ABD’nin harekete geçeceği beklentisi üzerine Başbakan Erdoğan Suriye lideri Esad’ı arayarak “Obama yaptırım için hazırlanıyor” uyarısında bulunmuş ve sonra da “Biz orada totaliter, otoriter yapı istemiyoruz” açıklaması yapmış.
Eğer Türkiye’de “otoriter, totaliter yapıya geçmekte olan” bir durum söz konusu olmasa ve bu durum Avrupa ülkeleri tarafından bizzat Başbakan’a sorularak ortaya konmuş olmasaydı.. Milyonlarca vatandaşın telefonları dinlenip, yaşamları bile izlenme altına alınmış olmasa, insanlar kendi aralarında bile konuşmaya korkar hale gelmiş olmasa..İktidarın hoşuna gitmeyecek bir söz söyleyenlerin veya eleştiren ya da gerçekleri olduğu gibi aktaran gazetecilerin, rektörlerin,sivil toplumcu ve daha nicelerinin “terörist” damgası vurularak (hiçbir somut suç unsuru gösterilemeden ve tek bir mahkumiyet çıkmadan) yıllarca cezaevine atıldığı bir dönem olmasa..
İLAÇ OLSA SÜRERDİK
Önce halkın özgür haber alma aracı olan medya tamamen tek taraflı hale getirilmiş ve geri kalanı maliye baskıları ve her tür baskıyla “istenen kıvama getirilmeye” çalışılmasa, herşey yabancılara satılırken medya kuruluşlarının satışlarında “yabancı ortak olmaması” gibi şartlar bile Türkiye tarihinde ilk kez öne sürülmüş olmasa.. Özgür medya ortadan kalktıktan sonra “bağımsız yargı” da “Anayasa değişikliği “ adı altında tamamen iktidara bağımlı hale getirilmiş olmasa.. Okul, üniversite, akademik sınav demeden tüm sınavlarda “istenen öğrencilere ayrıcalık sağlayan, diğerlerini ise acımasızca başarısız yapan” haksızlıklar ortaya çıkmış olmasa.. Bir tarafta bebekler açlıktan ölürken diğer yanda bir kesim servetine servet katıyor ve birilerini katrilyonlar kazanacağı projeler “sanki bir G8 ülkesiymişiz gibi” kolayca öne sürülmeseydi..
Kısacası eğer Türkiye demokrat bir ülke olsaydı, Suriye’ye yaptığımız uyarı ve söylenen “otoriter, totaliter yapı istemiyoruz” sözü ne kadar anlamlı ve gurur verici olurdu. Oysa şimdi insanı acı acı gülümsetiyor, ilaç olsa önce kendimize sürerdik değil mi?
‘Tarafsız yazar sorusu!’
Dün YGS ve ALES sınavlarıyla ilgili yazımda ALES’teki akıl almaz “bağımsız yazar” sorusuna değinmiş ve Yılmaz Özdil’in yazısına atıfta bulunmuştum. Gelen bazı yorum ve e-postalarda “Özdil’in sorunun bir kısmını yazmadığı” sanki kasıtlı olarak almamı, anlam değişmiş gibi vurgulanarak uyarı yapılmış.
Alınmayan bölüm şu; “Küçük olayları anlatan bu öykülerde yazar iyimserlikten uzak ve bilgilendirmeye yönelik bir yol seçer”. Acaba kendileri mi iyi okuyup anlamıyor diye düşünüyor insan.. Yani bir yazar şartların olumsuz olduğu, ülkesinde yanlışların yapıldığı görüşündeyse “bu şartlar altında bile iyimser olmalı” diye bir zorunluluk mu var? Kim demiş?
Yağ çekmek, yalakalık yapmak istemiyor, hiçbir dönemde bunu yapmıyor ama “bilgilendirmeye yönelik” yazıyorsa dünyanın hangi demokrasisinde o yazara “tarafsız” denmez, tek bir örnek var mı?
İnsanlar okuduklarını, duyduklarını iyi anlamaya çalışsalar ve ellerini taşın altına koysalar bu ülkede birçok yanlış önlenebilirdi!
Tavşan hızıyla çoğalan seçmenler!
YSK Başkanı Ali Em henüz referandum sandık sonuçlarını açıklamadı ama seçmen sayısındaki rekor artışı açıklamış. 2007 seçimlerinde de “seçmen kütüklerinin güvenilir olmadığı, adrese dayalı seçmen belirleme karmaşasında fazladan milyonlarca seçmenin ortaya çıkıp sonradan aynı hızla yok olduğu” tartışılmıştı. Bu seçimde önce “2 milyon ekstra seçmen”in olduğu söylendi, şimdi de 2007’den bu yana seçmen sayısının “9 milyondan fazla arttığı” açıklanıyor.
NÜFUS BİLGİLERİ NASIL YANDI?
2007 seçiminde 41 milyon 465 bin olan sayı 3,5 yılda nasıl 50 milyon 189 bin oldu? Referandumda nasıl 49 milyon 446 bin olmuştu? Nüfusun tavşan hızıyla arttığını düşünseniz bile doğan bebekler 3 yılda seçmen yaşına mı geliyor? Öyle değilse nereden çıkıyor bu 3 yılda 9 milyonluk artış?
Burada artık göz ardı edilemeyecek ciddi bir şüphe ve güvensizlik ortaya çıkıyor ve ben (daha önceki seçimlerde de birçok şüpheye susmuş olan) muhalefet partilerinin bu duruma toplu şekilde itiraz ederek “açıklık getirilmesini” hep birlikte istememelerini, hatta “bu şartlar altında seçim kabul etmiyoruz” dememelerini anlayamıyorum. İçişleri Bakanlığı içindeki “nüfusa dayalı kimlik bilgileri” kayıtlarının (MERNİS) yandığı iddiasının açıklanmasını istememelerini de anlamak imkansız. Bu kadar önemli bir seçimde bu bilgilerin “taraflı olduğu ve ekonomiyle ilgili rakamları bile değiştirdiği” bilinen TÜİK yoluyla alınması sonuca nasıl etki yapacak?
Böyle davranarak onlar da halka karşı sorumluluklarını yerine getirmemiş oluyorlar.

