Kur’an işte bu nedenle “Bir Müslüman’ın inancını, dini ne ölçüde uyguladığını, Allah katında makbul bir kul olup olmadığını” tartışma veya “bir kulun iyi Müslüman olup olmadığına karar verme” hakkını hiç kimseye vermemiş, Hz. Peygamber’e bile “Senin görevin dini tebliğ etmek, kullarım hakkında kararı ben veririm” demiştir. Bu nedenle, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman’ın dinine-inancına dil uzatması, değerlendirme yapması “en büyük günahların başında” gelir. Elbette bir İslam Hukuku profesörüne bunları hatırlatmak gerekmez, kendisi gayet iyi bilmektedir çünkü, ama asıl soru da bu zaten; bile bile neden yapıyor? Tam aksine, yapanları uyarması gerekirken kendisi neden insanlar arasına düşmanlık tohumları ekiyor?ALLAH DA TEPKİ GÖSTERMİŞ!Yeni Şafak Yazarı Prof. Hayrettin Karaman; “eşcinsel, sarhoş, nikahsız yaşayan, kumarcı, çıplak” tanımlarının, “Müslümanların farklı olanına ‘hoşgörü’ değil, ‘tahammül’ diyorum(...)İslam’a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler ama onların aykırı fiilleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi tedbirlere başvurulur” benzeri cümlelerin yer aldığı yazısında “Tepki gösterecekler biliyorum” da diyor. Bir kere kimden söz ettiği belli değil, karar verememiş gibi; Müslüman olduğu halde içki içen, kumar oynayanlardan mı söz ediyor, yoksa “İslam’a inanmayan” derken “başka din ve inançtan olanlar”dan mı? Ya da Müslüman olmalarına rağmen bunları “İslam dışı” ilan etme yetkisinin Hz. Muhammed’e bile verilmemesine rağmen kendisine verilmiş olduğuna mı vehmediyor? Kusura bakmasın ama buna “önce Allah’ın tepki göstermiş olduğunu” hatırlaması gerekiyor.Bırakın başka Müslümanları değerlendirmeyi (Müslümanlar ve Müslüman’ın farklı olanı diye ayırmayı), başka dine-inanca sahip insanların yaptıklarına da karışamaz, zira o dinlerin peygamberlerini de aynı Yaradan göndermiştir, değerlendirmeyi de ancak o yapabilir.MÜDAHALEYE KIŞKIRTINCA!“Sarhoş, nikahsız yaşayan, çıplak, kumarcı, eşcinsel”, bunların hepsinden diğer ülkelerde de var, İran’da, Suudi Arabistan’da bile var, insanlar yaşam tarzına karar vermişse bunu yasaklarla durdurmak zor oluyor, bu ülkeler örnektir. “Doğru yaşamak isteyen insanlar” kurallara uyar ve başkalarına bakmazlar, kendi içlerinde tenkit edebilirler ama medeni; yargısı , güvenlik güçleri olan bir ülkede hiç kimse (ve hele bir prof) “Her Müslüman’ın kamuya açık bir yerde dine, ahlaka, adaba aykırı bir davranışa müdahale ile yükümlüdür” diyemez. Böyle bir durum varsa şikayetçi olursunuz, gereken yapılır, hukuk bunun için vardır.PLAJLARI SES DUVARIYLA MI ÇEVİRECEK?Türkiye gibi birçok din ve kültürün bir arada olduğu, ayrıca turistik bir ülkede Hayrettin Karaman ve benzerlerinin bu kışkırtmaları Ramazan’da oruç tutmayanlara saldırıdan, plajda denize girenlere saldırıya kadar varabilir. Nitekim yazısıyla aynı gün Erzurum’da sokakta sigara içen bir kadına saldırı oldu. Kadın “oruç tutamayacak durumda olabilirim, ya da oruç tutmamayı tercih edebilirim, size ne” diyerek davacı olmuş ama olay çok daha ciddi bir sonuca varabilirdi (içki olmadığı halde kadeh içindeki meyve kokteyllerini içki sanıp sergiye saldıran ve insanları hastanelik edenleri unutmayalım.) Ve yine aynı gün “Tarikat liderinden 24 çocuklu harem” haberi de vardı.Başkalarının yaşamına takmaya başlarsanız “imam nikahıyla çocuklarla evlenen yaşlılardan, üç-beş karı alıp harem kuran adamlardan” da söz etmeniz gerekir, sonu İran’daki “muta nikahı”na kadar varıyor.. Müdahalenin sonu yoktur yani..Hayrettin Karaman gibi din hocası değilim ama (gerek aile eğitimim, gerek özel çalışmalarımla) dini özümsemiş biriyim, yukarda söylediklerim arasında bir yanlış olmadığını biliyor. Yazarken dikkatli olmalı, toplumu karıştırmaya prof’ların da hakkı yoktur! *****Sarıyer de kampanyaya katıldı Uzun süredir Boğaziçi Üniversitesi’nden “kedi sayısının hızla arttığı, kısırlaştırma ve tedavileri için yardım gerektiği” konusunda telefon ve mektup yağıyordu. Bazı iyiliksever, sorumlu akademisyenler ellerinden gelen çabayı gösteriyor, Sarıyer Belediyesi veterinerleri “kendilerine götürüldüğü takdirde” gerekeni yapıyor ama yetmiyor. Belediye’nin yardımına ihtiyaç olduğunu son olarak bu üniversitede ders veren, “gerekirse ben onlara yol gösteririm” diyen Mehmet Emin Adanalı’dan duymuş ve Başkan’ı aramaya karar vermiştim. Birkaç gün önce kendisi de Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç’le “ülke çapında sokak hayvanlarına bakım, aşı ve kısırlaştırma kampanyası”na katılmaları (aşılar, parazit ilaçları çok önemli, minicik yavrular bu eksikler nedeniyle ve çoğu virüsten-ishalden ölüyor) ve bunu Boğaziçi’nden başlatmaları konusunda görüştüm. Daha önce Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal’ın “Sarıyer’le birlikte hayvan parkına dönüştürecekleri” projesinden sözettiği Kısırkaya’da bir hayvan barınağı olduğunu ama diğer belediyelerin sahipsiz hayvanları getirip Sarıyer’e bırakmaları nedeniyle işlerinin çok zorlaştığını anlattı. Ve kendisi de daha önce ilk adımlarını zaten atmış olduğu “Kampanya’ya Boğaziçi Üniversitesi kedilerine el uzatarak başlamayı” kabul etti. ÇOCUKLAR BÜYÜKLERİ UTANDIRABİLİR!Bunu yaptıktan sonra diğer mahallelere de genişletmek ve giderek doğurganlığı önlemek zor değil. Dikkat edilecek şey “süt veren anneleri, hamile olanları almamak, yavruları en az yedi ay beklemek, yakalarken canlarını acıtmamaya özen göstermek”. Bunu kasaplar gibi yapan acımasızlar da var çünkü.Çok iyi bir ekipleri olduğundan, bu konuda yoğun şekilde çalıştıklarından, “köpekleri kısırlaştırıp saldırgan olanları rehabilite ettiklerinden” söz etti. O da “çocukları hayvan barınağına götürüp sevgi aşılama” amaçları olduğunu belirtti ki bu çok önemli bir nokta; bugünün çocukları yarının büyükleri olarak “hayvanlara karşı daha sevgi dolu ve yardımsever” yetişmeliler. Bunu başardıklarında günümüzün bazı acımasız-sevgisiz, kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayarak bencilce kedi evlerini bile parçalayan bazı yetişkinlerini utandırabilirler.Başkan Genç bir de İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 90 köpek ve çok sayıda kedinin bakımını üstlenen “kadın öğretim üyesi”nden söz etti. Bu iyi yürekli gönüllüler de “çocuklara örnek yetişkinler” işte, iyi ki varlar!
Elif Şafak’ın İskender isimli son romanının İngiliz yazar Zadie Smith’in romanından intihal olduğu, karakterler-hikayeler-mekanlar arasında birebir benzerlik bulunduğu iddiası aklıma bu soruyu getirdi; Batı’da intihale neden bizdeki kadar sık rastlanmıyor.Eskiden bunu yapmanın hukuki yaptırımı yoktu, sadece toplumdan gelen tepkiler, eser çalmanın “adi hırsızlık suçundan farksız” sayılıp yapanın dışlanması sosyal bir yaptırım yerine geçiyordu. Artık hukukta bu suçun cezası da var.KENDİ BİLİYOR YA!Ama asıl önemlisi birçok Batı ülkesinde “etik değerler”e verilen önem. Örneğin; Elif Şafak’ın romanı yazmak üzere aylarca kaldığı İngiltere’de insanlar büyük çoğunlukla “suç sayılacak veya kurallara aykırı eylemler”e yeltenmiyor, başkalarının tepkisinden önce “kendine yakıştırmadıkları için” bunları yapmıyorlar, bu bir. Onlara göre roman intihalinin de “bir tasarımcının takı, çanta, elbise modelini, emeğini çalmak”tan farkı yok, kimse anlamasa da kendileri biliyorlar ya, yetiyor. O eser 500 bin de satsa “dürüst yaratılmamışsa” asla başarı değil onlara göre.HAFIZA ZAYIF DEĞİL İkincisi, başkaları duyduğunda bizdeki gibi olaylar ikinci günü unutulmuyor, ömür boyu etiket olarak alnına yapıştırılmış şekilde kalıyor. Ve üçüncüsü, insanlar bir daha o kişiye kolay kolay inanmıyor, güvenmiyor. İyi ki Türkiye’de yaşıyoruz, karşılaştırınca hayat ne kadar kolay burada değil mi?*****Almanya’da bile şiddet Türk’ten! Almanya’da bir Türk sadece 4 ay evli kaldığı eşi kendisinden ayrıldığı için ondan ve ailesinden intikam almış. Eski eşin ağabeyinin kullandığı, kendisinin de içinde olduğu aracın önünü keserek kurşun yağdırmış. Kadın, annesi ile kız kardeşinin arasında oturuyor olması nedeniyle kurtulmuş, ağabey yaralanmış, anne ve kızkardeş ise hayatını kaybetmiş.Polis kaçan suçluyu arıyormuş şimdi. Biz bu dehşet tablosunu daha önce kaç kez gözlerimizde canlandırdık bir düşününÖKaç tane “aynen benzer” olay yaşandı bu ülkede ve hala yaşanıyor. Almanya’da duyuyorsunuz, yine arkasından çıkan Türk..Haydi kendi ülkemizde yasalarda hata olduğu, “hak ettikleri cezalar verilmediği, en fazla birkaç yıl hapisle kurtuldukları için” , nereye baksalar şiddet gördükleri için, eğitimsiz oldukları için, kadınlar savcılıktan defalarca korunma isteseler bile devlet bunu yapmadığı için (daha ne isterseniz ekleyin) bu vahşet sık görülüyor. Peki Almanya’da neden Türk çıkıyor, anlayan varsa lütfen anlatsın, çıldıracağım yahu!Bu ülkenin psikologları, sosyologları hiç mi araştırmazlar?*****Başıboş hayvanlardan şikayet edemezsiniz! 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde sokak hayvanları hala büyük bir hızla çoğalıyorlar ve bu sorunun çözümü elbette onları vahşice öldürmek değil. Eğer bu artışı çağdaş, medeni bir şekilde, yeni hamilelikleri “kısırlaştırma” ile engelleyerek çözüm üretmezseniz sonunda kontrolsüzlük nedeniyle çıkan “saldırma, ısırma, havlama veya kedilerin bahçenize girmelerinden pek rahatsız olma” gibi sorunlardan şikayet hakkınız da bulunmaz.Eğer siz de kendinizden güçsüz, size karşılık veremeyecek canlılara kötülük yapıyorsanız “sizden güçlü insanlardan zarar gördüğünüzde şikayet” hakkınız olmaz. “Güçlü olan canının istediğini yapar ve onun keyfi kararlarına susup katlanmak gerekir” demek zorunda kalırsınız, eziyet ettiğiniz hayvanların da canlı olduğunu ve bu dünyada yer istemeye hakkı olduğunu bilmek önemlidir.‘SORUMLU’LARDAN ‘ÖLDÜREN’LERE.. Sokak hayvanlarının hızla çoğalmasında, onlardan rahatsız olunmasında en büyük pay bugüne kadar bu soruna ciddi şekilde eğilmediğimiz için toplumun ve tabii “çoğu” seyirci kalan belediyelerindir. HAYTAP, Bitlis, Kuşadası gibi yerlerde daha önce çok kötü olan şartların “belediyelerle birlikte yaptıkları çalışmalar” sonunda, Başkanlar’ın ilgisi sonunda büyük ölçüde değiştiğini anlatıyor. Heybeliada’dan yazan okurumuz Ülkü Aral “ Heybeli Gönüllüleri Derneği ve Belediye’nin işbirliğiyle köpeklere aşı ve kısırlaştırma yapıldığını ama hala saldırgan bazı köpeklerin olaylara neden olduğunu” anlatıyor. Bu köpekleri barınakta iyileştirme ve ondan sonra bırakma da belediyelerin görevidir ve mesela Milas ile Bodrum-Torba, İstanbul’da Şişli, Beşiktaş, Sarıyer bunu yapıyor (başkaları varsa lütfen bildirsinler.)ÇINARCIK’TA NELER OLUYOR?Çınarcık Rehabilitasyon Merkezi hakkında çok ciddi şikayetler var. Hayvanların hatta “hamile ve yavru kedilerin” bile yok edildiği, kedi ve köpeklerin zehirlendiği, gecenin geç saatinde ormana atıldığı, bakımevinin itlaf evine dönüştüğü anlatılıyor. Hayvan severler gruplaşamadığı için zavallı hayvanlar hala çağdışı insan saldırılarıyla karşı karşıya. Bence HAYTAP buraya hemen el atmalı, Belediye uyarılmalı. Bodrum Güllük ve Marmaris hayvan bakımevlerinin de bakımsız ve hatta hayvan hapishanesi gibi perişan halde olduğu bildiriliyor. Turgutreis barınağı ise Belediye’nin ve gönüllülerin gayretleriyle iyi sayılabilecek bir durumdaymış, onları kutluyoruz.Not: Yarın kampanyaya katılan Sarıyer Belediyesi ile devam edeceğim...
Batı medyası Türkiye’de medyanın artık “özgür haber ve yorumu unutmuş olması”na inat yapar gibi detaylı gözlemler, yorumlar yazmayı sürdürüyor. Aslında medya eleştirileri hükümetlerin “kızması” değil “dikkat çekilen noktalara kulak verip yararlanması” için yapılır. Gerçi Türkiye’de son yıllarda medyanın bir kısmı kendini siyasetçi zannetmeye, iktidar-güç peşinde koşmaya başladı ama genelde durum budur.The Economist dergisi, Genelkurmay Başkanı Koşaner ve 3 kuvvet komutanının istifalarının yorumlandığı yazısında ilginç uyarılar yapmış. Örneğin; “Erdoğan’ın en büyük başarısı komutanların gücünü azaltmak olabilir. Ancak Adnan Menderes gibi o da her geçen gün biraz daha otoriterleşiyor gibi görünüyor” demiş.TÜM MUHALİFLER VE TUTUKLULUK“Kürtler ve tüm muhalifler için geçerli olan mahkeme öncesi uzun süreli gözaltılar ‘hükümetin adaletten çok gözdağı vermekle ilgilendiği’ suçlamalarına yol açtı” demiş ki “gözaltı” yerine “tutukluluk” sözcüğü doğru olacaktı... “Ordunun siyaset dışında tutulması önemli, ancak zayıf bir ordu Türkiye için iyi olmaz” demiş.Aynı gün Financıal Times da başyazısında “Erdoğan’ın liberal demokrasiyi güçlendirmek yerine ‘muhaliflerini bastırmak ve bir AKP tekeli oluşturmak istediği’ izlenimini ortadan kaldırması gerektiğini” belirtiyor. Demek ki biz içerde “kayda değer bir baskı olmadığına, demokrasinin gül gibi işlediğine” kendimizi inandırmaya çalışsak da...Hakkında bir iddia bulunarak aylar yıllar boyu hapse tıkılan gazetecileri ve suçluluğuna dair bir hüküm olmayan herkesi unutuversek de dışarıdan bu hukuksuzluklar yeterince dikkat çekiyor.Üstelik “kararı yargı veriyor” deyip çekilmek de “siyasetin yargıya müdahalesini” gözden kaçırmıyor. Ordunun siyaset dışında tutulması takdir ediliyor ama “ordu mensuplarına yapılan hukuk dışı baskılar” tepki görüyor. “Ayağa kalkmayan general”i içeri tıkarak, “el sıkmayan orgeneral”in hakkı olan terfiyi engelleyerek demokrasi yolunda yürüdüğümüzü söylesek de kendimizden başka kimseyi inandıramıyoruz.Hiç değilse bu uyarılara kulak verelim.***** İsteyince çözülmeyecek sorun yok! Bu köşede HAYTAP’ın verdiği “hayvanları koruyarak, saldırgan olanları ayırıp rehabilite ederek, kısırlaştırarak” görevini doğru yapan belediyelerin isimlerini de yazdım. Bu konuda “açacakları doğal ama bakımlı hayvan parkları” ile öncülük edecek olanları da... Bodrum, Milas gibi önceden ciddi şikayetler gelen belediyeleri listeye katmamın nedeni ise kısa sürede değişerek doğru çizgiye yaklaştıklarını kendi gözlerimle görmemdir.Beşiktaş Belediyesi’nin 10 park ve sitede açtığı “kedi apartmanları”nı incelemeye devam ediyorum; örneğin Etiler’de Uçaksavar Sitesi içinde veya Kuruçeşme Parkı’nda açtıkları kedi evleri gönüllülerin gıda yardımı ve koruması sayesinde gayet iyi çalışıyor, hayvanlar da (kedi ve köpekler)sırayla kısırlaştırılıp yerine bırakılıyor. Beşiktaş Veteriner Kliniği bu konuda en etkin, en aktif olanlardan biri.KİŞİSEL ADIM!Dün ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez ile eşi Nilgün Sönmez’in yakında Silivri’de açacakları “kedi barınağı”nı anlatmaya başlamıştım. Birlikte uzun yıllar sokak kedilerini besleyip, hasta ve sakat olanları korumaya alarak, doğum yapan anneleri “sütten kesildikten sonra kısırlaştırarak”, sağlıklı olanları yerine bırakarak onca işlerinin arasında ellerinden geleni yapmışlar. Giderek veterinerde baktıkları kedi sayısı 200’e çıktığında ve masraflar arttığında birçok belediyeye başvurup “bir kedi barınağı yapıp belediyeye armağan etmek” için yer istemişler. En uygun cevap Silivri Belediye Başkanı Özcan Işıklar’dan gelmiş. Şimdi çok büyük bir bahçe içinde bulunan köpek rehabilitasyon merkezine yakın bir yerde 500 metrekare alan içinde, bakım personeli ve veterineri olan bir kedi barınağı inşası tamamlanmış, kısa sürede açılmayı, gönüllülerden de yardım almayı bekliyor.Bu arada bana yazıp ‘sokak hayvanları için atılacak adımlar için maddi yardım yapmayı” teklif edenler var, hemen bu barınakla bağlantı kurabilirler, inanın bir iki kişinin gayreti yetmiyor.(bs@mail.koc.net adresinden bilgi alabilirsiniz.) Sönmez çiftinin bir amacı da okullardan çocukların servis aracıyla gelip kedileri sevmeleri, hayvan sevme alışkanlığı edinmeleri ve yavruların sahiplendirilmesi.. AŞI VE İLAÇ ÇOK ÖNEMLİDün “çok sağlıklı görünüp oynarken” bir gün içinde felç haline gelen ve bütün çabama rağmen kurtarılamayan dünya tatlısı iki kedi yavrusundan da söz etmiştim. Anne sütü almamış kedilerin bağışıklık sistemi zayıf olduğu için “bağırsak parazitleri” veya “gençlik hastalığı” nedeniyle kısa sürede ölebiliyorlar. Eğer baktığınız hayvanlarda ufak bir halsizlik, durgunluk, ishal görürseniz bir saat bile kaybetmeden veterinere koşun. Aşıları ve parazit ilaçları çok önemli unutmayın.*****İskender çalıntı mı? Önemli bir soru bu... Gerek etik, gerek edebiyat açısından tartışılması gereken bir soru.Elif Şafak’ın “çıkar çıkmaz 200 bin sattığı” söylenen son romanı için önce “kapak” konusunda ortaya atılan iddialar, şimdi de “İskender”in bir başka romandan intihal olduğu haberi inanılır gibi değil. Yani, başta romanlarını beğenen ve hatta İskender’i önceden sipariş veren okurları olmak üzere kimse inanmak istemez buna ama ya doğruysa? O zaman daha önceki romanlardan da mı şüphe edeceğiz?DOKTORA TEZİ ÇALANLAR BİLE..Türkiye’de bırakın romanları, hatta köşe yazılarını başkalarından olduğu gibi alan ve ortaya çıktığında dahi utanıp sıkılmayanları, üniversitede doktora tezini bile “çalıntı” yapanlar görüldü. Elif Şafak’ın da böyle bir yola başvurması mümkün müdür? Herşeyden önce “hiç kimseye ve hiçbir şeye güvenemez” hale gelmemiz açısından üzücü bir durum. İngiliz yazar Zadie Smith’in “İnci Gibi Dişler” romanının çevirmeni Mefkure Bayatlı “Zadie’nin kitabının şablon olarak alındığını, hikayelerin esinlenme değil birebir aynı olduğunu, buna intihal deneceğini” söylüyor. Bunun kolayca yapılmasını ise “Dünya edebiyatını kendilerinden başka kimsenin takip etmediğini zannetmelerine” bağlıyor.İntihal, hukuken; “alıntı-çalıntı yapılan eserin yazarı şikayet ederse yaptırımı olan bir suç” sayılıyor artık. Şu ana kadar Elif Şafak’ın iddia ile ilgili bir açıklamasını duymadım, bakalım kendisi neler söyleyecek, merakla bekliyorum doğrusu.
Normal demokrasiden “ileri demokrasiye” geçtiğimiz o kadar çok tekrarlandı ki neredeyse inanıp mutlu olacaktık. Ama sivil toplum kuruluşlarından iş adamlarına, medyadan üniversitelere kadar “her kim konuşur ve farklı bir şey söyleyecek olursa” anında demokrasilerde görülmeyen bir baskının ortaya çıkması buna izin vermiyor.Hani öyle ki neredeyse “konuşan ağızlara biber sürülmediği” eksik kalacak... Geçen Aralık ayında Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Celal Bayar Üniversitesi’ni ziyareti sırasında protesto gösterisi yapan, buna kızan Rektör Pakdemirli’ye de “Biz görevi Atatürk’ten devraldık, Atam izindeyiz” diyen iki öğrenciye üniversiteden uzaklaştırma cezası verilmiş.YUMURTALISI DA VARTürkiye Gençlik Birliği Manisa İl Temsilcisi Erdem Özdemir’e iki dönem, İl Sekreteri Burak Ünlü’ye bir dönem ceza.. O sıralarda Süheyl Batum ve Burhan Kuzu’ya da bir başka üniversitede yumurtalı protesto yapılmıştı. Olabilir, bu olaylardan yıllar önce hepimizin üniversite dönemlerinde de siyasetçilere yumurtalı, pankartlı protestolar, çeşitli nedenlerle okul boykotları yapılıyordu, bugünden sonra da öğrenciler tümüyle susmayacaktır.Hiçbir ülkede de susmaz, çünkü öğrenci psikolojisi, o delikanlılık yıllarında “toplu tepkinin verdiği haz” normal duygularla karşılaştırılamaz, yasakla, disiplinle filan da önlenemez.KAYBOLAN YILLARŞiddet veya saygı dışına taşmak elbette hiçbir ortamda hoş değil ama daha önce bundan çok daha fazlası yaşandı üniversitelerde. Gençlerin ve ailelerinin hayatında koca bir yıl ya da koca bir dönem kayıp ne kadar önemlidir, biraz daha hoşgörü gösterilemez miydi yani? “Sizi okuldan atarım” sözünü mutlaka ve katı şekilde gerçekleştirmek yerine bunu tercih etmek çok mu imkansızdı? Öğrencilere yasak koyanların keşke öğrencilik yıllarına geri dönüp sonra karar vermeleri mümkün olsaydı, sonuç bambaşka olurdu şüphesiz. İşimize geldiğinde “empati”den söz edip istemediğinde unutarak olmuyor. ‘İfade özgürlüğü nerede’ sorusunu ise sormuyorum bile!*****Özel insanlar!Nadiren rastlarsınız onlara, gözlerindeki içten pırıltıyı, davranış ve giyim tarzındaki doğallığı hemen fark edersiniz. İnsanları etkilemek için fazla bir gayrete gerek duymazlar, yüzlerine yansıyan “gerçeklikleri” yeterlidir bunun için.. “Yapaylıktan uzak olmak, gerçek olmak” ne kadar önemli bir özelliktir ve bunu anlamak için bile belli bir olgunluğa ulaşmak gerekiyor bence..YAŞLANMAK VEYA YAŞ ALMAK! Bu özel insanların neden yaşlanmadığı, hep aynı yaşta görünerek sadece olgunlaştığı da merak konusu olur ama bunun nedeni “iç güzelliğinin, kendiyle barışık olmanın” yaşlanmak yerine “yaş alma”yı getirmesidir, kimse düşünmez bunu. Aşırı hırslar, kıskançlıklar, olumsuz duygularla veya umursamazlıkla dolu olmaktır yaşlandıran çünkü, bunlar olmayınca yerini iyilik, dostluk dolu ve yaşlanmayan bir yüz alır. Kısacası, çirkin yaşlanan birini gördüğümde onun “pek de iyi duygulara sahip olmayarak, kendisi dışında kimseye yarar sağlamayı düşünmeyerek, kendiyle ve başkalarıyla çekişerek yaşamış olduğu” gelir aklıma..FEYYAZ BEY VE EŞİ.. Geçen Pazar günü akşamüstü merhum iş adamı ve gazeteci Feyyaz Tokar için ailesinin düzenlediği mevluttaydım. Nur içinde yatsın, tam 14 yıl geçmiş kaybının üzerinden.. O kadar sevilen bir insandı ki dostları onu bu uzun sürede hiç unutmadılar, her yıl eşi Berna Tokar’ın okuttuğu mevlutlarda evinin koca bahçesi doldu taştı.Berna Tokar işte yukarda tarifini yaptığım insanlardandır, sevgi ve dostluğu hiç değişmeyen ve dostlarını iyi günde-kötü günde hiç yalnız bırakmayan, küçük detayları asla atlamadan onları kucaklayan bir kadın. Bu meslekte binlerce insan tanıdım, hakkındaki düşüncelerimi uzun yıllar boyu hiç değiştirmediğim, bu nedenle de takdir ettiğim, sevdiğim insanlar arasında hep ilk sıralarda yer aldı Berna Hanım. Bütün dostlarının benim gibi düşündüğüne de hiç şüphe yok. ‘Kusursuz dost, iyi insan’ olabilmek, herkes tarafından sevilmek, dünyayı güzelleştirebilmek ne önemli bir özellik değil mi?
“Şanlıurfa’da son iki günde hastaneye başvuran 11 kız çocuğunun hepsi hamile”, haber böyleydi. Aslında hangi medeni ülkede olsa “dehşet verici” bir haber ama bizde yeni bir olay değil, onun için de dehşet verici sayılmıyor.Daha televizyonculuğa ilk başladığım yıllarda (1989-90) çekimler için Anadolu’yu dolaşırken, başlık parası için “dedeleri yaşında ihtiyarlarla evlendirilen 13-14 yaşında kız çocuklar” olduğunu duymuş ve işte o zaman dehşete kapılmıştım. Bakın aradan 20 yıldan fazla zaman geçti hala aynı sefillik sürüyor.SAPIKLARDAN FARKSIZ!Eğer bir yaşlı adam çocuk yaşta bir kızla evlenmeyi ya da ilişkiyi düşünebiliyorsa sapıktan farkı yoktur. Tamam, Türkiye’de artık her tür sapıklığı da makul göstermeye çalışan birileri çıkıyor, bunlar toplum değerlerinin büyük ölçüde erozyona uğramasına da önemli katkıda bulundular ama sınırsızlık da bir yere kadar. Şanlıurfa’da kızları hamile bırakanların yaşları dede yaşı değil ama hamile bırakılanlarınki çocuk yaşı; 14-17 arası.. Yasalara göre suç olduğu için medeni nikah kıyılamıyor, aileler işi “imam nikahı” ile hallediyorlar.VİCDAN AZABINDAN KURTULAN AİLELER..Yani bu aileler “çocuk”lara dini nikah yaparak hem vicdanlarını rahatlatıyor, hem başlık parasını cebe indiriyor, hem de bu; bir anlamda “çocuk tecavüzü” olayını toplum gözünde meşrulaştırmış oluyorlar. Önü alınmadığı takdirde yakında iyice yaygınlaşacağına da hiç şüphe olmadığı Şanlıurfa örneğiyle görülüyor, aynı anda 11 hamile çocuk.Bunlar tesadüfen hastanelerin fark ettikleri, kim bilir aynı ilde ve diğerlerinde kaç bin kız çocuk var benzer durumda..Kaç bin kız çocuk var, anlaşılmasın diye “evde doğum yaptırılan”..Çocukları hamile bırakanlar “Reşit olmayanla ilişki kurma” suçuyla adliyeye sevk edilmişler. Cezaları ne olacak acaba merak ediyorum. Hükümet’te hiç merak eden var mı, onu da merak ediyorum. *****Basın için kayıp!Değerli meslektaşım Ferai Tınç’ın Hürriyet’te çok uzun yıllar yazdığı köşeyi bıraktığını yazısından öğrendiğim anda onu aradım, ulaşamadım. Asistanım telefonunun açılmadığını söyledi. Ertesi gün de bulamadım ama aklımdan çıkmadı. İki nedenle; birincisi yazısında “gazeteciliğin artık eskisi gibi tat veren bir meslek olmaktan çıktığı” anlamı vardı ki aynı satırları ben de yazmıştım maalesef, ikincisi Ferai Tınç akıllı, birikimli, olayları doğru değerlendiren ve benim de okuru olduğum gerçek bir gazeteciydi.Eğer medyadan tamamen kopacaksa bu esaslı bir kayıptır. Herşeye rağmen kararına saygı duyuyor ve ona bundan sonraki yaşamında mutluluk diliyorum zira en önemlisi bu bence, her şart altında mutlu olabilmek.. Ve hiç üzülmesin, duygularında da yalnız değil! *****Orda bir barınak var uzakta... O barınak bizim barınağımızdır, hepimizin, yüreğinde hayvanlara karşı da sevgi ve acıma duygusuna yer olanların.. Dün anlattım, kışın Maçka’daki Şişli Belediyesi parkından tesadüfen geçerken (ki burada kediciklere uzun süredir bakılıyor) kar altında, burunları akan, gözleri enfeksiyondan kapanmış, ısınmak için birbirine kenetlenmiş gördüğüm kedilere üzülmüş, kendi cebimden önemli miktarda (kimse ucuza iş yapmıyor artık) para ayırarak bir marangoza onlar için harika bir kedi evi yaptırmıştım.ÇAMAŞIR SUYUYLA YAKANLAR!Duvarın üstünde incecik, yeşil renkli bir barınakcık. Dikkatle bakmazsanız ağaçların arasında fark etmezdiniz bile.. Onun içinde hem verilen kuru mamaları yiyor, hem de ısınıyor veya güneşten kaçıyorlardı. Arkadaki evlerde oturan bazı hayvansevmezlerin, bahçeye girdikleri için “bu kedileri attıracağız, kedi evini yıktıracağız” tehditleri sonunda kedilerin çoğu ortadan kayboldu. Bazıları sopalarla kovalandıkları için sakatlanmış, bazı kedi yavrularını ise ölü bulmuşlar (evleri tehditler nedeniyle parktan birinin mi, onların mı yıktırdığı ise bilinmiyor. Şimdi bütün düşüncem, hiç değilse geride kalan yavruları bulabildiğim ilk barınağa- parka alarak kurtarmak.) Anlatmıştım, 20’den fazla annesiz minicik yavruyu ve onların hepsine annelik eden (inanılmaz bir olaydı, hepsine sırayla süt verişini, onlar rahatsız olmasın diye yemek bile yemeden yatışını, diğer kedilerden korumasını görmeliydiniz) kediyi o parktan alıp kısa süre bakmak için bahçeme getirmiştim, hala bendeler. İyi ki de almışım, almasam belki de çoğu “bahçelerine kedi girmesin diye onları dövdüren, öldürten, üzerine çamaşır suyu attırtarak yakan” insafsızların kurbanı olacaklardı, kurtuldular ve tam bir kedi yavrusunun olması gerektiği şartlarda büyüdüler. Sevgi ister onlar ve nasıl bir sevgi ve huzur verirler bilseniz.. Hissedebilenlere..NİLGÜN SÖNMEZ, İLK O DÜŞÜNDÜ! Sarmaş dolaştık, aylar boyu birbirimizi çok sevdik ve şimdi (benim için çok zor ama) artık ayrılma zamanı geldi, yakında gidiyorlar. Bir aksilik olmazsa ünlü kalp cerrahı Prof. Dr Bingür Sönmez ve eşi Nilgün Sönmez’in Silivri’de yaptırdıkları barınağa gidecekler. Onlar hepimizden önce düşündüler bunu..Anlatacağım, daha çok şey anlatacağım size.. Örneğin Şişli, İstanbul Büyükşehir, Beşiktaş, Bodrum, Milas gibi belediyelerin katıldığı “sokak hayvanları rehabilitasyonu”na Sarıyer Belediyesi’nin de nasıl katıldığını anlatacağım. Kucağımda beslediğim iki küçük kediciğin bir günde neden öldüğünü de..
Şehit cenazesi çıkmayan gün geçmiyor. Devletin zirvesi elde kalan az sayıdaki orgeneral ve oramiraller arasından “Genelkurmay başkanı, kuvvet komutanı seçmekle ve YAŞ toplantısında terfileri konuşmakla” meşgulken teröre şehitler verdik, ağır yaralanan askerler oldu. Şimdi artık seçildiler ama bu arada aynı hızla şehit vermeye devam ediyoruz.“Şehit” demek sanki dile kolay, bebekleri beşikte veya gencecik eşleri dul, ailelerinin yuvası başına yıkılmış, ağıt yakan anaları kendini paralıyor, biz ise “2 şehit daha”, “13 şehit daha”, “kanları yerde kalmayacak” diyor ve iki gün sonra hiç olmamış gibi alakasız konulara yoğunlaşıp olanları, ölenleri unutuyoruz.HANİ ANALAR AĞLAMAYACAKTI?Van’da yol kontrolü yapan askeri konvoya PKK’lı teröristlerin saldırması sonucu 3 şehit daha verdik. Bunları yazarken yenilerinin gelebileceği gibi bir paranoya oldu bende artık, öylesine aralıksız ve amansız bir terörün içindeyiz. “Bayramdan önce terör örgütünün ‘büyük bir saldırı’ planı içinde olduğu” haberleri dolaşıyor.Ama terör sorununun çözümü için ancak Ekim’de Meclis’in toplanması beklenecek, o zamana kadar ciddi ve köklü bir çözüm arayışı görünmüyor, görünmediği gibi “Böyle bir arayışın içinde oldukları, İktidar-muhalefet- TSK el birliğiyle daha sıkı önlemler alınması için çalıştıkları” gibi açıklamalar bile yok. Peki hani “açılım” tartışmaları sırasında “artık analar ağlamayacak” deniyordu?EVLADINI ASKERE GÖNDERENLER..“Kendilerini o şehit analarının yerine koyup Ekim’e kadar beklemeyi öyle düşünsünler” demiyorum, Allah kimseye evlat acısı göstermesin ama o analar gece gündüz demeden ağlıyor, çocuklarını askere gönderen tüm analar da.. Her geçen gün, hatta saat onlara “yıllar gibi” geliyor, nasıl beklesinler Ekim’e kadar? Bayram öncesi için verilen alarm nasıl beklesin?Hükümet başta olmak üzere Meclis terör için mutlaka toplanmalıdır, hiç beklemeden!*****Cezalarda anlaşılmaz çelişki!AKP Milletvekili ve gazeteci Mehmet Metiner’e suikast hazırlığı iddiası ve 100 otomobilin molotof kokteyli atılarak yakılmasına ilişkin sanıklar hakkında “PKK üyesi olmak ve patlayıcı maddeyle mala zarar vermek” suçlarından 197 veya 1014 yıla kadar hapis cezası istenmiş.Olabilir, eğer suikast iddiasının gerçekliği anlaşılmışsa veya anlaşılırsa (ki ellerinde bununla ilgili kesin ifadeler olduğu belirtiliyor) en ağır cezalar verilebilir. Araçlara molotof kokteyli atmak da ağır cezayı hak eder. Ama yine ortada büyük bir çelişki var; Daha önce PKK’lıların bir otobüse attıkları bombalarla ölen lise öğrencisi genç kızın suçlularına da benzer cezalar verildi mi, öncelikle bunu duyduğumu hatırlamıyorum. HABUR MESELESİSonra madem ki “PKK üyesi olmak” bu kadar ağır cezaya tabidir, bunu hak ettiğine de kimsenin itirazı olamaz, o zaman Habur’dan gelen PKK’lıların ayağına mahkeme kurduktan sonra hepsini serbest bırakmak nasıl açıklanacak? Türkiye’de her konuda çelişkiden geçilmiyor ama bu da hiç gözden kaçacak gibi değil.Aynen “darbe hazırlığı yapılıyordu” iddiası ile sivil-asker yüzlerce insan aylar-yıllar boyu hücre hapsi altında tutulurken ülkeye somut zararlar vermiş “gerçek darbeci ve muhtıracıların” serbestçe dolaşması gibi.. Bu çelişkileri millete açılamak yargının görevidir ama nerede?*****Koruyanlar ve saldıranlar!Nasıl da çok mektup geliyor “çaresiz sokak hayvanları”na çözüm bulmakla ilgili. Onlara yardım için çırpınanlar, sokaklara “kap içinde yemek” ve tabii su bırakanlar..Annesini kaybetmiş küçücük kedi yavrularını sahiplenenler..Ve bu arada “kendilerine saldıran köpekler”den şikayet eden, sitelerde-apartmanlarda “tek bir kedi” istemeyen, hatta Nişantaşı’ndaki bazı apartman ve restoranların görevlileri tarafından “bahçelerine giren kedi yavrularının öldürüldüğü” haberlerini de alıyorum. Nişantaşı’ndaki Belediye Parkı’na yaptırdığım, onları soğuktan-sıcaktan koruyacak küçücük kedi kulübesinin bile “birileri tarafından yıkıldığı” haberini verdiler dün. Arkadaki binada oturanların tehditleri sonunda iş görmüş demek ki...Ama onları koruma altına almayı da başaracağım sonunda, belediyeler ve iyi kalpli gönüllüler bu sorunu çözecek. Beşiktaş Belediyesi’nin parkları ve Nilgün Sönmez’in kendi yaptırdığı kedi barınağı ile ilgili yazılarım yolda..(Not; Levent’teki Zorlu inşaatın önünden kaybolan “Tüylü” isimli köpeği araştırdım.Sonunda “Üsküdar Hayvan Barınağı’nda olduğu” haberi verildi. Onu seven ve arayan gönüllülere duyurmuş olayım.)
Gazeteci Burcu Ayaz hayatını zindan eden tacizi haykırıyor. 6 yıl önce aynı binada bir dergide çalışan (kim olduğunu bilmiyoruz) bir yazı işleri müdürü kendisini iş yerine ve evinin kapısına bıraktığı notlarla tacize başlamış. Açtığı davada tacizci suçlu bulunarak 2 ay hapis cezası verilmiş ama ertelenmiş. Bu olaylar sırasında Ayaz evlenmiş, 2 yıldır da evli.Birinci davadan sonuç alamayınca ve o arada tacizler artarak sürünce ikinci şikayeti yapmış, cinsel taciz davası açılmış ama dava Şubat ayına ertelenmiş. Burcu Ayaz yerden göğe haklı olarak “Başıma bir şey gelirse suçlusu beni korumayan devlet” diyor ki bu toplumun da “HALA YETMEZ Mİ” diye haykırma zamanıdır.MAHKEME SUÇLUNUN YANINDA MI?Bu devletin bir biriminde üst düzey yönetici yanında çalışan kadını taciz ediyor, kadın da şikayetçi oluyorsa kadını işten çıkarıyorlar. Bu devlette yumurta atan öğrenciler aylarca hapis istemiyle yargılanırken çocuk tecavüzcüleri, katiller serbest bırakılıyor. Bırakılmamışsa “bin türlü ceza indirimi icat edilerek hafif cezalarla kurtulacaklarını” biliyorlar, onun için de yakalanmaktan korkmuyor, sırıtarak cezaevine giriyorlar.Burcu Ayaz, mahkemelerin-savcılıkların yaptığı hatalar, ihmaller yüzünden hayatını kaybeden kadınları hatırlatmakta ve devleti şimdiden suçlamakta tamamiyle haklıdır. Kadın ve Aile Bakanı (bence Bakanlığın adı bu) Fatma Şahin başta olmak üzere bakanlar ve milletvekilleri bu davanın kısa sürede bitirilmesini ve Ayaz’ın korunmasını sağlamak için harekete geçmelidir.“Devlet suçlu” derken o devlet başta halkın can güvenliğini ve ailesiyle huzur içinde yaşamasını sağlayacak yasaları yapması, uygulamaları izlemesi gereken hükümetler dir, “yasama”dır.. Ona bir şey olursa sorumludurlar!Bu gidişle tacize uğrayan kadınlar “kadın oldukları için” suçlanacaklar mı yani? Tacize, tecavüze uğrayan çocuklara ne diyecekler peki?*****Kadınlar ‘yalnız yürümeyecek’se birlikte olmalı!Bir yanda bitmeyen PKK terörü, diğer yanda bitmeyen- bitirilmeyen “kadına karşı terör”, ne kadermiş bizimki de... Milletin uzayı fethettiği çağda biz İlkçağ vahşetini kayıtsız gözlerle izliyoruz. Ayşe Paşalı cinayeti davasının sonuçlandığı ama benzer kadın cinayetlerinin hız kazandığı günlerde TBMM önünde “Kadın cinayetlerine ve tecavüzlere susmayacağız, bu vahşetten utanıyoruz” protestosunu Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’na (TKDF) bağlı çok sayıda kadın örgütü ile birlikte yapmıştık. Günlerce ilan etmemize rağmen Federasyon dışından katılmak isteyen kuruluş çıkmamıştı ama iç ve dış medya katılımı çok fazla olduğu, TV’lerin haber programları büyük ilgi gösterdiği, tüm gazeteler Meclis protestosuna birinci sayfadan yer verdiği için bu tepki yeterince duyurulabildi.Bu cinayetlere ve çocuk-kadın tecavüzlerine en ağır cezaların verilmesi sağlanmadığı, başta Hükümet üyeleri olmak üzere TBMM’deki partiler sesli ve etkili bir tepki vermediği için kadınların (çoğu kez ailelerinin, hatta çocuklarının) özellikle eski eşleri veya ayrılmak istedikleri eşleri tarafından katledilmelerinin haberleri aynen sürdü. Konya’da “kocasının kuma getirmesi” nedeniyle ayrılmak isteyen Dilek Koçyiğit ile babasının koca tarafından öldürülmesi haberinin verildiği gün medyada “Kadın Cinayetlerini Durdurma Platformu”nun düzenlediği ve başarılı bir organizasyon olduğu görülen yürüyüşü vardı. Ama diğer kadın kuruluşlarının ve bu konuyla yıllardır en yakından ilgilenen benim gibi yazarların haberi yoktu.1500 OLABİLİRDİ!Yürüyüşe 500 kadının katıldığı söylendi, oysa herkese haber verilmiş olsa 1500 kadın da olabilirdi bu.. Aslında neden sadece kadınlar protesto ediyor o da ayrı bir sorun, bu eylemlere erkeklerin de katılımı sağlanmalıdır. Bu konuda son derece etkin bir isim olan TKDF Başkanı Canan Güllü ile konuştum, onların bile haberi olmamış.Neden acaba? Bugüne kadar sivil toplum kuruluşlarının bu tür “diğerleri yokmuş gibi, daha önce gün gün izleyerek emek verenler olmamış gibi, tek başına öne çıkmak ister gibi” davranışları, anlaşamamazlıkları yüzünden STK ’lar çok nadiren varlık gösterebildiler, gazete haberleri çıktı ve olay orada kaldı, bu hep sürecek mi?MECLİS’TE TOPLANALIM!Benim bildiğim “asla yalnız yürümeyeceksin” deniyorsa “kadınların hepsi birlik içinde” olmalıdır, çağrı yapılıp hepsi toplanmalıdır. Batı ülkelerinin hepsinde de haklar ancak böyle kazanılmıştır!Ekim’de “TBMM önünde TKDF’nin organize edeceği toplu protestoda” bunu sağlayalım.
19 Mayıs Marşı’ndaki “Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar” dizelerinin ülkedeki duruma daha uygun olduğu bir zaman var mıydı bilmiyorum. Hangi tarafa başınızı çevirseniz dağlar dumanlı ve acılı ama biz yine de son zamanlarda yaptıklarımıza bakarak bu dizeleri “Dağ başını duman almış, halı altına süpürerek yürüyelim arkadaşlar” şeklinde değiştirebiliriz.Bir terör saldırısında 13 askerimizi kaybediyor, üç gün sonra bir başka saldırıda yeni şehitler veriyor ve adeta, sanki olabilirmiş gibi kanıksamış şekilde yola devam ediyoruz. Ülkeyi yönetenlerde ve Meclis’in geri kalanında bir telaş, bir acil çözüm arayışı duyulmuyor, millette de bir tepki, zorlama yok.DEMEK DÜNYANIN EN ÖNEMSİZ OLAYI!Kadın cinayetlerinin arkası kesilmiyor, yine kimsenin umurunda değil. Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları “Cumhuriyet tarihinde ilk kez” görülmüş şekilde topluca istifa ediyor, TV’lerdeki konuşmalara-gazetelere, genel havaya bakıyorsunuz sanki hiç de önemli bir şey olmamış gibi... Affedersiniz ama ne önemlidir acaba bu toplum için? “Önemli”nin anlamını mı yitirdik?Bu sarsıcı, bir başka ülkede olsa kıyamet koparacak olaylar ne orduda denge bıraktı, ne siyasetçilerde, ne de toplumda.. 77’si emekli olmak üzere 250 TSK mensubu tutuklanmış. Bunlardan 14 general ve amiral ile 58 albay bu yıl yapılacak YAŞ’ta terfi hakkını kazanmışken bu nedenle kaybederek büyük haksızlığa uğramış. Yine de yetmiyor ve tutuklamalar devam ediyor ama elde hala net bir “darbe hazırlığı delili” olmadığı bu kadar zamanda tek bir mahkumiyet kararının çıkmamasından belli. Ayrıca sivil-asker sayısız kişi “darbe hazırlığı” iddiasıyla tutuklanırken, bir darbeyi gerçekleştirmiş, muhtıra vermiş kişiler için de hiçbir yaptırım ortaya çıkmadı.YİNE TERÖR, YİNE ŞEHİT!Böyle bir çelişki ve haksızlık karşısında Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanlarına başka seçenek kalmış mıydı, onu düşünmek lazım. Ve tabii siyaset ve ordudaki bu zafiyet terör örgütü için bulunmaz fırsat oldu, dün Afşin’de kaza ihbarı alıp yola çıkan Jandarma trafik timine çapraz ateş açıldı, bir şehit, üç yaralı.BDP Grup Başkanı Selahattin Demirtaş “Eğer ordu PKK’ya karşı başarılı olsaydı bunlar yaşanmayacaktı. Komutanlara fatura çıkarılıyorsa Hükümet kendine de çıkarmalı” demiş. Arkadan vuran, pusu kuran ve bunu savaş zanneden teröristle mücadele kolay değildir ama haklılık payı şöyle var; eğer “açılım” diye başlatılan süreçte terör örgütü lideri Öcalan’la “kabul edilmeyecek talepleri açıkça belirtilmesine rağmen çözüm çıkabilirmiş gibi” görüşmeler yapılmasaydı (ki görüşmeleri Hükümet’le yaptıklarını kendileri açıklıyorlar) ve o süreçte ordunun terörle “olması gerektiği gibi mücadelesi” engellenmeseydi ordu yine başarılı olabilirdi. Yani ordu “doğru olanı yapmasına izin verilmediği için” terör bu kadar ileri gidecek ortamı buldu ki zaten hiç şüphe yok TSK’nın üst kademesinin bir rahatsızlığı “tutuklama ve terfi” olayları ise diğeri de budur ve verilen şehitlerdir.Herşeye rağmen; Hükümet’in, muhalefet partilerinin, yeni Genelkurmay Başkanı’nın ve Başkomutan’ın tek gün kaybetmeden terör konusunda radikal kararları alması gerekir. Her gün yeni şehitler verirken terör örgütünün ve siyasi destekçilerinin provokatif açıklamalarına daha fazla fırsat verilmemelidir, beklenen budur!*****Beşiktaş Belediyesi’nin çözümü, parklarda bakım!Haftalardır devam eden “sokak hayvanlarına medeni ve ülke çapında bir çözüm” aradığım yazılar tahminimin çok üstünde bir ilgiyle karşılandı. Öyle ki onlarla ilgili gelen e-postalar ve telefonlar neredeyse siyasi yazılara gelenleri geçti diyebilirim. O arada bazı işyerlerinde, sitelerde, barınaklarda kedi ve köpeklerin kaybolması veya kötü davranılması ile ilgili gelen ihbarları izlediğimi söyleyeyim. Bunları; parklarda köpeklerini kedilere saldırtarak seyreden, bahçesine giren kedileri öldüren sadistleri de anlatacağım.***Beşiktaş Belediyesi’nin uzun süredir kendi kliniklerinde “sokak hayvanlarını tedavi ve kısırlaştırma”da etkin çalışma içinde olduğunu biliyor ve gidip görerek yakından izliyordum ama Başkan İsmail Ünal geçtiğimiz hafta beni arayıp görüşmek üzere Belediye’ye davet ettiğinde konuyla bu kadar yakından ilgili olduklarını açıkçası bilmiyordum.SARIYER’LE ANLAŞMAAnlattıkları aslında özellikle “hızla çoğalan ve çoğu bakımsızlık ve şiddet nedeniyle ölen zavallı sokak kedileri” için en iyi çözümlerden biri gibi görünüyor. Beşiktaş Belediyesi (Şişli Belediyesi’nin de bazı parklarında yaptığı gibi) parklarına ve bazı sitelere de kedilere özel bölümler yerleştirmiş. Şu anda tam 10 park ve sitede (Kuruçeşme, Şairler Parkı, Oyak Sitesi, TRT Basın Sitesi, Kültür Mahallesi Parkı gibi) kedilerin konaklayıp beslenebileceği büyük bir kedi apartmanı bulunuyor. Ben de dün bu parklara tek tek giderek inceledim. Başkan Ünal 10 park ve sitede daha yapılmakta olduğunu belirtti.Tedavisi kısırlaştırılması gereken hayvanlar ise klinikte Dr Zeki Şahinoğlu ve onunla çalışan diğer uzman veterinerlere gönderiliyor. Beşiktaş’ta “kontrollü hayvan ormanı” yapacak yeşil alan sıkıntısı olduğu için Sarıyer Belediye Başkanlığı ile görüşülmüş, Kilyos-Kısırkaya’da 20 dönümlük arazi için çalışma yapılıyormuş. Bu meseleyi çözmelerini ve “hayvan dostu belediyeler” safında sağlam bir yer edinmelerini umuyorum.Medeni ilçelerin medeni belediyeleri öncülük ederse “HAYVAN DOSTU BELEDİYELER” yaygınlaşacak ve Türkiye çapında bir kampanya mümkün olacak. Buna gayret eden tüm belediyeleri ayakta alkışlayacağız!