Eyalet olsa savaş mı açacak?

22 Nisan 2011

Biliyorsunuz ben bütün bu “iktidar partisi-BDP çekişmeleri”nin, çıkarılan tüm olayların seçim sonrası yapılacağı açıklanan ama “içeriği, özellikle BDP’nin ‘anayasal talepler’ dediği isteklerin hangilerinin yer alacağı” bir sır gibi saklanan yeni anayasa ile bağlantılı olduğuna inanıyorum. Hem de referandum öncesinden, eylemsizlik kararından ve referandumda BDP’nin AKP’ye (hem boykot kararı, hem de il örgütleriyle yaptığı çalışma ile) verdiği destekten bu yana..Öcalan’ın “Devletle çok olumlu görüşmeler yaptığını, Türk halkının bunu bilmesini istediğini” söylemesi gibi çıkışlarla güçlenerek..Tabii ki hukuka uyulması gerekir ama eğer bugün BDP’nin yasaklanan adayları gerekli kağıtları alarak YSK’ya teslim edebiliyorsa, yargıçlar “yeni yasaya göre buna gerek bile yok” diyorsa, YSK önce yasakladığı 7 BDP adayının “aday olmalarında sakınca olmadığına” karar verebiliyorsa bu işlem pekala “olay çıkarılmadan, sessizce”, olaylar çıkmadan ve bir can kaybı olmadan da halledilebilirdi. Eğer istenen bu olsaydı!MESAJ MESELESİBu nedenle bence hala referandum öncesinde başlatılan “anlaşma” Öcalan’ın da açıkladığı gibi sürmektedir. Tüm kurumlar gibi artık YSK da ‘iktidardan bağımsız’ değildir, BDP ile hiç yoktan var edilen “gerginlik” görüntüsü yapay bir görüntüdür, seçim öncesi seçmene “bakın yeni anayasa için anlaşmış filan değiliz, sürtüşme var” mesajı verilmektedir. Umarım 5 adayın adaylığının iptal edilmesi nedeniyle “inandırıcılık açısından” daha büyük terör eylemlerine dönüştürülmez.BELEDİYE, POLİSE KARŞIAma burada bir başka sorun göze çarpıyor, Diyarbakır’da göstericiler polis panzerlerinin karşısına “Belediye’ye ait 10 iş makinesi ve kamyonla” çıkmışlar. Haberi okurken anında “nasıl yani” denecek bir durum. Devletin güvenlik güçlerine karşılık Belediye’nin araçları nasıl verilebilir? Daha doğrusu bugüne kadar eylem yapan hiçbir kesime, gruba belediye imkanlarıyla destek verilmemişken (seçimlerde belediye işçileri ve araçlarının iktidar partisi için seferber edilmesi ayrı konu tabii) neden Diyarbakır’da veriliyor?“Özerk yerel yönetim” veya “eyalet” olsa, söyledikleri “bağımsız güvenlik gücü”ne sahip olsalar, devletin güvenlik güçleri ile onlara ait tüm özerk bölgelerin güçleri mi çatışacak, yapılan bunu düşündürmüyor mu?Diyarbakır Belediyesi’nin bu hakkı kendinde nasıl gördüğünü açıklaması gerekir!*****Haydi bul bakalım!Dün ‘Buyrun din dersine’ başlıklı yazımın altına “Sezen Sezen” rumuzlu bir yorumcu “Eveet din dersi okullardan kaldırılsın türküsü çalanlar din dersi vermeye başlamışlar” diye yazmıştı. Yazarları bir şekilde suçlamak için böyle kafadan yorum yumurtlayanlar, yalan söyleyenler oluyor maalesef. Ama artık herşey elimizin altında, eskisi gibi yazı bulmak için gazete arşivlerine inmek gerekmiyor. Hemen sitemizden yazılarımın arşivine baksın ve o “Eveeet” diye pek havalı söz ettiği yazılarımı bulsun. Bulamazsa rumuzunu “Sazan Sazan” olarak değiştireceğim çünkü!*****Matematik ve hoşgörü!Mine Şenocaklı, Devrim Sevimay ve onlara benzeyen röportajcıların yaptığı röportajları zevkle okurum. Hem sorularıyla gerçekten birçok konunun anlaşılmasını sağladıkları, hem de gerçek gazeteci tarzını yansıttıkları için.. Onların röportajlarına baktığınızda diğer ülkelerde rastlanmayan fakat Türkiye’de son zamanlarda birkaç kişi tarafından moda haline getirilen “gazeteci ile konuğun birbirine karıştırılmasını” göremezsiniz. Kılığıyla, duruşuyla ve dahi fotoğraftaki yeriyle “konukla yer değiştirmiş, daha çok dikkat çekmeye çalışan kadın gazeteci” görüntüsü yoktur onlarda. Gazeteciliğin temel özelliklerinden biri budur aslında; “sunucu, TV’de olsun, gazetede olsun haberin ve konuğun önüne geçmemeye, dikkat çekmemeye çalışır” ama her konu gibi bunun da suyu çıktı bizde.. Sanki röportajlar, yapan gazeteciyi konu alıyormuş hale getirildi. HATA YAPILAMAZ MI?Mine Şenocaklı’nın, Prof. Dr Ersin Kalaycıoğlu’yla yaptığı röportaj da çok güzeldi ve örneğin “tek bir partinin ‘yeni anayasa’yı inatla tek başına (muhalefet partileri, üniversiteler başta olmak üzere) herkesi dışlayarak yapma kararında olmasının sakıncalarını” çok net anlatıyordu ki Kalaycıoğlu en tarafsız, en deneyimli ve en uzman bilim adamlarından biri olması nedeniyle bu konuları kusursuz analiz edecek isimlerin başında gelir.Aradan zaman geçti ama Bilgi Üniversitesi Matematik Bölüm Başkanı Ali Nesin’le yaptığı röportajda dikkati çeken bir noktaya değinmek istiyorum.. 11-12 Nisan tarihlerinde VATAN’da yayımlanan söyleşide Ali Nesin YGS sınavındaki şifre skandalı ve birçok konuda önemli şeyler söylemişti ama bu konu tartışmaya açıktı doğrusu..Nesin “referandumda ‘yetmez ama Evet’ dediği için kendisine söylenmedik söz kalmadığını” hatırlattıktan sonra “Varsayalım ki bir hata yaptım, olamaz mı? Diyelim gerçekten referandumda ‘Evet’ demek yanlıştı, bir insanın yanlış yapma hakkı yok mudur? Galiba matematik burada devreye giriyor, matematik sadece akıllı olmayı değil, daha hoşgörülü olmayı öğretiyor” diyordu.ETKİSİ YILLARCA SÜRECEK Tabii ki “insanların hata yapma hakkı” konusunda haklı ama adı üstünde ‘aydın’ların hata yapma hakkının sıradan vatandaşlardan daha az olması gerektiğini de biliyordur sanırım. Örneğin referandumda yapılan hata bundan sonra yeni baştan bir düzeltme yapılmazsa ya da siyasi tablo değişmezse, yıllarca tüm mahkemeleriyle “iktidara bağlı bir yargı” ortaya çıkmasını sağladı ki bir çok insan, aynı zamanda ülke bunun sıkıntısını yaşayacak ve başvuracak, hak arayacak bir kurum bulamayacaktır.Matematik ve hoşgörüye gelince.. Ben de mühendisim ve yıllarca matematik okudum ama ikisinin ilgisini anlayamadım, hoşgörü olgunlukla-kişilikle ilgilidir ve hiç mesleği olmayanlarda en çok görülmesi bile mümkündür bence..Matematik ‘gerçekleri ve geleceği başkalarından daha detaylı ve daha hızla görmenizi sağlayabilir’, (Ali Nesin’i kırmak istemem ama) o da her zaman olamayabiliyor demek ki!

Devamını Oku

Kime kızılıyor, somutlaştırsak?

21 Nisan 2011

Başbakan Erdoğan da yapıyor, başka hükümet üyeleri de.. Hep ‘hayali bazı düşmanlar’a karşı konuşuyorlar, en açık şekilde bir hata yapılmışsa ve hatta durum net bir skandalsa bile reddetmek için “bunu birilerinin tezgahladığı, hükümeti zor duruma düşürmek için yapıldığı” söyleniyor. Sonuna da “halkımız bunu görsün” eklemeyi hiç unutmuyorlar.GERİLİMİN TA KENDİSİ!Mesela son yıllarda birçok sınavda yapılan ve hasır altı edilen ama bu kez gizlenemeyen YGS sınavında olan rezaletin lamı cimi yokken, ÖSYM Başkanı da (üstelik Başbakan’ın “Ben tatmin oldum” dediği gün) bu açık şifre skandalından kaçış olmadığını anladığı için “Evet şifre vardı ama sehven olmuş” diyerek itiraf etmişken çıkıp bunu bile “hayali düşmanlara” yıkmak..Demokratik şekilde tepkisini anlatan ve yüzde yüz haklı olan binlerce öğrenci için “Taksim’de 1000-2000 kişiyi yürütmek marifet değil. Biz de onların karşısına 5 bin, 10 bin tane genci koyarız ama gerilimden yana değiliz” demek önce gençleri bölmek, sonra “onları hiç anlamadığını ve hak vermediğini” göstermek, en son olarak da gerilimin ta kendisini yaratmaktır.KİM YAPTI?ÖSYM Başkanı’nın kendisi ağzıyla “hile yapıldığını ve bunun şifreyi bilenlere avantaj sağladığını” açıkladığına göre gençlerin hakkını istemesi, sokaklara çıkması için birilerinin gayretine gerek var mıdır? Hayır, madem ki bu alışkanlık haline getirildi ve mızıkçı çocuklar gibi hep “suçu atacak birileri” aranıyor, o zaman bari açıkça “kimdir bu provokatörler ve ne yapmışlardır” ismiyle cismiyle söylense de anlasak..MAHKEME KARARI VAR MI?Bir örnek daha... Muhalefet partileri için “henüz yargıda olan ve tek bir kişi için kesin bir suç unsuru bile açıklanmamış olan” dava nedeniyle, haksız şekilde mahkum hayatı yaşatılan gazeteci veya bilim adamını aday yaptılar diye “siz çetelerin, cuntaların partisi misiniz, yoksa milletin partisi misiniz” deniyor. Peki bugüne kadar hakkında her tür suç dosyası olan çok sayıda milletvekili nasıl TBMM’ye girebildi, kesinleşmiş kararlar olan isimler zirveye çıkabildi, yıllarca kalabildi, diğer partilerin de herşeyi söyleme hakkı yok mu? Ayrıca hangi cunta, hangi çete, hangi mahkeme kararına göre suçlama yapılıyor?TÜRKİYE’YE DEĞİL,HÜKÜMETE!Türkiye’de doğru-yanlış canının istediğini söyleme ve suçlama alışkanlığı kabul gördüğü, kimse tepki gösteremediği için aynı şeyi Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi’ne bile yapmaya kalktık. Başbakan Erdoğan orada kendisine “hükümet adına”sorulan sorulara kızdığı için bu soruları acele “Türkiye’ye sorulmuş” hale çevirdi ve onlara da “Kimsenin yalanla, iftirayla Türkiye’yi suçlamaya hakkı yoktur” benzeri göndermeler yaptı. Oysa onlar bunu hiç dinlemez zira ortada yalan-iftira denecek bir durum yok. Devamlı demokrasiden söz eden bir hükümete “yüzde 10 barajı, gazetecilerin yazıları-kitapları nedeniyle tutuklanması” gibi sorular elbette sorulacaktır. Sorulara verilecek cevap bulunamayınca sinirlenmek ise onlara değil bize ait bir sorundur.Artık halka ve dünyaya doğruları söylemeleri gerekiyor, bulunan mazeretler inandırıcılığını iyice yitirdi çünkü!*****Buyrun din dersine!“Yaralı sanatçı Bedri Baykam’ı hastaneye götürmeyip kaçan” sorumsuz vatandaşları anlattığım yazıda ‘Bu mu sizin Müslümanlık’tan anladığınız’ dedim ya beklenen dinci yorumlar (hatırlatalım efendim, ‘dindar’ değil, ‘din istismarcıları’ndan söz ediyorum) anında yerini aldı. Bakın mesela ; “”Müslümanlara o kadar kin ve nefretle bakıyorsunuz ki Bedri Baykam’a yapılan saldırıyı Müslümanlığa ve İslam dinine mal ediyorsunuz , oysa almayanlar senin familyandan laik ve çağdaş vs” böyle sıralamış biri... Ne denebilir ki buna? Ya da böylesi bir garip anlayış cevabı bile hak eder mi? Herşeyi bir yana bırakın, Müslümanlığı zerre kadar bilmediğini, bu köşede ve TV’de defalarca Kur’an’dan-ilgili ayetlerden alıntılarla ya da uzman din bilimcilerin ağzından verdiğimiz “Müslümanlıkta en büyük günah başkasının dinine dil uzatmak, onu dinden çıkmış göstermektir. Hz Peygamber bile dini tebliğ eden bir elçidir, kişilerin inancını sorgulama hakkı ona bile verilmemiştir” açıklamalarından habersiz olduğunu gösteriyor. LAİK,ÇAĞDAŞ MÜSLÜMANİkincisi, en gelişmiş din olan Müslümanlığın “laik ve çağdaş” olmakla ters düştüğünü, “laik ve çağdaş olanların Müslüman olamayacağını” sanıyor.Yine uzman din bilimcilerin; Kur’an’da “Herkesin dini kendine aittir, buna ancak Allah karar verir, kullar karışamaz” bilgisi verilmesi nedeniyle kitabın kendisinin içinde laik anlayış bulunduğu açıklamalarını da dinlemeyenler bunlar..Tutturmuşlar “Ben Kur’an’ı hatmettim, sen okudun mu” diye..Kur’an’ı sadece kendisinin okuduğunu, okumasının da “başkalarının dinine, Kur’an okuyup okumadığına karar verme hakkı” sağladığını veya cennete gitmesine yeteceğini sanıyor. Evet, okudum, hem de defalarca.. Bununla da yetinmem günün her saatinde (Arapça olarak) ayet ayet, sure sure ezbere okurum ne yapacaksın şimdi? Yarışa mı çıkalım kim daha iyi okuyor diye? Durup dururken olmuyor tabii, bu saçma düşünceler yıllardır Türkiye’ye enjekte edilerek, Türkiye’de “başkalarının dinine, inancına saygı” sadece “türban”la sınırlanarak, aynı dinden olan insanlar bile kutuplaştırılıp düşman edilerek bu noktaya gelindi, şimdi de “farklı dinden olanlara neden düşmanlık edildiği” sorgulanıyor. Neden acaba düşünelim bakalım..Dünkü yazımın ana fikrini tekrarlayayım; Müslümanlık aynı zamanda yardımlaşmadır, paylaşmadır, bir yaralıya sırtını dönüp gitmek dinen de çok yanlıştır, nokta son!

Devamını Oku

Sadece Nedim Şener mi ihlal etmiş?

20 Nisan 2011

Duruşmada Mahkeme Başkanı Nedim Şener’in “yazdığı yazıdan dolayı suçlu ilan edildiğini” söylemesi üzerine “Soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiğiniz için buradasınız” demiş.Hani gazeteciler arasında “gel de yazma” lafı espri olarak geçer ama gel de yazma yani.. Diyelim ki Şener “gizliliği ihlal” etti, bu soruşturmanın sadece Hanefi Avcı’yla ilgili kısmı mı gizlidir, eğer öyleyse ‘neden’ diye sorulmaz mı? Başka Ergenekon iddialarıyla ilgili bir ihlal yapmışsa “ondan yıllar önce bu ihlali yapanlar, manşetlerden, TV programlarından en gizli iddiaları ‘hem de kanıtlanmış gibi, açıkça suçlayarak, isimleri alenen mahkum ilan ederek’ yazıp söyleyenler” neden ORADA değiller? Hatta bazıları verdikleri hizmetten dolayı milletvekili adayı yapıldılar?Hükümet üyelerinin devam etmekte olan davayı etkileyecek, tutukluları “hükümlü” ilan eden açıklamalarına mahkemeden niçin en ufak tepki duyulmuyor? Adaletin kaybolduğu, artık soru bile sorulamayacak durumda olunduğu malum ama bu kadar da aleni ayırımcılık koca milleti aptal yerine koymak değil midir?*****YSK-BDP sorunsalı! YSK’nın “aralarında milletvekili olan Gülten Kışanak’ın da bulunduğu” BDP’li 12 bağımsız milletvekili adayının adaylığını iptal etmesi bile bana inandırıcı gelmiyor nedense, kader utansın, demek ki artık gerçekten ‘hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı’ düşüncesindeyim. Bu haberleri okuyunca aynen ABD ile ilgili haberlerde olduğu gibi “danışıklı dövüş, anlaşma” havasını bozmak, dikkatleri dağıtmak için BDP ile bir tatsızlık çıkarılıyor diye düşünüyorum. Ortada “yeni anayasada eyalet sistemi ve BDP’nin diğer anayasal değişiklik taleplerinin gerçekleşmesi” gibi büyük bir dava var ki Öcalan “devletle olumlu görüşmeler yaptığını” da açıklıyor. Bu nedenle referandum öncesinden başlayarak paslaşmalar, gizli destekler, eylemsizlik kararı sürüyor. Ama “15 Haziran’a kadar zaman verildiği” de açıklanıyor. BÜYÜK DAVA İÇİN..Böyle büyük bir davayı halletmek için ‘bir seçimde o isimlerin milletvekili olmaması’ bile göze alınabilir. Bu nedenle seçime girilmezse aynen referandumdaki gibi bu da iktidar partisinin oyunu arttırır ve aynı zamanda çekişme görüntüsü “anayasa için verilen sözler ve gizli anlaşma” şüphesini dağıtır, “açıklansın anayasada hangi talepler var” sorularını bertaraf eder. Onun için bu YSK çıkışı da şaibeli görünüyor, bence zahmet etmeyip düzeltmeliler. *****Bu millete ne oldu?Gerçekten ne oldu, herkes kafayı mı yedi yoksa katilleri, tecavüzcüleri kanıksar hale getirilerek (ama o arada gazetecileri cezaevi köşelerinde çürütüp terörist ilan etmeyi başararak) bu toplum insanlığı mı unuttu? VATAN sitesinde habere atılan başlık çok uygundu; “İnsanlığın öldüğü an”..Bedri Baykam bir toplantı çıkışında ‘barbarlığın nasılsa cezası olmadığını’da bilen bir vahşi tarafından bıçaklanmış. Ben artık bu suçları işleyenlere ya canavar, ya vahşi, ya yamyam veya barbar diyorum, çünkü 21’inci yüzyılda hala Taş Devri vahşeti sergileyenlere daha uygun başka isim yok.. Yaralı vaziyette bağırarak yardım istemiş ve bazı araçlar kapılarını kilitleyerek sıvışmışlar, bir taksi de almamış.YOKSA DARBECİ Mİ OLURSUNUZ?Ne o arabaları kirlenmesin diye mi düşündüler acaba, yoksa Baykam’a da “Ergenekoncu” etiketi yapıştırılabileceğini ve onu kurtarırlarsa “darbeci” olarak kendilerinin de Silivri’ye gönderileceğini filan mı? Kahraman milletimiz içinde bu korkuyla ‘kendi gölgesinden kaçan’ öyle çok kişi görülüyor ki herşey mümkündür.. Son zamanlarda her konudaki duyarsızlığı, ülkenin en önemli sorunlarında kendilerine “katılın, sizin de katkınız olsun” diye çağrı yapıldığında bile küçük parmağını kıpırdatmak istemeyişleri gördükten sonra zaten sinir kesilmiş vaziyetteyim bunu duyunca iyice cinim tepeme çıktı. Gidin işinize ya, bir de “Müslümanlık, din, iman, türban, hac” deyince attık mı mangalda kül bırakmayız. Bu mu sizin Müslümanlığınız?BU MU MÜSLÜMANLIK?Kendinden başka kimseyi düşünmemek, bir yaralıya bile yardım eli uzatmamak mı? Allah’ın makbul kulu böyle mi olunur sanıyorsunuz?İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın 15 Nisan’da Habertürk’te anlattıklarını yazmak istemiştim tam yeri geldi, şöyle diyordu; “İslamiyet’i namaz, oruç, hac, baş örtüsü olarak algılıyorlar. Din bundan ibaret değildir. İslamiyette paylaşım, yardımlaşma birinci derecede esas konudur(...) Namaz kılıp hacca gider, oruç tutarsan cennetin orta yerine gidersin diye düşünüyorlar. Halbuki paylaşmazsan cennete filan giremezsin, İslamiyet’in altın kuralı bu”.. Öyleyse “dini siyasete bile alet edenler” hemen bu altın kuralı öğretmeye baksınlar, çünkü paylaşma-yardımlaşma kimsenin umurunda bile değil, yazıklar olsun. Değerli sanatçımız Bedri Baykam’a ‘geçmiş olsun’ dileklerimi gönderiyorum.

Devamını Oku

‘Tatmin oldum’ demek neden yanlış?

18 Nisan 2011

HSYK üyeleri iktidar partisi tarafından seçilip Adalet Bakanlığı’nın “Bakan sözünden çıkamayacak” bürokratları oraya doldurulur doldurulmaz iktidar partisinin isteğine göre hakimlere, savcılara her türlü hak verilmeye veya her türlü hak alınmaya başlandı. Ki elbette bunun olacağı önceden belliydi.O zaman görmeyen ya da görmemek için üç maymunları oynayanlar şimdi görüyorlar. Daha ‘değiştirilen ve tümüyle taraflı hale getirilen’ Anayasa Mahkemesi’nin neler yapacağını, denetlemesi gereken TBMM adımları karşısında nasıl susacağını, Yargıtay ve Danıştay’ın da nasıl ‘denetleyemez’ hale getirileceğini görmediler, Allah’ın izniyle onu da görecekler.BÜYÜKANIT’A SORUŞTURMA NEDENİGeçenlerde (15 Nisan) Star gazetesinde “HSYK Şemdinli Savcısı’na 5 yıl sonra itibarını iade etti” başlıklı yazıyı okurken bir cümle dikkatimi çekti. Ki biliyorsunuz HSYK aynı sırada; bir cemaatin yasa dışı eylemlerini soruştururken başına gelmedik kalmayan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner’i ‘organize suç örgütü üyesi’ göstermek için elinden geleni yapmış olan Erzurum Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’ın da yetkilerini iade etti. Her neyse dikkat çeken cümle şu; “Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya da zanlılara ‘Tanırım iyi çocuktur’ diyen Yaşar Büyükanıt’a ‘yargıyı etkileme’den soruşturma başlatmıştı”. Beni Yaşar Büyükanıt’a soruşturma kısmı hiç ilgilendirmiyor, zira hem ‘yargıyı etkilemeye çalışan’ herkesin (ama ayırıp kayırma yok, herkes) soruşturulmayı hak ettiğine inanırım, hem de Büyükanıt’ın esas “27 Nisan muhtırası” nedeniyle soruşturulması gerektiğine çok inanıyorum. Ama orada da “GİZLİLİK” var nedense, dokunulmaz.. Nedense?? ZAHİD AKMAN DA İYİ ÇOCUKTUŞimdi burada “Tanırım iyi çocuktur” diyen Büyükanıt’a soruşturma açılmışsa Deniz Feneri davasında sanık durumunda olan, Alman mahkemesinin “asıl fail” olduğunu açıkladığı Zahid Akman için aynı anlamda sözler söyleyenler, kefil olanlar neden suç işlemiş sayılmadı? Birçok örnek var; PKK’nın Tokat saldırısında olay soruşturulurken “Bunu PKK yapmadı, başka örgütler yaptı” diyenler, YGS skandalı soruşturulurken “Ben tatmin oldum” diyenler.. Anayasa Mahkemesi’ndeki davalarda bile yüksek mahkemeye “sonuç böyle çıkarsa demokrasi zarar görür vs” benzeri uyarılarda bulunanlar.. Gazetecilerle ilgili soruşturma devam ederken onları Avrupa’nın önünde bile “terörist hatta bombacı terörist” ilan edenler, “darbe hazırlığı iddiası” ile ilgili soruşturma 4 yıldır devam ederken ve henüz sonuç çıkmamışken devamlı “Darbe olacaktı, biz önledik” diyenler, bunu dünyaya da ilan edenler.. Davaların tüm detaylarını, hem de kendi yorumlarıyla, hakaretleriyle manşetten veren medya kesimi.. Onlar yargıyı etkilemiyor mu? Bu yargı sadece bazılarından mı etkilenir?Kimine somut “dokunulmazlık”, kimine gizli “dokunulmazlık” nedeniyle dokunmazsanız o hukuka saygı kalmaz, hukuk devleti ancak lafta kalır. Türkiye’nin getirildiği nokta da bu maalesef!*****Bu açıklama ‘şık’ mı?Adalet Bakanlığı Ahmet Şık’ın duruşmaya gönderilmemesi ile ilgili açıklama yapmış. Cezaevlerindeki tutuklu sayılarından başlayıp araç sayılarına varan bir açıklama.. “Yetmez ama” yersen..Dünyanın gözü üstünde olan, Avrupa Konseyi genel kurullarında Türkiye Başbakanı’na sorular sorulan bir davada, herkesin “kitaptan dolayı mı, bombadan dolayı mı (!) suçlandığını” öğrenmek için sabırsızlıkla beklediği tutuklu duruşmaya getirilmiyorsa bunun böyle çocukça bir açıklaması olamaz. Aracın yoksa duruşma yapmazsın değil mi? Ama YGS’de milyonlarca genci aldatacak, kazanmayı bileğinin gücüyle hak edenlerin önüne utanmadan “hak etmeyenleri” geçirecek skandal şifre olayına bile “pardon sehven” denilebilen ve ÖSYM Başkanı’nın istifası bile hâlâ istenmeyen ülkede artık soru sormak mümkün müdür?*****Bu polisler hesap vermeli!Peker Açıkalın bu ülkenin değerli bir tiyatro sanatçısıdır ve şu anda polislerin itip kakması yüzünden yoğun bakımda.. Durumu düzelse bile eski sağlığına kavuşabileceği çok şüpheli.. Türkiye’de mahkemelerin güvenilmez hale gelmesiyle, hakim ve savcıların sorumsuz kararlarıyla en ciddi suçlarda hatta ‘kasıtlı-planlı cinayette’ bile ‘hafifletici neden’ bulunduğu takdirde işin içinden sıvışmanın mümkün olduğu artık biliniyor.POLİS VATANDAŞA DOKUNAMAZ Bu nedenle her suçlunun yaptığı gibi Açıkalın’ın kalbinin durmasına neden olan polislerin de önce “Asıl mağdur biziz” benzeri sözler söylediği görüldü. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o arada ne olduysa, kendisine neler söylendiyse (zaten ülkedeki genel hava da malum) okul müdürünün aşırı şekilde ‘polisleri koruyan ve neredeyse Peker Açıkalın’ı suçlu çıkaran’ açıklaması duyuldu. O açıklamada polislerin sanatçıyı “neredeyse okşar gibi” elleriyle ittikleri anlatılıyor. Böyle bile olsa polisin bir vatandaşa “eliyle dokunma” hakkı yoktur. Ben yıllar önce polis şiddetiyle karşılaşmış, hem de çok basit bir nedenle çıkardıkları tartışmada omuzundan iteklenerek bayağı darbe almış biri olarak bunu kesinlikle söyleyebilirim.Gerçeği ancak, umarız Peker Açıkalın iyileşip konuşunca öğreneceğiz ama.. Sadece tekrarlayıp durmakla hukuk devleti olunmadığına göre bu arada ‘gerçek bir hukuk devletinde bu durumda ne yapılacağı’na Batı’daki örneklerden baksınlar ve adaletin uygulanacağını topluma göstersinler. Maalesef hiç sanmıyorum ama bu yapılmalıdır.

Devamını Oku

‘Çılgın Proje’ İstanbul’u başkent yapmak mı?

16 Nisan 2011

Artık partilerden parlak seçim vaatleri dinleme dönemindeyiz ve iktidar partisi de seçim beyannamesini açıklamış. İlk dikkati çeken “en önemli projelerinin ‘yeni anayasa’ olması” tabii. Başbakan Erdoğan “seçimin hemen arkasından yeni anayasa çalışmalarına başlayacaklarını” söyledikten sonra “ileri demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, lider ülke” gibi sloganlardan da söz etmiş. ‘Büyük ekonomi’ye bir de ‘raporunda yoksulluk ve işsizlikte ülkeler arasında en kötü ilk üçe girdiğimizi açıklayan’ OECD’yi inandırabilsek ne iyi olacak. HANİ KUZU BAŞLAMIŞTI?Yeni anayasaya seçimden sonra başlanacağını duyunca “referandum sonuçları” açıklanır açıklanmaz Başbakan’ın Burhan Kuzu’ya “yeni anayasa çalışmalarına derhal başlayın” dediği geldi aklıma. Aradan bir yıl geçti, artık çerçevesi, önemli değişiklikleri mutlaka bellidir. Zira yeni anayasa için hukuk açısından “kurucu meclis, gerekli şartların oluşması” gibi zorunluluklar olduğuna göre yine maddeleri değiştirerek yapacak olmalılar.MİLLİYETÇİ SÖYLEMDE BÖLÜNME VAR MI?Madem ki önemli değişiklikler belli olmalı o zaman da seçmene bu “gelecek yılın ve ondan sonraki yılların en hayati olayı”nı seçim öncesi bildirmeleri gerekir. Aslına bakarsanız bu seçimde AKP’nin ‘milliyetçi söylemleri bol bol kullanarak, Türkeş’in oğlunu da alarak’ MHP’ye bir azizlik yapma niyetinde olduğu görülüyor. Ama burada hiç söz edilmeyen püf noktası “BDP-PKK’nın taleplerinin yeni anayasada nasıl yer alacağı”dır. Öcalan son olarak “devletle görüştüğümü Türk halkı bilsin” dedikten sonra “eylemsizlik kararını 15 Haziran’a kadar uzattıklarını” söyledi. Peki, referandum öncesinden başlayarak eylemsizliği sürdüren PKK neden seçimden hemen sonraya tarih veriyor? Neden 15 Haziran?“Özerk bölge, Türklük tanımının kalkması ve diğer istekleri”nin yapılacağı seçimden hemen sonra açıklanmazsa eyleme geçeceklerini anlatmıyor mu bu?Anlatmıyorsa, bu konuda yeni anayasada nasıl bir değişikliğin olacağını halka bildirmeleri gerekir. Ayrıca herhalde en çok da Türkeş’in oğlu bilmek ister milliyetçi söylemin bölünmeyi içerip içermediğini değil mi? Sonra bu yanılgıyı ‘babasının hatırasına karşı bile’ telafi edemez zira.. İSTANBUL BAŞKENT Mİ OLACAK?Erdoğan İstanbul’un “Anadolu ve Avrupa yakasında iki ayrı şehre bölüneceğini” de söylemiş ama “asıl çılgın proje bu değil” demiş. Bence çılgın proje dediği İstanbul’u başkent yapacak olması..Sanıyorum “Atatürk’ün karar verdiği başkent”in de yer değiştirdiğini göreceğiz AKP seçimi kazanırsa!*****Gizlilik kararı için şart nedir?Son yıllarda bu “savcılıkların aldığı gizlilik kararları” giderek tamamen anlaşılmaz hale geldi. Daha önce sınavlarda ve her konuda “ÖSYM’nin veya polislerin vb” sehven yani istemsiz yanlışlıkla bilgiler belgelere “başkalarının hayatını değiştirecek, onu terör örgütü üyesi yaparak özgürlüğü ve onuruyla oynayacak ya da istediği kişilere sınav kazandırırken binlerce öğrencinin ve ailelerinin hakkını yiyecek” ilaveler, soru hataları filan hiç olmazdı. Son yıllarda ise hep oluyor, nitekim YGS’den sonra Doğu’da bir okulda yapılan Açık Öğretim Meslek Lisesi sınavında, bizzat sınav güvenliğini sağlamakla yükümlü kişi tarafından öğrencilere toplu kopya verildiği de ortaya çıktı. Adam “açık öğretim”i “açık kopya” sandı zahir..Nasılsa diğer tüm suçlar gibi bunun da bir yaptırımı yok, ÖSYM Başkanı artık gizleyemeyeceğini anlayınca mecburen açıklamak zorunda kaldığı şifreden sonra (eski Başkan’ın da “başka yolu yok” demesine rağmen) istifa mı etti, zor durumda mı kaldı, yok öyle bir şey.KURTARMAK İSTİYORSAN..Birileri kurtarılmak isteniyorsa o dava için hemen bir “gizlilik kararı” patlatılıyor, sonra suçluları koydunsa bul. Bırak suçluları davanın kendisi “zaman aşımı” gelinceye kadar kayıplara karışıyor, bakınız Deniz Feneri davası..Hiç haber duyabiliyor musunuz, o dava tümüyle ve de öyle görünüyor ki sonsuza kadar gizlilik içindedir artık.GİZLİLİK HERKESE LAZIM DEĞİL!Şimdi de, yüz binlerce öğrenci (bunlar şifresizler oluyor) bir haber kırıntısı duyabilmek için ve tabii ÖSYM Başkanı’nın istifası ve tüm sorumluların hesap vermesi için beklerken YGS sınav skandalı davasına aynı karar çıktı. Bu durumda sormaz mısınız; aynı gizlilik gazetecilerin, cumhuriyet başsavcılarının, rektörlerin, bilim adamlarının, askerlerin söz konusu olduğu dava için neden gerekli değildi de haberler herkesten önce belirli gazetelere servis edilerek dünyaya duyuruluyordu?Bununla da kalmayıp henüz hiçbir sonuç çıkmamış soruşturma nedeniyle o gazeteciler AB’nin önünde bile “terör örgütü üyesi, elinde bomba malzemesi tutan suçlular” olarak tanıtıldılar?İleri demokrasi, güçlü toplum ve vaat edilen tüm rüyasal özellikler iyi de bunlar sadece “sizin istediğiniz bir kesim” için var olacak, geriye kalanlar hava alacaksa neye yarar?(Not; Bu gizlilik kararı “çocuk tecavüzü” davaları için de geçerli galiba, delil karartma veya yeni çocuklara tecavüz etme onlar için söz konusu olmadığından!! tutuksuz yargılanmasına karar verilenler ne zaman hak ettikleri zindana atılacaklar?)

Devamını Oku

Kadın ve çocuk cehenneminde eylem!

16 Nisan 2011

Perşembe günü TBMM’de kadın kuruluşları ile birlikte artık dayanılmaz hale gelen “çocuk tecavüzleri ve kadın cinayetleri”ne, tecavüzcü ve katillerin “en ağır şekilde cezalandırılmaları gerekirken insanı çıldırtacak şekilde serbest bırakılmalarına” dur demek, bu adaletsizliği haykırmak için yaptığımız eylem medyanın büyük ilgisiyle karşılaştı. Yerli yabancı çok sayıda TV ve gazete oradaydı, gün boyu konuyla ilgili TV programları yapıldı, haberlerde yer verildi ve bizler de konuşarak anlatarak bu “hayati önem taşıyan ama nedense Meclis’in dikkatine bir türlü mazhar olamayan” dehşet tablosunu anlatma imkanı bulduk.YİNE ATLATMAAynı gün Ayşe Paşalı cinayet davasının duruşması olması ve “en ağır ceza” kararı çıkması beklenirken kararın Mayıs ayına bırakılması aslında bizim eylemimizin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu anlatmaya yeterdi. Eğer bu hakimler “kendilerine dava açılamaması için çıkarılan” yasalara güvenerek yanlış ve eksik kararlarında, canavar denecek suçluları cezadan kurtarma gayretlerinde devam ederlerse bu ülkenin en azından kadın kuruluşları ve vatandaşları onların da peşini bırakmayacak bilmiş olsunlar.‘YOK OLSUN’Eylem sırasında da, konuştuğum TV programlarında da çocuk tecavüzü ve aile içi tecavüz (yani baba, ağabey, amca vb denen ama gerçekte canavar olan tecavüzcüler) ve kadınları bıçak darbeleriyle, boğazını keserek öldüren yamyamlar için ‘idam cezasının geri getirilmesi’ gerektiğini söyledim ki dün haberlerde Ayşe Paşalı’nın annesinin kızının katili olan eski kocası için “Yavrumu yok etti, o da yok olsun” dediğini duyduk.İşte çocukları “her tür cinayet veya cinayetten farksız trafik olaylarında” öldürülen, çocuklarının hayatı tecavüz vahşetiyle karartılarak ölmekten beter edilen anaların duygusu budur. Ve adalet ‘o duyguları tatmin etmek’ için ve aynı şeye yeltenenleri caydırmak için vardır.İDAM GERİ GELMELİTürkiye medeni bir ülke olsaydı, eğitimin her türlüsü ve affa-indirime uğratılmayarak cezaların uygulanması sağlansaydı bu olaylar bu sıklıkta duyulamazdı. Hapis cezaları hileyle indirildiğine ve hatta “bir fırsat yaratılarak” suçlular serbest bırakıldığına göre tek çözüm idamın geri getirilmesidir.Daha çok kadınlara tecavüz edildiği, onlar öldürüldüğü için, en azından kendi ailelerindeki kadın ve çocuklar bile onları ilgilendirmediği için olmalı erkek vatandaşlar da siyasetçiler gibi (bazı sorumlu haberci ve TV programcısı dışında) bu sorunda yoklar. Ama ne olursa olsun bu ülkenin kadınları artık işin peşini bırakmayacak ve TBMM açıldığı gün orada olacaklar.Kadın ve çocuklara (kendi aileleri içinde de) şu anda zarar vermekte veya bunu düşünmekte olan canavarlar yaptıklarının cezasını teşhir edilerek ve en ağır cezayla mutlaka ödeyeceklerini bilsinler ve o alçak ellerini kadın ve çocuklardan uzak tutsunlar!***YGS skandalını temizlemek zor!YGS sınavındaki skandalın ülke çapındaki yankıları sürüyor, dün öğrencilerin “Bizi de tatmin edin”, “Bizim hiç şifremiz olmadı anne” gibi ilginç pankartlar taşıdığı gösterileri izledik. Çok da haklılar tabii..Milyonlarca öğrencinin hakkının yendiği, soru kitapçıklarında bir şifre olduğu ve bu durumda bir kesim öğrencinin pek de kolayca soruları çözmüş olabilecekleri açıkça ortaya çıktı. ÖSYM Başkanı Ali Demir ağzıyla “sınavda şifre olduğunu” söyledi ama son zamanlarda polisle özdeşleşen “sehven” yani “yanlışlıkla” lafı da konuşmasından eksik değildi.ÖSYM eski Başkanı Ünal Yarımağan bu olay üzerine “KPSS sorularının organize şekilde çalındığı yönünde haber çıkınca biz sınavı iptal ettik ve ben görevimden istifa ettim, şimdiki Başkan da istifa etmeli, bunu yapmazsa şaibe kalkmaz” dedi. Doğru, Ali Demir elbette istifa etmelidir, sınav kesinlikle iptal edilmelidir, başka yolu zaten yoktur.Ama enteresan noktalardan biri eskiden olmayan “sınavlarda şaibe” hatta tüm sınavlarda şaibe durumunun neden son zamanlarda ortaya çıkmış olması.. Neden herşey şaibeli, bu sorunun cevabı aranmalı.. Ayrıca Ankara Cumhuriyet Başsavcısı “YGS ve KPSS sınavları ile ilgili soruşturmanın devam ettiğini” söyledi. Bu soruşturma devam ettiğine göre örneğin Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan nasıl oldu da daha ÖSYM Başkanı’nın açıklamasını bile beklemeden “tatmin olduklarını, bir sorun olmadığını” söylediler?Bu yargıya müdahale değil mi ve onlar da “bazı durumlarda” bu konuda çok hassas olduklarını söylemiyor ve başkalarını eleştirmiyorlar mı? Türkiye’de artık kurallar, ölçüler, güven iyice kayboldu olmasına da öğrencileri ve ailelerini daha çok üzmeden şu sınavı iptal edip Başkan’ın da istifasını istesinler bari!***‘Fransız kalma’ meselesi..Başbakan Erdoğan’ın daha önce “Davos’taki çıkışı”nın seçimde iş yapması bu kez de seçim öncesi Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde benzer çıkışları propaganda gündemine getirmiş belli çünkü basında genel hava da “onun Avrupa’ya değil, Türkiye’ye hitaben konuştuğu” yönündeydi. Her neyse, konuşmalarını hazırlayan ekibin gayet uyanık olduğu belli.Ben ise en çok şu “Fransız olma” konusuna takıldım, gerçi hitaben söylediği Fransız kadın parlamenterin Kadıköylü olduğu, Türk kökeniyle gurur duyduğu filan kendi ağzından yazıldı, “Başbakan bana ‘Fransız kalmışsınız’ diyerek büyük hata yaptı” dedi ama.. Bir de bu lafın nereden akla geldiği var ki ayıptır söylemesi ben biraz üstüme alındım.Deyim tabii ki bana ait değil ama ben en sık kullanan yazar olabilirim çünkü çok severim bu lafı.. Son olarak 8 Nisan’daki yazımda ‘TV’ye bakıyorum kadına şiddet başlığı altında tartışmalar yapılıyor. Sanki Paris’ten yayın yapıyorlar, bize o kadar Fransız yani’ cümlesinde yazmışım ve 5 gün sonra 13 Nisan’da AKPM konuşmasında geçmiş. Başbakan’ın konuşma metinlerini yazan ekip köşelerden esinleniyor ve “yeri gelirse bunu kullanabilirsiniz” diyor olabilir mi dersiniz?

Devamını Oku

Kitaptaki bomba!

13 Nisan 2011

Başbakan Erdoğan’ın Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma ve sorulan sorulara verdiği cevaplar son derece enteresan.. Herşeyden önce “gerçek tablolar”ın süslü ifadelerle nasıl “tam aksi bir duruma” dönüştürülebildiğini veya “asıl hesap verilmesi gereken durumlar”ın kurnazlıkla nasıl “hesap sorar” hale dönüştürülebildiğini göstermesi açısından enteresan.PESPEMBE BİR TABLO!Yani eğer AKPM’dekiler dünkü konuşma ve cevaplardaki “pespembe resme” tümüyle inandılarsa bundan sonra daha da büyük baskılara aynı yöntemle “uygun birer kılıf” bulunması gayet kolaydır ve böylece Türkiye’deki gelişmeler. Konuşmanın tümüne baktığınızda; en ufak bir insan hakları ihlali olmayan mükemmel bir ülke, herkes mutlu ve refah içinde, “ileri demokrasi” getirilerek tüm sorunlar çözülmüş , çevredeki bütün ülkeler Türkiye hayranlığı içinde (kimsenin de “kendisi demokrasiyi kaybeden, basın ve ifade özgürlüğünü bile ortadan kaldıran, her vatandaşının en özel konuşmalarını ve yaşam bilgilerini dinleyen-fişleyen, kimsenin korkmadan konuşamadığı ülke nasıl başkalarına örnek olur” demediği), okul üniversite sınavlarında bile “yandaşları doldurmak için” sehven(!) hilelerin yapılmadığı, geriye kalan milyonlarca öğrencinin hakkının yenmediği kusursuz bir resim bu..ARTIK KARIŞAMAZLARBaşbakan Erdoğan bu “kusursuz demokrasi, süper ülke” konuşmasından sonra “Demokrasiden yana olduğunuzu söylüyorsunuz ama yüzde 10 barajını neden düşürmediniz” sorusuna karşılık ne alakası varsa “şiir okuduğu için hapse giren bir başbakan” olduğundan başlayıp, “en güzel değişikliği halkın yapması ve bunu yapmışsa bir bildiğinin olması”na, “yüzde 10 barajını indirmenin demokrasi olmadığı”na, “barajı kendilerinin getirmediğine, halk istiyorsa onların indireceğine” kadar soruyla ilgisiz birçok şey söyledikten sonra “siz karışamazsınız” sözleriyle bitirdi. Gerçi kapatma davası sırasında AB, yüksek yargıya; Anayasa Mahkemesi’ne karışıyor, hakaret bile ediyordu ve o zaman ya da referandum öncesi müdahalelerde hükümetten böyle bir tepki hiç duyulmamıştı ama asıl mesele halkın elbette barajı indirmek istemesidir, partilerin başkasının milletvekilliği hakkını gasp etmesini kimse istemez, bu da defalarca vurgulandı ama ne etkisi oldu? Herneyse konuşmanın bir yerinde “değiştirmeyeceklerini” kesin olarak söylemesi yalnız AB için değil “demokrasi” isteyen herkes için yeterli olmuştur.AHMET ŞIK VE BOMBASI!Konuşmanın can damarı “Ahmet Şık’ın İmamın ordusu kitabı nedeniyle tutuklandığı” belirtilerek sorulan “Tutukluluk sebebini açıklar mısınız” sorusu ve Başbakan’ın verdiği cevaptı. Konuşmasında daha önce de “gazetecilik nedeniyle tutuklu gazeteci olmadığını” söylemiş olan Erdoğan bu soruya “Tutuklanan medya mensuplarının ellerindeki bilgi ve belgelerin ardında bir şey var ki yargı hemen tedbir istiyor ve yürütmeye “şurada şöyle bir hazırlık var, üzerine gidin” diyor. Üzerine gidildiğinde ortaya bu çıkıyor. Bakın bir örnek vereyim; bombayı kullanmak suçtur ama hazırlanması için gerekli malzemeyi kullanmak da suçtur. Bunun ihbarı gelmişse güvenlik güçleri toplamaz mı?” SALAK BİR AB Soruyu soran kişinin aklına “Henüz basılmış bile olmayan bir kitaptan nasıl bir bomba çıkabilir, yargı hangi kanıta göre tutukladı, söz ettikleri hazırlık neydi, anlatır mısınız” demek gelmedi. Daha sonra söylenen “Hep işimize gelince ‘bağımsız yargı’dan söz ediyoruz. Türkiye’ye gelince ‘yürütmeye bağlı yargı’ istiyoruz, kusura bakmayın o yok” sözüne de “HSYK’nın tamamını hükümetin seçmesi, bu yöntemle düz mahkemeleri ve arkasından yüksek mahkemeleri de kendi kontrolüne alması mı bağımsız yargı oluyor” diyemediler.. Salak salak sırıttılar ki bakınca pek de beyinsiz görünüyorlar gerçekten..Her neyse sonuçta zaten referandumda “mahkeme üyelerinin tamamını tek bir partinin seçmesi” hazırlığı sırasında verdiği destekle AB’nin bu soruları bile sormaya hakkı yok. Ama Türkiye’nin “yeni anayasa” hakkında seçim öncesi bilgi edinme hakkı var, alabilirse! *****‘Utanıyoruz, susmayacağız’ eylemine katılın! Bugün çok önemli bir gün.. Son iki yıldır hızla artan ve birkaç aydır zirveye çıkan “kadın ve çocuk kıyımı”na karşı kadınlar TBMM’de büyük bir eylem yapacaklar. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’na bağlı tüm büyük kadın kuruluşları, ülkenin en eski kadın örgütü olan Türk Kadınlar Birliği, ben (umarım başka gazeteciler de) ve birçok ilden gelen vatandaşlar “çocuk tecavüzcülerinin hatta toplu tecavüz vahşeti sanıklarının serbest bırakılması, ensest denen aile içi tecavüz vahşetinin gizlenmesi,her gün bir yenisi duyulan kadın cinayetlerinde ağır cezaların verilmemesi ve TBMM’nin bu korku tablosuna kayıtsız kalarak, yasaları çıkarmadan aylarca kapatılma-sını” protesto edeceğiz. (Komisyon üyeleri arayarak “isteselerdi bu yasaları 2 saatte çıkarabilirlerdi, teklif edildi ama yapılmadı” dediler.)Bu protesto aynı zamanda “toplum duyarsızlığını, en vahşi olayları bile kanıksar hale gelmemizi ve tepki vermememizi vurgulamak için” yapılıyor. O korkunç saldırılarla karşılaşan çocuk ve kadınlar, suçluların cezasız kalmasını izlemeye mahkum aileleri çaresiz durumdalar. Sonsuza kadar çaresiz kalmalarına siz de tepki duyuyorsanız; bu sabah 10.30da TBMM Atatürk Bulvarı kapısında yapılacak olan bu eyleme mutlaka katılın. Gözlerimizin içine baka baka suçluları toplum içine salıvermelerine karşı çıkın. Bu imdat çığlığında, olayın dünyaya duyurulmasında sizin de katkınız olsun. *****Cumhurbaşkanı ve Başbakan ÖSYM’ye ne diyecek?Önce Cumhurbaşkanı Gül, sonra (önceki gün bile) Başbakan Erdoğan daha ne olup bittiği bile kesinleşmeden, “ÖSYM’nin YGS sınavındaki şifreleme iddiaları ile ilgili açıklamalarından tatmin olduklarını” söylemişlerdi. Hatta Başbakan şüpheleri yine ‘bir tezgahın bozulması nedeniyle rahatsız oluyorlar” bile dedi. Dün ÖSYM Başkanı Ali Demir “sınavda sehven (yanlışlıkla) şifreleme yapıldığını ve rastgele verilmesi gereken değerler sırayla verildiği için doğru cevapların yerinin ‘en büyük değerin hemen sağında’ bulunduğunu” söyledi. Bundan sonra sınavın iptali kaçınılmazdır herhalde ama asıl önemlisi bu kadar hayati, milyonları ilgilendiren bir sınavda ve uzman olmadıkları konuda o açıklamaları yapan Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın durumu.. Bunu nasıl açıklayacaklar acaba?

Devamını Oku

Fatmagül’leri kim kurtaracak?

13 Nisan 2011

Geçen hafta Perşembe gecesi “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisinde Fatmagül nihayet tecavüzcülerden şikayetçi oldu ve savcıya ifade verdi. Beni acı acı gülümseten konuşmalar şöyleydi; savcı soruyor “Şikayetçi misin, mağdur sıfatıyla şikayetçi olman önemli”.. Fatmagül “Şikayetçi olursam ne olacak?”.. Bu noktada benim iç sesim hemen şunu söylüyor ‘Ne mi olacak, hepsini önce bir şovla içeri alacak, aynı gün veya en kötü ihtimalle birkaç haftada salıverecekler’..Dizide Kerim’in ablası Ebe Nine “Bu sefer arkamızda kanun var, onları kanun gücüyle yeneceğiz” diyor, benim iç ses o dakika ‘Siz öyle zannedin bu ülkede tecavüz gibi olaylarda kanun filan işlemez, hele arkası güçlü olana cinayette bile işlemez’ diyor. İşte ancak dizilerde adaletin yerini bulduğunu görüyor, sanki medeni ülkelerdeki gibi adalet varmış gibi bakıp bakıp avunuyoruz.Son haftalarda bir çocuğa 25-30-60 kişilerin tecavüz canavarlığını ve bu canavarların tutuklanmak yerine salıverildiğini hepiniz duydunuz. Aynı zamanda bize gelen mektuplar ve telefon ihbarları, hukukçuların açıklamaları “ensest” denen “aile içi, kendi çocuklarına veya kardeşine tecavüz vahşeti”nin arttığını, hayatı mahvolan, şiddetin en korkuncuyla karşılaşan çocukların bu olayları annelerine bile anlatamadığını, aile içi canavarlardan nasıl kurtulacaklarını bilemediklerini gösteriyor.BU DA ‘İLERİ MEDENİYET’ Mİ?Kadınlara karşı katliamda (artık şiddet filan denemez) son olay dün “65 yaşındaki kocanın 38 yaşındaki karısını kıskançlık nedeniyle 51 yerinden bıçakladığı” haberiydi. Türkiye’de kadın ve çocuk kıyımına sonsuza kadar susmak, toplum olarak, medya olarak, ülkeyi yöneten Meclis olarak tamamen tepkisiz kalmak acaba bu kez de “ileri medeniyet”in göstergesi midir, yoksa mazeret olarak ‘rahat yaşamlarımızda böylesine insanlık dışı bir tablo için dahi tepkiye yer olmadığını’ mı söyleyeceğiz?Her konuda gün boyu konuşulurken, koltuk kavgaları yapılır seçim listelerine günler harcanırken “kadın ve çocuk kıyımını önlemek için” partilerden tek bir milletvekilinin, bakanın (hele de Kadın Bakanı veya Adalet Bakanı’nın), her konuda görüş bildiren ama bu konuya hiç değinmeyen diğer hükümet üyelerinin, küçük-büyük partilerin liderlerinin en ufak bir açıklama veya tepki gereği duymamaları asla kabul edilemez. YÜREĞİ OLAN HERKES GELSİN!Aynen 2004 öncesinde Medeni Kanun ve TCK’da kadın ve çocuklara yapılan haksızlıklara tepki mücadelesi verilirken olduğu gibi bugün de hiçbir “köşe”den ses çıkmıyor. Maalesef herkes seçimle, siyasetle ve başka konularla çok meşgul görünüyor ve belli ki bu durum onları fazla ilgilendirmiyor. Olsun, ben bir kez daha yüreği olan, tepkisi, sorumluluk duygusu olan insanlara sesleniyorum; 14 Nisan Perşembe günü, sabah 10.30’da başlamak üzere kadın sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte TBMM önünde (Atatürk Bulvarı girişi) bu duyarsızlığa karşı ‘UTANIYORUZ, SUSMAYACAĞIZ’ eylemi yapıyoruz. Hayatı yanan çocukları temsilen ‘oyuncak bebekler yakılacak’, boğazlanan kadınları temsilen ‘boğazı bıçaklı kadınlar’ bağıracak. Hepiniz katılın, o çaresiz kadınlar ve çocuklar için bir şeyler yapalım, susmayalım!(Not: Her meslekten duyarlı insanların, sanatçıların katılımı önemli, Reuters ve Associated Press Haber Ajansları, yerli ve yabancı medyanın izleyeceği eylemin amaçlarının başında dünyanın da dikkatini çekmek geliyor.)***‘Partiler birleşsin’ isteği!Seçim yaklaştıkça en çok duyulmaya başlanan tepkilerden biri de “küçük partilerin birleşmesi”.. Gelen mektuplarda bu konuyu sık sık hatırlatmamız için adeta baskı var. Bir yandan “demokrasi”den söz edip bir yandan yüzde 10 barajını tüm israrlara rağmen bu seçimde de düşürmedikleri için “baraj altında kalan partilerin çıkarabileceği milletvekilleri” de “en fazla oy alan partilere” yarıyor. Devletin her imkanını kullanmalarının yanında “en yüksek Hazine yardımının da avantajıyla” seçime girdikleri yetmiyormuş gibi bir de havadan “başkasının hakkı olan milletvekilliklerine” konuyorlar. Sonra da enteresan bir şekilde bunların hepsi göz ardı edilerek, sanki “eşit şartlar altında bir yarış” olmuş gibi sonuçlar “zafer” olarak filan veriliyor. Vatandaşlar arasında bunun bilincinde olanlar ise son haftalarda sürekli “Şu küçük partileri uyarın, yine hayal peşinde koşacaklarına daha büyük partilerin çatısı altında birleşsinler de oylar bölünmesin” diye çırpınıyorlar. Baraj altında kalma ihtimali olanlar neyi bekliyor acaba?

Devamını Oku