Öncelikle Özal, Çiller, İnönü,Ecevit, Erbakan veya bugünkü diğer liderlerin hangisinin hükümeti olsa bu yazının tıpatıp aynısını yazacağımı bildirerek başlayayım, uzun yıllardır bu köşeyi okuyanlar da böyle olacağını kesin olarak bilirler aslında ama not edelim yinede..Bir tarafta başarısız bir terörle mücadele varken ve hala nasıl bir çözüm bulunacağı bilinmezken sanki bunun suçu (BDP ile birlikte) Ana Muhalefet Partisi CHP’ye aitmiş gibi, onların bazı belediyeleri “BİLEREK, DESTEKLEMEK AMACIYLA”; terör örgütüne para yardımı yapan Alman vakıflarıyla kredi sözleşmesi imzalayıp bazı müteahhitlere para aktarmış gibi onları açıkça bununla suçlamak ve terör konusundaki, başarısızlığı onlara yüklemek çok haksız bir politika yöntemidir.Rasyonel düşünen, olaylara tarafsız bakan hiç kimse aksini iddia edemez.Eğer bu söylenirken aynı anda “şu, şu belediyeler, şu vakıflarla sözleşme imzalayıp PKK’ya şu şekilde yardımcı olmuştur” denseydi o zaman somut bir bilgi ışığında söz konusu muhalefet partisi derhal açıklamasını yapmak zorunda kalırdı ve bunlar yazılmazdı. Ama, söylerken vakıfları, belediyeleri açıklamıyor, suçlamanın muhatabı parti bunları sorduğunda alaycı karşılıklar veriyor veya net bir açıklamadan kaçıyorsanız o zaman bu iddianın haksızlığı iyice artar.CEVAPLAR VE SORULAR!Milliyet’te Aslı Aydıntaşbaş yazdı; Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in Basın Danışmanı İrfan Uçar “Yabancı fonların kullanılması Hazine ve DPT denetimine tabidir” diyor. Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Demirbaş “Ortada böyle bir iddia varsa İçişleri Bakanlığı müfettişlerini görevlendirir, açığa çıkarır. Ama belediyeler bu şekilde hedef gösterilmez” diyor.Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Pohl “Türkiye’de bazı belediyelerin kullandığı kredilerin ‘aralarında Orman ve Çevre Bakanlıkları’nın bulunduğu ilgili bakanlıklarca’ tahsil edildiğini” söylüyor. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ise “AB kaynaklı fonlarla bizim ilgilendiğimiz doğru ama Alman kredileriyle fazla ilgilendiğimiz yok. Başbakan’ın kastettiği o değil. Bu tür polemiklere girmek istemiyorum” diyor.POLEMİK DEĞİL, GÖREVOysa bu bir polemik değil, insanlar, gazeteciler “Başbakan Erdoğan’ın ‘Bu tezgah yeni çalışmıyor, uzun süredir var’ dediği çok önemli bir iddia” da doğru cevaba ulaşmaya çalışıyorlar ve burada Alman Büyükelçisi’nin de Baydemir’in Danışmanı’nın da söylediği “Hazine, DPT denetimi, ilgili bakanlığın tahsil etmesi” gibi noktaların mutlaka açıklanması gerekiyor. CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk “hangi belediyeler, hangi vakıflarla, hangi müteahhitlere, hangi belgelerle” benzeri soruların yer aldığı bir önergeyi TBMM Başkanlığı’na vermiş.Hatırladığıma göre Sayın Başbakan “İddia eden, iddiasını ispatla mükelleftir” sözünü uzun denemeyecek bir zaman önce kendisi söylemişti ki bu doğru olandır. Hükümet en kısa zamanda bu ciddi suçlamayı belgeleriyle ortaya koymalıdır! Zira referandum ve seçim öncesinde de CHP ilgisiz nedenlerle Hükümet tarafından BDP-PKK ile aynı çizgide gösterilmişti. Bu konunun net açığa çıkması “iddia sahibi” için bir görevdir.(NOT; Bu arada Suriye sınırında askeri tatbikat başlayacakmış. Her gün can kaybı verdiren terör dururken, tümüyle ona yoğunlaşmamız gerekirken başka ülkelerin sorunlarına öncelik vermeyi hiç anlamıyorum. Yoksa bende mi bir “öncelik” sorunu var?)*****‘Hayvanları koruma günü’ vahşetleri!Bakıyorum da millet emeğini ziyan etmiyor, bir konuda azıcık çaba gösterenler gazete köşelerinde kendini çarşaf çarşaf övüyor, her emek “marka olmaya” tahvil ediliyor. Maşallah, Maşallah diyorum, ben kendimi bildim bileli başkaları için koştururum, hala da her gün ayrı bir kitleye yardıma koşuyorum ama üzerinize afiyet bu kadar becerikli değilim kendini övmede.. “Ben neler de yapmışım, neler” demede.. Yardımın karşılığı olmaz, yapılan iyilikten kazanç sağlanmaz çünkü. “Yapar iyiliği atarsın denize..”Olayı anlatmak başkadır, bu başkadır. Herneyse.. Yarın “Kadın ve çocuklara karşı şiddet” toplantısındayım, Cuma günü “hayvanlara karşı şiddet” konulu bir konuşmam var ama bu arada “belediyelerin hayvan rehabilitasyon merkezlerini” gezmeyi sürdürüyorum. Dün Sarıyer Belediyesi’nin, Kilyos yakınlarındaki “Kısırkaya” hayvan merkezindeydim.BOLLUCA SKANDALI VE KEDİ YAKAN ALÇAKLARDün 4 Ekim “Dünya Hayvanları Koruma Günü” idi ve sahipsiz hayvanları korumak için pek az gayret gösterilen, bu zavallı kimsesiz hayvancıkların her tür şiddetle karşılaştığı ülkede bir şeyler yapmak için çırpınan insanlarla beraber olmak istemiştim. Kısırkaya’da iyi niyetli bir çaba var ama henüz çok yetersiz. Bunları etraflıca anlatacağım. Dünya Hayvanlar Haftası başlarken Bolluca Ormanı’na atılmış ve aralarında küçücük yavruların bulunduğu yüzlerce köpeğin zehirlenmesi ve çoğunun ölmesi vahşetiyle öyle şok vaziyetteyim ki hala atlatamadım.Araştırmalarım “belediyelerin işi” olduğunu gösteriyor ama hangi belediye veya belediyeler henüz net cevabı bulamadım, devam ediyorum, nasılsa çıkacak. Yine dün Büyükçekmece Basın Bürosu’ndan gelen bir açıklamada bazı alçakların “bir kedi yavrusunu benzin kutusuna batırarak yaktığı” anlatılıyordu, fotoğraf da koymuşlar. Bu sorumlu belediye (bir süredir izliyorum, çok iyi gidiyorlar) zavallı yavrucuğu tedavi ettiriyormuş, onları kutluyorum. Show TV’nin bahçesindeki köpekler ise iki gün önce “bilinmeyen bir yere” kaybolmuşlar. Küçücük bir yavru köpek annesinden ayrılarak orada bırakılmış.Köpekleri nereye attıklarını bana bildirsinler, hiç değilse alıp korunacakları bir yer arayalım. Anne köpeği ise yavrusuna döndürsünler, biraz empati lütfen; kendilerini bebekken annelerinden koparsalar ne hissederlerdi, o köpekler can değil mi, eşya mı onlar? Show TV görevlilerinden cevap bekliyorum.*****Bir moda deviyle 20 yıl!Firmaların yıldönümü kutlamaları için sık sık davet gelir ama zaman nedeniyle çoğuna katılamam. Erkek giyiminde dünyanın en ünlü isimlerinden biri olan Ermenegildo Zegna’nın Türkiye’deki 20’nci yılını kutladığı Esma Sultan Yalısı’ndaki geceye ise (Adana’dan yeni dönmüş olmama rağmen) ne yapıp edip katıldım.Birkaç nedenle; Mağazası açıldığı ilk günden beri sadece gezmek ve bakmak için bile girdiğim Zegna gibi gerçekten çok özel çizgiye sahip, dünya çapında başarılı giyim firmalarının Türkiye’deki firmalara, rekabete katkısını takdir etmem nedeniyle.. Mario Brondi konserini ve ondan da çok “Suat Ateşdağlı”nın seçeceği parçaları dinlemek için.. Üç Michelin yıldızlı İtalyan Şef Enrico Cerea’nın neler yapacağını çok merak ettiğim için.. Ve gecenin organizasyonu çok sevdiğim, çok başarılı bir ikili “Bernaylafem” tarafından yapıldığı için.. Onlar varsa “farklı ve güzel” olacağına, akla gelmeyen sürprizlerle karşılacağınıza şüphe yoktur. Ve yine aynen öyleydi..Zegna ailesinin herhalde hepsi ve İtalyan konukları ile devamlı İtalyanca duyduğum, İtalyan Şef’in “risottodan makarnaya” arkası kesilmeyen nefis bir menü sunduğu, ekranda defileler izlediğimiz ve 600 kişinin katıldığı gece gerçekten etkileyiciydi. Suat Ateşdağlı da müziği ile “neden zirvede bir DJ” olduğunu gösterdi. Bunca sıkıntılı olay ve haber içinde böyle güzelliklere nasıl da ihtiyacımız olduğunu fark etmiyoruz bile..
Konuşmalar, açıklamalar bir o yönde bir bu yönde sürmekte olduğu için hala anlaşılabilmiş değil, devlet “terörle mücadele” kararında mıdır, Güneydoğu’daki vatandaşları da bu yönde destek vermeye mi çağırmaktadır yoksa “terör örgütü ile müzakere” mi yapılacaktır. Başbakan Erdoğan hem PKK’ya ve acımasız eylemlerine öfkesini ifade ederek “Ciğerim yanıyor, nasıl sert olmayayım, güvenlik güçleri görevini yapacaktır” diyor, hem de “ Öcalan’la görüşmelerin süreceğini, MİT’in bunun için var olduğunu” söylüyor.BDP hem “PKK’nın siyasi kanadı olmadığını” söylüyor, hem onun terör eylemlerini destekliyor, hem de Meclis’e girerek yeni anayasa görüşmelerinde “demokratik yoldan” çözüm aradığını gösteriyor. Tam bir bulmaca.. Ve toplum ve siyaset ve gündem bu bulmacaya yoğunlaşmışken bir bakıyoruz yeni bir terör saldırısı olmuş, bebek demeden, öğrenci demeden, hamile kadın ve karnındaki doğmamış çocuğu demeden siviller, askerler, polisler öldürülmüş. İki gün yazılıyor, çiziliyor, terör örgütü “pardon kaza oldu, biz onu polis aracı sandık” filan diyor, böyle olmadığı ve görerek ateş açtıkları kayıtlarla ortaya çıkıyor, üzüntü bildiren açıklamalar yapılıyor, sonra.. O bebekler, gençler unutuluveriyor.EYLEMSİZLİK SAĞLANSINBakıyorsunuz siyasi konuşmalar değişmiş, bazı köşelerde “terörist”e terörist diyemeyen, neredeyse bu kanlı eylemlere hak veren yazılar çıkmış (ki en şaşırtıcı durumlardan biri bu.. Çok sayıda masum insanın öldürüldüğü son olayların bile onları etkilememesi her şeyden önce insanlıkları açısından inanılır gibi değil.) “BDP’nin isteklerinin ne olduğu, yapılacak yeni anayasadan ne beklediği, terör saldırılarının hangi nedenle yapıldığı” artık açık ve net ortadayken hala eski, modası geçmiş, inandırıcılığını yitirmiş yuvarlak cümleleriyle konuşmaya, yazmaya devam ediyorlar.Başa dönelim; terörle mücadele mi, müzakere mi yapılacağı anlaşılmıyor. Bir yandan mücadele, diğer yandan müzakere yapılacaksa, o arada da “yeni anayasa” çalışmaları sürecekse terör saldırıları da sürecek demektir ki topluma açıklanması gereken de bu.. Madem ki BDP bu çalışmalara katılacak, madem ki “Öcalan’la görüşmeler” sürecek o zaman hiç değilse terör örgütüne o süreçte “eylemsizlik” kararı aldırmak için de görüşme yapılsın.O SÜREÇTE İNSANLAR ÖLMESİNEğer sonuçta “Başkanlık sistemi için de gerekiyor” denerek yeni anayasada “özerk bölgelere geçiş” yapılacak, “Türklük ve Türk milleti” kavramları anayasadan çıkarılacak, o müzakereler sonunda “Öcalan’a ev hapsi” kabul edilecek ve diğer değişikliklerle de terör eylemleri son bulacaksa, buna inanılıyor veya bu bekleniyorsa hiç değilse o süreçte yeni eylemlerde insanlarımız ölmesin.Terör örgütüne; referandum öncesinden başlayıp 12 Haziran seçimlerine kadar süren “eylemsizlik” kararını kim, nasıl aldırdıysa yine aynı şey yapılabilir. Bu yapılmadığı, terör sürdürüldüğü takdirde “ortada büyük bir samimiyetsizlik olduğunu” düşünmekte herkes haklıdır!*****Demokrat Yargı nereye gitti?Eskiden Yargıç ve Savcılar Birliği (YARSAV) yargıda bir yanlış yapıldığı zaman eleştirirdi, sonra çok üstüne gidildi, eleştiren hukukçular zarar gördü, onlar da sustular. Oysa “çokseslilik, demokrasi” halen geçerliyse her hata ve tabii özellikle yargıdaki her hata eleştirilebilmelidir.Demokrat Yargı Derneği ise “YARSAV’dan ayrılan yargıç ve savcılar” tarafından kurulmuştu. Başkanı Osman Can, aynı zamanda Anayasa Mahkemesi Raportörü olduğu dönemde bile Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) gibi en önemli, mahkemelerdeki hakim ve savcılar hakkında karar veren bir üst yargı kuruluşunun “yapısı değişsin, burada yer alacak üyelere siyasetçiler karar versin” diye aylarca mücadele verdi. “Referandum öncesinde” bunun için bir nefer gibi çalıştı, “demokrasi böyle gelecek” diye her gün konuştu ve demokrasinin can damarı yargının yapısının “tek bir parti”tarafından değiştirilmesine büyük katkıda bulundu.OSMAN CAN’IN DEMOKRASİSİYeterince katkı sağladığını gördüğü anda ise hemen bu görevlerden ayrılarak “önemli bir üniversiteye” akademisyen olarak alındı, şimdi orada öğrencilere “nedense Batı demokrasilerinde asla rastlanmayan demokrasi yorumlarını ve deneyimlerini” aktarıyordur herhalde. Neyse, o gittikten sonra Demokrat Yargı’nın başına geçen Orhan Gazi Ertekin, “Osman Can’ın da katkılarıyla milletin ‘daha demokratik olacağı yönünde’ ikna edilmesi sonucu” referandum ertesinde yapısı hemen değiştirilen HSYK’da “üyelerin seçilme yöntemine ve çoğunun Adalet Bakanlığı bünyesinden seçilmesine” sert tepki gösterdi, hatta bu konuda kitap yazdı.Şimdi Yargıtay Tetkik Hakimi Celal Çelik görevinden istifa etmiş; en önemli yargı kurumu HSYK’nın siyasallaşması sonunda “yargının artık taraflı olduğunu” süren soruşturmalarla ilgili örnekler vererek anlatmış ve “Artık hiç kimse Türk yargısının hukukun üstünlüğü çerçevesinde hareket ettiğini söyleyemez” diyor. Bu durumda Demokrat Yargı ne diyor, referandum öncesi yaptıkları yoğun faaliyeti nasıl değerlendiriyor acaba? Malum, 21’inci yüzyılda “bağımsız yargısı olmayan demokrasi” olamaz da..Bir açıklama lazım sanıyorum, bu kadar sessizlik garip kaçıyor!*****İRA modeli yanlış!Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç birkaç gün önce PKK-MİT görüşmesi hakkında açıklama yaparken “Milli İstihbarat Teşkilatları ya da onlara yardımcı kurumlar bu örgütle, örgütün eylemlerinin sona erdirilmesi konusunda görüşmeler yapmalıdır” demişti. Oysa bu tür görüşmelerin yapılabilmesi için önce terör örgütünün silah bırakıp, terörü bırakıp “konuşulabilir ortam”ı yaratması, devletin de önce bunu sağlaması gerekir, bu yapılmadan başlanan pazarlıkların sonunda “daha çok terör, daha çabuk sonuç getirir” noktasına vardığı bir kez daha görüldü.İngiltere “silah bırakma” şartı koşmadan İRA ile masaya oturmuş ve çözüm sağlamıştı ama bunun nedeni İngilizlerin “daha önce İrlanda Cumhuriyeti olan toprakları işgal etmiş olması” idi. Türkiye’de ise her ne kadar “Kürt sorunu” gibi farklı deyimlerle gizlense de “olmayan bir devleti sıfırdan kurma” amaçlı bir hareket (artık adını koymalı değil mi) var ve bu hareketi yürüten siyasi parti ile örgütün arkasında büyük bir halk desteği de yok. Yani olayın karakteri farklı ve bu nedenle de İRA ile benzerlik kurmak yanlış.Kısacası; BDP önce “silahsızlanma için katkı” sağlayıp sonra hükümetten istekte bulunmalıydı, olay baştan yanlıştı. Terör eylemlerini devam ettiren bir örgütün yanında yer alıp devleti suçlayarak ancak buraya gelindi. Memleket söyledikleri gibi cehenneme döndü. Cevaplasın Demirtaş yazık olmadı mı bu ülkeye?
Yıllardır süren PKK terörü konusunda hükümetler hep aynı tepkileri verdiler, hep “Terörle mücadelemiz sürecektir” benzeri sözler edildi, hala da ediliyor ama toplumun daha fazla bekleyecek sabrı kalmadı. Özellikle son bir iki haftada aralıksız verilen şehitler, karnında bebeğiyle ölen hamile kadınlar, ölen bebekler, arabasında giderken terörist kurşunlarıyla canını yitiren genç kızlar, erkekler, kısacası “şehir merkezlerine, sivillere yönelen terör” bardağı taşırdı.‘VATAN GÖREVİNİ HERKES YAPSIN’Bu arada Doğu ve Güneydoğu’da “okulların açılmaması için, Türkçe eğitimi engellemek için” baskı yapan PKK’nın öğretmenleri hedef alması, öğretmen evlerine saldırması, öğretmenleri kaçırması da bu bölgelerde görev yapması gereken öğretmenlerde endişe yarattı. Özellikle Türkçe öğretmenleri büyük tedirginlik içinde.Dün konuştuğum bir hanım bu konudan söz etti ve “kızının Türkçe öğretmeni olduğunu ama Güneydoğu’ya tayini çıkarsa gitmeyeceğini” söyledi. Ve ekledi; “Asker oğlum olsa ve onu gönderseler yeminle söyleyeyim yine gitmesine karşı çıkardım. Bu ‘vatan sağolsun’ tekerlemesine de artık hiç katılmıyorum. Vatan sağolsun tabii, vatanı korumak gerektiğine inanıyorum ama vatan görevi yapılacaksa siyasetçiler de zaman kaybetmeden görevlerini yapsınlar, kararlarını versinler. Herkes otururken benim çocuğumu ateşin içine göndermesinler.”İnsan bunları duyunca ne düşüneceğini şaşırıyor, hak mı vermeli yoksa bir anne olarak düşüncelerinde haklı olduğunu bile bile itiraz mı etmeli.. Bir yanda o gencecik şehitler verilmiyor, o bebekler anne karnında-kucağında vurulup ölmüyor gibi devam eden kaygısız siyasi gündem ve yaşamlar, diğer tarafta terör bölgesinde “her an saldırıya uğrama olasılığı altında” stresle yaşayan veya hayatını kaybeden insanlar. “Bir kutu konserve ile kuru ekmeği” paylaşarak dağlarda dolaşan askerler.Bu eşitsizlik altında, bu duygularla konuşan anneye ne diyebilirsiniz?*****Şili’de ve Türkiye’de öğrenci olma farkı!Dün Kamu Emekçileri Cephesi üyelerinden bir grup TBMM önünde ‘parasız eğitim’ istedikleri için tutuklananların serbest bırakılması için gösteri yapmış. Zira daha iki gün önce Bülent Arınç Uludağ Üniversitesi’nin akademik yılı açılışı için gittiğinde parasız eğitim gösterisi yapan 16 kişilik bir öğrenci grubu göz altına alınmıştı.Onlardan önce, hükümet üyelerinin bulunduğu toplantılarda “parasız eğitim” pankartı açanlar, protesto gösterisi yapanlar da tutuklanmıştı, 1 yıldır hapiste olan ve “15 yıla kadar hapis” istemiyle yargılananlar var. (Bunları duyunca hep aklıma; ya anında veya kısacık süre sonra serbest bırakılan, bir daha da adı anılmayan, davaları bir türlü sonuçlanıp cezalandırılmayan toplu veya tekli çocuk tecavüzü sanıkları geliyor. Hukuk devleti böyle bir şey demek ki.)Dün Şili’yle ilgili haber ise şöyleydi; “Şili’de ‘parasız eğitim’ için 5 aydır gösteri yapan öğrenciler sonunda Eğitim Bakanı’nı pes ettirdi. Hükümet, eylemlerin liderliğini yapan Camilla Vallejo ve arkadaşlarıyla müzakere masasına oturdu. Bakanlık Şilili gençlerin eğitim reformu taleplerine büyük ölçüde boyun eğdi.” Uzun yıllar diktatörlük rejimine katlanan Şilililer artık baskıya “aylarca sürse de” direniyor, hükümet de sabırla bekliyor ve sonunda atması gereken adımı atıyor.Öğrencilerin tepkilerine karşılık şiddet uygulanması yerine onların taleplerine kulak vermek hükümete bir kayıp mı yaşatıyor yoksa “daha demokratik” görünmelerini mi sağlıyor? Tabii ki ikincisi..Peki Türkiye’de neden pankart taşıyan veya protesto gösterisi yapan öğrenciler tutuklanıyor ve neden “buna itirazı olan siyasetçiler”i hiç duymuyoruz? Baskı rejiminden çıkmış Şili’ye mi gıpta edeceğiz?*****Türkan Sultan’dan sinema öğrenmek!“Hayran olmak” önemli bir deyimdir, takdir konusunda tam teslimiyeti ifade ettiği ve hak etmek de zor olduğu için.. Türkan Şoray son yıllarda artık eskisi kadar sık film çevirmemesine rağmen hala milyonlarca hayrana sahip bir sanatçı ve ben de koyu bir hayranıyım. İflah olmaz bir sinema tutkunu olarak onun tüm filmlerini defalarca izlemiş ve sinemada bugünkü imkanların onda birinin olmadığı yıllarda bile “disiplinli oyunculuğu, üstün yeteneği ve güzelliğiyle” Türk sinemasının gelişmesine büyük katkıda bulunduğuna inanmışımdır.O yetenekle uzun yıllar sinema izleyicisinde “Şoray tutkusu” yarattı, kendisi de izleyicisine her zaman aynı sevgi ve saygıyı korudu, onlara ve mesleğine karşı hiç hata yapmadı. Şimdi yazmakta olduğu ve “kitap fuarına yetiştireceğini” söylediği “Sinema Benim Aşkım” kitabına isim olarak seçtiği gibi sinema onun gerçek aşkıydı. Bırakın bütün o yeteneği ve güzelliği bir yana, kalbi de güzel, pırıl pırıl bir insandır Türkan Şoray ve bu özelliği oyununa, sinema yüzüne de yansımıştır.. Hani diyorum ya “yaşlanmayan insanların iç güzelliği yüzlerine yansıdığı için böyledirler” diye, onlardan biridir. Bu nedenle hala genç bir kızın saf, aydınlık yüz ifadesini görüyoruz onda.. Gözleri güzel baktığı, gülümsemesi içten, konuşması dürüst olduğu, bunca “oynayan insan” arasında bize rol kesmediği için hala aynı özenle koruyor, seviyoruz.Hayranlığımı görüyorsunuz değil mi, böyle işte, o benim için de Sultan.. Ve Sultan şimdi Müjdat Gezen Sanat Merkezi ’nde açılan “Türkan Şoray Sinema Akademisi”nde genç öğrencilere sinema öğretecek. “Ben sinemanın eğitimini almamıştım ama bunun ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Öğrencilerime deneyimlerimi aktaracak, gerekirse onların çekeceği kısa metrajlı filmlerde rol alarak destek vereceğim. Buradan müthiş sinemacılar çıkarsa çok mutlu olurum” diyen Şoray şüphe yok ki onları insanlık yönüyle de etkileyecektir. Bence gençler için bulunmaz bir fırsat bu yeni akademi, kaçırmasınlar!
En çok mektup gelen konulardan biri Füze Kalkanı.. O kadar ani karar verildi ki kimse tam olarak bir şey anlayamadı ama çok yönlü olarak endişe içinde olanların sayısı tahminlerin üstünde.. Bunlar arasında siyasi olarak “Her kafadan bir ses çıktı ama sonuçta bir şey anlamadık. Hangi ülkeleri, hangi ülkeye karşı korumuş olacak bu kalkan” diye soranlar da var, “Bilimsel açıklaması yapılsın, başkalarını koruyacak ama bunun bize ne gibi zararları olacak” diyenler de.. Füze Kalkanı’nın kurulacağı Malatya’nın Kürecik Köyü’nde doğmuş ve büyümüş olan, İstanbul’un tanınmış veteriner kliniklerinden “Veterinerium”un ortaklarından Dr Hasan Bulut da büyük endişe duyanlardan biri.. 22 yıllık hekim Dr Bulut, uzmanlık alanı “bilim” olduğu, kendi köyü Kürecik’e yatırım yapmış olduğu ve ilerde orada yaşamayı planladığı, doğal olarak orada yakınları da bulunduğu için kapsamlı bilimsel araştırmalar yapmış bu konuda.CANLILAR HASTALANIR, BİTKİLER KURUR..“Füze Kalkanı’nın bilimsel olarak etraflıca tartışılmadığını, oysa tüm ihtimallerin ‘proje imzalanmadan önce’ toplumla birlikte tartışılmış olması gerektiğini” söyledikten sonra şöyle devam ediyor:“Yaklaşık 4700 km’lik alan içinde ‘1 futbol topunu net görecek’ kadar güçlü bir teknolojiden söz ediyoruz. Füze Kalkanı yüksek ışın teknolojisiyle çalışacak, bunun canlılar üzerindeki etkisi önemsiz olabilir mi? Sadece insanlar değil, böceklere kadar tüm hayvanlar, bölgedeki binlerce ağaç, yediğimiz sebze-meyve her şey etkilenecek sonuçta. Canlı genleri yıllar içinde mutasyona uğrayabilir, kanser hızla artabilir.Bu füze kalkanının görevinin “İran’dan gelecek füzeleri gözetlemek” olduğunu ama İran’ın gerçekten füze atması halinde Polonya’dan ateşlenecek karşı füze (veya avcı füze) ile İran füzesinin bizim toprakların üstünde havada çarpışacağını, etrafa saçılacak radyoaktif serpintinin canlılara büyük zarar vereceğini anlatan Dr. Hasan Bulut “eğer füze biyolojik başlıklı ise o zaman da bunun yayacağı bakteriler, virüslerle enfekte olacağız, her durumda zarar Türkiye’ye verilmiş olacak” diyor.DİĞER NATO ÜLKELERİ NEDEN İSTEMEDİ?Yerden göğe kadar da haklı.. Bu konu çok kısa süre konuşuldu ve kapanıverdi. Oysa bu füze kalkanı denen şey bir Nato projesi tamam ama “Nato üyesi olmalarına rağmen” Polonya, Çek Cumhuriyeti ve diğer ülkeler “kendi topraklarına konmasını” istemediler. O zaman, sırf “ABD’nin planları gerçekleşsin diye” ve “İsrail’i yada Batı ülkelerini korumak için” biz neden fedai seçiliyoruz, neden kolayca kabul ediyoruz, diğer ülkeler neden reddetti, bunların medyada ve TBMM’de uzun uzun tartışılması gerekirdi, hala da gerekiyor.. Sonunda canlılar ne ölçüde zarar görecek, hangi ihtimaller söz konusudur, başta Kürecik’liler olmak üzere hepimiz bunları öğrenmeyi bekliyoruz! ***Bir yanda anayasa, bir yanda terör!Bilmeyen yoktur ki BDP ile PKK’nın söylemleri bugüne kadar paralel yürümüştür ve BDP her ne kadar son zamanlarda “Biz PKK’nın siyasi kanadı değiliz” dese de terör eylemlerini desteklemiş ve yer alan teröristleri “Bugün onların sayesinde güçlüyüz” diyerek övmüştür. Şimdi Meclis’e girmeye ve yeni anayasa çalışmalarına katılmaya karar verdiler ama öte yanda “terörün asıl amacı da yeni anayasa da kendi taleplerinin (özerklik ve diğerleri) yerine getirilmesi” olsa da PKK terörü amansız şekilde sürüyor.Yani bir tarafta “demokratik şekilde TBMM’de çözüm arama” görüntüsü, diğer tarafta terör.. Antalya Kemer’de ortalığı kana bulayacak bir canlı bomba jandarma tarafından fark edildiğini anlayınca kendini patlatıyor, PKK’nın sivil araca “kaçarken kasıtlı şekilde ateş açtığı” emniyet kayıtlarıyla ortaya konuyor, Şırnak’ta dün yine çatışmada 4 asker şehit oluyor.KAÇ CAN DAHA YİTECEK?Umarım ben yanılmaktayımdır ama bu tablo; yeni anayasa çalışmalarına katılacağını açıklayan BDP’nin “öne süreceği şartlarda yine bir çözüme varılamayacağının” göstergesidir. Başbakan Erdoğan yeni anayasanın “2012’nin ilk yarısında bitirileceğini” söyledi, demek ki çalışmaların yapılacağı süreçte “en az 6-7 ay daha” bu kanlı terör eylemleri devam edecek ve birçok masum insan hayatını kaybedecek.Peki BDP “Biz silah bırakma konusunda katkı yapmak isteriz” dediğine göre ne bekliyor? Bu onlara sorulmayacak ve bu birkaç ayda yüzlerce can kaybı verdiren terörün sürmesine seyirci mi kalınacak?‘EYLEMSİZLİK’ NASIL SAĞLANMIŞTI?Burada en merak uyandıran soru “terör örgütünün ‘referandum öncesinden başlayıp, seçim sonrasına kadar beklediği’ eylemsizlik kararını nasıl ve neden verdiği”dir. Hangi sebeple o süre içinde terör eylemi yapmadılar ve “seçim sonrasını bekleyeceklerini” söylediler? O kadar uzun süre bekledikten sonra neden tam anayasa çalışmaları başlamadan önce “çok daha yoğun şekilde” terörü başlattılar? Bu önemli ve gizemli soruların cevabını merak etmemek mi, gerekiyor?Yoksa örneğin PKK eylemlerinden şüphe yok ki herkesten önce haberi olan, bu saldırıların “hangi somut nedenle” yapıldığını iyi bilen ve terörü desteklemesine rağmen “insanlığa-erdeme önem verdiğini” söyleyen BDP bunları açıklama erdemini gösterir mi?Bu arada Almanya’nın Berlin kentinden Hakkari’ye gelen, aralarında milletvekili, tarihçi ve üniversite öğrencilerinin bulunduğu 15 kişilik Alman Heyeti Başkanı, İnsan Hakları Derneği’ni ziyaretten sonra “Çatışmalardan ve sivillerin ölümünden terör örgütünün değil, devletin sorumlu olduğunu” söylemiş. Bari gelmeden önce biraz haber dinleseydi. Sonra da aynı olayların kendi ülkelerinde olması halinde ne söyleyeceğini düşünseydi.Hiçbirini yapmadığına göre birileri ona görebilmesi için bir gözlük veriverseydi. Gözleri “umutsuz vaka” anlaşılan!
Daha dün değinmiştim Başbakan Erdoğan’ın “Siyasi konuşmalarda da polemik ve hakaret olabilir, yeter ki sadece bununla kalmasın çare de üretilsin” sözlerine.. Ve ‘özellikle şiddetin her türlüsüne fazlasıyla eğilimli bir toplumda siyasetçilerin polemik yapabileceğini ama birbirlerine hakaret etmelerinin yanlış olduğunu, kötü örnek olduğunu’ belirtmiştim.Bu “ülke içinde, kendi aramızda karşısındakine ağzına geleni söyleme alışkanlığı” yeterince eleştirilmiyor artık, her olumsuzluk gibi “kader olarak” kabul ediliyor, etmeyenler de katlanmak zorunda kalıyor. Üstelik bırakın susmayı ya da eleştirmeyi “toplum bu sertliği, hakaretle meydan okumayı onaylıyor” denerek (nasıl bir toplum olduysak artık) daha da arttırılıyor. Ama aynı alışkanlığı dış politika da sürdürmeye kalkınca ABD’de Başbakan’a gazetecinin TV röportajında “Bu üslubu kullanmasanız olmaz mı” diye sorduğu gibi dikkat çekiyor, eleştiriliyor. Ayrıca tabii muhatabınız olan ülke de “aynı sertliği ve hakaret tarzını” size iade ediyor.HER ÜLKEDE AYNI PROTESTO VARBaşa dönelim; Tayyip Erdoğan böyle demişti ve ertesi gün Bursa Uludağ Üniversitesi’nin akademik yılı açılışına giden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a bir grup öğrenci “parasız eğitim istiyoruz” diyerek protesto gösterisi yaptı, içinde biraz hükümete hakaret de vardı. Burada “çare üretilmesini” isteyen öğrenciler söz konusuydu ama o öğrenciler gözaltına alındı.Ne demişler bakalım; “AKP üniversiteyi, sokağı, ülkeyi özgür bırak” demişler. “Padişahın veziri üniversiteden defolsun” demişler. Her ne kadar “siyasetçilerin birbirine (veya canları kimi isterse ona) hakaret etmesi”nin kabul edilir olduğu belirtilmişse de aynı hak öğrencilere tanınmıyor olabilir. İlk bakışta öğrencilerin “defolsun” sözü ağır hakaret gibi görünebilir ama hatırlamaları gerekir ki bu sözlerin çok daha ağırı ABD Başkanları, AB ülkelerinin başbakanları, hükümetleri için de kendi vatandaşları, özellikle öğrenciler tarafından kullanılır.Birkaç ay önce sizlerle paylaşmıştım; İngiltere’de tesadüfen içine girdiğim “yüzlerce öğrencinin parasız eğitim istediği protesto yürüyüşü”nde öğrenciler hükümete ağza alınmayacak hakaretler ediyor, polisle de tartışıyordu. Ama polis yolun iki yanına dizilmiş sadece kontrolü sağlıyordu. Öğrencilere hiç dokunulmadı. Demokrasi, çok seslilik bunu gerektirir çünkü..OLMAYACAK ÇELİŞKİBenzer şekilde “hükümetlere çok daha ağır eleştiri ve hakaretler”in yer aldığı gösteriler daha önce (hepimizin üniversite döneminde) Türkiye’de de olmuştur, yani ilk defa bu dönemde görülüyor filan değil. Bülent Arınç da protestonun arkasından yaptığı konuşmasında “Eleştiri yapılması doğal. Saldırı ve fiili müdahale olmadıkça bunları doğal buluyorum” demiş. Ama aynı sırada gösteri yapan öğrenciler gözaltına alınmışlar.Peki Başbakan Yardımcısı’nın “demokratik hak” kabul ettiği bir gösteriyi polis nasıl “suç” olarak görüyor ve yine kız öğrenciler saçlarından sürüklenerek ve hepsi itilip kakılarak gözaltına alınıyor?.. Daha önce defalarca yaşandı; pankart taşıyan, slogan atan öğrenciler tutuklandı, hapis cezası aldı, okuldan uzaklaştırıldı, rektör hakareti yedi. O yaşlarda hiçbir tehdit, tehlike öğrencileri durdurmayacağına, tepkilerini özgürce ifade etmek isteyeceklerine göre sonsuza kadar hep aynı şey olacak ve medya aynı hatırlatmaları mı yapacak?Hükümet üyeleri bu protestoların “tamamen aynı cümlelerle” başka ülkelerde de yapıldığını ve “demokratik eylem” kabul edildiğini bilerek öğrenci olaylarını gülümseme ile karşılamalı, gözaltıların, tutuklamaların durmasını sağlamalıdır.. Şu anda kimbilir cezaevinde kaç genç hayata kötü anılarla ve o hapis cezaları nedeniyle “kötü bir sicil”le başlıyor. Hükümet istese bunun önleneceğini de sanıyorum herkes biliyor.*****Bolluca’da köpek katliamını kim yaptı?Uzun süredir “sokak hayvanlarının felaket durumunu ve onları kurtarmak için yapılması gerekenleri” yazamadım ama bu ilgilenmekten vazgeçtim demek değil tabii. Sadece “öncelikler” nedeniyle ara vermek zorunda kaldım, çalışmalarım devam ediyor, ettikçe de bu ülkede pek az “hayvansever” olduğunu, geriye kalanların ise bırakın ilgilenmeyi zarar verdiklerini görüyorum. Üzüntüm her geçen gün artıyor.İlgilendiğim bazı parklarda hayvanların “kötü yürekli, kötü davranışlı insanlar yüzünden” ve hatta “onlara bakıyoruz” dedikleri halde zarar verenler (aralarında bazı veterinerler de var, isimlerini daha sonra yazacağım) yüzünden neler çektikleri de dahil olmak üzere yazacağım çok şey var, hepsine sıra gelecek. Ama şimdi yeni duyduğum bir haberden söz edeceğim; Çarşamba akşamı Bolluca ormanlarında köpekler toplu olarak zehirlenmişler. Bir düşünün, önlerine zehirli yiyecek atılıyor, zavallıcıklar “insanları hala dost zannettikleri için” yiyor ve her biri bir köşede ölüyorlar.Sonra da bu belediyeler “hayvan parkı yapacağız” da “onları kurtaracağız” da, “klinikler kuracağız da” diye masal anlatmayı, hayvansever görünmeyi sürdürüyorlar. Bugüne kadar “söz verenlerden, hatta kesin tarih verenlerden hiçbiri” sözünü tutmadı, ama söz vermekte yarışmışlardı. Önce “Bolluca ormanı vahşeti”ni kimin yaptığını bulup yazayım, sonra bunları da anlatacağım.Nasılsa çıkacak ortaya!
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “1 Ekim’de Meclis’te olacaklarını” açıklamış ve “20 yıl aradan sonra ‘Kürt sorunu’nun çözümü konusunda hükümetin müzakereye hazır olması önemlidir” demiş. Haydi Bismillah yeniden başa döndük, yine “Kürt sorunu” noktasındayız. Onlarca yıl “Kürt sorunu” lafı dillerden düşürülmedi, her “Kürt sorunu” dendiğinde bir karakol basıldı, bir yola mayın döşendi. Sonra “açılım” süreci başladı, “Kürt sorunu”nun ne olduğu “Öcalan’ın yol haritaları” ile, BDP’nin “tehditler eşliğinde yaptığı açıklamalarla, kongrelerde yaptıkları konuşma ve kararlarla” ortaya çıktı. Tariflerden bunun “kendi güvenlik gücü, kendi eğitim ve sağlık sistemi olan, Güneydoğu ile Doğu Anadolu’yu kapsayan ve oradaki kaynaklar dışında devlet yardımı da alacak (bir ara vergi vermeyeceği de söylenmişti) bir özerk bölge” olduğu anlaşıldı.BDP milletvekillerinin konuşmalarında söyledikleri ne göre bu “özerk bölge”nin adı da “Kürdistan” olacak. Demek ki söz konusu müzakerede konu eğer yine aylarca oyalama olmaz ve o arada yüzlerce insan daha öldürülmezse- bu “özerklik meselesi” etrafında dönecek. Öyle olmasaydı “açılım” sürecinde söz edilen “kültürel haklar, dil, eğitim” gibi konularda siyasi tartışmalar yapılır ve aylardır onca masum insanın hayatını kanlı terör eylemlerinde kaybetmesine izin verilmezdi.ÖLENİN VE ÖLDÜRENİN KİMLİĞİSelahattin Demirtaş teröristler tarafından taranan arabalarda ölen gencecik öğrencileri, hamile kadınları, bebekleri yine “onlara tuzak kuran ve acımasızca öldüren teröristler”le bir tutuyor (ki buna o tuzakları kuran teröristlerin kendisi bile inanamaz).. Anne karnından zor kurtarılan veya ölen bebekten söz eder ve üzüldüklerini söylerken “Ölenin kimliğine bakmadık, öldüreninkine de bakmadık. İnsan olmanın, insan erdemi taşımanın gereği budur dedik” diyor ve “anne karnında bebeklerin savaş mağduru olduğu bir ortamda..” diye devam ediyor. Keşke bunları samimi bir üzüntüyle söylediğine inanmak kolay olsaydı. Bırakın BDP’nin “en çok insanın katledildiği” terör saldırılarından sonra bile PKK’yı koruyarak suçu devlete, askere yüklemesini, PKK’nın karakol katliamlarının yıldönümünü kutladıkları haberlerde yer almıştır. Şimdi araçları tarayıp bebekleri, sivilleri de öldürmüş olmalarına mı üzülüyor Demirtaş?“Türkiye cehenneme döner” dememişler miydi, işte cehennem bu.. Son günlerde sıkça söz ettikleri “insanlık ve erdem” ise ölenin masum bebekler ve insanlar, öldürenin de “onlara pusu kuran acımasız teröristler” olduğunu söyleyebilme dürüstlüğüdür. Ortada durup dururken “bu toprakların Kürdistan olmasına acilen izin verilsin” diyerek (kendi milletvekillerinin konuşmaları) yapılan terör katliamlarından başka bir savaş olmadığına göre dokunaklı sözlere de gerek yoktur.Türkiye’de artık her kötü olay “parlak cümleler” arkasına gizlenebilir hale geldi ama “erdem”den söz ediliyorsa olayı artık “Kürt sorunu” tekerlemesi arkasına gizlememe, açıkça ortaya koyma erdemi gösterilmelidir.. Masum insanlar için büyük tehlike yaratan “zaman kaybı”na artık son verilsin, mesele dürüstçe tartışılsın. Örgüt silah bırakmadan, yine “terör tehdidi” altında başlatılacak bir müzakerenin ne kadar şansı vardır, onu da zaman gösterecek!Polemik ‘evet’, hakaret ‘hayır’..Başbakan Erdoğan “terör konusunda” doğru şeyler söylüyor, tepkisini belirtiyor, bölge halkına doğruyu göstermeye çalışıyor ve yardıma çağırıyor. Ama bu tepkiler sonucu değiştirmez, her geçen gün ve hatta saat son derece önemli. Artık diğer ülkelerin sorunlarından önce kendi sorunlarımıza eğilmemiz, teröre daha fazla kayıp vermemeye çalışmamız, BDP ile görüşmeler yürürken bir yandan da farklı stratejiler, önlemler üretmemiz şart.Başbakan konuşmasında “Siyasette hakaret, polemik yok mudur? Ne yazık ki bugüne kadar hep olmuştur” dedikten sonra buna 2 şart koymuş; 1- Hakkaniyet 2- Eğer siyaset yapıyorsanız misyonunuzu ‘sadece hakaret ve polemikle’ sınırlamayacak, memleket meselelerine çareler önereceksiniz.”Bu konuşma ile “hakaret” doğru bir tercih haline gelmiş oluyor, oysa siyasette hakaret son yıllarda hızla arttı, hatta dış politikayı bile içine aldı. Ve insanın ağzı alışınca istemediği zamanlarda da ağzından hakaret kaçırması çok daha kolay oluyor. Çok mu imkansız “hakaretsiz” polemik veya konuşma yapmak, misyonu buna göre düzenlemek?Medya polemiklerinde de “hakaret”e yönelerek, küçümseme veya alay etme gibi yollara kaçarak “kestirmeden amaca ulaşma” kurnazlığı sık görülüyor da oradan biliyorum, oysa “hakaret etmeden de kazanmak mümkün”, medyada bunun da örnekleri görülmüştür. Bir deneseler “zaten şiddetin her türlüsünden başını alamayan” topluma daha iyi örnek olmaz mı?Bakanlık hemen açıklamalı!Her gün yeni bir dehşet verici “eski koca, eski nişanlı, eski sevgili” cinayeti duymaya devam ediyoruz. İki gün önce yine haber şuydu; “Gözü dönmüş eski koca mutfak penceresinden girdi, 4 çocuğunun gözü önünde eski eşini 17 bıçak darbesiyle öldürdü.” Zavallı kadıncağız ölmüş ama bu felaketi yaşayan ve annesiz de kalan dört çocuğu hayatlarının her gününü “ölmekten beter” yaşayacaklar. (Devlet derhal el uzatmalı, psikolojik destek vermeli, korumaya almalı.)TKDF Başkanı Canan Güllü benim de davetli olduğum ama seyahatte olduğum için katılamadığım “Kadın ve Aile Bakanlığı ile STK’ların istişare toplantısı” raporunu göndermiş (teşekkürler). Bakan Fatma Şahin’in konuşması ve rapor “kadına karşı şiddet”le ilgili önlemlerin arttırılacağı yasanın en kısa zamanda çıkarılabileceğini gösteriyor.Bu toplantıda Bakan Şahin’in HSYK’da konuşulan “kadın ve çocuk tecavüzleri” ile ilgili önerileri sert şekilde eleştirmesi de takdir edilecek bir tutumdur. Kadın cinayetlerini önleyecek yasa hemen çıkmalı ama bu arada TV’lerde “benzer şiddetle karşı karşıya olan kadınlara” ne yapmaları gerektiğini, başvuracakları yerleri filan anlatacak programlar gerekiyor. Veya kadın programları içinde bu bilgilerin verilmesi (tecavüz tehlikesi yaşayan çocuklara da).. Keşke Bakan’ın kendisinin yaptığı, ağır cezalardan da söz eden kısa bir konuşma yayınlansa..Bunları Ekim’de yapılacak toplantıda konuşacağımızı umuyorum!
Bir yanda kanlı terör eylemleri, bu eylemlerde şehit olan gencecik askerlerin cenaze törenleri arlıksız devam ediyor. Siirt Pervari’deki Belenoluk Karakolu’na yapılan PKK saldırısında şehit olan henüz 20 yaşındaki Recep Gök memleketi Şırnak’ta Kürtçe ağıtlarla toprağa verildi. Şehit Er İbrahim Türkmen’in cenaze töreninde kızkardeşi; Vali’ye “Bunlar hep askerleri öldürüyor, komutanlara söyleyin askerleri öldürtmesinler” dedi. İzmir’de Jandarma Er Önder Turgay’ın cenaze töreninde şehit yakınları isyan duygularıyla tepki gösterdi. Bu gencecik, çoğu çocuk yaştaki şehitlerle birlikte ailelerinin de hayatı sönüyor ve öbür yanda hala “ülkesini, insanını kanlı eylemlerden korumak üzere görevini yapan asker” ile “karakollara, sivillere, sivil araçlara bombalı saldırı düzenleyen, cinayetler işleyen terörist”i bir tutan konuşmalar yapılıyor, yazılar yazılıyor. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş bu çerçevede bir konuşma daha yapmış örneğin.. Diyor ki;- Biz PKK’nın silahlı kanadının sözcüsü değiliz. Ama PKK’nın silahsızlanma sürecine katkı sunabiliriz.- Yasalar, Anayasa ile reformlarla ilgili görüşelim, muhatap biziz.- Siirt’deki olay hepimizi derinden yaralayan acı bir olaydır. Ölümlere sevinenlerin olduğu bir ortamda üzülmek son derece insani bir davranış ve erdemli bir tutumdur. Çünkü öldürülen PKK’lı sayısı ile övünen bir başbakan var bu ülkede. Öldürülen PKK’lı sayısının çok olmasına alkış tutan bir medya var. Birbirimizin acılarını anlayacağız ki, üzüleceğiz ki sevinçleri ortaklaştırabilelim.- Savaşın durması konusunda yaptığımız çalışmalarda başarılı olamadığımız, barışı getiremediğimiz için dolaylı olarak sorumluluğumuz vardır (...) Barışmak karşılıklı bir iştir.BARIŞIN ŞARTI NE?Bakalım şimdi;Demirtaş “Biz PKK’nın silahlı kanadının sözcüsü değiliz” diyor ama hemen her cümlesi ile; “savaş” dediği “terör” eylemlerinin ve örgütünün sözcülüğünü yapıyor, bu örgütün sivil-asker demeden yaptığı katliamlarla her gün onlarca şehit verilen ülkede “karşılıklı acı”dan söz ediyor. Dün BDP’li Ertuğrul Kürkçü’ye sorduğum soruyu kendisine de sormak isterim (keşke cevaplasalar da hep birlikte öğrensek): Neyin savaşı bu? Onlarca yıldır, onbinlerce insan “hangi amaç” uğruna öldürüldü?, “Yasalar, Anayasa, reformlar” diyerek yuvarladığınız cümlede somut olarak istedikleriniz nedir, gerçekte “bu cinayetlerin nedeni olan talebi” yaptığınız konuşmada neden açık ve net söylemiyorsunuz da “silah bırakılması için Hükümetin Öcalan ve PKK ile pazarlığa oturması gerekir” diyorsunuz?“Barış” dediğiniz “terörün bitmesi” için, “örgütün silahsızlanması” için sunabileceğinizi söylediğiniz katkı somut olarak ne? Hangi isteğin karşılandığı söylendiğinde “silahsızlanma” gerçekleşecek? Açılım sürecinde devlet birimleriyle karşılıklı görüşmeler yapıldığına göre “bu nasıl bir talepti” ki anlaşmak tamamen imkansız hale geldi?Eğer bir terör örgütü sivil-asker herkesin geçeceği yollara mayın döşüyorsa, şehirlerin göbeğinde bombalı saldırı yaparak sivilleri, durup dururken karakollara saldırarak vatani görevini yapan askerleri katlediyorsa, futbol oynanan sahalara bile Kalaşnikoflu saldırı düzenleyip öldürüyorsa o teröristler de öldüğünde hükümetin üzülmesi mi beklenir? “Hayır siz önlem almayın, insanları bu saldırılardan korumaya çalışmayın, sadece terör örgütüyle pazarlık yapın” mı denir? Nasıl bir mantık yürütmedir bu, nasıl bir erdemdir? ‘TÜRKİYE CEHENNEME DÖNER’Ve ayrıca “PKK’nın silahlı kanadıyla yakınlığınızı” daha önce defalarca belirtmediniz mi? BDP olarak daha seçim öncesinde “Taleplerimiz gerçekleşmezse Türkiye cehenneme döner” şeklinde konuşmalar yapmadınız mı? “PKK’nın ilk karakol saldırısı”nın yıldönümünde milletvekilleriniz “terör eylemleri sırasında veya bunlar sonucu yapılan operasyonlarda ölen PKK’lılara” övgüler yağdırıp, onları “kahraman” saymadı mı?Habur’dan gelen PKK’lılarla konvoy yapıp gezmediniz mi, yerel seçimlerde adaylarınızı PKK’nın belirlediğini kulaklarıyla duyup yazan gazeteciler olmadı mı?“Barışmak” derken, “birbirimizin acısını anlamak” derken; kimle kimin barışmasını kastediyorsunuz ve kimler kimlerin acısını anlayacak? Yani Siirt’te karakola saldırıp askerleri katleden terörist veya Ankara’ya, İzmir’e, Adana’ya bomba döşeyen teröristler ölmüşse onların acısı ile öldürdüklerinin acısı mı kıyaslanmalıdır? Kendi konuşmasını dinlese Selahattin Demirtaş da çözemezdi. Ama bu soruların hepsi cevap bekliyor, yıllardır yapılan tekerlemeler artık yetmez!***ABD Kuzey Irak’ta ordu mu kurdu?Başbakan Erdoğan’ın ABD Başkanı Obama ile görüşmesinde “PKK terörü ve bunun şehirleri-sivilleri de hedef alır hale gelmesi ve can kaybının iyice artması” ne şekilde masaya geldi bilmiyoruz. Görüşmeden sonra her zamanki kalıplaşmış ve anlam ifade etmeyen “iki büyük ülke..Terörde işbirliği” gibi sözlerden başka bir açıklama duyulmadı.Oysa bu ABD “kendi iki askerinin (veya sivilinin) canını kurtarmak için bile operasyon yapması” ile bilinir, yaptıkları sinema filmlerinde bile sık sık yer verirler bu yönlerine.. Çoğu da gerçekleşmiş olaylardan yazılan senaryolardır. Başkalarına olunca, hatta yüzlerce şehit birkaç ayda verilince ise umursamıyor, nasihatle yetiniyor. Bunun yanında emin bir kaynaktan duyduğuma göre; ABD yine kendi kafasındaki dengeleri korumak üzere “Kuzey Irak’ta 800 bin kişilik bir Kürt ordusu” kuruyormuş. Bir yandan bizim sırtımızı sıvazlarken diğer tarafta “Kuzey Irak planı” için yatırım yapıyor olmalı.Acaba Bay Obama’ya bu ordu da sorulabilir mi? Bakalım ne diyecek, açıklayanlar da kendi adamları imiş zira!
Şehit vermeden, en az birkaç yuvaya ateş düşmeden gün geçmiyor artık. Bu kez Siirt’in Pervari ilçesinde Jandarma karakoluna yapılan PKK saldırısında 6 şehit verdik, 11 askerimiz de yaralandı. Ve artık terör örgütü ile BDP için “açık ve net itiraf” zamanı geldi, zira hiç şüphe kalmadı ki bu katliamların tek nedeni “Türkiye’de de kurulmak istenen” Kürdistan’dır.Ne KCK operasyonları, ne tutuklanan BDP’li belediye başkanları ne de yıllardır söylendiği gibi “demokratik haklar” adı altında istenenler, sadece “Kürdistan”. Zaten baştan beri “Kürt sorunu” diye adlandırdıkları sorun da buydu, o zaman da nedenin bu olduğu belliydi ama nedense hükümetler bunu bir türlü dillendirmediler.Bir “akademisyen-gazeteci-siyasetçi kesimi”nden oluşan üçgenin onları yıllarca bu sözlerle oyalamasına, bugünkü ortamı yavaş yavaş, damardan girerek oluşturmasına göz yumdular. Belki onlar için de sadece; “Kürt sorunu” deyiminin anlamı ortaya çıkıncaya kadar üstünü örtüp yürümek, zaman kazanmak önemliydi, bilemeyiz. Son tabloya bakalım şimdi.. Ortada hala “kavram kargaşası” yaratmaya yönelik kesin bir şaşırtmaca yöntemi var. Artık ne dediği, ne istediği iyice anlaşılmaz hale gelen BDP bir yandan “Ayrılma, bölünme isteyen yok” derken bir yandan BDP’li Belediye Başkanı Ayşe Gökkan Urfa’da; Tarihi Kentler Birliği toplantısında çıkıp “Bu tür toplantıların Kürdistan’da daha sık yapılması gerekir” diyor. AHLAKİ, VİCDANİ GEREKÇE MESELESİHem “bölünme istemiyoruz”, hem ikide bir “Kürdistan” vurgusu.. Öte yanda BDP’li iki milletvekilinin “PKK’nın bir birimi olan TAK’ın sivilleri hedef alan Ankara saldırısı” sonrasında söyledikleri var. Bugüne kadar BDP “PKK saldırılarını kınayan” bir tutum içinde olmadı, aksine destekledi ama bu kez kendi milletvekilleri “Bu zihniyeti Kürtlerin özgürlük mücadelesinin tercümanı saymamız için hiçbir siyasi, ahlaki ve vicdani gerekçemiz olamaz.. Bu anlayışı toptan reddetmek insanlık sorumluluğunun vazgeçilmez gereğidir. Saldırıların hiçbir meşruiyeti yok, tarihte bu yöntemlerle elde edilen bir hak da yok” dediler.Onlar bunu derken polisin başarılı çalışmasıyla; Bodrum’u kana bulamak üzere en turistik “Barlar Sokağı” ile Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde araştırma yapan “PKK’lı bir terörist” yakalandı, Bingöl ve Adana’da da çok sayıda insanı öldürecek güçte patlayıcılar ele geçti. Arkasından Siirt’te PKK saldırısında 5 asker öldü.Yani TAK veya PKK hiçbir farkları yok, hepsi cinayet peşinde ve terör “sivil olsun-olmasın” kimi arkadan vursa, kimin canını alsa hepsi aynı suç!.. Nihayet BDP içinden daha sağduyulu ve “vicdana, insan canına önem veren” milletvekillerinin sesinin duyulması iyi bir gelişme ama sivilleri öldürmenin “ahlaki, vicdani, siyasi gerekçesi olamaz” da “bu kanlı terör eylemlerine karşı görevini yapan askeri-polisi öldürme”nin nasıl bir gerekçesi olabilir? NEYİN SAVAŞI ERTUĞRUL BEY?BDP’li Ertuğrul Kürkçü yukardaki konuşmasının sonunda “Erdoğan Hükümeti’nin savaş opsiyonunu masadan kaldırması gerekir. Yoksa TSK’ya verdiği direktif ve polis kuvvetlerini devreye soktuğu son projesi onun en çılgın projesi olacak” demiş. Aynen The Economist dergisinin bu konuda yazdığı cümleleri andırıyor. Peki madem ki Kürkçü de buna “terör” ve “teröre karşı savunma” yerine “savaş” diyor, “Kürtlerin özgürlük mücadelesi” diyor, “neyin savaşı” olduğunu da açıklasın.Ne için savaşılıyor? Hangi özgürlük?.. Tek cevabı var; Kürdistan.. Cevap bu ise ve zaten başka bir nedenle binlerce insanın öldürülmeyeceği de belli ise (aynı soruyu TV’de Ahmet Türk’e sormamın üzerinden en az 5 yıl geçti) neden dürüst davranılarak baştan ortaya konmadı da yıllar boyu onca cinayet işlendi? ÖZÜR MÜ BEKLENSİN?Bir yanda hala her gün asker-sivil, genç-yaşlı-çocuk demeden insanlar öldürülürken TSK ve polis devreye girmeyecek de ne yapılacak, Ertuğrul Kürkçü’nün önerisi nedir? Siirt’te “taksitle yeni aldığı arabasını kutlamaya giden” gencecik kuaför Zeynep Evin’in, üniversite öğrencisi kardeşi Nergis’in ve arkadaşlarının canını da alan PKK’nın “özür dilemesi” gibi, terör örgütünün özürleri mi beklenmelidir? Mesela “döşenen mayınlar” aranmamalı ve yerinde mi bırakılmalıdır?Siirt Pervari’de karakola yapılan terörist saldırısında şehit olan er Önder Turgay askere giderken evinin kapısına “mutlu dönecek ve sevdiğime kavuşacağım” diye yazmış, dönemedi ve kavuşamadı. İsyan eden ailesine “Ne yapalım, PKK’yı kıramayız, şehitlerin katillerini bulmak ve yeni şehitler vermemek için operasyon yapamayız” mı denmeli?HESAP TUTMADI!BDP gayet farkında ki “Türk ve Kürt kitleleri birbirine düşürerek bölünmeyi kolaylaştırma” planı tutmadı, ortada yeterli bir neden ve uygun ortam olmadığı için PKK “gerilla” olamadı, “terör örgütü” olarak kaldı. “Kürt sorunu” denen şeyin yalnızca “Kürdistan” meselesi olduğu ortaya çıktı. Şimdi terör cinayetlerine hız vererek son şanslarını kullanıyor, hala “terör baskısıyla kısa sürede sonuca gitmeyi” umuyorlar. Ve artık kendi milletvekillerinin yüreği bile dayanmıyor bu gidişe!***Cezalandırılmayan muhtıranın aktörü!Hürriyet Gazetesi’nde Enis Berberoğlu, Sedat Ergin, Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan’ın birlikte “4 Mayıs 2007, Erdoğan-Büyükanıt görüşmesi”ni çok yönlü olarak anlattıkları, dönemin baş aktörleriyle yapılmış röportajların da yer aldığı yazılar bu çok önemli ama üstü hala kapalı tutulan görüşmeye bütünlük kazandırması açısından yararlı ve takdire değer bir çalışmaydı. 27 Nisan muhtıracısı Yaşar Büyükanıt’ın röportajında yer alan konuşmaları ise insana milletle alay ediyor duygusu veriyor.. Sanki tek başına yazdığı ve kurumu TSK’nın “21’inci yüzyılda da antidemokratik müdahale peşinde” görünmesine neden olan, aylarca-yıllarca yerli ve yabancı basın tarafından kullanılan, tarihe de böyle geçen e-muhtıranın “sadece yazılmış olması ve zamanlaması” bile çok basit ve önemsiz bir olaymış gibi bunu bırakmış “seçim haritası”nı tartışıyor. MASUM (!) MUHTIRASeçim sonucu şöyleymiş de, “e muhtırasının etkisi olamazmış” da bunlardan söz ediyor. Muhtırasının; çok uzun süre “siyasete müdahale etmeyen” kurumunu 2007’de yeniden başa döndürmüş olmasının, o nedenle erken seçim kararı verilmesinin ve yarattığı “mağduriyet ortamı” ile seçim sonuçlarına kesin etkisinin tartışılır yanı yok aslında.. Aynı şekilde; somut olarak, açık seçik işlediği “siyasete ordu müdahalesi” suçunun ve doğurduğu bu sonuçların “bir iktidarı yerinden indirmek”ten farksız olduğunu da kendisinden başka (!) bilmeyen yok.İfadelerine bakınca “27 nisan muhtırasından bir hafta sonra yapılan Dolmabahçe görüşmesinde ‘devlet kurumları arasında yeniden güven’ ortaya çıkmış”.. Demek ki bazı muhtıralar “cici ve masum” olabiliyor, “siyasete antidemokratik müdahale” sayılmıyor, tam aksine pozitif gelişmelere yol açıyor.. Şimdi herkesin acilen eski anlayışı (!) yıkarak bu yepyeni bilgiyle değiştirmesi (!) lazım.Büyükanıt istediği kadar israrla “bildiri” desin, tüm dünya medyası da 27 Nisan’ı “muhtıra” olarak adlandırıyor ve bu sonuna kadar da değişmeyecek. Onun için Büyükanıt haritaya filan boşversin de “muhtıra vermemiş, darbe yapmamış gencecik insanların, gazetecilerin yıllardır ailelerinden-çocuklarından uzakta, küçücük hücrelerde mahkum hayatı yaşadığı” ülkede kendisi neden cezalandırılmadı, cezalandırılmıyor onu cevaplasın. Cevabı bildiğine şüphe yok çünkü..“Evren’le birlikte” cevaplarsa daha da iyi olur ***Somali’den önce..Başbakan Erdoğan’ın BM’de yaptığı Somali ile ilgili konuşması günlerce yazıldı, çizildi, çok beğenildi, bizim Somali’deki açlığa dikkat çekmeye çalışmamız da insani bir şey, doğrudur. Ama onlar açlıktan ölürken bizim insanımız da terörden ölüyor, şimdi bütün ülke, siviller de tehdit altında.. Öncelik “kendi ülkemiz-toplumumuz-güvenliğimiz” olmalı, günlerdir bunu sık sık tekrarladım.Siirt’te iki kızını PKK kurşunları ve bombalarıyla kaybeden, biri de hastanede ağır yaralı olan acılı anne Esmer Evin “Bu kanı kim bitirecek. Tayyip Erdoğan Siirt’ten milletvekili çıktı, bu kızlar onun akrabaları sayılır. İsrail’den, Somali’den önce bizi görsün” diye ağlamış. ABD’nin yalanlarına boş verip çözümü kendimiz aramak ve gündemimizi tümüyle buna ayırmak için daha kaç saldırı bekliyoruz? Manşetler daha kaç kez “Yine yüreğimiz yandı” diye atılacak?