Günün en önemli konusu budur, zira bu seçim daha öncekilerden çok farklı, gerçekten “Türkiye’nin geleceğini” yazacak, icabında “ülke sınırlarını bile değiştirebilecek” önemde bir seçim... Ve konu; “tavşan hızıyla seçmen artışı”.. Defalarca yazdım, ben 2007 seçiminden bu yana 4 yılda seçmenin “9 milyon” artmış göründüğünü, “tavşan hızıyla doğum olsa bile” bu artışın mümkün olmayacağını ve “bütün muhalefet partilerinin artık bu kez duruma topluca ve kesin itiraz etmelerini, gerekiyorsa seçime toplu olarak katılmayacaklarını açıklamaları gerektiğini” belirtmiştim.Ses çıkmadı, muhalefet partileri kuzu kuzu yola devam ettiler ve seçimin eşiğine geldiler. Hem de “Yüksek Seçim Kurulu’nun ısrarla, dava açılmasına rağmen referandum sandık sonuçlarını vermemesi gibi önemli bir başka güvensizlik” varken.. Birden fazla kez kendisine sorulan bu önemli soruları duymazdan gelen ve sanki “güvenilir bir seçimi sağlamak” görevi değilmiş gibi davranan YSK şimdi seçime kısa süre kalmışken bu görevi hatırlamaya mecburdur.YSK SUSAMAZ!Bu YSK’nın keyfine kalmış, tercihi bir durum değildir, bu kurum açıklama yapmak zorundadır. Kendisi de tanınmış bir kamuoyu araştırmacısı olan Bülent Tanla “2007 seçiminden bu yana seçmen sayısındaki artışın tam 10 milyon olduğunu” söylemiş ve şu açıklamayı yapmış:“Bu artışı partilerin denetimine sunuyorum. Bundan önceki rakamlar yanlış ise parlamento ‘meşruiyet sorunuyla’ karşı karşıyadır. Eğer bir yanlışlık yok ise ‘bu artışın nedeninin’ açıklanması lazım.”Hatırladığımız kadarıyla 2007 seçiminde de “5 milyon seçmen” artışı olmuş, sonra bu seçmenler kaybolmuş, YSK’ya seçim öncesi defalarca sorulmasına rağmen net bir açıklama alınamamıştı. Bunun yanında “yanlış adresler, bir evde 100 kişi yaşıyor görünmesi, bebeklerin veya ölülerin bile seçmen gösterilmesi” gibi çok sayıda anormallik medyaya yansımıştı. Sonra seçim sanki normal şartlarda yapılmış, bütün bu “kabul edilemez” olaylar olmamış, hakkıyla seçim kazanılmış gibi her şey unutuluveriyor.DAHA ÖNEMLİ NE VAR Kİ?Bülent Tanla “bir seçimden diğerine görülmemiş şekilde, milyonlarla artan seçmen sayısının seçim sonucunu nasıl tümüyle değiştireceğini” anlatırken bu durumun baraj sınırındaki partileri nasıl etkilediğine değiniyor:“Seçime katılım 50 milyon ise baraj ‘5 milyon kişiye’ denk geliyor, 40 milyon ise 4 milyonda kalıyor. Baraj limitindeki bir partinin oyları durup dururken yükseliyor ya da azalıyor. Buna dikkat edilmesi lazım”.. Hem de ne çok lazım, bu kadar önemli, uğruna her tür oyunun oynandığı, her ilkenin silindiği bir seçim sürecinde daha önemli ne olabilir ki?BUGÜN İTİRAZ ETMEZSEN!Ama muhalefet partileri nedense hala pek ilgili değiller.. Sonunda bekledikleri oyları alamazlarsa, örneğin özellikle yeni anayasa ve TBMM’de ortaya çıkacak haksız sandalye dağılımı nedeniyle barajı geçmesi önem taşıyan MHP’nin (araştırmalar aksini söylüyor ama) barajı aşamadığı görülürse artık o gün kimse “nereden çıktığı belli olmayan 10 milyon seçmen”i tartışmayacak.Meşru, düzgün bir seçim yapılmış gibi yine yola devam edilecek. YSK’nın görevi nasıl ki “toplumun seçime güven duygusu içinde gitmesini” sağlamak ise, muhalefet partilerinin görevi de bu güvenin oluşması için gereken soruları sorup cevabını da hemen istemektir.Aksi takdirde böyle bir seçime gitmeleri sorumsuzluktan başka bir şey değildir. Yalnız kendileri için değil, millet adına!*****Bir kap su!Tek bir köpek, kedi veya kuş beslemek ve yalnız onlarla ilgilenmek bence “hayvan sevgisini göstermeye” hiç de yeterli değil. Dışarda hayvan seven insanların ilgisine, düşüncesine muhtaç, dili olmadığı için derdini anlatamayan ve perişan yaşayan o kadar çok hayvan var ki..Ve gözlemlediğim kadarıyla “onları görmezden gelerek, yok farzederek yaşamak” daha kolay olduğu için çoğumuz da böyle davranıyoruz. Gerçekten onları düşünen, doyuran, koruyan insanları küçümseyen ifadelerle yazı yazan meslektaşlar bile çıkıyor.Bugünden itibaren hayvanlarla ilgili çok şey anlatacağım size..Ama bu arada lütfen hiç değilse evinizin civarındaki kedi ve köpekler için kapınıza “bir kap su” koyabilir misiniz? Tabii artan yemeklerinizden de koyarsanız çok memnun olurlar ama su bile yeter.Havalar ısındı ve susuzluk her canlı için öyle dayanılmaz ki!*****Milli iradeye saygı!Eski bakan (yeni; “aday listesine alınmayan partili) Kürşad Tüzmen’in Kemal Kılıçdaroğlu’na devamlı “benimle TV’ye çık” çağrılarıyla ilgili yazımda da değinmiştim, daha önce de yazdım. Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun TV’de karşılıklı konuşmaları seçim öncesinde gereklidir diye.. Bu konu çeşitli mazeretler veya küçümsemelerle geçiştirilmeyecek kadar önemli.Başbakan Erdoğan bu konu her sorulduğunda “Yalan Rüzgarı” dizisinden söz ediyor, “benimle prim yapmak istiyor” diyor ve teklife bir türlü yanaşmıyor.Oysa.. Kılıçdaroğlu “TV izlenmesinde rakipsiz” görünse de, dürüstlüğü-yalan söylememesi ile dikkati çekse de velev ki bu iddiaların “doğru” olduğunu düşünelim. Bu durumda bile o “milli iradenin 2’nci parti yaptığı” bir partinin genel başkanıdır.. Ve bu durumda “milli iradeye saygı” karşılıklı tartışmayı kabulü gerektirir. Bütün medeni ülkelerde liderler seçim öncesi tartışırlar, hiçbir mazeret bunu engelleyemez, kamuoyunun beklentisi ve hakkıdır çünkü. “Kendi seçtikleri gazetecilerin karşısında miting konuşmalarını tekrarlamakla aynı şey de değildir. Tam aksine; mitinglerde birbirleri için söylediklerinin “ne kadarı doğru” onun anlaşılmasıdır.Başbakan Erdoğan “milli iradenin seçimine ve hakkına” saygı açısından TV tartışmasını kabul etmelidir.
PKK terör örgütünün referandum öncesinden; AKP’nin “Kürt Açılımı”dan sonra “devlet temsilcileri” ile (PKK’nın sık sık ‘çok başarılı gidiyor, memnunuz’ açıklamalarıyla ifade ettiği) görüşme-anlaşma günlerinde başlattığı “eylemsizlik kararı” bitmiş gibi göründü, hatta Öcalan devamlı olarak “seçim sonrasını bekleyeceklerini, 15 Haziran’a kadar eylem yapılmayacağını” tekrarladı. Peki Akmerkez’de “az sayıda kişiyi yaralayacak ama öldürmemesine dikkat edilecek” bombalı saldırı nereden çıktı?Biliyorsunuz, referandum öncesi yapılan Anayasa değişikliklerinde “BDP-PKK talepleri (özerk bölge, Türklük tanımının değiştirilmesi, ana dilde eğitim ve diğer talepler) yer almadığı için” bozulan BDP normal olarak “Hayır” oyu kullanması beklenirken “referandumu ‘boykot’ ettiğini” açıklamış, bölgede kadrolarıyla “Evet”e destek verdiği orada yaşayanlar tarafından anlatılmış, zaten “boykot” kararı da bilindiği gibi iktidar partisi yararına işlemişti.BAŞARILI YAPIŞTIRMABu gözle görülür yakınlaşmaya rağmen, Habur olayı gibi ilk bakışta “açılım”a bağlı görünen ama aslında “Öcalan ile ‘yapılacak yeni anayasa için’ anlaşmaya dayanan” ve zaten Türkiye’ye gelen teröristlerin de “liderimiz istediği için geldik” dediği olaylar yaşanırken referandum öncesinde aniden “PKK ile BDP” Meclisteki iki muhalefet partisine; “CHP ile MHP”ye yapıştırılıverdi.Tamamen iktidarın isteğine göre yürütülen Habur ve benzeri gelişmelere rağmen tepkileri diğer partilere çevirmek için “Muhalefet partileri ile PKK aynı çizgide” sözlerinin tekrar tekrar adeta beyinlere kazınmak istenir gibi söylendiğini duyduk.Bunun kolayca yapılabilmesinin sebebi Türkiye’de “okumayan, izlemeyen, araştırmayan, irdelemeyen ve bu nedenlerle fazla düşünmeden her duyduğuna inanıveren” büyük kitlelerin olduğunun siyasetçiler tarafından iyi, bilinmesiydi.TEMİZ SİYASET! NEREDE?Eğer temiz siyasetin olduğu bir ülke olsaydı burası, seçmen “Bir dakika, ortada hiçbir bağlantı, hiçbir kanıt yokken ve aslında olaylar bunun tam aksini gösterirken bu yakıştırmayı yapmak yakışıksızdır” derdi ama demedi. Referandumdan; “bu yakıştırmayı açıkça yalanlayan, hükümetle bir işbirliğini işaret eden” sonuç çıkmasına rağmen demedi.HERKES Mİ İNANMALI?Bu nedenle şimdi aynı yakıştırma, bu kez “Silivri-Kandil ilişkisi” de eklenerek sürdürülüyor. Peki nereden çıktı bu ilişki kimse sormayacak mı, herkesin mi her duyduğuna inanması gerekiyor? Daha önceki “muhalefet partileri-PKK” yapıştırması da yeterli görülmediği, “bütün çetelerle ilişki” suçlaması daha kesin, daha garantili olacağı için mi işe ‘Ergenekon’ da katılıyor?Bakıyorsunuz önce Başbakan Erdoğan söylemiş, iki gün geçmeden Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış “Derin mekanizmaların kuşattığı iki, hatta üç muhalefet partimiz var” dedikten sonra “Aslında Silivri ile Kandil arasındaki ilişkiden ilk kez rahatsızlık duymadıklarını” belirtmiş. Neye dayanarak, o yok..Oysa bir ülkede “devlet büyükleri”nin sözleri kesinlikle kanıta dayanmak zorundadır, aynen milletvekillerinin kesinlikle özel yaşamlarına dikkat etmesi, sonradan başkalarını suçlamaması gerektiği gibi..HANGİ GÜÇLER?Şimdi vatandaş Egemen Bağış’a “hangi kesin kanıta dayanarak (hangilerini kastettiği de bilinen) üç muhalefet partisini ‘derin güçler tarafından kuşatılmış gösteriyorsunuz” diye sorsa ne cevap verecek? Hatta soruyu bunca yıl geçtikten sonra “hangi derin güçler, kim bunlar, söz ettiğiniz derin gücü kanıtlayan bir yargı kararı mı çıktı” diye sormak bile mümkün... “Henüz yayımlanmamış kitabı veya bir internet sitesinde yazılan görüşleri nedeniyle Silivri’ye gönderilen gazeteciler, yıllarca suçunu bilmeden mahkumiyet çektirilen ve henüz tek bir tanesi bile hüküm giymemiş çok sayıda insan varken, ayrıca milletvekili olmalarının bu davayı etkilemeyecek olmasına rağmen aday gösterilmelerinin neden suç gibi yansıtıldığını” da sormak mümkün...AKMERKEZ SALDIRISI!Dün de yazmıştım, PKK’nın bir yıldır süren ve 15 Haziran’a kadar süreceği de bildirilen eylemsizlik kararına rağmen Akmerkez saldırısı tamamen seçmeni “yeni anayasada istekleri doğrultusunda yapılacak değişiklikleri beklemediklerine, devletle anlaşmadıklarına, devlete karşı aynen eskisi gibi olduklarına” inandırmak için yapılmıştır.Buna rağmen ve aslında “silah bırakmamış bir terör örgütüyle pazarlığa oturulması”na ilk günden karşı çıkmalarına rağmen kısa süre sonra “muhalefet partileri PKK ile aynı çizgide” söylemleriyle bu partilerin Akmerkez saldırısıyla bile hiç çekinmeden ilişkilendirildiği görülebilir. Toplumun olayları çok dikkatle izlemesi gereken bir dönem yaşıyoruz.*****TÜSİAD’a porno suçlaması!Aynen yukarıdaki tartışmanın devamı TÜSİAD’la ilgili olarak ortaya çıkmış. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Türkiye’nin önemli sanayicilerinden oluşan, en büyük ve güçlü sivil toplum kuruluşu için “Geçmişten bu yana söylediğine sahip çıkmayan, güvenilmez bir kuruluş olmuştur. Sayın Boyner ya da öyle düşünenler iktidara gelirse porno siteleri ya da diğer konularda istediklerini serbest bırakabilirler” demiş.Başbakan Yardımcısı eğer bir kuruluşu güvenilmez buluyorsa (ki artık ‘güvenilir buldukları’ kuruluş da kalmadı, belki YÖK, ÖSYM, RTÜK, HSYK, YSK filan vardır) bunu söyleyebilir tabiiÖ Ama durup dururken ve ortada hiçbir ilgi yokken koca bir kuruluşu, onlarca iş adamını-kadınını ne hakla ve neye dayanarak porno siteleriyle ilişkilendirebilir?VERİLECEK MESAJ VAR!Ayrıca bu iş adamları kendi partisini hep desteklediler, bundan sonra da desteklemeyeceklerini nereden biliyor? (TOBB Başkanı’nın sözleri mi onu endişelendirdi acaba?) İşte bunlar hep seçim için yapılmakta ve burada muhafazakar kesime “Ahlakı, porno sitelerinin yasaklanmasını ancak biz sağlarız” mesajı vermek için de TÜSİAD kullanılmaktadır. Ve sonradan ne söylenirse söylensin bu mesajlar yerine öyle ulaşıyor.Aynı noktaya döndük; “Temiz toplum, temiz siyaset” ilkesi rafa kaldırılınca ve incelemeden, iyice düşünmeden “her duyduğuna inanan” toplum kesimleri olunca ülke bu hale geliyor!
Yine üzgün, yine acılı ve mutsuz bir sabaha uyandık milletçe dün.. İstanbul Akmerkez önündeki bombalı terör saldırısında 8 kişi yaralandı, gencecik bir kadının bacağı koptu..Devlet büyükleri bu kez (Tokat saldırısındakinin aksine) saldırıyı ‘PKK terör örgütünün yaptığı’ ihtimaline ağırlık verdiler. Ki zaten en büyük ihtimal PKK idi ve ben de maalesef-tahminimde yanılmadım.ONLAR İÇİN OYUN..Açın bakın yazılarıma, en az iki hafta öncesinden “Öcalan’ın 15 Haziran’ı son tarih ilan etmesinin nedeni ‘yeni anayasa’yı bekliyor olmalarıdır. Bu konuda büyük beklenti içine girdiklerinin ve kendilerine önemli bazı sözler verildiğinin anlaşılmaması için çekişme havası yaratacak açıklamalar yapıyorlar. Bunun daha inandırıcı olmasını sağlamak üzere terör eylemine de başvurabilirler ama yapmasınlar, zira yine de inandırmaz” diye yazmıştım. İnandırıcı olmasının tek yolunun “yeni anayasada PKK-BDP talepleriyle ilgili neler olduğunun seçim öncesinde açıklanması” olacağını da.. Bir terör örgütü için eğer amaca hizmet edecekse adam öldürmek sadece “oyunun bir parçası”dır, kaldı ki bence bu kez istedikleri adam öldürmek değil, yalnızca toplumu “anlaşma yerine çekişme olduğuna” ikna etmek veya “talepleri karşılanmazsa, 15 Haziran için Öcalan’ın yaptığı ‘savaş çıkar’ açıklamalarının gerçekleşeceğine dair işaret vermek”ti.SİLAH BIRAKMADAN PAZARLIK!Aksi doğru olsaydı, öldürmeye niyetli olsalardı bu eylemi “daha geç ve daha kalabalık bir saatte” yapar ve istediklerine ulaşırlardı. Ama bu durumda toplum infiali “yeni anayasadaki beklentiye filan fırsat vermeyecek kadar büyük” olurdu. Aynı nedenle ben “arka sokaktaki Polis Meslek Yüksek Okulu’na yönelik” olduğunu da hiç düşünmedim, zira ona yönelik olsa orada yaparlardı.Türkiye’de son bir yıldır olup biten her şeyin “açılım”dan başlayıp “yeni anayasaya uzanan” talepler olduğuna hiç şüphe yok.. Açılım tamamen farklı bir zemin üzerinde başlatıldığında “pazarlığın ‘silah bırakmamış bir terör örgütü ile yapılmasının’ buralara uzanacağını” uzmanlar ve geleceği görebilenler (muhalefet partileri dahil) söylemişler ve çok geçmeden hepsi “bunlar terör sürsün istiyor” suçlamasıyla karşılaşmıştı. Sonuç ortadadır, umalım da terör örgütü “daha inandırıcı” olmaya çalışmasın!***Tecavüzcü piknikte!Normal, hukuka saygılı, adaletin işlediği bir memlekette şu ana kadar çoktan “en az 30-40 yıla” mahkum olmuş, cezasını çekmeye çoktan başlamış olurdu Hüseyin Üzmez. Bir çocuk tecavüzcüsü bu, “şeytana uydum” diye ağzıyla itiraf etmiş, tecavüz ettiği çocuğa defalarca Adli Tıp’ta ve poliste muayene-sorgulama işkencesi yaşatılmış, onun ve ailesinin hayatını mahvetmiş bir ağır suçlu.Çarşamba günü Hürriyet gazetesinde bu ağır suçlunun bir grup Aczmendi ile birlikte “piknik yaparken ve gayet mutlu göründüğü” fotoğrafı vardı. İnsanı “adaletsiz ülkede yaşamaktan utandıran” daha beter bir görüntü bulabilir misiniz?.. Tecavüzcü piknikte, bir de üstelik; yoksul ve kimsesiz ailesini “para yardımı yaparak” etkisine alıp perişan ettiği çocuk kimbilir hangi köşede..Neymiş, 2 yıl hapis yatmış..Nereden çıktı 2 yıl, girmesiyle serbest bırakılması bir oldu.. Üstelik “gazetecilere, bilim adamlarına 4 yıl tutuklu olarak duruşma bekletilen” bir yerde çocuk tecavüzcüleri neden duruşmayı tutuklu beklemiyor? Yoksa onların dışarıda olmaları, daha çok çocuğu mağdur etmeleri mi gerekiyor? Adalet Bakanı’ndan açılama beklemeye hakkı yok mu milletin?***‘Kader’ hep Türkiye’de!!TV kanalları günlerce helikopter kazasında ölen biri çocuk 4 kişinin cenaze törenlerini ve olayın perde arkasını verdiler. Genç pilot Murat Güçlü’nün “bir hafta sonra evleneceği” nişanlısı “Ben sensiz nasıl dayanırım” diye ağlıyor, eşini de kazada kaybeden; çocuğun anneciği (Allah ona sabır versin) çok haklı olarak “Bekleyin ben de geleceğim, söz” diye haykırıyordu.Ben ise kafamı olaydan hemen sonra Emniyet Müdürünün söylediği “kader” lafına takmış vaziyetteydim izlerken. Hayatının baharında ölen Murat Güçlü hep “Bizi çok eski uçaklarla uçuruyorlar” diye konuşur, besbelli böyle bir sondan endişe edermiş... “Eski helikopter” tam 42 yıllık...MÜZEYE KALDIRSALARDIYa Ruslardan (ikinci el diye) alınmış hurda uçaklar veya 42 yıllık “müzeye kaldırılacak” helikopterlerle gençleri uçuşa gönderip (küçük çocuğa izin vermeselerdi bari) sonra da düşünce “kader” demek ne kolay görüyorsunuz.Maden göçüğünde ölenlere “kader”, hızlı tren ihmal nedeniyle raydan çıkınca ölenlere “kader”, nehir yatağında ev yapımına izin verildiği için selde ölenlere “kader”, çürük binalara izin verildiği için depremde ölenlere “kader”, bu kader Türkiye’den başka yere gitmez mi hiç? Hep aynı ülkede mi çakılır kalır ve benzer olaylar döne döne yaşanır?Toplum sorgulamayı ve hesap sormayı öğrenene kadar cevap “hayır” olacaktır maalesef!
Gerçekten akıl alır gibi değil, ortada “bir demokrasi için kabul edilemez” bir durum var ve israrla aynı tavır devam ediyor. Başbakan Erdoğan birkaç gün önce emekli Korgeneral Engin Alan’ın yıllar önce Çanakkale’de bir törende kendisi geldiğinde ayağa kalkmadığı için “bedel ödediğini” söylemişti.Bugüne kadar tutuklanmış olan, bazıları yıllardır orada duruşma için en ağır şartlarda, “katillere veya bir darbeyi gerçekten yapmış kişilere” bile reva görülmeyecek şartlarda bekletilen sivil-asker çok sayıda insanın “Ergenekon davası nedeniyle, somut bir suçları olduğu iddialarıyla” cezaevinde olduğu tekrarlanıyorken böyle bir sözün, hem de rahatça Başbakan tarafından söylenmesi inanılmazdı. BEDEL İÇİN SİLİVRİ!Olsa olsa “ağzından kaçıverdiği” düşünülebilirdi ki bu durumda bile dayanılmaz şartlarda yaşamaya zorlanan tutuklulara “Ergenekon iddiası nedeniyle değil, herhangi bir başka nedenle ve bedel ödetilmek üzere ceza çektirildiği” akla geliyordu. Doğal olarak akla gelecektir, zira bunun başka açıklaması yok.. İyi ama normal şartlarda, üstelik “seçime çok az zaman kalmışken” hangi hükümet böyle bir haksızlıkta rolü olduğunu halka duyurmak ister? Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir hükümet yoktur bunu isteyecek.Neden yoktur, çünkü akıllı bir toplum “masum insanlara çok farklı nedenlerle böylesi bir cezanın ödetilmesine, örneğin hayatı boyunca terörle mücadele etmiş, PKK liderini Türkiye’ye teslim etmiş bir generalin ‘terörist’ suçlaması’ gibi büyük bir haksızlıkla cezaevine tıkılmasına” karşı çıkar. Belki hesabını seçimde sorar, her ülkede ihtimaldir bu. O zaman nasıl ve neden aynı söz “hiç çekinmeden, böyle bir sonuçtan korkmadan” tekrar tekrar söylenebiliyor?EDEPTEN UZAK BİRİ..Bu kadar inanılmaz bir şüphe bile yaratsa “oylarını etkilemeyeceğine” bir parti nasıl böylesine emin olabilir?Başbakan Erdoğan dün yaptığı konuşmada da Engin Alan’ın ayağa kalkmamasına bir kez daha değinerek; “Emekli Korgeneral Engin Alan ‘edepten uzak birisi’dir, şimdi bu MHP’nin adayı.. MHP’nin Genel Başkanı onun için ‘onurlu bir generaldir’ diyor. Sevsinler böyle onurlu generali. O da payını aldı, beklentisi çok büyüktü, orgeneral olmayı bekliyordu ama olamadı. Niye, çünkü ödemesi gereken bir ceza vardı” demiş.KORKU DEMOKRASİSİ Açalım bu sözleri (farklı bir açılım bulan varsa lütfen bildirsin), Engin Alan ayağa kalkmadığı için “edepsizdir, onursuzdur ve kalkmaması nedeniyle ödeyeceği ceza olduğu için beklediği terfi ona verilmedi, bunun yerine cezaevini boyladı”..Korkunç değil mi verilen mesaj? Böyle tutuklamaların, terfi yerine cezaevine atılmaların “siyasetçilerin isteğine kalmış” olması, terörist suçlamalarıyla özgürlüklerin alınmasının, insanların hayatını verdiği mesleğinde hak ettiği yere gelmesine engel olunmasının bu kolaylığı dehşet bir durum değil mi?Acaba bu kadar açık ifadeler de “Ergenekon” diye tutturan ve suçunu bile bilmeden hayatları altüst edilen insanlara anında “darbeci, terörist” etiketi yapıştırıveren malum gazeteci ve akademisyen klanını “davranışlarını ve bu soruşturmayı” sorgulamaya yöneltmeyecek mi?NEDEN EMİN?Bu konuyla ilgili daha önceki yazımda ‘önce yanlış gördüğümü, bir yanlışlık olması gerektiğini zannettim’ demiştim. Artık bir yanlışlık olmadığı, hatta tam aksine bu sözlerin vurgulanmak istendiği ortada. Bu da yine insanı aynı soruya döndürüyor; Nasıl oluyor da Başbakan “Engin Alan’la birlikte çok sayıda insanayapılan büyük bir haksızlığı” açıkça anlatmasına rağmen oy kaybetmeyeceğine inanıyor? Buradaki sır nedir?YENİ PAKET“12 Eylül’de (referandumda) olduğu gibi CHP, MHP, BDP, Ergenekon aynı hizada” sözleri ise tamamen ayrı bir tartışma konusu.. Referandum’da sadece “CHP-MHP-BDP”yi büyük bir hünerle aynı pakete koymuşlardı, “Ergenekon” seçimde yeni ilave edildi pakete, nasılsa daha çok duyacağız bunu, tartışırız!*****Kaset varsa patlar!Artık bu kaset olayı ‘yılan hikayesine’ döndü ya müthiş bir üretim başladı yeniden.. Son olarak “komplo teorileri”yle ünlü gazete iş adamı İnan Kıraç’ı işin içine dahil etti ve onun “genel başkanlığını son döneminde Baykal’la görüşüp, Önder Sav ile iki milletvekilinden kurtulmaları gerektiğini telkin ettiğini ve Baykal’ın kabul etmediğini”, bundan kısa süre sonra kaset olayının patladığını yazdı.Tabii hiç ilgisi olmayan iş adamlarına sıkıntı yaratmak bile geçerlidir, sonuca ulaşmak için..Yeter ki “Baykal’a kaset komplosunu Kılıçdaroğlu yaptı” suçlamasına inandırıcılık sağlansın. Seçim öncesi gibi önemli bir zamanda temcit pilavı gibi pişirilip pişirilip öne sürülen bu iddiayı ‘en kolay Baykal’ın kendisi çürütebilirdi’ ama yapmadı değil mi? Neden acaba, bir düşünün bakalım neler bulacaksınız.YA MHP, BAHÇELİ’YLE KİM KONUŞTU? Peki hadi diyelim ki Baykal kaseti böyle oldu, ya MHP kasetleri? Haydi bir teori üretsinler, “hangi iş adamları daha önce Devlet Bahçeli’yi görmeye gittiler”.Madem ki “gizli ilişkisi olan siyasetçilerin kasetlerinin ortaya çıkarılması” için iş adamlarına gerek var, orada da olmalı! Bütün bu saçmalıklar halkı aptal yerine koymaktan başka bir şey değildir. Her ne kadar bu kasetleri çekmek “hiçbir etiğe sığmaz” ise de siyasetçilerin bu tür hataları da “aynı sınıfa” girer. Bir siyasetçi hayatına sıradan vatandaştan da çok dikkat etmek zorundadır, etmediği takdirde o kasetlerin bir gün patlaması için iş adamlarına hiç ihtiyaç yoktur.EN POPÜLER KASET!Zaten kaseti “patlayan” tüm siyasetçilerin bunun açıklamasını yapamadığı görüldü ki bazılarının ilişkilerinin “partili arkadaşları tarafından da gayet iyi bilindiği, pek de gizleme gereği duyulmadığı” önceden de söyleniyordu. Onun için “komplo” lafı biraz komik kaçıyor bu konuda. Ve..Üstünden uzun süre geçmesine rağmen her nedense “Baykal kaseti” hala en popüler malzeme, ‘MHP’nin 10 yöneticisine ait toplu kasetler’ bile örtemedi onu..İşin en ilginç ve eğlenceli yanı ise “kasetin sahibinden çok başkasını yıpratmak için” kullanılması.. Bakalım daha ne kadar dinleyeceğiz!
“Demokrat Yargı Derneği” Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’in “Yargı Meselesi Hallolundu, Yargının ‘Eşekli Demokrasi’ ile İmtihanı” isimli kitabında anlattıkları tartışmasız son günlerin en önemli olaylarından biriydi.Mahkemelere hakim seçen HSYK ile yüksek mahkemelere yapılan ciddi ve “yargı bağımsızlığını ortadan kaldıran” siyasi müdahalelerin açıkça anlatıldığı bu kitap Batı’da bir demokratik ülkeyi altüst edecek bilgiler içeriyordu ama “gözleri kapalı, yuvarlanıp giden” bir toplumda maalesef aynı etkiyi yapamıyor.. Oysa “HSYK’nın ele geçmesi”nden, Yargıtay ve Danıştay gibi “iktidarların denetimi” açısından büyük önem taşıyan iki yüksek mahkemenin (Anayasa Mahkemesi tamamdır zaten, bahse gerek kalmadı) etkisiz kılınmasının çekinmeden söylenmesinden daha önemli ne olabilir?RAPORTÖRÜN NUMARALARI!“Demokrat Yargı” ülkenin tüm yargıç ve savcılarının örgütü olan Yarsav’dan ayrılan hukukçular tarafından kurulduğunda Başkan olan Osman Can’ın (aynı zamanda da Anayasa Mahkemesi Raportörü olmasına rağmen) bir iktidar sözcüsü kadar taraflı yorumları “bu derneğin bağımsız olamayacağı” kuşkusunu yaratmıştı. Nitekim kitapta onun sözleriyle ilgili bölümler bu kuşkunun haklılığını ortaya koyuyor.Orhan Gazi Ertekin’in farklı ve “yargı bağımsızlığına önem veren” tutumu ilk günden o imajı değiştirme konusunda etkili oldu. Yazdığı kitap da özellikle referandum sonrasında, “Türkiye’de demokrasinin yok olmasına” neden olacak kadar ciddi “yargı operasyonlarının” içyüzünü, bilinmeyenleri anlatması açısından son derece önemlidir.HSYK ELE GEÇİRİLDİĞİNDE..Kıdemli bir hakimin; istedikleri olsun diye “şeytanla bile işbirliği yapabileceğini” veya “Adalet Bakanlığı eşeği aday gösterse eşeğe oy vereceğini” söyleyebilmesi, “HSYK ele geçirildiğinde şöyle olacak” veya “demokratik seçimi ilerde yaparız” diyebilmesi dehşet bir durumdur.‘YETMEZ AMA EVET’DİYEN BEYLER!Bir başka kıdemli hakimin; “Bizim için önemli olan kazanmak. Siz ise önemli olan adalettir diyorsunuz, bu seçim her şeyden önemli. İlerde demokratik bir seçim yapılabilir” demesi de öyle. Kendisi için “adaletin, demokrasinin önemli olmadığını” söyleyebilen hakime hakim denir mi?Bu kitapta anlatılanlar “referandumun asıl amacı olan yargı ve HSYK değişikliğini, Adalet Bakanlığı bürokratlarının bu önemli kurula nasıl yerleştirildiğini ve tabii ‘yetmez ama Evet’ diye öne çıkan ‘liberallerin’ büyük hatasını” açıkça ortaya koyuyor. Yargıtay ile Danıştay’ın da “dönüştürülme yolunda olduğu” şu günlerde de daha dikkatle okunması gerekiyor. Ama tabii uzun yıllar için geri dönüşü olmayan bir olayda “Osman Can’lı Demokrat Yargı”nın aylarca “Evet” için gösterdiği çabayı yok etmiyor.Keşke eşbaşkanlarının “emir kulu” olduğunu o günlerde söyleselerdi!*****Bu kadın mı aile danışmanı?TCK Kadın Grubu mail göndermiş; “Şaka mı, gerçek mi bu haber” diye soruyor, gerçek, gerçek..Türkiye’de artık “kötü bir şaka” zannedip de sonunda “gerçek olduğunu” anlamadığımız olay mı kaldı, her şey olabilir. Hanım Fatih ve Eyüp belediyesinin muhafazakar aile danışmanıymış. Bu “muhafazakar” kelimesi artık “ülkede süregelmiş temel kurallarla, toplum değerleriyle” filan ilgili olmayı bırakıp sadece “türbanlı olmaya” indirgendi ama söz konusu konuşmanın muhafazakarlıkla hiç ilgisi yok.PARDON, FRANSA’DA MISINIZ?Tam aksine dinleyenlerin “muhafazakar, ilkeli aile anlayışına dinamit koyacak”, adeta İsveç-Norveç gibi Kuzey ülkelerinde ya da Fransa gibi “çok eşliliğin kabul gördüğü” ülkelerde duyulabilecek kadar “özgür ilişki öneren” uçuk, acaip sözler. Yok “erkek için çok eşlilik haklı arayışmış” da, “kızların evde kalmasını ve çarpık ilişkileri önlermiş” de.. “Kendisi erkek olsa çok eşli olurmuş” da.. “Erkek imim nikahı yaparken eşinden izin alması gerekmez”miş de..Rüyasında Suudi Arabistan’ı filan mı görüyor acaba?HÜKÜMETİN GÖREVİ!Yoksa aslında erkek mi? Değilse de besbelli “bazı erkekler” tarafından bu konuda eğitilmiş. Ben bu kadar çağdışı saçmalığı yazmazdım aslında ama bu kadının derhal o “aile danışmanlığı” görevine derhal son verilmesi, bu abuk görüşlerini millete aşılamasının önlenmesi gerekiyor.İlgili belediyeler yapmayacaksa hükümetin görevidir bu!*****Kadına karşı hukuk skandalı!Ayşe Paşalı cinayetinde ‘yargı doğru kararı verdi’ diye sevinip bundan sonra böyle gideceğini düşündük ama gitmiyor. Eski erkek arkadaşı tarafından öldürülen (hem de İcra Hakimliği Yazı İşleri Müdürü) Necla Yıldız’ın öldürülmeden 2 ay önce Ankara Başsavcılığı’na “ölümle tehdit edildiğini bildiren” şikayet dilekçesi verdiği, buna rağmen hiçbir koruma sağlanmadığı gibi iddianamede “kadının ölüm tarihinin gizlendiği” anlaşılmış.Kadın meselesi deyince bu sorunlara eğilmek yerine yukardaki “aile danışmanı” gibi acuze görüşler yumurtlayan kadınlar, böyle hukuk dışı davranan başsavcılıklar oldukça bu ülkede kadına şiddet de diğer kadın sorunları da bitmez. Ama durun, yakında öyle bir gün gelecek ki “o Başsavcı” da cezalandırılacak, bunu kimse önleyemeyecek.Başsavcılığın bile “hile yaptığı” ülkede kime güvenebiliriz ki, yazıklar olsun!*****Nar..Bir devrin hikayesi!Son günlerde okuduğum romanlar arasında “farklı anlatımı ve akıcılığı” ile elimden bırakamadığım bir roman “Nar”.. Silva isimli bir Ermeni kızın ve ailesinin öyküsüyle “Ermenilerin Anadolu’daki yaşamlarını, Müslüman Türk ailelerle ilişkilerini, çoğunun birbirini ‘dost görmesine rağmen’ hayatlarının çatışmalarla nasıl altüst olduğunu, savaşlarda kurunun yanında yaşların (masum insanların) da nasıl yandığını” anlatıyor.Silva yakınlarını da bu çatışmalar nedeniyle kaybetmesine, acılar yaşamasına ve Türkiye’den ayrılıp Paris’e yerleşmek zorunda kalmasına rağmen, diğer bazı Ermenilerin baskılarına rağmen asla barışçıl tutumunu ve düşüncelerini değiştirmiyor ve oğlunu da böyle yetiştiriyor. Seyhan Livaneli’nin yazdığı Nar’ı büyük bir zevkle okuyacağınızı tahmin ediyorum, keşke “Kendileri de Osmanlı vatandaşı olmalarına rağmen ‘Türk topraklarında Ermenistan kurma’ hayaliyle düşman kuvvetlerine, Rus ordusuna katılıp Osmanlı’yı arkadan vuran Ermenilerin yaptıklarını unutarak” bugüne kadar kan davası güden Ermeni diasporası da romandaki Silva kadar sağduyulu olabilseydi. Bu romanı okuyun, beğeneceksiniz.
Başbakan Erdoğan “Kemal Kılıçdar-oğlu’nun Baykal’a şantaj yapmak için kadın gazeteciyle pazarlık yaptığını iddia etmiş” ve bununla da yetinmeyerek “MHP’nin kasetlerinin de CHP tarafından yapıldığını, onun için de MHP’nin CHP ile çete ittifakından vazgeçmesi gerektiğini” söylemiş. Şimdi tabii Başbakan her gün ve günün her saatinde bu tür açıklamalar yaptığı için sık sık onun sözlerine değinme gereği doğuyor, bu sözler de tartışılmayacak gibi değil.Sırayla gidelim; Baykal’ın kaset olayı bu “kadın gazeteci olayından çok önce” ortaya çıktı, ikisi birbirinden bağımsız olaylar ama kadın gazeteci meselesi “kasetin de komplonun bir parçası olduğunu iddia etmek isteyenlere” gayet yardımcı oldu doğrusu, nitekim işin içinde Baykal’a yakın başka siyasetçiler de vardı. Ve eğer o kaset olayının “gerçekle ilgisi olmasaydı” hem Deniz Baykal ilk gün uzun bir sessizlik dönemi geçirmeden anında açıklama yaparak yalanlar, hem de bugüne kadar kasetin “düzmece olduğu” çoktan anlaşılırdı.‘BELİNE HAKİM OLMAYAN’..Her neyse, siyasetçilerin özel yaşamlarına dikkat etmeleri gerektiği, etmedikleri zaman “kendilerinden başka partilerinin de, hem de seçim öncesinde yıpratılmasına” fırsat yarattığı bu olaylarda açıkça görüldü. Aynı kişiler hem kasetin gerçekliğinden yüzde yüz emin şekilde “beline hakim olamayan gider” diyor, hem de “yeni genel başkanın eskisine komplo yaptığını” iddia ediyor, hangisine inanalım peki, önce bir tercih yapsınlar bari değil mi?MHP’NİN GİRMEMESİ KİME YARAR?“MHP milletvekillerine ait kasetleri CHP’nin yaptırdığı” iddiasına gelince.. Her şeyden önce gerçekçi olalım; “MHP’nin baraj altında kalması, Meclis’e girememesi” birden fazla nedenle CHP’den çok AKP’nin işine yarar. MHP’nin alacağı milletvekilliklerinin çoğu AKP’ye kalacağı gibi, seçim sonrası yapılacak olan (ve nedense halka bir türlü açıklanmayan) yeni anayasada Güneydoğu’yla ilgili maddelerde de MHP’nin yapacağı itirazlar ortadan kalkar, kolaylık olur. Zaten Türkiye’deki tüm gelişmelerin sadece bu “Güneydoğu’yla ilgili yeni anayasa maddeleri”ne endeksli olduğu, ABD’- nin de bunu beklediği yaygın bir kanı...KESİN Mİ, İDDİA MI?Başbakan’ın sözlerinde çok önemli bir başka nokta; Baykal’ın veya MHP’li siyasetçilerin kasetlerini bir başka siyasi partiye emin bir şekilde mal etmesinin hangi verilere dayandığı. Bildiği, delillere dayanan bir açıklama mı yapıyor, iddia mı ediyor? Zira hiçbir ülkede başbakan bu kadar ciddi konularda emin olmadan açıklama yapmaz, yapmamalıdır. Eğer kesin bir bilgiden söz ediyorsa onu da ‘konuşmasının içinde mutlaka belirtmesi’ gerekirdi.Bunu vurgulamamın nedeni “temiz toplum, temiz siyaset” diye bir arayışımız vardı, onu hatırladım; temiz siyasette siyasetçiler rakiplerini “varsayımlarla” değil, ancak “ellerinde kesin kanıtı olan” hatalarla eleştirebilirler. KASETLER KİMİN İŞİ?Öte yanda Baykal’dan sonra, bugüne kadar çıkmayan “toplu kasetlerin” hepsinin aynı anda ortaya dökülmesi de dikkat çekici..Bu sadece bir internet sitesinin işi olabilir mi, arkasında ne var, bu soruları siyasetle çok yakından ilgili olduğu gibi siyasi katakullileri de iyi bilen kişilere sordum. Çıkan sonuç, “bu kasetlerin ancak bir gizli servis tarafından çekilmiş olacağı”...Ve çoğu, sebebin de tamamen yukarda belirttiklerimize uygun şekilde “seçim sonrası yapılacak yeni anayasada verilecek bir takım önemli tavizlere itiraz edebilecek muhalefet partilerini etkisiz kılmak” olduğunu ama kasetlerin bu kadarla bitmeyeceğini, başka partilerden de önemli isimlere ait “daha da şaşırtıcı kasetlerinin çıkabileceğini” söylüyorlar. Peki bu tahminler doğruysa; o gizli servis kim?Herhalde bir gün o da öğrenilecektir! ***Çocuk suçluya müebbet hapis!Dün VATAN’da haberdi; ABD’nin Wisconsin eyaletinde yaşayan Omer Ninham 1998 yılında, 13 yaşında bir çocuğu zevk için öldürene kadar dövmüş. Kafası defalarca kaldırım taşına vurulan Çinli çocuk hayatını kaybetmiş. 14 yıldır süren davada mahkeme katilin (ki o arada da katil tutuklu bekletilmiştir “deliller sağlam olduğu için”) 14 yaşında olmasına rağmen hiçbir ceza indiriminden yaralanamayacağına hükmetmiş.Wisconsin eyaleti 1853 yılında ölüm cezasını kaldıran ABD’nin ilk eyaletlerinden olduğu için eyalet genelinde en yüksek ceza ömür boyu hapis cezasıymış ve mahkeme suçlunun “bir yetişkin gibi cezalandırılması” gerektiğine karar vermiş.Gerekçe olarak da “Bu korkunç cinayetin savunması ‘14 yaşında bir çocuk, bilgisizdi’ argümanıyla yapılamaz. Öldürme olayı kasıtlı olarak ve aşırı güç kullanarak gerçekleşmiş” denilmiş.TÜRKİYE’YE ÖRNEK OLMALIBugüne kadar en vahşi kadın cinayetlerinde suçluların “mümkün olduğunca hafif cezayla” kurtulması için “katile iyi hal indirimi” bile yapıldı bu ülkede.. Yıllar boyu bu adaletsiz ve suçu teşvik eden tablonun nihayet toplumun büyük tepkisi sonunda Ayşe Paşalı cinayetinde değiştiğini ve katile “ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezası” verildiğini gördük.Ben yıllar önce “ABD’de ilkokulda sınıfta ‘arkadaşını darağacında gösteren çizim yaptığı için’ kelepçe takılarak götürülen ve islahevine kapatılan öğrenci”yi yazmıştım, görüldüğü gibi ABD’de hakimlerin suçu önlemek ve toplumu korumak için “çocuk yaştakileri de hak ettiği cezaya çarptırması” sürüyor.ÖZ ÇOCUĞUNA TECAVÜZ CANAVARLIĞIBizde bu yapılmadığı ve çocuk katiller kurtarıldığı, yetişkin katillere de her tür indirim uygulandığı için ne “töre cinayeti adı altında çocuklara işletilen cinayetler” bitiyor, ne “çocuk ve kadın tecavüzleri”, ne de “aile içi, öz çocuğuna-yeğenine-kardeşine tecavüz canavarlığı” gibi diğer suçlar.Türkiye’de de hakimlerin “ABD’yi örnek alması ve adaletin işlediğini göstermesi” zamanı geldi. Bundan sonra adaletsizlikle mücadele dünya ülkelerinden de yardım isteyerek “görevini yapmayan hakimlerin cezalandırılması”na kadar sürecek. Başka konularda Batı’yı örnek gösterip adalet konusunda gözleri kapamak olacak şey değildir!
Yıllardır “kadın ve çocuklara karşı şiddet” önlensin, hakimler suçluları serbest bırakacağına ağır şekilde cezalandırsın, bu şiddet türlerini teşvik niteliğindeki yasa maddeleri çıkarılmasın, Türkiye bu olayların zirve yaptığı, dünya ülkeleri arasında en kötü durumdaki ülkeler arasında yer almasın diye uğraştık, didindik.Aslına bakarsanız bu uğraş tamamen “Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığa ait” bir görevdi, aslına bakarsanız çocukları ve kadınları (şiddet diyemiyoruz artık) canavarca saldırılarla yok edilmekten kurtarmak bir hükümetin ve Kadın Bakanlığı’nın en başta gelen görevi olmalıydı ama olmadı. Bu nedenle ve “erkeklerin ‘kadın ve çocuk kıyımı’nı hiç sorun etmemesi nedeniyle” ülkenin kadın örgütleri ve medyanın küçük bir kesimi yapayalnız bırakılmış şekilde çırpınıp durdular.ANNE VE EŞ ROLÜ YETER!“Kadın” Bakanlığı uzun yıllardır görevleri konusunda son derece pasif bir tutum içinde olmakla birlikte en azından “Kadının ve çocukların ayırımcılığa, şiddete uğradığı bir ülkede” varlığı önemliydi. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi gibi “kadın haklarını da dünya çapında gözeten” kuruluşların muhatabı olarak da önemliydi. Onlarca yıldır ezilen nüfus kesimi kadınlar olduğu için bu isimle var olması da şarttı.Şimdi Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Yönetim Kurulu adına Başkan Canan Güllü tarafından gönderilen basın açıklamasından bu bakanlığın isminden “Kadın” kelimesinin çıkarıldığını; “Aile ve Sosyal Politika” adı altında yeni bir bakanlık kurulacağını, böylece “kadın adının bir kez daha yok sayıldığını” öğreniyoruz.MECLİS ÖNÜNDE YENİ EYLEMTKDF yaptığı açıklamanın; “Kadını birey olarak görmek istemeyen ve aile içine hapseden iradeye verilen tepki olduğunu, kadına ilişkin düzenlemelerin ‘toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için yıllardır mücadele veren kadın örgütlerinin görüşü alınmadan yapılmaması’ gerektiğini, Avrupa Konseyi tarafından hazırlanıp imzaya açılan ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve bunlarla Mücadele Sözleşmesi’nin takibi konusundaki kararlılıklarını kamuoyuna duyurmak ve seçim sonucunda oluşacak yeni Meclis’in açılış haftasında ‘çocuk ve kadınların maruz kaldığı taciz ve cinayetleri protesto etmek’ amacıyla TBMM önünde yapılacak eylem için çağrıda bulunan deklarasyon olduğunu” anlattıktan sonra acil yanıt beklediklerini” bildiriyor.Ülkeyi yönetenler “Kadınla erkek eşit olamaz, çünkü farklı yaratılmışlardır” derken bu ciddi sorun nasıl çözülebilir bilmiyorum ama ‘kadın ve çocuklarla ilgili mücadelenin’ hız kazanarak süreceğini biliyorum. Hükümet, kadın derneklerinin beklediği yanıtı vermelidir!***Vazgeçin komplo hikayesinden!Bir internet sitesinin MHP’li siyasetçilerin isimlerini vererek yaptığı “kasetleri yayınlayacağız” tehditleri sonuç verdi ve aralarında Genel Başkan Yardımcılarının ve Genel Sekreter’in bulunduğu 6 milletvekili dün istifa etti.Daha önce benzer nedenle CHP Genel Başkanlığından istifa eden Deniz Baykal’a konuyu sormuşlar; “Amaç anayasayı tek başlarına hazırlamak. Komplo siyasetinin devam ettiğini görmek üzücü” demiş. Amaç sadece o değil tabii, referandumda olduğu gibi “MHP’den koparabildiği kadar oy koparmak” da aynı zamanda.. Ama amaç ne olursa olsun bu kaset olaylarında büyük sorumluluk kaset sahibi milletvekillerine aittir ve olayın “komplo” mazereti arkasına saklanacak hali yoktur.Ülke yönetmek gibi önemli ve kutsal bir göreve soyunan insanların gizli ilişkileri olamaz, olduğu takdirde bir gün sadece kendileri değil partileri de böyle yanar. Tabii aynı şekilde bu kişilerin özel yaşamlarına, aile değerlerine sıradan vatandaştan çok daha fazla dikkat etmeleri de gerekir, dünyanın hemen her yerinde bu kurallar geçerlidir.Nitekim Kemal Derviş’in “birlikte çalıştığı evli kadınla ilişkisi” nedeniyle IMF başkanı olamamsı da Türkiye için dünya çapında bir utanç olmuştur, daha önceki marifetinden sonra bir kez daha “aferin”i hak ediyor.Ayrıca,eğer “komplo” olsaydı kimsenin istifa etmesine gerek olmazdı, değil mi? Demek ki korkuyorlar..Bu utanç ve kayıp bundan sonra milletvekillerine ders olur belki!***Dengi olsaydı!Eski Bakan (ve şimdi listeye bile alınmayan) Kürşat Tüzmen sanki öfkesini Kemal Kılıçdaroğlu’na yönlendirmiş gibi.. Ya da eğer CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu zor duruma düşürmeyi başarırsa kendisi için başka bir ümit yaratabilirmiş gibi bir çaba içinde.Onun etrafında dönüp duruyor, onun ağzından “dürüst olduğunu” tescil ettirmeye (neden ‘aday gösterilmeyen bakanlar arasında olduğunu’ öğrense daha iyi ama) çalışıyor.. Bunu da iğreti bir kabadayı görüntüsü altında yapıyor, hani Bakan olduğu dönemdeki “janti görünme” gayretlerinin tam tersi bir tutum.. Son olarak Kemal Kılıçdaroğlu’na “birlikte TV’de tartışmayı” teklif etti.ERDOĞAN’LA TARTIŞMA ŞART!Kılıçdaroğlu’nun isteyen her siyasetçiyle TV’de tartışmayı kabul edecek bir havası var ama asıl “karşılıklı soru cevaplayıp-sorması gereken” kişi elbette Başbakan Erdoğan’dır, zira “tek başına iktidar” olmayı hedefleyen (ve ihtimali taşıyan) bu iki partidir ve eğer çekindikleri bir şey yoksa bu imkanı halka tanımaları gerekir.Eski Bakan Kürşat Tüzmen’in “birlikte TV’ye çıkma teklifi”ne gelince.. Hafızası iyiyse, listeye konmamış olmaktan etkilenmemişse, Kılıçdaroğlu’nun “henüz genel başkan olmadan önce” Erdoğan’a yaptığı aynı teklife ne cevap verildiğini hatırlayacaktır. Başbakan ona “aynı konumda değiliz ki birlikte TV’ye çıkalım, önce genel başkan ol sonra bu teklifi yap” demişti.Buradaki “kıssadan hisse” nedir; Tüzmen “ancak genel başkan olursa” bu teklifi yapabilir, o zaman.. Ne bu telaş?
Pek anlaşılmaz bir durum var ortada.. Bir yanda Başbakan terör konusunda kurulması mümkün olmayan bir bağlantı kurarak “Silivri-Kandil senaryoları oynanıyor” diyor. Öte yanda Öcalan arka arkaya açıklamalar yaparak kendini “hükümetten mümkün olduğunca uzak” göstermeye çalışıyor. HABUR’DAN NASIL GELDİLER?Sanki “açılım” günlerinden başlayarak “BDP-PKK ve Hükümet arasında” çeşitli görüşmeler, anlaşmalar yapılmamış, örneğin ‘Habur’dan gelen PKK’lılar kendi başlarına, akıllarına estiği için gelmiş’ gibi... Sanki referandum öncesi başlayan “terör örgütünün eylemsizlik kararı” da öylesine, PKK bir yıl boyunca eylem yapmak istemediği için alınmış” gibi..Peki Habur’dan gelenler neden “liderimiz Öcalan istediği için geldik” demişlerdi? Ve Öcalan buna “TEK BAŞINA, HÜKÜMET İŞİN İÇİNDE OLMADAN” mı karar vermişti?HEYETİN DETAYLARI..Eğer Böyleyse Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç neden “Bundan sonra başka PKK’lıların da gelmesini bekliyorum” demişti? Öcalan neden bu açıklamanın ardından; “Durun bakalım, önce vaatlerinizi tutun, taleplerimizi karşılayın, o zamana kadar başka kimse gelmeyecek” anlamında konuşmuştu?Yakın zamana kadar da PKK terör örgütünün lideri “Devletten heyetlerle olumlu görüşmelerin sürdüğünü” İmralı’dan büyük bir coşkuyla anlatıp duruyordu. Sonra seçim yaklaştıkça bir şeyler oldu; Başbakan “Kürt sorunu yok” diyerek BDP-PKK ikilisini halka şikayet etmeye başladı, Öcalan bir yandan “savaş çıkar” şeklinde,hükümetle gerilim ortamı yaratacak söylemlere girişti, bir yandan da hiç gerek yokken “kendisiyle görüşen heyeti detaylarıyla tarif”e..HEP AYNI TARİH..Dün yayımlanan son açıklamasında Öcalan “Başbakan sorunumuzun çözümüne yeşil ışık yakmazsa sonrası isyandır. 15 Haziran’a kadar çıksın konuşsun ve ‘silahlı güçlerini bir yere çeksinler. Biz demokratik anayasal çözüm geliştireceğiz’ desin. O zaman savaşı durdurmuş olur, yoksa..” dedikten sonra “başkaldırı”dan, “isyan”dan söz ediyor.Yine “15 Haziran” son tarih.. Biz de yine soralım; mesela neden 11 Haziran olamıyor da hep 15 Haziran tarihini veriyor Öcalan? Madem ki bu “ne olduğu açıklanmayan” anayasal çözümden emin değil, neden hala o tarihi hiç değiştirmiyor? Çok garip bir durum.BAĞIMSIZ MI, NASIL YANİ?Devamında, görüştüğü heyetin “ne tam hükümet memuru, ne de kandırmaca bir devlet ekibi olduğunu, ‘bağımsız bir ekip’le görüştüğünü,bu heyetle görüşmenin ciddi olduğunu” bildiriyor ama en vurucu cümle sonda:“Ancak hükümeti ikna güçleri var mı? ABD’ye rağmen bir şey yapabilecekler mi?”. Bu cümleyle PKK lideri bizi “devlet heyeti denen heyetin hükümetle ilgisi olmadığına ve olayın ABD’ye de karşı gelişeceğine” ikna etmiş oluyor, ya da kendisi “herkesin buna inanacağına” ikna olmuş. Ama işte bu bomba açıklama da diğerleri gibi hiç inandırıcı değil.Bir kere Türkiye’de şu anda “bir devlet heyetinin, özel veya devlet kuruluşunun, medyanın, yargının Başbakan’ın bilgisi dışında kuş bile uçuracağına” kimse inanmaz. Ondan habersiz heyet filan olmaz. Aynen “ABD’den habersiz bir Güneydoğu kararı verilemeyeceği” gibi.. Büyük Ortadoğu Projesi ne oldu, Türkiye bunun dışında mı, buna mı inanacağız?YEŞİL IŞIK İSTEYECEĞİNE..Hayret edilecek şey, Öcalan’ın “yeşil ışık” isteyeceğine aylardır “yeni anayasadaki ilgili değişiklikleri” sormayışıdır. Oysa ne kadar kolay olurdu; hükümet açıklardı, onlar öğrenirlerdi ve bu tehditlere gerek kalmazdı. Bunu yapmayışlarının nedeni “seçimden sonrası için verilen sözler ve o zamana kadar ortalığı bulandırmamak ama bir yandan da çekişiyor görünmek” olabilir mi? Bunu bir ay içinde anlayabileceğiz ancak! Muhalefet partilerinin aklına bu sorular gelmiyor mu, yoksa onlar da oy hesabıyla mı susuyorlar?*****Müjde Ar’ın rüyası!Müjde Ar’ın Kral TV Ödül Töreni’nde annesi sevgili Aysel Gürel’in kılığında onun ödülünü almaya çıktığında; onu rüyasında gördüğünü, cennetten kendisine seslenerek ‘herkes burada ama siyasetçi yok’ dediğini” anlatmasıyla ilgili sorulan soruyu Egemen Bağış cevaplamış.. Ve “Müjde Ar’ın siyasete bulaşmamış rüyalar görmesini temenni ediyorum. Ayrıca onun eşi de siyasetçi” demiş. Demek artık rüyalara da ipotek konacak, siyasi rüya görmek hoş karşılanmıyor.Şakadan farksız gerçekten.. Ayrıca söyleyenin “AB Başmüzakerecisi” olması şakayı (!) büyütüyor. Müjde Ar’ın söylediği tamamen gülümsetmeye yönelik bir espri ki bu tür espriler Batı ülkelerinde her zaman yapılır, akşamları açıp “David Litterman Show”u bile izleseler benzerlerini duyarlar. Zaten izlemiş olsa esprinin devamında “siyasetçiler gelir gelmez kavgaya başladıkları için cennetten çıkarıldıklarını” söylemiş. Hem ezbere konuşma, hem de espri anlayışından uzak bir görüntü yani.Ayrıca bildiğimiz Müjde Ar “kocası siyasetçi diye” söyleyeceğinden de hiç sakınmaz, esprisine onu da katar ne olacak ki? Ama yine de bundan sonra “siyasete bulaşan rüya” görmesin, veya izin alsın, sıkıntı yaratıyor baksanıza.Bence bu olayı AB duymasa çok iyi olur, o durumda da Bağış için sıkıntı olabilir!