Diyelim ki Erdoğan iktidarın başı değil de ana muhalefet partisinin başıdır ve Ergenekon soruşturması ve bu soruşturma nedeniyle ‘hukuksuz olduğu dünya ülkeleri tarafından da dile getirilen tutuklamalar’ da aynen yapılmış olsun.. Bugünkü tablo.. Ve dün gazetelerde okuduğumuz; Emekli Korgeneral Engin Alan için söylediği sözleri bir başka başbakan söylemiş olsun.. Acaba Tayyip Bey nasıl cevaplar verirdi?Keşke kendisine TV’de sormak mümkün olabilseydi ama özellikle dünkü o sözlerden sonra buna cesaret edecek babayiğit çıkabilir mi, çok şüpheli hatta imkansız.. Şüphesiz bir şey varsa o da Başbakan Erdoğan’ın o durumda “İşte olayı kendi ağzınızla anlattınız, şimdi açıklayın bakalım, bu general ve diğer Ergenekon tutukluları söz konusu davadan dolayı mı içeri atıldılar, yoksa sizin kişisel husumetinizden dolayı mı” sorusunu kaçırmayacağıdır.AYAĞA KALKMADI DİYE..2004 yılında Çanakkale’deki törende kendisini karşılarken ayağa kalkmadığı için Engin Alan’a duyduğu kızgınlığı hala aynen muhafaza ettiği görülen Erdoğan “Kalkması gerekir, kalkmadığı takdirde bedelini öder. Bedelini de ödedi” demiş. Büyük ihtimal ki okuyan herkes benim gibi “herhalde yanlış görüyorum, başka bir şey kastetmiştir” benzeri düşüncelere kapılmıştır zira inanmak kolay değil.Bırakın bu sözlerin sadece “Öcalan’ı Türkiye’ye getiren General” olarak tanınan Engin Alan’ın tutukluluğu için değil, bütün tutuklular için “bu durumda onlar hangi nedenle, hangi kızgınlığın karşılığı olarak tutuklandılar” sorusunu yaratacağını.. Bir nedenle tutuklanmasına karar verilmişse “bir başka nedenin de kolayca bulunacağı” şüphesini yaratacağını... Yargıya karşı zaten esaslı şekilde zedelenmiş olan güven duygusunu iyice yok edeceği kesindir.MESAJ NE?Ve tabii topluma verilen mesaj da en az bunun kadar önemli.. Maalesef bu; bir demokraside asla olmaması gereken ve gerçek demokrasilerde görülmemiş bir mesajdır; “Beni kızdıran herkes yıllar sonra bile olsa bedelini öder”..Keşke “herhalde yanlış görüyorum” düşüncesi doğru çıksaydı, keşke bir yanlışlık olsaydı. Engin Alan’ın ayağa kalkması iyi olurdu, kalkmamasına sitem edilse anlaşılabilirdi ama ödüller alacak görevler başarmış bir generalin çok ciddi bir suçlamayla; terörist suçlamasıyla karşılaşarak “bedel ödemesi”nin, bununda açıkça dile getirilebilmesinin anlaşılır hali yoktur.Üzücü bir Türkiye tablosudur!*****Silivri-Kandil meselesi!O kadar çok konuda soru işaretleri var ki hangisine bakacağını şaşırıyor insan.. Örneğin, katilleri-çocuk tecavüzcülerini müebbet hapse mahkum etmesi gerekirken serbest bırakan bir yargının “darbe yapacaklardı” iddiasıyla insanları “iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapse” mahkum etmesi..Ölçüsü nedir bu müebbet hapis cezasının, hakimler anlatsa da öğrensek.. Sonra; haydi ‘babası tam üç kez bilfiil darbe mağduru olmuş, cezaevinde yatmış’ biri olarak buna hiç değilse benim ‘doğru ölçü’ dediğimi farz edelim, o zaman da “peki olmamış darbeye bu ceza verilebilecekse, olmuş 12 Eylül darbesi neden tarih önünde mahkum edilmiyor? 27 Nisan muhtırası seçim propagandası olarak, orduya karşı toptan sözlü suçlama olarak kullanılıyor da (tek başına, keyfi şekilde Genelkurmay Başkanı tarafından yazılmış muhtıradır ama tabii ki orduyu bağlar) neden mahkum edilmiyor” soruları geliyor aklıma yine.. Bu nasıl yargı, nasıl ölçü demez misiniz?Son konu; Başbakan’ın konuşmalarında PKK ile ilgili olarak yeni ortaya çıkan “Silivri-Kandil senaryosu oynanıyor” sözü..Öcalan “kendileriyle devletin olumlu görüşmeler yaptığını” tekrarlayıp durdu ama “Silivri’dekilerle görüştüklerini” hiç söylemedi bugüne kadar.. Yoksa görüşüyor da (!) duyulmadı mı? Yakında, referandum öncesinde yapıldığı gibi “Kandil-muhalefet partileri senaryosu” da gelir mi arkadan diye merak ediyor insan, ondan soruyorum. *****Verin tecavüzcünün cezasını!Tabii dede yaşındaki çocuk tecavüzcüleri, 25 ya da 60 kişilik çocuk tecavüzü vahşetinin suçluları serbest bırakılırsa.. Ensest denen aile içi tecavüz canavarlığını kendi çocuklarına yaşatan ahlaksızlar en ağır ceza verilmesi gerekirken cezasız bırakılırsa, 16 yaşında da vahşete yeltenenler çıkar, her yaşta da..Gaziantep’te 5 yaşında bir kız çocuğu 16 yaşındaki suçlu taerafından tecavüğz edilip öldürüldü. Ailesi de onunla birlikte öldü, unutmayın. Katil yakalandı, şimdi kim bilir ne hafifletici nedenler, yaş unsuru vs girecektir işin içine. Hukukun işlediği ülkelerde bu suçlular kaç yaşında olursa olsun toplumdan uzak tutulur ve en az 25-30 yıl dışarı çıkamaz.Tecavüzcülerin cezasının verilmesi için hükümet yetkililerinin, Adalet Bakanı’nın, Kadın ve Aile Bakanı’nın konuştuğunu duymak istiyoruz artık. Bu vahşet, küçücük çocukların işkenceyle yok edilmesi seçimden de önemli değil mi yani?
Birkaç gün önce Yılmaz Özdil yazmıştı, çok haklı buldum ve bir kez de ben dikkat çekmek istedim. Özdil diyor ki;“Nüfus cüzdanımız, ehliyetimiz, kredi kartımız, telefonumuz, herşey numaralı. Bilgisayarımız da (...) İlacın, tişörtün, yoğurdun, aklına gelen gelmeyen hepsinin numarası var, nerede, ne zaman, kim üretti, görebiliyorsun. Çek- senet numaralı. Fatura-makbuz numaralı. Seçmensin... Kütük numaran var. Adresin numaralı. Şu numaralı okulda... Şu numaralı sandıkta... Şu numaralı vatandaşsın. Sandık şeffaf. Şimdi gelelim hiç sorulmayan soruya... O şeffaf sandığa attığımız oy pusulası niye meçhul? (...) Her işimizde ‘numara’ dönerken ‘numarasız’ oylarımızda ‘numara’ dönmeyeceğinin garantisi nedir?”Yılmaz Özdil “her oy pusulasına numara verilmesi”nden söz etmiyor, “sandık sandık dağıtılan oy pusulalarına neden sandık numarası konmadığını” soruyor. Şüphesini de belirterek; “Her seçimden sonra çöplükten toplanan oyların hangi sandıktan çöpe gittiği tespit edilemesin diye mi?”Zaten parmak boyası kaldırıldı... Öte yanda milyonlarca fazla seçmen var ve nereden çıktıkları yine belli değil. Bir de üstüne oy pusulaları şüphe yaratıyor. YSK’nın görevi toplumu seçime güven duygusu içinde yollamak mıdır yoksa her konuda soru işareti üretmek mi? ‘Yakın tarihin en önemli seçimi’ denebilecek bir seçimde kabul edilmemeli bunlar!*****Kararsızlar karar vermeli!Bir de her seçimdeki “kararsızlar” meselesi var. Bir süre önce “Bu seçimin çok önemli olduğunu, bırakın her şeyi bir yana ‘seçim sonrası yapılacağı söylenen yeni anayasa’ ile yapılacak değişiklerin taşıdığı hayati önemi” yazmış ve “Bu kez her vatandaş sorumluluğunu taşımalı ve mutlaka sandığa gitmeli” demiştim.Bunu yazmamın nedeni yapılan araştırmalarda (hiç değilse kararsızlar için verilen rakama inanabiliriz umarım) hala sandığa gitmeyecek çok sayıda seçmen olduğunun görüldüğü ve onların oy kullanmasıyla sonuçların çok farklı çıkacağı ile ilgili haberlerdi.KİME OY VERELİM?Yazımın altına gelen bazı yorumlar arasında “sandığa gidelim de kime oy verelim, onu söylememişsiniz” diyen bir yorum gözüme çarptı. Bu sorunun cevabı “sandığa gidin de kime oy verirseniz verin, herhalde aklınızı kullanmadan vermeyeceksiniz. Ama bir o kadar önemli olan ‘oy kullanma oranının artması’dır” olacak.Kararsızlar da “kararsızlık nedenlerini” bir tarafa bırakarak oy kullanmalılar, hiçbir neden bunu önlememeli!*****Hz Peygamber kimlerin namazını kılmazdı?Beş yıl süreyle TV’de yaptığım Her Açıdan’ın izleyicileri hatırlayacaktır, Prof Dr Yaşar Nuri Öztürk’le hemen hemen her katıldığı programda bir nedenle tartışırdık. Onun azarlar tarzda konuşması, beni kızdırması ile başlardı tartışma ve her seferinde fena halde bozulurdum ama buna rağmen konuk olarak çağırmaktan hiç vazgeçemezdik. Çünkü ister sevin, ister kızın; Türkiye’de “dine ait bilgileri en iyi bilen ve toplumun en anlayacağı şekilde aktaran” isimlerin başında gelir Prof. Öztürk. En azından “ilk üç” arasında...Birkaç gündür son yazdığı “Maun Suresi Böyle Buyurdu” isimli kitabını okuyorum ve tek bir sure için koca bir ciltli kitap yazılabiliyorsa “üç ayet, bir sure” okumakla dini öğrendiğini veya dinin gereklerini yeterince yerine getirdiğini sananların ne büyük hata yaptığını düşünüyorum. Bu kitapta “gerçek dindarlık” ile “dincilik” arasındaki fark, “dincilikte ‘öteki’ ilan edilenlerin nasıl ‘dinsiz veya din düşmanı’ gösterildiği”, inanan insanların işlediği “gizli şirk koşma” günahları ve daha birçok önemli bilgi var.MAUN’UN İHLALİ KORKUNÇ!Mesela; Maun Suresi’nin önemini fark etmeyenler bu kitabı okuduklarında ve “Hz Peygamber’in bu surenin ihlalcilerinin cenaze namazını kılmadığını, hırsızlık eden-kamu malı çalanların veya buna seyirci kalanların şehit bile kabul edilmeyeceğini, başkalarına zulüm-baskı-hayatını zorlaştırma gibi eylemlerin de ‘Maun ihlali’ne girdiğini” öğrenecekler.Servetle, refahla azanlara hak görülen cezaları da.. Kitabı anlayarak okumak uzun sürüyor ama inanın değer, Yaşar Nuri Öztürk bu ölümsüz eser için kutlanmayı hak ediyor doğrusu!*****19 Mayıs, kutlu olsun! Sevgili okurlarım, büyük önderimiz Atatürk’ün küçük bir tekneyle Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nın, özgür bir ülke olmanın ilk adımını attığı gün olan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınızı kutluyorum. Keşke onu ve yaptıklarını unutmaya çalışacağımıza değerini hakkıyla takdir edebilseydik!
Referandum sırasında söylemiştim, yine devamlı söylüyorum zira aynı baskı hatta mahkumiyet sürüyor millet için.. Referandumdan en az 6 ay önce AKP kesin ifadelerle “yüzde 60 Evet oyu” çıkacağını söylüyordu ki bu kadar net tahmin mümkün değildi. Genellikle kendilerinin ve “taraf gazeteci ve akademisyenlerin” tekrarladığı, yine taraflı şirketlerin “anket” diye sunduğu tahminleri (!) rakamın ya aynısı veya “yüzde iki” altında verildiği için de sonucun “yüzde 58” olacağını bilmek zor değildi, nitekim öyle oldu.Bu kez “yüzde 58” diye başladılar, aynı şekilde “parti militanı gibi taraf oldukları bilinen gazeteci ve akademisyenler” tekrarlamaya başladı, anketler (!) aynı rakamı verdi ve ben de “yüzde 56-58” arası çıkabileceğini yazdım. Tabii bu durum referandumda olduğu gibi “belirsiz, milyonlarla artıp eksilen bir seçmen sayısı” olduğu takdirde, Yüksek Seçim Kurulu’nun “sandık sonuçlarını bir yıl sonra bile açıklayamadığı hile şüpheleri yine ortaya çıktığı takdirde geçerlidir, yoksa bütün bu “yönlendirme- beyin yıkama” operasyonlarına rağmen sürpriz sonuçlar çıkabilir.REFERANDUM’DA YANILDI MI?Mesela en güvenilir araştırma şirketi A&G’nin sahibi Adil Gür’ün VATAN’da Mine Şenocaklı’ya verdiği röportajda “net, çok kesin, hiç değişmeyecek” bir tahmin yok. İktidar partisi için “yüzde 45-50 arasında da kalabilir, ‘51’e de çıkabilir”, CHP için ise “Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili projeleri nedeniyle ‘yüzde 30’lara çıktı, 30’u da geçebilir” diyor ve bunun ancak son haftalarda anlaşılacağını söylüyor.Mine Şenocaklı “A&G’nin referanduma kadar hep doğru tahmin yaptığını, orada ise ‘yüzde 51 Evet, yüzde 49 Hayır çıkacak’ tahminiyle yanıldığını” yazmış. Oysa referandumda MHP’nin bir kesiminin son anda “Evet” oyu vereceği de, BDP’nin “boykot edeceğiz” dedikten sonra “Evet” için çalışacağı (yeni anayasada talepleri için verilen sözler nedeniyle) da hesaplanamazdı. Bu nedenle A&G’nin referandum tahmini için ‘yanıldı’ demek haksızlık olur bence..Kaldı ki ben bu seçimde de aynı nedenle BDP’nin kendi bağımsızları dışında “YENİ ANAYASA” nedeniyle aynı yolu izlemesini kuvvetle muhtemel görüyorum.NEDEN DEĞİŞTİLER?Referandum ve seçimlerde kullanılan taktiğin; “önce rakamı telaffuz et, arkadan sana yakın kalabalık gazeteci-akamisyen grubu tekrarlasın, bununla beraber ‘seçim anketleri’ de devreye girip aynı sonuçları verdi mi yönlendirme-etkileme operasyonu tamamlanır, insanlar seçimsiz olarak kazanacak partiyi bilir” şeklinde bir yöntem olduğu artık yazıldığı için yıllardır ‘iktidarın kalemi’ gibi taraflı çalışan arkadaşlar birden değiştiler.Artık “anketlere tam olarak inanmadıklarını, sonucun biraz farklı çıkabileceğini hatta anketlerin yönlendirme yaptığını” filan yazar oldular. Böylece ezber bozduklarını mı sanıyorlar bilmem ama anketler tüm hızıyla sürüyor. YSK “referandumda oyları sandık bazında veremedi” yine aynı şey olursa bu seçime de güvenilemez. Bunun yanında (önceki seçimlerde 5 milyon ekstra seçmende olduğu gibi) yine nereden çıktığı belirsiz 2 milyon fazla seçmen var ki sonucu fazlasıyla etkiler. Tüm partiler bu noktalardan emin olmak zorundadır.TEK PARTİ TEHLİKESİTek bir partinin meclis çoğunluğunu uzun yıllar elde tutması, (medya ve üç erki, tüm kurumları),kısacası bütün gücü kontrolüne alması her ülkede demokrasi için büyük tehlikedir ki Türkiye’de şimdiden zararları açıkça görülmüştür. Bununla birlikte bu ülkenin geçmişte çok seçim sürprizleri yaşadığı da bilinmektedir.Referandumda yüzde 42 “Hayır” oyu çıkması bu ülkede geleceği görebilen böyle bir kitlenin var olduğunu ortaya koyduğuna göre aynı kitlenin oylarını dikkatle kullanarak “tek bir partiye sınırsız güç kaynağı” sağlamaması, böylece örneğin yeni anayasada “ kimseyi dinlemeden, tek başına önemli kararlar alınması”nı önlemesi neden mümkün olmasın. Önemli olan; o parti, bu parti değil, üç büyük partinin oyları “demokrasiden şaşacak kadar güç almadan” dengeli paylaşmasıdır. Referandumda “yetmez ama Evet” diyenler sonucu iki gün sonra gördüler, ‘bağımsız mahkeme’ kalmadı.Bu kez hem mutlaka sandığa gitmek, hem de yanılmamak gerekiyor.*****IMF Başkanına 25 yıl taciz cezası!Pazartesi günü haber manşetlerindeydi, IMF Başkanı Kahn New York’ta kaldığı otelde temizlikçi kadına tecavüze kalkıştığı için polis tarafından uçaktan indirildi ve 74.5 yıl hapisle yargılanacağı söyleniyor. Karısının çıkıp “inanmıyorum” filan diye onursuzca kocasını korumaya çalışması da bizdeki gibi işe yaramayacak ve cezasını çekecektir.Böyle bir örneği topluma gösterdiğinizde aynı sapık davranışa başkalarının yeltenmesini de büyük ölçüde önlersiniz. Türkiye’de ise KÜÇÜK ÇOCUĞA tecavüz eden yaşlı suçluyu “tutuksuz yargılanacak” diye bıraktılar, bakın hala davadan ses yok (gazetecilerin kaçacağına, tecavüzcülerin-katillerin kaçmayacağına inanılır burada)..Mardin’de küçük çocuğa tecavüz eden 23 ağır suçluyu, Bursa’da çocuğa tecavüz eden 60 ağır suçluyu da bıraktılar. Aile içi çocuk tecavüzleri tüm hızıyla sürüyor, İstanbul Barosu’na 1 yılda 12 bin şikayet başvurusu olmuş, böylesi bir çağdışı felaketi ağzına alan yok, o çaresiz çocuklar canavarlar karşısında yapayalnız.Bu durumda eğer ‘IMF Başkanı gibi güçlü bir isim’ Türkiye’de bu olayı yaratsa ne olurdu sizce? İşte onun için utanılacak haldeyiz ve bu cezalar bizde de aynen verilene kadar peşini bırakmayacağız (biz üzülenler tabii, siz “çoğunluk” sorunlarla pek ilgilenmeden köşenizde oturmaya devam edebilirsiniz. Katılmanız için çağrı yapılsa da farketmez!!)
Seçim meydanlarında herşey söyleniyor, rakip partiler birbirine her türlü saldırıyı yapıyor dün de yazmıştım.. Bu arada yolsuzluk iddiaları varsa onlar da tabii söylenecektir ama bir taraf ağzına geleni söyleme, hatta rakip genel başkanların “kendilerini ve kimseyi ilgilendirmemesi gereken; inancına, mezhebine, o da yetmedi annesinin kökenine” kadar istediğini TV’lerde bile sakız etme hakkına sahipse diğerlerinin de soru sorma hakkına saygı göstermelidir.Başbakan Erdoğan dün “Bir bakanın (Hayati Yazıcı) ÖSYM’ye ‘yeğeninin bir yere yerleştirilmesini isteyen’ mail yazdığı” iddiası için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na şu soruyu sordu: “ÖSYM ile ilgili mektubu kim verdi? Hem kamuoyu, hem biz merak ediyoruz. Sana şakayı kim yaptı?”.. Güzel bir soru olduğuna inanılarak sorulmuş şüphesiz ama bu sorunun beraberinde başka sorular getireceğini de düşünmek gerekirdi hazırlarken..İMZASIZ MEKTUPLARLA CEZAEVİNDEKİLER?Yıllardır asker-sivil yüzlerce kişi; imzasız mektuplar, kimliği belirsiz ihbarcılar tarafından ortaya atılan iddialar ve bu iddialardan oluşan iddianamelerle “darbeci” etiketi yapıştırılarak cezaevindeler. Hala da son haftalara kadar benzer iddialar devam etti, ediyor.Onların bu tür bir itiraz hakkı olmadı, iddianın sahibi “doğruluğunu ispatlamakla yükümlü” olduğu halde (ki aynı cümleyi Başbakan da söylemiştir) onlara sadece “İspatlayın bakalım, hakkınızda bu iddialar var” dendi ve bu hukuk cinayeti nedeniyle yıllarca özgürlükleri çalındı. Yalnız onlar da değil, Türkiye’de “iddia nedeniyle işini kaybeden” gazeteciler, televizyoncular, terfi beklerken, ödül beklerken cezalandırılan insanlar var.UCU BİZE DOKUNUNCA...Bu durumlara itiraz etmiyorsak, ‘imzasız bile olsa’ ihbarların cevaplanması gerektiğine inanıyorsak, ucu bize dokunan iddiaların da cevaplanması gerektiğine saygı duymalıyız.Kaldı ki ÖSYM ve Bakan’la ilgili iddia için sorulacak soru bu değildir, “ÖSYM’ye böyle bir mektup gitmiş mi? Nereden gönderilmiş” bunların anlaşılması ve cevabın sağlam temellere oturtularak verilmesi gerekir. Bence danışmanları (veya soru-konuşma hazırlayan editörleri) Başbakan’ı yanıltıyorlar, hafızaları ve vizyonları da zayıf görünüyor, kusura bakmasınlar.Bu tür yolsuzluk iddiaları “şaka olmayacak kadar ciddi” konulardır. Özellikle de 2 milyona yakın öğrencinin ÖSYM tarafından mağdur edildiği günlerde!*****TV’ye çıkmak topluma borç!Bu arada bir de “İki liderin TV’de tartışması ve soruları cevaplaması” konusu gündemde.. Başbakan bunun için de “TV’ye çıkmaya o kadar meraklılarsa ‘Yalan Rüzgarı’ dizisine çıksınlar” diyor. İki hata var, birincisi; neredeyse tüm ekranlar, tüm gün “TV’de tartışalım” diyen tarafı değil, “istemeyen tarafı” göstermekte. Bunda da şaşılacak bir şey yok zira medyanın hemen hepsi artık siyasi gücün emrindedir. Bunun yanında referandumda olduğu gibi tüm “ilan panoları” ve gazete sayfaları da benzer durumda..İkincisi; bu “TV’de tartışma ve soruları cevaplama” konusu bir liderin diğerine borcu veya keyfi bir konu değil. Seçime giden bir toplumun kafasındaki soru işaretlerinin giderilmesi için, başbakanlığa aday isimlerin “Topluma karşı borcu, görevi”dir. Bu nedenle olayı “iki kişinin meselesi” haline indirgemeden kabul etmek gerekir.TV tartışması, bu kadar ‘hayati önem taşıyan bir seçimde kaçınılmaz’dır ve reddeden taraf için soru işareti yaratacaktır. *****Sahi, suçu neydi Balbay’ın?Silivri’den mektup aldım birkaç gün önce; değerli meslektaşım Mustafa Balbay’dan.. Kendisi, ‘gerçek darbe ve muhtıraların’ tüm israrlara rağmen soruşturulmadığı, tam aksine 12 Eylül Darbesi’ni yapanın onore edildiği, 27 Nisan Muhtırası’nı verenin ise son model zırhlı araçla ödüllendirildiği ülkede “darbe planı” ile ilgili bir soruşturma nedeniyle tutuklu..Yani “olmamış”.. “Olacağı iddia edilen”.. “Ama yıllardır tek bir mahkumiyet kararı çıkarılmayan” bir soruşturma nedeniyle.. Ülkenin en saygın gazetecilerinin, bilim adamlarının “kaçacakları” şüphesiyle tutuksuz yargılanmalarına bile izin verilmeyen bir soruşturma.Yazarken uzun uzun düşündüm, gönderdiği kitaplarda aradım “suçu neydi Balbay’ın” diye.. Sonra da ‘saçmalama’ dedim kendime, ‘o biliyor mu ki suçunu sen bileceksin?’.ÜLKE İÇİN KAYIP!Değerli meslektaşım Balbay’ın gerçekten ‘ne kadar değerli olduğunu’ mektupla birlikte gönderdiği; “Silivri Toplama Kampı- Zulümhane”, “Düşünüyorum o halde sanığım- Zulümname” ve “Zulümdar-Demokrasi Tanrısı” isimli kitaplarını okurken (ki ben daha önceden almıştım zaten) çok ama çok iyi anlıyorsunuz. Az rastlanacak bir zekaya ve üsluba sahip bir yazar o, belki de en büyük günahı bu (!) kimbilir.. Bu kadar değerli beyinlerin “parmaklıklar arasına sıkıştırılması” kendilerinden çok ülke için kayıp değil mi, “katiller tutuksuz yargılanırken” yazık günah değil mi?Çocuklarından, ailelerinden çalınan yıllar, kendilerinden çalınan özgürlük nasıl tazmin edilecek?Size bu kitapları anlatmayacağım, zira bir gazete köşesi yetmez. Ama bir kitapçıya girin, üçünü de elinize alın ve beşer dakika göz gezdirin. Tamamını bitirinceye kadar elinizden bırakamayacağınızı göreceksiniz. Ve bunu ‘mümkünse hemen’ yapın, çok önemli bir süreçteyiz malum ve o sayfalarda hiç aklınıza gelmeyen çok şey görecek, öğreneceksiniz.“Madem düştün zindana, eser getir meydana” diyerek başlamış Silivri üçlemesine Balbay ve büyüleyen eserler çıkarmış. Ona ve haksızlıkla özgürlüğü çalınanların hepsine sabırlar diliyorum, Allah yardımcıları olsun!
Seçime çok kalmadı ama bu millet bir ay daha “seçim süreci saçmalıkları”na nasıl dayanacak bilmem. Sabır taşı bile çatlar olup bitene baktıkça.. Partilerden proje yerine, neler yapacağını anlatma yerine günün her saatinde “rakip partilere yeni bir skandalla saldırı” izliyoruz. Üç büyük parti de birbirine saldırıyor, kasetler vs öne sürülüyor (hepsi malzemeleri bugüne saklamışlar) ve ilginç olan MHP ile CHP’ye yapılan suçlamalar “bir hak gibi” tekrarlanır ve kabul edilmesi istenirken onların iktidar partisine yönelttiği iddialara “kesin yalan” veya “komplo” muamelesi yapılıyor.NE DERESİ, NE ATI?Örneğin; YGS olayı “mahkemenin her nasılsa ‘kovuşturmaya gerek olmadığı’ kararıyla kapatılıveriyor” ama aynı mahkeme “ÖSYM Başkanı için soruşturma izni” istiyor ve bu çelişkiye bile susuluyor. Bir milyon 700 bin öğrencinin hayatını ilgilendiren konunun sorumluluğu, çözümü elbette iktidara aittir oysa. Durum buyken bir cumhurbaşkanının çıkıp “Ben de bu süreçten rahatsızım ama dere geçerken at değiştirilmez” demesi de olacak iş değildir. Ne deresi, ne atı, yüzbinlerce gencin hayatı var ortada!Örneğin; bir bakanın ÖSYM’den yeğeniyle ilgili istekte bulunmuş olması ya da bir başka yolsuzluk iddiası hakaretlerle karşılanıyor ama öte yanda rakip parti liderlerinin anaları, inançları bile dilden düşürülmeyerek en özel bilgiler ortaya dökülüyor. Yani bir taraf hep “Zemzem suyu ile yıkanmış” vaziyette, diğerlerine ise aynı sudan yok.BAHÇELİ NİYE İSTİFA ETSİN?MHP ile ilgili “yasa dışı ilişki” kasetlerini yayınlayan internet sitesi dün “eğer Devlet Bahçeli 18 Mayıs’a kadar istifa etmezse yeni kasetleri yayınlarız” diye açıklama yapmış. Buyrun şimdi ne alakası var? Ayıptır söylemesi Bahçeli koca adamların uçkurunun bekçisi mi? Onlar taşıdıkları büyük sorumluluğun bilincinde değillerse ve eşlerine ihanete de karar vermişlerse bunun faturası neden genel başkana kesilsin?AKP içindeki alenen “iki eşli, yasalara aykırı yaşayan” milletvekilleri nedeniyle genel başkanın istifası mı istendi? O milletvekili istifa eder, aday yapılmaz, olacağı budur ki iki eşli olanlar için bu da istenmedi. Onun için internet siteleri kendi işlerine baksınlar, işleri de şantaj-tehdit değildir.SALDIRININ EN ÇİRKİNİGelelim “tek sesli, tek parti propagandası yapar hale gelmiş” TV kanallarına. Allah izleyenlere gerçekten sabır versin, olup bitenler dayanılır gibi değil. İki gün önce zaplarken tesadüfen gözüm takıldı. Birinde Melih Gökçek ile onun kanalında çalışan Taraf yazarı Rasim Ozan Kütahyalı karşı karşıya geçmişler CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun annesinin kökenleriyle uğraşmaktalar. Öyle ‘komik ve izleyiciyi aptal sayan bir danışıklı dövüş’ ki insan gülsün mü, ağlasın mı bilemiyor.OSMANLI’YA DA BAKTINIZ MI?Sözüm ona Kütahyalı demokrat ayaklarda Gökçek’in bunu konu etmesine karşı çıkarken “beyinlere kazınsın diye bin kez” tekrarlıyor, o bırakıyor öbürü başlıyor tekrara.. Annesinin kökeni şudur, budur. İnsanların annesinden, babasından size ne, Osmanlı padişahlarının annelerinin kökenini biliyor musunuz, Kanuni Sultan Süleyman’ın dizisini, Hürrem’i de mi izlemiyorsunuz? Bu kadar dürüstlükten uzak, ölçüsüz, çirkin davranış olamaz, her söylenene inanan büyük bir kitle olduğunu bildikleri için ağızlarına geleni söylüyorlar.Ya anadan vuracak, ya (aslında Kur’an’ın “kendisine inananların bölünmesini” yasaklamasına, “mezheplerin olmaması gerekmesine” rağmen) mezhepten..Eğer toplum “ilkeleri, dürüst siyaset kurallarını” kendi koruyabilse ve susturabilseydi bunlar yapılamazdı, AB ülkelerinde biri denesin bakalım ağzına alabilir mi, yoksa dünyayı başına yıkarlar mı?Demokratik ve laik bir ülkede (bu ikisi de artık hikaye ama) hiç kimse inancını, anasının babasının inancını açıklamak zorunda değildir, öyle olduğunu sananların konuşmadan önce biraz öğrenmesi gerekir. Ayrıca, liderleri beraber ibadet etmek için mi seçiyoruz, ülke adına doğru ve dürüst işler yapsınlar diye mi? Tabii ki ikincisi.. Ve ekranlar da aynen bu nedenle vardır, TV’ler herkesin aklına geleni söylediği “Hyde Park Corner” değildir ama maalesef o hale getirildiler.
Yazdıkları kitapta “Ergenekon soruşturmasının gizliliğini ihlal ettikleri” gerekçesiyle tutuklu yargılanan gazeteciler Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu için dün mahkemeden beraat kararı çıktı. Duruşma sırasında Kadıköy’de gazeteciler “Ahmet, Nedim onurumuzdur”, “Özgür basın susturulamaz”, “Ahmet çıkacak, yine yazacak” gibi pankartlarla protesto gösterilerini sürdürmekteydiler.Önce gerekçeye bakalım; eğer “bir soruşturmanın gizliliğini ihlal veya yargıya müdahale” tutuklu yargılanma gerektiren suç ise ve ülkede hukuk olduğu iddia ediliyorsa şu anda birçok gazete yöneticisi “iddianameleri gerçek sayan” manşet ve yazılar, birçok köşe yazarı benzer yorumlar nedeniyle tutuklu olurlardı.Yargıya müdahale konusunda ise Cumhurbaşkanı Gül dahil (örneğin YGS açıklamaları) birçok siyasetçi ve gazeteci suç soruşturmasıyla karşılaşırdı. Ama aynen “gazeteciler taraflı olabilir” deyince demokratik olduğunu sanan ama bu hakkın sadece “iktidardan yana taraflı olanlar”a ait olduğunu görmezden gelenler gibi burada da “gizlilik ihlali yapmanın” sadece gerçekleri olduğu gibi anlatan ve eleştiren gazeteciler için suç sayıldığı görmezden geliniyor.AVRUPA’YA TERÖRİST TANITILDILARBu ülkenin onurlu, dürüst, başarılı gazetecileri de bilim adamları ve diğerleri gibi “iddialarla, imzasız mektuplar, gizli tanıklarla” içeri atıldıklarında onlara terörist suçlaması ve muamelesi yapıldı. Oda TV baskını ve Soner Yalçın’ın tutuklanmasının arkasından Ahmet Şık ile Nedim Şener tutuklandığında artan toplum tepkisi üzerine “O gazeteciler yazılarından dolayı tutuklanmadılar, terör örgütü üyesi olma suçlamasıyla tutuklandılar” açıklamaları yapıldı.Dün geceye kadar adı “gazeteci” birileri TV ekranlarında onlara, aynı mesleğin onurlu isimlerine utanmadan, sıkılmadan terörist etiketi yapıştırıyordu. Avrupalı siyasetçilerin AB Konseyi’nde “bu tutuklamalarla ilgili” sorularına “onların terör suçu işlediği” cevapları verildi, hatta “kitap ile bomba” benzetmesi yapıldı.GAZETECİNİN ONURUGerçi yeni ve üyelerini “bir siyasi partinin” belirlediği HSYK ile, yargıçlar bağımsız karar vermeye korkar haldeyken bu karar bile seçimle mi ilgilidir diye düşünüyor insan ama şimdi Şık ve Mavioğlu beraat ettiler, demek “terörist” değillermiş, bu suçlama açıkça yargıya müdahale imiş. Aynı zamanda ciddi bir insan hakkı ihlalidir, insanların onuruyla durup dururken oynanmasıdır.Bunun arkasından Nedim Şener’in de yazdıkları nedeniyle tutuklanmasına son verileceği beklenebilir, onu da cezaevinde tutulan diğer gazetecilerin de terörle ilgisinin olmadığı anlaşılacaktır. Peki masum gazetecilere bu “terörist” suçlamasını yakıştırıp duranlar ne olacak?İnsan onurunu, yıllarca emek verilen meslek onurunu yıkmak suç değil mi? Sanıyorum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yıllarca zamanının büyük kısmını ‘bu soruşturma sırasındaki insan hakkı ve hukuk ihlalleri nedeniyle açılan davalara’ vermek zorunda kalacak, ödenecek tazminatlar da milletin cebinden çıkacaktır.“Hayatlarından, kendileri ve ailelerinden çalınan yıllar” için ise ilahi adalete sığınmaktan başka çareleri olmayacak.****27 Nisan muhtırası yine sahnede!Bu çelişkiler “bayıltma” aşamasında artık. Bir yanda 80 küsür yaşında ve hasta olduğu halde başbakanlık yapmakta israr etmiş olan Ecevit için “O gayet sağlıklıydı zorla hasta ettiler” iddiası, diğer tarafta; bir görüş bildiren Demirel’e kızarak “80 yaşında olduğuna” dikkat çekmeler.. Bir tarafta; sanki ortada bir olay yokmuş da Deniz Baykal komplo ile gönderilmiş gibi rakip partiyi suçlamalar, diğer tarafta “Beline hakim olmadı gitti” ifadeleri.. Kimin neye inandığı belli değil.ÖCALAN’IN SAVAŞ TEHDİDİVe tabii daha önemli konulardaki dehşet çelişkileri unutmayalım. Bir yanda referandumdan başlayarak “iktidar partisi-BDP” yakınlaşması, aynı süreçte PKK’nın “eylemsizlik kararı”.. Öte yanda; Öcalan’ın “devletle çok olumlu görüşmeler yapıyoruz” açıklamaları birden kesilerek seçim yaklaşırken ortaya çıkan “kapıştılar, fena çekişiyorlar” havası, Öcalan’ın “savaş çıkar” tehditleri ve hatta bir-iki küçük çapta terör eylemi (büyük çapta yapmaya yeltenmesinler, yine inandırıcı olmaz).. Yeni yapılacak anayasada “değiştirilemez maddelerden hangileri değiştirilecek ve BDP’nin hangi talepleri karşılanacak” sorusu cevaplanmadan fark etmez.BİR KİŞİNİN MUHTIRASIGelelim “darbe planı hazırlanacaktı” diyerek iddia ve ihtimal üzerine yüzlerce insan cezaevinde suçunu bilmeden bekletilirken hiç dokunulmayan 27 Nisan muhtırasına.. Sanki önemsizmiş gibi hiç dokunulmadı, tüm israrlara rağmen soruşturulmadı ama hep “orduya mal edilerek” tekrarlanıyor.Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç orduyu kastederek “27 Nisan’da derslerini aldılar şimdi topuk selamı verip söze ‘Cumhurbaşkanım’ diye başlıyorlar. Sen benim emrimde memursun, anayasaya babayasaya karışma” demiş. Görüldüğü gibi istendiğinde 27 Nisan muhtırası “ordunun siyasete müdahalesi” olarak ortaya çıkarılıveriyor. Ki çıkarılması kaçınılmazdır, Avrupa da bu olayı aynen böyle kullanıyor. Oysa bu muhtıra için dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt “Gece aklıma geldi, seyahate çıkmadan tek başıma yazıp siteye koydum” demişti. Yani; başka kimseye danışmadan, kendi başına tüm TSK’yı, kurumunu okka altına göndermiş.KULLANIŞLI MALZEME!!O zaman neden bunun hesabı “tek başına” kendisinden sorulmadı, sorulmuyor? Son derece kolay ve seçim önceleri kullanışlı malzeme olduğu için mi?27 Nisan’la ilgili bu durum da ortada bir anlaşma olduğu izlenimi veriyor maalesef!
Onlarca yıldır kadın ve çocuklara karşı barbar saldırılarda çoğunlukla “suçluyu koruyan” kararlar veren, son iki yıldır bu kararlarda iyice adaleti unutan yargı nihayet “oh” dedirtecek bir ceza verdi. Kadın cinayetlerinde “toplumu isyan ettiren bir simge” haline gelen Ayşe Paşalı cinayetinde eski eşini öldüren İstikbal Yetkin Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezasına çarptırıldı. Bu sonuç için; kararı veren hakimler kadar Ayşe Paşalı’yı gönüllü savunan (aralarında Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci’nin de bulunduğu) başarılı kadın avukatlar kutlanmayı hak ediyorlar.Bugüne kadar benzer davalarda, en ağır cezaların verilmesi gereken tecavüz ve cinayetlerde “Batı ülkelerinde asla görülemeyecek” hafifletici nedenler, iyi hal indirimleri, infaz yasası uygulamaları ile “suçu teşvik” anlamına gelecek kararların verilmesi sonucunda artık olay “görevini yapmayan hakimlerin cezalandırılması gerekir” noktasına gelmişti.İKİ DOĞRU KARARBildiğiniz gibi Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’na bağlı çok sayıda kadın kuruluşu ile birlikte kısa süre önce TBMM önünde “Utanıyoruz, susmayacağız” eylemi yaptık.Arkasından uluslar arası toplantılarda bunu dile getirmeye başladık. Bundan sonra da “kadın ve çocuklara karşı saldırılarda” suçluların en ağır şekilde cezalandırılması sağlanmadıkça bu eylemler sürecektir. O nedenle; çocuklarının “kendilerini duruşma sırasında bile hala tehdit ettiğini” söyledikleri suçluya verilen ceza “adaletin tümüyle yitmediğini, hala bir ümidin olduğunu göstermesi açısından son derece önemlidir. Bu karardan bir gün önce duyduğumuz “bir gece klübünü polis kılığında basarak kaçırdıkları kadına tecavüz eden” suçlulara verilen doğru ceza aynı şekilde çok önemlidir.Hem benzer vahşet eylemleri planlayanlar için “caydırıcılık” açısından, hem de “adaleti gösterme” açısından.. Keşke insan haklarına ve hukuka aykırı diğer uygulamalarda da mahkemeler bu cesareti gösterebilse, bu toplum adaleti öyle özledi ki..DEVLETİN SUÇU VE ÇOCUKLARAyşe Paşalı davası doğru kararla bitti ama olay kapanmış değil. Eğer kendisine defalarca başvurduğunda, “öldürüleceğini söyleyerek korunma istediğinde” devlet “umursamazlık yerine” onu korusaydı Ayşe Paşalı bugün yaşıyor olacaktı ve hem böyle feci bir olay üç çocuğunun zihinlerine ömür boyu kazınmamış, hem de onlar sevgili annelerini kaybetmemiş olacaktı.Kısacası, katil suçlu ama ona bu fırsatı veren devlet de daha az suçlu değildir. Peki bu sorumsuzluğu yapan savcılığı kim cezalandıracak? Onlar cezalanmazsa vicdanlar rahat edecek mi, bundan sonra benzer sorumsuzlukların yapılması önlenebilecek mi? Devlet kendi suçunu da temizlemek zorundadır.BURS VERİLMELİ!Bir görevi daha var; kendi ihmali yüzünden ölen Ayşe Paşalı’nın üç çocuğuna şu anda anneanne ile dedeleri bakıyor ama her üçünün de eğitim ve yaşam masraflarının güvencesinin devlet tarafından sağlanması gerekir. Bunun lamı cimi olmadığı gibi, üç beş kuruşla geçiştirilemez. Anneleri hayatta olsa şüphesiz onlar için elinden geleni yapacaktı, şimdi bu görev devlete aittir.Toplum bu kararı da hükümetten bekleyecektir!*****Böyle atla dere geçilir mi?Dün Cumhurbaşkanı Gül’ün ÖSYM Başkanı Ali Demir ile ilgili bir soruya karşılık; “süreçten kendisinin de rahatsız olduğu ama ‘dere geçerken at değiştirilmez’ dediği” haberi vardı VATAN’da.. Altındaki okuyucu yorumlarına baktım, toplumun ne düşündüğünün kısa bir özeti gibiydiler. Haydi paylaşalım:-Ergenekon savcısını neden değiştirdiniz, terfi ettirdiniz?-At ölmüş.. Ölmüş atla dereyi geçmeye çalışmak boğulmak demektir. (Boğulacak olanın ‘öğrenciler’ olduğunu unutmayalım ama..R.M)-Öyle bir atla dere geçilemez.-Evet çok doğru söylüyor. 2. Sınav bitecek, eş, dost, akraba, cemaat uygun yerlere yerleşecek, ondan sonra o dediği olur.-Arkadaşlar, çaresizlik o kadar kötü bir şey ki! Allah(CC) hükümette adamı olmayanın, YÖK’te ÖSYM’de adamı olmayanın hakkını korusun (AMİN). Allah inancı olan 5 vakit namaz kılan herkes farz namaz sonrasında bu duayı okusun. Allah’ım inşallah kabul eder.Büyük bir kitle bu olaylardaki haksızlıklara yoğunlaşmışken “dere geçmek”ten, “at değiştirmek” ten söz edilince canı yanıyor insanların. Tabii özellikle de mağdurlar ve ailelerinin.. Evet, seçim bu kez hayati önem taşıyor ama seçim var diye de her şeye katlanılamaz!
Artık medyayı, özellikle büyük kitlelerin gerçekleri duyabileceği TV kanalları “tek ses” haline geldikten sonra o kanalları izlemek iyice “bebelere masallar” dinlemekten farksız hale geldi. Onları izleyip de gülmemek için “Stepford Wives” filmindeki gibi beynine çip yerleştirilerek aptallaştırılmış insanlar olmak gerekiyor ki bu gidişle yakında Türkiye’ye o da gerekecek.Salı gecesi bir kanalda iki kişi konuşuyor, sakin ve inandırıcı tonlarda ve de cümle aralarına sıkıştırılarak “YGS sınavındaki şifre skandalının da ÖSYM’yi kullanarak iktidarı yıpratma” amacıyla rakip partiler tarafından yapıldığını söylüyor programı aynı zamanda yöneten kişi..(Gerçekleri tamamen olduğu gibi anlatan haber programlarını “tarafsız değil” bahanesiyle kestirenler ise bu “açıkça taraflı ve yanıltıcı programlar”dan hiç rahatsız değiller.) Karşısındaki konuşmacı o ana kadar hep aynı fikirde görünürken birdenbire dayanamıyor ve “sizin çocuğunuz da sınava girmiş olsa ne yapardınız” diyor.ÖSYM BAŞKANI İTİRAF ETTİYani artık öylesine dayanılmaz bir durum var ortada düşünün..ÖSYM Başkanı olaydan sonra “sınavda şifre olduğunu ama sehven (yanlışlıkla) yapılmış olduğunu” itiraf etmiş, buna rağmen de istifa etmemiş. Arkasından İzmir’de ALES sınavında benzeri görülmemiş hile belirtileri, sehven matbaa (öyle açıklandı ancak, kontrol edilmeden nasıl verildiyse) skandalı ortaya çıkmış, ÖSYM İl Başkanı da kabul etmesine rağmen istifa etmemiş.YGS olayı daha yargıdayken siyasetçiler “ortada sorun olmadığına emin olduklarını” söyleyerek yargıya müdahale etmişler. Arkasından Başbakan Erdoğan “ÖSYM Başkanı’nın süreci iyi idare edemediğini” söylemiş ki burada “iyi idare etmek”ten kasıt acaba “şifre olduğunu açıklamamak”mıdır o bilinmiyor.. Arkasından YGS’de “itiraz edince puanların üç-beş kez değiştirilmesi”nden, “cevaplamadığı sorulara puan verilen öğrenciler”e kadar çok daha başka skandal olaylar görülmüş.MAİL ATAN BAKAN..‘KASET’TEN FARKSIZ!Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı “Bir bakanın yeğeninin iyi bir yere yerleştirilmesi için ÖSYM’ye mail attığı” iddiasına Bakanlıktan “Bakan Hayati Yazıcı’nın ismi kullanılarak ÖSYM’ye mail atılmış” açıklaması yapılıyor ki bu da “böyle bir mailin varlığını” doğrular, kesinlikle soruşturulması gerekir ama gerçeğin anlaşılması için de “bağımsız bir yargı” gerekir. Ara da bulasın..Tabii böyle bir olay “gizli ilişki kasetleri”nden de ağır bir durumdur, mevkii-görevi kötüye kullanma suçudur. Milyonlarca öğrencinin hakkının yenmesidir, önemli bir “yolsuzluk”tur... Şimdi bütün YGS, ALES ve diğer sınavlarda olanları alt alta yazın, burada muhalefete laf söylenecek en küçük bir ihtimal kalmış mıdır? Onlarca yıldır her alanda yapılan sınavlarda şifrelere, puan değiştirmelere, sehven karmaşalara rastlanmazken şimdi “neden arka arkaya ‘sehven’ fahiş haksızlıklar ortaya çıktığının” sorulması öfke mi gerektirir, özür mü? Yani her konuda öfkeyle baskın çıkılabiliyor, millet maalesef buna alıştı da bu kadarı fazla değil mi?BU DA YARGI ÇELİŞKİSİ!Her şey ortada, ÖSYM de kabul ediyor ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bir yandan “suç unsuruna rastlanmadı, kovuşturmaya gerek yok” kararı verirken diğer yanda YÖK’ten “ÖSYM Başkanı hakkında ‘görevi ihmal’den soruşturma izni” istiyor. Suç yoksa neyi soruşturacaklar, suç yoksa ihmal ne? Bir milyon 700 bin öğrencinin hayatını ilgilendiren haksızlık suç değilse nedir?Ya bu soruşturma izni verilmez, ya da soruşturma sonucu bundan farksız çıkar. Yetmez ama..Artık katlanacaksınız zira hakkınızı arayacağınız mahkeme kalmadı, geçmiş olsun!*****Prof’lara hapis ve Deniz Feneri!Aynı anda öyle gelişmeler, olaylar duyuluyor ki “sözün bittiği yer”de hissediyorsunuz kendinizi..Önceki gün “Deniz Feneri davasında sona yaklaşıldığı ve yoksullar için toplanan bağışlarda 50 trilyon kayıp olduğu” açıklandı. Almanya’daki davada derneğin muhasebecisi Firdevs Ermiş’in “Bu bağışların farklı amaçlarla kullanıldığı; gayrimenkul alımı ve şirketler kurulmasına harcandığı, Kanal 7’ye aktarıldığı” açıklamaları da haberde verilmişti.50 trilyon kayıp, Alman mahkemesinin “asıl failler” diye yıllar önce verdiği isimlerin hiçbiri tutuklu değil, bu ülkede katiller ve çocuk tecavüzcüleri bile serbest bırakılıyor. Bir milyon 700 bin öğrenciye yapılan haksızlık itiraf edilmesine rağmen “istifa bile” gerektirmiyor. Ama efendim, Bahçeşehir Üniversitesi’nin Mütevelli Heyet Başkanı Enver Yücel başta olmak üzere heyette bulunan Türkiye’nin en ünlü bazı profesörlerinin “7 yıldan 37 yıla kadar” hapsi isteniyormuş.NEDEN Mİ ARARSIN?Sebep mi, aramaya gerek yok, istendikten sonra neden bulmak kolay Türkiye’de; “Üniversite’nin Beşiktaş’taki binasında ruhsatsız inşaat nedeniyle imar kirliliğine sebep olmak”..İstanbul’da ve her ilde ruhsatsız başka inşaat olmadığı için (!) üniversite günah keçisi olarak kalmış.Hayır, suç varsa cezası olabilir, zaten de “hak eden suçların cezasız kalması” en önemli sorun ama İstanbul ve her il gecekondu cenneti halindeyken bunun cezası “profesörlerin hapsini istemek” olamaz. Şimdi de sıra profesörlerin tümüyle susturulmasına, bunun mesajına mı geldi acaba? Akla başka neden gelmiyor ve yine.. Gelip “hak arayacak mahkeme kalmaması” noktasında duruyor herşey!