Bir söz vardır bilirsiniz; “Varlık barıştırır, yokluk dövüştürür” derler, Başbakan Erdoğan tatile çıkarken muhalefet partileri kurultay tartışmaları içine girdiler. Adettir, doğaldır “seçimlerde umduğunu bulamayan” partiler bir iç muhasebe, hesaplaşma süreci yaşarlar.MHP barajı geçti ama “geçmesi için kendi tabanından olmayan seçmenin” bile oy vermesine rağmen (birileri aksini iddia ederek çırpınıyor ama ben kaç kişiden duydum, herkes duymuştur) yüzde 13’te kalması ciddi bir muhasebeyi gerektirir. Aslında “içinde bulunduğu koalisyonu devam ettiremeyip bozan” bir genel başkan olarak Bahçeli’nin daha fazlasını bulması, inandırması zaten zordu, bu nedenle oradaki hesaplaşmanın haklı bir nedeni var.Buna rağmen ölçülü davranıyor ve CHP’deki şaşmaz fırsatçılığı göstermiyorlar. CHP’de ise dün de gündemi meşgul ettiği gibi tam bir kaos ortamı yaratıldı. Bugüne kadar 33’ü olağan, 15’i olağanüstü olmak üzere 48 kurultay geçirerek “Kurultaylar Partisi” diye anılan ana muhalefet partisinde hemen yeniden Baykal ve Sav ile adamları sahneye fırladılar, her kafadan bir ses çıkıyor.PUSUYA YATANLAR!Özet olarak, daha ilk günden “uzun yıllar kendi malları gibi gördükleri” partiyi Baykal-Sav ve adamlarının elinden almış olması Kılıçdaroğlu’nu onlar için tahammül edilmez ve “ilk fırsatta gönderilmesi gereken” kişi yapmıştı. Deyim yerindeyse, kendi partilerine karşı adeta “pusuya yatmış” gibiydiler. Referandumda aralarından “rakip partinin yönünde” çalıştığı görülenler oldu. Seçim öncesi çoğu partilerine zarar vermek için “eylem ve söylemleriyle” çabaladılar ki buna eski genel başkanları da dahildir.Şimdi de; beklentiye ulaşmamakla birlikte “sırf Kılıçdaroğlu’- nun yarattığı farkla” oylarını 5 puan artırarak yüzde 25 daha fazla oy alan partilerinde Yeniçeriler gibi kazan kaldırma muhabbeti yapıyorlar. İşin ucunda Baykal, Sav ve onlara yakın isimlerin tekrar gücü ele geçirmesinden başka bir şey yatmıyor. Baykal genel başkan olamasa da ona yakın biri olsun, mesele bu..Ama Kılıçdaroğlu halkın dilinden anlayan ve o dili konuşan, her konuda dürüstlüğüne güvenilen, değişimci bir isimmiş, bu özellikleri bir arada bulmak kolay değilmiş, bunların önemi yok.ÇİLLER VE YILMAZ GİBİ...Şunu bilmeleri iyi olur, Deniz Baykal’ın ve adamlarının yapacağı hata aynen Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz’ın hataları gibi partilerinin oylarını eritir ve geriye dönüşü de olmaz. Bunları zamanında Çiller ile Yılmaz için de yazıp eleştirdiğimizde bozulmuş, düşmanlık yapıyoruz zannetmişlerdi, onun için kulak versinler.Koltuk hırsı ve intikam duyguları gözleri kör edebiliyor, yanlıştan zaman varken dönsünler. *****Yargıtay cinayeti teşvik ediyor!Tam bir “çağdışı ülke hukuku” görüntüsündeyiz ve bu gidişle daha uzun yıllar özellikle kadınlarla ilgili suçların cezalandırılmasında gerçek hukukun işlediğini göremeyeceğiz. Ama buna da artık susulmayacak. Eski kocası tarafından aylarca tehdit edilen ama “devletten korunma istediği halde” bu yapılmadığı için cinayete kurban giden Ayşe Paşalı olayından sonra, ülke çapında verilen tepkilerden ve suçlunun aldığı “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezasından sonra artık mahkemeler cinayet suçuna adil cezalar verecek zannettik. Ama Yargıtay’ın son verdiği karar yine yanıldığımızı gösterdi.NAMUS, TÖRE NE FARKEDER?Erzincan’da geçen olayda sanık “nişanlısı ile telefonlaşan” kişiyi öldürüyor. Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi önce sanığın içinde bulunduğu “muhafazakar çevre”yi dikkate alarak haksız tahrik indirimi yapıyor ve müebbet cezasını 20 yıla düşürüyor. Yargıtay 1. Ceza Dairesi bu kararı “töre cinayeti sayılması” gerektiğini söyleyerek bozuyor, bundan sonra Mahkeme bu karara uyarak “müebbet hapis” veriyor.Karar yeniden Yargıtay’a geldiğinde 1. Ceza Dairesi “onama kararı” veriyor. Ama bu kez de Yargıtay Başsavcılığı itiraz ediyor. İtirazın komedisine bakın; “Aile meclisi veya aşiret gibi geniş insan topluluklarınca verilen karar üzerine işlenen cinayetler töre cinayeti sayılır, bunun dışındaki ‘namus cinayetleri’ töre cinayeti kapsamına alınamaz ve ‘haksız tahrik’ indiriminden de yararlanabilir”.Başsavcılığın itirazı kabul edilmiş, böylece cinayet suçlusunun cezası “müebbet hapis”ten 12-18 yıl arasına indirilmiş, bundan sonra yeni indirimlerle “hafif bir ceza”ya çevrilmesi de mümkündür.ERKEK, KADININ NAMUS BEKÇİSİ Mİ?Bu üzerinde çok durulması gereken bir kötü örnektir. Zira kadının namusunu “kocaya, nişanlıya emanet”gören bu anlayışla karısını, nişanlısını öldüren erkeklerin de “namusumu korudum, tahrik vardı” mazeretine sığınması sağlanıyor. Onu da bırakın bir erkeğin erkeği planlı cinayetle öldürmesinde bile “tahrik” indirimine sığınılıyor.Peki kadının namusunu koruma görevinin erkeğe verildiği ve bu öne sürülerek cinayet cezasının indirime uğratıldığı veya birinin “kıskançlık nedeniyle” işlediği cinayete indirim getirildiği yeryüzünde hangi medeni ülkede görülmüş şeydir Allah aşkına?Planlı işlenmiş bir cinayet dünyanın tüm hukuk devletlerinde “ömür boyu” hapis cezası alır ve bu tartışılmaz. Türkiye’de ise (hiç aşiret kararıyla olursa filan demesinler) zaten aşiret hukuku ile karar verilmekte, kadın ve çocuklara tecavüzde de, cinayetlerde de cezaların hafifletilmesi için mahkemeler elinden geleni yapmaktadır.YARGITAY SORUMLUDUR!Yargıtay bu kararıyla bundan sonra “benzer suçlar planlayanları kesinlikle cesaretlendirmiş” oluyor ki bu da başlı başına bir suçtur. Hukukçu değilim ama bunu görmek için hukukçu olmaya hiç gerek yok! *****Çocuğun ruh sağlığı saçmalığı!Benzer bir hukuk skandalı “kız çocuklara taciz ve tecavüz” suçlarında yaşanıyor. 12-13 yaşındaki çocuklara vahşice saldıran alçaklara “mağdurenin ruh ve beden sağlığının bozulup bozulmaması” gibi bir çağdışı maddeye bakarak ceza veriliyor. Daha üç gün önce Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 13 yaşında bir çocuğa tecavüzden farksız şiddet uygulayan, cinsel istismarda bulunan suçlu için “cebir olmadığına karar verdi, çocuk rızasıyla gitmiş” gerekçesiyle cezayı hafifletme girişimini duyduk. Neyse ki Yargıtay orada doğru müdahale yaparak kararı bozmuş.Bir mahkemenin “13 yaş”ı yetişkin gibi görmesine, bu çocuğun “bir arabaya aldatılarak götürülmüş olabileceğini” hiç göz önüne almamasına yine dünyanın hiçbir yerinde rastlayamazsınız. Ama artık yeter bu rezaletler, ya hukuku uygulasınlar ya da “biz yapamıyoruz” desinler. Ağır suçları teşvik edici bu kararlara susmayacağız, onu da bilsinler.Bu güne kadar yok farzedilip üstü örtüldüğü için binlerce çocuğun işkence çektiği ensest (aile içi çocuk tecavüzü) başta olmak üzere ülkedeki bu çocuk ve kadın istismarı bitirilmek zorundadır.
Ana muhalefet partisinin bugüne kadar hiçbir zaman ‘tam bir iktidar alternatifi olamamasının’ çok nedeni var ama bu seçimin arkasından da anında cadı kazanını kaynatmaya başlamaları “önde gelen neden”i açıkça anlatıyor. İç kavgaları, parti içi çekişmeleri ve iki günde bir kurultay saçmalığını hiç bırakmamalarıdır ilk neden. CHP’nin seçimde yüzde 30 civarında oy alacağı da söyleniyordu, yüzde 26 oyda kaldı ama yine de partinin oyu bir önceki seçime kıyasla yüzde 5 arttı, milletvekili sayısı 112’den 135’e çıktı. Seçimden kısa süre önce “eski genel başkanın skandallı değişimi” arkasından çifte kurultaylarla kaybedilen zaman, “grup başkanvekili ile ilgili kaset olayı”, “İklim Bayraktar’la ilgili yaratılan olaylı dönem ve yine zaman-prestij kaybı”, bunlara Genel Başkan’larının mezhebi ile ilgili (yapılmaması gereken) antipropagandaları, partinin “BDP-PKK ile ilgisi varmış” gibi haksız iddiaları da katın, dışarıdan bakan biri “çok zor bir süreç” olduğunu net görebilir.SUÇLAMA DA İNSAFLI OLUR!Kılıçdaroğlu bu süreçten az etkilenerek çıkmak için elinden geleni yaptı, projeler açıkladı, halka yakın ve her kesime ulaşmak isteyen bir görüntü çizdi vs vs... Ve kimse yadsıyamaz, beğensek de beğenmesek de bu partiye yapıştırılan“statükocu” etiketini kullanılamaz hale getirdi, bir “değişim”e imza attı. CHP’nin en önemli ve “kendi seçmeninde bile oy kaybı yaratan”, aynı zamanda “Deniz Baykal’la özdeşleşmiş” olan; statükoculuk, aynı söylemlere yapışıp kalma ve birkaç ilin dışına çıkmama gibi dezavantajları bu kısa dönemde tersine çevrildi.Ama süre “imaj değiştirmek ve herşeyi detaylarıyla halka anlatmak” için çok kısaydı, bununla birlikte Kılıçdaroğlu’nun elinden geleni yapmaya çalışmadığını kimse söyleyemez. Şimdi gelinen noktada “oy ve milletvekili artışına rağmen beklentiler gerçekleşmemiş olduğuna göre” yapılacak şey oturup hep birlikte durum analizi yapmaları ve hataları ortaya çıkarmalarıdır değil mi? Ama hayır, Deniz Baykal ve kendisine yakın milletvekilleri bir yandan, İstanbul eski İl Başkanı bir başka yandan kazanı kaynatmaya başladılar.KURULTAY İSTERÜK!Kemal Kılıçdaroğlu’nun da hataları olabilir, CHP’li beklediyeler arasında başarısız olanlar bu sonuçta etkili olabilir, örgütün (kendileri “dışlandık” demesine rağmen) başarısızlıkları veya “MHP baraj altında kalmasın diye oraya giden oylar” olabilir. Bence; milletvekili listelerine “arkasında kitleler olan” isimler yerine “kimsenin tanımadığı” kişilerin konması hataydı, bunu seçim öncesinde de yazdım ve örneğin Mustafa Sarıgül’ün adından söz ettim. Bırakın tüm ülkede sevilmesini, “belediye başkanlığında başarının sırrı”nı öğretse bile kazançtı, TKB Başkanı Sema Kendirci Türkiye’de kadın sorununu en iyi bilen sivil toplumculardan biriydi, aynı şekilde Yaşar Nuri Öztürk kazanılması gereken bir isimdi ama onlar yerine isimsizler düşünüldü. Bazı adayların hangi nedenle tercih edildiği bile anlaşılamadı. Bununla birlikte seçim sonucunu “istifa”ya bağlamaya çalışanların, Baykal kaç seçim kaybettiği halde hiç üstlerine alınmayıp da şimdi yine “kurultay isterük” diye bağrışanların haksızlık yaptığını düşünüyorum. Şu soruyu sormalı; içinizden hangi isim mevcut dezavantajlara ve kısa süreye rağmen oyları “yüzde 30 ve üstüne” çıkarabilirdi? Rakiplerinin her fırsatta “kaset olayını” yüzüne vurup “yanındaki eşin miydi” diye soracağı ama şimdi “Kendini kandırmasın, benim zamanımda anketler yüzde 29 çıkıyordu, oy kaybı yaşadık” diyen ama aslında yüzde 20’nin üzerine çıkamayan, Antalya Belediye Başkanı Akaydın’ın da “o ildeki başarısızlığın sorumlusu” gösterdiği Baykal mı? Yoksa onunla birlikte ortaya fırlayan ama (seçim öncesi yaptıklarıyla) partilerinin kayba uğramasında payı olan yakın adamları mı? Ya da “milletvekili listesine konmadıkları için” kinle köpürerek intikam almaya çalışanlar mı?Bir parti seçim sonrası muhasebesini, hesaplaşmasını kendi içinde elbette yapar ve yapmalıdır da, ama şu anda görülen, ekranlarda yaka paça kavgalarla sürdürülen “fırsatçılık” tan “bitmeyen koltuk kavgası”ndan başka bir şey değildir. Dışardan son derece itici ve çirkin bir görüntü verdiklerini unutmamak için arada bir aynaya baksınlar bence! (Not: MHP’nin neden kendileri gibi bir tablo sergilemediğini de düşünebilirler tabii. Biraz utandırıcı olur ama..)***Yedek pusulalar nerede?LDP Genel Başkanı Cem Toker bir e-posta göndermiş. “19 milyon fazladan basılan yedek oy pusulası ile ‘oy kullanmayan yaklaşık 6.5 milyon seçmen’in oy pusulaları nerede” diye soruyor. Ve “YSK eminim oy pusulalarını illere zimmetli dağıtmıştır. Geri topladıkları oy pusulalarını gazetecilere gösterebilirler mi? Bilelim, görelim ki devletin en bağımsız ve tarafsız kalması gereken kurumuna saygımız, güvenimiz artsın” diyor.Bu soruyu bir siyasetçi olarak da, vatandaş olarak da sorma hakkı var, onun için (bugüne kadar sorulara, endişelere hiç cevap vermeyen) YSK ’ya duyuralım, bu pusulaları gösterebilirler mi?***Müjdat Gezen adına uydurma mesajlar!Önce seçim günü bir arkadaşım “Müjdat Gezen’in twitter’da yaptığı ‘oy pusulası’ şakası” ndan söz etti, hatta “görmen lazım” diyerek telefonuma gönderdi de... Baktım, bunu benim tanıdığım Müjdat Gezen asla yapmaz, ‘Hayırdır’ dedim ama o günün telaşı içinde üzerinde duramadım. Ertesi gün bir başka tanıdığım bu kez seçim sonucu ile ilgili bir sözü “Bak Müjdat Gezen ne yazmış” diyerek anlattı ki o da bir garip...Açtım telefonu ve ‘mesajlarının twitter’da dolaşmakta olduğunu’ söyleyerek ‘pek de sana ait durmuyorlar, bana da gönderildi ve dikkatimi çekti’ dedim. Bir süredir bel ağrısını geçirmek için evinde dinlenmekte olan Müjdat Gezen hayretler içinde “Hiçbiri bana ait değil ama ben zaten facebook sayfamın olmadığını, twitter’da da yazmadığımı açıklamıştım” cevabını verdi. Bunların önemli olduğunu, zira kitlelerin izlediğini söyleyince benden rica etti.“Twitter ve facebook’a ait hiçbir bilgisinin olmadığını, hatta bilgisayarın kapağını bile kaldırmadığını” söyleyerek (bunu daha önce de ondan duymuş, bilgisayar kullansa kitap ve oyunlarını daha rahat yazacağını da hatırlatmıştım ama yapmıyor) birilerinin “kendisinin adıyla bunu yaptığını”, bunun çok ayıp olduğunu belirtti. Düşünün, bu gerçekten bir sanatçının, bir insanın kimliğine-kişiliğine açıkça saldırı, düşmanlık değilse nedir? Gerçekten ayıptır, gerçekten terbiyesizliktir, kötü niyettir bu yapılan ama zaten yapan da bunları anlayacak kapasite olsa yapar mıydı bir de o var. Ben bilmeyenlere aktarmış olayım (ki aynı şey daha önce kendim için de gerekmiş ve yazmıştım) facebook veya twitterda görülen mesajların, oy pusulası üzerinde yapılmış düzeysiz şakaların hiçbiri Müjdat Gezen’e ait değil!
AKP bu seçimden (yazdığım saatlerde) 2007’de aldığı oranı da geçerek “yüzde 50.2” ile çıktı. Ana muhalefet partisi CHP oy oranını ‘tahmin edilen yüzde 30’lara çıkaramamakla birlikte 2007’den “yaklaşık yüzde 6” daha fazla oy alarak (25.8 ile) lider değişiminin olumlu etkisini gösterdi, MHP ise baraj altında kalması için ortaya konmuş bütün gayretlere rağmen “yüzde 13.9” oy oranı ile rahatça Meclis’e girdi.Bu seçimin çok önemli, hatta “Türkiye tarihinin en önemli seçimlerinden biri” olmasının nedenlerinden biri de “seçimden sonra yapılacağı söylenen yeni anayasanın tek parti tarafından yapılmaması” idi ve oyların açıklanması sırasında ekranlarda yapılan konuşmaların çoğunda “halkın yeni anayasayı AKP’nin tek başına yapmasına izin vermemiş olduğu” söyleniyordu. İktidar partisi oylarını “yüzde 3” arttırmakla birlikte yeni anayasayı tek başına yapmak için gerekli 367 sandalyeye sahip olamamış, referandum için gerekli 330’un da altına düşmüştü. Bu nedenle “uzlaşma”ya ihtiyaç olacağı görüşü baskın çıkıyor, “bunun da iyi olacağı” belirtiliyordu.BAŞKANLIK SİSTEMİ GELECEKTİR!Ben aynı fikirde değilim, AKP’nin 326 sandalye ile de; Batı demokrasilerinde kesinlikle bütün partilerin, bütün kesimlerin anlaşması ile hazırlanan anayasayı tek parti olarak hazırlayıp “referandum için gerekli sandalyeleri de bularak” yeni anayasayı halkoyu ile yapmayı deneyeceğini en büyük olasılık olarak görüyorum. Bu nedenle “başkanlık sistemi”ni şimdiden gelmiş saymak, Başbakan Erdoğan’ı da “başkan” olarak görmek mümkündür. Bu anayasada BDP’nin ve Öcalan’ın öne sürdüğü taleplerin ne kadarının gerçekleşeceğini ise bekleyip göreceğiz.Öcalan “15 Haziran’a kadar” süre verdiğine ve “sonrasına karışmam” tehdidini de savurduğuna göre herhalde fazla beklemeye de gerek kalmayacak... Öte yanda AKP iktidarı Batı ülkelerinin medyalarında da “tehlikeli sonuçlara, baskının iyice arttığı uygulamalara yol açacağı” şeklinde makalelerin çıktığı yükseklikte oy oranını aldığına göre, yargının da bağımsızlığını yitirdiği bir dönemde böyle bir tehlikenin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de bir başka önemli nokta olacaktır.ANKETLERDEKİ ŞAŞMAZLIK!Seçime dönelim; ‘güven duyularak gidilen’ bir seçim oldu mu bu, hayır. Seçim öncesi YSK’nın pek ses çıkarmamasına rağmen “milyonlarla artan seçmen ve seçmen kartları” tartışmaları, aynı kişiye gönderilen çifte seçmen kartları, binalarda daire ve seçmen sayılarının fazla gösterilmesi gibi birçok duyum nedeniyle büyük kitleler “hile endişesi” ile oy verdi. Seçim esnasında da “sahte oy pusulaları” ile yakalananlar, bu nedenle çıkan kavgalar, başkalarının yerine oy kullanmaya gidip yakalananlar haber oldu. Seçim bittikten sonra bunlar unutuluyor ama “huzursuz bir seçim” olduğunu da kimse yadsıyamaz.Hayrettir, seçim anketleri ve hatta onlardan çok önce başlayan “tahminler” yine son yıllardaki seçim ve referandumlarda olduğu gibi “artı-eksi 2” hata payı ile sonucu bildi. İlk günden başlayarak “yüzde 48” en fazla tekrarlanan rakamdı, “artı yüzde 2” ile sonuç “yüzde 50.2” oldu. Doğrusu; “50 milyon seçmenin oyunu tek tek saymış gibi önceden ve hiç şaşmadan doğru bilebilen” bu anketlere hayran olduğumu bir kez daha söylemeliyim. Ülkede oyları altüst edecek, herkese parmak ısırtacak en beklenmedik olaylar gerçekleştiğinde bile onlar “aynı rakamları vermeye” devam ettiler ve yine bingo!ARINÇ DAHA DAİYİ BİLİYOR!Ama bu konuda bütün anketleri toplasanız Bülent Arınç’ın tahminine yetişemez. Referandumdan aylar önce “yüzde 60” demişti, “eksi yüzde 2” hata payı ile aynen bildi, bu seçimden çok önce “yüzde 47’yi de geçeceğiz” dedi, AKP İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu ise “yüzde 50’nin altına düşmeyecek” dedi, her ikisi de aynen bildiler. Artık ankete bile gerek yok, siyasetçiler anketlerden de kolay tahmin yapabiliyor, eski seçimlerde kim böylesine tutturabilirdi ki, denemeye bile kalkmazlardı.MİLLET İRADESİNDEN HUKUKSUZLUĞA TEPKİ!Bu seçimde seçmenin AKP’ye “devam” demesi bir mesaj ise “Ergenekon sanığı, Balyoz sanığı” diye cezaevine atılan Mustafa Balbay, Mehmet Haberal, İlhan Cihaner, Engin Alan gibi değerli insanlara yapılan büyük haksızlığı sineye çekmiş olmadığını, bu soruşturmada yapılan hukuksuzluklara tepki gösterdiğini açıkça anlatması da diğer mesajdır. 12 Eylül darbesini yapan kişi savcıdan tatil izni alarak giderken, 27 Nisan muhtırası halı altına süpürülürken “darbe yapacaklardı” iddialarıyla insanların cezalandırılmasına gösterilen tepki de “millet iradesi”ne aittir ve “içerdeki diğer insanlar açısından da” dikkate alınmalıdır.Seçim sonuçları hayırlı olsun diyelim ve bundan sonra balkon konuşmalarının “daha sonraki icraatlarla örtüşmesini” dileyelim, yapılacak şey budur.
Referandumda tatilini kesmemek için oyunu kullanmayan çok kişi vardı, onlara “kararsız” denemezdi, “sorumsuz” tanımı daha çok yakışırdı, hepsi milyonlarca “sandığa gitmeyen seçmen”e katıldılar. O referandum ülkenin geleceğini olumsuz etkileyecek “yüksek yargı operasyonları”na yol açtı ki nelerin yapıldığını Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı da kısa süre önce yayımlanan kitabında açıkça anlattı. Neyse ki bu kez seçim öncesi Bodrum’un bomboş olduğu haberi veriliyor, bu da diğer tatil bölgelerinin de boş olduğunu, insanların oy vermeden tatile gitmediğini gösteriyor.DEDEMİN MEKTUBU...Daha önce yazmıştım, iki buçuk yıl önce kaybettiğim anacığım son yıllarını tekerlekli sandalyede geçirmiş ama “Beni ne olursa olsun oy kullanmaya götüreceksiniz” diyerek sandığa mutlaka gitmişti. Birkaç gün önce “Dedemin mektubu” başlığı ile bir mektup aldım. 80 yaşın üstünde bir okurumuzdan “kendisinin internetle, bilgisayarla ilgisi olmadığı için torununun yardımıyla yazdığı” bir mektup aldım. Kendisi ve “artık çoğu ölmüş olan” dediği arkadaşlarının Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkeleri için yaptıklarından başlayarak o kadar güzel şeyler yazmıştı ki hepsini sizinle paylaşmak isterdim ama şimdilik sadece “seçimle ilgili” anlattıklarını alacağım. Şöyle diyor:“Lafı çok uzatmak istemiyorum çocuklarım, sizlerden küçük bir ricam olacak. Her seçim görüyorum ki ülkemizde 8-9 milyon evladımız SEÇİMLERDE OY kullanmıyor... Bu korkunç bir şey. Ne gariptir çoğu okumuş yazmış aydın ve eğitimli hatta gelir seviyesi çok iyi.O Pazar günü sinemaya kafeye, mangala ya da gezmeye gidiyor ama seçime gitmiyor. Altı üstü 30 dakika zaman ayırmak zor geliyor. Belki yanlı ve bilinçli yapılmış anketlerin etkisi ile direnci, umudu kırılıyor ve sandığa gitmiyor. Kimse kimseyi zorlayamaz, herkes istediğini yapmakta özgür. Ama PAZAR günü yapılacak kader seçiminde bu MİLYONLARA ihtiyaç var. Ben bir sonraki seçimi sanırım göremeyeceğim. Ama keşke imkanım olsaydı ve ALLAH bana büyük bir güç verseydi bu milyonları tek tek sırtımda taşıyıp sandığa getirmek isterdim.”KIR SAÇLILAR, TAKMA DİŞLİLER! “Sadece 30 dakika.. Bu güzel vatan için çok mu? Kendi çevremde gözlüyorum, gençler oy vermeye gitmiyor. Sırada 3 dakika fazla beklediğinde sıkılıyor ve geri dönüyor. Seçim günü sandıkların önünde ve erken saatlerde hep biz kır saçlılar, takma dişliler. Çocuğumuzun yardımı ile ya da baston, koltuk değneği ile gelip oy veriyoruz.Sizleri yüz binler hatta milyonlar okuyor. Haddimi aşmazsam ricam şu; LÜTFEN bu milyonların sandığa sahip çıkmasını sağlayacak hatta koşa koşa gitmesine vesile olacak yazılar yazmanız. Bir satır... İki satır, ya da bir sütun (...) Pazar gününe kadar böyle bir yazı yazarsanız çok mutlu olurum. Benimki sadece bir rica VATANIMI çok seviyorum. Bu topraklar bize aş verdi, iş verdi.. Çalışmalarınızda size güç ve şans diliyorum çocuklarım. Sağlıkla kalın, mutlu olun. Emekleriniz boşa gitmesin. Haddimi aşmış olabilirim ama bir şeyler yapmak istedim sadece. Çaresizlik ÇOK KÖTÜ!”İşte “Dedemin mektubu”... O dede yapabilse, sandığa gitmeyen milyonları (ki aslında 8-9 milyonun çok üstünde) sırtında taşımak istediğini söylüyor. Haddini de hiç aşmamış, estağfurullah başımın üstünde yeri var... Bilmem ki “zahmet olmasın” diye veya “bir şeylere kızdığı, öfkesi olduğu için” sandığa gitmeyenlere biraz duygu ve sorumluluk aşılayabildi mi bu mektup?Lütfen sandığa gidin, kime istiyorsanız ona oy verin ama mutlaka oyunuzu kullanın. Kendiniz için değilse “sıkıntı çektiğini gördüğünüz” diğer insanlar için, ülkenizin geleceği için... Hepinize “hayırlı seçimler” diliyorum! “Dede”ye de saygılar sunuyorum, umarım daha çok seçimler görür.*****Size iftira atılsa hemen inanalım mı?Turneye gitmek istemediği için aylardır başrol oynadığı oyundan “rol arkadaşı ve yönetmeni” Cihan Ünal’ı “kendisini taciz etmekle suçlayarak” ayrılmayı tercih eden Hande Ataizi’nin iddialarına onunla defalarca aynı sahnede rol almış ünlü sanatçılar, tiyatronun duayen isimleri cevap verdiler. Başta Can Gürzap olmak üzere çoğunluk “meslek hayatı boyunca adı hiçbir olumsuz haberde yer almamış olan” Ünal’ın “Tiyatroda işini en ciddiye alan sanatçı olduğunu, böyle bir iddianın gerçekle ilgisi olmayacağını” söyledi. Aynı şekilde Tiyatro İstanbul’un sahibi ve o rolü kendisine teklif eden Gencay Gürün “Hande Ataizi’nin kendisiyle konuştuğunu söylediği” iddiasının da yalan olduğunu, ileri sürdüklerinin hayali olduğunu, artık işin reklam bölümü geçtiği ve bir TV programını da kaptığı için oyunu bırakmak isteyip bu mazereti bulduğunu, daha önce Dönme Dolap isimli oyunu da yarım bıraktığını” açıkladı. Cihan Ünal “iddia edilen sözlerin ve davranışların hiçbirinin kendisine ait olamayacağını” söyledi ve “özür hikayesinin de ne olduğunu” anlattı. NE TACİZ, KİMSE FARKETMEMİŞ! Şimdi durum buyken ve onlarca kez oynanmış oyunda Hande Hanım’ın hiçbir şikayeti duyulmamışken, son oyunda ortaya atıverdiği bu garip, “500 seyirci izlerken taciz edildiği” iddiasının muhatabı böyle anlatılan ve ciddiyeti, disipliniyle tanınan bir sanatçı ise durup bir düşünür ve haksızlık etmek ya da birinin “kendini kurtarmak için başkasını acımasızca yıpratmasına yardımcı olmak” istemezsiniz değil mi?Sadist filan değilseniz veya futbol takımı tutar gibi taraf tutuyor değilseniz istemezsiniz. Ama işte “Ben Hande’yi tutuyorum çünkü Cihan Ünal’ı pek sevmem, kasıntıdır vs” diye başlayarak futbol takımı esprisini gerçekleştirenler gördük. Eğer hiç düşünmeden her duyduğuna inanmak o kadar kolay ve doğru ise “kendileri hakkında da 40 yıllık mesleklerine ve isimlerine zarar verecek benzer iddialar ortaya atılsa”, başkaları aynı şekilde hemen inanmalı mıdır? Zira “iddia” bu, hele son zamanlarda iyice görüldü ki “gerçek olmasa da” attın mı yapışıp kalıyor bu memlekette..Böyle hassas konularda çok iyi düşünüp öyle konuşmalı bence!DAVAYI GÜRÜN AÇACAKMIŞ!En azından “Genç yaşlarından beri Ünal’la aynı oyunda oynamış ve ‘böyle bir şeyin söz konusu olamayacağını, hele sahnede hiç olamayacağını’ söyleyen sanatçılar”a “sanki olayı görmüş gibi konuşuyorlar, inanamıyorum” diyen Ataizi’ne bir gazetecinin sorması gereken “aylarca oynadın (sarmaş dolaş sahneler boy boy gazetelerde yer alır reklamlar tavan yaparken) bir taciz olmadı da son oyunda mı oldu? Ayrıca bu ilk değilmiş, daha önce de bir oyunu yarıda bırakmışsın” sorusunu sorarak düşünmeliler. Gencay Gürün, Ataizi’nin “gerekirse dava açarım, elimde kayıtlar var” sözü için “Ben dava açıyorum zaten, çıkarsın kayıtlarını görelim” diyor. Kıbrıs’ta yarım kalan oyunu kurtarmak için günlerdir çalıştığını söylediği Cihan Ünal’ın da dava açacağına inandığını ekliyor.Ama sonuca bakın; Hande Ataizi oyunu bu şekilde skandalla bırakmasa böyle bir reklam olacak mıydı? (Not: Kadınlara karşı taciz, tecavüz konularında bugüne kadar benden çok tepki veren yazar yoktur Türkiye’de ama bu; ‘kadınım nasılsa inandırırım’ diyerek insanlara haksızlık edilmesine göz yummayı gerektirmiyor.)
İşçisi, gazetecisi, sivil toplumcusu, rektörü, öğrencisi, çiftçisi, profesörü, parti genel başkanı, cerrahı, hukukçusu, siyaset bilimcisi, ağzını açan, gösteri-eylem yapmaya kalkan herkes hakareti yedi, üstüne bir de halka şikayet edildi. Şanslıysa hakaretle kaldı, daha şanssızsa ya dava açıldı, ya pankart taşıyan iki öğrenci veya kitap-yazı yazan gazeteciler vb gibi içeri tıkıldı. Ama Türkiye için hala “laik-demokratik hukuk devleti” deniyor, hala dünya “bu ülkede demokrasi olduğuna” inandırılıyor. Son olarak Hopa’da emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun polis tarafından “darp ve boğazına biber gazı sıkılması sonucu” ölümüyle sonuçlanan olayları AKP İl Başkanlığı önünde protesto etmek isteyen eylemcilere polisin uyguladığı işkence haberini duyduk (parantez içinde “polis” sözcüğüyle bütün polisleri değil, emirle yasa dışı hareket edenleri kastettiğimi belirtmeliyim). Eylemciler gözaltına alınıyor, camları film kaplı otobüste işkenceye, taciz ve hakarete başlıyorlar ve bu dehşet 4 gün gözaltı süresince, Ankara Barosu Başkanı Prof Dr Metin Feyzioğlu Emniyete gidip müdahale edene kadar sürüyor.AĞLAYAN EYLEMCİ!Aralarında sendika temsilcileri de bulunan eylemcilerden kadın olanlar “polisin yaptığı cinsel tacizin ve ‘o...’ sözüyle başlayan hakaretlerin dayaktan da fazla onur kırıcı, aşağılayıcı olduğunu” söylemişler. BES Danıştay Temsilcisi Hacı Özkan ise “Kolluk görevlilerinin işinin dövmek değil, sağlıklı şekilde savcılığa teslim etmek olduğunu” söyledikten sonra “yapılan hiçbir din, ideoloji ve düşünce ile bağdaşamaz. Bu mudur ileri demokrasi, hukukun üstünlüğü” derken gözyaşlarını tutamamış. Şimdi bunları okuyanın ne anlaması lazım?Bir yürüyüşe, eyleme katılır ve en demokratik vatandaşlık hakkını kullanmaya kalkarsan (iktidar partisinin hoşuna gitmediği takdirde) aynı tehlikelerle karşılaşabilir, erkek kadın demeden ağzın burnun kırılabilir, hatta öğretmen Metin Lokumcu gibi biber gazıyla ölebilirsin. Artık o polis “senin polisin” değil, emir karşısında “düşmanın”! Bu olanlar “istendiği anda” vatandaşla polisin nasıl “düşman kamplar” haline getirilebildiğini gösteriyor maalesef. “Vatandaş için var olan” devlet gücünün “vatandaşa karşı” kullanılacağını gösteriyor. Olup bitenlerin hepsini topladığınızda ise artık “demokrasi” olduğunu söylemeye kimsenin hakkı olmadığını. Bundan sonra “dehşet demokrasisi” desek daha çok uyacak galiba!EN ÖNEMLİ KARŞILAŞTIRMA!Hani partileri ve liderleri karşılaştırıyorlar ya; bence en önemli karşılaştırma “ben demokratım ve gerçek demokrasiyi getireceğim” dediğinde hangisinin gözlerinin daha dürüst baktığı, sözlerinin daha inandırıcı geldiğidir. Demokrasinin “insan hakları, basın özgürlüğü, bağımsız yargı ve devlet kurumları” demek olduğunu, “vatandaşları ayırmadan onlara sahip çıkmayı, ülke yönetenlerin intikam duygusuyla hareket etmemesi gerektiğini” bilip bilmediğidir. Gerisi detaydır. Bugünlerde sakın unutmayın!*****Çifte kart benim de hakkım!Apartmanlardaki daire sayısının arttırıldığını, 8 daireli binaların 10 daireli gösterilerek orada yaşamayan insanların seçmen gösterildiğini, insanların “evimde oturmayan kişiler buraya kaydedilmiş” dediğini yazmıştım. Geçenlerde bir profesör tanıdığım telefon etti ve “subay lojmanlarında bile dairelere başkaları yerleştirilmiş, inanılır gibi değil bir dairede 9 kişi gösterilmiş, isterseniz adıyla-adresiyle verebilirim” dedi.Dün çıkan son haber ise tek başına olayı, “mantar gibi biten milyonlarca ekstra seçmene yapılanı” tüm verilerle açıklamaya yeterli görünüyor. Kocaeli’nin Derince ilçesinde evli Sakine Erdağı isimli vatandaşa YSK tarafından 2 ayrı seçmen kartı gönderilmiş. Birinde anne ve babasıyla daha önceden oturduğu Darıca’daki evde ‘erkek’ olarak ama kızlık soyadı olan “Özdal” ile yazılmış. Orada oyunu Faik Şahenk İlkokulu’nda 1053 nolu sandıkta kullanacakmış, diğeri şimdiki adıyla ve Derince’de bir okulun 1301 nolu sandığında... Aman ne güzel, düşünün; hiçbir soruyu cevaplamayan ve toplumu güven duyulmayan bir seçime sürükleyen YSK kadınları bile erkek yaparak ve “farklı TC kimlik numaraları” ile oy kullandırabiliyorsa milyonlarca kadını erkek, erkeği kadın yapabilir ve hepsinin 2 kez oy kullanmasını sağlayabilir. Buna çift oy kullanması mümkün; sandık görevlileri, kamu çalışanları ve diğerlerini ekleyin bir seçimden diğerine 4 yılda nasıl olup da seçmen sayısının 9-10 milyon arttığını anlarsınız.KILIÇDAROĞLU’NA SORDUMPerşembe sabahı gazetecilerle yaptığı toplantıdan sonra bu soruyu Kemal Kılıçdaroğlu’na da sordum, ‘Vatandaş huzursuz, mektup yağıyor, siz ana muhalefet partisi olarak neden araştırmadınız, YSK’dan cevap istemediniz? Nasıl oluyor da milyonlarca ekstra seçmen ve seçmen kartı ile seçimi kolayca kabul ediyorsunuz’ dedim. “Arkadaşlarımız araştırıyor, kapsamlı bir çalışma yapıyorlar” cevabını verdi. Artık çok geç değil mi, haftalar öncesinden, bu “evimde yabancılar var” şikayetleri başladığında ve milyonlarca ekstra seçmen olduğu söylendiğinde yapılmalı, YSK’nın kaçamak cevapları yeterli görülmemeliydi. Devlet kurumlarının artık bağımsız olmadığı, verilen rakamların hatta istatistiklerin “şüpheli” olduğu bilinmiyor mu? Her neyse, onlar bu kadar rahatken söylenecek şey yok. Amaa... Anayasa’da “bütün vatandaşlar eşit haklara sahiptir” yazdığına göre YSK çift seçmen kartı vermediği her vatandaşa karşı anayasal suç işlemiştir, ülke için böylesine önem taşıyan bir seçimi “kesinlikle şaibeli” hale getirmiştir. Bu nedenle kendilerinden “yargı yoluyla şikayetçi olma” hakkımız vardır ve olmalıyız da!*****Fatmagül muhteşemdi!Hatırlayın, “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisi başladıktan kısa süre sonra Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Aliye Kavaf hemen “Ama efendim orada tecavüz sahnesi var, toplumun ahlakını bozar vs” gibi sözlerle dizinin kaldırılmasından filan söz etmiş, biz de ‘tam aksine yarar sağlayacağını’ söyleyerek bir sahne için dizi kaldırma anlamsızlığını eleştirmiştik.Daha sonra birkaç kez ‘ülkedeki yaygın tecavüz vahşeti’ konusunda insanların aydınlatılması için bu dizinin ne kadar yararlı olduğunu, tecavüzcülerin “güçlü ve zengin de olsalar” cezadan kaçamayacağını göstermesinin, cezaevi sahnelerindeki konuşmaların bile çok iyi düşünüldüğünü yazdım. Ama bu haftaki bölümünde “tecavüze uğrayan kadınların nasıl hareket etmesi gerektiğini, suçlu ve utanması gerekenin kendisi olmadığını, mağdur kadınların hayatlarına yine devam edip mutlu olabileceklerini” ve daha bir çok şeyi öyle başarıyla izleyenlere aktardı ki bence başarının doruğundaydı. Zaten oyunlarını hayranlıkla izlediğim tüm ekibi, başta senaristleri olmak üzere bir kez daha (ve yılların ‘kadın hakları savunucusu’ olarak da) kutluyorum.
Kadın gazeteci, kadın TÜSİAD Başkanı, kadın gösterici ağzının payını aldı, sıra kadın profesörde (işte kadın sorunu!).. O “Zincirlikuyu Mezarlığının kapısındaki ‘Her canlı ölümü tadacaktır’ sözü” için “ayet olduğunu biliyorum ama orada görmek sinir bozucu” dediği için daha önce halka şikayet edilmişti aslında ama seçim öncesi bir kez daha hatırlatıldı zira rakip partiyi bir şekilde “dine saygısız” göstermek ve halkın tepkisini çekmek için gerekli.. Tarihi, savaş dönemini filan kurcalamak da yetmiyor bazen, bugünden örnek aranıyor zorlamalarla.Oysa bu “ayetten alınarak oraya asılmış olan” söz yıllar önce medyada tartışılmıştı. Zaten her gün olumsuz olaylara uyanan morali bozuk bir toplumda, yine her gün o yoldan geçen insanlar -özellikle gençler- için moral bozucu olduğu birçok kişi tarafından söylenmişti. Bu da söyleyen insanların “dine saygısız olduğunu” göstermez ve zaten o günlerde de kimsenin aklına bu konuya girmek gelmemişti. Ayrıca... Her Müslüman Kur’an’ın her satırına uyuyor mu? Örneğin; miras, boşanma, eşler arsında mal rejimi uygulaması gibi yeni medeni yasalarla Kur’an’da söylenenden farklı uygulamalar getirildiğinde bunu memnuniyetle kabul edip uyanlara kızılmıyor da, neden sadece bazı ayetler konusunda panter kesilmek gerekiyor? Kulların bir hatası varsa bunu değerlendirmenin başka kullara kaldığını kim söylüyor? Kur’an’da var mı bu?İBADET HAKKIBaşbakan Erdoğan son miting konuşmasında yine tarihe değinerek rakip parti döneminde “Türkiye’de ibadet hakkının yasaklandığını, camilerin ahıra çevrildiğini” de tekrarladı ki elbette çok ciddi, tartışılması gereken iddialardır. Dine ve tarihe olan merakımdan ‘belki ben iyi bilmiyorum’ diyerek araştırdım, soruşturdum, din bilginlerine de sordum, Türkiye’de “kitlelerin ibadet hakkının yasaklandığı” bir dönemi kimse hatırlamıyor. Camilerin ahır olduğu iddiasına gelince, bunu daha önce (bana göre Türkiye’nin en iyi din bilimcilerinin başında gelen) Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ten duymuştum. İslam fıkıh tarihinde, fıkıh alimlerinin kaynaklarıyla “camilerin gerekli zamanlarda kamu hizmetleri için kullanımının mümkün olduğunu, askeri nedenlerle de kullanılabileceğini, Suriye, Mısır gibi İslam ülkelerinde daha ileri fetvalarla defalarca bu şekilde kullanıldığını” söylemişti. Ona sorulacak olursa bu konuyu kusursuz anlatacağına şüphe yok, keşke sorsalar.Bu nedenle, İkinci Dünya Savaşı’nda, sınırda görevli orduyu doyurmak için köylüden toplanan hububatın bozulmaması, kaybedilmemesi için (silo olmaması nedeniyle) camilerin boşaltılıp silo olarak kullanılmış olmasını bugün “dine saygısızlık” olarak anlatmak ve bilmeyen halkı inandırmaya, siyasi rant elde etmeye çalışmak ne derece dürüst siyasettir iyi düşünmek lazım.Keşke bu hayati önem taşıyan seçim bile “ilkeli siyaset”i unutturmaya, özellikle de dini-inancı-ibadeti buna alet etmeye yetmeseydi, inanın bana okurken ve yazarken acı çekiyorum artık!(Not: Bütün şu yaşadıklarımız, duyduklarımız hele de uzun zamandır tatil yapamayınca öyle yorucu hal alıyor ki biraz dinlenmeye ihtiyaç duyuyorum artık. Fırsat bulursam bugün Ankara’ya gidecek, o arada çok beğendiğim Nar romanını da Cumartesi günü yazarı Seyhan Livaneli’ye imzalatacağım. Saat 16-18 arasında Kentpark AVM’de Arkadaş Kitabevi’nde olacakmış. Seçim sonrası da vınlayacağım zaten, şimdiden haber vermiş olayım sevgili dostlar!)*****Kılıçdaroğlu’ndan sıkı bir kadın projesi!Dün sabah saat 9’da diğer kadın meslektaşlarla birlikte İstanbul Dedeman Otel’de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile partisinin kadın kurmaylarını dinledik. Onu dinlerken “neden liderler arasında ‘TV’de en yüksek reytingli’ lider olduğunu” düşündüm. Ve buldum tabii, son derece inandırıcı tavırlar, dürüst bakan gözlerle net ve sade bir anlatımı var.Tam da “Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlık” adından “Kadın” kelimesinin çıkarıldığı (böylece Kürt sorunundan sonra kadın sorunları da ortadan kalkmış olacak herhalde) açıklandığı gün son derece önemli şeyler söyledi. Önce “Türkiye dünya ülkeleri arasında cinsiyet eşitsizliğinde nerede” sorusunun cevabını raporlarla anlattı, sonra:- “Eşitlik Bakanlığı kuracağız, kadın-erkek eşitliği ana kriter olacak”...-“Kadına karşı şiddetin üzerine gideceğiz, uygulayanın da göz yumanın da cezalandırılmasını sağlayacağız”...-“AKP zamanında güdük bırakılan sığınma evlerini yaygınlaştıracağız”... (5O binin üstünde nüfusa bir sığınma evi yapılması gerekirken tüm ülkede 60 tane var.)- “Kadınlara eğitimde, istihdamda, siyasette, üst düzey yöneticilikte pozitif ayırımcılık yapacağız, kota getireceğiz”...-“Her çocuğa kreş politikası ile çocuklu annelerin rahat çalışmasını sağlayacağız” dedi.SEÇİM REYTİNGİ!Anlattıklarının hepsi gerçek bir demokraside olması gereken şeylerin ta kendisiydi. Bütün bunlar arasında Kılıçdaroğlu’nun en çok “kadının hesabına yatırılacağını söylediği ve böylece kadına ekonomik özgürlük vererek güçlendirecek olan Aile sigortası”nın heyecanlandırdığı görülüyor. Bakalım Türkiye’de bütün bu güzel vaadlerin gerçekleşmesi mümkün olacak mı, en yüksek reytingli liderin seçim reytingi ne olacak? 9-10 milyon ekstra seçmenle, her köşeden gelen “evimde yabancılar kayıtlı” şikayetleriyle bu sorular bile fantezi kalıyor ama!
AKP ile CHP özellikle liderler tarafından “karşılıklı atıştıkları, bazen ağır hakaretler ettikleri, bu hakaretlere karşılık verdikleri” bir süreç yaşadılar. Diğer ülkelerde de seçimde çekişmeler olur ama bizde onlarda asla görülmeyecek düzeysizlikler yaşandı ve millet bunlara tahammül etmek zorunda kaldı. Haydi bunlara da “Burası Türkiye her türlü rezilliğe alıştık artık” demiş olalım ama iş yalan ve iftira ya varınca o kadarına denmiyor.Ben referandum öncesinde de akıl almaz şekilde “başvurulup” üstelik büyük kesimler inandırıldığı ve aldatıldığı için; ağır hakaretlerden de çok iktidar partisinin tam seçime birkaç gün kala, söylenenin ne derece gerçekle ilişkili veya yalan olduğunun anlaşılması için zaman kalmamışken “muhalefet partileri” ile “BDP-PKK”yı işbirliği içinde gösterme çabasını dürüstlükten çok uzak buluyorum.AÇILIM VE HABUR!Madem ki olayları iyi izlemeyen veya fazla anlamayan kesimlere yutturma gayreti vardır, o zaman gerçeğin de defalarca anlatılması gerekiyor ki ben de sadece hafızaları tazeleyeceğim. “Kürt Açılımı” adıyla başlatılıp sonra hemen “Demokratik Açılım” diye değiştirilen süreçte BDP ve “birlikte çalıştığı terör örgütü PKK ile”, üstelik PKK “silah bırakmadık, bırakmayacağız” demesine rağmen anlaşma görüşmeleri, pazarlıklar başlatan, örgütün lideri Öcalan’la “devlet görüşüyor” diye görüşen, böylece Öcalan’ın “devlete kafa tutan, tehditlerle paralel talepler öne sürmesine” neden olan taraf iktidar partisi idi.En açık kanıtı (daha önce de yazdım) Habur’dan gelen ve serbest bırakılan PKK’lılardı, hükümet üyeleri “daha yüzlercesi gelecek” diye açıklama yaparken Öcalan “hayır, artık taleplerimizi yerine getirin, yoksa gelmeyecekler” demişti. Olayı biraz dikkatle hatırladığınızda “muhalefet partileri ve onlar gibi düşünenler; silah bırakmamış bir terör örgütü ile, üstelik sonunda Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin (vatanın-milletin bölünmez bütünlüğü, Türklük -vatandaşlık- tanımı gibi) bile değişmesine yol açacak bu açılıma karşı çıktıklarında “kan aksın istiyorlar, analar ağlasın istiyorlar” suçlamalarıyla halka şikayet edilmişlerdi.REFERANDUMDA ANİDEN DEĞİŞTİSonra referandum gelip çattığında, o arada Öcalan ve BDP talepleri için baskıyı arttırdığında iktidar partisinin “milliyetçi oylardan kazanmak için” bu tablodan sıyrılması gerekti ve o ne? Yine referanduma kısa süre kala ortaya birden iktidara yakın ve çok geniş medya tarafından “CHP-MHP-BDP-PKK aynı çizgide” suçlaması atılıverdi. Bir dakika yahu, açılımı, Habur’u, İmralı görüşmelerini bunlar mı yaptı, nereden çıkardınız demeye fırsat yoktu zira zaten medya ve tüm imkanlar tek elde iken, gerçekleri anlatacak herkes bir şekilde susturulmuş iken anlatacak imkan da, ortam da yoktu.Bununla birlikte BDP, talepleri “referanduma giden Anayasa değişiklikleri”nde karşılanmamış olmasına rağmen nedense referandumda “Hayır” oyu vermedi, “boykot” ederek oyların “AKP’nin Evet’ine” gitmesini sağladı. Uzun lafın kısası; tüm veriler referandumda iddia edilen “muhalefet-BDP-PKK” anlaşmasının tam tersini, BDP’nin “seçim sonrasına bırakılan ve halka israrla açıklanmayan yeni anayasa”da isteklerinin yerine getirileceğini beklediğini göstermekteydi.İNANDIRMAYAN İTİŞME!Ve bu beklenti sürüyor. Görünüşte (kulisi değil sadece sahneyi görünce) seçim öncesi “iktidar ile BDP arasında bir çekişme varmış gibi” bir hava sürdürüldü, hatta inandırması açısından ölümsüz- bir terör eylemi bile yapıldı. Arada güvenlik güçlerine filan saldırıldı ama dikkat edin Öcalan’ın “seçim sonrasına kadar sürecek” dediği ve kimsenin “acaba neden 15 Haziran tarihinde israr ediyor” diye de sormadığı eylemsizlik kararı değişmedi.Şimdi burada “yeni anayasa” ve “iktidar-BDP-PKK anlaşması” konusunda ciddi bir yanıltmaca zaten mevcutken dönüp bir de bu anlaşmayı “alakası olmayanların üstüne yıkarsanız”, bu suçlamayı açık açık ifadelerle yaparsanız artık o kadarı tam iftiraya girer.BİR DE GAZETE..Kuşadası’nda “künyesi olmayan, kimin dağıttığı da bilinmeyen”, “CHP ile PKK arasında anlaşma olduğu” haberinin verildiği bir gazete apartmanların posta kutularına dağıtılmış.Yeni Şafak, Zaman, Taraf, Milli Gazete gibi gazetelerde yazılması yetmemiş, özel gazete hazırlanmış. Tam da Başbakan Erdoğan’ın “CHP, BDP’nin oyuncağı oldu” sözlerini söylediği günlerde..Onun seçim sonrası balkondan söylediği “herkesin başbakanı olacağım”sözlerini hatırlıyorum, keşke bu söze hiç değilse “gerçeklere sadık kalarak”, kazanmak için farklı kesimlere “en alakasız iddiaları yapıştırmayarak” uyabilseydi!*****Anketler iyi de ya 10 milyon ekstra seçmen?Bu anketlerin seçimden 10 gün önce artık yayınlanmaması, beyin yıkama yapılmaması gerekiyor ama her seçim (ve referandum) öncesi yapıldığı gibi devam ediyor. Özellikle bir iki anketçi var ki her seferinde nasıl oluyorsa seçtikleri 1000-2000 denekle yaptıkları anketler 42 milyon veya şimdi artı 51-52 milyon seçmenin oyunu şıpın işi, harfi harfine ortaya koyuveriyor.Hiç mi şaşmaz bu kardeşim, her seferinde sizin denekler mi “milyonları” bu kadar şaşmaz şekilde temsil eder? Artı eksi bir hata payı bile olmadan nasıl biliyonuz 52 milyon seçmenin oyunu? Ve tabii asıl soru o 52 milyon seçmenin nereden ortaya çıktığı? Hayır, 50 milyon deseniz 2007 seçimindeki 42 milyondan bu yana 4 yılda yine olamaz. Peki bu “hiçşaşmaz araştırma şirketleri” bi zahmet o ekstra 9-10 milyonun nasıl çıktığını da araştırıverselerdi.Malum YSK üzerini örtüverdi, bari onlar yapsaydı bu görevi.. 9-10 milyon fazladan üretilmiş seçmenle seçim filan olamaz. Ama “kaderine uysalca razı olan” sessizler ülkesinde bu da yine olacak maalesef!
Nihayet “darbe ve muhtıraların hesabı sorulacak” diye Evet oyu istenen referandumdan bir yıl sonra ve seçim yaklaşırken “12 Eylül darbesi sorgulanacak” dendi. Hayatta kalan iki darbeci komutan; Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya’nın ifadeleri alınıyor. Ama haberin arkasından gelen cümleye bakın; “İfadeleri alındıktan sonra Cumhuriyet Başsavcılığı ‘dava açılması veya açılmaması yönünde’ karar verecek”miş. Dün bütün haber kanallarında “12 Eylül soruşturmasının “sonuca ulaşıp ulaşmayacağı” ve Kenan Evren’in verdiği ifade tartışılıyordu.Artık herhalde anlamsızlığın, ‘hakla hukukla dalga geçme’nin daha ötesi olamaz. Bu ne çarpık bir mantık, ne adaletsizliktir ki yıllardır bir türlü kesin kanıt bulunamayan bir “darbe hazırlığı” iddiası ile “imzasız ihbar mektupları ve gizli tanıklarla” yüzlerce kişi tutuklanıyor, gazeteciler yazılarından dolayı bile darbeci-çeteci ilan edilip cezaevine atılıyor, orduda da ne general kalıyor, ne kozmik oda; TSK’nın da altı üstüne getiriliyor ama “darbe yapmış, muhtıra vermiş” generaller özenle korunuyor.PİŞMAN DEĞİLMİŞ!Ne 12 Eylül’ün, ne de 27 Nisan muhtırasının affedilmesi mümkün değildir, hele de toplum yıllardır “darbe” ile uyutulup uyandırılıyorsa, yıllardır Batı bile “ordu her an darbe yapabilir”e inandırılıyor, bu darbe ve muhtıralar siyaseti dizayn etmek üzere kullanılıyor, örneğin referandumda ve seçimlerde dillerden düşürülmüyorsa hiç olamaz. Ayrıca, örneğin 12 Eylül’ün binlerce mağduru darbeyi ve Evren’i affetmedikten sonra Başsavcılık nasıl dava açılmamasına karar verebilir? Oyuncak mı bu, yoksa soruşturma sadece ‘seçim öncesi bir göz boyama’ mı?Efendim, Evren ifade verirken soruları “içtenlikle” cevaplamış da, “yönetime neden el koydunuz” sorusuna “Ülkenin o günkü şartları, anayasal kurumların işlememiş olması nedeniyle” cevabını vermiş de... “Pişman mısınız” sorusuna karşılık “Pişman değilim, ülkenin o şartlarında yine yetkili olsam yine yapardım” demiş de.. Kim dinler bu masalları? ŞARTLARI KİM OLUŞTURDU?“Ülkenin o şartları, her gün onlarca kişinin ölmesi” perde gerisinde kimlerin marifetiydi biliyor muyuz? Nasıl emin olacağız, ya o şartları kendileri yaptılarsa? Darbe istendikten sonra “ülkenin şartlarını o hale getirmek, karmaşa yaratmak, milleti canından bezdirmek” çok mu zor, her zaman yapılamaz mı? Darbenin mazereti olur mu?Ayrıca, kendi ağzıyla “Darbeyi daha önce yapabilirdik ama şartların oluşmasını bekledik” diyen de Evren değil miydi? 12 Eylül darbesi ve 27 Nisan muhtırası tarih önünde mahkum edilmedikçe, o tarih “darbe hazırlığı yapılıyordu da onun için insanları yıllarca hapiste çürüterek duruşma beklettik” diyen yargı-siyaset işbirliğini sonsuza kadar mahkum edecektir. Bir yanda “çoğunun hatalı olduğu anlaşılan iddialarla, sehven yapıldığı açıklanan eklemeler vs ile yıllarca cezaevinde süründürülen insanlar varken, diğer yanda “ülkeyi 50 yıl geriye götüren, demokrasiyi ortadan kaldıran darbeyi yaptığına pişman bile olmayan, bugün olsa yine yapardım” diye dayılanan biri mutlaka hesap vermelidir. DEMOKRASİYE YAKIŞMAYAN ŞEY! Darbeden sonra “yaşı tutmayan gencin yaşını büyüterek” nasıl idam ettilerse, şimdi Evren’i sorgulamak için de yaşını mahkeme kararıyla küçültsünler isterlerse... Böylece birileri çıkıp “ama efendim o çok yaşlandı” demez belki.. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Gül de yine kendi cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında “demokrasiye yakışmayan çok şey olduğunu, bunların hepsini bildiğini” söylüyor. Referandumdan önce olduğu gibi yine yoğun şekilde darbe muhabbetine dalındı, cezaevine atılmış onlarca asker-sivil insan için artık halka eskileri hatırlatıp “bakın, boşuna yapmadık” denmesi lazım. Oysa mesela Gül’ün seçimi sırasında “demokrasiye en yakışmayan olay” Yaşar Büyükanıt’ın 27 Nisan Muhtırası idi. Cumhurbaşkanı Gül neden bu muhtıranın da sorgulanmasını istemiyor? Bu muhtıra neden hiç ağza alınmıyor, “mağdur tablosu yaratarak oylara olumlu katkısı olduğu için” değilse neden? Bence halka her şeyden önce onu açıklamaları gerekiyor!*****Oy pusulanıza iyi bakın!Bana da göndermişlerdi bu uyarıyı ama seçim öncesi o kadar çok şey oluyor ki yazacak, arada unutuldu. Pazartesi akşamı, geçen hafta bir operasyon geçiren sevgili Deniz Adanalı’yı ziyarete gittiğimizde eşi Mehmet Adanalı “mutlaka yazılmalı, önemli bir nokta” diyerek hatırlattı. Oy pusulalarında ‘verdiğiniz oyun doğru yere işaretlenmesi’ dışında herhangi bir işaret, çizgi vs olunca oy geçersiz sayılıyor ya... Yeni bir hile yöntemi olarak pusulaların bir köşesine ya da arkasına bir çizik atılıyor, vereceği oy az çok belli mahallelerde böylece oyların çoğu yok olabiliyormuş. Buna da dikkat çekelim, güzel ülkemizde artık “hile” konusunda öyle bir paranoya oluştu ki bugüne kadar akla gelmeyen her ihtimal düşünülüyor. En iyisi siz kapınızı iyi kilitleyin de ‘komşunuzu’ hırsız çıkarmayın.