Malatya’da Turgut Özal Camii’nde imam Müftülüğün belirlediği hutbe yerine kendi yazdığını okumuş ve olay çıkmış. Cemaatin tepkisiyle hutbeyi tamamlayamadan inmiş ama söyleyeceğini eksiksiz söylemiş Maşallah!“Hilafetin kaldırılmasıyla dinin başka mecralara çekildiğini” söyledikten sonra Cumhuriyet’e vermiş veriştirmiş, memlekette dinle ilgili ne zulüm varsa “85 yıldır yapılan zulüm bitecek” demiş.“Kur’an kanundur, başka kanun kabul etmiyoruz” demiş.Diyanet İşleri’nin binlerce Kur’an kursu açtırmış olduğunu, milyonlarca kurs öğrencisi olduğunu bilmesine rağmen tamamen yalan şekilde “Kur’an öğretilmiyor, Diyanet de öğretmiyor” demiş.İSTİFA YETECEK Mİ?Cemaat namazdan sonra dışarıda da tepkisini sürdürünce polis gelmiş, Malatya Müftü Vekili Cengiz Yağcı “İmamın istifasını aldıklarını ve işleme konduğunu” açıklamış ama bu “kasıtlı şekilde, bilerek görevi kötüye kullanma” için sadece istifa yeterli midir? Malatya’daki bu “keyfi hutbe” tek olay değil, benzer şekilde “Diyanet’in belirlediği hutbeleri değiştiren veya aralara kendi kafasına göre cümleler ekleyen” imamlar hakkında sık sık mektuplar geliyor.Kur’an Müslümanlığın kutsal kitabıdır, çağdaş bir hukuk devletinde “kanun değil, inanç alanı”dır. “Kur’an kanundur, başka kanun tanımıyoruz” demek ise tamamen “şeriat devletini” savunmaktır. Hutbeleri değiştiren, bu ve benzeri cümleler ekleyen, dini ve görevini “beyin yıkama yapma fırsatı” olarak kullanan imamların “istifa yanında” bir de sorgulanması gerekir.Bakalım savcılar harekete geçecek mi?Bakalım Diyanet hiç değilse bundan sonra imamlarının okuduğu hutbeleri kontrol edebilecek mi?*****Kadın ve çocuğa şiddet ne olacak?Hiç arkası kesilmeyen ve son haftalarda iyice azıtan “kadın ve çocuklara karşı şiddet” olaylarının önlenmesi konusunda hala bir hükümet yetkilisinden ses çıkmıyor. Haydi koca Meclis’ten hiçbir bakanı veya hiçbir partinin milletvekillerini ilgilendirmiyor diyelim; “Kadın ve Aile Bakanı” seçilen Fatma Şahin’in çok daha atak olacağını ummuştuk ama ondan da ses çıkmıyor. Çocuklara olmadık şiddet olayları duyuldu; örneğin üvey çocuğunun makatına oklava sokarak bağırsaklarının delinmesine ve ölmesine neden olan kadın, uzun süre bu şiddete göz yuman baba, çocuğunu köy meydanında kızgın güneş altında zincirleyerek işkence eden baba, bu olaylar ve suçlular için konuşacak ve “en ağır şekilde cezalandırılmaları için takipçi olacaklarını, devletin çocukları korumaya sonuna kadar kararlı olduğunu” söyleyecek kimse yok mu?ENSEST ARTIK GİZLENMESİN!“Ensest” denilen “öz çocuğuna, kardeşine tecavüz” olaylarının Anadolu’nun bir çok ilinde ve çoğunda “annelerin bilerek ve gizleyerek” sürdüğü bize duyuruluyor da Meclis bunları duymuyor mu? Yukarıdaki sözü bu konuda da söyleyecek ve harekete geçip o “en ağır işkence altında yaşatılan, tüm hayatı mahvedilen” zavallı çocukları kurtarmak için bir çözüm üretecek, aile içi suçluların (amca, baba, ağabey, kim olursa olsun) mutlaka yakalanıp en ağır şekilde cezalandırılacağını bildirecek kimse hala yok mu? (Bu arada Üzmez davası ne oldu bilen var mı?)Üç çocuğunun Bayram günü kaybettiği Asiye Özcan da “devlet gerekli önlemi almadığı, şiddet uygulayan, tehdit eden kocayı içeri tıkmayı başaramadığı için” kocası tarafından öldürüldü. Hala her gün kadınların kocaları veya yakını olan erkekler tarafından öldürüldüğü haberlerinin arkası kesilmiyor. Meclis bu cinayetleri ne zaman ele alıp önlemleri konuşacak?Türkiye’ye bu vahşet tablosuyla kimse “medeni ülke” filan diyemez. Medeniyetin tek göstergesi; hızlı tren, tramvay, lüks adalet binası filan değildir. Meclis’in şiddet konusunda görevini hatırlamasını bekliyoruz!*****Göçek de kaybedilme yolunda!Göçek’in o yemyeşil koylarının, turkuaz renkteki denizinin güzelliğini anlatmakta kelimeler yetersiz kalıyor. Teknelere yanaşan motorlardan mis gibi kokan, fırından yeni çıkmış ve harika lezzetteki köy ekmeklerini, tazecik çeşit çeşit balıkları almanın keyfi de bambaşka.. Ama gel gör ki o güzelim koyların çoğu teknelerin ve her nasılsa bazı koylarda izin verilmiş restoranların atıklarından, şişelerden, konserve kutularından kirlenmiş halde. Birçok koyda da beni hayrete düşüren, görünce gözlerime inanmadığım deniz analarının yüzlercesi yayılmış. Bu dikkatsizliği Deniz Temiz Derneği’ne şikayet etmekten başka çare bulamadım, belki onlar bir şeyler yapabilir. Zira sorumlu olmasına rağmen bunu üstlenmeyen kimdir; Çevre Bakanlığı mı, Göçek Belediyesi mi bilmiyorum. Her kim ise çoktan fark edip önlem alması, limanın her köşesine uyarılarını asması, o restoranlara da izin vermemesi gerekirdi.Bu koylar bize değil, bizden sonraki kuşaklara da ait. Eşsiz güzellikte birer dünya mirası, her gün onlarca turist teknesi yanaşıyor. Korumak hepimizin görevi olmalı.Bir de, Göçek limanındaki mağazaların, marketlerin hiç ilerlememiş olması, özensizliği ve aynı ölçüdeki pahalılığı dikkatimi çekti. Diğer limanları gezip baksınlar ve kendilerini düzeltsinler. Olur şey değil çünkü!(Not: Devamlı olarak Göçek Belediyesi’nin birçok konuda iyi çalışmadığını duydum. Neden acaba, başka bir işleri mi var?)
Cem Yılmaz’la Şahan Gökbakar’ın Twitter çekişmeleri nasıl başladı bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla Cem Yılmaz fazla polemiğe giren bir sanatçı değil. Girdiği nadir durumlarda ise “kendisi dışındaki sanatçıları” küçümser tavrı dışında bir hatasını görmedik bugüne kadar, yine esprileriyle güldürerek cevabını verir.Evet, insan işinde rakipsiz konuma gelince bu psikolojiye girmesi, kendi zekasını ve yeteneğini çok üstün bulması kolay oluyor doğrudur ama Cem Yılmaz gibi yıllardır zirveden inmeyen bir sanatçının bu konuda da zekasını daha olgunca göstermesi beklenir. Hepsi bu, benim kendisini çıktığı ilk günden beri çok takdir ettiğimi, gösterilerini ilk izleyenlerden olduğumu da iyi bilir. Bu yazıyı da öyle değerlendirmesini isterim.ANINDA LAF ÇAKMA VARMIŞBaşa dönelim, bu çekişme nasıl başladı bilmiyorum ama “iki sanatçının karşılaştırılması” durumuna nasıl geldiğini biliyorum. Bir meslektaşımızın Şahan Gökbakar’a “odunsu bir mizah seninki, anında laf çakma, ince espri yeteneği yok” dedikten sonra bu nedenle Cem Yılmaz’la karşılaştırılamayacağını yazmasıyla başladı. Arkadan Şahan Gökbakar “anında laf çakma ve ince espri yeteneği”ne pekala sahip olduğunu yine internette (ağır şekilde sarkastik hamlelerle) göstererek cevabını verdi.Aslında ‘bana ne’ diyebileceğim bir tartışma bu ama aynı şey arka arkaya birçok sanatçıya yapıldığı için demiyorum. Bu (benim de aslında meslek dışında dost bildiğim) meslektaşımız “büyük bir gazete ve TV’de oluşundan”, ayrıca elbette ünlü bir gazeteci olmasından aldığı cesaretle kendi beğenmediği sanat olaylarına veya herhangi bir nedenle kızdığı sanatçılara karşı “kampanya halindeki saldırıları” ile tanınıyor. Bir yazar istediği eleştiriyi yapar ama kampanya şeklinde süren “yıpratma saldırısı” başka bir şeydir.KIRMIZIGÜL VE ÜNAL... SORULARSadece önceki iki saldırıyı hatırlayalım; “NewYork’ta 5 Minare” filmi gösterime girer girmez filme ve yönetmeni Mahsun Kırmızıgül’e bombardıman halinde, yerin dibine batıracak şekilde kötüleyerek günlerce yazmıştı. Benzer bir saldırıyı, Hande Ataizi’nin oyundan ayrılmak için bahane ettiği ortaya çıkan suçlamasında “sadece duruşunu beğenmediği için” Cihan Ünal’a yaptı.Şimdi de sıraya Şahan Gökba-kar’ı aldı ve onu “odun gibi, ince espri yeteneği yok” benzeri hakaretlerle Cem Yılmaz karşılaştırmasına soktu. Sorularım şöyle;1- Acaba aynı sözleri bir başka yazar veya sanatçı kendisine etse nasıl bir tepki verir?2- Cem Yılmaz’da bu kadar “anında çakma ve ince espri yeteneği” olduğuna göre avukata ihtiyacı var mıdır?3- Yüz binlerce okuru olan bir köşe yazarını “benzer konumdaki bir başka yazarla” karşılaştırmak ve üstelik hakaret ederek karşılaştırmak çok büyük bir yanlış ve saygısızlık olacağına göre (yine kendisine yapıldığını düşünsün) sevilen sanatçıları bu şekilde karşılaştırmak veya küçümsemek ya da “duruşunu beğenmeyerek saldırmak” da büyük hata ve saygısızlık değil midir?GÖKBAKAR’IN YETENEĞİ!Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, eleştirirsiniz (ki ilk filminin fazla küfürlü olmasını ben de eleştirmiştim), eleştirmezsiniz, kızdığında verdiği ağır cevaplara bozulursunuz bozulmazsınız onu bilemem ama Şahan Gökbakar’ın müthiş bir güldürü yeteneğine, zekaya ve “şeytan tüyü” denecek bir sempatiye sahip olduğunu, bunun saniyelere sığan reklamlarda bile ortaya konduğunu, bu zeka nedeniyle çok kısa sürede yükseldiğini, “Recep İvedik” filmlerinin izlenme rekorları kırdığını ve küçümsenemeyeceğini (aynen Mahsun Kırmızıgül’ün filmi gibi) görmezden gelemezsiniz.Herşey bir yana; sanatçıların birbirleriyle karşılaştırmaya sokularak değerlendirildiği nerede görülmüştür? Bu meslektaşımızın “sanatçı yıpratma huyu”ndan vazgeçmesi gerekiyor, polemik PR açısından fayda sağlar ama “elinde kalem olanın üstünlüğü” her zaman işe yaramıyor. Kendisi de internette yıpratılıyor. *****Neyi ciddiye alırsınız siz?AKP’nin kurucularından ve eski bakanlarından Abdüllatif Şener 27 Nisan e-muhtırasının Yaşar Büyükanıt tarafından duyurulduğu günün akşamı “bakanlarla toplantı yapılmadığını” söyledi. “O gece bir şey yoktu, söyletmesinler beni” dedi.Bu “söyletmesinler beni” ne demektir hiç anlamam, Sayın Şener kusura bakmasın ama bunu hep yapıyor, söze başlıyor ve susuyor. Oysa ciddi bir siyasetçi “söyleyeceğini söyler” böyle çocukça bir laf etmez. Geçelim..27 Nisan muhtırası için de “ciddiye alınacak tarafı yoktu” demiş Şener. Nasıl yani? İnsanlar “darbe hazırlığı iddialarıyla” cezaevinde çürürken gerçek bir muhtıranın “ciddiye alınacak tarafı” nasıl olmaz? Ciddiye alınacak tarafı yoksa bu muhtıranın Genelkurmay sitesinden silinmesi niye o kadar büyük olay oldu?GERİYE DÖN VE BAKAbdüllatif Bey hemen geriye dönüp o 27 Nisan akşamı TV haberleri ve tüm haber programları konuyu nasıl işlediler, Batı ülkelerinin tepkileri nasıl verildi, yankısı haftalarca, aylarca ve yıllarca; örneğin referandum öncesi sık sık hatırlatılarak nasıl sürdü bir baksın. (O gece ben de bir kanalın haberlerinde bugün yazdıklarımı söylemiştim,hatırlatayım.)27 Nisan’ı onlar ciddiye almasa da, mahkum edilmesi önlense de tarih unutmayacak bunu iyi bilsinler.*****Barış Günü’nde savaş!Dün 1 Eylül Dünya Barış Günü’ymüş. Kadıköy’de BDP, ÖDP, TKP, Dev Lis ve daha başka partiler-dernekler ile 2000 kişinin katıldığı bir miting yapılmış.Terörist başı lehine sloganlar atılmış, ses bombaları, molotof kokteylleri, taşlar kullanılmış, polisle göstericiler birbirine girmiş. 6 polis yaralı, 63 gösterici gözaltında. Dünya Barış Günü’nü kutlamak üzere işe koyulanların savaşmayı başardığı tek ülke burasıdır herhalde!
Efendim, bildiğiniz gibi Genelkurmay Başkanlığı eski Başkan Yaşar Büyükanıt’ın “cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle” yazdığı ve yayınladığı e-muhtırayı sitesinden kaldırmış. Buna “e-muhtıra” deniyor, zira bütün yabancı basın, dolayısıyla Batı ülkeleri böyle tanımlıyor, yerli basında da ilk günden beri bu şekilde tanımlanıyor. Zaten TSK adına yazılmış ve duyurulmuş böyle bir uyarının başka ne anlamı olabilir?Herhalde Büyükanıt “kişisel rahatsızlığını” anlatmak üzere yazmamıştı.TSK’NIN DEĞİŞİMİ TAMAM DAHerneyse.. Haberlerde “27 Nisan tarih oldu”, “site güncellendi” filan diye verildi. İlk bakışta “olabilir” geliyor insana. Öyle “anti demokratik bir müdahale”nin Genelkurmay sitesinden kaldırılması onların da bunu onaylamadığını gösterir ki bu açıdan bakınca tamamdır. Ve bir de Başbakan Erdoğan’ın “e-muhtıranın kaldırılması” nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı’na teşekkürü var. “TSK’nın değişim, dönüşümünün, demokratik anlamda bakışının değerlendirilmesi bakımından çok önemliydi. Biz daha önceki yönetimlere de ifade etmiştik yapmadılar” diyor. Bu da ilk bakışta “olabilir”, sivil yönetim “bir muhtıranın siteden kaldırılmasını” daha doğru bulabilir. Ama...TARİHTEN NASIL SİLİNİR?Ama gelin görün ki yine “iki önemli nokta” var kafa kurcalayan... Birincisi, referandum tümüyle “darbelerin, muhtıraların yargılanacağı, böylece bundan sonra bir daha olamayacağı” üzerine kurularak “Evet” oyları alınmıştı. Oysa bir tarafta “darbe hazırlayacaklardı, örgüt kurmuşlardı” iddiasıyla yüzlerce kişi tutuklanır ve cezaevinde duruşma bekletilirken, diğer tarafta ne binlerce kişinin hayatını altüst eden “12 Eylül darbesi” mahkum edildi, ne yapanlar tarih önünde suçlarını itiraf etti.Ne 27 Nisan muhtırası mahkum edildi, ne yazan kişi suçunu üstlendi. Referandumda verilen sözler tutulacaksa, bunlar yapılmalıdır. Yani 27 Nisan muhtırası “Genelkurmay sitesinden silindi” diye “tarihten de silinmiş” kabul edilemez, zaten bunu sağlamak da imkansızdır. Tam aksine, darbe ihtimali “iddia üzerine bile insanların tutuklanmasını gerektirdiğine göre” 12 Eylül ve 27 Nisan bu nedenle de mahkum edilmelidir, aksi büyük bir haksızlık demektir.MUHTIRA DEĞİLSE NEDEN TEŞEKKÜR? Bir başka çelişki ise şu; Dolmabahçe’de Büyükanıt’la yaptıkları görüşme ne kadar etkili olmuştur bilinmez ama Başbakan Erdoğan bazı kendi kurmaylarının sözlerinin de tam aksine “27 Nisan bir muhtıra değildi” demiş, bu da Büyükanıt’ı çok büyük bir yükten kurtarıvermişti. Peki madem ki “muhtıra değil”di, siteden silinmesi neden “teşekkür gerektiren, TSK’yı demokratik ve değişime uğramış yapan bir adım” oluyor? Bunu açıklarlarsa ben de anlamış olacağım. Tatilden mi nedir, kafam karıştı biraz.*****Hangi günde olduğunu unutma lüksü! Sadece dalgaların ve Ağustos böceklerinin sesini dinlemek.. Sadece mayo ve şortla yaşayabilmek.. Hiç kimseyi dinlemeden, hiç kimseye bir şey anlatmadan ve hiçbir şeye yetişmek zorunda kalmadan günler geçirebilmek.. Ve en önemlisi “hangi günde olduğunu” unutabilmek.. Bunlar ne büyük lüks biliyor musunuz? En azından benim gibi tüm seneyi çalışarak ve yoğun sosyal yaşam içinde geçirmek zorunda olanlar için öyle.. Son tekneye çıkışımın üzerinden yıllar geçmişti, tekne sahibi arkadaşlarımızdan israrla davet edenler vardı ama bir türlü zaman bulamamıştık, nihayet bu yıl karar verdik. Ve bir kez daha emin oldum ki gökyüzüyle denizin birleştiği mavilikler ortasında, küçük yemyeşil adacıkların kıyısında bir teknede zaman geçirmekten daha güzel bir dinlenme kesinlikle olamaz.Ne yazlık ev, ne otel, ne başka bir şey bununla kıyaslanamaz.YÜZÜNÜ DENİZDE YIKA!Şu anda gece yarısı, zifir karanlığın içinde (yazarken ürpertici geldi birden) tek başıma güvertede oturmuş bu satırları yazıyorum. Tekneye şıpır şıpır vuran dalga seslerinden başka çıt çıkmıyor. Birazdan dalgaları dinleyerek, yıldızları seyrederek uyuyacak ve uyandığımda yüzümü (sevgili Deniz Adanalı’nın önerisiyle) denize atlayarak yıkayacağım. Harika değil mi?Dün arkadaşlarımız Leyla ve Faruk Dülger çocuklarıyla bir günlüğüne bize katıldılar. Ege, Ant, Melisa ve onun iki tatlı kız arkadaşı daha..Tekneden atlama yarışları (Ege ile Ant’ın attıkları ters taklalara karşılık bizim çivileme atlayışlar), yüzme stil yarışları (bak orada birinciyim), ılık suda uzun uzun yüzerek sohbet...KUŞ DİLİ DE BİLİRİZ!Gece masa başında espriler, fıkralarla geçirilen saatler... Hele küçük kızlar aralarında “kuş dili” konuşurken benim de konuşmaya başlamam üzerine yaşadıkları şaşkınlık anlatılır gibi değil. Tamamen çocuklar tarafından uydurulmuş bir “kelime deformasyonu”nu “kendilerinden başka kimsenin anlamadığı yabancı bir dil” zannederken birden konuşmalarına ben katıldığımda yüzlerinde oluşan şok ifadesi bizi dakikalar boyu güldürdü. Ne bilsin çocuklar benim de kendi çocukluğumda aynı şeyleri yaptığımı ve kuş dilini çok hızlı konuştuğumu..Unutulmayacak bir gündü ve bana göre gerçek tatil bu işte... Sadece pozitif duygularla dolduğunuz, sadece sevdiğiniz insanları gördüğünüz, her şeyi en basit haliyle yaşadığınız ve çocukça eğlendiğiniz tatil. O zaman, süre kısa bile olsa size yetiyor. Bir de tabii sizi en güzel koylarda gezdiren Ulaş Kaptan gibi bir kaptanınız, en güzel yemekleri yapan Nilgün Hanım gibi bir ahçınız varsa değmeyin o keyfe..SOSYETE KÖPEĞİNİ BURNUNA DAYAYANLAR!Şimdi aklıma yazlık evimin bulunduğu sitede, yönetim kararına ve daha önce uyarılmalarına rağmen inatla iskeleye köpeğini getirip oturduğum yere koyan, “iskeleye köpek getirilmez” kararını hatırlattığımda da (sanki sahipsiz sokak hayvanlarını koruma kampanyası bu demekmiş gibi) bana “nerede kaldı hayvan sevginiz, bu köpek burada kalacak” diyen ve hatta cam masaya yumruk atan saygısız tipler geldi. İki dirhem bir çekirdek kırıtarak sözüm ona yüzme seremonisi yaparken finolarını da burnunuza dayama hakkını kendinde görenler..İnsanda “kaçma” isteği, “ıssız ada sendromu” yaratmakta yorgunluktan da etkili bunlar... Hepsini unutturuyor denizde yaşamak, söylemiş olayım.
Dün Bayram’ınızı gazete olarak kutladığımız için ben tekrarlamadım ama bugün kutluyorum sevgili okurlarım; hep birlikte ağız tadıyla nice bayramlara İnşallah! Mağduriyetleri nedeniyle mutlu bir bayram geçiremeyenlere ise sabırlar diliyorum, Allah yardımcıları olsun. Ve “yazısız tatilim”de (ki gazeteci için tatil bu demektir bence) kafamı kurcalayan olayları yazmaya devam ediyorum. Eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in kaydedilen ve medyaya servis edilen konuşması ve onun konuşmayla ilgili açıklaması epeyce soruyu birlikte getiriyor. Öncelikle söyleyeyim ki konuşma metninin ilk yayınlanan halini okuduğumda ve “Balyoz’la ilgili tüm belgeleri biz imha ettiğimiz için herşeyi iddianameden öğrendik” gibi ifadeleri gördüğümde çok farklı düşünmüştüm. Daha sonra Koşaner’in; “Varlığı dahi henüz kanıtlanmamış bir planın imhasından söz etmek mantık dışıdır, ben konuşmamda seminerle ilgili evrakın imhasından söz ettim” diyerek “gerçek ifadelerini” açıklamasından, bunun “bir itiraf değil ‘özeleştiri’ olduğunu” belirtmesinden sonra düşüncem değişti.Bu konuşmada medya ve kendi kurumu için “hakaret sayılacak” sertlikte ifadeler var ama tarafsız gözle bakmayı başardığınızda geçmişten bugüne, terörle ilgili hatalarına kadar TSK’yı içtenlikle eleştirdiği görülüyor. Yani herhangi bir anti demokratik girişim ihtimalini bırakın hoş görmeyi, genelde bugüne kadar yapılanlara karşı çıkıyor. Hakları olmayan bazı imkanları kullanmış olmalarından rahatsızlığını dile getiriyor, geçmişte yasaların- yönetmeliklerin dışına çıkmış olduklarını söylüyor. “Üç darbenin de mağduriyetini yaşamış bir ailenin kızı” olarak bile benim anladığım bu...Olaya baktığımda aklıma gelen sorular ise şöyle; 1- Evet bu ülkede herkesin “yasa dışı” dinlendiği kesin şekilde biliniyor ama “en üst düzey güvenlik sorunlarının tartışıldığı” toplantılar yapan TSK gibi bir kurum kendi toplantısının gizli kayda alınmasını nasıl önleyemiyor? Bunu önleyemeyen kurum diğer ülkelere karşı yapacakları planları gizlemeyi nasıl başaracak? 2- Diyelim ki askeri istihbarat atladı, Milli İstihbarat (MİT), polis istihbaratı nerede? “Yabancı servisler”in yapmış olabileceği söyleniyor da, bizim bir “karşı servis”imiz yok mu? Yani devletin, hükümetin bu olaydaki sorumluluğunu neden kimse açıklamıyor, bir özeleştiriyi de onlar yapmıyor? Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konudaki “sessizlik” eleştirisi için Başbakan’ın “Ben onun eleştirilerini takip etmiyorum” demesi yeterli değil, zira Kılıçdaroğlu “herhangi bir siyasetçi” değil. İkinci büyük partinin genel başkanı, cevap verilmesi siyasi sorumluluk gereğidir ki soru da haklı bir sorudur. 3- Son sorum; Sayın Koşaner acaba “haber için anasını satan birkaç gazeteci ismi” verebilir mi? Bir Genelkurmay Başkanı’nın medyayı bu şekilde genellemesi gerçekten çok üzücü de!*****Deniz Feneri savcıları neden değişti?Deniz Feneri Derneği beni yazılarımda ve programımda “Deniz Feneri eV” demediğim için dava etmiş, “Bizim Almanya’daki Deniz Feneri ile ilgimiz yok, siz bizi haksız yere olaya karıştırdınız” demişlerdi. Doğal olarak davayı kaybettiler (zaten neredeyse tüm medya haberlerinde “Deniz Feneri davası” olarak geçiyordu) ama asıl önemli nokta şimdi iki dernek arasındaki ilişkinin Türkiye’deki soruşturmada da açıkça ortaya çıkmış olması.Gelin görün ki bu ilişkiyi; Almanya’daki dernekten Türkiye’dekine gönderilen “1 milyon 450 bin Euro açığımız var, bize acele belge gönderin” şeklindeki yazışmaları bularak, iki derneğin birebir örtüşen muhasebe kayıtlarına ulaşarak önemli delillerle ortaya koyan üç Deniz Feneri savcısı görevlerinden alındı ve yerine yeni savcılar getirildi. Buna neden olarak da “sanıkların savcılardan şikayeti” gösterilmiş. GAZETECİLER ŞİKAYET ETSE DEĞİŞİR Mİ?Acaba tutuklu gazeteciler, örneğin Nedim Şener ile Ahmet Şık da “kendilerini terör örgütüne yardımla suçlayan” savcıların görevden alınıp yerine “kendi istedikleri savcıların verilmesini” talep etseler bu yapılır mıydı? Bugüne kadar iddianamelerde sayısız hata yapan savcıların değiştirilmesini isteyen başka sanıkların onlarca talebi dikkate alındı mı? Bunu da geçelim; diğer davalarda şüpheliler önce tutuklanır, sonra uzun uzun sürelerde iddianame hazırlanırken bu davada şüphelilerin tutuklanması için yıllarca beklendi. “Deliller toplanıyor, dosya Almanya’ya gitti, Almanya’dan geldi, vs” diyerek kaybedilen zaman sonucunda ortada suçlamaları kesin şekilde kanıtlayacak bir belge, bulgu bırakılmadığı da şimdi anlaşılıyor.. Deniz Feneri ve Kanal 7’ye ait bilgisayar kayıtları silinmiş ya da değiştirilmiş ki olacağı buydu zaten.Alman yargısı “Asıl failler bunlar” diye isim vererek acilen tutuklama gerektiği uyarısı yaptığında hiç de üzerinde durulmamış, hatta bu failler korunmuştu. Geçen uzun sürede “eller armut toplayacak” değildi ya, herhalde bir şeyler silinecek veya el değiştirecekti. Her neyse, bunlar BAĞIMSIZ yargının işi, ben başka bir meseleyi merak etmekteyim.AVUKAT VE ETİK! Bazı konularda “hukuku korumak için panter kesilen” ve birçoğumuzun takdirini kazanan Avukat Ersan Şen bu davada “tutuklu sanık avukatı” konumunda ve yaptığı bir hile ile “Deniz Feneri savcılarının görevden alınmasında rol oynadığı” haberleri çıkıyor.Bu üç savcının aslında vermediği bir dilekçeyi “vermişler gibi gösterdiği” anlaşılmış, buna rağmen görevden alınmışlar... Hiç unutmuyorum; Deniz Baykal’ın “gizli kamera” olayı ortaya çıktığında katıldığı programımda ben ‘Gizli kamera kullanılması başka bir etik sorun olarak tartışılabilir ama böyle bir olaya karışan ve buna tepki vermek için bile günlerce bekleyen bir genel başkan dünyanın hangi ülkesinde olsa hemen istifa etmek zorundadır, aksi takdirde her şeyden önce bu olay kendisinin ve partisinin aleyhine kullanılacaktır’ dediğimde israrla “Ama o zaman gizli kamera kullanımına prim vermiş olunur” diyerek etik tartışması yapmıştı, şimdi nerede kaldı o etik uzmanlığı?Öyle garip şeyler oluyor ki içinden çıkılır gibi değil. Deniz Feneri savcılarının üçünün bir anda görevden alınması da bence hiç açıklanabilecek bir durum değil. Ah “referandum”, ne sorumlusun bilsen!
Selam arkadaşlar, hoşbulduk, hoşbulduk... Tam bir yıl beklediğim tatilin bu kadar çabuk bitmiş olduğuna inanamıyorum ama her gittiğim yerde “yazılarınıza niye ara verdiniz” soruları ve “sizi özledik” iltifatlarının ‘bu kadarı bile sana fazla’ duygusu verdiğini söylemem gerekiyor. Gerçekten de, ekrandan uzaklaşmasının üstünden bir yıl geçmesine rağmen tv programıma da hala aynı ilginin, hatta daha fazlasının gösterildiğini ve onun yanında çok büyük bir özlemin oluştuğunu görmek beni gururlandırıyor, onurlandırıyor. Okurlarımın ve izleyicilerimin girdiğim her restoranda, mağazada, iskelede, yürüyüşte ve dahi İstanbul, Bodrum, Dalaman, Londra Heatrow havaalanlarında beni gördükleri anda yanıma gelerek gösterdikleri sevgi unutulmaz tatil anılarım arasında yerini aldı. İtiraflar!Şimdi bir samimi itirafta bulunacağım size. İtiraf deyince oturduğunuz yerde nasıl da dikleşip dikkat kesildiniz değil mi, bayılırız itiraflara azizim... Hele de benim gibi ketum ve kendine ait bilgi vermekten hoşlanmayan birinden gelecekse... İşte beklenen an; itiraf edeyim ki artık Türkiye’de köşe yazarlarının, gazetecilerin yaptıkları işten keyif almadıkları, yazacakları her cümleyi “acaba bundan olay çıkarılır mı, bir dert açılır mı” diye bin kez düşündükleri bir dönemdeyiz ve bu nedenle de ben bir an önce işimin (hem de aşkla bağlı olduğum işimin) başına dönme isteğini eskisini gibi duymuyorum. İkinci itiraf; artık icraatların, gelişmelerin “en açık şekliyle eleştirilemediği” ortada olduğu için, ne gazetelerden ne tvlerden olayların “otosansür”süz halini öğrenemediğimiz için, en ciddi sorunlar bile pembe gözlükle verildiği için ülkede tartışacak hiçbir sorun da kalmamış gibi.. Herkes ya Fenerbahçe olayına sarılıyor (ki önemsiz olduğunu kastetmiyorum) veya eleştirmesi kolay ve sakıncasız ne varsa ona. Kısacası; memleketin falına bakılmışken fal açmanın anlamı kalmamış. Amma velakin varolan malzeme kadarını yazacağız tabi... Şunu da söyleyeyim, insanlar tatil yaparken bile üç kişi bir araya gelseler konu hemen siyasete dönüyor, kaçmak imkansız. En çok duyduğum şeyler arasında Somali’ye yardım yapılması güzel ama herşeyi abartmamız şart mı? Kendi yoksul çocuklarımız, yoksul şehit ailelerimiz varken Somali’ye yol, hastane, vs. yapmak bize mi düşüyor? Bu işleri daha zengin ülkelere bıraksak olmaz mı” tepkisi vardı örneğin... Operasyon ne işe yaradı?Şu anda denizin ortasında, bir arkadaşımızın tatil için bize sunduğu teknesinde, ıssız bir adada çok sevdiğim cırcır böceği şarkılarını dinliyorum. Arada bir kaç gün gazeteleri bile inceleyerek okumadığım oldu (gazetecinin üçüncü itirafı) ama olayları gözden kaçırmadım elbette ve aralıksız süren şiddet haberlerini, cezaevindeki gazetecilerle ilgili suçlamaları görmek bile “güzel bir ortamın tadını yeterince almamaya” yetip artıyor maalesef. Dün “teröristlerin patlattığı mayın sonucu” verdiğimiz son 3 şehidin ailelerinin Bayram arifesinde yaşadıkları ve bundan sonra yaşayacakları acı içime oturdu, Allah onlara sabır versin ama buna yürek dayanmaz artık. 8 şehit, 11 yaralının olduğu terör saldırısından sonra günlerce “Kandil’e görülmemiş operasyon, terörist yuvaları dağıtıldı, teröristler etkisiz hale getirildi” haberleriyle yürütülen operasyon neyi halletmiş oldu acaba? Duruma bakılırsa teröristler hala “etkisiz hale getirilememiş şekilde” hain saldırılarını sürdürüyor, Kandil dağıtıldıysa, Öcalan‘ın avukatlarına “kuryelik yapmamaları için” yasak konduysa bunlar emirleri kimden alıyor? Sınır ötesi operasyon yapılırken sınırın içinde her köşede istedikleri düşmanlığı pervasızca yapmayı nasıl sürdürebiliyorlar? Daha kaç ay, kaç yıl ve kaç şehit haberi geçecek terörü bitirmek için? Şık ve Şener terörist mi yani?Bir yanda gerçek teröristler özgürce cirit atarken, İmralı’daki baş terörist ile “devlet” kimliğindeki kişiler görüşme yaparken, öte yanda ülkenin Nedim Şener, Ahmet Şık, Mustafa Balbay, Soner Yalçın gibi başarılı, tanınmış gazetecilerinin aylar-yıllar boyu cezaevinde “mahkumdan farksız” yaşatılması yeterince büyük bir çelişki zaten. Şimdi Şener ile Şık hakkındaki soruşturma tamamlanmış, iddianame hazırlanmış.Bu iddianameye göre ikisinin tutuklanma nedeninin de “gazetecilik faaliyetlerinden, yazdıkları kitaplardan” dolayı olmadığı iddia edilmiş oluyor. Zira “terör örgütüne yardım etmek” suçundan 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları isteniyormuş. Haberi okuyan ve onların çalışmalarını izlemiş olan kim inanır buna? Onlar gibi demokrat görüşlü olduğu bilinen aydın gazetecilerin “herhangi bir terör örgütüne” yardımcı olmaları, bunu herşeyden önce kendi içlerine sindirmeleri mümkün müdür? Ortada bu kadar gözle görülür bir durum varken ve henüz böyle bir örgütün varlığı bile kanıtlanmamışken bu tür bir iddia “suçsuz olduğunu bilen” insanlar için nasıl büyük bir cezadır düşünebiliyor musunuz? Her olumsuz gelişmeyi de sineye çekmeye alışan bir toplum olduk ama nereye kadar? Şener, Şık ve onlar gibi güvenilir gazetecilerin “bir şekilde terörle ilişkilendirilmeleri” alışılacak ve sineye çekilecek bir durum değildir. Ama referandumdan sonraki yargı operasyonları sonucunda acaba tepki gösterilecek “özgür bir yargı”, korkmadan iddianame hazırlayacak savcı, karar verecek hakim kaldı mı, şimdi düşünülecek tek soru bu artık!
“Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Tür Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” 8’inci sınıflarda okutulan “Vatandaşlık ve Demokrasi Eğitimi” dersi programından çıkarılmış. Eski programın “Hak ve Özgürlüklerimiz” başlıklı ünitesinde yer alan sözleşmede “kadın-erkek eşitliği, evlilikte eşit olunduğu, kadın-erkek algısının kalıplaşmış yargılardan arındırılması gerektiği, kadın istihdamını arttırmak için çalışma” gibi konular yer alıyor.İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ndeki; özgürlük, adalet, sevgi, saygı, dostluk, dayanışma gibi kavramların bu bildirgeden bağımsız anlatılması da istenmiş. “Haydi Kızlar Okula” bölümü de çıkarılmış. Demek ki artık kız-erkek tüm öğrencilerin yukarıdaki konularda aydınlatılması, örneğin “kadına saygı, şiddete asla başvurmama” gibi önemli noktaların öğretilmesi ya da “kızların eğitiminin de erkekler kadar önemli olduğunu” iyice anlamaları filan gerekmiyor.ŞİDDET DE SÜRSÜN MÜ?Kadın örgütlerinin “kız çocukların eğitimi, kadına karşı şiddeti önlemek” gibi konularda tek başına çırpınıp durması yeterli görülüyor. İşte şimdi o kadın örgütlerinin bu durumu “Birleşmiş Milletler” başta olmak üzere dünyaya duyurmasının tam zamanıdır. Kadına ve hatta çocuklara her tür vahşetin arkasının kesilmediği ve Meclis’inin de olup bitene seyirci kaldığı bir ülkede bu bilgilerin verilmemesi gerektiğini düşünen, gençlerini eğitmekten kaçınan Bakanlık “nedenini açıklamıyorsa, bir tutarlı nedeni yoksa” buna evrensel çözüm aramaktan başka yapacak şey de kalmamış demektir.Gerçekten inanılır gibi değil!*****THY’nin kendi elemanı yaparsa..Türk Hava Yolları, detay sayılabilecek bazı hatalar (iç hatlar uçuşlarında inatla vermeyi sürdürdükleri kısır benzeri ama asla kendisi değil bulgurlu-soğanlı garip yiyecek ve yanında sarımsaklı yoğurt gibi bir uçakta asla verilmeyecek menüler gibi) ve özellikle iç hatlarda zaman zaman gecikmeler dışında oldukça başarılı sayılır. Havaalanı personelinden hosteslerine kadar tüm elemanları güleryüzle müşteriyi memnun etmeye çalışıyorlar (örneğin aşağıda anlatacağım uçuşta başta Selin Bilgehan isimli hostes olmak üzere tüm uçak personeli süperdi.)Bununla birlikte geçen Perşembe kızımı görmek için Londra’ya uçarken öyle bir şeye rastladım ki yazmadan olmaz. Hani yolcularda rastladığımızda uyarıp duruyoruz ama bu öyle de değil, bir görevli üzerinde THY kıyafeti, elinde cep telefonu uçağın kapısında (neredeyse içinde kadar yakın) konuşuyor. Ben kapıya geldiğimde “konuşmaması gerektiğini, uçakta anonsların ‘terminalden girene kadar cep telefonlarının açılmaması, aksi takdirde uçuş aletlerine zarar vereceği’ şeklinde yapıldığını” söyledim ki bu uyarıları cep telefonu çıktığı günden beri yapıyor ve yazıyoruz.“Ben uçağın içinde değilim” cevabını verince ‘bir adım atsanız içinde sayılırsınız, biz ise bu uçakla uçacağız’ dedim. YAPACAK TEK ŞEY VAR!“Yapacak bir şey yok, konuşuyorum” diyerek omuz silkti, ben de ‘yapacak tek şey var, benim sizi THY’ye şikayet etmem’ dedim. Ve işte ediyorum. THY’de bildiğim kadarıyla birçok değişiklikler oldu ama ne olursa olsun “kendi elemanlarının kurallara herkesten önce uymasını, uymayanları kendilerinin uyarmasını” sağlamak zorundalar. Uymayan elemanın adını ben söylemeyeyim, 4 Ağustos, TK 1979 uçuşu hostesleri gayet iyi biliyorlar, bir adım ötelerinde konuşmaktaydı ve bu nedenle defalarca onun adına özür dilediler. *****Süt bebeklerini atan insafsızlar!Okurumuz Çağatay Yücebaş son derece üzgün olduğu ifadesinden belli mektubunda “Suadiye, Bostancı, Küçükyalı sahillerine her gün bisküvi kutuları içinde yeni doğmuş, henüz gözleri bile açılmamış yavru kedilerin 4’er-5’er atıldığını, birileri kurtarmadığı takdirde bunların ya ‘köpekler tarafından parçalanmaya veya açlıktan-susuzluktan ölmeye mahkum’ olduklarını” anlatıyor. Ve “Lütfen Ruhat Hanım, yazın da kedi sahipleri bu bebekleri annelerinden ayırmasın” diyor. YÜREĞİNİZ YOK MU SİZİN?Beni dinleyeceklerini bilsem her gün yazardım ama biraz insafı olan birinin “bunu yapmamak için” zaten uyarıya filan ihtiyacı da yoktur. Bunlar Çağatay Bey’in gördükleri, kim bilir daha kaç sahile atıyorlar. Parklara attıklarından 25 tanesi hala benim bahçemde..Peki bu, gözleri açılmamış, mama yiyecek durumda bile olmayan parmak kadar bebek kedileri annelerinden ayırıp bir köşeye atıverenler geceleri nasıl uyuyabiliyorlar? Yüreklerini nereye bırakıyorlar o arada, gerçekten nasıl bir insanlık bu? Acaba uyurken keyif versin diye o yavruların annelerini de yanlarına alıyorlar mı, ya da okşuyorlar mı?Ben vicdansızlığın bu boyutuna akıl erdiremiyorum ama bir ilahi cezasının olacağına da kesin inanıyorum, umarım ağır bir cezadır. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül Ekim ayında çok büyük bir kedi parkının açılacağına söz verdi, onu bekliyoruz. Hiç değilse o zamana kadar bakıp, açıldığını bildirdiğimde bize haber versinler alalım hepsini, biraz insaflı olsunlar. Not: Bakırköy Barınağı’nda hayvanların güneş altında bırakıldığı şikayetleri geliyor, lütfen dikkat!*****Bana izin!Sevgili okurlarım, biliyorsunuz ‘tatile çıkıyorum’ deyip de çıkamadığım günün üstünden haftalar geçti. O arada sadece “sokak hayvanları sorunu ve belediyelerin katılacağı kampanya”yı yazacağımı düşünmüştüm ama olmadı, yazılarıma aynen devam ettim. Artık benim için de biraz tatil zamanı geldi, buna gerçekten ihtiyacım var. Uzun sayılmayacak bir süre sizlerden ayrılacağım ama o arada yine ilgilendiğim konuları dikkatle izleyeceğim, barınaklara da gideceğim.Hiçbir şey yarım kalmayacak merak etmeyin. Ağustos sonuna doğru tekrar görüşünceye kadar hoşçakalın.
İngiltere tarihinde görülmemiş derecede terör olayları başladığında ve tümüyle kontrol dışına çıkarak diğer illere sıçradığında (orada eğitimine devam eden kızımı görmek üzere) Londra ’daydım. Tottenham ’dan başlayıp London Bridge ’i bile içine alan geniş bir alana yayılan şiddet ve yağma olayları, ancak helikopterlerle izlenebilen, polisin (şiddete şiddetle karşılık vermeleri yasak olduğu için) yakınına girmeyi bile başaramadığı ve kısa sürede Londra ’dan Liverpool, Manchester, Birmingham, Nottingham gibi kentlere yayılan saldırılar yaşı 13-20 arasında değişen ve çoğunluğu zenci olan gençler tarafından yapılıyor.ASIL OLAY SOYGUN!İzlediğinizde gerçekten panik duygusu veren olayların daha çok “zenginliğe tepki” içerdiği bazı yağmacıların polis kayıtlarına düşen konuşmalarından anlaşılıyor ve İngilizlerin çoğu bunun nedeninin “sınıf farkının yarattığı öfke” olduğunu düşünüyor. Tek bir kıvılcımla başlayan, kuyumcuların, TV satan mağazaların ve büyük alışveriş merkezlerinin yağma edildiği , insanların kıyafet ve takılarının, hatta üzerlerindeki kıyafetlerin bile alındığı, evlerin-iş yerlerinin ve ters çevrilen araçların yakıldığı şiddeti durdurmak için Pazartesi gecesi Londra’da 6000 polis görev almıştı, bu sayı yetersiz kaldığı için Salı akşamı 16 bine çıkarılmış. Haberlerde devamlı “polisin İngiltere tarihinde ilk kez ‘plastik kurşun’ kullandığı” tekrarlandı. Başbakan David Cameron ile Belediye Başkanı Boris Johnson tatillerini keserek hemen Londra’ya döndüler.BİR DEPREMİ BEKLEMEKTEN FARKSIZ!İngiltere gibi güvenlik açısından ciddi sorunların yaşanmadığı, insanların kurallara uyduğu, polisin cop dışında bir silah taşımadığı ve asla şiddet kullanmadığı bir ülke için “herşeyi göze almış, yakıp yıkan yüzlerce kişi” nin yarattığı bu dehşet tablosu tasavvur edilemeyecek bir durum ve bu nedenle halk büyük bir panik yaşıyor. Kent sakinleri kapılarını kilitleyerek evlerine çekiliyor, sokakları dolduran turistler bile kaçıyor.Dün Londra’nın ünlü Oxford Street ’i, Piccadilly ve Harrods mağazasının bulunduğu Knightsbridge dahil olmak üzere hemen tüm semtlerinde mağazalar saat 17 ’de (bazıları 15’te) kapatıldı. Kuyumcular ve birçok mağaza mallarını güvenli bir yere taşıdı, vitrinler boşaltıldı. Akşamın erken saatlerinde en şık semtlerden biri olan Sloane Square ’de bazı mağazalara saldırı olduğu haberi duyuldu. Yanan, talan edilen Londra, Manchester, Birmingham görüntüleri gerçekten bir korku filmini andırıyor. Bu adeta “önceden bilinen ama bir şey yapılamayan bir deprem” i beklemek gibi...SUÇLUYU KORUYAN YOK!TV haberlerindeki görüntüler PKK’nın Güneydoğu illerinde yaptığı terör eylemlerini hatırlatıyor ama günlerdir TV’de duyulan konuşmalarda önemli bir fark var; İngilizler “yapanların büyük kısmı yetişkin sayılmayacak yaşta olmasına rağmen” şiddete en ufak bir tolerans tanımadıklarını, yağmacıların en ağır şekilde cezalandırılmasını istediklerini söylüyorlar. Yani bizdeki gibi “teröristi mazur göstermeye çalışan” kimse çıkmıyor.SUÇ İŞLEYECEK KADAR BÜYÜKLERSE..Başbakan Cameron’un Salı günü TV’de halka hitap ederken söylediği; “Adalet yerini bulacaktır bunu herkes iyice anlasın, suç işleyecek kadar büyüklerse cezayı çekecek kadar da büyükler demektir” sözleri sık sık yayınlanıyor ve herkes de bu görüşü destekliyor. Suçluya mazeret aramıyor, bunu demokrasi kılıfına sarmaya ve anlamayanlara yutturmaya çalışmıyor, “düpedüz terör, düpedüz suç” diyor. Kullandıkları deyim; “pure criminality”...İnsan bunlara şahit olunca yine kendi ülkesinde suçlulara nasıl arka çıkıldığını, anlamsız yasalarla suçun adeta teşvik edildiğini, sırf bu nedenle örneğin “töre cinayeti” denen “kendi çocuğunu öldürme” vahşetinin çocuklara işletildiğini, toplumun bunlara bile tepkisiz kaldığını hatırlıyor. Cameron’un sözlerinden bizim de ders çıkarmamız lazım.Sonuç olarak, İngiltere en güvenli ülkelerden biri ydi, burası da zıvanadan çıktığına, korku filmine döndüğüne göre dünyada güvenli hiçbir yer kalmayacak mı diye korkuyorum açıkçası!*****‘Ben insanım’ diyen herkesin bilgisine..HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) İzmir temsilcisi Esin Önder gönderdiği mektupta “hayvan bakımevi” denen bir çok yerin “ölüm kampından farksız” olduğunu bildirerek şunları yazmış:“SİZ İNSANLAR, bu sıcakta bir gölge alan bulurken , ONLAR ya güneş altında kavruluyorlar , ya da beton alanlarda yanıyorlar.SİZ İNSANLAR, bu sıcakta kana kana su içerken , ONLAR ya çamur-çirkef ve güneşin altında kaynamış su içmek zorundalar, ya da hiç susuz yavaş yavaş ölmekteler.SİZ İNSANLAR, Ramazan ayında her iftar ve sahur vakti karnınızı doyururken , ONLAR hep aç kalmakta ve bir kuru küflü ekmeğe bile hasret sessizce ölmekteler.SİZ İNSANLAR, belediyeleri arayıp “Alın bu hayvanları buradan” dediğinizde, eğer o belediyeler hayvanları toplarken öldürmemişlerse , beton hapishanelerde kısa hayatlarını acı içinde tamamlayacaklar.SİZ İNSANLAR, “Alın bu hayvanları buradan” dediğinizde o hayvanların “ÖLÜM veya İŞKENCE emrini” vermiş olabileceğinizi unutmayın.”AVCILAR VE ESENYURT..Esin Önder Ankara ile İstanbul’da bazı belediye bakımevlerinden içler acısı fotoğraflar da göndermiş. Biz HAYTAP üyeleri kadar olup bitenden haberdar değiliz ve her ne kadar bazı belediyeler artık sokak hayvanlarına daha özenli ve sorumlu yaklaşıyorsa da bir çoğunun hala işkenceden, onları öldürmekten çekinmediği de biliniyor. Mesela İstanbul’da Avcılar ve Esenyurt belediye barınaklarında sokak hayvanlarının aç-susuz ve bakımsız oldukları, bu barınakla ilgili kişilerin görevini yapmadığı,Zeytinburnu’nun da farksız olduğu haberleri sık sık geliyor.BİR KAP SU!En kısa zamanda bu barınakları gezeceğim. Sizler de; lütfen ama lütfen kapınızın önüne bir kap su, biraz kuru mama bırakmayı unutmayın. Sadece 5 dakikanızı vererek nasıl bir huzur duyduğunuzu göreceksiniz.
Dün Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman’ın “Her Müslüman aykırı davranışları olanlara müdahale ile yükümlüdür” veya “Farklı yaşam tarzında olanların mekanlarını ayırmak gerekir” benzeri görüşlerinin yer aldığı yazısını daha çok dini açıdan yazmıştım zira laiklikten de önce din yasaklıyordu zaten yapılan eylemi... Yazıda öyle açık yanlışlar vardı ki dini, Kur’anı iyi bilen herkes bunu yapabilirdi, din adamı olmaya hiç gerek yok..Yazımda ‘yargısı, güvenlik güçleri olan bir ülkede eğer açıkça yasalara, ahlaka aykırı bir durum varsa şikayet edersiniz, hukuk bunun için vardır’ demiştim. Kaldı ki “laik, demokratik ve kimsenin bir başkasının dinine-inancına-yaşam tarzına karışamayacağı” bir rejimde zaten doğal olarak böyle bir hak yoktur ama bu tür yazılar yazan, konuşmalar yapanlar genelde laik rejimden de hoşnut olmadıkları için onları etkilemiyor.Bizde laikliğin “son yıllarda siyasi nedenlerle halka yanlış anlatılması” artık neredeyse hiç ağza alınmamasını sağladı ama bakın Arap ülkeleri şimdi nasıl hatırlar oldular laikliği ... EN BÜYÜK OTORİTE NE DEMİŞ..Haber “Sünni aleminin en büyük otoritesi El Ezher, Mübarek sonrası Mısır’da modern demokrasi ve ‘dini ögelerden arındırılmış anayasal devlet’ çağrısında bulundu” başlığıyla verildi. “Devrim niteliğindeki tarihi bildiri” denen bildiride El Ezher’in büyük imamı Ahmed El Tayyip, Mısır için “din ve devlet işlerini birbirinden tamamen ayıran devlet” gerektiğini söylüyor.Fransız haber ajansı AFP de bu haberi “İslami otorite, modern ve laik bir Mısır istiyor” diye duyurdu. Türkiye’de özellikle son yıllarda iyice tu ka ka ilan edilen ve hatta onu savunan insanlara neredeyse “başka dinden ya da dinsiz” etiketleri yapıştırılan, toplumu “Müslümanlar-laikler” diye en yanlış ayırımla bölen akademisyenlerin bile çıktığı laik ve modern devlet bize 74 yıl önce Atatürk’ün “ileri görüşü” sayesinde gelmişti ki koca Atatürk’ü bu nedenle de suçlayanların olduğu malumdur.MÜSLÜMANLAR LAİK OLACAK!İşte şimdi, Türkiye’den 74 yıl sonra “laik rejimleri olmadığı için dinler ve mezhepler arası kavgalar nedeniyle kayıplara uğramış ve demokrasiye de kavuşamamış” ülkeler laik ve modern devlet istiyorlar. Her din ve inanca eşit mesafede duran, siyasete ve devlet yönetimine dinin karıştırılmadığı, dinin siyasette istismar edilmediği bir devlet yapısı... Bunu da Mısır’da “Sünni alemin en büyük otoritesi” dedikleri isim söylediğine ve “yüzde 91’i Müslüman” olan bir toplum için istediğine göre, bugüne kadar “Laikliğin dinle bir çatışması olduğunu” tekrarlayıp duran ve buna da toplum kesimlerini inandıranların yalanla aldatıyor olduğu ortada değil midir? Bundan sonra Müslüman ülkeler laikliğin kıymetini anlayıp rejimlerini o yönde değiştirmek istedikçe biz de “kendi kazanımlarımızın nasıl değerini bilmediğimizi ve çarpıtıp durduğumuzu” anlayacağız. Haydi rastgele!*****Beklenen yasa ve sitelerde komik kavgalar!Türkiye’nin birçok ilinden gelen mektuplar “sokak hayvanlarının korunması, hayvan haklarına ait düzgün, 21’inci yüzyıl Türkiyesi’ne yakışır bir yasanın çıkarılması” için yeni Meclis’in konuyu ele alması gerektiğini vurguluyor. Evet malum, çözüm bekleyen çok fazla sorun var ama ilgisizlik-bakımsızlık yüzünden sayıları artan, perişan şekilde sürünen hayvanlar da artık ötelenecek bir sorun değil. Bu kadar çok sayıda milletvekili arasından kimsenin aklına gelmiyor mu yani? Yoksa “kadın ve çocuk sorunları” gibi bunu ağza almak da onlara gereksiz gayret mi geliyor? Öylece oturup bekleyeceklerine bunları da düşünsünler, takdir ederiz kendilerini.AMAN RAHATIM KAÇMASIN!Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç ile konuştuğumda kendi bölgesinde bazı sitelerin toplantısına katıldığını, o toplantılarda “site içinde yaşayan kedileri korumak, beslemek için uğraşan” sakinlerle, “bıktık sizin hayvanlarınızdan, istemiyoruz” diyenlerin kapıştığını anlatmıştı.İşte böyle düşünen insanlara “koca alanlara yayılmış sitelerde, sokaklarda elbette kediler de olacaktır. Bıktınızsa sitenin bir köşesine toplanmaları için kedi evi koyarak (internette var, örneğin PODO markasıyla en güzelleri satılıyor, ayrıca yaptırmak da mümkün) orada bakın, kısırlaştırılmaları için belediyeyi çağırın ki sayıları artmasın” demek gerekiyor. O konforlu evlerde, dairelerde oturup yağmuru, karı keyifle izleyenler zavallı sahipsiz hayvancıkların nasıl saklanacak delik, yiyecek, yazın su aradıklarını bir an aklına getirmiyor çünkü. HAYVAN HAKLARINA SAYGILI ÜLKE..Oysa yalnız kendi rahatına değil, başka insanların ve başka canlıların sorunlarına da kafa yoran, çaba gösteren siteler, mahalleler, üniversiteler de var. Bundan sonra bencilce davrananlara “bizim de artık daha çağdaş, hayvan haklarına saygılı bir ülkede yaşamak istediğimizi, bu tepkilerin kolaycılıktan başka bir şey olmadığını” söylememiz lazım.Kısırlaştırma son derece önemli. Bazı hayvanseverler, hatta veterinerler bile “bir kez doğursun ondan sonra” veya “erkek kediyi kısırlaştırmaya gerek yok” diyebiliyor. O bir kez doğuran kedinin veya köpeğin “bir kez doğuracağı” yavruların da henüz 7 aylıkken bile doğurabileceğini düşünürsek hiç doğurmadan kısırlaştırmanın önemi anlaşılır.Erkek kediler ise hem çiftleşmek için diğer erkek kedilerle “dişi kovalama” sırasında ettikleri kavgalarda alacakları yaralar, hem de “dişi kokusu aldıklarında kilometrelerce uzağa giderek nasılsa bir dişiyi bulmaları ve çoğalmayı arttırmaları” nedeniyle mutlaka kısırlaştırılmalılar. (Tekrarlayayım, kedi ve köpeklerde aşılar-parazit ilaçları çok önemli, ishal fark ettiğinizde zaman geçirmeden kliniğe koşun.) Öyle uzun süredir bir çok semtin ve barınağın en iyi veterinerlerinden bilgi alıyorum ki sonunda kendim de ders vermeye başlayabilirim galiba.. Bana bu konuda da inanabilirsiniz yani!