Aslında ‘arkadaşlık’ da mı yok?

13 Temmuz 2011

Eski Bakan Çubukçu’nun, eski arkadaşı Nuray Mert’le ilgili yaptığı nahoş, rahatsız edici açıklamadan sonra Nuray Mert de “görüşlerinden, muhalif duruşundan dolayı nelerle karşılaştığını” anlatan bir yazı yazdı.Bir gazetecinin, köşe yazarının görüşleri eğer bir suç unsuru içermiyorsa, bunlarla ilgili bir dava açılıp aleyhine sonuçlanmamışsa sadece kendisini bağlar. Başbakan’la aralarında bir sürtüşme olmuşsa, her ikisinin de güçlü ifade yeteneği olduğuna ve kendi açıklamalarını yaptıklarına göre “ikisini” bağlar. Başbakanı kızdırdı diye başkalarının “kraldan çok kralcı” kesilmesi ise ancak komik olur.SÖYLENECEK ŞEY DEĞİL!Basın ve ifade özgürlüğüne, gazetecilere saygı duyulan demokratik ülkelerde durum budur. Bizde ne oluyor; Bu kabinede bakanlık verilmediği için Nimet Çubukçu ile ilgili anlamsız bir sürü dedikodu üretiliyor, “Nuray Mert’le olan eski arkadaşlığı” bile gündeme alınıyor, o da dönüp hiç beklenmedik bir cevap veriyor. “Söylemek istemiyorum ama onun duruşundan dolayı 1.5 yıldır aramızda mesafe vardı”. Bu sözler in özellikle “rol model” durumunda olan, sözleriyle toplumu etkileyebilecek bir siyasetçiye yakıştığını kim iddia edebilir? Bu sözlerden etkilenecek herkes “farklı görüşte olan arkadaşlarıyla görüşmeyi mi kesmeli”dir, bu mudur doğru olan?Son yıllardaki genel durumdan söz edelim; son birkaç yıla kadar -gazeteciler başta- hiç kimse “görüşlerinden dolayı” dost veya meslektaş kaybetmezdi. Ama öyle bir kutuplaşma yaratıldı, farklı görüş bildirenler, hatta sadece eleştiri görevini yapanlar siyasi olarak öyle dışlandı ve bunun siyasetçiler tarafından açıkça ifadesinden bile kaçınılmaz olundu ki artık ancak aynı görüşte olanlar klan gibi birlikte takılırken, kendileri gibi düşünmeyenler ise gayet ilkel, medeni tavırla ilgisiz bir şekilde yok sayılıyor. Hatta bazı “gazeteciler” TV’lerden meslektaşlarına saldırmayı bile doğal zannediyor.Gazeteciyi mesleğinden soğutmak, dostluğa güvenini sarsmak için daha uygun bir ortam yaratılamazdı yani. Bu zor ve görülmemiş tabloyu yaratmayı başaranları, kendine bu kısır davranışları yakıştıranları kutlamak (!) lazım.Bence Nimet Çubukçu’nun kendisi için yaratılan anlamsız durum karşısında bile “duruşundan dolayı aramızda mesafe vardı” gibi bir sözü söylemesi hatadır, herhangi bir “gerçek dost”un da!*****Fenerbahçe olayında çelişki!İzleyip anlatmam gerekirse detay gözlemleriyle bir maçı eğlenceli şekilde anlatabilirim, geçmişte böyle deneyimlerim oldu ama normal zamanda sorsanız hangi takım ne yapmış hiç bilmem. Bununla birlikte ve çocukluğumdan kalma alışkanlıkla Galatasaraylı olmama rağmen Fenerbahçe’ye yapılanın da yine “yargısız infaza girdiğini” düşünüyorum.‘ÖYLE BÜYÜK GÜÇ Kİ..’Olay yargıdadır sonuç beklenmelidir ama yine aynı noktaya döneriz; Deniz Feneri gibi dev bir soygunun “asıl failleri” denen isimler tüm “dış yargı baskılarına rağmen” yıllarca tutuklanmadığına göre, darbe yapmış-muhtıra vermiş isimlere “muhteşem bir yargı anlayışı” gösterilmesine ve sorgulanmaları bile savsaklanmasına rağmen, çocuk tecavüzcülerinin- terör örgütü üyelerinin (ki aralarında topluca bir çocuğa tecavüz edenler var) tutuksuz yargılanması, pikniklerde gezmeleri her nasılsa uygun bulunmasına rağmen Fenerbahçe Başkanı ile yöneticilerinin tutuklanmasını anlamak mümkün değil.Yani o ağır suçlular kaçmayacak ama (iddiaları küçümsüyor değilim ama sonuçta cinayet ve tecavüzle, darbeyle kıyaslanıyor) bu yöneticiler mi kaçacak veya delil karartacak?Söylediğim gibi futbolu derinliğine inceleyen, bilen biri değilim, bilenlerden gelen uzun açıklamalarda, verilen bilgilerde ise “Fenerbahçe gibi bir klüp başkanlığının maddi-manevi büyük güç sağladığı, yardımcılarının bile bu nedenle ihaleler alabildiği ve Aziz Yıldırım’ın koltuğunda başka bazı isimlerin gözünün olduğu, onların önünün açılması için bu opersayonun yapıldığı” da anlatılıyor. O kadar uzun bilgiler ki hepsini henüz okuyamadım ama bu kadarını okudum.Benzer “önünü açma” operasyonlarının başka davalar ve isimler için de geçerli olduğu daha önceden söylendiği için ben bu iddialara da bir tırnak açıyorum ve notumu düşüyorum doğrusu.. Aksi gerçekten geçerli midir İNŞALLAH ADİL BİR YARGILAMA sonunda öğreneceğiz. Bu arada basın ve insan hakları kurallarına saygılı davranıp “yargısız infaz” gibi bir haksızlığa alet olmadan tabii!*****Hayvanlarla ilgili mektup yağıyor!Artık hiç şüphem yok ki Türkiye’de sokak hayvanlarının korunması ve sayılarındaki artışın “KISIRLAŞTIRMA” ile kontrol altına alınması için ülke çapında bir talep ve gayret oluşmaktadır. Her ilden yağan mektupları okumaya zaman yetmiyor ama hepsini sırayla yazacağım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden, geçen yazımda söz ettiğim Bebek-Etiler arasındaki mahalleden, bu konuda Beşiktaş Belediyesi’nden, HAYTAP’tan ve hayvanseverlerden, sokak hayvanlarından sıkıntısı olanlardan gelen mektuplardaki bilgilerin hepsi çok önemli oldukları için sırayla yer alacak. Yarından sonra...

Devamını Oku

Cezayı bu savcıdan çok kim hakediyor!

12 Temmuz 2011

Ayşe Paşalı’nın tüm ülkenin şahit olduğu şekilde, tamamen “savcı ihmali, görevini yapmaması” yüzünden eski kocası tarafından defalarca tehdit edildikten sonra öldürülmesi bu ihmaller için son olur diye ummuştuk.Tabii ki “ders almayan, bu nedenle de aynı kanlı cinayetleri, çocuk ve kadın tecavüzlerini, aile içi çocuk tecavüzlerini her gün izlemeye devam eden” bir ülkede hiçbir şey “son” olmuyor, bu da olmadı. Ayşe Paşalı’dan sonra da bir çok kadın aynı şekilde “savcılık koruma görevini yapmadığı için” eski eşleri veya başka erkekler tarafından öldürüldü. Bitmedi, savcılıkların ve çözüme derhal el atması gereken siyasetçilerin kayıtsız bakışları ve açılmayan ağızları karşısında aynen devam ediyor.YAK, BIÇAKLA, NE SEÇERSEN..Son olaylar arasında İstanbul Bayrampaşa’da iki gün önce “boşandığı eşi tarafından” üstüne benzin dökülerek ateşe verilen ve kendisine sarılan 11 yaşındaki oğluyla birlikte yanarak ölen Tuğba Özbek ile 9 yıllık kocası tarafından 12 yerinden bıçaklanarak öldürülen Feride Şen var.İkisi de henüz 30’lu yaşlarında gencecik kadınlar, üstelik Tuğba Özbek’le birlikte çocuğu ve dayısı da vahşi cinayete kurban gitti, annesi yaralandı. Tuğba’nın teyzesi “yeğeninin 11 kez savcılığa giderek suç duyurusunda bulunduğunu, katilin defalarca silahını oğluna göstererek ‘seni de, anneni de, anneanneni de bu silahla öldüreceğim’ dediğini” anlatmış ve “Devlet Tuğba’yı korumadı, o zaman bu savcılıklar neden var” diye sormuş.KATİLLE ORTAK GİBİ!Bu olayda savcının suçu Ayşe Paşalı cinayetindeki kadar, hatta daha net. Tuğba Özbek katilin tehditlerini savcıya anlatıyor, “bir şey yapamam” cevabını alıyor. Adam kendisini göğsünün altından bıçakladığında savcıya gidiyor, aldığı cevap inanılmaz; “Yapacağım bir şey yok, sen de git onu bıçakla birkaç saat nezarette kalırsın”.. Zavallı kadıncağız “Beni öldükten sonra mı koruyacaksınız savcı bey” bile demiş bu sorumsuza, daha ne yapsın?Ama efendim, “en az katil kadar suçlu bu savcı” aleyhine dava açılamıyor, çünkü çıkarılan son yasalardan biri ile koruma altına alındılar, böyle bir saçmalık hangi hukuk devletinde görülmüştür?KADIN ÖRGÜTLERİ TOPLANMALI!Bu olaylar için Türkiye’de dava açılamıyorsa bu ülkenin kadın kuruluşları, kadın hukukçuları bir araya gelerek “korumayarak suça fırsat yaratan, görevini kötüye kullanan” savcılar ve devlet aleyhine “ölüme sebep olmaktan” AİHM’de dava açmalıdır. Bu kadınlar korunsaydı, açıkça tehdit edenler tutuklansaydı, ölmeyecekler ve çoğunun çocukları da annesiz kalmayacaktı. Aslında ailelerinin, çocuklarının yaşadıklarının ve yaşayacaklarının telafisi mümkün bile değildir.Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’na bağlı kadın örgütleriyle, “Meclis açıldığında tekrar önünde eylem yapma” kararı almıştık, sadece onlar değil (gazetelere verdikleri ilanlarda adı geçen) tüm kadın kuruluşları katılmalı ve bu eylemler aralıksız sürmeli, dünyaya duyurulmalı. Yoksa siyasetçiler ülkede süregiden kadın katliamını, çocuk saldırılarını daha çok uzun süre öylece izleyecek gibi görünüyorlar.Bakalım yeni “Kadın ve Aile Bakanı” Fatma Şahin’den ne zaman bu olaylara tepki duyacağız? (Bakanlığın adının değiştiğini biliyorum, bence eskisi doğrudur.)*****Patili dostlar için PODO!Şişli ilçesindeki parklarda kediler için yapılan özel park bölümlerini tesadüfen gördüğümde gerçekten çok şaşırmıştım çünkü asla tahmin edemezdim. Burada kediler için özel tasarlanmış rengarenk evler o kadar rahat ve korumalıydı ki ben de sitemize almak için ‘kimin yaptığını’ araştırdım.Genç bir iç mimar ve aynı zamanda bir HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) gönüllüsü Didem Gökgöz “PODO Siz ve Patili Dostlarınız İçin Tasarımlar” adı altında bu kedi evlerini dizayn edip yaptırmaya başlamış. Bugün ise “avlulu, cumbalı, kule, pergolalı” gibi isimler altında kediler için apartman gibi katlı olanlar dahil çeşit çeşit, suya ve hava şartlarına dirençli malzemeyle yapılmış ev modelleri var. İsteyenler internetten ulaşabilirler.Fiyatları ucuz sayılmaz ama ben kendi bahçemde o kadar uzun zamandır kullanıyorum ve o kadar dayanıklı yapılmışlar ki inanın bana zaman geçtikçe “değer” diye düşünüyorsunuz. Deneyin, hak vereceksiniz... Ulaşmak isteyenler için tel: 0212 233 27 37

Devamını Oku

Yemin krizinde ne çözüldü?

11 Temmuz 2011

Ben mi anlayamıyorum yoksa ortada gerçekten anlaşılmaz bir durum mu var? Önce CHP “hakkında kesinleşmiş bir suç hükmü bulunmayan, YSK tarafından da ‘milletvekili adayı olmaları ve seçilmeleri konusunda bir sakınca görülmeyen, seçilmiş iki milletvekilinin ‘tutuksuz yargılanmaları’ israrla engellendiği için” bu sağlanana kadar yemin etmeme kararı aldı.Çözüm üretmek yerine İktidar Partisi’yle karşılıklı restleşmelerle geçen bir sürecin sonunda araya TBMM Başkanı Cemil Çiçek girdi, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile görüşmeler yapıldı. O arada Deniz Baykal artık alışıldığı gibi kendi partisinin eylemini zora sokacak müthiş görüşünü açıkladı ki “Ben olsam Çiçek’i de beklemem, gidip meydan okuyarak yemin ederim” sözlerindeki meydan okumanın ne anlamı olduğunu ve neden gerekli olduğunu da kendisinden başka kimsenin anlaması mümkün değildir.HANGİ YASA?Çiçek’le yapılan görüşmenin ardından Kemal Kılıçdaroğlu “Meclis’te ortak irade oluştu, bu açıklamanın beyanı gelirse yemin edeceğiz” dedi. Ama yine aynı sırada Başbakan Erdoğan böyle bir iradenin oluşmadığını anlatırcasına “Parlamento içinde herşeyi konuşuruz ama yargıya karışmayız, kimse yasaları yarma harekatına girişmesin” diyerek noktayı koydu.AB VE DEMOKRASİ KUSURU!Yani “hakkında şu anda hala bir mahkumiyet kararı olmayan milletvekillerinin TBMM’ye gelerek kamu görevlerini yapabilmeleri için” bir çözüm önerisi yok, pozitif bir adım yok, o zaman Cemil Çiçek nasıl bir yarar sağlamış oldu? CHP ne elde etmiş oldu?Bir soru daha; hakkında mahkumiyet kararı olmayan insanların ‘duruşma beklemek üzere’ aylar, yıllar boyu mahkum gibi cezaevinde tutulmasını öngören bir yasa var mı? Hukukta böyle bir yasa mevcutsa AB neden yıllardır sürekli olarak “Türkiye raporları”na bunu bir demokrasi yanlışı olarak koyuyor?Buradaki çelişki çok önemli değil midir? Sorunun cevabını ve bu yemin eylemiyle sonuçta CHP’nin ne elde etmiş olduğunu gerçekten merak ediyorum. Bence Başbakan istese bu soruna çözüm çoktan bulunurdu.*****Bunlar da ‘kedi öldüren’ canavarlar!Nasıl bir alın yazısıdır böylesine vahşilerin bulunduğu topraklarda doğmak, yaşamak ve bu canavarlıkları her gün duymak zorunda kalmak? Kadın ve çocuklara yapılan da, insanların birbirine yaptığı vahşet de bitmiyor, tabii bu durumda hayvanlara yapılan da.. Son zamanlarda en çok ‘medeni bir ülkede bunlar olmuyor, biz neden böyleyiz ve hiç değişmiyoruz’cümlesini tekrarlıyorum.Sokak hayvanlarıyla ilgili bu yazı dizimde; kısa süreli kapatılacak olan bir belediye parkındaki küçük kedileri “ölmemeleri için” alıp bahçeme götürdüğümü anlatırken o parkta kedilere bakan bir gönüllüden övgüyle söz etmiştim. Şimdi görüyorum ki park civarındaki binalarda oturan hanımlar-beyler ile çevredeki restoran kedilerden rahatsız oldukları ve o gönüllüye tehditler savurdukları, o da “parkı tümüyle boşalttırırlar” diye korktuğu için (dairelerinde nasıl rahatsız oluyorlarsa) bu kediler yavaş yavaş ortadan kayboldu, pek az sayıda kedi kaldı. Onlara ne yapıldığını, kimin yaptığını bilmiyorum ama (tahmin ediyorum) herhalde o hanımlar-beyler mutludurlar artık.Büyük masraflarla “bebek kedileri korumak için” yaptırdığımız önü telli ve kilitli kafesler de boş bırakıldı, o güzelim bebekler de ortadan kayboldu, kalpsizlerle uğraşmanın sonu yok yani.. O parkta geriye kalan kedileri yeni açılacak barınak parklara göndermeyi sabırsızlıkla bekliyorum.ÇÖP ARAÇLARINA ATILANLAR!Oya Pak isimli hayvansever gönüllü bir okurumuzdan gelen mektup ise “Etiler Çamlık ile Bebek ana yokuşu arasında yer alan gecekondu mahallesinde önce her köşede bir kedi ölüsüyle karşılaştıklarını, bunun üzerine bölgedeki kedileri temiz-özenli ve belediyenin uygun gördüğü bir şekilde beslemeye başladıklarını, bu yılın 31 Mayıs’ında ise bir kısım mahallelinin “kediler yüzünden pirelendik” diye olay çıkardığını anlatıyor. (Kediler her çevrede mevcut, kimse pirelenmiyor da kendileri mi pireleniyor, asıl önemlisi “kafaların içinin pirelenmesi”, sokak kedileri kucağımdan inmez ben hiç pirelenmedim mesela.)Mama verenlerin üstüne kurt köpeklerini saldırtmışlar, hatta 100 kişi kadarı mama verenlere linç girişiminde bulunmuş. Bir tekstilci, gelen polislere “İstanbul Emniyeti’nde üst düzey akrabam var, mama verenleri çabuk alıp götürün” deyince polisler panikleyerek amirlerini aramış. Ve arkasından Haziran 2011’de yavru kediler canlı canlı çöp konteynırlarına atılıp kapakları kapatılmış.DOĞA YALNIZ ZORBALARIN MI? Kediler ölümüne tekmelenmiş, mama verenlerin ve mama yiyen kedilerin üstüne kireç boca edilmiş. Bütün çevre “dökülen kireçlerle” mahvedilmiş. Mahalleli memnundur, güç savaşından(!) galip çıktığına şüphesiz, o gariban kedileri yok etsinler de.. Peki kim diyor “bu doğa sadece zorba insanlara aittir, başka canlılara hayat hakkı yoktur” diye..HANGİ BELEDİYE?Şimdi, “bir kediye zarar veren, öldüren kişinin günahını affettirmesi için ancak 7 cami yaptırması gerekir” derler, yaptıkları öylesine büyük bir günah bu başka. Ama ben şimdi (Oya Hanım anlatırsa) öncelikle “yavru kedilerin canlı canlı atıldığı çöp konteynırları”nın hangi belediyeye ait olduğunu öğrenmek istiyorum, devamını sonra yazacağım. Herhalde Beşiktaş Belediyesi olamaz çünkü, bir yanda hayvan kliniği ve Zeki Şahinoğlu gibi çok iyi veteriner doktorlarla yüzlerce sokak hayvanını kurtarırken.. Bakalım kim bunlar?*****TV’de şiddet azaltılsın!TV’nin yeni döneminde çekilecek dizilerde “Bıçakla veya silahla öldürmenin, kanlı sahnelerin” daha az yer alması için gereken yapılmalı. Suçların mutlaka en ağır şekilde cezalandırılacağı veya suçlunun eninde sonunda cezasını bir şekilde bulacağı halka gösterilmeli.Psikolojide “görerek öğrenme” diye bir şey var ve suça meyillisi de, eğitimsiz insanı da çok olan bir ülkede bu kadar fazla şiddeti devamlı olarak her kanaldan vermek de akıllı bir iş değildir. Nitekim dizileri seyredip büyük ihtimalle başrol kahramanlarına özenenlerin ya da izleye izleye “öldürmenin sıradan bir olay olduğunu” düşünür hale gelenlerin (bu dizilerde “kadına şiddet” hiç bitmez nedense) yaptıklarını görüyoruz.Umalım da hiç değilse bu konuya eğilen birileri çıksın ya da dizi ve film yapımcıları kendileri düşünüp insafa gelsin.

Devamını Oku

‘74 milyon’a kimler dahil?

10 Temmuz 2011

Başbakan Erdoğan hükümet programını okurken yaptığı konuşmada şunları da söylemiş:“Bir kez daha hatırlatmak isterim, Nasıl ki bu Meclis 74 milyonun Meclis’i ise (parantez içi bana ait; aman Tanrım, gerçekten tavşanlar gibi artıyor nüfus, en son 73 denmişti, ne çabuk 74 olduk), AK Parti hükümeti de 74 milyonun hükümetidir. 81 ilin 78’inden milletvekili çıkarmış bir parti olarak milletimizi topyekun kucaklayacak, ayırımcılıktan büyük bir hassasiyetle kaçınacak, tek bir kişi dahi olsa her vatandaşımızın diline, inançlarına, kültürüne, değerlerine, tüm farklılıklarına saygı göstermeye devam edeceğiz”.Bu ve benzeri konuşmalar daha önce de yapılmış ama arkasından gelen uygulamalar o konuşmaları unutturmuştu. İnşallah bu kez ne unutulur, ne de unutturulur. Örneğin; 74 milyonun hükümeti, hemen her ilden milletvekili çıkarmanın güveniyle, medyanın üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanan ağır siyasi baskıyı artık kaldıracak mı?‘MEDYA ELEŞTİRR’ DİYECEK Mİ?-Demokrasi “bir hükümetin her yaptığına kayıtsız şartsız hak verilmesi ve pohpohlanması” demek değildir, özgür ülkelerde medya gerektiğinde hükümetlerin uygulamalarını, yanlış varsa açıklamalarını elbette “bugüne kadar diğer hükümetlere, diğer partilere, kurumlara da yapıldığı gibi” eleştirir, gazete, TV ve kitaplarda bu eleştiriler yer alabilir ve bizim hükümetimiz de medyanın tümüne ayrım yapmadan aynı saygıyı gösterecektir, hiçbir yazarın, televizyoncunun işine engel olmayacağız, medya patronlarına bir daha baskı yapmayacak, çağrıda bulunmayacağız diyecek mi?SEMT AYIRAN İŞGÜZARLAR-Mesela RTÜK Başkanı veya bir başkası çıkıp “şu semt bu milletin değerlerini temsil ediyor, bu semt etmiyor” benzeri anlamsız konuşmalar yaptığında “Durun bakalım, bir ilin semtlerini böyle yanlış şekilde ayıramazsınız, onların hepsinde bu ülkenin vatandaşları yaşıyor” diyerek bu işgüzarlıkları önleyecek mi?KADIN VE ÇOCUK KIYIMI-Artık toplu kıyıma dönüşen “kadın ve çocuklara yapılan cinsel saldırılar, cinayetler, aile içi tecavüz” konuları ve olayları karşısında bugüne kadar süregelen kayıtsız siyasi duruşu, büyük sessizliği bozacak ve başta Kadın ve Aile Bakanlığı (ben bu ismi tercih edeceğim) olmak üzere tüm birimleriyle olayların üstüne gidip çözüm arayacak, suçlulara en ağır cezaların getirilmesini sağlayacak mı? Yoksa bu cinsiyet ve çocuk ayrımcılığı sürecek, gözler ve kulaklar olaylara kapatılacak, sorunlar “kadın örgütleri, kadın hukukçular ve kadın gazetecilerin sorunu” olarak kalacak, çocuk ve kadın tecavüzcülerinin, katillerinin serbest bırakılmasına göz yumulacak ve yıllar geçse de aynı vahşet olayları devam mı edecek?Bunlar ilk aklıma gelenler, acaba bu konuşma gerçeğe dönüşecek mi, siz ne dersiniz?*****Medeni ülkede bunlar olmaz!18 yaşından başlayarak yıllarca yurt dışında yaşadım, bizde 1 ayda çıkan vahşet, ihmal, ölüm haberlerini o yıllar boyunca duymadım. Örneğin; sevgilisinin üç yaşındaki bebeğini döven, ısıran bir vahşinin, küçücük çocuğa tecavüz eden 25 ve hatta 60 ahlaksız sapığın olabileceği aklıma bile gelmezdi. Batı ülkelerinde milyonda bir rastlanacak her olay burada adeta “günlük yaşamın parçası” kadar sık görülüyor, ne dehşet ve ne utanç verici değil mi?İNSAN DEĞİL, YARATIK!Dikkatimi çeken son iki haber; Konya’nın Selçuklu ilçesinde bir kadın, altını ıslatan 9 yaşındaki üvey çocuğunun cinsel organını ateşe vermiş, yüzü ve vücudunun birçok yerini de yakmış, her iki bacağını kırmış, başını yarıp iplikle kendisi dikmiş.. Allah’ın cezası yaratık. Oysa zavallı çocuk çok daha küçükken annesi kanserden ölmüş, baba bu canavarla evlenmiş, muhakkak ki çocuğun şuur altında psikolojik sorun var, tedavi gerekli. Yapabilsem o kalpsiz kadına en az 20 yıl hapis verir, babayı da cezalandırır, çocuğu derhal devlet korumasına alırdım.. Medeni ülkede yapılan da budur, ondan duymazsınız sık sık.İkincisi; Antalya’da 13 yaşında çocuk plajda duşa girmiş, sudaki elektrik akımına kapılarak ölmüş. Bu plajın sahibi de anında girer içeriye.. Plaj da uzun süre kapatılır. Ondan duymazsınız benzer olayları medeni ülkelerde.. Peki kardeşim biz ne zaman “medeni” olacağız, seçilen anlı şanlı bakanlar, vekiller ne zaman laflamayı bırakıp bu konulara ciddi şekilde eğilecekler, başta “Kadın ve Aile Bakanı” olmak üzere ne zaman ağızlarından bir tepki duyacağız,işte tüm merakım bu benim!Yalnızca “bakanlar”dan bıktık artık, bu olayları “görenler”e ihtiyacımız var!*****Barınakları kapatamazsınız, izliyoruz!Şimdi çocukların, insanların bu barbarlıklarla karşılaştığı ülkede zavallı hayvancıkların karşılaştığı vahşetten söz etmek ve bunun da önlenmesini istemek kolay mıdır? Kolayca diyebilir misiniz “Bu topraklarda hayvanlar da yaşıyor, onları da medenice koruyalım, kontrole alalım”? Kolay değil, ama diyeceğim, hem de bıkmadan, usanmadan.Muğla-Milas’taki geçici hayvan barınağında köpeklerin içler acısı halini gösteren haberden söz etmiştim. Belediye Başkanı “açlıktan bir deri bir kemik kalmış köpeklerin ölmüş hayvanları yediği” haberleri medyada yer alınca kızmış, barınağı ziyarete kapatmış ve tüm çalışanlar hakkında soruşturma başlatmış. “Milas’ta köpek sayısında artış olduğunu, Bodrum’un köpeklerinin bile buraya bırakıldığını” söylemiş ki olabilir. “Burada hayvanların açlığa terk edilmesi mümkün değil” demiş ki o da olabilir.KAÇMAYIN, ÇÖZÜNAma arkasından “Sonunda düzelme yoluna gidilmezse barınağın kapatılacağını” söylemesi olamaz, olmamalı. İstanbul’da, Şişli’de nasıl 40-50 dönümlük arazilere “hayvan ormanları ve ısıtmalı barınaklar” açılması planlanıyorsa Muğla’da da planlanabilir. Samsun’da, Adana’da, Muş’ta da... Hayvansever gönüllülerin ve belediyenin kontrolünde toplanır, kısırlaştırılırlar. Şişli Belediyesi’nin yapacağı gibi otellerle anlaşılarak artan yemekler tazeyken ulaştırılır, hayvancıklar açlıktan ölmez, ölüleri yemez.Birkaç yıl içinde de sayıları giderek azalır, kontrolleri daha da kolaylaşır. “Kediler için” de aynı şey geçerli. Sadece bir kez “yeni doğmuş ve ortada kalmış, enjektörle bile süt içemeyen bebek kedileri ya da onları doyurmak için çöplük karıştıran anneleri, oteller-yazlık siteler kışın boşalınca yağmur çamur içinde ve aç ortada kalan hayvanları” yakından izleseniz bu kontrolün artık sağlanmasının önemini anlardınız.Yarın İstanbul’un göbeğinde “canlı canlı çöp konteynırına atılan kediler”i yazacağım, bu vahşetin de son bulması gerekmiyor mu artık!

Devamını Oku

Basına sızar diye farklı soruşturma olur mu?

9 Temmuz 2011

Deniz Feneri zanlıları için alışılmış sistemden “ayrı bir sorgulama yöntemi” uygulanıyormuş. Bugüne kadar zanlılar önce poliste ifade verip (polis tarafından da itile kakıla götürülüp) sonra savcılığa giderken şimdi doğrudan savcının karşısına çıkarılıyorlarmış. Bunun nedeninin de “poliste verilen ifadelerin basına sızabileceği” olduğu söylenmiş. Çok komik bir çelişki doğrusu, birçok olayda bırakın polis ifadelerini, polise ifade verilmeden önce bile bir kısım basın “olanları ve olacakları” önceden manşetlerle ve hakaretlerle yazarken böyle bir endişe hiç duyulmadı da neden sadece Deniz Feneri’nde duyuluyor?‘ASIL FAİLLER’Madem ki diğerlerinin duyulmasında bir mahzur yoktu, Türkiye’yi “tarihte görülmüş en büyük bağış soygunu” tarifleriyle dünyaya rezil eden bir soygun olayında da olmamalı, değil mi? Ama işte yargı bağımsızlığı artık alt mahkeme-üst mahkeme demeden tümüyle ortadan kalkınca (neler olduğunu görmek için bakınız Demokrat Yargı eski eş başkanı Orhan Gazi Ertekin’in kitabı) bu soruları soracak kimse de kalmıyor.Bu arada, Deniz Feneri eV’nin “belediyelere fakirlik belgesi için başvuran vatandaşların nüfus cüzdanı fotokopilerini elde ederek” onlara bağış yapılmadığı halde “nakit bağış yapılmış” gibi gösterdiği de ortaya çıkmış. Alman Mahkemesi Türkiye’deki Deniz Feneri ile diğerinin kesin bağlantısını açıkladığına ve Zahit Akman ile diğer zanlılar için “asıl failler” dediğine göre bakalım buradaki soruşturma nasıl bitecek? Diğer olaylarda “delil karartır” diye zanlıları anında tutuklarken Deniz Feneri’nde 3 yıl dokunmadılar. Ortada karartılmamış delil kalmış mıdır dersiniz?*****Şafak Pavey ve Merve Kavakçı!Akit gazetesinden arayarak önce “Meclis’te kıyafet kuralı olur mu” başlıklı yazımla ilgili sordular, arkasından da bekleneceği gibi “Bu sözleriniz Merve Kavakçı için de geçerli mi” sorusu geldi. Geçmişte benimle ilgili yanlışlar, haksızlıklar da yaptılar, yıpratmaya çalıştılar ama meslektaşımdır, aramış, sorularına cevap verdim, sonra da ‘içinden bazı cümleleri çekerek anlam değişmemesine dikkat etmelerini’ de söyledim, çünkü medyanın bir bölümünde bunun sıkça yapıldığını biliyorum. Zaten Şafak Pavey’in ‘Ben sorun yapmadım, başkaları neden yapıyor’ açıklamasından sonra hala “Ama olur mu, ilerde sorun yapacaklar çıkabilir, böyle yasak-yasa olmaz” diyenler konusunda yazacaktım, bu soruyu da cevaplayayım (Bu arkadaşlarımız başka konularda “Sana ne, ona ne, buna ne, kendisi karar verir” diyorlar ki orada haklıdırlar, öte yanda istemedikleri durumlarda “Ama sadece senin görüşün olmaz, konuş bakalım” baskısı yapıyorlar, enteresan.) GEREKİRSE YAPILIRSoruyu daha önce yazdıklarımla cevaplamıştım, bir “özür, rahatsızlık” nedeniyle milletvekilinin Meclis İç Tüzüğü’nde belirlenen kıyafet dışında giyinmesi gerekiyorsa hemen Tüzük’te bir değişiklik yapılabilir veya partiler karar verirse tümüyle değişebilir. Zaten “evrensel ve ülke için temel kural olanlar dışında” yasalar, kurallar da “bir gereklilik doğduğunda” yapılıyor. Örneğin cep telefonu kullanılmadan önce “sürücüler cep telefonu ile konuşmayacak” gibi bir yasak konamaz.Şafak Pavey, daha önce de yazdığım gibi kuralı bildiği ve seçilirken peşinen kabul etmiş sayılacağı için buna uydu ve şikayet etmedi. Merve Kavakçı da biliyordu ama o kasıtlı olarak delmeye çalıştı. Oysa madem ki sorunlar Meclis’te halledilmelidir ve buna da iktidar partileri öncülük etmelidir, on yıldır iktidarda olan parti bu soruna istese çözüm arayabilirdi. Tüzük değiştirilirse, olabiliyorsa milletvekilleri o zaman istedikleri kıyafeti giyerler. Değilse, “mevcut kurallara uymakla yükümlü”dürler, görevleri “kuralları kişisel olarak delmeye çalışmaya müsait bir görev” değildir.Tekrarlayayım; “evrensel demokrasi kuralları”ndan söz ediyorum!*****Yemin krizi aşılacak ama...AKP ile CHP’nin “yemin krizi” konusunda anlaştığı ve CHP’nin bu durumda Pazartesi günü yemin edebileceği haberi son dakikada geldi.Demek ki (aslında buna gerek kalmadan sorunlar çözülmeliydi ama) nadiren de olsa başka çözüm kalmayınca demokrasi sınırları içinde bir eylem çözüm getirebiliyormuş. Bu arada Baykal “sorunun bu kadar çabuk çözüleceğini hesaplamamış” olmalı ki onun “yemin eylemine karşı çıkması” haberi de dünkü gelişmeler arasındaydı.Acaba “sorun üretmekten sonuna kadar hiç vazgeçmeyecek mi” diye düşünüyor insan! *****‘Kadın tacizi saklasın’ demek mi bu?Geçen haftaya ait bir haberdi bu ama birkaç gün geçti diye konuyu atlamam mümkün değil...Trabzon Valiliği Özel Kalem Müdürü hakkında “kendisini telefonla ve mektupla taciz ettiği” iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulunan sekreter E.E işten çıkarılmış. Harika(!) bir haber değil mi bu da? Ancak en ilkel, insan haklarına en saygısız ülkelerde benzerine rastlanacak bir haksızlık, abukluk!Ne anlama geliyor? Kadınlar eğer üst düzey “hasta kafalı”lar tarafından rahatsız edilirse bunu saklasınlar, katlansınlar, sakın şikayet filan etmesinler. Ama o kadınlar bu hastalıklı ve güvensiz durumun “cinayete bile vardığını sayısız haberle izliyor ve korkuyorsa” da önemli değil, kaderine razı olsun. Trabzon Valiliği böyle uygun görüyor.Hayır efendim, öyle olmayacak, bu rezaletlere son verecek ve “mağdur kadın”ı bir kez daha mağdur etmek yerine o suçlu müdürü cezalandıracaksınız, ya da “bu rezil olayları isminizle cisminizle ilan etmeye, dünya kadın örgütlerine rapor etmeye” devam edeceğiz. Herkes Trabzon Valiliği’nin insan ve kadın haklarına, hukuka ne kadar saygısız olduğunu iyice duyacak, öğrenecek. Ta ki doğruyu yapana kadar..Hükümet de bu skandal boyuta varan haksızlıkları önlemek, çocuk ve kadın taciz-tecavüzlerine, “aile içi çocuk tecavüzü”ne, kadın cinayetlerine en ağır cezaların verilmesini sağlamak zorundadır, bu bir türlü yapılmadığı için her gün ama her gün kadın ve çocukların hayatının “sapık kafaların eseri olarak” mahvedildiğini duyuyoruz. Ülkede dehşet verici olayların arkası kesilmez, çocuk ve kadın kıyımı sürerken hiçbir milletvekilinin veya iktidar-muhalefet partisi yöneticisinin en ufak şekilde konuya değinen bir sözünü duymamak hayret verici değilse nedir? Bundan sonra Meclis önünde yapılacak protesto eylemini “seslerini çıkarana kadar sürdürmek” gerekecek sanırım!

Devamını Oku

Çözüm bulunmuş; evlenmesinler!

8 Temmuz 2011

Yeni evli, bebekli veya hamile eşini arkada bırakıp şehit olan genç askerleri üzüntü içinde her okuyuşumda ‘terör nedeniyle hayatlarını kaybedebileceklerini düşünerek bir an önce sevdiklerine kavuşmak veya evliliği yaşamak için acele evlendiklerini’ düşünmüşümdür. Yoksa normal olarak askerlik bitince evlenmek daha akılcı gelir insana değil mi? Nitekim aynı durumdaki kayıplar devam ettikçe bu düşüncenin haklılığını görüyorum. Geride kalan eşlere, bebeklere de büyük haksızlık oluyor ama o şehitlerin de kısacık ömürlerinde “aşk ve aile” mutluluğu tatma hakları ve onların karşılaştığı haksız durumun yanında söyleyecek fazla birşey yok.“Haksız durum” çünkü; vatan toprağını korumak askerin görevidir ama terör örgütüyle görüşmeler yapıldığına, onlar da “verilen sözlerin gerçekleşmesini” beklediğine, bunu çabuklaştırmak için “katliamlarına hız verdiklerine” göre artık durum eskisi gibi değil ve tüm sorumluluk zaman kaybeden, çözüm üretmek yerine lafla-kavgayla gün tüketen siyasetçilere aittir, nitekim şehit aileleri de şehitlerini eskisi gibi “vatana helal” etmiyorlar.KORUYUN ASKERLERİNİZİ!Yine terör artıp da gencecik, yeni evli, kundakta veya anne karnında bebekli askerler arka arkaya katledilmeye başlanınca TSK Güneydoğu’da görev yapan askerlere “bekar iseler evlenmemelerini, evli iseler ailelerini gönderip garnizonda kalmalarını” bildirmiş.Onların hayatını korumak için her önlem alınmalıdır doğru ama bu gibi önlemlerin pek başarılı olmayacağı da ortada. Zira o zaman da askeri araçların geçeceği yollara mayın döşüyor ya da askerlere ateş açıyor. İşleri kolay değil, haksızlık yapmak istemem ama koskoca ordunun, ülke toprakları içinde o mayınların döşenememesini sağlamak, araçlarının veya askerlerinin bulunduğu alanlarda güvenliğin tam olduğunu önceden bilmek” gibi bir görevi yok mudur? Bunun için gerekli elektronik donanıma sahip değiller mi? Olmaları için karakol baskınları bile yeterli değil miydi?GÜNDEME GİREMEYEN TERÖRBari Amerikan filmlerini izlesinler, orada ABD’den “bir başka ülkedeki teröristlerin hareketlerini” bile adım adım izleyen son teknolojik buluşların kullanıldığını görmek mümkün. Ayrıca şu anda acilen yapılması gereken şey; “bugüne kadar terör örgütü lideriyle yapılan anlaşmaların, verilen sözlerin neler olduğunu halka açıklamak, Meclis’te tartışmak ve ‘eğer kabulü mümkünse’ bunları yerine getirmek, değilse yeni bir terör çözümü üretmek”tir.Herhalde “açılım”a çok kendinden emin şekilde başlanırken bugünlerin hesabı da yapılmıştır. Bu nedenle artık “yemin krizi, o dedi, ben dedim” tartışmalarına devam hakları yoktur. Gencecik insanlar hayatını yitirirken millet onların çekişmelerini izlemeye katlanmak zorunda değil. “Hakkında kesinleşmiş bir suç hükmü olmayan seçilmiş milletvekilleri” sorununa adil çözüm acilen bulunmalı, hemen arkasından terör konusu gündeme girmelidir. Her gün bir yenisinin haberi çıkan “terör olaylarını hiç görmüyor, duymuyor gibi davranmaları” ve tek bir söz etmemeleri nasıl açıklanabilir acaba?Dün Anayasa Mahkemesi de “hakkında kesinleşmiş hapis cezası bulunan ve bu nedenle milletvekilliği YSK tarafından düşürülen” Hatip Dicle’nin başvurusunu reddetmiş. Şu andan itibaren yeni terör olayları beklenebilir, TBMM en kısa zamanda radikal çözüm önerilerini ortaya koymak zorundadır!*****Sokak hayvanları.. Ve yine Sarıgül farkı!Bütün illerde, ilçelerde belediyelerin “sokak hayvanlarının özenle kısırlaştırılması, hastaların tedavisi, bebek ve hamile olanların bakımı, şiddetten uzak yaşam şartlarına kavuşturulmaları” için göreve çağrılması gerektiğini, medeni ülkelerde Türkiye’deki sokak hayvanı perişanlığının görülmediğini haftalardır yazıyorum. Bu arada Muğla’nın Milas Belediyesi’ne ait Geçici Hayvan Barınağı’ndaki görüntüler, Belediye Başkanı’nın açıklamaları, diğer il ve ilçelerdeki ilgisizlik son derece önemli, bunları yazacağım ki her belediye artık “kendi sınırları içindeki hayvanların işkenceden farksız yaşam şartlarından sorumlu” olduğunu, bunların açığa çıkacağını bilsin.Örneğin 30 Haziran’da haberi çıkan; Yalıkavak’ta 400 villanın bulunduğu Spor Kent-1 Tatil Sitesi’nde üç gün içinde (çoğu da sahipli) 15 köpek ve aralarında ‘yeni doğmuş bebekleri olan anne kediler’in bulunduğu 20 kedinin zehirlenmesinin, bu hayvan katliamının hesabı site yönetiminden sorulsun. Zira bu vahşetle yaşamaya alıştırıldığımızda, insanların karşılaştığı vahşet olaylarına bile tepkisiz kalabiliyoruz artık. Nerede yaşıyoruz ki, yamyam mı olduk yoksa?ŞİŞLİ YOL GÖSTERECEK!Sorumluluk alan İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile yenilikçi adım atmakta üstüne olmayan Şişli Belediyesi’nin bu “sokak hayvanlarının korunması ve kısırlaştırılması, böylece birkaç yıl içinde sorunun azalması” konusunu” üstlenip çözümde örnek olacağını ummuş ve yazmıştım. Büyükşehir’den gelen cevapta “çok yakında Anadolu yakasında 40 dönüm, Avrupa yakasında 90 dönümlük iki hayvan ormanının açılacağı ve burada toplanan hayvanlara gerekli tüm bakımın yapılacağı” anlatılıyordu ama kesin tarihi sormama rağmen henüz bildirmediler.Aynı sıralarda kendisini “bilgi istemek üzere aradığım” Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ise telefonuma birkaç gün sonra cevap vererek; beş gündür Viyana’da uluslar arası bir toplantıda olduğunu ama konuyla yakından ilgilendiğini söyledi. “Daha önce bu konudaki görüşmemizde söz verdiği Ayazağa’daki barınağın 20 dönüm arazi üzerine kurulacağını, şu anda çalışmaların hızla devam ettiğini, Başkan Yardımcısı Vasken Cemil Barın’ın takip ettiğini, Swiss Otel, Divan Otel gibi büyük otellerle anlaşarak bu barınağa yemek servisi de yapılacağını, barınağın veterinerleri ve gönüllüleri olacağını ve (asıl bomba haber) bu doğal barınağın en geç 1 Ekim’e kadar açılacağını” anlattı. Çoğunlukla kediler için olacak ama eminim köpekler için de bir bölüm ayrılabilir.Bence muhteşem haberler bunlar, bugüne kadar sadece köpekler için “koruma ve kısırlaştırma”dan söz edilmişti ki o noktada bile çok ihmal vardı, nihayet sokak kedileri için de bir çözüm adımı başlatılabilir. Hepsinin toplu rehabilitasyonu sağlanabilir. Hepimiz gayret eder, yardımcı olursak tabii..HAYDİ DİĞER BELEDİYELER!Milas Belediye Başkanı oradaki barınakta olanların basına geçmesinden sonra “artan köpek sayısı”ndan şikayet etmiş. Zavallı kediciklerin sayısı daha da hızlı artıyor ama onların bu işte hiç günahı yok, “doğum kontrolü”nü mü biliyorlar da uygulamıyorlar, çözümü insanlar bulur.Eğer bütün belediyeler kendi bölgelerindeki sokak hayvanlarını dikkatle toplayıp ayıracakları bir ağaçlık alanda barınaklar ve yanına küçük klinikler yapsalar, yine bölgelerindeki veterinerlerden yardım isteyip anlaşsalar bu hayvan bakımsızlığı ve karşılaştıkları şiddet kısa sürede minimuma iner. Bakalım hangi sorumlu başkanlar “İstanbul ve Şişli’yi ilk izleyenler” olacak?

Devamını Oku

Öcalan’ın tehdidi yürürlüğe girdi!

7 Temmuz 2011

Biliyorsunuz seçim öncesi PKK lideri Öcalan “15 Haziran’a kadar zaman veriyorum, taleplerimiz konusunda olumlu adım atılmazsa artık ‘devletin benimle yaptığı görüşmeleri’ filan dinlemem, terör başlar” demişti. Seçimden sonra çelişkili açıklamalar yaptı; önce “eylemsizliğin 15 Temmuz’a kadar uzayabileceğini” söyledi, arkasından “Biz yeni kabineyi filan bekleyemeyiz, eski kabineyle çözüm bulsunlar” dedi ama bu açıklamalar sürecinde bile PKK eylem yapmayı, mayın döşemeyi, askerleri arkadan vurmayı sürdürdü.Silah bırakmamış olan terör örgütüyle başlatılan açılımın, örgütün bugüne kadar “terörü bir baskı aracı olarak kullanmaya” devam ettiği bir görüşme sürecinin yanlışlığı şimdi daha da açık şekilde ortaya çıkıyor. Eylemler, terör cinayetleri hız kazandı. 2 Temmuz’da ‘Bedeli terör kurbanı askerler ödeyecek’ başlıklı yazımda terörün artacağının belli olduğunu, örgütün artık “ne kadar ölüm olursa taleplerinin karşılanmasının o kadar çabuklaşacağını, bu taleplerin bazılarının toplum nezdinde yaratacağı tepkilerin de böylelikle hafifleyeceğini” anlamış bulunduğunu yazmış ve ‘hükümet eğer bu sorunu çözmeye niyetliyse hiç zaman kaybetmemeli, artık her geçen gün yeni şehitler anlamına gelir’ demiştim.YENİ EVLİ, GENCECİK KURBANLAR!Bunları, bu “tahmin bile değil, ‘görünen köy kılavuz istemez’ misali öngörüleri” yazarken hep ‘umarım yanılırım’ da diyorum ama hayır, görünen köy gerçekten de görünüyor zaten. Salı sabahı Hakkari’de hem de sivil kıyafetle göreve gitmekte olan 2 uzman çavuş daha kanlı bir terörist pususunun kurbanı oldu. Birinin eşi beş aylık hamile, diğeri daha 1.5 ay önce evlenmiş. Ve BDP’li Hasip Kaplan çıkıyor “hepsi de terör eylemleri nedeniyle ortaya çıkmış olan ölümlerden söz edip milyonlarca kez özür dilerken “Cansız bedenlerinizden yükselecek insanlık feryadı bu ‘kirli siyaseti’ sona erdirecektir” diyor. “Bu terörist faaliyetlerini sona erdirecektir” demiyor, oysa madem ki çözümü Meclis’ten bekliyorlar, ortakları PKK’ya “insanların canını almadan beklemelerini söyleseler, canlı bombaları övmeseler olmaz mı ?Bu ne çelişkidir, onun özrüyle ölenler geri mi gelecek? Cinayetin, terörün özrü mü olur? Bu arada Meclis neyle meşgul, didişmekle... Yemin krizini iyice düğümlemekle... İktidar partisi ile Ana Muhalefet Partisi karşılıklı açıklamalara devam ediyor, BDP “yeni anayasa sadece AKP ve MHP tarafından yapılamaz” diyor, tam bir kaos. Şehitlerden söz eden bile yok, birçok gazetede (nedense medyada önemsiz sayılır oldu, gözden kaçırmak marifet oldu bu “en önemli” haberleri) şehit haberleri birinci sayfalarda yer de bulamıyor artık. TBMM’NİN GÖREVİ!Ateş sadece düştüğü yeri yakmıyor, kaybedilen her şehitle bu toplumun içi kan ağlıyor. TBMM’nin görevi derhal partiler arasındaki sürtüşmeleri gidererek teröre “ÖYLE YA DA BÖYLE” çözüm bulmaktır. Madem ki “devlet” bugüne kadar PKK terör örgütü ile, liderleri ile görüşmeler yaptı, sonucunu getirmek, yeni anayasa veya her ne ise çözümünü bulmak zorundadır. Sonunda terör örgütü ile anlaşacaklarsa, bunu “daha çok hayat kaybedilmeden” yapmalılar, zira gelinen noktada, son terör olaylarında “açılım”ın, yaratılan büyük beklentilerin ve tabii Hatip Dicle ile diğer KCK’lı seçilmişlerin durumunun da büyük rolü var ve zaten bu Hasip Kaplan’ın sözlerinden de belli. Hükümet en kısa zamanda çekişmelere son verip, yemin krizini bitirip diğer partilerle birlikte çözüme yönelmek zorundadır, her şehitte “TBMM’nin kaybettiği zamanın sorumluluğunu” unutmasınlar! *****Kenan Evren aramış!12 Eylül darbesinin komutanı Kenan Evren Pazartesi günü beni aramış, Pazartesi’leri tatil günüm olduğu için ulaşamayıp eşimle konuşmuş. Yazılarımda ‘Savcıdan özel izinle tatile gittiğini’ yazdığımı, oysa izinli olmadığını, Ankara’da evde oturup kararı beklediğini anlatmış.Söylediklerinin notu aynen bana verildi; “Bu seneki tatil de rezil oldu, Ağustos’ta adli tatil başlayacak, o zaman gidebilirsek gideriz. Bu da alnımıza yazılmış” demiş. Söylediklerine bakınca “sanki ortada ona yapılmış büyük bir haksızlık var” havasında bir konuşma. Oysa bırakın “tatilin rezil olmasını”, onun yaptığı darbeyle binlerce insanın ve ailelerinin bütün hayatı rezil oldu, arada sayısız masum insan da yandı, işkenceler yapıldı, yaşamını yitirenler arasında yaşı büyütülerek idam edilen gençler vardı, halkın oylarıyla seçilmiş insanların indirildiği koltuklara kendileri kuruldular.İDDİALARLA YILLARCA HAPİS YATILIRKEN...Benim ailem her üç darbenin mağduriyetini yaşamış, babam 12 Eylül’ün üzüntüsü içinde hayatını kaybetmiş olduğu için kusura bakmasın onun “ama her gün olaylar yaşanıyor,kan dökülüyordu” mazeretini anlamaktan acizim(!) Darbeden sonra kısa sürede olayları nasıl durdurdularsa, hükümetle anlaşarak, koordine çalışarak, demokrasiyi ortadan kaldırmadan da gayet güzel yapabilirlerdi.12 Eylül’ün de, başka bir darbenin de mazereti olamaz, bu nedenle “alnına yazılan”ın sebebi de kendisidir. Ama merak buyurmasınlar, ben mutlaka tatile gideceklerini düşünüyorum, bir yanda “iddialar üzerine insanların yaşam haklarının gaspedildiği” hukuk dışı bir düzen ortaya çıkmasına rağmen, kanıtlanmış bir suçları olmadığı halde “milletvekili seçilmiş insanların görevini yapması engelleniyor” olmasına rağmen, gerçek darbe yapanların ve gerçek muhtıra verenlerin en azından “tarih önünde mahkum edilmesi”nin bile gerçekleşmeyeceğine inanıyorum. Mağdur ettikleri insanları, aileleri, çaldıkları hayatları akıllarına bile getirmeden, yaptıklarıyla gurur duyarak “bugün olsa yine yapardım” diyerek geçip gidecekler. Türkiye “darbelerle hesaplaşılıyor” teranesini dinlemeye devam ederken!*****Sokak Hayvanları için büyük adım!Günlerdir aralıksız “sokak hayvanlarına yardım ve bakım, kısırlaştırma ve annesiz bebekleri, hasta ve hamile olanları koruma” konusunu yazıyorum ama galiba sonunda çözüm adımları tam tahmin ettiğim gibi İstanbul’dan başlayacak, dün güzel haberler aldım, yarın sizinle paylaşacağım. Bu konunun çözümü bulunana kadar durmak yok!

Devamını Oku

Bu mudur Türkiye’nin kucaklaşması?

6 Temmuz 2011

Seçimin arkasından artık kavgalar, çekişmeler bitecek ve ülkeye daha huzurlu, daha dostça bir hava yayılacak zannetmiştim. Daha doğrusu yapılan konuşmaları, helalleşmeleri filan izleyince, Başbakan Erdoğan’ın “yeni anayasa”yı yapmak üzere “muhalefete, medyaya ve sivil toplum kuruluşlarına” uzlaşmacı çağrılar yaptığını görünce böyle olabileceğini, her şeyin “gerçekten değişebileceğini” ummuştum.Ama ne seçim ne de başka bir olay bizdeki bu kavga, gerilim ortamını gidermiyor kardeşim, sanki kanımıza işlemiş, her konuda birbirimizi yemek.. Dönüp de “aman biz de AB’ye girelim” diye çırpındığımız Batı ülkelerine bakma, onlarda parlamentoların halklarına böyle gerginlikler yaşatmadığını görme zahmetine bile katlanmıyoruz. O Meclis’e seçilenlerin görevinin “toplumu huzursuz etmek” değil, “ortaya çıkan sorunları elbirliğiyle çözerek huzur vermek” olduğunu düşünmüyoruz.*****ANA MUHALEFETSİZ MECLİS..CHP “seçilmiş vekillerinin tutukluluğuna” tepki gösteriyor, çözüm arıyor ve çözüm için de başka seçeneği yok görünüyor. Seçilmesine engel olacak mevcut bir hukuki sorunu olmayan isimlerin tutukluluğunun israrla sürdürülmesi, “Meclis’te ortak bir çözüm aranması” için öneri getirilmemesi sadce Türkiye değil, evrensel hukuk açısından da yanlış bir durum ki “tutuklulukların cezaya dönüşecek uzunlukta olması”zaten AB tarafından devamlı eleştiriliyor, Türkiye raporlarına konuyor.Bu durumda “Tükürdüklerini yalayacaklar” veya “şu tarihe kadar yemin etmezlerse milletvekillikleri düşer” benzeri hakaret veya tehdit ifade eden açıklamalarla Ana Muhalefet Partisi’ni, yani iktidardan sonra en fazla oy alan partiyi köşeye sıkıştırmak, “o olmadan da hiç sorunsuz yola devam edileceğini” düşünmek olacak iş midir? Dünyanın hangi “demokrasi rejimi”nde benzeri görülmüş, böyle bir durumda sorunsuz yola devam edilmiştir?ÇÖZÜM MÜMKÜN!Bu gerilim yerine iktidar partisi “lafta kalan uzlaşma”yı gerçeğe çevirse ve “ülkenin huzuru için gelin önce bu sorunu nasıl çözeceğimizi düşünelim” dese herşey çok farklı olabilirdi, hala da olabilir. Daha önce Sebahat Tuncel için kolayca çözüm bulunmuşsa, hatta Habur’dan gelen teröristler bile serbest bırakılmışsa, yargı canının istediği kesin suçlulara o hakkı tanımışsa hüküm giymemiş vekiller için de “tutuksuz yargılama” yolu açılabilir.Kavga yerine uzlaşma istemek yeter, ülke ve toplum hak ediyor bu adımı, yeter çekilen gerginlik!*****Gurur duyulacak sanat başarısı!Çocukluğumdan bu yana çok opera izledim ama tarihi saray bahçesinde, Devlet Sanatçısı Okan Demiriş’in yazdığı “tarihi opera”yı izlemenin keyfi başka oluyor. Pazartesi günleri yazmadığım için zaman geçti ama anlatmadan geçemeyeceğim bir başarı bu... 1 Temmuz akşamı Topkapı Sarayı’nın bahçesinde, gerçek tarihi dekorlar arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü padişahlarından 4. Murat’ın hayatını ve annesi Kösem Sultan’la çekişmeli ilişkisini anlatan “4. Murat”ı izledim ve bir kez daha sanatta ne kadar büyük başarılar yakaladığımızı görerek mutluluk duydum.Onun inanılmaz güzellikteki eseriyle büyülenirken, bir yıl önce kaybettiğimiz ve “Karyağdı Hatun”, “Yusuf İle Züleyha” operalarının da bestecisi olan değerli sanatçı Okan Demiriş’in “devlet sanatçısı” olmayı nasıl da hak ettiğini düşünüyor insan. Kendisi gibi çok değerli bir opera yıldızı olan eşi Leyla Demiriş’le de defalarca aynı sahneyi paylaşan, Karyağdı Hatun gibi bazı eserlerini “onun için yazan” bu çok yönlü sanatçının bütün eserleri, gördüğü büyük ilgi üzerine sayısız kez sahnelendi ve sahnelenmeye devam ediyor.4. Murat’ın müziği ve senaryosundaki dinsel motifler, ilahiler, Padişah’ın Kur’an okuyarak ve ilahilerle savaşa çıkması, Mehter Takımı ve marşı, gerçeğine sadık kalınan tüm detaylar bir de Saray’ın atmosferi ile üstelik ay ışığında bir araya gelince ortaya gözlerinize inanamayacağınız bir kusursuzluk çıkıyor. Dekor ve kostümlerin güzelliğini, özgünlüğünü ise sadece seyirci değil, tarihi film veya dizi yapımcılarının da izlemesi şart bence.İngiliz Kraliyeti’ne ait kıyafetleri andıranlar yerine “nasıl olması gerektiğini” görmek için... Bu başarıda emeği olan herkes, başta Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen,İstanbul Opera Festivali Sanat Yönetmeni Yekta Kara ve İstanbul Uluslar arası Opera Festivali’nin sponsorluğunu 2 yıldır üstlenen Deniz Bank olmak üzere kutlanmayı hak ediyor. Festival devam etmekte, hangi eseri yakalayabilirseniz mutlaka izleyin derim, kaçırılacak gibi değil çünkü! *****Hayvan konusunda bile kavga!Yalnızca siyaset mi, hangi tarafa baksanız çekişme, tartışma, gerginlik görüyorsunuz. Bir “hayvansever gönüllü” okurumun gönderdiği mektup “hayvanseverlerle ‘hayvanseverleri sevmeyenler’ arasında da çekişme olduğunu, bu nedenle toplum olarak sokak hayvanlarının bakımsızlığına çare bulunamadığını, koca yeşil alanı olan sitelerde bile insanların kedi görmek istemediğini” anlatıyor. Tam da benim Pazartesi günü “Vurdumduymaz değil miyiz biz” başlıklı yazımda anlattığım şey, elele çözüm arayamamak, kendinden başka hiçbir şeyi sevmemek ve ilgilenmemek... Görmek istemiyorsanız “kısırlaştırılmalarına yardımcı” olun değil mi?Gözlerinizin önüne annesini kaybetmiş yeni doğmuş kedi ve köpek yavrularını getirin lütfen, onlara biz el uzatmazsak kim uzatacak? Bu yazıları yazdığım son haftalar içinde anladım ki her ilde “mahalle mahalle, site site” hayvanlara yardım etmeyi benimsemezsek ve ilçe belediyelerimizi harekete geçirmezsek çaresiz sokak hayvanlarının bakımı, tedavisi, beslenmesi, korunması sağlanamaz.HER VETERİNER YAPABİLİRKonuştuğum veterinerler “belediyeler organize ettiği takdirde her semtteki veterinerlerin düşük ücretlerle belli sayıda sokak hayvanının kısırlaştırma ve tedavisini üstlenebileceğini” söylüyorlar. İstedikleri konularda rahatça para harcayan belediyeler bunu neden yapmasın? Bal gibi yapabilirler. Ama “yeterli talep ve baskı” olursa.Sitelere, mahallelere, o çevredeki “sayılı sokak hayvanının beslenmesini, sığınmasını sağlayan, çevreye uyumlu küçük barınaklar” da yapılabilir. Herşey ama herşey “niyete” bağlı. Haydi, niyetlenelim artık, koruyalım onları!

Devamını Oku