile imamlığı” kavramı ortaya atılmış ve bunca yıldır 4 köşesinde dayak, tecavüz, cinayet olaylarından geçilmeyen ülkede şiddeti imamların bitireceği söyleniyor. Ne yapacakmış imamlar; dinde kadına karşı şiddetin yerinin olmadığını, bunun günah olduğunu anlatacaklar.Peki kadınları 40-50 bıçak darbesiyle, onunla da yetinmeyip sokak ortasında, okulda, evde boğazını keserek öldüren canilerin Allah korkusu olduğunu nasıl düşünebiliyorlar? Dini önemseyen, Allah’tan korkan bir insan bunları zaten yapar mı? Eğer “dini anlatarak” çözüm bulunabilecekse kapı kapı dolaşmak yerine “TV’lerden milyonlarca insana aynı anda” bunları öğretmek, kadınları ve özellikle çocukları bu tür sapık saldırılarına karşı eğitmek, potansiyel suçlulara “ağır cezaları” hatırlatmak daha doğru çözüm değil mi?TV’LERİ KULLANIN!Öyle tabii, peki neden yapılmıyor? Genel Başkan konuşmaları, seçim kavgaları her gün verilebiliyor da bu neden hiç akla gelmiyor? Kadından sorumlu Bakan Kavaf “Kadına karşı şiddete sıfır tolerans” göstereceklerini söylemiş, çok güzel peki “çocuklara karşı şiddetin, vahşetin zirvesi olan tecavüz” olaylarına kaç tolerans gösterecekler? Sonra, tecavüzcüleri de mi “imamların eğitmesini” sağlayacaklar, çözümleri bu mu? Madem ki “sıfır tolerans”tır, küçücük çocuğa tecavüz ederek onun ve yoksul ailesinin geleceğini karartan, üstelik “şeytana uydum” diyerek itiraf eden Hüseyin Üzmez (tutuksuz yargılanacak kadar güvene mazhar olduğunda) neden ortaya çıkıp “Bu ne biçim karar, nasıl adalet, bu adamı serbest bırakırsanız o çocuğu veya önüne çıkacakların hepsini nasıl koruyacaksınız” demediler? Onları veya TBMM’den diğer (‘kadın’ demeyeceğim, bu vahşete kadın-erkek hepsi karşı çıkmak zorunda) milletvekilerinin tek bir tepkisini neden duymadık? Bağışlanır bir duyarsızlık değildir bu!ÇOCUKLARINI KORUYAMAYAN DEVLET!Dün birçok gazetenin manşetinde “Kayseri’de bayram şekeri toplarken kaybolan 3 kardeşi aldatarak eve alan, birine tecavüz ettikten sonra hepsini öldüren” alçak, aşağılık sürüngenin haberi vardı. Gözleri ağlamaktan şişmiş halde beddualar eden perişan annenin de.. Yakalamışlar sapığı.. Bu içinizi biraz olsun rahatlatıyor mu? Hayır.. Neden?Çünkü hepiniz, hepimiz biliyoruz ki Mardin’de bir çocuğa tecavüz eden 26 ahlaksız sapığa yaptıkları gibi.. Hüseyin Üzmez denen sapığa yaptıkları gibi.. 6 çocuğa tecavüz ettiği halde serbest bırakılıp bir başka küçük çocuğa tecavüz eden ve yine bırakılınca bu kez 9 yaşında çocuğa tecavüz ederken yakalanan sapık gibi o da bırakılacak. Medeni, gerçek hukuk devleti olan ülkelerdeki gibi en az 50 yıl “AĞIR HAPİS CEZASI” verilmesi gerekirken.. Bu yüzden “yakalandı” haberleri hiç fark etmiyor artık!Adalete; bu “suça ortak, teşvik edici, adaletsiz” kararlar nedeniyle de bir kez daha hiç inanmıyoruz!***Birlikte utansak çözerdik!Kadın ve çocukların hayatını ölümden beter yok eden suçlular bırakılırken artık “dayak atan, tehdit eden ya da öldüren”lerin cezalandırılacağına inanabilir misiniz? “Kadına karşı şiddet” önemlidir, kendisine “beni koruyun” diye başvuran kadın vatandaşlarını bile korumayan devletin, görevini yapmayan savcıların cezalandırılması da çok önemlidir (ki bu ihtimali de yasa çıkararak ustaca önlediler).. Ama her şeyden önemlisi çocuklarını koruyamayan, bu vahşet olaylarına seyirci kalan bir devletin, yeterince tepki göstermeyen bir toplum ve medyanın, çocuklara tecavüz edilirken “tecavüzde kadının kıyafeti rol oynar” diyebilen ilkel kafaların olmasıdır. Böyle bir ülkede zaten “medeniyetle, adaletle ilgili” tek söz söylemeye hakkımız yoktur.Oysa bakıyorum konuşanların bir kısmı hala 15 yıl öncesinde filan yaşıyormuşuz, aşırı tepkiye, telaşa, “YETER ARTIK” demeye gerek yokmuş gibi konuşmaktalar. ‘UTANIYORUZ’ KAMPANYASI“Fatmagül’ün Suçu Yok” panelinde de yazılarımdaki gibi ‘bu vahşete onlarca yıldır çözüm bulmayan, giderek artmasına seyirci kalan bir ülkede yaşamaktan utandığımı” söyledim, çünkü artık böyle hissediyorum, iki yüzlü nezaket sözcükleriyle saklayacak da değilim.. Bu nedenle Nazan Moroğlu konuşmasında cümleme gönderme yapıp ne kastettiğimi de saptırarak “Ben bu ülkede yaşamaktan utanmıyorum” deyince ‘Siz utanmamakta serbestsiniz, ben utanıyorum’ sözümü tekrarladım. Eğer bu olaylara önlem alınmamasından, bu vurdumduymazlıktan yıllar önce hep beraber utanmaya ve çözüm için “ülke yöneten ama hiçbir zaman bu ciddi toplum sorunlarını oy kavgalarının önüne alamayanlara” baskıya başlamış olsaydık belki 2011’de Taş Devri ilkelliğini yaşamak zorunda kalmazdık.SİYASETÇİDEN TV KANALINA KADAR..Belki çok önceden bir “UTANIYORUZ” kampanyası başlatır, ülkenin psikologlarından siyasetçilerine, STK’larına, TV kanallarına kadar herkesin katıldığı bir sinerji ve çözüm üretebilirdik. Bu panele de o ümitle katıldım. AKP Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülsün Bilgehan ve Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu da katılacağına göre “tablonun sorumluları” ortaya konduktan sonra “TBMM’den başlayacak mantıklı bir çözüm” düşünülebilir, en azından “hakimlerin suçluları serbest bırakma hakkının olmadığı” topluca seslendirilebilirdi. BU ÖNEMLİ DEĞİL!Bu nedenle Fatma Şahin ile Metin Feyzioğlu’nun “söz verdikleri halde” bir gece önce gelmeyeceklerini söylemelerini eleştirdim, her ikisini de.. Davetiyeler basıldığına göre dinleyicilere de, diğer konuşmacılara da ayıptır yapılan. Acaba parti liderinin eşi çaya çağırsa kadın milletvekilleri koşarak giderler mi, gitmezler mi? Giderler arkadaşım, demek ki ülkenin en ciddi sorunlarından biri ‘çay daveti kadar’ önemli değil (!). Hani tecavüz olaylarını “hadım isteyecek kadar” önemsiyorlardı, bir başka milletvekili de gönderilemez miydi?TÜKD’ye (Ankara Başkanı Nilgün Nazilli ve eski Genel Başkanı Birten Gökyay’ın şahsında) bu konudaki gayretleri için.. Beni gördüklerine çok memnun olduklarını coşkulu bir sevgiyle gösteren dinleyicilere (çoğu okuyucularım ve “Her Açıdan” izleyicileri) ilgileri için bir kez daha teşekkürler. Bu sorun en kısa sürede ele alınana kadar durmayacağız.

Devamını Oku

‘Yetmez ama Evet’ çığlıkları!

26 Mart 2011

12 Eylül referandumunun çok önemli olduğunu, “yüksek mahkemelerin ve tüm hakimlerin, savcıların da iktidar kontrolüne girmesini sağlamak amacıyla yapıldığını, diğer maddelerin ve ’12 Eylül darbesi ile muhtıranın hesabı sorulacağı’ vaatlerinin göz boyamak üzere paket içine konduğunu” kim bilir kaç kez yazdık.. Uyarmak için elimizden geleni yaptık.Ne oldu, hanımlar ve beylerin milyonlarcası deniz keyfine ara vermemek için poposunu kaldırıp oy kullanmaya bile gitmedi, “ülkemin geleceğini umursamamak bana utanç verir” demedi ki bu durumda hala “vatandaş” olduklarını düşünüyorlarsa “utanmalarının olmadığını” söylemenin de bir mahzuru yok. Onlar, yine çok önemli olan, sadece kararsızların oy kullanmasının bile “partilerin milletvekili sayısını fazlasıyla etkileyeceği” açıklanan, hatta “son nokta” anlamındaki 12 Haziran seçiminde de güneşleneceklerdir büyük ihtimal, herkesten önce bronzlaşıp yüzmeden olmaz malum!!TRİBÜN SEYİRCİLERİ..Zavallı geliyor bu sorumsuzluk, bu tepkisizlik “insan”a.. İnsan olana tabii.. Bundan sonra sevdiğiniz, istediğiniz, doğru bulduğunuz her şey, özgür olması gerektiğini düşündüğünüz her alan, başta gazete ve TV’ler olmak üzere her kurum-kuruluş, her kişi o özgürlüğü kaybettiğinde bu sorumsuzların, oy kullanmayan ya da tepki bile vermeyenlerin, “ben gazete okumam, haber filan izlemem” diyerek ülkesiyle ilgilenmeyen bencillerin ve onlarla birlikte “olup bitene baştan beri alkış tutan, buna da liberallik-demokratlık diyen ve şimdi demokrasinin-insan haklarının kaybolduğunu görünce mırıldananların” tablodaki rolünü daha çok fark edeceksiniz.AMA YETMEZZ!Şu anda “yazdıkları kitaplar, hatta ‘basılmamış bir kitap’ için tutuklanmış olan” gazeteciler ve “yayınlanmamış kitap için yapılan demokrasi skandalı” konusunda tepki gösterenler arasında da “her eyleme alkış tutmuş” olanlar, “yetmez ama Evet” diye ortaya çıkıp referandumda “mahkemelerin bağımsızlığını yitirmesi için” çalışmış olanlar var. Bağırsınlar bakalım duyan olacak mı artık.. Bağırsınlar bakalım ne faydası olacak.. Bu çığlıklar “yetmez ama Evet” çığlıklarıdır, dinleyecek kimse de kalmamıştır! Daha doğrusu, “Evet” kısmı bitmiş, geriye hukuk için koca bir “YETMEZ ama” kalmıştır. Kimleri tebrik etmeli?

Devamını Oku