Dün bence ülkenin en iyi anayasa hukukçularından biri olan ve aynı zamanda Avrupa ülkeleri hukuku konusunda da uzman sayılan Doç. Dr. Ekrem Ali Akartürk’le “tutuklulukları kaldırılmayan milletvekilleri” konusunu konuştum. Amacım; ‘Bu davalar AİHM’ye gittiğinde karar ne olur’ sorusunun cevabını bulmaktı, çünkü yargı “tutuklulukları kaldırmama” inadını sürdürdüğü takdirde nasıl olsa gidecektir.YSK’NIN KESİN HATASI VE TERÖRAkartürk önce “Hatip Dicle’nin durumunu diğerlerinden ayırmak gerektiğini, burada ‘YSK kararının Anayasa’ya göre doğru olduğunu’, ancak Anayasa’nın ilgili maddeleri değiştirilirse onun durumundaki kişilerin milletvekili olabileceğini” söyledikten sonra şöyle devam etti; “Ama Anayasa değişse bile ‘milletvekilliği iptal edilip yerine başkası milletvekili olduğu için’ bu değişiklikten yararlanamaz, bu bir. İkincisi bu olayda YSK ‘hakkında kesinleşmiş hüküm olan birinin adaylığına baştan izin vermemesi gerekirken verdiği için’ açıkça hatalıdır.” Demek ki ne anlıyoruz; bu nedenle çıkacak gerginlik ve olayların biricik sorumlusu YSK imiş. Dün PKK’nın elebaşlarından ve KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan “YSK’nın veto kararı savaş nedenidir” dedi ve aynı sırada Şırnak’ta karakola roketatarlı terörist saldırısı oldu. YSK bunun hesabını nasıl verecek?YARGININ ZAFİYETİ VE FATURA!Doç. Dr. Akartürk daha sonra “Asıl vahim yanlışın Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan’la ilgili olan tutukluluk kararında yapıldığını, 800 günde yeterli deliller toplanamamışsa bunun ‘yargılamada aksaklık olduğu’ anlamına geldiğini, bu zafiyetin cezasını insanların çekmemesi gerektiğini, yeterli delil olmadığı durumlarda ‘kuvvetli suç şüphesi var, kaçma ihtimali var’ diyerek emniyet tedbirini infaza çevirmenin çok büyük bir çelişki olduğunu” anlattı.“Anayasa ‘Bu durumdakiler, adaylık sırasında hakkında mahkumiyet kararı olmayanlar milletvekili olabilir’ diyor. Ayrıca bu insanların bir kamu görevi var ve bu şekilde onu da yapamaz haldeler” dedi. AİHM için ise; “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’yi en çok ‘uzun tutukluluk süreleri için’ mahkum ettiğini, bu dava önüne gittiği takdirde hiç şüphesiz yine edeceğini” söyledi. Bu iki ayrı durumda; YSK’nın ve yargının yaptığı yanlışlar nedeniyle faturanın halka çıkacağını görüyoruz.Birincide kaos ve belki terör ile, ikincide ise AİHM’ye ödenecek tazminat parasıylaÖ Bu faturaları onların yüzünden niye biz ödeyelim, böyle haksızlık olur mu? Karara yapılan itiraz kabul edilmelidir!*****Bir bebek kedi elinizde öldü mü hiç?Yonca Evcimik ve bir grup sanatçının “hayvanlara karşı işlenen zulüm ve tecavüzleri suç kabul eden yasanın yürürlüğe girmesi için” gösterdiği çabayı, aralarında Derya Baykal, Tan Sağtürk, Elif Dağdeviren gibi insanlığına inandığım isimlerin olduğu sanatçılar tarafından seslendirilecek bir şarkının gelirinin “Anadolu’da hayvan bakımevleri kurulmasına” harcanacak olmasını çok önemsiyorum. HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu’nun gönüllüleriyle yaptığı çalışmaları da, çaresiz sokak hayvanlarına yardıma koşan tüm gönüllü insanları da tabii.. Derdini söyleyemeyen ve Türkiye’de milyonlarcası perişan şekilde yaşayıp ölen, büyük çoğunluğun da umurunda bile olmayan hayvanları korumaya gönül vermiş, bu özverili insanların hepsine hayranım ben. Bir meslektaşımızın “kocadan ümidini kesmiş kadın, kayışı kopmuş kadın” ve benzeri sözlerle üzdüğü (çok mektup geldi, çok) bu “kimsesiz hayvanları korumaya çalışan” gönüllüler yalnız kadın değil, erkek de var... Henüz evlenmemiş birçok genç de var, evli olanların da kayışı kopmamış (!), kocadan ümidi kesmemişler, birçoğunu tanıyorum. Ayrıca, ben de aralarındayım, hem de nasıl! HANGİ BELEDİYE HAYVANLARI KORUYOR?Siz yazılarımı yine eskisi gibi okuyorsunuz ama ben son aylarda onları daha zor yazdım, çünkü artık diğer meşguliyetlerim yanında “bebek kedilerin hayatını kurtarmaya” da zaman ayırmam gerekiyor. Özellikle son bir ay içinde çok sayıda bebek hayvanı ölümden kurtardım ama birkaç tanesinin de “öleceğini bilip gözyaşları içinde onu okşarken, güç verecekmiş gibi kulağına sevgi sözcükleri fısıldarken” elimde öldüğüne şahit oldum. Bunların olmaması için onların sayısını “KISIRLAŞTIRARAK” azaltmamız nasıl önemli bilseniz! Söz etmiştim size, belediyelerin yaptığı ama çoğu yetersiz kalan “hayvan klinikleri” ile ilgileniyor, inceliyor, gönüllülerden gelen bilgileri aktarıyorum. Hangi belediyelerin hayvanlara önem verip koruduğunu, hangilerinin ilgilenmediğini veya kötü şartlarda tuttuğunu da dün yazmaya başlamıştım, devam edelim. Ümraniye Belediyesi’nin ne yaptığı ile hayvan gönüllülerinin hiç ilgilenmediği, bu nedenle belediyenin de hiç ilgilenmediği ve “kötü” olduğu... Bağcılar’da hiç gönüllü olmadığı, hayvanların ahır gibi yerlere tıkılıp bir kısmının gereksiz şekilde “uyutulduğu”, Beylikdüzü-Gürpınar’da gönüllülerin olduğu ama son olarak “köpekleri bataklığa boşaltarak” adını duyurduğu... Bahçelievler Belediyesi’nin söz edilecek bir iyileştirme yapmadığı, Sultangazi, Sultanbeyli, Esenyurt gibi belediyelerin ise kısırlaştırdığı hayvanları ıssız kırsala veya otoban kenarlarına bıraktığı anlatılıyor. Bu belediyeler isteseler, sadece İSTESELER; “ciddi çalışan birkaç eleman ve veteriner” ile, parklar-sığınaklar ayırarak kimsesiz hayvanları özenle yakalayıp kısırlaştırır, iyileşme dönemini bu parklarda geçirtir, yeni doğmuş yavrulara orada bakar ve birkaç yıl içinde sokak hayvanlarının kendiliğinden azalmasını sağlayabilirler. On binlerce zavallı hayvanın aç-susuz sürünmesi ve sokakları doldurması önlenirse fena mı olur, az önemli bir iş midir bu? (Topkapı’da harika bir hayvan barınağı olduğunu yeni duydum, gidip bakacağım. Demek ki isteyince başarmak mümkün.)MEDENİ ÜLKE DEMEK İÇİN..Artık zamanı geldi, bu konu halledilmeden, halının altına süpürerek “medeni ülke olduk” denmeyeceğine göre peşine düşecek ve belediyeleri “görevini yapmaya” zorlayacağız, ülke çapında; hayvanların özenle-yaralamadan yakalanarak “kısırlaştırılmasını sağlayan kampanyaları” açtıracağız. Bunu da hep beraber elimizi taşın altına koyarak, kendi çevremizde bulunan hayvanların kısırlaştırılmasını sağlayarak yapacağız, kenara çekilip “başkaları uğraşsın bana ne” diyerek, sadece internette “ben de hayvanseverim, kedim- köpeğim var vs” diyerek değil. Lütfen bana yardım edin, sadece bulunduğunuz köy veya ilçenizdeki hayvanlar için çalışsanız yeter, onların dili yok ama bizim elimiz-dilimiz var, başarabiliriz!
Hani eskiden yargı kararlarını fazla tartışmaz, “yargıya saygı gösterilmeli” derdik ama o eskidendi, yargı siyasi bağımsızlığını yitirdikten sonra malum bu uysallık artık anlamını yitirdi. Hatip Dicle ve onunla birlikte tutukluluğu yargı kararıyla süren 5 bağımsız milletvekili için tartışmalar dün bütün hızıyla sürdü. Bu karar değiştirilmediği takdirde Türkiye ciddi bir karmaşanın içine girecek şüphesiz.Ama öte yanda “hakkında hiçbir mahkumiyet kararı olmadığı halde cezaevinde tutulan” Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal için de “tutukluluklarının sürmesi” yönünde karar çıktı ki bu halihazırda daha büyük bir adaletsizlik içeriyor. Dün AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ, Hatip Dicle için “Onun durumu Başbakan’ın 2002’deki durumuyla aynı değil, çünkü Dicle milletvekili adayı olduğunda hakkında mahkumiyet kararı vardı, oysa Tayyip Erdoğan’da yoktu” demiş.BÖYLE KARAR OLUR MU?CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise yaptığı açıklamada “Haberal ile Balbay’ın dokunulmazlık istemediğini, ‘Bizi yargılamayın’ demediğini, bu durumda yemin etmelerine konacak engelin halkın iradesini yok saymak olacağını” söyledikten sonra “onların hakkında bir karar olmadığını, YSK’nın da ‘seçilebilir’ kararı verdiğini, yargının ise ‘yeterli delil toplanamadı’ diyerek onları içerde tuttuğunu” hatırlatmış. Haklı olarak “3 yıldır nasıl yeterli delil toplayamazsınız” diye soruyor.Gerçekten de eğer 3-4 yıldır devam eden bir davada suçlanan kişiler hakkında hala delil toplanamamışsa, “durun, aramaya devam edecek ve sizin aleyhinizde mutlaka bir delil çıkaracak, sizi orada tutacağız” anlayışıyla insanlara mahkumiyet yaşatılıp tüm vatandaşlık haklarının, insan haklarının ellerinden alındığı hangi hukuk devletinde görülmüştür? Varsa bir örneği bu yargı açıklasın.KATİL, TECAVÜZCÜ TUTUKSUZ...Ayrıca YSK dışında, Bekir Bozdağ’ın söylediklerine göre de “milletvekili adayı olduklarında hakkında mahkumiyet kararı olmayan kişiler” için milletvekilliği mümkün, burada zaten farklı bir şey söylemek de mümkün değil. O zaman “millet iradesi” o yargıya; seçtiği kişilerin neden hala israrla içerde tutulduğunu sorma hakkına sahiptir.Hele de cinayetten tutuklu Hizbullah örgütü mahkumlarına, Hüseyin Üzmez gibi çocuk tecavüzcülerine “tutuksuz yargılama” kararı çıkarmayı başarmış ve onları serbest bırakmış bir yargıya bu soru kesinlikle sorulur. Ülkeyi gerginliğe sürüklemek ise amaç bilemeyiz ama bu adaletsiz kararlar yine gündemi kilitleyip, zaman kaybettirmekten ve olaylara neden olmaktan başka bir sonuç getirmeyecektir. *****Sarıgül CHP yönetimine girmeli!Dün Mahmut Övür’ün SABAH’ta “Mustafa Sarıgül’ün CHP yönetimine girme ihtimali”nden söz ettiği yazısıyla ilgili haberi okumak beni sevindirdi. Nihayet doğru kararı verecek ve arkasında onu seven büyük kitleler bulunan bir ismi partilerinin yönetimine alacaklarsa “bravo” derim.Seçim öncesi “CHP’nin Sarıgül’ü mutlaka değerlendirmesi gerektiğini” bir değil, birkaç kez yazdım. Bu yazılara gelen olumlu tepki ve müthiş sevgi ifadelerini ise yazacak zaman bulamamış, seçim sonrasına bırakmıştım. Yazının başlığı “Bu ne aşk” idi çünkü özellikle gençler ona büyük bir aşkla bağlı görünüyorlar.BELEDİYELERE ÖĞRETSİN!Peki, başarısız belediyeler nedeniyle oy kaybına uğrayan bir parti, bu kadar bir ilçe belediyesi başkanı olmasına rağmen “başarısı ve sempatisi” ile ülke çapında takdir, sevgi toplayan bir ismi almak ve en azından bu başarıyı diğer belediyelere yaymak için yararlanmak istemez mi? İstemiyorsa yine bir takım kıskançlıkların devreye girdiğinden başka bir şey düşünülemez. Umarım Kılıçdaroğlu onun önünü tıkayan isimlere kulak asmadan bu adımı atar. Sonucun olumlu olacağına en ufak kuşku yoktur!*****Sokak hayvanı dostları az değil!Gözlerime inanamıyorum, bu kadar çok “duyarlı, hayvan sever ve konuya zaman veren” insanımız olduğunu tahmin etmiyordum, ülkenin her köşesinden mektup yağıyor; “sokak hayvanlarının perişanlığı ve kısırlaştırılması” konularında bilinçlendirme çabam için teşekkür edenler, kendi yaşadıklarını veya yaptıklarını anlatanlar, belediyelerin alması gereken “hayvanlar için otomatik yemek-su aleti”ni anlatanlar ne ararsanız var. “Lütfen bu yazılarınızı kesmeyin, devam edin” diyorlar. Okurken mutlu oldum, çünkü ancak topluca bir şeyler başarabiliriz. Dün hayvanlara kötü muamele edenlerin yanında “sokak hayvanları rehabilitasyonu” için uğraşan belediyelerin olduğunu yazarak Şişli Belediyesi’ni anlattım, devam edelim. Daha önce de söz etmiş olabilirim ama bunlar örnek belediyeler tekrarlayacağım; Beşiktaş Belediyesi aynı şekilde Ortaköy’de kedi bahçeleri ve barınak yaptırmış, hasta veya kaza geçirmiş kedilerin tedavi edildiği, sahipsiz kedi ve köpeklerin (elbette özenle, incitmeden-yaralamadan yakalanarak) kısırlaştırıldığı bir merkez açmış, onu da gezdim, Veteriner Doktor Zeki Şahinoğlu’nun ve diğer çalışanların işlerini nasıl sevgi ve özveriyle yaptığını, kimsesiz kedilerin hayatını kurtardıklarını izledim. Keşke her ilçe belediyesi aynı gayreti gösterse..Ve hayvan merkezleri daha büyütülse, daha donanımlı hale getirilse. Bu arada “sokak hayvanları gönülüleri”nden, örneğin Özün Kanbay’dan gelen haberlerde hayvanları koruma ve kısırlaştırma işini “iyi ve kötü yapan belediyeler” isimleriyle anlatılıyor.İYİ VE KÖTÜ BELEDİYELER! Kağıthane Belediyesi “iyi”, Tuzla “iyi” ve özellikle yaptığı Kurtköy Doğa Parkı’ndan övgüyle söz ediliyor, Sarıyer için “şu anda iyi, çünkü daha önce hayvanlara yaptıkları infiale yol açtı” deniyor, Beykoz için de aynı durum geçerli, Şişli Belediyesi burada da “iyi” olarak yer alıyor, Beşiktaş “eskiden iyi değildi ama şimdi iyi” deniyor, Üsküdar ve Fatih “kendilerini hayvan sever gönüllülere teslim ettiği için işi çözmüştür” şeklinde anlatılıyor. Bakırköy için henüz iyi ya da kötü diye net bir kanı oluşmamış, Zeytinburnu Belediyesi için ise sokak hayvanı iyileştirmesi ve korunmasında“en kötülerden biri” olarak tanımlanmış. Nedenlerini ve diğer belediyeleri yazmaya devam edeceğim.Görevini başaran belediyeler bana bildirirlerse gidip konuşacak ve burada yazarak onları kutlayacağım. Belediyeler unutmasınlar, kedi ve köpekler oy kullanmıyor ama hayvan severler kullanıyor, bundan sonra bu konu çok daha yaygın şekilde ele alınacak! ( Not; Bodrum’da ve diğer bazı il ve ilçelerde hayvan barınağı adı altında çok bakımsız, pis, hayvanların yazın kavurucu güneş altında, kışın buz gibi soğukta kafeslerde bekletildiği yerleri duyuyoruz. Bunları bilenler yazarlarsa, belediyeleri arayıp soracak ve onu da yayımlayacağım.)
Hatip Dicle’nin “milletvekili mazbatasını aldıktan sonra” YSK tarafından milletvekilliğinin düşürülmesi dün en önemli gündem maddesiydi, Diyarbakır’da 1000 BDP’li oturma eylemi ile bu kararı protesto etti ama şu anda Dicle’nin milletvekilliği AKP’ye geçmiş görünüyor. CHP bu konuda doğru bir açıklama yaptı ve “Başbakan 2002’de hüküm giymişken ona yolu açan düzenleme o zaman nasıl yapılmışsa aynısının yapılması gerektiğini, aksi takdirde milli iradenin yok sayılmış olacağını” belirtti. Gerçekten de bu yapılmadığı takdirde yargının “kişilere özel karar” verdiği, istediğinin milletvekilliğine izin verip, istemediğini “düşürdüğü” tablosu ortaya çıkacak. Bu durumda da Güneydoğu’da olayların arkası kesilmeyecek, “Kürt açılımı” derken yeni bir Kürt sorunu yaşanacak. Özel Yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı, Hatip Dicle ile “milletvekili seçilen ve KCK davasından tutuklu 5 sanığın” tahliye isteğini de reddettiğine göre olayların artacağını tahmin etmek güç değil.AÇIKLANAMAZ ÇELİŞKİ!Hükümet “AKP’ye eklenecek bir milletvekilliği için” bunu ve hatta başvurulacak terör eylemlerini göze alır mı onu henüz bilmiyoruz ama dün Tunceli’de iki polisin şehit olduğu patlama ilk işaret sayılabilir. Ve tabii öte yanda Engin Alan, Mehmet Haberal, Mustafa Balbay gibi “herhangi bir suçtan hüküm giymediği ve kaçma-delil karartma gibi ihtimaller de olmadığı halde tutuklu bekletilen” milletvekillerinin israrla tahliye edilmemesi de var.Eğer Başbakan’a 2002’de yapılan düzenleme göz önüne alınacaksa onların çoktan tahliye olması gerekirdi. Çocuk tecavüzcülerine, katillere her türlü kolaylık sağlanır, tutuksuz yargılanmalarına izin verilirken “milli iradenin seçtiği insanları hapiste tutmak” açıklanabilecek bir çelişki değildir.*****Kadın katliamı sürüyor!En sevilen TV dizilerinde kadınlara karşı şiddetin en sık şekilde yer aldığını, onlara devamlı silah doğrultulup eski eşleri veya diğer erkekler tarafından dövüldüğünü gördükçe ‘eyvah’ diyorum, ‘taklit eden manyaklar çıkacak’. Önceki akşam çok izlenen dizide yine aynı sahneler vardı, dün bir adamın ayrı yaşadığı ve henüz 21 yaşındaki eşi Rahime Yıldız Uçar’ı üç yerinden bıçaklayarak öldürdüğünü okuduk.Elbette bundan dolayı dizileri suçlayamayız ama böyle bir ülkede şiddete-silaha daha az yer vermeleri de iyi olur. Ondan önce tabii “cinayetin cezasız kalması” var ki sırf bu nedenle Türkiye’de kadın cinayetleri asla bitmiyor. Adalet Bakanlığı’nı, Kadın Bakanlığı’nı (ben bu ismi kullanmaya devam edeceğim) hiç mi ilgilendirmiyor bu feci olaylar gerçekten merak ediyorum!*****Hükümet istese bu sorun çözülür!Dün sabah bizim sitenin kapı görevlisi, tam bir “sorun çözücü” olan Alaaddin beni aradı ve bitişiğimizdeki sitede “annelerinin bakmadığı üç tane yeni doğmuş kedi” olduğunu, birileri karınlarını doyurmazsa öleceklerini söyledi. Buyrun, o “birileri” benden başkası değil, çünkü kimse rahatını bozup da üç kedi yavrusunu yaşatmak için zahmet etmez, etmiyor. Adamlarına “atın şunları” diyorlar, konu kapanıyor.Kahvaltıdan fırlayıp koştum, baktım ki anne zaten kendisi daha bebek sayılır. Kısırlaştırılmadığı için hamile kalmış ve kimbilir hangi nedenle yavrularına bakmıyor. Yavrulardan ikisi yapışık gibi, birinin ayağı morarmış, parmak kadarlar inanın. Onları hemen yakınımızdaki veterinerimize götürdüm, zira hayatları kurtulacaksa ancak onunla kurtulacak.MEDİPET, HAYAT KURTARIYOR!Görür görmez teşhis koyabilen iyi bir veteriner doktorun ne kadar hayat kurtarabileceğini ben “sokak hayvanlarıyla yakından ilgilenmeye başladıktan sonra” daha iyi anladım. Dr. Ümit Örs’ün kliniği Medipet’te (Tel; 0212- 268 1074, İstanbul-Ulus, Kelaynak Sokak) çok sayıda bebek kedi ve köpek ölümcül virüslerden, enfeksiyonlardan benim yanımda tedaviyle kurtuldular, sayısız kediyi “estetik dikişle” kısırlaştırarak aynı gün sokağa bıraktı. Bu bebeklerle de doğru oraya gittim tabii... Ümit Bey “annesiz yaşamalarının zor olacağını, henüz gözlerinin bile açılmadığını, enjektörle ve özel bir sütle beslemek gerektiğini” söyledi. Şimdi gündüzleri o ve Dr Murat Bey birlikte bakacaklar, geceleri de ben bakacağım. Bu kadar işin arasında ve hala başlayamadığım “tatilde” bir bu eksikti ama onları ölüme terk edemem, yapacağım.LÜTFEN KAMPANYA AÇALIM!Bu konuda halkın ilçe ilçe bilinç-lenerek belediyelerini harekete geçirmesi gerekiyor, belediye başkanlarının da hayvanları korumayı ve kısırlaştırılmasını sağlamayı programlarına dahil etmesi. Zaten bunu zorunlu kılan bir yasa da var! Sokak hayvanlarını kurtarmaya çalışanlar bir araya gelip kampanya açsalar ve Hükümet de Batı ülkelerinde yıllar önce yapıldığı gibi bu konuya önem verip istese bir yıl içinde büyük bir ilerleme kaydedilir.Bu konuda Şişli ve Beşiktaş belediyelerinin görevini yaptığını kendim yakından izleyebildim. Mustafa Sarıgül’ün yaptırdığı “kedi evi olan bahçeler”i de tesadüfen gördüm (bu kedi evlerini ‘ihtiyacı olan hayvan severler için’ anlatacağım), buradan aldığım minicik bir kedi yavrusuna hemen genç ve iyi kalpli bir sahibe buldum, kızımın arkadaşı Zeynep.. Annesiz bir yavru kediyi evine almıştı, ikinciyi de aldı..Sarıgül aynı zamanda binlerce kedi için rahat, medeni şartlarda barınaklar yaptırmış, belediyenin parklarında “kedi bahçeleri” açmış, geçen yıl açılan rehabilitasyon merkezinde de kısırlaştırma (sayıyı kat kat arttırmaları mümkün aslında) ve tedaviler yapılıyor. (Hayvanlarla ilgili yazı dizisi devam edecek.)
Biraz kafamı dinlendireyim, yazmayayım dedim ama gördükçe dayanamıyor insan... Baykal ve yakın adamları, seçime az bir zaman kala partilerini yangın yerine çevirdikleri, Genel Başkanlarını “seçim çalışması yerine entrika temizlemeye” mecbur bıraktıkları yetmiyor gibi seçimden sonra da “ne yapıp edip onu gönderelim, koltuğu tekrar biz kapalım” ihtirasından asla geri adım atmıyorlar.Biri bırakıyor, sözü hemen öbürü kapıyor ve “Kılıçdaroğlu ne yaptı ki, biz daha iyiydik” teraneleriyle insana bıkkınlık getirmeyi sürdürüyorlar. Üzerinize afiyet “sakız gibi yapışmak” diye tam buna denir. Aralarında Canan Arıtman gibi “milletvekili adayı yapılmadığı için”, bunu anladığı anda başlayarak kendi partisinin aleyhinde tam seçim öncesi gazetecilere ve her yere “aleyhte iftira ve yalanlarla dolu mektuplar” döşenen isimler de var, yine bu dönem milletvekili olmayan isimler de, saman altından su yürüten “yeni milletvekilleri” de.BAYKAL-SAV İŞBİRLİĞİKavgalılardı ama mesele “yeniden koltuğu kapma ümidi” olunca barışıverdiler; omuz omuza başa döndüler. Sanki kendi dönemlerinde milyonlarca seçmenleri “Bunlar varken kerhen oy veriyorum” dememiş gibi, yıllarca aynı söylemler ve iç kavgalarla partilerini yıpratan kendileri değilmiş gibi “Biz olsak şöyle alırdık, böyle alırdık” masalları... Bugüne kadar niye alamadınız, alaydınız ya!Aslına bakarsanız o “İklim Bayraktar olayı” da yine seçim öncesi “Kılıçdaroğlu’nu ve partilerini yıpratarak- zaman kaybettirerek alacağı oyları mümkün olduğunca engellemek, bir yandan da ‘bakın Baykal’a yine komplo kuruldu, daha önceki de komploydu’ duygusu vermek için” düzenlenmiş bir oyundu bence... Sanki bu kasetler durup dururken çıkıyormuş gibi “temize çıkarma” gayretiydi. Seçim öncesi her entrikayı deneyerek partilerinin “çalışması gereken zamanı boşa harcamasını” sağladılar.Başka bir ülkede olsa bir daha milletvekili bile olamayacağı bir olaya rağmen pişkinlikle milletvekilliğini almış, ‘onu aday göstereni pişman ediyor’ şimdi.. Sav’la birlikte yine tek dertleri “Kurultaylar partisi haline getirdikleri” partiyi yeni bir Kurultay’a sürüklemek, böylece “Parti Meclisi ile MYK’ya kendi adamlarını sokarak her fırsatta partiyi allak bullak etmek”... “Parti içi demokrasi” ayağı ile karmaşayı sürdürmek.. Eğer partililer, delegeler bu oyunu görmez ve onların ihtiraslarının önünü “alıştıkları hizipleri yaratmaya bir daha kalkışamayacakları şekilde” tıkamazsa ana muhalefet partisinin sonu “Kılıçdaroğlu’nun tüm soğukkanlılığına ve gayretlerine rağmen” hiç iyi görünmüyor. “Benim olmayacaksa başkasına da yar etmem” mantığıyla bitirecekler bu partiyi!*****Zavallı hayvanları neden öldürüyorsunuz?Dün “başkalarını suçlamayı seven” bir okuyucu yazımın altına genel olarak hayvan severler için olmalı “hayvanları sevdiğiniz kadar fakir fukarayı da sevseniz” benzeri bir yorum yazmış. Kurulduğu köşeden ahkam kesmek kolaydır, ben hiç üstüme alınmadım zira hayatını “sıkıntıdaki insanlar için çözüm”e adamış biri olarak alınmak aklıma bile gelmez, ‘bu tür tepkileri de zaten bekliyordum’ desem yeridir.. Yaptığım yardımları, okuttuğum-üniversiteden mezun ettiğim ve kimliğimi bile bildirmediğim, hala da okutmaya devam ettiğim yardıma muhtaç (hiç tanımadığım) öğrencileri, sağlığına kavuşması için tüm kazancımı verdiğim hasta çocukları, iş bulduğum kimsesiz kadınları hiç anlatmadım. Ama bugün hayvanlar için de seferberim kusura bakmayıversinler. Hatta kendileri de katılsınlar, acaba onlar kaç insanın hayatını kurtardı bugüne kadar? Hayvanlarla ilgili, yazılarıma devam edeceğim. Böylece (her ne kadar insanlara zarar verilmesini bile önlemeyi başaramıyorsak da) belki hiç değilse bundan sonra kendimiz dışındaki canlılara karşı da sorumluluğumuz olduğunu hatırlarız.Geçtiğimiz aylarda Antalya’da Kaleiçi ve Konyaaltı semtlerinde onlarca kedinin bir hafta içinde öldürülerek sokağa atıldığı haberini duyduk. Güzelbağ Mahallesi Asmalı Sokak’ta 3 günde 15 köpek ve 10 kedinin öldürüldüğünü, Varsak Belediyesi sınırları içinde ormanlık alanda toplu köpek mezarları olduğu haberini okuduk. Aynı sıralarda bir ‘pet shop’ta gece çıkan yangında on larca hayvanın yanarak öldüğünü de...Antalya’da bu kadar çok sayıda hayvanın öldürülmesi ile acaba hangi belediye ilgilendi? Yoksa, yoksa acaba onları belediyeler mi öldürdü? Aynen insanların caniler tarafından öldürülmesi gibi hayvan öldürmekten çekinmeyen caniler de mi var (Ege Üniversitesi öğrencisi iki vahşi kedi katili dışında?)KORKUNÇ PET SHOP’LAR!Henüz yeni doğmuş, memedeki kedi ve köpek yavrularını annelerinden ayırarak satmak üzere ya çok sıcak veya buz gibi odalarda küçücük kafeslere tıkan pet shop’ların kontrolsüzlüğü de korkunç durumda. Bir pet shop’ta çıkan yangında yanarak ölen zavallı hayvanlar bu hayvancıkların çaresizliğini ortaya koyuyor.BİZDE PERİŞAN, BATIDA KORUNUYOR!Medeni ülkelerde ise kedi veya köpek almak isteyenler “onlara uzmanlar tarafından en iyi şartlarda bakılan özel hayvan çiftliklerine” gidiyorlar ve bu çiftliklerde ancak belli yaşa gelmiş hayvanlar satılıyor. İşte medeniyet farkı bu.. Ve inanın kimseye zararı olmayan, insanları mutlu etmek için sahip bulmayı bekleyen bir iki aylık kedi ve köpekleri bizdeki birçok dükkanda bakımsız, küçücük kafesler içinde görünce gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz. Sadece annelerinden doğar doğmaz sökülüp alınmış olmaları, vitrinlerde yapayalnız, geceleri de kilitli olarak karanlıkta bırakılmaları bile insanın yüreğini sızlatıyor. Sokaklarda yaşayanları ise aç, susuz, itilip kakılarak, yağmur-çamur içinde sürünüyorlar.
Sevgili okurlarım, bugüne kadar hep ülkemizdeki insan sorunlarını, genellikle de siyasi sorunlarımızı yazdım. Çünkü sıkıntılarımız o kadar çok ve çözümler bir türlü gelmiyor ki bu konulara eğilmemiz lazımdı. Ama durum böyle olmasaydı ve istediğim her konuyu yazabilecek lüksüm olsaydı, sık sık hayvanların çektiklerini de yazmak, onları korumak için gerekli bilinçlendirmeye yardımcı olmak isterdim.Bugünden itibaren bir süre bunu yapacağım, çünkü aylardır yakından ilgilendiğim ve perişanlığını gördüğüm “sokak hayvanları”nın halleri dayanılır gibi değil. Bu yazılarda benim bilmediğiniz bir yönümü, nasıl bir hayvan sevgisiyle yaşadığımı göreceksiniz. Umarım aynı sevgiyi hiç değilse bazılarınızın hissetmesine katkı sağlayabilirim.ONLARIN DA VAR OLDUĞUNUN FARKINDA MISINIZ? Konuşamadıkları için sıkıntılarını da anlatamayan, örneğin susuzluktan, açlıktan ya da can acısından ölmek üzere olsalar bile “beni kurtarın” diyemeyen hayvanları düşünüp üzüldüğünüz, kavurucu sıcaklarda hiç değilse çevrenizdeki kedilere, köpeklere bir kap su, yağmur-kar fırtınalarında bir barınak aradığınız oldu mu hiç?.Yeni doğurduğu yavrularının yanından ayrılmak istemediği halde onlara süt yetiştirmek için kendini beslemek zorunda olan ve çaresizce çöp kutularında mama arayan, bunu yapmadan önce yavrularını tehlikeden korumak için onları sabırla, tek tek gizli bir köşeye taşıyan bir anne kedi izlediniz mi (ayağı sakat olsa bile bunları aynen yapanlar var)? Yine bir anne kedinin, hata yapan; kendisini ya da kardeşlerini ısıran yavrusunu patisiyle vurarak, yanından kovarak nasıl terbiye ettiğini, yavruları doymadan önce kendisinin yemediğini biliyor musunuz? Kendisinin doğurmadığı ama doğar doğmaz annesini kaybetmiş onlarca yavruyu emziren, yalayan, büyük kedilerden koruyan dişi kedileri hiç izleme fırsatınız oldu mu? Ben bunların hepsini gördüm ve gördükçe de bu “kedi” denen hayvanların ne asil, ne sevimli ve sadık, sahiplerini de seven canlılar olduğunu anladım. ONLAR DA BUNALIMA GİRİYORKöpeklerin, sahiplerinden ilgi görmediklerinde bir insandan farksız şekilde küsebildiklerini, kedilerin de küsme huyu olduğunu, sahiplerini anne zannettiklerini, bir başka kediye ait olduğunu fark ettikleri alana girmekten kaçındıklarını, arkadaş bildikleri bir başka kediyi kaybettiklerinde bunalıma girdiklerini, hepsinin aynı şekilde hareket ettiğini zannettiğiniz bu hayvanların her birinin diğerinden tümüyle farklı karakter taşıdığını biliyor musunuz?Eğer bilmiyorsanız, onlarla hiç ilgilenmiyor, yok farz ediyorsanız, inanın bana çok şey kaçırıyorsunuz ve büyük bir mutluluk kapısını kapalı tutmaktasınız...Onlara her zaman sevgi duymuşumdur ama son üç yıldır, özellikle son bir yıldır hayvanlar alemini daha da yakından izlemekteyim, bu nedenle veteriner doktorların ve tabii benim küçük dostlarımın doktoru Ümit Örs’ün işini eskisinden çok daha fazla önemsiyorum... Size kedilerimden ve köpeğimden söz etmiş miydim? Aslında sadece benim değil tabii, ailenin tüm fertlerinin... Sahibine bağlı olmadığı söylenen kedilerin bile, bugüne kadar duyduklarımla tam tezat şekilde sevgi ve bağlılık konusunda birçok insandan daha üstün olduklarını izlemek olağanüstü bir deneyim benim için.ATLANTİS PET HASTANESİ Hepsi de farklı zamanlarda sokakta, yeni doğmuş ve annesini kaybetmiş olarak bulduğumuz 3 kedimiz ile iki yıl önce aldığımız köpeğimiz Simba, oturduğumuz sitede bulup evlat edindiğim(!) iki yavru kedi; Minik ile yapışık kardeşi gibi ondan hiç ayrılmayan, hastalandığında yalayarak iyileştirmeye çalışan, bir küçük kulübeyi onunla paylaşan yakın arkadaşı dışında bir martıyla da ilgilendim bu süre içinde. Geçen yaz Bodrum’da gördüğüm kanadı kırık, bu nedenle uçamayan ve yerlerde sürünen martıyı (uzun süre birilerinin onu tedavi ettireceğini umduktan sonra) Bodrum’un girişindeki Atlantis Pet Hastanesi’ne götürdüm. Sahibi Dr. Rami Özer hemen tedaviye girişti. Daha sonra onu alarak kendi emeğiyle kurduğu Atlantis Natural Park’a götürdü. Ben de peşlerinden tabii...Gözlerime inanamadım; yemyeşil ağaçlar arasında havuzların, onlarca kafeste çeşit çeşit ‘cins’ hayvanın bulunduğu bir park... Yanında harika bir kafe... Bu hayvanlara gönüllü olarak bakan doktorlar...Herkesin çıkar peşinde koştuğu, siyasi kavgalardan, senaryolardan başka hiçbir şeye önem verilmeyen bir ülkede ne saf ve temiz bir ortam, ne güzel bir gündü o... Sonuçta o martı uçamadı ama parkta diğer hayvanlarla birlikte yaşamına devam edebildi.SOKAĞA ATAN KALPSİZLER!Dr. Rami Bey, aynen Bekir Coşkun’un anlattığı gibi “İnsanların yazın tatilden dönerken kedi ve köpeklerini sokağa atarak açlığa, susuzluğa terk ettiğini” söyledi. Ne bencil, ne insafsız bir davranıştır bu, onları açlığa, ölüme terk ederek hiçbir şey olmamış gibi nasıl yollarına, yaşamlarına devam edebiliyorlar acaba? Yeni doğmuş parmak kadar yavru kedicikleri annelerinden ayırıp parklara atıverenleri de gördüm, vicdanları nasıl izin veriyor buna?Lütfen unutmayın, hiç önemsemediğiniz kaldırım kenarlarındaki kedi ve köpeklerde bile çoğu insanın veremediği bir sevgi ve bağlılık var, Türkiye’de maalesef sokaklarda bakımsız kontrolsüz çoğalıyorlar, minicik bebekleri de aç, susuz sürünüyor. En azından birini evinize alarak hayatını kurtarsanız, onların kısırlaştırılmasına yardım etseniz, yaz kış onlara bir kap su ve yemek artıklarınızı verseniz ne kaybedersiniz?Tatilden dönerken o zavallı hayvanları ölüme terk etmeseniz ne kaybedersiniz? Biraz insaf lütfen, dilleri yok ama canları var değil mi?
Yılların deneyimi olsa da yazdıklarımda hata yapabiliyorum demek ki, tatile çıkacağımı bildirdiğim yazım yanlış anlaşılmış, “bundan sonra arasıra yazacağımı ve siyasi yazı yazmayacağımı” zanneden okurlarım yazarak, telefonla arayarak soru yağmuruna tuttular.Tabii ki böyle bir şey yok, seçim öncesi de “seçimden sonra vınlayacağımı” yazmıştım ama gözden kaçmış demek ki, tatildeyim arkadaşlar. Hepimizin kendi yoğun çalışmaları nedeniyle bir araya gelip tatil yapamadığımız ailemle, çocuklarımla kısa bir tatil yapıyorum. Bir sahil köyünde, dalgaların sesini dinleyerek, serin ve bir akvaryum gibi berrak sulara dalarak (kıskanmayınn, bütün kış aralıksız çalıştım) , hepimizin kendini kaptırdığı gürültülü çarktan kurtularak eski doğal neşemi buluyorum .Sadece ‘bu tatil sürecinde sizden tümüyle ayrılmayacağımı, farklı yazılarla beraber olacağımızı’ yazmıştım, tam anlatamadıysam affola..Sonra yine eskisi gibi devam edeceğiz merak etmeyin canlarım benim! *****Ancelina bir de bizim mağdurlar için el sallasa!Yine kadın saldırıları, tecavüzler ve cinayetler tam gaz sürüyor. Son olarak Fatma Bağcı’nın sonradan kendini de öldüren kocası tarafından katledildiğini duyduk. Bu 3 çocuk annesi kadın da aynen Ayşe Paşalı (ve ondan sonra başkaları) gibi savcılığa giderek koruma istediği halde korunmadığı için ölüme teslim edildi.EN AĞIR CEZA VERİLMELİ!İstanbul Fulya’da yalnız yaşayan 32 yaşındaki kimyager genç kız alışverişini taşıyan market elemanı tarafından taciz niyetiyle komalık hale getirildi. Neymiş efendim “kıyafetinden tahrik olmuş”. Kızın üstünde etek bluz var, yaz sıcağında kolsuz bir bluz..Eğer bu kafadaki sapıklar bu kıyafetlerden de tahrik olacaksa yandı kadınlar! Önce evine dalıp yumruk atıyor, sonra duvarlara vuruyor, yerde tekmeliyor ve bayıldıktan sonra bela yaratık kimbilir ne yaptı o da belirsiz. 23 saat sonra evinin banyosunda “hala baygın ve kanlar içinde” bulunuyor. Sonra da uyanık saldırgan parasını da aldığı kadına yaptıklarını “taciz değil gasp” olarak tanımlamış, cezası inecek oh ne ala...Hakimler en ağır cezaları vererek toplumu, vatandaşları bu sapıklardan temizlemedikleri takdirde, savcılar; başvurulduğu halde tehlikedeki kadınlara koruma sağlamadıkları takdirde onları dünyaya duyurmayı ve yasa çıkararak “hakim ve savcıları hesap sorulamaz hale getiren” devletin de bunun hesabını vermesini sağlamayı görev bileceğiz.Bu arada Angelina Jolie bi zahmet Türkiye’deki kadın kıyımına, çocuk ve kadın tecavüzcülerinin serbest bırakılıyor olmasına da bi el atsa çok iyi olacak. Suriyeli mültecileri korumamız iyi hoş ama önce kendi ülkemizdeki kıyımı durdurmamız daha mı az önemli. Karar verdim ‘Angelina’ya bir mektup’ yazacağım, belki insaf eder de gelir, yoksa bu skandal başka türlü bitmeyecek!*****Önce kısırlaştırma kampanyası!Sokak hayvanları için “barınakları iyileştirme, hayvanlara gıda yardımı” gibi konulara el atılıyor olmasını ve hayvanları korumak için daha büyük kitlelerin dikkatinin çekilmesini izlemekten mutlu oluyorum, zira geçtiğimiz yıl bu konuyla yakından ilgilenip, çok sayıda hayvanın bakımını da üstlendim.Ama inceledikçe ve ‘onların çaresizliğine yakından şahit’ oldukça asıl yapılması gerekenin önce ülke genelinde “sokak hayvanlarını kısırlaştırma kampanyası” açılması olduğunu gördüm. Zira ne yaparsanız yapın arkadan yüzlerce “yeni doğmuş bebek kedi ve köpekler” geldikçe yaptıklarınız etkisiz kalıyor. Ancak küçük hayvan gruplarına yararlı olabiliyorsunuz.BELEDİYELER GÖREVE ÇAĞRILMALI!Ülke çapında bütün belediyelerin göreve çağrılması ve “yasayla belirlenmiş olan” kısırlaştırma görevlerini yapmalarının istenmesi gerekiyor. Tabii yeni doğmuş bebekleri olanları bile yavrularından ayıranlar ya da “yakalamak isterken hastanelik edecek kadar yaralayan”lar gibi değil, dikkatle-özenle ve doğru zamanda yakalayıp kısırlaştırarak. O klinikleri de temiz ve bakımlı tutarak..Böylece giderek sokak hayvanı sayısını azaltan medeni ülkelerden olmaya çalışarak..Buna da “başarılı ve hayvanlara önem veren bazı belediyelerin öncülük etmesi, örnek yaratması” şart, bunları tekrar tekrar yazacağım. Bu arada mevcut barınakların şartlarının düzeltilmesi, hayvanların güneşte kavrulup, karda donması önlenmeli elbette.. Hangi belediye bunu tam yaptığını iddia edebilir, varsa hemen haber versinler görelim.Acaba siz kapınızın önüne “onlar için bir kap su ve yemek” koymayı hiç düşündünüz mü? .. Hayvanlarla ilgili yazılarım devam edecek.
Almanya’da bir haber sitesi sormuş ama Türkiye’de uzun zamandır yapılan anlamsız ayırımı, yazılardaki benzer tanımları alarak yapmış tabii, kafadan değil. “Türkiye’de Kemalistler’le Müslümanlar arasındaki uçurum hep devam edecek mi” sorusu Fethullah Gülen’e sorulmuş ve açıkçası ben ‘bu yanlışlığı vurgulamayacağını’, hatta benzerini kendisinin de söyleyeceğini tahmin ederken o soruyu düzeltmiş.“Türkiye’de ne Müslümanlarla Kemalistler olarak her bakımdan ayrışmış iki gruptan söz edilebilir, ne de bu iki grup arasında kapanmaz uçurumların varlığı söz konusu edilebilir. Biz kaynaşmış bir mozaik niteliğine sahip bir imparatorluk toplumunun mirasçılarıyız” dedikten sonra eklemiş;“Bu soru Kemalistlerin içinde Müslümanların, Müslümanlar içinde de Kemalistlerin olmadığı gibi bir düşünceyi barındırmaktadır. Türkiye’de bu şekilde ayrışmış iki gruptan söz edilemez.”ATATÜRKÇÜ İLE KEMALİST!‘Doğru ve yerinde bir müdahale’ bu ama bence hala tam anlatılmış değil. Zira bu ve benzer sorularda, ifadelerde “Kemalist” adı altında “Atatürk gibi hala dünyanın hayranlık duyduğu ve bunu açıkladığı bir liderin yaptıklarını, benzersiz başarılarını takdir eden, izinden giden milyonlarca insan” da bir ideolojik sınıf olarak gösteriliyor. Bu da yetmiyor “Kemal’in kendisi ve onu takdir edenler” Müslüman değilmiş ve Müslümanlarla farklı bir dinsel görüş içindeymiş veya dinle ilgileri yokmuş anlamı yaratılıyor.Görüldüğü gibi “birileri tarafından kasıtlı olarak tekrarlana tekrarlana” sonunda “yaban”ın aklında kalan da bu oluyor ki yapılan; son derece yanlış, haksız, kötü niyetli bir ayırım, sonuçta “Atatürk’e bağlılık gösteren Türkler” için de olumsuz propagandadan başka bir şey değildir. Bu kötü niyetli ayırım o kadar çok kullanılır hale gelmiştir ki bırakın büyük toplum kesimlerini “Müslümanlıktan ayrı” göstermeyi, Atatürkçü çizgide olan siyasi partileri bile “dinle ilgisiz veya din karşıtı” göstermek isteyenlerin de ağzından düşmez olmuştur.DİN SUÇUDUR!Oysa tekrarlamak gerekirse (Gülen iyi biliyor olmalı); asıl “dine karşı”olan şey “Müslümanları kendi kafasına göre bölmek ve dindarlık ölçüleri hakkında söz söylemek”tir. Bu nedenle “Kemalistlerin içinde Müslümanların, Müslümanlar içinde Kemalistlerin olmadığı gibi bir düşünceyi barındırdığı için yanlış” derken “Kimsenin bir başkasının veya herhangi bir siyasi görüşün içindeki insanların dini-inancı hakkında yorum yapamayacağını”, bunun “özellikle Müslümanlık’ta yasaklanmış olduğunu” da eklemezsek eksik kalıyor bence..Yanlış anlaşılma ihtimali hala ortadan kalkmıyor!*****‘Sorumluluk projesi’ olan magazin dergisi! Magazin artık eskisi gibi sadece cemiyet haberleri vermek, sanatçı fotoğrafları yada TV görüntüleri yakalamak anlamına gelmiyor, sanat-kültür haberlerini, iş dünyasında neler olduğunu kusursuz şekilde işleyen, hatta “sosyal sorumluluk projeleri” yürüten magazin dergileri çıkmaya başladı. Ki çağdaş gazetecilik de bu demektir, bugüne kadar yapılanın dışına çıkmak, dünyadaki yenilikleri, gelişmeleri izleyerek bunları uygulayabilmek, kısacası “özgün ve farklı” olabilmek günümüzde medyanın temel sırrıdır bence..Bundan önce yine kendisi gibi deneyimli bir magazin gazetecisi olan Salih Keçeli ile birlikte Batı’daki en kaliteli dergiler düzeyinde projeler üreten son olarak “Quality Magazine”i çıkarıp başarıya ulaştıran (bir fotoğraf ustası olarak da başarısı yadsınmayacak olan) Ünal Atılgan’ın bir süre önce ayrılarak tek başına çıkardığı; sayfalarını çevirerek okuyabildiğiniz,Türkiye’nin ilk dijital magazin dergisi “O La La Magazin” söz ettiğim farklılığı yaratan bir dergi.(Dijitalin yanında normal yayımlanmaya da başladı.)Kendine özgü üslubu ve kaliteli haberciliği ile dikkatleri hemen üstüne çeken dergi şimdi de her sayısında “bir engelli okuyucuya” yazı yazdırarak engellilere destek vermeye başladı. Ben de böyle sorumlu girişimlere destek vermeyi görev bildiğim için bunu sizlere duyurmak istedim. Keşke her gazete, her dergi, her TV programı böyle adımlar atsa, değerli meslektaşım Ünal Atılgan’ı ve O La La Magazin’i kutluyor, başarılar diliyorum. Umarım daha çok projeler üreterek örnek olurlar!*****İzin isterim!Sevgili okurlarım, çok uzun süredir hiç tatil yapmadım ve çoğu kez haftanın 7 günü köşemden ayrılmadım. Şimdi biraz kendime ve aileme zaman ayırmak ve dinlenmek istiyorum. Sizi tümüyle bırakmayacağım, arada siyasi yazılar kısa kısa olabilir (veya olmayabilir) ama genelde “şiddet” konusu, “sokak hayvanlarının çektiği sıkıntılar, bu konudaki genel ve bitmeyen ilgisizlik”, benim hayvan sevgim ve bununla ilgili gördüğüm-yaşadığım olaylar gibi yazılarımı okuyacaksınız. Öyle çözümsüz ve üzücü bir konular ki bunlar hepimiz katkı sağlamazsak hep böyle kalacak.Şimdilik bana izin, hoşçakalın!
Bir ülkede ‘gazeteciliğin anlamı’ unutulmuşsa, gazetecilerin kendileri görevlerinin gereklerini ve ilkeleri rafa kaldırmış ve gazeteciliği “siyasi parti sözcülüğü ya da bir ideolojinin-görüşün militanlığı” zanneder hale gelmişse artık olmayacak şey kalmamış demektir.Zira özellikle “güce tapan ve bu güçten ne koparsalar kârdır” diye düşünenler gazeteciliğin asli misyonunda “hangi iktidar olursa olsun hatalı icraatlarını, eylem ve söylemlerini eleştirme” olduğunu unuttukları, kendi görüşlerini militanca savunurken karşı görüşleri hakaretlerle karşılayıp yerden yere vurdukları gibi bu mesleği de bir “şiddet alanı”, kendilerini de “gladyatör” filan zanneder oldular. Bazıları ise gerçekten Fransız ihtilali dönemindeki jurnalciler gibiler.PROGRAM BİTMİŞ AMA...TGRT Haber’de yayınlanan “Ekonomi Kulisi” isimli programın sunucusu da aynı havaya girmiş ve “Başbakan Erdoğan’la samimi olduğunu” söyledikten sonra kızdığı bir meslektaşı için; “Hele şu bakanlar kurulu kurulsun, Başbakan’a ‘hayırlı olsun’a gideyim ondan sonra bu beyefendiyle hesaplaşacağız. Artık çok şey değişti. Neler göreceğiz, neler. Ne operasyonlar göreceğiz. Demir parmaklıkların ardında kimlerin olduğunu göreceğiz. 2 çocuğu var, babalarından uzun süre ayrı kalmasalar iyi olur” sözlerini ekrandan söylemiş. Bu konuşma Çarşamba günü gazetelerin internet sitelerinde yer aldıktan sonra programın yayınına son verilmiş.TV programlarının ve programcılarının ekrandan birilerini bu kadar açık şekilde ve hükümeti katarak tehdit etmesi olacak şey değildir, bu nedenle Kanal’ın verdiği karar evrensel bakışla da doğru karardır. “Gerçekleri açıkça anlatmak ve yanlışları tartışıp irdelemek” işlevini yerine getiren, medya sorumluluğu açısından hiçbir yanlışı ve reyting sorunu da olmayan programların neden bile gösterilmeden ekrandan kaldırılması” demokrasi ve basın özgürlüğü açısından, baskılar açısından tartışılmalıdır, ama burada tartışmaya bile yer yoktur.OPERASYONLARI NEREDEN BİLİYOR?Cüret ve tehdit son derece net! İşin enteresan tarafı, Başbakan’ın kendisi “muhalefet partilerinin genel başkanları ile gazeteci Ahmet Altan ve Meriç Dedeoğlu’na açtığı toplam 15 dava”dan vazgeçerken bu şahsın en kindar ifadeler ve tehditlerle meslektaşına saldırıyor olması. Kine bakın ki iki çocuklu gazeteci hapse girse zil takıp oynayacak ve bunu da bizzat o sağlayacak.Ama buradaki asıl önemli nokta “bir gazetecinin şikayeti ile diğer bir gazeteciyi anında cezaevine yollayabileceği duygusunu” hissediyor olması, “daha nice operasyonların olacağından, birilerinin daha demir parmaklıklar ardına gönderileceğinden” söz etmesi ve bunları gayet emin bir dille anlatmasıdır. Türkiye’de daha önce başka gazeteciler tarafından benzer kehanetlerde bulunulduğu görüldü ve hemen hepsi de haklı çıktılar. Yani ortada “böyle operasyonların olacağı önceden kulaklara fısıldanıyor” gibi bir tablo var.EN ZEVKSİZ MESLEK!Peki ne düşünmek lazım, bu beyler savcılarla ortak çalışma mı yapıyor, yoksa kendileri de telefonları dinleyerek veya ortam dinlemesi yaparak mı her şeyi önceden haber alıyor? Keşke bu konuşanlara “gel anlat bakalım, nereden biliyorsun” diye sorulsaydı, zira artık iyice suyu çıktı, en zevkli mesleklerden biri olan gazetecilik “en zevksiz ve sıkıntılı iş” haline dönüştü. Bu mesleği seçenler ve seçecek olanlar için ilk şart “cesaret” haline geldi.Medyada daha fazla terör estirmeye kimsenin hakkı olmamalı!*****CHP’nin ‘Yeniçeri’lerine...Aradaki farkı görmeleri için işaret etmek gerekiyor. CHP’nin içinde “hoşlarına gitmeyen bir değişiklik olduğu anda” oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi ağlamaya başlayan ya da Yeniçeriler’e özenerek kazan kaldıran bir grup var ki artık kim oldukları iyi biliniyor. Bazısı “içinde olsa da” kendi partisinin kuyusunu kazar, bazısı “içine alınmayınca düşmanlığın alasını” yapar ki mesela eski İzmir Milletvekili Canan Arıtman buna en iyi örnektir.AKP’de Başbakan Erdoğan hemen seçimin arkasından örgütünden “oy alamadıkları üç ili” mercek altına almalarını istemiş. Muhalefet partilerinin yapması gereken de “nerede-neden başarısız olduklarını” sağduyu ve sükunetle, işi sokak kavgasına çevirmeden yapmaktır. Baykal döneminde o kavgalar bitmek bilmedi, genel başkanlığa aday olanlar doğduğuna pişman edildi.Ama her saçmalığın bir sonu olmalıdır değil mi, artık bu grubun da sorunları “rezalet çıkarmadan”, saray entrikaları çevirmeden halletmeyi öğrenmesi bekleniyor.*****Hava muhalefeti yetişti!Dün Ankara’da yağan yağmur birçok alt geçitin sulara gömülmesine neden olmuş, balık adamlar göreve çağrılmış. Fotoğraflarda üstünde “Ankara Büyükşehir Belediyesi” yazan geçitlerin tepeye kadar “içinde arabalar yüzen su”yla dolu hali gerçekten komik bir görüntü oluşturuyordu.Bir tanıdığım telefonda bundan söz ederken; “Muhalefet yetersiz kalınca hava muhalefeti yardıma yetişti” diyerek güldürdü. Melih Gökçek “Bu yağmura hiçbir geçit dayanmaz” demiş ama yine de; yaz kış devamlı yağmur yağan Batı ülkelerinde neden böyle olaylara rastlanmadığını düşünmesi lazım.