Meclis mutlaka toplanmalı!

21 Temmuz 2011

Öcalan yine İmralı’dan tehdit bombardımanına başlamış, Maşallah 13 şehit verdiğimiz günlerde bile onun mesajları, devlete dayatmaları hiç eksilmiyor. Yaz için Türkiye’ye gelen yabancılar bu durumu görünce “Nasıl oluyor da bir terör örgütü liderinin hapisten terör eylemi mesajları vermesine göz yumuluyor” diyorlar, gözleri hayretle açılıyor.Bu kez “Yarın bunun 10 katı kayıp yaşanabilir, eylemler şehirlerde görülebilir, Meclis tatile girmesin. Acil toplanıp terörün bitmesi için çağrı yapabilir” demiş. Tabii istediği çağrı Meclis’in veya Başbakan’ın “Meseleyi demokratik anayasal yöntemlerle çözeceğiz” demesi. Bunu derlerse bir haftada halledilirmiş, yoksa çatışma şehirlere sıçrarmış.“Demokratik anayasal yöntem”den neyi kastettiği de açıkça biliniyor zira BDP’liler yaptıkları konuşmalarda “Özgür Kürdistan’ın yolda olduğunu” konuşmalarında coşkuyla ifade etmeye başladılar.ÖZGÜR KÜRDİSTAN MESAJLARIÖcalan istediği için değil, fakat “teröre en uygun çözümü düşünüp kararlaştırmak” için Meclis mutlaka toplanmalı. İyice hesaplanmadan, aceleyle başlatılan “açılım” sürecinin, PKK lideriyle İmralı’da görüşmelerin, silah bırakmamış terör örgütünü “meşrulaştırdığı”, daha önemlisi güç kazandırdığı şüphesiz olduğuna göre bu hataların hiç değilse telafisi şimdi düşünülmeli.“Yeni anayasa” istenmesinin, “eylemsizliği seçim sonrasına kadar sürdüreceğiz” demelerinin en önemli nedeni buydu, onlara bu yönde söz verildiyse onlar da açıklanmalı. Başka insanlarımızın hayatı tehlikedeyken milletvekillerinin tatil yapması olacak iş değildir. *****Hande Ataizi oyununda son nokta!Bizde genellikle bir haberin çıktığı ve ilginin yoğun olduğu sıralarda yazılır, çizilir, sonrası pek izlenmez. Ben ‘köşeme alacak kadar önem verdiğim konuları’ sonuna kadar gözden kaçırmamayı tercih edenlerdenim. Ki “Özel Hayatlar” isimli oyunda aylarca birlikte rol aldıktan ve o uzun süreçte hiçbir sorun duyulmadıktan sonra tam turne öncesi “başrolü paylaştığı sanatçı için taciz iddiası” ile ortaya çıkan Hande Ataizi olayını da “sanata-sanatçıya saygı ve dürüstlük” konularını içerdiği için bu köşeye birkaç kez almıştım.Almamın da birden fazla nedeni vardı, konuştuğum kadın-erkek tüm tiyatro sanatçıları “sahnede oyuna yoğunlaşmış sanatçılar, hele de Cihan Ünal gibi deneyimli, disiplinli, tiyatroya saygılı sanatçılar için sahnede böyle bir durumun asla söz konusu olamayacağını” tekrarlıyorlardı.HEM DE MAĞDUR!Ben oyunu gala gecesinde (hem de yılların tiyatro sevgisi ve ilgisinden doğan) özel bir dikkatle izlemiştim, burnumuzun dibinde oynanan ve her detayı “fazlasıyla gördüğümüz” bu sahnelerde ortaya atılan iddianın gerçek olamayacağını biliyordum. Üstüne üstlük Cihan Ünal’ın onlarca oyununu izlemiş, onun meslek disiplinini de iyi bilen, meslektaşlarından da dinleyen biriydim. Kısacası bu durumda “iddia imkansız”, bir yalanı, iftirayı “kadın hakları”na bağlamaya çalışanlar ise komikti...Oyun başladıktan sonra büyük ilgi görmüş, reklamlar Hande Ataizi’ne yeni ve çok kazançlı bir TV programı getirerek tamamlanmış ve sonunda sıra turneye gelmişti. Tam oyunun Kıbrıs’ta sahneleneceği sırada, biletler satılmışken Ataizi bu iddiayla oyundan çekildi. Öyle ustaca bir plandı ki, kendisi “tiyatroya saygısızlık etmiş” olmayacak, “elinde olmayan ve tepki gösterdiği” bir mazeretle, hem de “mağdur” olarak-sempati toplayarak ayrılmış olacaktı. O arada Cihan Ünal’ın hayatını verdiği, başarılarla donattığı meslek hayatı önemli bir darbe alsa da önemi yoktu.CANLI YAYIN VE TURNE!O ayrıldıktan sonra hemen yeni bir başrol oyuncusu bulundu, Kıbrıs oyunu kurtarıldı, ekip Anadolu turnesine çıktı. 11 Temmuz’dan itibaren; Ayvalık, İzmir, Datça gibi yerlerde oynandı. Daha Ayvalık’taki oyun sırasında Cihan Ünal telefonla beni arayarak “Siz bu konuyu yazdınız, bilmenizi istedim, Hande Ataizi’nin canlı yayın TV programı hafta içi her gün akşam saatlerine kadar devam ediyor, önce Haziran sonu bitecekti, sonra Temmuz’da devam etmesine karar verildi, bu durumda turneye katılması, şu anda Ayvalık’ta veya başka bir yerde olması mümkün değildi. Mesele budur ama ‘kendi çıkarı uğruna başkalarını harcamaya çalışması’ insanın kanına dokunuyor” dedi.Bunları dinledikten sonra Hande Ataizi’ni arattım, telefonları açılmamış. Açılsaydı “canlı yayın programı devam ederken turneye nasıl gidebileceğini” ve oynanan bu oyunu nasıl içine sindirdiğini kendisine de sorardım.Olayın detaylarını göz ardı ederek, baştan karar verenler acaba bu duruma ne diyecek? Bir sanatçıya veya herhangi birine bencilce nedenlerle ve böylesine ciddi bir iddiayla zarar vermeye kalkmak o kadar kolay olmamalı, böyle bir kötü bir davranış “yine tekrarlanabilecek şekilde” desteklenmemeli değil mi?“Herkes aptal, bir ben kurnazım” uyanıklığına girenler kadar sinir boz ucu bir şey yok dünyada!*****Hiç ‘bir damla su’ bulamadığınız oldu mu?Avukat Ersin Ciğerim Marmaris’ten gönderdiği e-postada “Marmaris’te sokak hayvanlarının yaz sıcağında ‘bir damla su’ bulamadığını, kimsenin onlara su vermeyi aklına getirmediğini” yazmış. Susuzluktan muslukları yalayan kediciklerin fotoğrafını da göndermiş.Yaz başından beri yazıp duruyorum; kavurucu sıcaklarda bu hayvancıklar susuzluktan kavruluyor, haydi karınlarını doyurabilmek için çöplükleri karıştırıyorlar ama su olmayınca yapabilecekleri bir şey yok. Kimbilir daha kaç ilde, ilçede binlerce sokak hayvanı aynı durumda. Lütfen, onların konuşamadığını, “susuzluktan öleceğini” anlatamadığını unutmayın ve çevrenize büyük bir kap içinde su bırakın.HAYTAP üzerinde kedi ve köpek fotoğrafları olan “Bir kap su ver, su gibi aziz ol” yazılı posterlerini keşke her köşeye asabilse, unutmasak onları! Bir kap su vermek çok mu zor arkadaşlar?Tabii bazı okurlarımızın hatırlattığı gibi asıl gereken “bu soruna belediyelerin daha kalıcı çözümler” üretmeleridir, bunu hepsinden bekliyoruz !

Devamını Oku

İhmal varsa sorumlu kim?

20 Temmuz 2011

Bir okurumuzun “Güney Kıbrıs’ta bir cephanelik patlaması oldu, Milli Savunma Bakanı ile Genelkurmay Başkanı istifa ettiler, bizde ihmal veya hata olduğunda neden kimse sorumluluk almıyor” diye sorduğunu dün yazmıştım. Başbakan Erdoğan, Kıbrıs’a giderken yaptığı konuşmada “Silvan saldırısında 13 şehit vermemizde bir ihmal olup olmadığı konusunda toplumda oluşan soru işaretlerini gidermek için sivil soruşturma açılacağını” söyledi. Son derece yerinde bir karar, aynı soruları ben de saldırı haberi verildiğinden beri soruyorum zira daha önce de terör saldırılarında “çatışma anında yardımın gecikmesi” benzeri ihmaller görüldü, konuşuldu. Bu nedenle askeri soruşturmanın yanında “sivil soruşturma” da yapılması iyi olur.Ama.. Hep bir ama var, bu soruşturmanın sonunda “ihmal olduğu” ortaya çıkarsa fatura sadece TSK’ya mı kesilecek? Birinci derecede sorumlu odur, bununla birlikte sık sık “ordunun sivil idarenin emrinde” olduğu, Başkomutan’ın da Cumhurbaşkanı olduğu” tekrarlandığına göre, sonucunda “13 şehit verilen” kararların tüm sorumluluğu yalnızca orduya mı ait olacak?Yoksa örneğin Güney Kıbrıs’ta olduğu gibi Milli Savunma Bakanlığı ( veya “TSK’nın onlara bağlı olduğu söylenen” diğer kurumlar) da sorumluluğu paylaşacak mı? Sivil soruşturmanın bu yönünü de merak etmemek imkansız!*****Pet shop’tan değil, barınaktan alın!Belediyelerin sokak hayvanlarının perişanlığına ve insanların “sokaklarda artan hayvan sayısından şikayetine” son verecek medeni adımları atması için artık toplumsal bir talebin ortaya çıkması son derece önemli. Az denmeyecek sayıda belediye HAYTAP ’ın da katkılarıyla (Hayvan Hakları Federasyonu) sokak hayvanlarının korunup kısırlaştırılması için “hayvan bakımevleri” kurmuş bile..İstanbul Büyükşehir ve Şişli Belediyeleri açmak üzere oldukları “doğal şartlarda ve klinikleri olan hayvan parkları”nı açıkladılar. Bu parklardaki hayvanların beslenmesi de otellerle anlaşarak sağlanacak. Pazartesi günü Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal arayarak “Bu konudaki yazıların belediyeler açısından çok yaralı olduğunu, Beşiktaş Belediyesi olarak benimle görüşüp bu konuda neler yapacaklarını anlatmak istediklerini” söyledi. Belediyelerin bu konuya giderek daha çok önem verdiğini görmek büyük mutluluk. Aynı ilgiyi ve kararlılığı örneğin Sarıyer Belediyesi’nin göstermesini bekliyorum, mesela Boğaziçi Üniversitesi son derece yapıcı çözümler için müsait ama kullanılmıyor.BİZ İSTERSEK!Dönelim Milas Belediyesi Geçici Hayvan Barınağı’na. Burayı gezerken de “hayvanseverlerin, medyanın, toplum denetiminin ne kadar önemli olduğunu” gördüm. Daha önce olumsuz haberler çıkmış, Belediye Başkanı da kızmıştı ama şartları düzeltmek için çalıştığı şimdi ortada. Barınakta hayvanlar kısırlaştırılarak yerlerine bırakılıyor. Ama “gençlik hastalığı”na tutulmuş zavallı bir yavrucağın titreyerek yattığını görmek içimi sızlattı, lütfen veterinerler onun acı çekmesine izin vermesinler, bir tedavisi yok mu bunun, öyle çaresizce acı çekiyor ki..Bu barınakta yeni doğum yapmış anne köpekleri yavrularıyla izlemek ise bambaşka bir duyguydu. Nasıl sarılıyorlar yavrularına, nasıl koruyorlar.. O “köpek ailelerini” de İstanbul’da yapılacak doğal yaşam alanlarına taşımayı umarım başarırım. Bu arada, sizlerden köpek- kedi almak isteyenler “pet shop”lardan alacağına bu barınaklardan alsa (el birliğiyle oralardaki hayvanlara yiyecek yardımı da yapılsa) ne iyi olur. Benim favorim sokak kedileri ve köpekleri ama bunların arasında “sahipleri tarafından sokağa atılmış çok güzel cins kedi ve köpekler” de var..BİR BAŞKA BARINAĞA GİDİYORUMTürkiye çapında belediyelerin “sokak hayvanlarının bakımı ve kısırlaştırılması” için kliniği olan (veya veterinerlerle anlaşmalı) parklar açmaları için mücadeleyi sonuna kadar sürdüreceğim. Ben bahçemde 25 kedi yavrusuna, 5 büyük kedi ve bir köpeğe baktığım kusursuz bir barınağı gerçekleştirmeyi başardıysam koca belediyeler neleri başarabilir. Yapacağız bu işi, haydi siz de katılın!Perşembe günü bir başka barınağa doğru yola çıkıyorum!(Yazın kavurucu sıcağında onlar için BİR KAP SU bulundurmayı unutmayın)...

Devamını Oku

Fransız Lejyonu’ndan Türkiye terörüne..

19 Temmuz 2011

Çok önemli bir gözlem geldi, tam 25 yıldır Fransa’da yaşayan ve 10 yıl “Fransa Yabancı Lejyoner Birliği”nde görev yapmış bir okuyucumuzdan.. Halit Karan’ın yazdıklarını çoğumuz görüyor, fark ediyoruz ama bu kadar deneyimli ve “çağdaş dünyanın en bilinen profesyonel asker birliği”nden gelen gözlemler olayı çok daha net anlatıyor.Karan şunları yazmış; “Son şehit haberlerinde Türkiye’de PKK’nın hiçbir terör örgütünün sahip olmadığı bir medya desteği ve moral üstünlüğüne sahip olduğunu gördüm. Dünyada büyük devletler terör örgütleriyle gizli görüşmeler yapabilir ama bunlar asla kamuoyuna sızmaz.Sızması demek ‘üstünlüğün terör örgütüne geçmesi’ demektir. Apo ile görüşmeler beceriksizce götürülmüştür. Öcalan ‘devletle anlaşmaya vardığını’ söyleyerek ‘devleti yola getiren’ imajı yapmış, örgütünde daha güçlenmiştir. Apo ile görüşmeler kamuoyunun duyacağı, bileceği şekilde yapılırsa ne askerinizde, ne polisinizde moral kalmaz ama teröristler daha çok güven kazanır. Moral üstünlüğü karşı taraftaysa askerinize daha kolay saldıracaktır.”Yorum yapmaya bile gerek yok, moral bozukluğunun yalnızca “hayatını terörle mücadeleye adamış askerlerin, generallerin haklarında bir karar olmadığı halde, toplu şekilde ve aylarca cezaevinde tutulması” olmadığı, terör örgütünün lideri ile yapılan görüşmelerin ona ve PKK’ya üstünlük sağlayacak şekilde duyurulmasının da etkisi, önemi bu mektuptan da anlaşılıyor.YORGUN VE MORALSİZ ASKER!Bunları yazdığımızda veya; o gencecik askerlerin “hayatı arazide geçen, her karışını bilen teröristler”in karşısına kısa bir eğitimden sonra çıkarılmasını ve özel harekat birliklerinin, helikopterlerin “anında destek vermek yerine bekletilmesi”- ndeki ihmali eleştirdiğimizde Genelkurmay da kızıyor.Haklı olabilirler zira bölgede görev yapan birliklerin moralini bu eleştiriler, tartışmalar da bozar, kabul ediyorum. Ama el insaf, bu kaçıncı saldırıda ihmaldir, daha önce kaç kez tartışıldı bu ihmaller, onların yüzünden kaç gencimizi göz göre göre yitirdik?Kaç kez yardım “saldırının ancak sonunda” yetişebildi.. Tam zamanında yetişenler oldu, bazı kahraman komutanlar çatışmaların ortasına helikopterle indi ama bunlar çok yıl önce oldu, maalesef son zamanlarda bir gecikme, ağırdan alma göze çarpıyor. 13 şehit verdiğimiz son saldırıda da kimlerin ihmali varsa bulunup gereken yapılmalıdır.Tabii burada sadece asker kanadından değil, “o askerin bağlı olduğu sivil kanat”tan da söz ediyorum. Bir okurumuz yorumunda “Güney Kıbrıs’da bir cephanelik patlaması oldu, Savunma Bakanı da, Genelkurmay Başkanı da istifa ettiler, bizde neden kimse sorumluluğu almıyor” diye sormuş.Bilmem anlatabilmiş mi?*****Kimle barışalım?Aralarında önemli sanatçıların bulunduğu, 50’ye yakın kişi ve kuruluştan oluşan “Barış İçin Sanat” girişimi 21 Temmuz Perşembe günü “Barışalım Yeter Yürüyüşü” yapma kararı almış. Sanatçıların toplumsal sorunlarda ve tabii hayatları yok eden terör olaylarının çözümünde varlık göstermesi, ortaya çıkması benim de her zaman desteklediğim bir konudur. Ama bu karar “Aynur Doğan saldırının olduğu günün akşamı Kürtçe şarkı söylerken protesto edilmesi” nedeniyle alınmış. Oysa bu olayda da “sadece orada bulunan ve protestoyu yapan bir grup” söz konusu. Bunu bütün topluma mal etmek, “Kürtçe yayın yapan TV kanalları” açılmışken, Kürtçe albümler piyasaya çıkar ve dinlenirken, sanki “Türk ve Kürt vatandaşlar arasında toptan bir çekişme” ya da “küslük” varmış gibi bir algı yaratmak yanlış olmayacak mı?ASLA KÜS DEĞİLİZ!Ortada “demokratik çözüm”den söz edilen bir dönemde katliam yapan ve bunu “silinmeyecek bir acı bırakın” talimatıyla yapan bir terör örgütü var. Bu örgüt “savaşta olduğunu” iddia ederek saldırmayı sürdürüyor. Öldürdüğü askerlerin bir kısmı da Kürt, o aileler de evlat acısıyla yanıyor, durum öyle çelişkili ki örgütün siyasi uzantısı olan partinin Başkanı bile 13 askerin sırtından vurulmasından sonra “bundan üzüntü duyduğunu” bildirdi. Zira hiçbir istek, hiçbir amaç böylesi bir canavarlığa açıklama olamaz.Bunun dışında Türk ve Kürt vatandaşlar, aydınlar, sanatçılar arasında bir kavga söz konusu değil, tam aksine bölge halkıyla konuştuğunuzda “üzerlerindeki PKK baskısını, bu baskının seçimlerde nasıl yoğunlaştırıldığını” onlar da anlatıyor.O zaman “Barışalım Yeter” derken kiminle kimin barışmasından söz ediyoruz? Bence “Barış İçin Sanat Girişimi” yürüyüşten önce “kiminle kimin barışmasından” söz ettiklerini açıklasa iyi olur!*****Milas Belediyesi’ni kutluyorum!Dün yazdığım gibi sabahın erken saatlerinde “İstanbul dışındaki ilk hayvan bakımevi” ziyaretimi gerçekleştirdim. Daha önce çıkan “hayvanlar bakımsız ve aç bırakılıyor” haberlerinden sonra benim de yazdığım ve ‘barınağı kapatamazsınız, izliyoruz’ dediğim Milas Belediyesi Hayvan Barınağı’na doğru yola çıktım. Gerçek tabloyu görebilmek için habersiz gittiğim için doğrusu yolda içim kararıyor, üzüleceğimi düşünerek sıkılıyordum. Eşimle birlikte Milas’a vardığımızda sora sora yolu bulduk. İlçe merkezinden uzakça bir yerde, Adalet Sarayı’nın arkasından geçen dar bir yol üzerindeki bakımevine geldiğimizde önce kapının yanında çoğunluğu güneş altında, küçük bir bölümünün üstü brandayla kapatılmış bir alandaki köpekleri gördük.SİZ DE YARDIMA KOŞSANIZ?Ben biraz da önyargı ile ‘Aman Allahım, onları kızgın güneşte bırakmışlar’ diye sızlandım ama hayvanların bakımından sorumlu İbrahim Bey “onların diğer köpeklerle kavga ettikleri için, geçici olarak orada tutulduklarını, kısırlaştırma süreleri bitince salınacaklarını” söyledi.Sonra diğer köpeklerin bulunduğu bölümleri gezdim, yerler tertemiz yıkanmış, suları önlerinde.. Yemekleri (ki, çoğunluğu paket mama) günde iki kez veriliyormuş. Aralarında “sahipleri tarafından sokağa atıldıklar belli” cins köpeklerin de bulunduğu hayvanlar arasında zayıf olanlar var, hayvanseverler ilgilense, otellerle anlaşılsa daha iyi beslenebilirler ama bakımsız oldukları söylenemez.‘Belediye isterse nasıl da başarıyor, bütün belediyeler bunu yapsalar, kedilere de aynı özeni gösterseler iki üç yıl sonra kısırlaştırılmamış sokak hayvanı kalmaz, kısırlaştıranları da medeni şekilde besler, bakarsak sorunu hep birlikte bitirebiliriz’ diye düşündüm.Çektiğim fotoğraflar, Milas’ta “yeni doğmuş bebek köpekler” yarına..

Devamını Oku

‘Yüreklere öyle bir ateş bırakın ki’.. Canavarlığın söze dökümü!

18 Temmuz 2011

Boğazıma bir yumru tıkanmış halde, ‘Ah canım, ahh, ahh’ diye iç çekerek bakıyorum gencecik şehitlerin ölmeden üç gün önce internete koydukları aslan gibi fotoğraflarına.. İçimden onları dinlenme anında pusuya düşüren, küfürlerle saldırarak katleden alçaklara beddualar yükseliyor.“Savaş”mış, düpedüz vahşetin kendisi, canavarlıktan başka bir şey değil bu...Dün verilen haberde “13 askerin şehit olduğu saldırının emrini PKK’nın ‘Şahinler’ grubunun verdiği” bildiriliyordu. Liderlerinden Cemil Bayrak ve Mustafa Karasu “Yüreklere öyle bir ateş bırakın ki izi silinmesin. Örgüt için yeni bir süreç başlayacak” demiş. “Yüreklere öyle bir ateş bırakın ki izi silinmesin”... Bunu “kendi yüreği, vicdanı olan biri” söyleyebilir mi?Hangi amaç, hangi kin, hangi öfke “aynı ülkenin gençleri, insanları” için “silinmeyecek bir ateş” isteyebilir? Bunu isteyenleri, emredenleri korumak, onlarla “demokratik çözüm”den filan söz etmek mümkün müdür? Bir taraf devamlı bir düşmanlık içinde ve “bu bir savaştır” diyerek öldürürken, karşısında “siz öldürmeye devam edin, biz demokratik çözüm için liderinizle görüşüyoruz” demek mümkün müdür, bu mu istenen?ÖLDÜR VE SUÇLA!Hem gidip karakollara roketatarlı baskın yapacak, katliam yaratacak , adam kaçıracaksın, ordu doğal olarak aramaya çıktığında, “önlem alma görevini” yaptığında ise önceden planlanmış tuzaklar kurarak toplumun yüreğine “izi silinmeyecek ateş” bırakacaksın, sonra da seni koruyanlar ortaya çıkıp masum havalarda “askeri operasyonlar durmadıkça terör bitmez” diyecek.Bu kadar canavarca eylemleri bile yapılmamış sayacak. Bunları söyleyenlerin, yazanların bazıları “2000”li yıllar dan söz ederken “hiçbir operasyonun terörü azaltmadığını, aksine arttırdığını” vurguluyorlar ama nedense “2000’lerin başında terörün sıfırlandığını” atlayıveriyorlar. 13 şehit verilen saldırıdan sonra da, bugün de “operasyonla terörün azalmayacağını” söyleyerek bağlıyorlar olayı. Peki ne yapılmalı, “izi silinmeyecek ateş bırakın” talimatı, bu vahşet emriyle katledilen, hayatının baharında 13 genç, onlara küfürlerle açılan ateş hiç bilinmiyor, hiç olmamış gibi mi davranılmalı?Unutmuşlarsa hatırlatmak lazım, 2011 yılında teknoloji imkanları ve her imkan “terörün bitirildiği yıllara kıyasla en az 10 katına çıkmış” durumdadır, daha akıllıca stratejilerle “sadece suçluları ayıklayıp, bölgeyi temizleyecek” şartlar sağlanabilir. Tabii ki bunun da “Habur’dan gelen teröristler”le sağlanamayacağı herhalde anlaşılmış olmalıdır.HER GÜN ‘YENİ ŞEHİTLER’ DEMEK!Referandum, seçim, krizler, kavgalarla kaybedilen aylar, yıllar, terör örgütünün keyfi istedikçe aldığı“eylemsizlik” kararlarını “terör bitmiş” gibi göstererek geçirilen zamanlar PKK’ya maddi manevi güç kazandırdı, onu adeta meşru bir tepki içinde gibi gösterdiÖ Oysa daha seçim sürecinde ve hemen ertesinde yaptıkları terör eylemleri bugün yaşanan olayın habercisiydi ve bunu yazdık, “plan açıkça görülüyor, kaybettiğiniz her gün yeni şehitler getirecek, derhal önlem düşünmelisiniz” dedik.TBMM’deki cadı kazanının kaynaması bitmedi, kaynatanlar kavgaya-çekişmeye doymadı, bari şimdi bitsin ve acil çözüm üretilsin. “Yüreklere izi silinmeyecek ateş bırakın” emri verenlerin vaat ettiği “Örgüt için yeni bir süreç” terörün kazındığı, tek bir askerimize, insanımıza zarar veremediği süreç olsun.Bu vahşeti isteyenler, Güneydoğu’ya giden sağlık görevlilerini, öğretmenleri ve her hizmeti “yine şiddetle” engelleyen acımasız teröristler asla “kendileri de evlatlarını şehit veren” Kürt ailelerin temsilcisi olamaz!*****Eğlencesiz var olamaz mısınız?13 askerimizi kaybettiğimiz günün akşamı Okan Bayülgen’in “TV programlarında devam eden eğlence” konusunda verdiği haklı tepkiyi ertesi gün yazdığımda ‘hiç değilse birkaç gün eğlence programlarının dozu ayarlanmalı’ demiştim. Bir sonraki akşam (Cumartesi) ekranlarda güldürünün, şarkının aynen sürdüğünü görünce fikir değiştirdim.“Neşeliyiz, coşkuluyuz, keyifliyiz” gibi laflar, böyle bir üzüntüyü toplum olarak yaşamamışız gibi kahkahalarla sürdürülen konuşmalar, espri yarışları, şarkılar doğrusu çekilir gibi değildi, hemen kapattım. İnsan “hiç etkilenmeyenler”in, birazcık ciddiyet bile gösteremeyenlerin bu görüntüsüne bakarken “o gençler ne için, kim için öldüler acaba” diye düşünüyor ister istemez, tam bir bencillik yani.Okan Bayülgen yerden göğe haklıdır, bu riya son bulmalı, böylesine büyük bir felakette eğlence programları bir süre için tümüyle durdurulmalıdır. RTÜK isimli kurum canı istediğinde medyaya “karakol baskınlarından söz etmek yasak” demeyi bildiği gibi bunu da sağlamak zorundadır. Kanallar reklam gelirinden üç güncük vazgeçebilir herhalde, değil mi?*****Barınakları gezeceğim!Terör saldırısı nedeniyle ara verdim ama “sahipsiz sokak hayvanlarına yapılanlar ve bazı belediyelere ait barınaklarda bile hayvanların yok edildiğine dair gelen mektupları” dikkatle okuyor, not alıyorum, kısacası çalışmaya ara vermedim.Bu sabahtan başlayarak bazı barınakları ziyaret edip incelemek niyetindeyim, gördüklerimi sizinle de paylaşacağım. Dediğim gibi “vahşetin her türlüsüne” karşı çıkacak, önlemek için elimizden geleni yapacağız.BİRAZ VİCDAN, BİR KAP SU!Bu arada sahil il ve ilçelerinde “tatilciler rahatsız olmasın diye” özellikle yaz tatilleri öncesinde kedi ve köpeklerin “topluca ortadan kaldırıldığı” konusunda da bilgiler geliyor. Küçücük yavrulara, hamile hayvanlara bile acımadıklarını duyuyorum.Kesin kanıta rastlarsam bu köşeden hepsini ilan edeceğim, bilmiş olsunlar. Biz “onlara bir kap yemek ve su verin” diye çırpınırken hayvan cinayetlerine de sessiz kalacak değiliz!

Devamını Oku

Başkomutan göreve!

17 Temmuz 2011

Gaziantep’li şehit Barış henüz 20 yaşındaydı, fotoğrafında pırıl pırıl bir yüz ve geleceğe umutla bakan gözler var. Ama o yüz, o gözler artık yok. Gencecik oğlunu aslında yüreğinin üstünde korumak isteyecek, ona kendi gövdesini hiç düşünmeden siper edecek anası, gören herkesi anında ağlatacak bir yürek dağlanmasıyla kanlı gözyaşları döküyor. Onun duygularını en iyi “aynı yaşlarda evladı olan” analar anlar, Allah kimseyi evlat acısıyla yakmasın ömür boyu hiçbir söz teselli olmaz ona artık.Barış Facebook’ta kendisinden önceki şehitler için; “Tek tek sorulacak bu hesaplar şehitlerimiz için, günahsız yavrulara kıydınız söyleyin niçin” diye yazmış. Ama o hesapların sorulduğunu göremeden, tam aksine “teröristle şehitlerin utanmadan bir tutulur hale geldiği, karşılaştırılmalarına göz yumulduğu” anlamsız bir zaman diliminde kendisi de, diğer günahsız yavruların arasına katıldı.MASALI BIRAKIN ARTIK!Şimdi kim “Barış’ın istediği, sorulmasını umduğu hesapları” soracak, kim günlük siyasetler peşinde koşmayı, kavgayı bırakıp onun ve diğer şehitlerimizin ruhunu huzura kavuşturacak?Her “onlarca askerimizin kaybı”ndan sonra söylenen kalıplaşmış laflar yine piyasaya sürüldü. Ankara Müftüsü de cenazede “Türk milleti şehit oğlu şehit bir millettir” demiş. Cenneti anlatarak; “şehitlerin tekrar şehit olmak için geri dönmek isteyeceği”nden söz etmiş. Bunları Hindistan’da sokakta doğup, sokakta ölecek kadar yoksul insanlara söylenen “Sessizce katlanırsanız bir daha dünyaya geldiğinizde ödüllendirilirsiniz” masallarına benzetiyorum artık. Yeterince dinlemedik mi, yeteri kadar şehit ailesi dinlemedi mi hala?40 DERECEDE, AÇ, YORGUN..Dünkü yazımda ‘Genelkurmay açıklamalı’ diyerek ‘helikopterlerin arazideki timleri baştan beri koruyup korumadığını’ sormuştum, cevabı aynı gün öğrendik; “Helikopterler çatışma yerine yine geç gittiler, ihmal var.” İhmal bu kadarla kalmıyor, aynı anda 18 tim alana gönderildiği için kumanya sıkıntısı çekmişler. 40 derece sıcakta kızgın güneş altında ağır çelik yeleklerle ve uykusuz vaziyette görev yapmışlar.Haydi bunları “sadece 6 aylık eğitimden sonra” ve üstelik “kendilerinin alışık olmadığı ama teröristlerin gayet iyi bildiği” bir arazide yapabilecekleri gibi bir hatalı düşünceye de “olabilir, askerdir, mecburdur” dendiğini düşünelim. Olaydan önce ve olay esnasında çok yakında olan “üç ayrı özel harekat birliği” neden zamanında yardım için oraya gönderilmedi?YARDIM NEDEN HEP GEÇ?14 Temmuz gecesi “termal kameralar”la teröristlerin varlığı belirlenmesine rağmen neden ertesi sabah erkenden helikopterler ve diğer birlikler yardıma koşmadı? Helikopterlerin “saldırı haber verildikten sonra tam 2.5 saatlik gecikmesini” kim, nasıl açıklayacak?Aynı yerde kısa süre önce askerler kaçırılmış, karakola saldırı olmuş, birlikler arama için 4 gün aralıksız arazide tutulmuş.. Planlı bir terör eylemi olduğuna göre bu birlikler neden daha kalabalık güç ve helikopterlerle baştan desteklenmiyor? 13 şehitten sonra yapılan “hava destekli operasyonlar” neden daha önce yapılmıyor?Kaç karakol saldırısında ve toplu şehitte aynı ihmaller yapıldı, aynı soruları sormaktan dilimizde tüy bitti ama değişen bir şey yok.SAVAŞ DEĞİL, TERÖR!Şimdi “Bir ordu savaşa girdiğinde zayiat verilir” örneği veriliyor ama bu savaş değil, ülke sınırları içinde bir ilde “terörist saldırısı”... O zaman; termal kameralara, Skorski-Kobra helikopterlere kadar en son teknolojinin bulunduğu bir ordusu, güvenlik güçleri olan, tüm imkanlara sahip bir devlet “bölgede olduğu da bilinen teröriste” karşı askerini “kayıp vermeden korumayı” başarmak zorundadır. “Tek bir saldırıda 13 şehit birden” verilmişse bunu hesabını da en azından şehit ailelerine “tüm sorumlular bir arada” vermek zorundadır.O çocuk yaştaki askerler, birkaç haftalık eğitimle teröristin karşısına sürülürken Meclis’teki partiler günlerdir bir krizden diğerine kavgayla, karşılıklı suçlamalarla meşguldüler. Bu durumda hangi siyasetçinin konuşma hakkı olabilir? “Demokratik çözüm” istediklerini söylerken bir yandan terör örgütünün saldırılarını, liderini kutlayan, övgüler yağdıran BDP’nin ve teröristlere “kahraman muamelesi yapanlar”ın ne demeye hakkı olabilir?Artık bu ülkenin başka şehit kaldıracak sabrı kalmadı, “Başkomutan Cumhurbaşkanı” ile “ordu bizim emrimizde, bizim memurumuz” diyen yönetim birlikte karar vermeli ve o bölgede terörü yok etmek için gerekeni bir defada yapmalıdır.Ve lütfen; askerleri korunmasız şekilde ateşin içine göndererek değil, havadan-karadan kuş uçurtmayacak desteği vererek yapsınlar. Yüreğimiz yanmasın artık!

Devamını Oku

Açılımdan önce söylenmesi gereken söz. Nihayet!

16 Temmuz 2011

AKP iktidarı “Kürt Açılımı” adı altında açılım sürecini başlatıp sonra kısa sürede ismini “Demokratik Açılım” olarak değiştirdiği günlerde, konunun tartışmaları başlar başlamaz muhalefet partileri başta olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşu, medyada birçok kişi “ortada önemli bir yanlış olduğunu” söylemişlerdi.Ben de onlar arasındaydım ve bu yanlışı; “terör örgütünün silah bırakması sağlanmadan, Öcalan ve BDP tarafından sık sık yapılan ‘yeni terör eylemi tehditleri’ altında başlatılan bir anlaşma sürecinin çok daha vahim sonuçlar doğuracağını” yazılarımda o günden bugüne kadar tekrarladım.VİCDANI OLAN ANALARIN AĞLAMASINI İSTEMEZ!O günlerde “sokak isimleri Kürtçe olarak değişsin” benzeri öneriler ortaya konduğunda ‘Geçelim bunları, BDP ve Öcalan’ın istedikleri açılım ın bunlarla ilgisi yok, onların istediği açılım bellidir ve bu sadece Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri ile ilgilidir’ dedim, TV programımda bunları açıkça Kürt aydınlara sordum, söyledim. Ki süreçte ortaya çıkan sonuç da iddiamı doğruladı.Maalesef iktidar partisi farklı görüşlere kulak kabartacağına onları toptan “engelleme, karşı çıkma hatta düşmanlık” olarak gördü, “analar ağlasın, terör sürsün istiyorlar” bile dendi. Oysa ülkesini, insanlarını seven hiç kimse gençlerin ölmesini, anaların ağlamasını istemez, bu acımasız bir suçlamadır.BAŞBAKAN ŞİMDİ HAKLI!Başbakan Erdoğan’ın 13 şehit verdiğimiz terör olayından sonra yaptığı konuşmadaki “Biz demokratik uzlaşma ararken bunların bir dediği diğerini tutmuyor(...) Bunlar barış istiyorsa yapacakları tek şey vardır, o da şudur; terör örgütü silahı bırakacaktır. Bırakmadığı sürece ne operasyonlar durur, ne de bu süreç daha farklı bir noktaya gider. Bizi pazarlık masasına oturtamazlar” sözleri gayet doğrudur, haklıdır ama açılım başlarken söylense çok daha doğru olacaktı.Terör açısından değişen bir şey yok, o günlerde de bir saldırıda 10-15 askerimizi öldürüyorlardı, şimdi de aynısını yapıyorlar, o zaman neden örgüt silah bırakmadan alelacele vaadlere geçildi, “devletle Öcalan görüşmeleri” başlatıldı? Neden “PKK silah bırakmadığı sürece konu bizim için ‘terörle mücadele’dir” demek yerine “bir pazarlığa oturulmuş” havası verildi, Öcalan’ın “ayrı güvenlik gücü, ayrı eğitim sistemi vs’si olan özerk bölge” yol haritalarına sessiz kalındı?TEK KONU; YENİ ANAYASA!Referandum ve seçim geçene kadar bunlara susulup, TV’de açıkça dillendirilen taleplere tepki vermeyip, “yeni anayasa” süreci yaklaştığında, nasılsa artık bunca görüşme ve vaadden sonra kesin beklenti haline dönüşen “özerk bölge”yi BDP emrivaki şeklinde ilan edince, gözdağı için terör olaylarına da hız verilince “baştan söylenmesi gereken”i şimdi söyledik.Başbakan ayrıca “demokratik özerklik ilanı” konusunda da “Neyin özerkliği, kendileri çalıp kendileri oynuyor” diyerek buna izin verilmeyeceğini ifade etti ki, umalım da bu noktadan geriye dönüş mümkün olsun. Hükümetin, yeni canlar yitirilmeden acilen bir çözüm üretmesi ve bu arada “2002 öncesinde terör nasıl bitirilmişti” sorusuna cevap araması gerekiyor.*****Bu iddia açıklanmalı!Genelkurmay’ın saldırı sonrası yaptığı açıklamada “Teröristlerce atılan el bombalarının etkisiyle çıkan yangından dolayı 13 askeri personelimiz şehit olmuştur” deniyor ki ben bundan bir şey anlamadım. Şehit olan komandolar pusuya düşürülüp çatışmada vurularak mı öldüler yoksa çıkan yangında mı?İlk haberler “kalabalık terörist grubunun açtığı ateşle13 askerimiz şehit düştü” olarak verildi, arkadan bu açıklama geldi. Hemen sonra da BDP’li Hasip Kaplan’ın “TSK helikopterleriyle, uçakları tarafından atılan bombalar”la ilgili ve mutlaka bazı medya organları tarafından kullanılacak ifadeleri duyuldu.Genelkurmay “13 şehit”in hayatlarını nasıl kaybettiklerini, saldırının nasıl olduğunu, helikopterlerin bu komando timlerine “ilk andan itibaren destek verip vermediğini” de detaylı şekilde açıklamalıdır. Özellikle de şehit babaları arasında bile “başlarındaki komutanların ihmali”nden söz edenler varken!*****Okan Bayülgen’den medyaya ders!Okan Bayülgen CNN Türk’te Mesut Yar’ın yeni başlayan programına konuk olmuş ve verdiğimiz son şehitler konusunda konuşurken de “Bu riyayı bırakalım, ulusal yas ilan edelim. Bu bizim ülkemiz için milli bir felakettir” diyerek medyaya önemli bir uyarıda bulunmuş.Aslına bakarsanız TV’lerde yayın şeklini her terör saldırısında değiştirerek programları yas havasına sokmanın “terörü başarılı kılmak, amacına ulaştırmak” anlamına geleceği düşünüldüğü için bu yapılmıyor ki bir noktaya kadar doğru kabul edilebilir. Ama 13 şehit verdiğimiz bir saldırı olmuşsa, o gün veya onu izleyen birkaç gün ekranlarda “vur patlasın, çal oynasın” havasında programların yapılmaması gerekir.Mesut Yar kendi programında bunu saldırıyı duyduğu anda uygulamış, o akşamki program akışını değiştirmiş. Bunu her programcının ve birkaç gün süreyle yapması gerekir, eğlence programları için zor ama imkansız değil, doz ayarlanabilir. Her iki meslektaşımı da takdir ettiğimi söylemek isterim.RTÜK Başkanı “Deniz Feneri sanıklarını korumak için” harcayacağı zamanda bunları, kendi görev alanını düşünse ya!*****Vahşetin her türlüsü!Sokak hayvanlarının karşılaştığı şiddet olaylarını, hatta birçok yerde “insanlar rahatsız olmasın diye belediyeler tarafından itlaf edilmelerini” önlemek, onların da korunmalarını sağlamak için sürdürdüğüm yazı dizime 13 askerimizi kaybettiğimiz terör saldırısı nedeniyle kısa süre ara verdim.Şimdi gencecik şehitlerimize yanıyorum ama bu konuyu unutmayacağım. Vahşetin her türlüsüne el birliğiyle karşı çıkacağız, ta ki biz kazanana kadar!

Devamını Oku

13 şehitle verilen mesaj.. ‘Talepleri gerçekleştirin’!

15 Temmuz 2011

Dün akşam saatlerinde haber “Diyarbakır’da çatışma, 13 şehit” başlıklarıyla verildi. Şehitlerimizin yeri nur olsun, Allah ailelerine de, millete de sabırlar versin. Her PKK katliamında bunları söylüyoruz ama sabır nereye kadar, dayanılacak acı değil bu!Ana babalar evlatlarını canı gibi, gözü gibi bakarak yetiştiriyor, yüreğinden kopararak vatan görevine gönderiyor, sonra da ya yollarına döşenmiş alçak mayınlarla, ya karakollara gece yarısı yapılan baskınlarla, ya askeri araçlara saldırılarla veya keşfe çıkmış taburlarla çıkan çatışmalarda kaybediyor. Yürekler buna nasıl dayansın?ÇÖZÜM MECLİS’TEYSE BU NE?Öte yanda BDP Grup Başkanı Selahattin Demirtaş çıkıp, sanki operasyonlar terör eylemleri nedeniyle, onları önlemek için yapılmıyormuş gibi “Barış isteniyorsa askeri operasyonlara son verilmeli” diyor. Cemil Çiçek’le BDP’lilerin görüşmesinden sonra “sorun yaratmak istemediklerini, çözümün Meclis’te bulunacağını umduklarını” filan söylüyorlar. Çözüm Meclis’te aranacaksa, aranıyorsa bu “13 şehit” ne, bu nasıl bir çelişkidir açıklasalar da anlasak..Hani bu ortamda toplumu infiale sürüklememek, kitleleri birbirine karşı kışkırtıcı cümlelerden bile sakınmak gerekir, buna şüphe yok ama olayların gidişi ve ortadaki çelişkili tablo açık-net “bir yanıltma gayreti”ni işaret ediyor. Artık hiçbir şeyin “göründüğü gibi olmadığı” duygusu bir yana ortada görünen bir tutarsızlık mevcut.ANLAŞMA, ÇATIŞMA, AÇILIM..Bir yanda Öcalan’ın “Biz devletle görüşüyoruz, anlaştık, eylemsizlik uzatılabilir” benzeri sözleri, aynı sıralarda terör eylemlerinin sürdürülmesi ve üç günde bir yeni şehitler, arkasından “biz hükümetin kurulmasını bekleyemeyiz” tehditleri, hemen sonra Meclis Başkanı’yla BDP’nin “demokratik çözüm” görüşmesi... Aynı anda 13 şehit...Aldatmaya, aldatılmaya gerek yok, insan hayatının söz konusu olduğu böylesine ciddi bir konuda kartlar açık oynanmalı.. BDP ve PKK “açılım” süreci başladığından bu yana kendileri için “tek açılım” olan “Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinde talepleri yönünde değişiklik; özerklik ve diğerleri ile Öcalan’ın serbest bırakılması” konularının bir an önce halledilmesini istediler.Referandum da yapılmadı, “seçim sonrası yeni anayasa” dendiği için seçim bitene kadar beklediler ve bu süreçte adeta bir tiyatro oyunu gibi “devletle çekişme sürüyor” havası verdiler. O arada “Hatip Dicle ve milletvekillikleri düşen BDP’liler” olayı geldi. Silah bırakmamış bir terör örgütü ve lideri ile yapılan görüşmeler onlara “yeni terör eylemleri sonucun daha kısa sürede gelmesini ve taleplerle ilgili ortaya çıkacak toplum tepkisinin kırılmasını sağlar” ümidi verdi, son terör eylemlerinin görünen nedeni bence budur.YANLIŞ YORUMLAR!Yani bazı TV kanallarında Diyarbakır’daki terör olayının arkasından yapılan “kaos yaratmak, halkı ümitsizliğe sevk etmek, çözüm sürecini baltalamak” gibi yorumları hiç de geçerli bulmuyorum. Madem ki ortada hükümetin bir “açılım projesi” vardır, madem ki Öcalan’la bunlar konusunda anlaşmaya varılmıştır, şu anda yapılması gereken şey, “Öcalan’ın bildiği bu projeyi halka açıklamak, yeni anayasada yapılması planlanan değişiklikleri daha fazla gizlememek”tir.Bunları referandum öncesinden beri yazıyorum; terör eylemleri “yeni anayasa için verilen sözler tutulana kadar” süreceğine göre bu konuyu uzatmak “yeni şehitler vermek” demektir. Bu sözlerin tutulması mümkün değilse o zaman Öcalan’la ne üzerinde anlaşıldı? Bunu bilemiyoruz ama “tutulmayacak”sa da “bundan sonra terörün nasıl önleneceği” ile ilgili yeni ve acil bir proje gerekir.Bu arada; BDP yapıyor, buna diyecek yok zira birlikteliklerini inkar etmiyorlar ama hiç değilse onlar dışındakiler kanlı terör saldırılarını ve teröristi masum gösteren karşılaştırmaları, vurguları artık kesebilirler mi acaba? 13 şehitin ve onlardan öncekilerin ailelerine biraz saygı en azından!***Alaaddin Camii ahır olarak kullanıldı mı?Bu konuda daha önce “camilerin hiçbir zaman ahır olarak kullanılmadığı ama savaş sırasında hububatı bozulmaktan korumak için depo veya askerlerin konaklaması için bir sığınak gibi kullanıldığı” açıklamalarına köşemde yer verdiğim için yine değinmek istiyorum.Başbakan Erdoğan’ın “İnönü zamanında Alaaddin Camii ahır olarak kullanıldı” sözüne karşılık CHP Konya Milletvekili Atilla Kart uzun bir basın açıklamasıyla detaylı yanıt vermiş. Son yıllara kadar hiç kimse tarafından dile getirilmeyen bu iddia son zamanlarda sıkça tekrarlanır oldu, bu nedenle bilgiler önemli.Yığma toprak üzerine yapıldığı için zemin-kayma sorunu yaşayan caminin yapımı 100 yıl sürmüş, 1914 ile 1986 arasında yıllar boyu onarma yapılmasına rağmen hala aynı sorun sürüyormuş. Cumhuriyet tarihi öncesinde ve sonrasında bu camilerin ahır olarak kullanılması hiçbir zaman söz konusu olmamış, Selçuk Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Bölümü kayıtları bu bilgileri doğruluyormuş.“İnönü Camiyi onarmadı, ahır olarak kaldı” iddiasının gerçekle bağdaşmadığı Şişli Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 16.12.2010 tarihli kararı ile belirlenmiş. Ve daha birçok bilgi..Bu durumda herhalde Başbakan’ın hem tarihi hem de dini anlam taşıyan böylesine önemli bir suçlamayı “hangi tarihi belgelere dayanarak” yaptığını açıklaması yerinde olur, kafası karışanlar da öğrenir hiç değilse.

Devamını Oku

Yeni kriz... Omurgalı olmak ya da olmamak!

14 Temmuz 2011

Ortada bir haksızlık var ve malum ben haksızlıklara hiç mi hiç susamıyorum. Ana Muhalefet Partisi referandum öncesinde de, seçim öncesinde de ciddi çalkalanmalar yaşadı. Aslında bunların çoğu olmayabilirdi ama eski genel başkanları Deniz Baykal ile parti içinde-dışında ona yakın isimler bu kaos havalarını yaratmakta, bazıları bitirmek istemedikleri “koltuk kavgası” nedeniyle kendi partilerine zarar vermekte hiç sakınca görmediler.Hatta o süreçte bunların da bazılarının “kendi partileri gelişme kaydedemezse tekrar genel başkan değişmesi gündeme gelir” diye özellikle kaosu sürdürme ve zarar verme gayreti olduğu gözlendi. “Türkiye’de siyaset” de her konu gibi etik kaybına uğradığı için artık bunları bile duymak hayrete düşürmüyor insanı. Bırakalım bu ciddi dezavantajları bir yana, seçimden sonra da bu partiye yüklenmek adeta moda haline geldi.BDP’YE AYNI TEPKİ YOK!Örneğin BDP de yemin etmedi, hatta Diyarbakır’da alternatif meclis kurmuşlar gibi konuşmalar oldu ama kimse “CHP’ye bu nedenle vuran, işi alaya-hakarete döken” yazıların, TV konuşmalarının içine BDP’yi katmadı. Demek ki mesele “vuracak bir neden bul da, ne olursa olsun” meselesidir, görünen o... Olup biteni hatırlayalım; seçilmiş iki milletvekilinin “haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmayan, YSK’nın da olur vermesiyle seçilmiş iki milletvekilinin tutuklulukları ısrarla sürdürüldüğü için yemin edememeleri ve kamu görevlerini yapamamaları”na çözüm arayan CHP kendilerine hiçbir yardım ve çözüm işareti verilmemesi nedeniyle, kalan tek çare olarak böyle “yemin etmeme” eylemine başlamıştı. Ki bundan önce BDP’li Sebahat Tuncel dahil başka tutuklu milletvekilleri için bir çözüm bulunduğu da biliniyordu.KILIÇDAROĞLU NE DEMİŞTİ?Basında yeterince yer aldı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları “Bize iki milletvekili için çözüm yolu açılana, Meclis’te ortak çalışmayla bir çözüm bulunacağına dair bir güven verilene kadar yemin etmeyeceğiz” dedi. Yani, herkesin hatırlayacağı gibi gerçekten de “onlar yemin edene kadar biz de etmeyeceğiz” demedi.Yemin krizi büyür ve tabii ki Ana Muhalefet Partisi eylemi böylesine kritik bir dönemde tüm gündemi kaplarken araya Meclis Başkanı Cemil Çiçek girdi, onunla birlikte hava değişti, bir “ortak irade metni” hazırlandı ve “krizin ülkeye zarar vereceği” de herhalde düşünülerek yemin edildi. (Bu arada, her fırsatta kaos yaratıp kendi partilerini zora sokan milletvekillerinin içerden sıkıştırmasının rolü de az değildir tahminen. Aynı ayrışma BDP’de olmadığı için onlar direnme eylemlerini “kesin sonuç alana kadar” sürdürüyorlar.)CEMİL ÇİÇEK’E DE ZARAR VERDİSonuçta ise Başbakan, Cemil Çiçek ’in çözüm üretici gayretiyle edilen yeminleri “Dik duramadılar, bu durumda halk onlar için ‘dürüst değiller, omurgalı değiller’ demiyor mu” benzeri sözlerle karşılayınca ortaya yeni bir “dürüst-omurgalı olmak ya da olmamak krizi” çıktı.Peki bu durumda Cemil Çiçek ’in araya girmesinin anlamı, onun elde ettiği kredi ne oldu? Bunun “bir tuzak olduğu” mu düşünülmeli veya artık partiler birbirinin sözüne filan da güvenmemeli mi? Muhalefet partileriyle Meclis’te uyumlu bir çalışma istenmiyor mu?Bence bu konuşma Kemal Kılıçdaroğlu’na ve partisine verdiği zarar kadar Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e de zarar vermiştir. Ve aslında “Ana Muhalefet Partisi’ni kötülemek için bunu bile fırsat saymak” da üçüncü kez tek başına iktidar olan, herkesi kucaklayacağını söyleyen, yeni anayasa için muhalefeti de uzlaşmaya çağıran bir partiye yakışmadı.“En büyük benim başka büyük yok” demekten başka kim, ne kazanmış oldu?*****Genelkurmay’dan aradılar!Salı günü Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Tayyar Süngü beni telefonla aradı ve 2 Temmuz’da yazdığım “Çözüm bulunmuş, evlenmesinler” başlıklı yazımdaki iddia için bir açıklama yaptı.Bu yazıda Güneydoğu’daki son terör eylemlerinde verdiğimiz şehitler le ilgili olarak gazete manşetlerine çıkan; “Genelkurmay Güneydoğu’daki askerlere ‘ailelerini göndererek garnizonda kalmalarını, bekar iseler askerlikleri süresince evlenmemelerini önerdi” haberini yorumlamış ve ‘koskoca ordu bunu önereceğine askerlerini korumak zorunda değil mi’ diye sormuştum ki benzer yazıları karakol baskınlarından sonra da yazmış, TV programımda defalarca sormuştum.Tuğgeneral Süngü biraz kırgın, biraz da kızgın olduğunu hissettiğim bir tonla bana “askerlere evlenmemelerinin hiçbir zaman önerilmediğini, bunun insan haklarına aykırı olacağını” anlattı. Demek ki haberlerde bir hata veya ilave vardı, ben de hataya katılarak fark etmeden haksızlık yaptıysam bunu düzeltiyorum. Ülkemin en önemli kurumlarından birine zarar vermeyi elbette istemem.*****Şikayetçi olduğunuzu kediler bilmiyor!Dün yazdığım gibi “sokak hayvanlarının korunması ve medeni yollarla ‘hızlı çoğalmalarının önlenmesi’, bazı belediyelerin ve HAYTAP gibi hayvan hakları kuruluşlarının öncülüğüyle bu girişimin ülke çapında yaygınlaştırılması” konulu yazı dizime çok sayıda ilden mektup yağıyor.İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden gelen ikinci cevap yazısında “Anadolu ve Avrupa yakalarında kurulacak ve sadece köpek değil farklı hayvan türlerinin barınabileceği hayvan ormanlarında başlatılacak rehabilitasyon” tekrar anlatılıyor, proje için Avrupa yakasında Kemerburgaz’da 90 dönümlük alanın “tahsis işlemlerinin tamamlandığı ve ihaleye çıkma aşamasında olduğu”, Anadolu yakası için “işlemlerin devam ettiği, biter bitmez ihaleye çıkacağı” bildiriliyor.BİTLİS, BARTIN VE DAHA ÇOĞU...HAYTAP Başkanı Ahmet Kemal Şenpolat gönderdiği mesajda “Barınak yerine ‘bakımevi’ dememizin daha doğru olduğunu, hayvan haklarına daha makro düzeyde bakmamızın çözüme yararlı olacağını” belirtiyor. (Mikro dan makro ya doğru gidiyorum merak etmeyiniz. Mikro gibi görünen olaylar sorunun can damarı bana göre..)HAYTAP’ın faaliyetlerinin Balıkesir’den, Bartın’a, Bitlis’ten, Giresun’a, Bursa’dan Diyarbakır’a birçok ilde sürdüğünü ve bunların çoğunda önemli gelişmeler elde edildiğini de HAYTAP Hayvan Hakları Federasyonu Başkan Yardımcısı Nesrin Citirik ’in gönderdiği açıklamalardan anlıyorum (Bolluca’yı ve Kuşadası’nı yazacağım). Bakımevlerinde en büyük sıkıntı bence özgür olmaları gereken zavallı hayvanların küçük kafeslere tıkılmaları.. Bu belki zorunluluk ama işte yapılacak ormanların onları kurtaracağını, daha geniş tel bölmeler içinde dolaşabileceklerini umuyorum.Şunu da söyleyeyim, “zil çalarak çağrılmaya alıştırılırlarsa” inanılmaz bir hızla toparlanıyorlar.BEBEK BAĞ SOKAĞIBirkaç gün önce bu mahallede kediler konusunda yaşanan sorunu, onlara mama atılmaması için mahalle sakinlerinin kireç döktüğünü, kedilerin canlı canlı konteynırlara atıldığını “Oya Pak” isimli hayvan gönüllüsü okurumuzun mektubundan aktarmış ve ‘Hangi belediye bunu yaptı” diye sormuştum.Beşiktaş Belediyesi veteriner biriminden ve Temizlik İşleri Müdürlüğü’nden hemen cevap geldi, olayların mahallede oturanlar ile “mama veren gönüllüler” arasında geçtiğini, kendilerinin bir ilgisi olmadığını açıklıyorlar. Bu arada Bebek Bağ Sokağı’nın, aralarında Elektrik Yüksek Mühendisi Şulettin Metinkal gibi iş adamlarının da olduğu birçok sakininden “mahallede gecekondu değil, 70-100 yıllık tarihi evlerin bulunduğunu ve sorunun kedilere verilen yaş mamaların çevreye verdiği rahatsızlıktan kaynaklandığını” anlatan sayısız mektup geldi.Yazdıklarında elbette haklılık payı var, mama verilince kedi sayısı artar, mamalar temizlenmezse hijyen sorunu yaratır vs. Ama bunlardan o kediciklerin hiç haberi yok, tek istekleri “aç-susuz kalmamak” .. İşte bu nedenle sayıları “MEDENİ ŞEKİLDE” kontrol altına alınmalı, bu çok önemli.Bağ Sokağı sakinleri biraz sabretsinler ve Mustafa Sarıgül’ün “1 Ekim’den önce açılacağını” söylediği Şişli Belediyesi Hayvan Ormanı’nın açılmasına kadar o kedileri kendileri korusunlar. Hepsini alıp kısırlaştırmak ve korumak için ben onlara söz veriyorum.

Devamını Oku