12 Eylül ve 27 Nisan suç mu, değil mi?

13 Eylül 2011

Dün 12 Eylül’ün yıldönümünde, darbe birçok ilde halkın protesto gösterileriyle lanetlendi, “sorumlularının rütbelerinin sökülmesi, maaşlarının kesilmesi, yargılanmaları” istendi ama referandum öncesinde bu söylemi gururla tekrarlayıp duranlardan tek bir açıklama veya o “darbeler mahkum edilecek” sözünü duymadık. “Kenan Evren ile Yaşar Büyükanıt’ın yaptıkları suç muydu, değil miydi” şimdi artık daha da büyük bir halk çoğunluğu bu sorunun yargı tarafından cevaplanmasını bekliyor. Hem hükümetin israrla vermiş olduğu sözlerin tutulması açısından.. Hem de “şu kişi sana telefon etmiş (karşıdakinin ne cevap verdiği belli değil, birinin araması yetiyor), sen bu kişiyi tanıyormuşsun, şu sitede yazarak veya bu romanı yazarak seçim öncesi toplumu yönlendirmeyi hedeflemişsin, öyleyse darbe yapmak isteyen örgüte yardım etmişsin” benzeri suçlamalarla 15-20 yıla kadar (bazıları daha fazla) hapsi istenen insanların durumuyla bir karşılaştırma yapabilmek için..TATİLE ÇIKIYOR AMA..Örneğin yıllardır rahatça tatile çıkıp Marmaris’ten Bodrum’a kadar gezerek keyf çatabilen kesin darbeci Evren’e neden “evinde özel soruşturma” yapılıyor? Neden açık ve net bir darbenin mahkum edilmesi bu kadar uzun zaman alıyor ve o arada kendisine (aynı şekilde muhtıracıya) ev hapsi verilmiyor? Darbenin, muhtıranın mazereti olur mu? Öte yanda “kesin bir suçu görülmeyen gazeteciye, milletvekiline iddialarla yıllar boyu cezaevinde duruşma bekletmek”, ölüm döşeğindeki eşinden-anasından bile ayırmak kabul edilebilir mi?İnsanların ve ailelerinin hayatından ayları-yılları alabilmek bu kadar kolay olmamalı.. Dün de yazdığım gibi “adalette denge bulunması” bir ülkenin, eğer bir “hukuk devleti” ise o devletin vatandaşlarının bir numaralı hakkıdır. Yargının manşetteki soruyu cevaplaması; aynı şekilde “tarihin de ne yazacağını bilmesi” açısından bir görevdir.Düşünün; TARİH bile hâlâ öğrenemedi!*****Polemik ‘satranç’ gibidir!Köşe yazarları veya diğer meslek sahipleri arasındaki polemikler “satranç” gibidir veya “doğruyla yanlışın ayrılacağı bir münazara” gibidir hiç şüphesiz.. Bir nevi “zeka oyunu”.. İki tarafta da gerekli dikkat/zeka varsa ve kaliteli götürmeye özen gösterilirse tadına doyum olmaz. Kaliteyi şaşırdın mı veya polemiği “karşındakine hakaret” zannettin mi o dakika keyfi kaçar, muhatabın da polemiği bırakıp “hak ettiğin cevabı vermeye” yönelir.Ben de yukardaki nedenlerle ancak “aynı kaliteyi koruyacağını düşündüğüm, aklına zekasına güvendiğim” insanlarla polemiğe girerim, böyle yapmadığınızda “yıllarca siyaset yazmış bir yazar bile” kaçmak için birdenbire belden aşağı vurmaya, konuyla alakası olmayan yerlere sapmaya başlayabiliyor. Bu özelliklere sahip olmadığı halde “bir şekilde saygısızlık” yapanlara zorunlu olarak verilen cevaplar ise polemik sayılmaz.BU YAZIDA ESPRİLER İYİ..Başa dönelim; polemik satranç gibidir, “bir taş oynatacaksan karşındakinin buna karşılık hangi taşı oynatabileceğini” de hesaplaman gerekir. Bir süredir “sanatçı ve sanat olayı yıpratma” konulu bir tartışma sürdürdüğümüz arkadaşımız; “Cümlenin sonundaki ‘gülen surat’ düşmüş ama ben onun yine de yazdığımın espri olduğunu anlayacak kadar espri anlayışına sahip olduğunu düşünmüştüm” dememe pek içerlemiş belli.. Herşeye, herkesten daha fazla sahip olması gerektiği için (espri anlayışı dahil) yine kaleme sarılarak “Gülücük işareti” başlıklı bir yazı yazmış.Diyor ki; “Telefon mesajları filan neyse de herhangi bir gazetede köşe yazan bir yazar (pardon yine bir “vaaay” çekeceğim), yazdığı cümlenin sonuna ‘gülen surat’ iliştirme gereği duyuyorsa.. Bilin ki o yazar ifadesinin gücüne, ironisinin sağlamlığına, esprisinin yerindeliğine güvenemiyordur. Böyle bir yazarın biraz daha fırın dolaşması (ara veriyorum burada da kahkaha tuttu, bak bu espriyi beğendim) ve biraz daha ekmek yemesi şarttır”.. Böyle yazmış ama parantez içindekiler bana ait.YA KARŞISINDAKİNE GÜVENMİYORSA?Şimdi satranca devam, sıra bende.. Ya bu “herhangi bir gazetede yazan yazar” kendi ifade gücüne, ironi, espri vs yerindeliğine güveniyor ama “karşısındakinin espri anlayışı”na tam güvenemiyorsa?Garantiye almak, hatta o yazıda yaptığı gibi kırıcı olmamak için “gülen surat” koyuyorsa? Nitekim haksız da değilmiş (senin bu tepkiyi vereceğin ihtimalini düşük tutmasına rağmen), yazı sisteme geçerken “gülen surat silinince” ne olduğunu gördük. “Uykusu kaçsın diye” gibi basit bir espriye karşılık; “ O kadar da abartmayalım. Daha senin ‘uyku kaçıracak yazar olmak için’ bir fırın ekmek..” diye başladın. Hâlâ da fırın olayına devam ediyorsun.Ama yazılarındaki espri durumu giderek gelişiyor, bence “ekmek yerine pasta” bile yenebilir, yerken Marie Antoinette’i anmayı da unutma!*****‘Hayvan Hakları Günü’ yaklaşıyor ama..4 Ekim “Dünya Hayvan Hakları Günü” ve ben de Türkiye Veteriner Hekimler Derneği tarafından o hafta içinde yapılacak bir panelde konuşmak üzere davet edilmiş bulunuyorum. Aynı tarihte çok önceden verilmiş başka bir sözüm olmasına rağmen bu panele katılmayı ve o konuşmayı yapmayı çok istiyorum.Bunun bir nedeni artık veteriner doktorların değerini, “konuşup derdini anlatamayan ve çoğu ‘insanların acımasızlığı-dikkatsizliği-umursamazlığı sonunda’ zarar görmüş, acı çeken, yardıma muhtaç hayvanların hayatını kurtararak” ne kadar önemli bir iş yaptıklarını son bir yıl içinde yaşadıklarımdan sonra çok daha iyi anlamış olmam.. Gerçekten “kendisi de anne olan bazı kadınların bile yeni doğurmuş hayvanlara olan nefreti, şiddeti” inanılmaz.Diğer nedeni ise; yapacağım konuşma ile onları toplu şekilde harekete geçirip “Türkiye çapında bir koruma-kısırlaştırma kampanyası”na katılmaya ikna etmeye çalışacak olmam..BELEDİYELER, ÇEVRE BAKANLIĞI VE VETERİNERLER..Aynı şekilde bazı İstanbul Rotary Klüpleri “sokak hayvanlarını kurtarma” konusunda bir çalışma başlatmak istediklerini bildirerek onlar için bir konuşma yapmamı istediler, Türkiye’deki ilgisizliğe bakınca “başlatılacak her çalışmanın, her emeğin önemi” açıkça ortadadır. Keşke herkes bir damlacık emek ayırabilse..Sokaklarda kontrolsüz şekilde çoğalan ve isteseler “bu kontrole yardımcı olabilecek” insanların çoğundan en ufak bir ilgi görmeyen, tam aksine “şiddet”le karşılaşıp haksız şekilde incinen hayvanların kurtarılması için bir umut bu gelişmeler, biliyorum. Ama her şeyden önce belediyelerin bu kampanyayı benimsemesi ve çözüm başlatması gerekiyor. Sonra Çevre Bakanlığı’nın “belediyelerin hayvanların korunması ve bakımını sağlamak için istediği araziler”in tahsisini vermekte yardımcı olması gerekiyor.Ve bir de “belediyelerin veterinerlerle anlaşarak sokak hayvanlarının kısırlaştırılmasını ortaklaşa sağlamaları” gerekiyor. İyi yürekli, sahipsiz hayvanları korumaya uğraşan hayvan sever gönüllü sayısı az değil. Böyle toplu bir iyi niyet ve hareket ortaya çıktığında ve “hayvan sevmezler”in bencil tepkileri önlendiğinde hep beraber binlerce hayvanı sokaklarda perişan ölmekten, sakat kalıp sürünmekten kurtarabiliriz.Biliyorum, kadınlara, çocuklara, birbirine zarar vermekten çekinmeyenlerin de çok olduğu bir toplumda bu konu “umursamazlık duygusu” yaratıyor ama buna izin vermeyin, inanın bana sokak hayvanlarının çektiklerini ve çaresizliğini görseniz siz de bu harekete gönüllü katılırsınız. En iyisi ben size anlatmaya devam edeyim. Yarına..

Devamını Oku

Size yapılsa ne hissedersiniz?

12 Eylül 2011

Bence Türkiye’de siyasetçisinden sokaktaki vatandaşına kadar hiç kimsenin birbirine saygısı ve sevgisi yok. Tam aksine nereye baksanız nefret göze çarpıyor. “Demokrasi” yi de “keyfimizin istediği her şeyi sınır tanımadan yapmak, kendimizde başkalarına tanımadığımız tüm hakları görmek, gerekiyorsa kendi kurallarımızı kendimiz yazmak” haline dönüştürmüş durumdayız.. Yakında bu ülke herkese dar gelecek, bir türlü sığışamıyoruz koca memlekete.Oysa aslında önlem basit, şu soruyu sormamız gerekiyor kendimize; “aynısı bana yapılsa ne hissederim?”Geçen gün “iktidar-muhalefet, sıfır tolerans-sıfır nezaket” konulu bir yazı yazmış, onların da birbirine hiç katlanamadığını, bu çok önemli dönemde bile “seçim geriliminin sürdüğünü” hatırlatmıştım ki arkadan beteri geldi. Gerçekten insanın okuyunca “bir yanlışlık olmalı” diyeceği hakaretler.. “Severiz yaradılanı, Yaradan’dan ötürü” dedikten sonra asla söylenemeyecek sözler. Bu hakaretlerin muhatabını kim yaratmış, böyle bir tepkiye, nefrete muhatap olacak ne yapmış diye düşündürüyor insanı..Öte yanda devletin zirvesindeki siyasetçilerin de, aralarındaki hukukçuların da, AB’nin de vurgulamalarına rağmen umursamazca sürdürülen uzun tutukluluklar, iddianamelerdeki “şu isim telefonla aramış, bu isim sana şunu demiş, şüpheliyle irtibatın varmış” tarzı suçlamalarla talep edilen uzun hapis cezaları yargıya karşı güveni sarsıyor. Bu arada Soner Yalçın’ın bir yazı yazarak “Bu nasıl örgüt, ben bu isimlerin çoğuyla hiç tanışmadım, konuşmadım” demesi..Tanıdığı tek tük isimlerden olan Doğan Yurdakul için “Ey savcılar, hakimler, Doğan Ağabey’in eşi ölüyor. Son bir kez görmek, veda etmek için izin istiyor, merhamet edin” demesi.. Baktığınızda her şey koca bir soru işareti. Koca bir üzüntü..ÖLÜM DÖŞEĞİNDEEŞ VE ANNE.. Aynı şekilde gazeteci Müyesser Yıldız’ın annesi Alzheimer hastasıymış ve ona kendisi bakıyormuş. Evden alıp götürürlerken ona bir veda bile edemediğini açıklamıştı. Acaba şimdi ona kim bakıyor, kim kendi kızı gibi bakabilir? Bırakın bu kadın gazetecinin kendi evlatlarından da ayrılmış olmasını, bir insanın hasta anasından “uzakta tutulma acısı”na, hatta bir gün bile ayrı kalmanın üzüntüsüne benzer pek az acı vardır Allah tattırmasın, hasta anası olanlar bilir ancak.. O zaman düşünüyorsunuz doğal olarak; bu “şüpheliler” birini öldürmemiş, yaralamamış, hırsızlık yapmamış, ortada sadece bir örgüt suçu iddiası var ama hepsine aylar yıllar boyu “en ağır suçlu” muamelesi yapılıyor.ADALETTE DENGE ŞARTTIRHüseyin Üzmez gibi bir çocuk tecavüzcüsü “tutuksuz” yargılanırken, en korkunç suç olan ensest suçluları beraat ettirilirken, trafikte adam öldürme suçu işleyenler, hatta Habur’dan gelen PKK’lılar serbest bırakılırken, 12 Eylül darbecileri ve 27 Nisan muhtıracısına hiçbir ceza verilmezken onların tutuksuz yargılanmasından söz edilemiyor. Suç varsa ceza elbette olmalı ama adalette bir denge de mutlaka olmalı, bir ülke vatandaşlarının adalete güvencinin kaybolmasından daha fazla çaresizlik yaratan bir şey yok çünkü..Hiç değilse “eşi ve annesi ağır hasta” olan ve henüz sabit bir suçu da bulunmayan bu insanların “ABD’deki gibi gözetim altında da olsa” tutuksuz yargılanması, diğerlerinin davalarının da artık aylara-yıllara yayılmadan tamamlanması sağlanmalıdır. Savcı ve hakimlerin gerçekten biraz empati yapmaları, biraz vicdanlarının sesini dinlemeleri gerekiyor. *****En korkunç suçu işleyenler serbest!Dün kadın ve çocuklara karşı canavarca suçlardan ve bunların cezasız kalmasından söz etmiştim ve aralarında “ensest” denen “aile içi çocuk tecavüzü” de vardı. Devam ediyorum..Türk Kadınlar Birliği Başkanı Sema Kendirci anlattı “Ankara’da 5 yaşındaki kızına tecavüz eden babanın mahkemede beraat ettirildiğini ama kendilerinin gayreti ile babanın çocuğa yaklaşmasının engellendiğini”.. Benzer aile içi çocuk tecavüzü haberleri birçok aileden geliyor, örneğin Trabzon’da “üç öz kızına yıllardır tecavüz eden bir baba” haberi var, bildiğim kadarıyla hala engellenemedi, o zavallı gençler kurtarılamadı zira aile korkuyor ve çaresiz.ANNE KÖŞEYESIKIŞTIRILIYORSon olarak bir başka ilden “öz erkek çocuklarına, ilkokul birinci sınıftan beri tecavüz eden bir baba” haberi geldi. Anneleri kendi ailesinin yanına sığınmış, çocuklarını kurtarmaya çalışıyor ama “en ağır şekilde, en az 40-50yıl ağır hapisle” cezalandırılıp ailenin de, toplumun da korunması gereken, üstelik “öğretmen” olduğu için öğrencileri de tehlikede olan (zaten öğrencilere de yanaştığı söyleniyor) bu yaratık da serbest bırakılmış. Şimdi çocukların velayetini boşanmak isteyen eşinden almaya çalışıyor. (Bana göre bu suçların cezası “idam” olmalı, onu da söyleyeyim.)Dehşeti düşünebiliyor musunuz? Bunu sağlamak için de “annenin akli dengesinin bozuk olduğu” iddiasını öne sürmüş, hastane “aksi yönde rapor vermesine rağmen” uğraşıyormuş. İstanbul Baro Başkanı Ümit Kocasakal’la görüşerek onun yardımını rica ettim.Kadın ve Aile Bakanı Fatma Şahin kısa süre önce beni aradığında ensest olayına da değindiğimizi yazmıştım sanıyorum. Daha sonra kimsesiz bir çocuğu alma hakkının önce “koruyucu annelere verilmesi” konusundaki kararını duydum ki Sayın Bakanı bundan dolayı da kutluyorum. Şimdi baroların katkısıyla bu iki çocuğu da kurtararak, “aile içi tecavüz” gibi en dehşet verici saldırıyla karşılaşan diğer çocukları koruyacak kararları da alarak cesurca ensest olayına çözüm getirmesini, çaresiz çocukların ve annelerin başvurusunu anında değerlendirecek birimler kurmasını diliyorum.Bu olaydaki gibi “kesin suçlu olduğu çocukların ifadesinden de, raporlardan da belli” canavarları beraat ettiren hakimleri de araştırmasını umuyorum, çünkü diğer suçlular cesareti bu yanlış kararlardan alıyorlar, böylece aynı suçlar giderek artıyor. (Söz konusu ailenin iletişim detayları bende, verebilirim.)Evet, zor bir konu ama “Çözüm için çalışan, başarılı bir bakan” olmanın şartı da zoru başarmak. Fatma Şahin’in başaracağına inancımız var!

Devamını Oku

Kendi insanlarımızın öldürülmesi Suriye kadar önemli değil mi?

11 Eylül 2011

Avrupa Parlamentosu Milletvekili Emine Bozkurt hazırladığı “2020 Perspektifiyle Türkiye’de Kadının Durumu” başlıklı raporunu anlatmak üzere Türkiye’ye gelmiş ve “kadına şiddete sıfır tolerans” gösterilmesini istemiş. Bırakalım “2020 perspektifi”ni bir yana 2011 perspektifiyle durum fecaat..Ve biz yıllardır o “sıfır tolerans” için yalvarıp duruyoruz.Bu ülkede kadın ve çocuklara yapılan saldırılara, tecavüz ve cinayetlere “şiddet” demeye kimsenin hakkı yok artık.. Bu “mağara devri” saldırılarına, kendi öz babalarının-ağabeylerinin bile “tecavüz ve katletme” olaylarına “vahşet, dehşet, canavar saldırısı” gibi tanımlar kullanmak gerekiyor. Ve işin enteresan tarafı örneğin “Suriye’de devlet başkanı kendi vatandaşlarını öldürüyor” diye ona her türlü yaptırımı düşünmemize rağmen “bizim kendi vatandaşlarımızın savaş kayıplarını aratmayacak şekilde işkence görmesi veya katledilmesi” nedense Suriye kadar ciddiye alınmıyor.İzleyin haberleri İngiltere’de, Almanya’da veya başka bir ülkede işlenen kadın cinayetlerinin arkasından bile Türkler çıkıyor. Son duyduğumuz olaylardan biri birkaç ay önce evlenen ve İngiltere’de Türk eşi Ensar Göl tarafından bıçaklanarak öldürülen Michala.. Ve annesi.. Üstelik kadıncağız yeni evliliği nedeniyle çok mutlu olduğunu da yazmış. Arkasından “eşinden ayrılmak istediği için 8 aylık hamile ablasını öldüren katil kardeş geldi.TOPLU TECAVÜZ, CİNAYET HEP TÜRKİYE’DE..Bu “eşini, sevgilisini, nişanlısını, ablasını” öldüren adamların bir şekilde geçmişten gelen bir psikolojik hastalığı da olmalı. Yoksa Ensar Göl örneğinde olduğu gibi insan isteyerek evlendiği bir kadını (veya çocuklarının annesi olan, yıllarca aynı yastığa baş koyduğu bir kadını) nasıl öldürebilir ve bu vahşetin arkasından kameralara nasıl gülümseyebilir? Artık sorulması gereken soru şu; neden bu kadın cinayetleri arka arkaya Türkler tarafından işleniyor, neden kadın ve çocuklara tecavüz, hatta korkunç toplu tecavüzler hep Türkiye’de oluyor (son olay dün basında yer aldı; bir kız çocuğa 23 canavar sapığın tecavüzü) şimdiye kadar sosyologlar, psikologlar çoktan ortaya bir analiz ve çözüm koymalılardı.Bir de “töre” belası var ülke kadınlarının başında, Bitlis’te yaşayan Demet Toprak, çocuklarının velayetini almak istedi diye, ölen eşinin yakınlarından 20 kişinin (kayınpeder de amcası üstelik) zavallı kadıncağıza nasıl saldırdığını gördük. 14 yaşında, henüz çocuk yaşta evlendirmişler, amca ve kızın ailesi bu nedenle de suçlu. Ve bütün bu olaylarda “KADININ ÇARESİZLİĞİ” apaşikar ortada.ENSEST OLAYLARI GİZLENEMEZ!Evlendikleri veya ilişkileri olan erkekler tarafından (şiddet kelimesi yetersiz) dehşet saldırılarla karşılaşan kadınlar yıllar boyu korku nedeniyle, tehditler altında susuyorlar. Bıçak kemiğe dayandığında korunmak veya çözüm için yargıya başvuruyorlar ama bu defa da “kesin öldürülme korkusu” ortaya çıkıyor ki işte Demet Toprak olayındaki toplu saldırı bunun sadece bir örneği. Eski kocaları tarafından canice saldırılarla öldürülen sayısız kadın da diğer örnekler..Ama aynen (gencecik Sinem Yalçın olayı ve benzerleri gibi) aleni trafik suçlarında bile gerekli cezayı vermeyen yargı “adeta suçlulara yardımcı olarak” suça da destek vererek benzer ölümleri arttırıyor ve kadına karşı şiddette olsun, “çocuk tecavüzü-dayağı-cinayeti” olaylarında olsun kesinkes mahkum edilmesi gereken kişileri de serbest bırakıyor. Bir de bugüne kadar gizlenmiş, ağza alınmamış, ancak “mağara devri”nde görülebilecek “ensest” olayları var ki Türkiye’de sayısı çok fazla ve anneler inanılmaz derecede çaresiz.Ben bugüne kadar yazılarımda, yaptığımız aktif eylemlerde, TV kanallarındaki konuşmalarımızda “ensest”i hiç unutmadım, hep dile getirdim ama bundan sonra “bir çözüm sağlanana, devlet bu büyük soruna el atıp ‘kendi öz aile fertlerinin tecavüzüne uğrayan çocukları kurtarana, suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını sağlayana’ kadar” devamlı gündemde tutma kararındayım. Bunları yazar yazmaz “evlatlarını öz babalarının insanlık dışı saldırılarından korumaya çalışan” çaresiz annelerden telefon ve e-posta yağıyor. (Devam edecek.)*****Medyayı bitiren son nokta!Onlarca yıldır yazıp duruyoruz ya “Bu ülkede en az 40-50 yıl hapis cezası alması gereken katiller, çocuk tecavüzcüleri cezalandırılmıyor, hepsi ikinci gün serbest bırakılıyor, bu nasıl hukuk” diye işte şimdi duyuyoruz ki onlara verilmeyen ceza “yazdıkları kitaplar nedeniyle” gazetecilere verilmek isteniyor.Örneğin Nedim Şener, Ahmet Şık ve Soner Yalçın için 15 yıla kadar hapis istemi var. Bir internet sitesinin sahibi olduğu veya öyle ya da böyle “siyasi kitap” yazdığı için, çoluk çocuk, aile sahibi, bugüne kadar adı bir suçla anılmamış, ülkenin tanınmış ve bazısı uluslar arası ödül sahibi gazetecilerinin “7.5 yıldan 15 yıla kadar hapsinin” istenmesi insanın kanını donduracak kadar inanılmaz bir olay.. Referandumdan sonra acilen tüm üyeleri değiştirilen HSYK nedeniyle artık yargı bağımsızlığına güven büyük ölçüde ortadan kalkmış olsa da tek bir yargı var ve “ADALET”in oradan çıkması gerekiyor. Ona güvenmekten başka çare yok ama bu durumda nasıl olacak?İRTİBAT VE ÖRGÜTSEL DOKÜMAN!Oda TV’nin “gazetecilerin özel yaşamıyla ilgili” yalan-yanlış haber yapması ve sonradan özür dilemesi başka bir olay. O da ciddi bir suç ve cezası neyse verilmelidir, asla tekrarlanmamalıdır ama bununla “Ergenekon terör örgütüne yardım etmek” gibi bir iddia arasında bağlantı kurulabilir mi?Veya “şu şahsın şüphelilerle irtibatı olduğu anlaşıldı” denerek.. “Örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda yayın yapıldı” denerek.. “Bazı kanal ve gazeteleri yönlendirdiler” denerek.. Yazdıkları kitaplara “örgütsel doküman kabul edildi” denerek gazetecilerin hayatından seneler çalınabilir mi? Bin tane kitap yazılsa, yayın yapılsa insanlarda doğru değerlendirme yapacak akıl fikir yok mu, bu halka da güvensizlik değil midir? Söylenen iki üç kanal dışındaki 20-30 kanal gün boyu “hoşa giden” yayınlar yapmıyor muydu?Eğer iddia edilen yayınlarda somut suç unsuru var idiyse zaten RTÜK ve yargı hemen o zaman müdahale ederdi, neden etmemişler? “Genel seçimler öncesi ülke gündemini ‘bir kitapla’ etkilemeyi düşündüler” diye suç olur mu?MEDYA KALDIRILSIN“Olur”sa, o zaman bu ülkede gazete, TV haberi, internet haber sitesi gibi iletişim araçları artık kullanılmamalı, bunlar toptan kaldırılmalıdır. Çünkü bir gün, bir iddianame de; gazete yazıları, haberleri, TV haberleri için “örgüt dokümanıdır, yönlendirme yaptı” suçlamalarıyla hazırlanabilir. Bu nedenle de artık hiçbir gazetecinin “özgürce” yazması, konuşması, yorum yapması mümkün değildir. Ancak “mış gibi” yapar, öyle görünerek zevahiri kurtarır.Bu gazetecilere o söylenen cezaların verilmesi bence gerçekten “Türkiye’de basın özgürlüğünü, medyayı, dolayısıyla demokrasiyi bitiren son nokta” olacaktır!

Devamını Oku

PKK ‘sivillere yönelik’ eylemlere geçti!

10 Eylül 2011

Bravo bu “özel tim”e.. Adana’da kafelerin yoğun olduğu bir otobüs durağında, sivilleri hedef alan 5 kiloluk bombalı saldırısını “eylem gerçekleşmeden önce” önleyen kahraman tim alkışlanmayı hak ediyor. Ama görülüyor ki artık PKK “sivillere yönelik katliamlar” planlamaktadır ve acaba özel timler her eylemi Adana’da olduğu gibi tam zamanında fark edip önleyebilecekler mi ?Aslına bakarsanız iktidar partili yöneticilerin, dış politika ve dahi “savaş ihtimalleri altında dış politika” söz konusu olduğunda bile muhalefet partilerine “mezhep, Baas benzerliği vs” diye anlamsız sataşmalardan vazgeçip ortak çalışmalar ve görüş alışverişleri içinde “sivil vatandaşları ile asker ve polisinin hayatlarını koruma” ya yoğunlaşması gereken bir dönem bu. Şakası yok, zaman kaybı gibi bir lüks yok, bir eylemde yüzlerce kişiyi öldürebilirler.İSRAİL VE SURİYE’DEN PKK’YA DESTEK TEHDİDİVe bu arada İsrail Dışişleri Bakanı’nın “Ermenistan’la işbirliği yaparak PKK’ya destek verme” planı duyuluyor ki bunun yanında “Ermeni soykırım iddiası”na da ABD’deki lobileriyle destek vermeleri” hiç kalır. İsrail suç işlemiştir ama ya daha çok insanımızın ölmesine de katkıda bulunursa? Karşılıklı tehditler, adımlar, diplomasiyi bir yana bırakarak bedel ödetmeler başlayınca bunlar hep olacak şeyler.. Diğer tarafta; Evet insanın içi kıyılıyor yapılanlara bakınca ama Suriye ’de “Esad’ın kendi vatandaşlarını katletmesine müdahale etme” niyetinde olmamız da aynı sonucu doğurabilir. Zaten Esad “Siz benim içişlerime karışırsanız ben de sizinkine karışırım” dedi bile..Bu tabloya dikkatle baktığınızda Ana Muhalefet Partisi CHP’nin “İsrail ve Suriye ile ilişkiler, verilen kararlar”la ilgili eleştirileri, tribünlere oynayarak “din-mezhep eksenine çekme” gibi tepkilerle geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Sonuçta onlarda “sorumlu oldukları ülkenin geleceğini düşünerek” konuşuyorlar. Hiç kulak verilmeyecek ve her açıklamaları ayrı bir hakaretle karşılanacaksa, nerede kaldı seçimlerde dilden düşürülmeyen “çoğulcu demokrasi”, nerede kaldı “çok seslilik”? Tek bir parti isterse 74 milyonluk ülkeyi savaşa sokar, isterse füze kalkanı koyar, isterse barışır, yuvarlanır gideriz!*****Cüppeli bütün kanallara çıkmalı!İnternette haberin altında “1810 kez izlendi” diyor, az bence.. Bir kanala çıkıp konuşuyor, o da az, hepsine çıkmalı.. “İnsanın fikri neyse zikri odur” derler, aklından çıkmıyor olmalı ki son TV konuşmasında “Siz de öbür dünyada çok huri isteyenlerden misiniz” dedikten sonra eklemiş “Bunu kadınlar duymasın ama sizin işinize yarar. En çok Salavat getiren en çok huriyi alır. Yatana saman yok (ayıptır vurgulaması; erkekleri hayvan, hurileri saman yaptı, RM). Salavata devam. Zaten öbür dünyada kadınların sinirleri alınacak. Yoksa cennette de başımıza bela olurlar”.Böylece öncelikle “başta kendisi olmak üzere bütün erkeklerin” cennete gideceğini garantilemiş. Bunun mesajını nereden aldığı bilinmiyor. Ne günahlar işledikleri hiç önemli değil (!) sabahtan akşama Salavat getiren erkeklerin, zaten her halükarda cennetteler ya “en çok huriyi alacağını” garantilemiş. Bunun mesajını nereden aldığı da belli değil, belki bir kez gidip gelmiştir. ‘HURİLERİN YANINA GÖÇSELER’Vee geliyoruz “öbür dünyada kadınların sinirlerinin alınması, yoksa başa bela olmaları” konusuna. Cüppeli, “bir veya birkaç kadına fena halde bozuk” anlaşılıyor da.. Bu nasıl din bilgisidir, hocalıktır (nasıl hoca olmuştur) o anlaşılmıyor. Hepsi Allah’ın kulu olan kadın ve erkekleri bu şekilde ayırmasının Yaradan’ı kızdıracağını, yukarıdakine benzer konuşmaları yapmasının, Allah yerine karar vermesinin, dinle dalga geçer gibi konuşmasının en büyük günah olduğunu bir hoca bilmez mi? Yoksa bunları söyleyerek O’nu da aldatabileceklerini, sırf erkek doğmuş olmaları nedeniyle kolayca bağışlanacaklarını filan mı düşünüyor?Haberi yanında okuduğum bir kadın arkadaşım bu saçma sözlere duyduğu öfkeyle; “Zaten erkekler hurilerin yanına göç etse bu dünyada da kadınlarda sinir kalmazdı” deyince gülmeye başladım. O devam etti; “Onlar Salavat getirirken biz de ‘Lahavle’ çekmekten, ‘ya sabır’ çekmekten helak olduk. Hiç değilse bu tür erkekler bir an önce hurilerine kavuşsalar da dünya rahatlasa”.. Dedim ya, bence bir kanal yetmez, tüm kanallar bu üstün din bilgilerini millete duyurmalı. Haydi şimdi erkekler hep beraber yüz kez tekrarlayın; “Allahümme salli ala...” *****‘Issız adam’a haksızlık!Yalnız “Issız Adam” filmindeki müthiş performansı ile değil, rol aldığı diğer dizi ve filmlerde de oyun gücünü takdir ettiğim bir sanatçıdır Cemal Hünal. Dün Hürriyet’te gördüğüm “onunla ve nişanlısıyla ilgili” haber dikkatimi çekti; Nişantaşı’ndaki Yargıcı mağazasında alışveriş yaparken nişanlısının çantası çalınmış. Polis çağrılmış, güvenlik kamerası görüntülerini incelemek istemişler, mağaza müdürü izin vermemiş. Çift çantadan vazgeçerek oradan ayrılmış.Olacak şey mi bu? Mağaza böyle bir durumda da kamera kayıtlarını göstermeyecekse o kayıtlar niçin tutuluyor? Sadece “mağaza çıkarlarına zarar gelirse bakmak için” mi? Örneğin Marks & Spencer mağazası bir şikayet halinde hemen kayıtları göstermeyi teklif ediyor, Yargıcı’nın reddetme nedeni ne? Bence Hünal ve nişanlısı Lale Cangal ciddi bir haksızlıkla karşı karşıya, mağaza bunu telafi etmeli, hırsızın bulunmasına yardımcı olmalıdır!

Devamını Oku

Kürt de olsam fark etmezdi!

9 Eylül 2011

Barzani de Kürt, üstelik Kuzey Iraklı Kürtlerin lideri.. Buna rağmen şimdi “Kürtlerin haklarının tanınmasını istiyoruz ama barışçıl yolla mücadele istiyoruz, PKK ve PJAK’a savaş için destek vermiyoruz” diyor ve PKK’ya “silah bırakma çağrısında” bulunuyor.Hatırlayacaksınız, birkaç gün önce Selahattin Demirtaş’ın kongredeki konuşmasından söz ederken “Bu acımasız katliamların adı düpedüz terördür. Gerilla ise işgal altında veya dikta rejimi altındaki ülkelerde gerçekten ‘açık şekilde ezilenler’ arasından çıkan ve gruplar halinde savaşanlara verilen isimdir. Türkiye’de böyle bir durum olmadığı, Kürtler de Türklerle aynı haklara hatta çoğu kez daha ileri haklara sahip olduğu gibi bu katliamları yapanlar ile onlara destek verenler de ‘ayrılmak istemediklerini’ söylüyorlar. O halde ‘özerk olmak, vergi vermemek ama kaynakların sahibi olmak’ gibi nedenlerle adam öldürmek terördür, gerilla savaşı filan değil” demiştim. İNSAN OLMAK YETERLİBir mektup geldi. Daha önce Sırrı Sakık da “TV programım için aradığım” bir telefon görüşmesinde söylemişti “Sizin isminiz Kürt orijinli” diye, bu mektubu gönderen de “Adınız Rohad’dan geliyor, Kürt adıdır, böyle düşündüğünüze göre adınızı değiştirin” benzeri şeyler yazmış. Gerçi ben nereden geldiğini bilmiyorum, Antakya’da doğduğumda annemin sevdiği bir arkadaşının adı olduğu için bu isim bana verilmiş, ama bırakın orijini filan ismim açıkça Kürt ismi olabilirdi, ismi de bir yana koyun “kendim Kürt olsam” ne fark eder? Sonuçta “insan”ım ve vicdanı olan hiçbir insan; yollara mayınlar döşeyerek, yolda yürüyen veya futbol oynayan polise-askere (hatta ailelerine) silahla-bombayla saldırarak katliam yapan, kısacası “demokratik” lafını ağzından düşürmediği halde “şiddet”le (hem de canavarca şiddet) çözüm arayan bir örgütü desteklemez. Kürt vatandaşların büyük bir çoğunluğunun da desteklemediğine inanıyorum. Zaten bu terör saldırılarında vatani görevini yapmakta olan Kürt gençler de ölüyorlar. Bu nedenle kimse bana akıl vermeye kalkmasın, akılları fazla geliyorsa “katliam yapanları doğru yola çekmeye” saklasınlar. Bakın Barzani bile onlara doğru yolu gösteriyor artık! *****İktidar-muhalefet.. Sıfır ilişki!Hani “komşularımızla sıfır sorun” umuyorduk ve maalesef “İsrail, İran (son olarak dün füze kalkanı nedeniyle “Türkiye gerilim yaratıyor” dediler), Kıbrıs Rum kesimi (dolayısıyla Yunanistan), Suriye” derken neredeyse tüm komşularla “tam sorun”lu hale geldik ya, kendi içimizde durum daha da vahim. İktidar partisi AKP ile Ana Muhalefet Partisi CHP arasında “sıfır diyalog, sıfır tolerans, sıfır ilişki” hali mevcut.Adeta her ikisi de “seçimler öncesinde oluşan kıyasıya kapışma” halini sürdürmekteler ve her ikisi de “tribünleri etkileme” yarışındalar. Dışarıdan bakanlar için kötü, moral bozucu bir tablo. İktidar partisi yöneticilerinin arka arkaya, CHP’nin eleştirilerini Kılıçdaroğlu’na “İsrail’i mi koruyorsun, Suriye’ye ‘mezhep yakınlığı nedeniyle’ mi sahip çıkıyorsun, Baasçı rejimler otoriter yapıları nedeniyle CHP’nin geçmişteki iktidarıyla aynı karakterdedir, genetik akrabalıkları var” benzeri olmayacak çıkışlar yaparak karşılaması hiç hoş görünmüyor.MEZHEP AYIRIMCILIĞIHatta “danışmanlar devamlı kavga üretmeye mi çalışıyorlar” duygusu yaratıyor. Özellikle “mezhep” ilişkisi ima etmek kabul edilemeyecek kadar büyük bir siyasi hata; mezhep ayırımcılığı ve dinin siyasete alet edilmesi örneği. Ayrıca bugün dururken “geçmişteki CHP yönetimlerinin karakteri”nin ne alakası var?Buna karşılık CHP’nin “AKP bitmiştir, tükenmiştir, Başbakan’ın ağzından kan damlıyor, başarısızlar vs” gibi yıkıcı eleştiri yerine eleştirilerini düz ve net bir dille getirmeleri daha iyi olur ama yukarıdaki tahriklere susmaları da kolay değil. İşin esası, bu kadar ciddi sorunlarla karşı karşıya bir ülkede iktidar ve muhalefetin kavga içinde değil, koordinasyon içinde çalışması gerekir.SAVAŞIN EŞİĞİNDE.. Ortada birden fazla ülke ile “savaşın eşiğine gelinmiş” durum varsa muhalefet partilerinin “dikkatli olalım” veya “bu bir başka ülkenin içişlerine müdahaledir, komşu ülke olarak uyarırız ama ötesi yanlıştır” demesi dünyanın en doğal olayıdır ve iktidar partisi de bunu doğal karşılamalıdır. Karşılamayınca onlar da çıkıp “kısa süre öncesine kadar Suriye’de Esad’la yakın ilişki kurulmuştu, Libya’dan ödül alınmıştı” diyorlar. Bu kavganın sonu gelmez, onun için beraberce “ateş kes” kararı alıp barış içinde yönetseler olmaz mı, imkansız mıdır “tribünlere oynamadan, haklılık kavgası yapmadan” yaşamak?*****Uykusuz geceler geçirten yazar! ‘Ona yarın cevap vereceğim, hem biraz uzun olacağı için, hem de merak edip uykusu kaçsın diye’ demiş ve yanına bir “gülen surat” simgesi koymuştum. Yazı gazeteye geçerken “gülen surat”ın her nasılsa kalktığını görünce üzüldüm ama ‘bakalım yine de espri anlayışı içinde gülüp geçecek mi, yoksa ciddiye alıp her zamanki gibi ‘anında çakma’ havasını mı tercih edecek’ düşüncesi geçti aklımdan. Yeterli espri anlayışı olsa birinciyi yapardı ki ben bu ihtimali daha yüksek görmüştüm söyleyeyim..Ahmet Hakan ise hemen kaleme sarılıp “Özgüvenine hayranım ama istersen abartma Ruhat, sen henüz hakkında yazı yazacağın kişilere uykusuz geceler geçirtecek kıvama gelmedin” dedi. Okuyanlar Batı’da olsa “wawww” derlerdi, Türkiye’de herhalde “vaayy” demişlerdir. Neyse..Ben “hakkıyla” başarı kazanmış herhangi bir meslektaşımın “mesleki yeteneğini, zekasını, başarısını küçümseme” hatasını asla yapmam, Ahmet Hakan onu da yapıyor. Bu nedenle artık kendisinin “sanatçısından siyasetçisine, bilim adamına kadar hoşlanmadığı herkes”i küçümsemesi, alay ve hakaret hakkı görmesi ya da aleyhinde kampanya açması beni şaşırtmayacak. Alabildiğine yapsın, aferin ona!TEVAZU KALKARSA..Ama hatırlatmam gereken iki nokta var; 1- Dün de “Sanatçı yıpratmak” başlıklı bir yazı kaleme aldığına göre uykusu bir şekilde kaçmış, en azından kendi yaptığından huzursuz olmuş.2-Madem ki tevazuyu bir yana bıraktı ve üstelik dünkü yazısında “sivri akıllı” diyerek bir kez daha alaya (ya da hakarete) yeltendi, o zaman ben de “uykuları fena halde kaçırtacak kıvamda yazar” konulu bir şeyler söyleyeyim izninizle.. . Gazetelerde “zaplama” mümkün olmadığı için durum farklı, daha büyük gazetede yazan avantajlı ama TV’de “uyku kaçırtan gazeteci”nin farkı açıkça görülür, sorsun bakalım; diğer kanalların “karşıma çıkarmayı denedikleri” gazetecilerin (ki biri pek yakın arkadaşı, “kaynattığı kazan” ancak üç dört hafta dayanabilmişti) ve dahi Pazar günleri aynı saatlerde tüm kanalların uykuları kaçmış mı? Kaçmayacak program/kanal var mıdır? Ya da ‘denemeye var mısınız’ ? 3- “Batı medyasında ‘ustaların ustası’ sanatçılara bile en incitici alaylarla saldırılar gerçekleştiğini” yazmış. Ben Batı’da eğitim gördüm, yıllarca yaşadım, Batı medyasını ve sanat haberlerini yakından takip ederim, bugüne kadar Ahmet Hakan’ın hoşlanmadığı sanatçılara yaptığı gibi alay, hakaret, mesleğiyle oynayacak ölçüde, günler süren kampanya görmedim. Varsa bize örnek göstersin. Yoksa.. Büyük haksızlık yapıyor artık fark etsin!

Devamını Oku

Kaçak elektriği dürüstler mi ödeyecek?

6 Eylül 2011

Zaten bize ödetiliyor, bu ülkede “iyi vatandaş” olarak yaşamak “enayilik” gibi bir noktaya getirildi. Medeni, dürüst, devlete-topluma saygılı olan insanlar vergilerini, elektrik, su ve kullandıkları her şeyin parasını ödüyor (bir “soluduğumuz hava” kaldı ödenmedik), onun üstüne “ödemeyenlerinki” de onların omzuna yıkılıyor.Sustukça da işler iyice çığrından çıkıyor. Devlet “vergi, elektrik vs” ödemeyenlere karşı pek anlayışlı, hatta onlara “ödemedikçe yardımı arttırıyor” ama nedense dürüst vatandaşa aynı derecede anlayışlı ve insaflı değil. Dün haberi verildi, bundan sonra kaçak elektrik kullanımı daha da çok “dürüst vatandaş” a yüklenecek, kaçak kullanımın yüksek olduğu bölgelerde “ödeyenlerin faturaları” da fırlayacakmış. Bunlar açıklanıyor, biz de kuzu kuzu kabulleniyoruz.Var ya, bunu “girmek için bin takla attığımız” AB ülkelerinden birinde devlet (her kim ise bu kararları veren devlet) halka söylemeye bir kalksın bakalım ne oluyor? Neler olacağını onlar iyi biliyorlar, bunun için de yapamazlar. Ama en önemlisi, oralarda zaten herhangi bir vatandaşın elektrik parasını veya vergisini ödememesi düşünülemez.Yoksul ise “yoksulluk maaşı” bağlanır, kolaylık sağlanır ama bu konuların istismarına izin verilmez. İnsan düşündükçe kendini “devlet tarafından aptal yerine konmuş” hissediyor yahu!*****Ahmet Hakan’a basmakalıp bir cevap!Pazar günkü yazısında güzel bir fotoğrafımı kullanmıştı Ahmet Hakan, iyi seçimdi doğrusu tebrikler..Ama “Neden ben de mesela Ruhat gibi ‘sanatçıları sanatçılarla kıyaslamayalım, sanatçılarımız çok içli insanlardır, onları üzmeyelim’ türü basmakalıp yazılar döşenmiyorum” benzeri cümleleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. (Bu cümlenin sadece “ilk virgülden önceki” kısmı bana ait..)Şimdi ben de ona “Basmakalıp sözünü sana aynen iade ediyorum Ahmet’ciğim, çünkü tehlikesiz sularda yüzerken siyasetçisinden sanatçısına ağzına geleni söylüyor, canın istiyorsa alay, istiyorsa hakaret ediyorsun. Kültürlerini ya da yeteneklerini küçümsüyor, eserlerini yerin dibine batırıyorsun ve bunları da ‘bakışını, duruşunu beğenmediğim için’ benzeri en basmakalıp cümlelerle-nedenlerle bile yaptığın oluyor. Oysa ‘tehlikeli bölge’ye girdiğinde üslup değişiveriyor. Karşılaştırmalar dikkatli, eleştiriler özenli ama sonuçta bana göre basmakalıp, çünkü hele şu sıralarda ‘tahmin edilen cümleler’in ötesine geçemiyor” diyebilirim. Demiyorum çünkü..TAKDİR EDENLERE SAYGISIZLIKBiliyorum ki onu bu noktaya getiren yeteneğini, zekasını ve farklılığını küçümseme hakkım yoktur, aynen onun da benim için söyleme hakkı olmadığı gibi.. Bunu yapmaya ve ona tepeden bakmaya kalkarsam sadece kendisine değil, onu takdir eden on binlerce, belki milyonlarca izleyicisine, okuruna da saygısızlık etmiş olurum. İşte film olsun, güldürü olsun, müzik-tiyatro olsun herhangi bir alanda milyonlarca izleyici, dinleyici toplayan insanlara veya eserlere “sersemliğin başyapıtı” deme hakkı bundan dolayı Ahmet’e de verilmiş bir hak değildir. Örneğin biletleri vizyona çıkmadan önce satılan, çıktıktan sonra da aylarca beğeniyle izlenen, hemen arkasından Avrupa ülkelerinin satın aldığı bir filme ve yazarına-yönetmenine (Mahsun Kırmızıgül), sadece Türkiye’de değil birçok ülkede milyonlarca hayranı olan bir pop müzik sanatçısına (Serdar Ortaç ) veya daha ilk TV gösterisinde (Dikkat Şahan Çıkabilir) izlenme rekorları kıran bir güldürü sanatçısına (Şahan Gökbakar ) kampanya halinde saldırı, alay, hakaret hakkının olduğunu hiç sanmıyorum.MEMLEKETTE DEMOKRASİ VARAncak kendisine göre “sersemliğin başyapıtı, sersemin sersemi film” olabilir böyle ilgi gören bir film..Veya şarkı.. Ya da güldürü.. Gerçekten çoğunluğun aynı görüşte olduğu; “yadsınamayacak kadar kötü” bir film, müzik vs farklıdır tabii, ona “gitmeyin, paranıza yazık” denmesine kimse itiraz etmez. Ama diğerlerine ve senin dışında milyonların takdir ettiği sanatçılara “En sevdiğim hobi; sanatçı yıpratmak” diyorsan, “Ben kampanya da yaparım” diyorsan, ben de sana ‘haksızsın Ahmet’ derim.‘Senin elinde kalem olmasa ve olan biri sana (başarı kazanmış, hakkıyla iyi bir yere gelmiş gazeteciye) karşı kampanya açsa; odun gibisin, mizah anlayışın sıfır dese doğru bulur musun’ diye sorarım. Tamam, “pohpohlama ve gazlama geleneği”ni tarumar etmeye çalışmak iyidir, rahatça “güzel”e güzel, “kötü”ye kötü demeliyiz ama özellikle sanat göreceli bir alandır, ne kadar deneyimli olsak da bu eleştiriler “bizim görüşümüzü yansıtan” eleştirilerdir ve hakarete dönüşmesi kesin bir yanlıştır.Yani; ortaya konan bir sanat ürünü Ahmet Hakan’ın dediği gibi “eleştiriye, yergiye açıktır” ama yine onun dediği gibi “alaya, sövgüye hatta kampanyaya da açık” değildir. Aynen bizim köşe yazılarımızın olduğu gibi. “Memlekette demokrasi var” ise görüşlerimizi yazarız, beğenmeyenler ne hakla sövecek, alay edecek, kampanya açacaklar?Bu arada bir örnek vermek istiyorum; ünlü aktör Kevin Spacey’nin başrol oynadığı ve sonradan 5 Oscar ödülü kazanan “American Beauty” filmini ben beğenmemiş ve bunu da yazmıştım. Bana göre “sersemin sersemi” bir filmdi ama bunu yazmamıştım. Zira besbelli ki benim dışımda milyonlarca kişi de beğenecek bir şey bulacaktı, yerin dibine batırmak anlamsız olurdu.Mesele budur; Ahmet Hakan “pohpohlama ve gazlama” yı tarumar etmeye çalışırken “yüzeysel bir bakışla bile sersemin sersemi” gibi deyimler de kullanmamalı. “Yüzeysel bakmadığı halde beğenenler”e ayıp oluyor, yine “tepeden bakma” oluyor arkadaşım!(Not: Sevgili okurlarım, yarın izin yapıyorum, yazmayacağım. Bildirmiş olayım.)

Devamını Oku

‘Terör örgütü destekçisi’ parti anayasa isteyebilir mi?

5 Eylül 2011

Parlamentosunda “rasyonel” her soruna “demokratik” çözüm aramanın mümkün olduğu bir ülkenin sınırları içinde “Kürt vatandaşların haklarını arama” bahanesiyle devamlı cinayet işleyen örgüte ne isim verilmelidir, önce bunu tartışmak lazım. Bir örgüt ki “Kürtlerin de geçtiği” yollara mayın döşüyor, birliklerde olan Kürt askerlerin de öldüğü, analarının ağıtlar yaktığı saldırılar düzenliyor, seçimde “Güneydoğu’da kendisine oy çıkmayan” mahallelerde halka kan kusturuyor... 21’inci yüzyılda İlkçağ vahşeti yaşatan bu örgüt hangi tanıma layıktır?Türkiye dün yine Tunceli’de “arama-tarama yapan askerlere kurulan PKK pususunda” iki askerimizin daha şehit olduğu haberini okurken BDP’li Selahattin Demirtaş “yaşamını yitiren asker ve polis”le PKK’lıyı denk tutarak ve onların “gerilla” olduğunu söyleyerek “Yazıktır, hepsi de ana-baba evladıdır” diyen bir konuşma yapıyordu kongrelerinde..GAZETECİYE, DEMOKRASİYE, TOPLUMA SAYGI VAR MI?Ölen PKK’lılar için saygı duruşu yapılıyor ve ayağa kalkmayan gazeteciler yuhalanıyordu. Sözüm ona “demokratik” parti.. Sözüm ona “özerklik” taleplerinin başında bile “demokratik” sözcüğünü unutmuyorlar. Demokrasiyi, anayasayı, insan haklarını, saygıyı vs’yi dilinden düşürmeyen bir partiye yakışacak olay mıdır gazetecileri kongreye geldiğine pişman etmek?PKK; yukarda söz edilen eylemlerin tamamını yapan, pusu kurarak acımasızca toplu katliamlar yapan bir “TERÖR ÖRGÜTÜ”dür, bunları yapan bir örgüte başka hiçbir ad verilemez.ADI GERİLLA DEĞİL!“Gerilla” da denemez. Eğer PKK’nın veya onlarla ortak çalıştığını her fırsatta öne çıkaran BDP’nin “Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun tamamını istiyoruz” dedikleri bölgelerde yaşayan herkesin, “tüm Kürt vatandaşların da temsilcisi” olduğunu kanıtlayan bir durum olsaydı... Ve ortada bu bölgede yaşayan insanlara, Kürt vatandaşlara da “zulüm eden bir devlet” olsaydı, ancak o zaman o devletin askerine, vatandaşına saldıran gruba “gerilla” denebilirdi.Ne PKK veya BDP o bölgelerin temsilcisi, ne o bölgelerde halkın bu pusu ve saldırılara gönüllü bir desteği var ve ne de ortada “devletin bir ayırımcılığı ya da zulmü” mevcut. Tam aksine devlet o bölgeye her türlü hizmeti götürmeye çalışıyor, özellikle BDP’nin baskın durumda olduğu kentlerde vergi geliri yok gibi.. Diğer bölgeler vergi verirken bu kentlerde yaşayanlar vermediği gibi ekstra yardım sağlanıyor. Bunun yanında devlet yeni vaatlerde de bulunuyor.Durum buysa ve bir örgüt “Ya bu bölgeyi bana vereceksin ya da saldırmayı, pusu kurmayı öldürmeyi sürdüreceğim” diyorsa ona ancak terör örgütü denir. Ülkenin güvenlik güçleri ise haklı olarak bu tehdide karşı görevini yapmaya, “terör örgütünün pusularını önlemeye” çalışmakta ve canını bu nedenle vermektedir.Kendi iradesiyle pusu kuran teröristle, bu pusuları önlemek için “müdafaa halinde olan” asker ve polis bir değildir. BDP’nin “terör örgütü destekçisi parti” konumunda yaptığı açıklamalara artık cevap veya siyasi etki beklememesi gerekiyor!*****Katile Bayram izni Sorumlusu açıklansın!Pazar günü “Kadın ve Aile Bakanı” Fatma Şahin’le yaptığımız “kadın ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesi” konulu telefon konuşmasını anlatmıştım. O konuşmada cezaların ağırlaştırılmasından, kadınların yaşamını tehdit eden şartların devlet önlemleriyle ortadan kaldırılmasından da söz ettik.Ama yine Pazar günü gazetelerde “Şişli’de kapıcılık yaparak iki çocuğuna bakan” Zeynep Gökçe’nin “cezaevinden bayram izniyle çıkan” kocası tarafından öldürülmesine amcasının isyanı vardı. Katil koca daha önce de birini öldürmeye kalktığı için tutuklanmış ve “izine” gönderiliyor. Neden tutuklu olduğunu bilmeyen tutuklu gazetecilere , hatta “Alzheimer hastası anacığına bakması önlenen” kadın gazeteci Müyesser Yıldız ’a bile bayram izni verilmeyen ülkede..CİNAYETE ORTAKKatile, çocuk tecavüzcülerine tolerans had safhada Maşallah! Hepsi bayram izniyle ya da tutuksuz yargılanarak ödüllendiriliyor. Kocası tarafından öldürülen kadıncağızın amcası da yerden göğe haklı olarak “Katile bayram izni olur mu” diye soruyor. Haydi, her kim ise bu izni veren ve cinayete ortak olan, açıklasınlar. Ve onun da ağır şekilde cezalandırıldığını göstersinler bize.Hüseyin Üzmez davasının ne olduğunu da açıklasınlar artık. Bu suçlu serbest bırakıldığına göre zarar verdiği çocuk devlet korumasında mıdır yoksa korunmasız şekilde ortada mıdır onu da anlatsınlar. Bakan Şahin’in bu konularda ve “cezaların ağırlaştırılması, tehdit altındaki kadınlarla ailelerinin acilen nakledilebileceği, aile içi tecavüze uğrayan çocukların kurtarılıp yaşatılacağı yeni sığınma evleri” açılması için ilgisini bekliyoruz.Türkiye’de Avrupa’nın en görkemli “adalet sarayları”nı açarken hayatı tehlikede olan vatandaşları korumak için de bunların düşünülmesi gerekiyor çünkü!*****‘Övgü’ ile ‘sövgü’ arasında..Beğenmediği veya kızdığı sanatçılara ve hoşlanmadığı sanat olaylarına karşı “kampanya” açmasının yanlışlığından söz etmiştim.. Eleştirmek ile dövmek, övgü ile sövgü arasında bir yerler olduğunu ve sınırı aşmamak gerektiğini kastetmiştim. Ahmet Hakan dostumuz yine tereyağdan kıl çeker gibi “kelime oyunlarıyla sıyrılmış” işin içinden.. Konuyu değiştirip, genelleyerek kendini “en cesur eleştiren adam” durumuna getirmiş, hep “enn” olmazsak olmuyor ya..O arada beni de sanatçılar için “basmakalıp yazılar döşenmek”le etiketlemiş. Buna vereceğim basmakalıp cevabı yarına bırakıyorum. Biraz uzun olabilir de ondan (bir de aklı takılıp gece uykusu kaçsın diye)...

Devamını Oku

İsrail’le savaş bize kazandıracak mı?

3 Eylül 2011

Siyaset bilimi uzmanlarının, uluslararası ilişkileri bilen-deneyimli diplomatların da söylediği gibi “Hiçbir devlet uluslararası sularda bir başka devletin gemilerine müdahale hakkına sahip değil”. Bırakın sadece müdahaleyi İsrail askerleri Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisinde 9 Türk vatandaşını katlettiler. Bu nedenle BM raporunda “İsrail’e hak verir anlamdaki” bölümlere tepki göstermekte çok haklıyız. Özür dilenmesi, tazminat ödenmesi için ve ayrıca bu rapora tepkimizi göstermek açısından diplomatik ilişkileri dondurma kararı doğru bir karardır. Ama yine uzmanların da hemfikir olduğu gibi “gemilerimizin Doğu Akdeniz’de serbestçe dolaşması için gerekli önlemleri alma, bunu da Türk donanmasıyla sağlama” tehdidi ülkelerarası çatışmaya yol açabilir. Bu doğru mu olur, Türkiye’ye kazandırır mı, yoksa yeni kayıplara mı yol açar, sakin sakin tartışılması gereken soru bu. GERİ ADIM ATMIYORTamam, Türkiye kararlılığını gösteriyor, bu da ilk bakışta hoşa gidiyor ama İsrail de aynı şekilde kararlı göründüğüne ve karşı atakları sürdürdüğüne, üstelik “kendisini uluslararası mahkemelerde savunacak hukuk timi kurduğunu” açıkladığına göre hiç de geri adım atacak gibi görünmüyor.Ellerinde gemiye çıkan askerlerin İHH’lılar tarafından “kafalarından yaralanmış, esir alınmış” fotoğrafları var ki bunların çoğu medyada da yer aldı. Aynen BM raporundaki gibi “gemiye müdahale olacağı uyarısına rağmen ‘önceden organize’ bir çatışma yaratıldığını” mahkemede de vurgulayacaklar. Umalım ki oradan “BM raporuna hak vermeyen bir sonuç” çıktı, o zamana kadar donanmaların karşı karşıya geldiği bir çatışma çıkarsa bu Türkiye’ye ne kazandıracak? MAHKEME KARARI BEKLENEMEZ Mİ?Saldırıda hayatını kaybeden insanlarımıza ve BM raporuna elbette çok üzülüyoruz ama PKK saldırılarında da aynı vahşetle ve hem de her gün gencecik insanlarımızın onlarcasını yitirirken, başka gençler ölmesin, başka analar ağlamasın diye “soğukkanlılığımızı kaybetmeme, duygulara kapılmak yerine açılım” politikası izlendiğine göre burada hemen savaş havasına girilmesi ve Dışişleri düzeyinde bunun ifadesi “en doğru karar” mıdır? Mesela, fevri kararlar yerine “uluslararası mahkemenin sonucu”nu beklemek daha doğru olmaz mıydı? Bu noktaları Hükümet’in toplumla paylaşması gerekir.YENİ CAN KAYIPLARI OLURSA..Zira açıkça biliniyor ki İsrail ordu donanımı ve savaş teknolojisinde bizden fersah fersah ötede.. PKK’yla mücadele için gereken “insansız hava araçları”ndan başlayarak birçok savunma sistemimiz ve yedek parçaları, yazılımlar onlardan alınıyor ki bu alışverişler karşılığında “4 yılda 4.5 milyar dolar ödendiği”, bundan sonrası için birçok projenin parasının ödenmiş olduğu da açıklandı. İptali halinde büyük maddi zarar göreceğimiz de.Bırakın parayı pulu, çıkacak çatışmada yeni can kayıpları olma ihtimali hesaplanıyor mu? Aynı sorunun “Güney Kıbrıs Rum kesiminin Akdeniz’de petrol araması” konusunda İsrail’in onlara vereceği destekle ortaya çıkacağı hesaplanıyor mu acaba?“Donanma bunun için var” derken, donanma ve üstelik “komutanlarının büyük kısmı da tutuklanmış olan” donanma aynı sıralarda çıkacak bu olayların hangisine yetişecek? O arada “Türkiye savaş haline geçmiş ve bu olaylara yoğunlaşmışken PKK’nın meydanı boş bulup saldırıları arttırması ve oradan da yeni kayıplar verme olasılığı hesaplanıyor mu? Toplum yıllardır gözyaşı dökmekten bitkin düştü, teröre yeni şehitler vermemek için çözüm üretme sorumluluğu “İsrail olayı” nedeniyle geri plana atılamaz. Savaşı göze alırken her şeyi çok iyi hesaplamak gerekir, İsrail’in büyük bir acımasızlık yaptığı ve hala yanlışı sürdürdüğü gerçektir ama bu adımın da geri dönüşü yok!*****Bakan Şahin’den beklenen açıklamaBakanlığın adı değişti biliyorum ama yenisi ne oldu hatırlamıyorum. Çünkü bana göre doğrusu eski adıydı, görev alanını iyi ifade ediyordu ve değiştirilmesi için tek neden bile yoktu. Onun için de ben izninizle eski isme bağlı kalıyorum. Dün köşemde yer alan “kadınlara- çocuklara karşı arkası kesilmeyen şiddet ve Meclis’ten ses çıkmaması” ile ilgili yazım konusunda konuşmak üzere Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin aradı ve gelişmeler konusunda bana bilgi verdi. Öncelikle bu nedenle Sayın Şahin’e teşekkür ediyorum, onun farklı bir bakan olacağını umduğumu yazarken yanılmamışım. Gazete ve TV’lerde dün de “eski eşi, imam nikahlı kocası, sevgilisi tarafından öldürülen, ağır şekilde yaralanan kadınların” haberlerinden geçilmiyordu. Bakan Şahin “bu olayları dikkatle izlediklerini ve aynı zamanda en etkili çözümü üretmek için çalıştıklarını” söyledikten sonra şöyle devam etti;“Önce alt yapıyı, mutfağı sağlama alıp ona göre siyaset üretmek istiyorum, bu yönde çalışmalarımız sürüyor. 1 Ekim’den itibaren gerekli temel sistemi oluşturmuş olacağız. Sonuçları görmeye başlayacaksınız.” Benim gibi tüm meslek hayatını her şeyden önce “kadın ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesine” adamış, bu nedenle açılan davalarda aylarca mahkeme koridorları arşınlamış bir gazeteci için yukarıdaki sözlerin nasıl bir mutluluk yarattığını tahmin edemezsiniz.DEVLET KORUMASI VE AĞIR CEZALAR!Nihayet, onlarca-yüzlerce yazıdan sonra Bakanlığın bu konuyu ciddiye aldığını ve nihayet bir sonuç görüleceğini öğrenmek gerçekten güzel. Tam da “şiddeti-vahşeti duyurma konusundaki tüm gayretlerin görmezden gelindiğine” inanmaya başlamışken.Bakan Fatma Şahin’le “tehdit aldığını savcılığa bildiren kadınların derhal devlet korumasına, bilinmeyen bir adrese alınması, hatta çocuklarının ve ailelerinin bile korunması” konusunu, ‘ensest’in artık gizlenmemesi tam aksine üzerine gidilerek aile mağduru çocukların kurtarılması, suçlulara verilecek ağır cezalar” gibi konuları uzun uzun konuştuk. Şahin bütün bu konularda gerekenin yapılacağını, kendisinin de aynı şeyleri düşündüğünü söyledi.Ona çözüm üretme konusunda yararlı olacak sivil toplumcu ve hukukçuların adından söz ettim; TKDF Başkanı Canan Güllü, TKB Başkanı Sema Kendirci, Mikader Başkanı Nesrin Ercan, Mor Çatı’nın kurucusu Canan Arın, KADER eski Başkanı Hülya Gülbahar ve daha birçoklarından.. Böyle kararlı bir bakan ve böyle gönüllüler bir araya gelirse çözülmeyecek sorun yoktur. “Kadına ve çocuğa karşı şiddetin” de çözülmesi, önlenmesi için artık bir umut var. Ekim’i sabırsızlıkla bekliyorum.

Devamını Oku