‘Kürt açılımı’ ne oldu?

1 Mayıs 2011

Başbakan Muş’ta güzel konuşmuş; Kürtlerle Türklerin kardeşliğini vurgulamış, Kürt vatandaşların sorunları olabileceğini ama “Kürt sorunu” diye bir şeyin kalmadığını, kendisi için “Kürt sorununun bittiğini, Apo’yu peygamber ilan edenlerle işlerinin olmadığını” söylemiş. Bir de “74 milyon vatandaşı aynı şekilde sevdiğini”.. Bunların hepsi ilk bakışta makul gibi görünüyor, velakin..Çok değil biraz düşününce aynı şeyi söylemek mümkün değil.. Öncelikle şu “74 milyon vatandaş”ın içinde medya patronlarından “işlerinden atılmalarını” istediği, sonradan çoğunun köşelerini kaybettiği gazeteciler, yazılarından veya basılmamış kitaplarından dolayı cezaevine tıkılan gazeteciler, yine cezaevinde “suçunu bilmeden çile çeken”ler var mı? Kendi partisinden olmayan veya farklı görüşte oldukları için ‘her önemli olayın hatta YGS skandalının bile arkasından imalı konuşmalarla, komplo iddialarıyla suçlu çıkarılan” vatandaşlar var mı? Bu ilk akla gelen..BDP İLE PKK!Sonra, Apo’yu peygamber ilan edenler sadece terör örgütü değil, meşru bir parti olarak Meclis çatısı altında bulunan BDP de Apo’ya aynı gözle bakıyor. Bu hesapça iktidar partisinin BDP ile de ipleri kopardığı mı anlaşılmalı? BDP’liler “Ne kardeşliği, biz sadece yan yana yaşıyoruz” dediklerine göre onların kesimi için kardeşlikten söz edilemez. Ayrıca bırakın BDP’yi “PKK lideri” ile, bugün “Onu peygamber ilan edenlerle işimiz olmaz” denilen Apo ile devletin (yani hükümet tarafından belirlenen kişilerin) görüşme yaptığı ve bu görüşmelerin olumlu gittiği daha çok kısa süre önce bizzat Apo’nun ağzından defalarca açıklandı.Bu görüşme ortamı ise bilindiği gibi hükümetin, o zaman böyle bir sorun olduğunu düşünüyor olmalılar ki “Kürt sorunu” diye başlattığı ve sonra “Demokratik açılım” olarak değiştirdikleri açılımla başlamıştı. Kısa sürede BDP-PKK ve Apo kendileri için açılımın “özerk bölge” olduğunu açıkladılar, bunun da “ayrı güvenlik gücü” bile içeren farklı bir devlet tarifi anlamına geldiği görüldü.SEÇİM ÖNCESİ NE DEĞİŞTİ?Devletin özerk bölge konusunda önemli bir tepkisi olmadı, hatta PKK’nın eylemsizlik kararının “referandum öncesinden başlayıp, 12 Haziran’da yapılacak seçimin sonrasına kadar uzatılması”, referandumda BDP’nin açıkça iktidar partisini desteklemesi (sadece “boykot” kararı bile) anlaşmalarının, uzlaşmalarının sürdüğünü anlatıyordu. Peki kısacık zamanda, tam seçim yaklaşmışken ne oldu ki Başbakan birdenbire “Kürt açılımı” ile başlattığı anlaşma sürecini unuttu ve keskin bir viraj aldı.Özellikle “Başkanlık sisteminin de gerektirdiği gibi” seçim sonrası açıklanacağı söylenen yeni anayasada bu konuda neler olacağını tüm israrlara rağmen ve milletin seçime “geleceği bilmeden gitmesi”nin de haksız ve yanlış bir durum olmasına rağmen hiçbir şeyin açıklanmaması hala aynı duyguyu veriyor. Madem ki Başbakan şimdi “Kürt sorunu olmadığına” karar vermiştir, o zaman yeni anayasada BDP ile PKK’nın; “özerk bölge”den başlayan ve Anayasa’daki “Türklük tanımının değişmesi”ne uzanan taleplerinden hangilerinin yeni anayasada yerine getirileceğini de açıklayabilir.İLGİNÇ TESADÜFZira bir yandan bu konuşmalar yapılırken tamamen aynı günlerde Apo’nun da kısacık süre önce “olumlu görüşmeler yapıyoruz” dediğini unutarak “Çözüm umudum kalmadı, gücünüz yetiyorsa hazırlığınızı yapar, özerk bölgeyi hayata geçirirsiniz” diyerek (Kürtlere mi, BDP-PKK’ya mı)Yemen ve Tunus’u örnek göstermesi dikkat çekicidir. Sanki seçim yaklaştıkça hükümetle çekişmeleri kızışıyor görüntüsü ortaya çıktı ama “seçim sonrası tekrar anlaşma”ya dönülecek mi orası belirsiz bırakılıyor. Asıl endişe ise bu “anlaşmazlık” görüntüsünü pekiştirmek için yeni bir terör senaryosunun ortaya konmamasıdır. ***Demokrasi istiyorlarmış!Bir de “Suriye’den göç” sorunu çıktı başımıza.. Esad rejiminin baskılarından kaçan 250 Suriyeli sınırı geçerek Türkiye’ye gelmişler, Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise acil bir “mülteci zirvesi” düzenlemiş. Tamam anlıyoruz, komşu ülke olarak ‘mültecilere kapıyı kapamak’ zordur ama gelenler kimdir belli mi?Haydi “vizesiz geçiş” filan da verildi ama onların hiç değilse ‘geri çıkmak üzere’ geldiği ümit edilebilir, bu durumda ise gelen kayboluyor Türkiye’de, milyonlarca vatandaşını takibe alan devlet ne peşmergeyi, ne Suriyeliyi takibetmiyor. Suriye’nin kısa zaman öncesine kadar “PKK’nın barındığı, eğitildiği, desteklendiği” ülke olduğunu, biz terör eylemlerinde kaybettiğimiz şehitlere ağlarken yıllar boyu öylece seyrettiklerini hatırlayacak olursak gelenler arasında teröristlerin olmadığı ne malum?Fransa “mülteciler oradan kendi ülkesine geçiyor diye” İtalya’ya kızıyor da biz neden sorgusuz sualsiz kabulleniyoruz ben anlamıyorum. Batı ülkeleri, sınırından giren “tek bir yabancıyı bile” adım adım izliyor, nedenini düşünmek lazım. Hele bir de gelenlerin “Türkiye’deki gibi demokrasi istiyoruz” sözü var ki, onlara hemen “Buranın ‘İLERİ DEMOKRASİ’ olduğunu, kendilerine fazla(!) geleceğini” söylemek gerekiyor...

Devamını Oku

Kanal mı önemli, hayatlar mı?

30 Nisan 2011

Bir yanda 1 milyon 700 bin öğrencinin hayatını belirleyecek sınav olan YGS’de arkası kesilmeyen yanlışlar sürerken, ALES sınavında da bir başka skandal ortaya çıkmış ve yapılan-yapılacak tüm sınavlara güven sıfırlanmışken yine gündem saptırıldı ve birden ortaya “çılgın proje” diye gayet zamansız ve gereksiz (değilse gençlerin hayatının önüne geçecek “önceliği” nedir açıklasınlar) bir kanal projesi atıldı.Aslında dikkatlerin YGS ve ALES’te yoğunlaşmasının sürmesi gerekiyordu ama son yıllarda her “tepeden inme gündem değişikliği”nde olduğu gibi çok kişi bu kanal olayının üstüne atladı. Haydi buna da ‘normal’ diyelim, yeni bir proje hele de “çılgın” ise şu anda zamansız ve anlamsız olsa da etraflıca tartışılacaktır, zira (kimbilir hangi “şanslılar”a yaptırılacak) olan bu dev kanala dökülecek trilyonlar; iktidar partisinin değil milletin cebinden çıkacaktır.BİSİKLET VE YAMA!Bu örnekleri defalarca verdik, gazetelerde haberleri-fotoğraflarıyla çıktı Avrupa’nın bir çok “en zengin” ülkesinde başbakanlar, bakanlar masrafları kısmak için parlamentoya yürüyerek veya bisikletle gidiyor, makam aracı bile kullanmıyor.İngiliz Sarayı Buckhingham’da perdeler yamanarak, kraliyet ailesinin kıyafetleri tersyüz edilip modelleri değiştirilerek kullanılıyor. Onlarda açlıktan ölen bebekler ve yaşlılar, okula giyecek ayakkabısı, önlüğü olmayan veya aç giden binlerce çocuk yok. Bizde “ekonomi büyüyor, süperiz” söylemleri eşliğinde “yoksulluk ve işsizlik”te ülkeler arasında rekor kırmaktayız. Ve durum bu iken, hiçbir önceliği, aciliyeti olmayan, uzmanların “uluslararası anlaşmalar nedeniyle bir kazanç sağlamayacağını” da söylediği bir kanaldan söz ediliyor. Başbakan konuşup tartışanlara da kızıyor, oysa elbette ‘açıklandığı anda eleştiriler gelecek’ bir projedir bu.. Milli irade önemliyse, milli iradenin “benim hangi sorunumu çözecek” diyeceği ve dediği bir projedir.YGS’DE HİLE YOKMUŞ!Şimdi dönelim asıl önemli konuya; YGS ve ALES’te olup bitenler sınavlara olan güveni sıfırladı ve yıllar boyu “bir genç gibi” yaşamadan, “yarış atı gibi” sınavdan sınava koşan öğrencilerin psikolojisini de birlikte sıfırladı.Hastalanan, intihar eden öğrenciler var. Ama işe bakın ki sanki pek de önemsiz bir konuymuş gibi “şifre var, kopya yok” dendi ve sonuçlar açıklanıverdi. Peki ÖSYM Başkanı’nın “sehven olmuş” dediği bu şifrelemenin (ki daha önceki uzun yıllarda neden böyle bir sorun yoktu da “sehven”ler hep bu yıl ve önemli her olayda ortaya çıkıyor) bir kısım öğrenciye verilmediği nasıl kanıtlanıyor? Bu şifreyi kimler hazırladıysa onların bu işi yapmadığına nasıl emin olunacak?CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’ın bu konuda uzman görüşlerinden derlediği sorular son derece önemli ve bunlar arasında “karar veren bilirkişilerin uzmanlık alanlarının ve hangi kurumlardan seçildiklerinin bilinmemesi” de var. SINAV İPTAL EDİLMELİ, BAŞKAN İSTİFA ETMELİ!“Hiçbir sorun yok” denerek geçiştirilmek istenen konuda son olarak Bursa’da Ece Akyüz isimli öğrencinin puanının sonuç formunda önce “133” yazdığı, ÖSYM’den tekrar form istendiğinde puanın birden “427”ye fırladığı haberi verildi.Eğitim-İş Genel Başkanvekili Levent Akça da “1 günde benzer puan fırlamaları”na başka örnekler verdi. Sınavda ve ÖSYM’de sorun olmasa bunlar kabul edilir yanlışlar mıdır? Bu sınavın iptal edilmesi (ya da LYS’ye etkisinin oranının minimuma indirilmesi, üniversiteye girişte LYS puanlarının esas alınması ) ve ÖSYM Başkanı’nın mutlaka istifa etmesi gereklidir. Gençlerin hayatı ve böyle fahiş bir hata “geçiştirilecek” bir konu olamaz! ***Lokomotif İstanbul!Kanal Projesi ile ilgili olarak Başbakan Erdoğan “İstanbul’un böylece Türkiye’yi dünyada 10’uncu sıraya taşıyacak lokomotif olacağını” söylemiş. Oysa eğer İstanbul’da hiç değilse son on yıldır ve özellikle seçim öncelerinde gecekondulardan oluşmuş “şehir içinde şehir”ler kurdurulmasaydı, bu olağanüstü şehir bir beton yığınına çevrilmese, trafiği düzenlense, binaları depreme dayanıklı hale getirilse, şehir bir “suçlular kenti” olmaktan çıkarılsaydı İstanbul zaten “dünyada 10’uncu sıraya çıkacak” bir lokomotif olurdu. Ama şu anda bir helikopterden baktığınızda içler acıtacak kadar yeşilden yoksun bir beton kütle görüyorsunuz.Maalesef bir kanalın kurtaramayacağı kadar hazin bir tablo!***Bu kez ‘kararsız’ olamazsınız!Daha önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de “kararsızlar” veya “oyunu kullanmayıp sandıktan kaçanlar” sonucu tahminlerin çok üstünde etkileyecek. Oysa referandum öncesinde “çok önemli, Türkiye’nin geleceği oyunuza bağlı” diye defalarca söylenmesine rağmen deniz kenarında 3 gün daha fazla kalmak için, müthiş bir bencillikle sandığa gitmeyenler oldu.Oy kullanmayanlar arasında partilerin hepsine kızan veya bir şekilde ‘sandığa gitmeyerek intikam aldığını düşünen’ler olabilir. Ama böyle intikam alınmaz, yaptıklarının durumlarını çözüme değil, daha uzun yıllar çözümsüzlüğe sürüklemekten başka bir anlamı yoktur.Bu seçim HERKESİN MUTLAKA SANDIĞA GİTMESİ GEREKEN bir seçim, yapmayanlar sonradan çok pişman olabilirler, iyi düşünsünler! Partiler de seçim çalışmalarında en çok bu konuya eğilmeliler!

Devamını Oku

‘Bence de ohaa..’

29 Nisan 2011

Yıllar boyu baskılar altında ezildikten sonra despot liderlere isyan eden ülkelere neden ‘akıl verecek durumda’ olmadığımızı, liderlerini neden “Bu bölgede otoriter rejim istemiyoruz” diye uyaramayacağımızı yazmıştım. Dün “Başbakan Erdoğan’ın konvoyuna hiç de hakaret sayılmayacak bir laf etti diye” başına gelmedik kalmayan üniversite öğrencisi genç kızın haberini okuyunca ‘İşte bundan dolayı uyaramayız’ diye düşündüm, kendisi demokrasi yoksulu bir ülkenin başkalarına akıl verecek, uyaracak hali mi vardır? Öğrenci dersten çıkmış, arkadaşlarıyla yürürken yanından geçen “motorlu polis ve dev jiplerden oluşmuş” konvoyu görüyor ve son zamanlarda bütün gençlerin en popüler argo sözcüğü haline gelmiş olan kelimeyi kullanarak “oha arabalara bak, kocaman” diyor. Vay sen misin diyen, hemen yanında bir gri araç duruyor, içinden yağcılığın yarar sağlayacağını düşünerek kraldan çok kralcı kesilmiş bir işgüzar çıkıyor ve Gestapo’yu andıran müdahaleyi patlatıyor; “hanımefendi gidemezsin, Başbakan’a hakaret ettiniz”..SAÇINDAN SÜRÜKLEYEREK!Polisin ya da korumaların “alışkanlığı” haline geldiği üzere kız öğrenci saçlarından çekilerek bir araca bindiriliyor, nüfus kağıdı alınıyor ve tam 7 saat göz altında tutuluyor. Hepsi bu kadar da değil, zaman zaman yanına giderek “Sen arabada kimin olduğunu biliyor musun? Küfür ettin mi doğru söyle. Başına gelecekleri biliyor musun? Geleceğinin kararacağını biliyor musun” gibi Gestaposorgulaması tarzının devamı psikolojik baskılarla karşılaşıyor. Haberin altına gençlerin yazdığı yorumlara baktım; “Yetmez ama evet..İşte faşizm bu.. Ohaa”, “Bence de ohaa”gibi şeyler yazmışlar çünkü kullandıkları jargon bu, hepimizin çocukları da kullanıyor. Hatta bizim bile ağzımızdan kaçar oldu, o kadar yaygın. Peki,bırakın “oha”yı, eğer bu işgüzarlara öğrencilere-halka ‘ilk tepkilerinde’ bu şekilde karşılık vermeleri için cesaret verilmese; bu cümlede suç sayılacak ve böyle “ŞİDDET İÇEREN” bir müdahaleyi anlaşılır kılacak ne var?KÖTÜ ÖRNEK KORUMALARBaşbakan’ın kendisi de düşününce zaten kadınlara ve hatta kız çocuklara şiddetin canavarlık boyutuna ulaştığı bir ülkede, örnek sükunet ve saygı göstermesi gereken bu “özenle seçilmiş korumalar”ın yaptığının yanlışlığını görecektir herhalde. Haydi bu canavar saldırıları önleyecek bir gayret görülmüyor, hiç değilse destekleyecek, o şiddeti cesaretlendirecek davranışlar olmamalı değil midir?İLERİ DEMOKRASİNİN İLERİSİ!Ayrıca, bir polis ya da korumaya “bir kız öğrenciyi veya herhangi bir vatandaşı saçlarından sürükleme, onurunu kırma, canını acıtma” hakkını kim verebilir? Bu durumda “hukuk devletinden, kanundan, insan hakkından” nasıl söz edilebilir? ‘Bu korumalara hangi yaptırım uygulanacak’ diye sormanın anlamsız olduğunu biliyorum zira daha önce öğrencilere benzer şiddet uygulayan polislerin de yanına kaldı. O zaman bu tür olayların da “ileri demokrasi”nin gereği olduğunu düşünmemiz isteniyor diyeceğiz. “Türkiye’de ileri demokrasi var, daha da ileri olacak” dendiğine göre bunun “daha da ileri”si nasıl olacak ben onu merak ediyorum. *****Komutan gereğini yapar!Daha sonra cadı avına dönen ve “istenmeyen kişilerin ve tabii gazetecilerin ‘darbe planlarıyla ilişkileri var’ iddiasıyla cezaevine tıkılarak bertaraf edilmesini sağlar” hale dönüşen bu darbe yapılacaktı iddiası Özden Örnek’in anılarından başlamıştı hatırladığım kadarıyla.. Bir de “Haham” vardı o kayıplara karıştı.Nihayet, aradan yıllar ve nice tutuklular geçtikten sonra ilk başta yapılması gereken çağrılar yapılmaya başlandı; “Darbe hazırlığı iddiası olan dönemin Genelkurmay Başkanı ile komutanları konuşsunlar ve bildiklerini açıklasınlar”. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’ten sonra Balyoz Planı davasının tutuklu sanığı emekli Koramiral Engin Alan (ki Öcalan’ı Türkiye’ye getiren generaldir) da “Özkök ve Yalman bu mahkemeye gelip bildiklerini açıklasınlar, Balyoz diye bir şey var mı yok mu” demiş.NEDEN GEREĞİ YAPILMADI?Ve “en başta sorulması gereken soruyu”da eklemiş; “Varsa neden bu konuda komutan olarak yetkilerini kullanıp gereğini yapmadılar?”. Başka sorular da sormuş ama bu çok önemli, zira Özkök “haberim yoktu” dememiş, gülerek “Var da diyemem, yok da diyemem” esprisini(!) yapmıştı ki bir Genelkurmay Başkanı kendi yönetimindeki bir ordu için bu şekilde bir “belirsiz ifade” kullanamaz, “var da” diyorsa gerçekten “gereğini yapmak” görevidir. Aynı şekilde dönemin KKK Yalman da “Özkök doğru söylüyor, böyle bir iddia varsa sorumlu benim, konuşacağım” demişti, daha sonra “en iyi biz biliriz” de demesine rağmen bir şey açıklamadı.GÖZLERİNE BAKARAK..Aradan uzun ve haksız bir zaman geçti ama zararın neresinden dönülse kardır, şimdi mahkemeye gidip “birlikte çalıştıkları, bu planı birlikte izledikleri silah arkadaşlarının gözüne de bakarak” bildiklerini anlatmaları gerekir. Birazcık kaldıysa eğer, adalet bunu gerektirir, bakalım o adalet görülebilecek mi?

Devamını Oku

Bizden Suriye’ye ‘totaliter’ uyarısı

28 Nisan 2011

ABD’nin harekete geçeceği beklentisi üzerine Başbakan Erdoğan Suriye lideri Esad’ı arayarak “Obama yaptırım için hazırlanıyor” uyarısında bulunmuş ve sonra da “Biz orada totaliter, otoriter yapı istemiyoruz” açıklaması yapmış.Eğer Türkiye’de “otoriter, totaliter yapıya geçmekte olan” bir durum söz konusu olmasa ve bu durum Avrupa ülkeleri tarafından bizzat Başbakan’a sorularak ortaya konmuş olmasaydı.. Milyonlarca vatandaşın telefonları dinlenip, yaşamları bile izlenme altına alınmış olmasa, insanlar kendi aralarında bile konuşmaya korkar hale gelmiş olmasa..İktidarın hoşuna gitmeyecek bir söz söyleyenlerin veya eleştiren ya da gerçekleri olduğu gibi aktaran gazetecilerin, rektörlerin,sivil toplumcu ve daha nicelerinin “terörist” damgası vurularak (hiçbir somut suç unsuru gösterilemeden ve tek bir mahkumiyet çıkmadan) yıllarca cezaevine atıldığı bir dönem olmasa..İLAÇ OLSA SÜRERDİKÖnce halkın özgür haber alma aracı olan medya tamamen tek taraflı hale getirilmiş ve geri kalanı maliye baskıları ve her tür baskıyla “istenen kıvama getirilmeye” çalışılmasa, herşey yabancılara satılırken medya kuruluşlarının satışlarında “yabancı ortak olmaması” gibi şartlar bile Türkiye tarihinde ilk kez öne sürülmüş olmasa.. Özgür medya ortadan kalktıktan sonra “bağımsız yargı” da “Anayasa değişikliği “ adı altında tamamen iktidara bağımlı hale getirilmiş olmasa.. Okul, üniversite, akademik sınav demeden tüm sınavlarda “istenen öğrencilere ayrıcalık sağlayan, diğerlerini ise acımasızca başarısız yapan” haksızlıklar ortaya çıkmış olmasa.. Bir tarafta bebekler açlıktan ölürken diğer yanda bir kesim servetine servet katıyor ve birilerini katrilyonlar kazanacağı projeler “sanki bir G8 ülkesiymişiz gibi” kolayca öne sürülmeseydi..Kısacası eğer Türkiye demokrat bir ülke olsaydı, Suriye’ye yaptığımız uyarı ve söylenen “otoriter, totaliter yapı istemiyoruz” sözü ne kadar anlamlı ve gurur verici olurdu. Oysa şimdi insanı acı acı gülümsetiyor, ilaç olsa önce kendimize sürerdik değil mi?*****‘Tarafsız yazar sorusu!’Dün YGS ve ALES sınavlarıyla ilgili yazımda ALES’teki akıl almaz “bağımsız yazar” sorusuna değinmiş ve Yılmaz Özdil’in yazısına atıfta bulunmuştum. Gelen bazı yorum ve e-postalarda “Özdil’in sorunun bir kısmını yazmadığı” sanki kasıtlı olarak almamı, anlam değişmiş gibi vurgulanarak uyarı yapılmış.Alınmayan bölüm şu; “Küçük olayları anlatan bu öykülerde yazar iyimserlikten uzak ve bilgilendirmeye yönelik bir yol seçer”. Acaba kendileri mi iyi okuyup anlamıyor diye düşünüyor insan.. Yani bir yazar şartların olumsuz olduğu, ülkesinde yanlışların yapıldığı görüşündeyse “bu şartlar altında bile iyimser olmalı” diye bir zorunluluk mu var? Kim demiş?Yağ çekmek, yalakalık yapmak istemiyor, hiçbir dönemde bunu yapmıyor ama “bilgilendirmeye yönelik” yazıyorsa dünyanın hangi demokrasisinde o yazara “tarafsız” denmez, tek bir örnek var mı? İnsanlar okuduklarını, duyduklarını iyi anlamaya çalışsalar ve ellerini taşın altına koysalar bu ülkede birçok yanlış önlenebilirdi!*****Tavşan hızıyla çoğalan seçmenler!YSK Başkanı Ali Em henüz referandum sandık sonuçlarını açıklamadı ama seçmen sayısındaki rekor artışı açıklamış. 2007 seçimlerinde de “seçmen kütüklerinin güvenilir olmadığı, adrese dayalı seçmen belirleme karmaşasında fazladan milyonlarca seçmenin ortaya çıkıp sonradan aynı hızla yok olduğu” tartışılmıştı. Bu seçimde önce “2 milyon ekstra seçmen”in olduğu söylendi, şimdi de 2007’den bu yana seçmen sayısının “9 milyondan fazla arttığı” açıklanıyor.NÜFUS BİLGİLERİ NASIL YANDI?2007 seçiminde 41 milyon 465 bin olan sayı 3,5 yılda nasıl 50 milyon 189 bin oldu? Referandumda nasıl 49 milyon 446 bin olmuştu? Nüfusun tavşan hızıyla arttığını düşünseniz bile doğan bebekler 3 yılda seçmen yaşına mı geliyor? Öyle değilse nereden çıkıyor bu 3 yılda 9 milyonluk artış?Burada artık göz ardı edilemeyecek ciddi bir şüphe ve güvensizlik ortaya çıkıyor ve ben (daha önceki seçimlerde de birçok şüpheye susmuş olan) muhalefet partilerinin bu duruma toplu şekilde itiraz ederek “açıklık getirilmesini” hep birlikte istememelerini, hatta “bu şartlar altında seçim kabul etmiyoruz” dememelerini anlayamıyorum. İçişleri Bakanlığı içindeki “nüfusa dayalı kimlik bilgileri” kayıtlarının (MERNİS) yandığı iddiasının açıklanmasını istememelerini de anlamak imkansız. Bu kadar önemli bir seçimde bu bilgilerin “taraflı olduğu ve ekonomiyle ilgili rakamları bile değiştirdiği” bilinen TÜİK yoluyla alınması sonuca nasıl etki yapacak?Böyle davranarak onlar da halka karşı sorumluluklarını yerine getirmemiş oluyorlar.

Devamını Oku

Bir YGS esprisi!

27 Nisan 2011

Cumhurbaşkanı Gül de bu kez “ikna olmak” yerine tepki göstermiş ve YGS sınavındaki şifre skandalından sonra ALES sınavındaki önemli ÖSYM ihmali için “bunların kendisini endişelendirdiğini, öğrencilerin eşit şartlar altında sınav hakkını ortadan kaldırdığını” söylemiş. Olumlu bir gelişme ama “soruşturmayı bekleyeceğiz” diyor ve bu soruşturma bitene kadar birçok öğrencinin de “sınav ve işe başlama hakkı” zaten yenmiş oluyor, yani bitmesi de çözüm değil. Ayrıca Yılmaz Özdil’in yazdığı, Hürriyet’in de manşetine çıkan ALES sınavındaki “tarafsız yazar” sorusu bile (komedi diyemeyeceğim) başlı başına ayrı bir skandal değil midir?NEYİ DÜŞÜNMELİ?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Gül ile aynı sıralarda yaptığı açıklamada da sınavlardaki bu arka arkaya “şifre, hatalı kitapçık vs”ye tepki var ama sonunda söylediği bir cümle tüm sözlerini bir anda uçuracak nitelikte; “Bu sınav olaylarının tam seçim öncesinde ortaya çıkmasına” dikkat çekiyor ve “zamanlaması düşündürücü” diyor. Ki buna “pes” demekten başka söylenecek şey yok.ÖSYM Başkanı YGS’deki şifre skandalını kabul ederek “yanlışlıkla yapmışız” dedi, İzmir ÖSYM İl Başkanı ALES olayı için; sanki kitapçıkları sınavdan önce kontrol etmek görevleri değilmiş gibi “Baskıda hata olmuş” dedi. TOKAT SALDIRISINDA DA..Bu durumda öğrencilerin karşılaştığı büyük haksızlık en kısa sürede çözülmeli ve bu başkanlar istifa etmeliyken “zamanlama düşündürücü” demenin anlaşılır tarafı olabilir mi?Nedir yani, bu sınav skandalları da muhalefet partilerine mi fatura edilecek? Onlar mı yaptı?Bülent Arınç hatırlayacaktır, Tokat’taki saldırıda da ilk anda “olayın yeri düşündürücü, bunu PKK değil başka bir örgüt yapmış olabilir” demişti ve arkasından PKK saldırıyı üstlenmişti.Belki de “düşündürücü” demeden önce daha iyi düşünmesi gerekiyor.*****Serdar Ortaç 900 beste yapar!Bu yazıyı hanidir yazmak istiyordum siyasetten, sınavdan sıra gelmedi ama unutmadım. Serdar Ortaç önceki hafta Beyaz Show’daydı ve ben de her zamanki gibi bu programı ilgiyle izledim, Serdar Ortaç’ı çok sevdiğim, şarkılarını hayranlıkla dinlediğim, bu kadar güzel şarkı sözü yazıp mükemmel besteler yapmasına hayranlık duyduğum (benim için ‘milyonda bir’ olacak şey) için konuşmalarına da kulak kesilerek.. Orada Ortaç, Beyaz’ın “besteleriyle ilgili” sorusuna karşılık “Duyulmamış 900 kadar bestesi olduğunu” söyledi. Her zamanki sakin, abartısız, sevimli haliyle anlattı bunu..Ama filmlere olduğu gibi sanatçılara da kafayı takan, onları diline dolayan meslektaşlarımızdan biri hemen arkasından, programı izlemediği de belli şekilde “birbirine benzeyen şarkılar olduktan sonra 900 şarkının kolayca yazılabileceği”nden söz etti köşesinde.. Tabii ki bir yazarın kendi görüşüdür, kimse karışamaz ama eğer bunu “tek bir sanatçı için” yapıyor ve alışkanlık haline getiriyorsanız aynen çoğunluğun beğendiği bir filme elli kez aynı eleştiriyi tekrarlamanız ve yerden yere vurmanız gibi (ki bazen arkadan pişmanlık da bildiriyorlar) büyük bir haksızlık olur.Ben meslek hayatım boyunca her haksızlığa ve tabii sanatçılara yapılan haksızlıklara da (bazen bir sanatçının diğerine yaptığı dahil) karşı çıktığım için bunları sessizce izleyemiyorum.. Hele de bu sanatçı alanında rakipsiz, şarkılarını almak için “süper star”ların bile yarıştığı bir süper yetenek ise.Ona haksızlık eden arkadaşın bunu anlaması için Serdar Ortaç şarkılarının önce sözlerini dikkatle incelemeli, hiçbiri diğerine benzemez. Sonra da milyonlarca hayranının aynı şekilde yanılamayacağını düşünerek bu sanatçının konserlerinde binlerce kişinin ayakta alkışladığını gözleriyle görmeli.BİRÇOK ÜLKEDE..Ortaç yıllardır en zor işlerden üçünü aynı anda ve aynı başarıyla sürdüren, sadece Türkiye’de değil birçok ülkede tanınan, sevilen, albümleri satan bir sanatçıdır. Ve bu başarı hiç şüphesiz aralıksız bir çalışmayla, zor ve stresli bir yaşamla oluyor, dışarıdan görüldüğü kadar kolay değil. Olsaydı, çok sayıda Serdar Ortaç’ı olurdu Türkiye’nin.. İşte bu nedenlerle “emeğe ve başarıya haksızlık yaparken” elini vicdanına koymak gerekiyor, zira onun elinde cevap verecek bir kalemi de yok!*****Örnek’in çağrısı çok önce yapıldı!Balyoz sanığı, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek darbe hazırlığı olduğuna dair iddiaların söz konusu dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’a “mahkemede tanıklık yapmaları için” çağrıda bulunmuş.“Her iki komutan da gelip ne biliyorlarsa söylemeliler. Hiçbir şey bilmiyorlarsa onu da açıklasınlar. Onların susması bizi daha fazla zan altında bırakmaktadır” diyor. Çok haklı ama bu çağrıyı şimdi, kendisi de şüpheli durumuna geldikten sonra değil çok daha önce yapmalı, asker-sivil yüzlerce kişi zarar görmeden, hepsi bir araya gelerek olayı çözmeli, sehven eklemelerin, tarihleri tutmayan iddiaların vs’nin ortaya çıkmasını önlemeliydi.Onun şimdi yaptığı çağrıyı ben iki yıl öncesinden başlayarak, özellikle de Aytaç Yalman’ın telefonla programa çağırdığımda bana söylediği “darbe iddiası varsa en iyi bilecek kişiler bizleriz” dediği günden sonra tekrar tekrar söyleyerek-yazarak yaptım. Ayrıca o konuşmada Büyükanıt’ın da adını vermişti Yalman.. Ama bu çağrılara hep sustular, “TSK’nın soruşturması bitince konuşacağım” diyen Yalman da sustu.Oysa işte o çağrılarımızın nedeni başka insanların “haksız yere zan altında kalmaması” idi. Kimseyi düşünmüyorlarsa kendi adamlarının ve kurumlarının onurunu, sıkıntılarını düşünmeleri ve konuşmaları gerekirdi. Şimdi nihayet o noktaya geldiler ama bakalım o isimler konuşacak mı, yoksa (27 Nisan muhtırası gibi) dokunulmazlıkları sürecek mi?

Devamını Oku

ÖSYM Başkanı istifa için ne bekliyor?

25 Nisan 2011

Artık demek ki ÖSYM’nin adının “kerhen ve karışıklıkla ÖSYM” olarak değiştirilmesi gerekecek. Arka arkaya nasıl başarıyorlar, bu ne organize bir “yanlışlıklar ve karışıklıklar dizisi”dir bilinmez bir önemli sınavda daha, bir skandal daha yaşandı. İzmir’de “Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Giriş Sınavı”nda (ALES) yine soru kitapçığı krizi yaşanmış. Sınava girenlerin sınav numaraları ile kitapçık numaraları uymamış, kitapçıkta sayfalar karışmış, sorular eksik verilmiş veya hiç verilmemiş.. Bu tabii çok enteresan ama “YGS’de öğrencilerin bir kısmının şifreleri bilmesi, geriye kalanların bilmemesi” gibi burada da bazı kişilere bunlar olurken “bazılarına normal kitapçık gelmesi” daha da enteresan.Dile kolay geliyor, bu insanlar sınavlarda başarmak için yıllarca gece gündüz çalışıyor, kurslara gidiyor, yaşamlarını tümüyle değiştirerek kendilerini buna adıyor ve sonunda duvara toslamış gibi oluyorlar, tüm psikolojileri bozuluyor, hayatları altüst oluyor.AĞLAYARAK SINAV..ALES’te önce sınav uzun süre başlatılmadığı için katılanların morali bozulmuş. Arkadan kitapçık olayı ortaya çıkmış. Sınava girenlerden Olcay Holat “Kabus gibiydi. 135 dakika dışarı çıkartmadılar. Bir de üstelik ‘Başka arkadaşlarınız soru çözüyor, sessiz olun’ diyerek resmen bizimle dalga geçtiler. Benim matematik çözmem lazımdı ama kitapçıkta matematik sorusu yoktu” diyor. Bir başkası “sınava girebilmek için üç aylık bebeğini komşuya bırakıp geldiğini” söylüyor, bir diğeri “7 aydır bu sınava hazırlandığını, 35 yaş sınırı olduğu için seneye hakkını kaybedeceğini” anlatıyor. 30 yaş üstü insanlar sınavdan ağlayarak çıkıyor.ÖSYM İL BAŞKANI FRANSIZ!Bu deyim “Fransız”a söylenmez aslında, yeri tam burasıdır, (Türkiye’de) en sorumlu kişinin en ilgisiz olduğu an!ÖSYM Başkanı YGS’de “pardon yanlışlıkla şifre ortaya çıkmış” dediği gibi burada da ÖSYM İzmir İl Başkanı Prof Hüsnü Erkan “Baskıdan kaynaklanan bir karışıklık olduğunu, sayfaların yanlış basıldığını” söylüyor. Bu durum kendisini “tatmin etmiş” mi onu belirtmemiş, biri nasılsa eksiği kapatır.. Sanki ‘baskıdan gelen kitapçığı kontrol etmeden sınava sürmek’ ÖSYM gibi bir kurum için fahiş bir ihmal, YGS’de olduğu gibi “istifa gerektiren bir ihmal” değil, öylesine de rahatlar. Nasılsa istifalarını isteyen yok. Neden yok, “görevlerini iyi yaptıklarına” mı inanılıyor?PİYANGO.. SİZE DE ÇIKABİLİR!Bir soru daha, bu ülkede ÖSYM kaç kuşaktır sınav hazırlıyor, son yıllara kadar bu sınavlarda böyle “sehven” karışıklıklar, şifreler olmuyordu da niye şimdi arkası kesilmiyor? Polis okullarından başlayıp her alana yayılan bu yanlışların anlamı ne? İnsanların bu soruyu iyi düşünmesi gerekir, hile bir kez işe karıştı mı böyle sonu gelmez, sınavda da olur, seçimde de.. Okulda da, işe alırken de.. Size olmasa çocuğunuza, ona olmasa torununuza.. Piyango gibi.. Ama işte; tepkisiz toplumlar hak ederler bunu!***SSK örneği yeterli mi?Tam CHP’nin bu seçime iyi hazırlandığını, seçim projelerinin beğenildiğini ve “sözüne güvenilir, iktidara ciddi talip, demokrat ve hiçbir konuda ayırım yapmayan” görüntüsüyle yıllardır ilk kez büyük kitlelere umut verdiğini yazmayı düşünüyordum ki gözüm Başbakan’ın sözlerine ilişti.CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Genel Müdürlüğü döneminde SSK’nın sürekli zarar etmesiyle” suçluyordu. Oysa SSK genel müdürleri adı üstünde “bürokrat”tır ve bu kurum “siyasi kararlarla uygulama” yaptığı için (ÖSYM’den farklı) hükümetlerin isteğine göre yönetirler. Yani örneğin; “30 yaşında emeklilik” kararını hükümet vermişse SSK uygulamak zorundadır.Öte yanda; Diğer ülkeler bizde tekrarlanan “ekonomi süper, eğitim muhteşem” söylemlerinden habersizler.. Bu nedenle, Avrupa Birliği Raporu’na göre Türkiye “eğitimi bırakma ve başarı ortalaması” ile eğitimde tüm ülkeler arasında en son sırada çıktı..OECD raporuna göre ise “yoksulluk ve işsizlik”te en kötü üç ülke arasında.. SSK’yı örnek verince ya karşılarına bu raporlar konursa, durum bayağı zorlaşır değil mi? Bence seçim kapışmalarını daha doğru zeminde yapmak gerekiyor, konuşmaları hazırlayanlar daha çok çalışmalı!

Devamını Oku

Dengesiz ve çıkarcı ABD!

24 Nisan 2011

Hangisi daha dengesiz, hangisi çıkarlara göre daha çok takla atıyor belli değil.. ABD’nin kendisi ile Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’den söz ediyorum. Hani son gazeteci tutuklamaları, özellikle de Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmasından sonra “Hem demokrasiden söz ediyor, hem de gazetecilerinizi cezaevine atıyorsunuz” diye çıkışan ve hükümetle çekişen Büyükelçi’den..NÜKLEER SANTRALİ GÖRÜNCE..Ne zaman bir toplantıda konuşsa “Türkiye’de baskıların olduğunu, bunun en net şekilde medya mensuplarına yapılan ‘tutuklamalar ve müdahalelerle görüldüğünü” söyleyip duruyor. Bununla yetinmiyor ABD Büyükelçiliğinin resmi sitesine aynı “demokrasi-gazeteci tutuklama çelişkisi” hakkındaki görüşlerini koyuyor.Ama o da ne?. Bir gün sonra, sanki “Big Brother” ABD bu tutumuna kızmış ve “Ne yapıyorsun, senin yüzünden Türkiye’de planlanan (ve millet karşı çıksa da, hayatlar tehlikeye girse de, Japonya örneği önlerinde dursa da değişmeyecek) nükleer santrallerin yapımını Rusya’ya kaptıracağız” demiş gibi dönüveriyor.STANDART YÜKSELİVERDİ!Bu kez “Türkiye’nin demokrasi standardının yükseldiğini, Nato ve G-20 üyesi olması dolayısıyla ABD’nin dostları arasında ilk sırada olduğunu, ekonomik ilişkilerinde büyük potansiyel olduğunu” filan sıralıyor. Yani sitesinde “demokratik standart düşük” görünürken ağzı başka şey söylüyor. Aynen petrol söz konusu olduğunda Ortadoğu’nun haritasını bile değiştirmeye, özel projeleri uğruna ülkelerin iç politikasıyla oyuncak gibi oynamaya çekinmediği gibi Nükleer santral için de taklasını atıyor.Bu durum açıkça ortadayken ‘hangisi daha dengesiz’ diye sormaz mısınız?ABD sadece kendi çıkarını düşünen, kendi ülkesi dışında demokrasiyle falan ilgisi olmayan, bu nedenle de asla güvenilmeyecek bir ülkedir!Pentagon’un tarihçisi Huntington bunun ispatını kitaplarında yıllar önce yapmıştı zaten!*****Bravo çocuk bakana!23 Nisan’da Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun koltuğuna oturan öğrenci İnci Çetin “YGS sınavındaki şifre skandalından en çok öğrencilerin etkilendiğini, önlerinde bir de LYS sınavı olduğunu, motivasyonlarının düşünülerek güvensizlik duygusunun giderilmesi gerektiğini” söylemiş.Yaşı küçük ama maşallah aklı büyüklerden fazla, gerçek Bakan’ın kendisi veya diğer sorumlular (ÖSYM Başkanı’nın istifa etmemesi nasıl yorumlanmalı) öğrencilerin hakları ve psikolojileri için bu kadar endişe etmediler. 23 NisanBayramı büyükler için de yararlı oluyor bakın!!*****‘Fatmagül’ün başarısı!Çok nadiren bir diziyi devamlı izlerim ama bu dönem durum değişti..Mesela çok önemli bir neden yoksa “Fatmagül’ün Suçu Ne” ile “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizilerini kaçırmıyorum. “Fatmagül”ü her izleyişimde takdirim daha çok artıyor, özellikle de en küçük detaya bile özen göstermeleri, bu nedenle kusursuzu yakalamaları beni etkiliyor. Oyuncuların performansı baştan beri aynı başarıyla sürüyor, hepsi tek tek gerçekten ‘çok iyi’ler.ÖDÜL HAKKIDIR!Geçmişte “Afife Ödülü”nün arka arkaya Sumru Yavrucuk’a verilmesini eleştirmiştim (ve bu nedenle onunla tartıştık bile) ama şimdi izlerken sözümü geri alıyor ve ‘elimde olsa ben de tüm ödülleri ona verirdim’ diye düşünüyorum. Meslek hayatımda nadir yanılgılardan biridir. O kadar kusursuz oynuyor. Tabii diğer sanatçılar da, oyunlarıyla büyülüyorlar.TECAVÜZCÜNÜN CEHENNEMİHele tecavüz konusunun çözümüne nasıl bir yarar sağlıyorlar, nasıl doğru işliyorlar anlatılır gibi değil. Tecavüz olayı önce mağdurun ve tüm ailesinin, sonra tecavüzcülerin ve ailelerinin hayatını mahvetti. Arkasından tecavüzcüler çok güçlü ailelerden olmalarına rağmen cezaevine girdi. Ama orası da tam bir cehenneme dönüştü, önce “tecavüz suçlusu” olduklarını sakladılar, ortaya çıktığı andan itibaren de diğer mahkumlardan hakaretin, dışlamanın en kötüsüyle karşılaştılar. Onlar da suçluydu ama tecavüzü “en aşağılık, en alçak suç” sayıyorlardı.‘ABİ DEME LAN DÜMBÜK!’Başka bir mahkuma “abi” diye hitab ettiklerinde “Bana abi deme lan dümbük, dilini koparırım senin”den başlayıp “Bir kızı kirletmek nasılmış, kalkın lan namussuzlar”a, “Bir masum kızın tepesine çökersiniz ha”dan, “sus, adi yalaka”ya kadar her tür hakaret.. Tüm çamaşır ve bulaşıkları yıkamaktan, yerleri silip tuvalet temizlemeye kadar hiç durmadan çalışma.. Ve o arada mahkumlar gazeteden “tecavüzcüler hadım edilecek” diye “Hadım Yasası”nı okuyorlar. (Meclis’in çıkarmadan kaçtığı yasayı. Çıkmadı ama sorumluluk hisseden dizi senaristi çıkmış gibi yararlanmış, bravo!).. Tecavüzcüler dayak, hatta ölüm korkusu ile sonunda o koğuştan kaçtılar ama bu kez de benzer suçluların koğuşuna verildiler.MAĞDUR AFFETSE DE.. Bir tek hata vardı ama roman yazıldığında henüz o yasa çıkmadığı için mazur görülebilir, tecavüz olayına karışan fakat kendisi tecavüz etmemiş olan Kerim için Yenge’nin Fatmagül’e “Sen onu affettikten sonra hakim ceza verir mi” demesi.. Evet artık yeni yasaya göre “evlense bile” ceza vermesi gerekiyor. Hakimler hala görevlerini yapmayarak “tutuksuz yargılama” gibi hukuk cinayetleri işliyorlar ve aslında bu kararları verebilen hakimlerin de kesinlikle cezalandırılması gerekli ama teoride durum budur!“Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisini; tüm ekibiyle ve özellikle son bölümü nedeniyle ayakta alkışlıyorum.DİZİLER ÇOK ÖNEMLİ!“Öyle Bir Geçer Zaman ki” de zevkle izlediğim bir dizi ama Ali’nin tüm kötülüklerinin cezasız kalması “eski eşine tecavüz”ün de cezasız kalacağı endişesi yaratıyor. Bu sahne zaten bugüne kadarki benzerlerinden çok daha fazla rahatsız ediciydi (ve yeni konu yaratma dışında) gereksiz görünüyordu... Dizi giderek izleyicinin sabrını zorlayan bir “kötülükler zinciri”ne dönüştü, son bölümde bu durum açıkça ortadaydı. TV dizilerinin toplum kesimlerini en kolay şekilde etkilediği düşünülerek hiç değilse kadına şiddet gibi suçların (teknede, evde Ali’nin Cemile’ye ve karısına muamelesi felaket örnekler) özellikle “tecavüzün mutlaka cezalandırıldığını” göstermeliler bence. Ama genel olarak bu dizi de takdiri hak ediyor!

Devamını Oku

Tehditler ülkesinde vatandaş olmak

23 Nisan 2011

Artık yapılan konuşmaları ve gelişmeleri izledikçe ‘demokrasinin giderek iyice rüya haline geldiğini’ görmemek mümkün değil. Herkesin ağzında tehditler, kim kimi daha çok korkutabilir, sindirebilirse, kim öbürüne baskın çıkabilirse, kim devlet gücünü kullanarak “baskıda, korkutmada daha öne geçebilirse” o kazanacak, anlayış bu. Öte yanda, zaten yıllardır darbe iddialarıyla, operasyonlarıyla, söylemleriyle veya şiddet olaylarının vahşet boyutunda izlenmesiyle psikolojisi iyice bozulmuş halkın da bunalım boyutuna ulaşması filan hiç önemli değil.YAŞASIN SEÇİM!Seçim var ya, birileri milletvekili olacak, birileri iktidar kavgası yapacak ya gerisi ne gam? Bunalt bunaltabildiğin kadar.. Ekle tehditleri ucuca..Şimdi de MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Başbakan Erdoğan’ın “Bozkurt” kavgası gündemde.. Biri “seni bin Bozkurt’la Kasımpaşa’ya kovalarım” diyor, diğeri ki o da iki gün önce “YGS skandalı için yürüyen 1-2 bin gencin karşısına istesem 5-10 bin genç çıkarırım” tehdidini yapmıştır- anında öne çıkıyor; “O Bozkurtlarla mı dolaşıyor, ben insanla dolaşırım”.Ne fark eder? Sonunda tehdit olduktan sonra ha bozkurt, ha kara kurt, ha insan veya her neyse.. Tehdit şiddetin bir türevidir, hele de şiddetten geçilmeyen ülkede siyasetçi yapamaz. Ama artık korkmayan mı var, medya patronlarına yazarları için, onların yazıları ya da TV programları için her tür baskının yapıldığı, bağımsız kalabilen gazetelerin “istenen kıvama geldiği”nin konuşulabildiği bir ülkede “siyasetçi yapamaz” denecek hal mi kalmıştır?ANLAMSIZ YASAKLARHükümet Sözcüsü Hüseyin Çelik yazısından hoşlanmadığı bazı yazarlardan söz ederken “Merkez medyanın yıllarca derin devletin payandası olduğunu” söylediği (ve bu derin devlet konuşmaları nedense hep muhalefet partilerini işaret ediyor) konuşmasında “mafyacılar, cuntacılar, çeteciler ve onlar adına kalem oynatan kalemşörler”den söz ediyor. Kızdığı bir yazı için ülkenin çok sayıda gazetecisini “merkez medya” adı altında toplu şekilde ve tehdit kokan ifadelerle karalamakta -ki artık merkez medyadan filan söz edilecek durum kalmamıştır- sakınca görmüyor.Arkasından “kendilerinin Türkiye’yi anlamsız yasaklardan kurtardıklarını” vurguluyor. Özgürce, korkmadan konuşulamayan, yazılamayan, “milletin sesi medya”nın şekline-işleyişine bile iktidarın karar verdiği” bir yerde hangi yasaklardan, kim kurtulmuş oluyor keşke onu da açıklasaydı. Keşke 12 Eylül ve 28 Nisan’dan söz ederken neden hala “12 Eylülcülerin ve 27 Nisancıların sorgulanmadığını” da anlatsaydı.Türkiye öyle bir ortamın içinde ki bırakın demokrasi rüyası görmeyi, bunalmadan nefes almak bile zor geliyor artık!*****YSK derin devlet ise..BDP’li milletvekili adaylarına yasak getirdiği için YSK’nın sonunda “derin devlet olmakla” da suçlandığını ve herhalde “derin devletin de dönüp dolaşıp muhalefet partilerinin başına patladığını” gören okurumuz Burçak Çağla Özcan şöyle yazmış: “Artık şu derin devlet kolaycılığından vazgeçilse! Madem YSK derin devletin uzantısı neden o zaman muhalefetin israrına rağmen YSK referandum sonuçlarını sandık bazında vermedi? Neden 1 yılda 6 milyon seçmen artışını açıklayamadı? Referandum mitinglerinde makam araçlarının kullanılması seçim yasasına göre suç iken neden YSK sustu?” Daha çok fazla soru var ama bunlar bile yeter galiba.. *****Keşke çocuklar için de konuşsalardı!CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “YSK’nın BDP kararı için Meclis’in toplanmasını, o arada yüzde 10 barajının da yüzde 5’e düşürülmesini” teklif etmişti. Gayet iyi bir teklifti ama bırakın herşeyi bir yana zaten “baraj düşsün” dediğiniz anda o konu hikaye olur. ‘MALZEME’ ÇOCUKLAR!Öte yanda Başbakan da 23 Nisan nedeniyle yurt dışından gelen çocukları kabulünde Türkmen çocuğun geleneksel şapkalarını takması sırasında gülerek “Seçim öncesi bayağı malzeme çıktı” demiş ve onların her yıl söylediği “Savaşlar olmasın, çocuklar ağlamasın” taleplerini tekrarlamış. Çocuklarına özen gösterilmeyen, “tecavüzlerle, cinayetlerle yok edilen” bir ülkede 23 Nisan bu, dile kolay.. Keşke Kılıçdaroğlu “çocuk ve kadınlara karşı suçların cezalarını arttıracak yasa” için de “ O çıkmadan Meclis kapatılmasın, açılırsa o yasa da çıksın” deseydi..Keşke Erdoğan yabancı çocuklarla şakalaştıktan sonra “kendi çocuklarımızın hayatını kurtaracak” yasalardan söz etse veya en azından onlara alçak ellerini uzatanlarla ilgili mesajlar verseydi. Bu konu neden seçim öncesi onları hiç ilgilendirmiyor? Çocuklar amansız saldırganlar karşısında çaresiz ve yapayalnız kaderlerine terk edilmişken “Çocuk Bayramı” yapmak da içini acıtıyor insanın artık!

Devamını Oku