Artık duyduklarıma inanamıyorum!

Haberin Devamı

Yaşadığım, vatandaşı olduğum ülkenin bir “hukuksuzluklar ülkesi”ne dönüşmüş olması, kadınlara ve çocuklara saldıran-katleden sayısız canavarın bu toplumdan çıkıyor olması, bu canavarlara yasalardaki cezaların verilmemesi ve hatta çoğunun serbest bırakılması.. Korktuğu için veya başka nedenlerle onları cezalandırmayarak “görevini kötüye kullanan” hakimlere hiçbir yaptırımın uygulanmaması değil sadece..

Katiller tecavüzcü sapıklar serbest bırakılırken “iddialar var” diyerek gazetecileri, bilim adamlarını ve akıllarına kim eserse onları “suçunu bilmeden” hücrelere tıkıp azılı suçlu muamelesi yapmaları da değil sadece.. Hiç birine inanamıyorum (ve şüphesiz milyonlarca vatandaş da inanamıyor) ama başkaları da var. Bu olaylar olurken susan veya konuştuğunda “keşke sussaydı, daha iyiydi” dedirtenler.. Ya da bu vahşet hiç yaşanmıyormuş, görmüyormuş gibi “seçimden, oy almaktan, iktidar olmaktan” başka bir şey konuşmayanlar.. Bakıp bakıp ‘Biz nasıl bu hale geldik’ diye kahrolmamak imkansız.

ŞIK’A YAPILAN ‘ŞIK OLMADI’!!

Mesela bir “şık” lafıdır gidiyor. Siyasetçiler ve bazı başka isimlerin en alakasız durumlar için “Hiç şık olmadı” sözünü sıkça duyuyoruz. Polis tarafından dövülen öğrenciler veya tazyikli su sıkılan işçiler gibi durumlarda bile duymak mümkündü. Ahmet Şık’ın “yayınlanmamış, taslak halindeki kitabı”na yapılanlar için de kullandılar; “Şık olmadı”.. Peki böylesi bir “Basın ve ifade özgürlüğüne saldırı”nın, böylesi bir “demokrasi dışı” eylemin şık olma ihtimali var mıdır ki, “şık”tan daha ilgisiz bir kelime var mıdır, başka söz kalmamış mıdır ki bu seçiliyor? Yoksa bu içler acısı durumlar daha mı hafifliyor öyle deyince?

NASIL ‘SİYASİ’ YANİ?

Cumhurbaşkanı Gül’ün; “Ahmet Şık’ın kitap taslağının toplatılması ve elde tek nüsha bırakıp diğerlerinin yok edilmesi” ile ilgili söylediği sözlere de inanamadım. Demiş ki “Bütün bunlar herhalde o gazeteciler ve bahsedilen kitaplar için en büyük PR çalışması oldu. Ama savcıların bazen ‘önlerinde ne yazıyorsa onunla hareket etme’ gibi bir durumları vardır. ‘Savcıların siyasi değerlendirme yapma’ durumları bazen olmuyor herhalde. 10 bin satacak kitaba şimdi 100 bin sattıracaklar”.. Acaba bu, yandaş denilen ve mantığa takla attıran her tür yorumu bulabileceğiniz gazetelerdekilerin benzeri yorumu Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın söylemiş olduğuna siz inanabiliyor musunuz?

Bırakın böyle bir olay karşısında aklına gelenin “kitapların reklamı” mı veya 10 bin yerine 100 bin satacak olmasını böyle olsa bile kitabın çok satması onu neden rahatsız ediyor? Bunu da geçelim; acaba savcıların önlerinde ne yazıyor olabilir ki “bir yazarın basılmamış bir kitabını yok etmeye” yetkileri olduğuna karar verip polise uygulatıyorlar?.. En ürkütücü cümle ise, görevi “hukuka bağlı kalmak, hukuku uygulamak” olan ve (Meclis’i denetleme görevindeki Anayasa Mahkemesi gibi bazı yüksek mahkemeler dışında) kesinlikle siyasetle ilişkisi olmaması gereken savcıların “bazen siyasi değerlendirme yapamadığını” söylemiş olması. Demek ki “çoğu zaman” siyasi değerlendirme yapmaları normal ona göre.. Peki kendi siyasi görüşüne, değerlendirmesine göre insanları tutuklayacak veya böyle bir sansüre kalkışacak savcılara kim güvenir?

İşte Türkiye’de yargının ne hale geldiğini anlatan sözlerdir bunlar.

Bu sözler ağzından mı kaçtı, yoksa Sayın Gül ve partisinin görüşü bu mudur bilmiyorum ama her ikisi de aynı derecede ürkütücü ve üzücü görünüyor maalesef!

*****


AKP’li vekil rakip partide!

Bütün bu baskılar, yasaklar, hukuksuzluklar sürerken eski AKP Milletvekili İbrahim Özdoğan’ın CHP’ye geçmesinin asıl nedeni olarak söylediği sözler dikkat çekiyor.

“Yolsuzlukları, yoksullukları ve yasakları ortadan kaldıracağını söyleyen AKP döneminde bunların hepsinin derinleştiğini, özgürlük vaat edildiği halde baskı ve azarlamaların olduğunu” vurgulamış. Partinin içinden de görmek mümkün demek ki ama ah o “tekrar milletvekilliği hayali” olmasa!

*****


Çocuklar için bütün medya birleşmeli!

Ben ‘idam cezası geri gelmeli’ görüşünde olanlardanım ve bunu yazalı çok oldu. Medeni olamayan hatta ancak Taş Devri’nde görülebilecek ilkellikleri sonlandıramayan bir ülkede “medeni ülkelerin kuralları”nı uygulamak da hiçbir çözüm getirmiyor zira.. Aksine ilkellik her alanı kapladığı için hakimlere “medeni yasalardaki cezaları” bile verdiremiyorsunuz, katili sapığı halkın arasına salınıyor.

Kadınlardan sonra küçücük çocuklara tecavüz ve katliamların hızla artması üzerine BBP “İdam Yasasının geri getirilmesi için” imza kampanyası başlatıyormuş. TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de, Anayasa Komisyonu Başkanı da “idam cezasına karşı olmadıklarını ama 10 yıl sonra geri getirilmesinin de zor olduğunu” söylemişler.

İdam cezası umarım geri getirilebilir, ama getirilmese bile madem ki bu canavarlara “en ağır ceza”nın verilmesi gerektiğine inanıyorlar neden bugüne kadar katil ve tecavüzcüler, hatta benzer suçlardan yargılanan Hüseyin Üzmez milletin gözüne baka baka hakimler tarafından serbest bırakıldığında “Vatandaşlar için, çocuklar için büyük tehlike yaratan ve adalet duygusunu ortadan kaldıran karar nasıl veriliyor” diyerek tepki göstermediler? Her ikisi de hukukçu olduklarına ve etkili konumda bulunduklarına göre bunu yapmaları son derece gerekliydi.

Bu olaylar artık “kadın ve çocuklara yapılan canavar saldırılarının önlenmesi, en ağır cezaların verilmesi, vermeyen hakimlere de yaptırım uygulanması” için, tüm siyasetçilerin, TV kanalları başta tüm medyanın aynı anda bu vahşete karşı bir toplumsal seferberlik başlatması için, YETER diye bağırmak için” başlangıç olmalıdır.

Üç yıl, beş yıl, yirmi yıl değil, idam yerine “ömür boyu hapis” verilmesi için çalışalım. AB’ye girmek için yalvaracağımıza, önce onların medeniyetine-adaletine ulaşmak önemli. Bu suçluların hiçbiri 40 yıldan önce kurtulamaz Batı’da! Hele de 2011 yılında!

DİĞER YENİ YAZILAR