Üniversite dayak ve hapisle açılırsa..

14 Ekim 2011

Dün birçok gazetenin manşetinde “şiddet” konusu vardı; kimi AB Raporu’ndaki “kadına karşı şiddet”le ilgili sert eleştirlerden, kimi PKK ile görüşmelerle “şiddet” ilişkisinden, kimi de “üniversitelerin açılışında öğrencilere uygulanan şiddet” en söz etmekteydi.İstanbul’da olsaydım ve eski İngiltere Başbakanı Tony Blair in Bilgi Üniversitesi ndeki konuşmasını dinleyebilseydim ben de aynı soruyu; “İRA ile anlaşmalarının püf noktalarını” soracaktım, Hürriyet gazetesi sormuş. Cevabı beni bir nedenle daha ilgilendiriyor, ben de “açılım” adı altındaki görüşme ve pazarlık süreci başladığı günden bu yana “terör örgütü eylemlerine son vermeden, silah bırakmadan” yapılacak her görüşmenin, kabul edilecek her talebin “yanlış sonuç” getireceğini söyleyenlerdenim.TERÖR SÜRERKEN ZOR!Yanlış sonuç çünkü bir yandan kanlı eylemleri devam eder, insanlar 5’er, 10’ar katledilirken görüşme yapıldığında, en basit mantıkla bile örgütün “terörü arttırırsak süreç hızlanır” düşüncesinde hareket edeceği ortadadır. Ve uzun yıllar İngiltere’ye karşı terör eylemleri yürüten İRA ile kendi döneminde müzakereleri başlatan (gerçi İRA’nın durumu PKK’dan çok farklıydı, daha haklı nedenleri vardı) Blair de “Biz İngiltere’de İRA şiddete son vermeyi kabul edince müzakereye başladık. Masada söylediklerini kabul etmememiz durumunda gidip insanları öldürmeyeceklerinden emin olmamız lazım.. Çünkü eğer insanlar teröre devam ediyorsa bu iş çok güçtür” diyor. Türkiye’de bu yapılmadı onun için de görüşmeler, arttırılarak süren terör eşliğinde yapıldı ve yapılacak.Öte yanda son günlerde “kadına karşı şiddet”in önlenmesi konusunda çözüm arama hızlanırken gelen AB raporu “polislerin yardım isteyen kadınları eve dönmeye ikna ettiğini, savcı ve hakimlerin yavaş hareket ettiklerini, aile mahkemelerinin ise sorun çözmekte yetersiz kaldığını” bildiriyor. Aslına bakarsanız bu AB raporunun hiçbir şeyden haberi yok. Savcılar ve hakimlerin sorunu “yavaş hareket etmek” değil, “yanlış hareket etmek”..SUÇU TEŞVİK EDEN HAKİM VE SAVCILARSavcılar kendilerinden koruma isteyen kadınlar “yokmuş gibi” davranıyor. Derhal koruma sağlanması, kadın ve çocukların sığınma evine alınması ve tedbir olarak “tehdit eden kocanın, akrabanın gözaltına alınması” gerekirken kadınları dehşet karşısında korunmasız bırakıyor. Hakimler ise neredeyse “öldürülen kadınları, tecavüze uğrayan çocukları bile suçlu çıkararak” suçlulara en ağır cezaları vermedikleri, verilen cezalara da bin çeşit hafifletici neden buldukları için benzer suçların işlenmesi artarak sürüyor. Yani hakim ve savcılar adeta “işlenen suçlardaki sorumluluğa ortak” durumdalar. Kısacası AB Raporu çok hafif kalıyor.Bu raporda “çocuk tecavüzcülerinin salıverilmesi, hatta toplu tecavüzlerde bile suçluların derhal hapse tıkılmaması” nasıl yer almamış, inanın bir AB yetkilisi bulsam yakasına yapışır “kendi ülkende olsa unutur muydun” diye sorardım.ŞİDDET ‘ŞİDDETLE” ÇÖZÜLEMEZ!Ama.. Birçok üniversitede olduğu gibi İstanbul Üniversitesi’nde de hükümet üyelerinin bulunduğu akademik yıl açılış töreninde “parasız eğitim” isteyen protestocu öğrencilerin polis dayağı ile, ayaklar altına alınarak tutuklandığı, şiddetin alası ile daha öğrenci iken tanıştığı ve tabii gelecekte de “kendisinin başvurma olasılığı yaratılan” bir ülkede kadına karşı şiddete, işlenen cinayetlere nasıl çözüm aranabilir onu düşünmek lazım.Acaba her seferinde aynı şiddet yerine Başbakan ve bakanlar bu gösterileri görmemiş gibi davransalar ama “nedenini dikkate alacaklarını” açıklasalar çok mu zor.. Dün yine işe giderken “dayak yediği için ayrılmak istediği kocası tarafından sokak ortasında altı yerinden bıçaklanarak öldürülen” gencecik kadının haberi vardı. Dayaktan kaçıp annesinin yanına yerleşmiş, işe bile onunla gidiyormuş. O ananın halini bir düşünün şimdi, onun hayatı da bitmedi mi sizce?Şiddet “şiddetle” çözülemez, lütfen ülkeyi yönetenler bunu görsünler artık!*****Araba motorunuzdaki kedi yavruları!Birkaç kez şahit oldum, bazılarını kurtarmayı başardık, bazıları ise kaybedildi. Kedi yavruları soğuk havalarda ısınmak veya tehlikelerden korunmak için araba motorlarına saklanıyor. Sabahları arabanızı çalıştırmadan önce sadece iki dakika durur ve kapağı açarak motora göz atarsanız onların hayatını kurtarabilirsiniz. Düşünün anne ve kardeşlerinin kucağından bir anda ölüme gidiyorlar.Ben bunu şimdi belediyelere ve HAYTAP gibi kuruluşlara da söylüyorum, sokaklara asılacak “Çalıştırmadan önce araba motorunuza bakın, bebek kedileri kurtarın” afişleri çok yararlı olur. Lütfen siz de unutmayın, hayvan dostu olun! Düşmanı o kadar çok ki bu kadarı bile farklılık yaratır!

Devamını Oku

Erkek öğrenci ‘potansiyel tacizci’ mi?

13 Ekim 2011

Acaba hiç mi doğru bir kararı övemeyeceğiz, 21’inci yüzyılda hala mı abuk subuk olaylarla-kararlarla uğraşacağız, üzülüp duracağız diye düşünüyorum. Babam 25 yıla yakın süre milletvekili ve senatör olarak parlamentoda bulundu, bazen onun yıllar önce aldığı notlar elime geçiyor, inanın bugün hala aynı sorunlar veya benzerleri karşımızda.. Mesela o da “rüşvet” olayı üzerinde durmuş, önlenmesi için çalışmış ama bu konudaki konuşmalarını da hatırlıyorum, durumun düzeleceğinden çok ümitsizdi..“Müfettiş gönderiyorsun, o da rüşvet yiyor, buna nasıl çözüm bulunabilir ki” diyordu (bence suçluyu binde bir de olsa yakaladın mı en ağır cezayı verip bunu da duyuracaksın, mükemmel çözüm bu Türkiye için. Batı’da niye yok?).. Mesela, Ermeni soykırım iddiasını bölgelerine giderek de araştırıyordu, bugün hala aynı noktadayız.“Kadın ve çocuk tecavüzleri, kadın cinayetleri” konularında ise o yılları fersah fersah geçtik daha beter durumdayız. Belki ancak bugün, yeni Bakan’la çözüme biraz daha yakın, o kadar!ARKADAŞ DEĞİL, SEKS OBJESİ!Daha önce Mersin’de “erkek ve kız öğrencilerin birbirine 45 santimden fazla yaklaşması ve yan yana oturması” yasaklanmıştı, şimdi de Antalya Muratpaşa İlçesi Milli Eğitim Müdürlüğü “bu mesafenin 1 metreden az olmamasını” istemiş. Yani demek ki Türkiye’de kazık gibi yaşını başını almış, çoğu dede olmuş sapıkların işlediği iğrenç suçlara öğrencileri ortak edeceğiz.Onların kafasına okulda kardeş gibi gördükleri kız arkadaşlarını “birer seks objesi” olarak sokacağız. Onlara “sizin de bu suçu işleyebileceğinizi düşünüyoruz” demiş olacağız. Bu karardan sonra okul arkadaşlarına hangi gözle bakmalarını bekliyor bu pek parlak buluşlu Milli Eğitim Müdürleri? Ve bu kararın arkasından okulda ve okul araçlarında ayrı bölümlere oturmaları, hatta bazı okullarda ve kurslarda zaten uygulaması çoktan başlamış olan ayrı araçlar, kız öğrenciye kadın öğretmen verilmesi gibi kararların gelmesi doğal değil midir?MÜDÜRLER SORGULANMALIBizlerin okul döneminde, hatta anne babalarımızın döneminde böyle bir sorun yoktu, hiç de duyulmadı. Benim annem öğretmenliğe de Antakya Erkek Lisesi’nde başlamış ama (Antakya’nın en güzel kızıydı denmesine rağmen) tek bir sorun yaşamamış. Şimdi, 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde böyle bir sorun mu yaratacağız?Erkek öğrencileri potansiyel tacizci yapan ve öğrenciler arasındaki doğal, temiz arkadaşlığı yok edecek bu uygulama derhal önlenmeli ve “bu müdürlerin davranışlarının nedeni” sorgulanmalıdır. Milli Eğitim müdürleri eğer “taciz”i önlemeye çalışıyorlarsa okullarda “kızlara, kadınlara saygı duymayı, onları rahatsız edici davranışlardan sakınmayı, taciz-tecavüz girişimiyle karşılaşıldığında neler yapılması gerektiği, hangi birimlere haber verilebileceği” gibi konuların öğretilmesini sağlasın.Bakanlığa bilfiil zarar da veren bu çağdışı kararları filan duymak istemiyoruz artık!****Canını seven tuza dikkat etsin!Bu ara o kadar çok seyahat ettim ki artık uzun süre yerimden kıpırdamak istemiyorum ama bu hiper aktif durumum yok mu kararlarımı unutturuveriyor bana..Neyse efendim, yine “konuşma yapacağım” bir toplantıya katılmak üzere gittiğim Ankara’dan dönerken tesadüfen uçakta Türk Böbrek Vakfı Başkanı ve aynı zamanda Türkiye Kimya Sanayicileri Derneği Başkanı Dr. Timur Erk’le yan yana oturduk. Bir “gazeteci-kimya mühendisi” ne yapar bu durumda; sağlık konularına dalar değil mi, aynen böyle oldu..Bir çok konudan söz ettik ama özellikle “aşırı tuz tüketimi” ile “sağlık” arasındaki ters orantıyı size de mutlaka bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Çoğumuz tuz ve şekerin, pasta-çörek-börek gibi karbonhidrat ve yağlı yiyeceklerin fazlasının zararlı olduğunu bilmekle beraber tehlikeyi fazla dikkate almıyoruz. Oysa Dr. Erk genelde bir günde 6-7 gram tuz yeterliyken Türkiye’de insanların ortalama 18 gram tuz tükettiğini, bunun Adana-Urfa gibi yerlerde 24 grama kadar çıktığını söylüyor.“Aşırı tuzun tansiyonu hızla yükselttiğini, şeker hastalığı ile hipertansiyon bir araya geldiğinde böbreklerin iflas ettiğini” anlattıktan sonra “Türkiye’de yaklaşık 60 bin kişinin böbrekleri işlevini yitirdiği için dialize girdiğini” belirtiyor. İngiltere’de yapılan bir araştırma “gıdalardaki tuz oranı %10 düşürüldüğünde, hastaneye gidenlerin oranında %22 azalma olduğunu” göstermiş. Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk bu tehlike için 2 çözüm öneriyor;1-Evlerde ve restoranlarda masada tuz olmasın, istek varsa getirilsin.2-Ürünlerin üstüne “tuz miktarı” yazılsın ki günde 6-7 gramın fazlası kontrol edilebilsin. Benden hatırlatması, Sayın Erk’e çok teşekkürler.****Kutlanacak başarı!Başrolünü ünlü sinema ve tiyatro sanatçısı Kevin Spacey’nin oynadığı, Shakespear’in “3. Richard” oyunu Türkiye’de büyük bir ilgiyle izlendi. Ben İstanbul dışında katıldığım toplantılar nedeniyle izleyemedim (dün de yazdığım gibi Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki “kadın paneli”ne, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde dün yapılan İngiltere eski Başbakanı Tony Blair’in konuşacağı toplantıya da çok üzülerek katılamadım) ama biletlerin bir günde tükendiğini, bakanların, milletvekillerinin bilet bulmak için sıraya girdiğini, izleyenlerin hayranlığını hala dinliyoruz.Bu dünya çapında kültür-sanat olaylarını Türkiye’de de izletme gayreti gösteren, her şeyden önce bunu düşünen, planlayan kurum ve kuruluşlar takdiri, her tür övgüyü hak ediyorlar doğrusu.. Vodafone ve İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nı (İKSV) gönülden kutluyorum.

Devamını Oku

Deniz Feneri’ndeki iddialar açıkça tartışılmalı!

12 Ekim 2011

Dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında “elinde iddiasıyla ilgili dosya ile” yaptığı açıklama bir anda gündemin zirvesine yerleşti. Yerleşmeyecek gibi değildi zira “İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın Deniz Feneri davasıyla ilgili yönlendirme yaptığı” iddiası daha önce de (Eylül başında) basında yer almış ve Bakan “Hiçbir davada yönlendirmesi olmadığı” şeklinde bir açıklama yapmıştı.Ama bu kez Kılıçdaroğlu “dosyası elimde” dediği iddiasında “İçişleri Bakanı’nın Koruma Müdürü’nün Kırıkkale Belediye Başkanı’yla yaptığı görüşmelerin, Başkan’ın bu görüşme ardından aradığı diğer kişilerle yapılan konuşmaların, ‘Deniz Feneri operasyonu nedeniyle işyerlerinde arama yapılacağı’ haberinin Koruma Müdürü tarafından verildiği bilgisinin”, yani tüm telefon konuşmalarının, somut verilerin hepsi “dakikasına, saniyesine kadar” kaydedilmiş.İçişleri Bakanı Beşir Atalay ise bunun üzerine hemen bir açıklama yaparak tekrar “Hiçbir davayla ilgili yönlendirmesi olmadığını” belirttikten sonra Kılıçdaroğlu’nun iddiasını “Parti içi rahatsızlıkları geri plana düşürmek için sarıldığı bir yöntem” olarak göstermiş. Oysa durum “söz konusu tüm konuşmalara net açıklama getirilmesini” gerektirecek kadar ciddi. Ve yine bu olayda da taşları doğru yere oturtmak “gelecekte benzer olayların yaşanmaması açısından” da çok önemli.HÜKÜMETTE OLSA AÇIKLAMAZ MIYDI? Eğer böyle bir konuşma tüm detaylarıyla Kılıçdaroğlu yerine Bahçe-li’nin elinde olsaydı.. Veya Hükümet’in elinde “muhalefet partilerinden herhangi birini suçlamaya yetecek kadar delille” var olsaydı, onlar açıklamazlar mıydı? Hele referandum, seçim gibi bir dönemde olsa kıyamet kopar, bu partiler her tür hakaret ve suçlamayla karşılaşırdı. Şimdi hakarete, özellikle topluma örnek konumdaki insanlarla ilgili “siyasette hakaret”e karşıyız elbette ama diğer partilerin de böylesine önemli bir konuda konuşma hakları olmalıdır.Aslına bakarsanız, yargıdaki olaylara, soruşturmalara “siyasi baskı” karışmaması, bir bakanlığın asla müdahalesi olmaması açısından da çok önemlidir, ülkeyi yöneten kişilerin özellikle de en önemli iki bakanlığın (İçişleri ve Adalet ) böyle bir müdahaleyi yapmasının “iyice kabul edilemez” olması açısından da önemlidir, milletin gerçekleri öğrenme hakkı açısından da..Bu arada Adalet Bakanlığı da bir açıklama yaparak Kemal Kılıçdaroğlu’nun iddialarını yalanlamış ve örneğin “Deniz Feneri soruşturmasını yürüten Cumhuriyet savcılarının Adalet Bakanlığı tarafından görevden alındığı” iddiasına karşılık “Şüpheli avukatları tarafından yapılan şikayetler sonucunda HSYK tarafından adli sürecin başlatıldığını” bildirmiş. Şimdi tamam, artık Türkiye’de hiçbir ciddi konuda fazla soru sorulamıyor, yapılan açıklamalar neyse onunla yetiniliyor ama bazı sorular da halı altına itilecek gibi değil.BU DAVA NEDEN FARKLI?Örneğin, bugüne kadar diğer davalarda sanıklar ve avukatları tarafından yapılıp da hiç dikkate alınmayan şikayetler neden bu davada hemen çözülmüş? Bazı davalarda avukatlar “iddianame dosyası bile bize verilmiyor” diye çırpındıkları halde bir değişiklik olmadı, bazıları “savcılardan şikayet ettiği halde” değişmedi. Bazı davalarda insanlar “daha iddianame hazırlanmadan ya da deliller toplanmadan” içeri tıkılırken.. Ve “delil karartırlar, kaçarlar” gerekçesiyle tanınmış bilim adamlarının, gazetecilerin tutuksuz yargılanmasına izin verilmezken.. Deniz Feneri’nde Alman Mahkemesi davayı bitirmiş olduğu ve “asıl failleri açıkladığı” halde çok uzun bir süre dava bir türlü açılamadı ve o arada karartılacak delil de herhalde kalmadı.Kısacası “ortada konuşacak hiçbir şey yok, vaveyla ediyorlar” gibi bir durum mevcut değil. Bugüne kadar birçok dava “telefon kayıtları” üzerinden sürdürüldüğüne göre, hatta “sehven eklenen suçlamalar” bile dikkate alındığına göre, bu iddiaya da farklı muamele yapılmaması, geçiştirilmemesi gerekir. Siyasetçilerin birbirleriyle polemiğe girerek bu önemli sorunu çözmesi mümkün değil, tüm partilerin katılımıyla Meclis’te tartışılmalıdır. *****BDP bu askerler için neden aracılık yapmıyor?Roj TV PKK’nın kaçırdığı kaymakam ile 2 askerin görüntülerini ve ailelerine mesajlarını yayınlamış. Bu askerler ve kaymakam uzun süredir PKK tarafından esir tutuluyor ve adeta unutulmuşlar gibi bir hava var.BDP daha önce kaçırılan askerler için “Biz onları geri getiririz” diyerek araya girmiş ve gerçekten de sağ salim dönmelerini sağlamıştı. Şimdi neden teklif etmiyor, neden o insanlar ailelerinden uzakta, hepsi endişe içinde bekletiliyor anlayan var mı? Yoksa bu kez onları unutacak kadar çok mu meşgulüz?*****‘Kaçak kullanım’a büyük tepki!Kısa süre önce ben de yazmıştım, kaçak elektrik kullanan insanların “ödemedikleri paraları faiziyle ödemeleri gerekirken, bu sorumsuzluğun cezasını “vergisini, faturalarını zamanında ödeyen saygılı ve dürüst vatandaşa yüklemek büyük haksızlıktır” demiştim. Aradan geçen zamanda faturalarla ilgili çok sayıda şikayet geldi.Hepsi de “kaçak elektrik” adı altında faturalara eklenen ekstra borçlara itiraz ediyor ve “namuslu olduğumuz için mi cezalandırıyoruz”, “kanımıza dokunuyor” gibi tepkiler gösteriyorlar. Anayasa’daki “eşitlik” ilkesine de aykırı olan bu emrivaki ne zamana kadar sürecek acaba?

Devamını Oku

Jennifer Lopez’in filmi yol gösterebilir!

10 Ekim 2011

Cumartesi günü başlayan Antalya Altın Portakal Film Festivali biliyorsunuz kadın cinayetlerinin, çocuk tecavüzlerinin tavan yaptığı bu yıl “kadın (ve şiddet) temalı” olarak yapılıyor ki Antalya Belediyesi’ni bu nedenle kutlamak gerek.. Ben de 11 Eylül’de yapılacak panelin moderatörü ve konuşmacısıydım. Sonradan tarih değişip ayın 12’sine alınınca bir başka toplantımla çakıştı, bu nedenle orada olamayacağım. Bunu yazmamın nedeni geçen hafta karşılaştığımızda Bakan Şahin’in de sorması, demek ki ismim broşürlere konmuş, gidemeyeceğim için üzgünüm ama umuyorum ki bu konu orada da“sonuç sağlayacak şekilde” tartışılacaktır.***“Eşi kendisine aşırı şiddet uyguladığı için ‘sığınma evine kaçan, sonra barıştığını sanarak evine dönen 2 çocuklu kadının eşi tarafından sırtından bıçaklanarak öldürüldüğü”nü gösteren fotoğraf”ın neden ‘ARTIK’ yayınlanabileceğini anlatmıştım dün.. Biz bunları yazar ve tartışırken başka kadınların aynı şekilde “çoğu işsiz veya cezaevinden hafif cezalarla bırakılmış eşleri tarafından” öldürüldüğünü de vurgulamakta ve ‘Acil çözüm bulunmalı, konuşmakla kaybedecek zaman yok’ demekteydim. Bunu “Kadına karşı şiddet”le ilgili her toplantıda da israrla vurguluyor, bazen hala “Tartışıyor olmamız bile bir adımdır” gibi çok geç kalmış, anlamını yitirmiş tepkilerle de karşılaşıyorum. Benim haklı olduğum ise her seferinde “aynı gün” ortaya çıkıyor. Dün sabah gazeteleri elime aldım ve (kadına karşı şiddet haberlerini yakından izleyen) Hürriyet’te “10 ayrı suçtan sabıkası bulunan, işsiz kocası tarafından ‘bıçakla boğazı kesilerek ve 26 bıçak darbesi ile’ öldürülmüş olan 30 yaşındaki Güneş Koca”nın haberini gördüm. Polis eve geldiğinde katil kocanın yanında çiftin “1.5 ve 8 yaşındaki çocukları” da varmış ve dikkatinizi çekerim; o sırada bıçaklanmış olan anneleri de yerde yatıyor ve bu olayı, bu tabloyu hayatları boyunca unutmayacak, asla normal yaşamlar süremeyecekler.ÇOCUKLARINI DA ÖLDÜRMÜŞ OLUYORLAR!Yani bu davalar aynı zamanda “çocuğa karşı şiddet”tir, böyle de yargılanmalıdır ve öldürülen annelerin fotoğrafını medyada kullanın ya da kullanmayın, o fotoğraf çocuklarının zihnine derin şekilde kazınmış olacaktır. Taşları doğru yerine oturtmamızın önemine inandığım için konuyu sürdürmekte kararlıyım. Bakın mesela bu olayda “öldürülen kadının fotoğrafı” gazetede yoktu ve daha önce duyup da ertesi gün unutuverdiğimiz sayısız benzerleri gibi bunu da unutacak ve çok daha önemsiz olaylarla zaman tüketeceğiz. O zavallı, masum çocukların bundan sonra ne acımasız bir hayatla karşılaşacağı da bizi etkilemeyecek. Oysa fotoğraflarında detaylarla izlediğimiz Ayşe Paşalı cinayeti ve Habertürk’teki tartışılan fotoğraf aklımızdan çıkmayacak ve belki daha acil bir çözüme neden olacak.Bin kez tekrarlayacağım ki; bu kadın cinayetleri ile çocuk tecavüzleri “terör ve yargıdaki yanlışlar”la birlikte Türkiye’nin en önemli sorunudur ve artık Başbakan’ın da mutlaka değinmesi gereken sorundur bence. Devamlı 20-25 yaşındaki gencecik kadınların “cezaevinden bırakılmış, işsiz kocaları tarafından” öldürülmesi haberlerini okuyoruz, Güneş Koca’yı bıçakla boğazını keserek ve 26 bıçak darbesi ile öldüren adam da cezaevinden çıkmış, hem de 10 ayrı suç işlemişken.. Üç gün önce “cinayetten yatıp çıkan” bir koca öldürmüştü eşini..TEDAVİDEN ÖNCE CEZABu ağır suçları işleyen insanları üç-beş yıl hapis sonunda salıvermenin nelere mal olduğunu biz görüyoruz da hakimlerin gözleri, vicdanları özürlü mü?Yukardaki cinayet haberinin üstünde yer almıştı; Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan (eski adı kullanıyorum, zaten yenisini o da beğenmiyor) Fatma Şahin “Eşine elini kaldıran erkeklere psikologlarla zorunlu tedavi uygulanacağını” açıklamış. Güzel bir karar ama mesele artık el kaldırma değil “çocukların gözü önünde 25-30 yerinden bıçaklama, kurbanlık koyunlar gibi boğazını kesme” noktasında.. Haberler “dayağı” değil, “en vahşi cinayetleri” anlatıyor.Ve yapılacak üç şey var; Önce konuyu acilen “Meclis’te ele alarak en ağır cezaların verilmesini ve ne pahasına olursa olsun sonuna kadar UYGULANMASINI” sağlamak..Okurumuz Bersan Özcan’ın hatırlattığı gibi; mahkemenin verdiği hapis cezalarının beşte birini uygulatan çağdışı İnfaz Yasası’nı değiştirmek. Aynı süreçte her şehir, kasaba, köyde tüm kadınlara “saldıran kocalara karşı kendini savunma tekniklerini öğretmek için kurslar açmak”.. TV’lerden her gün bu ağır cezaları ve kursları duyurmak..(Ki ensest başta olmak üzere çocuk tecavüzü ve töre cinayeti potansiyel suçlularına ve halen suçu işlemekte olanlara da “en ağır cezaları” duyurmak çok önemli.)TÜM KADINLAR İZLEMELİZaman zaman kanallarda gösterilen, Jennifer Lopez’in başrol oynadığı ve adı “Enough” yani “Yeter” olan harika bir film vardı bunu anlatan.. Çocuğuyla birlikte “şiddet uygulayan kocadan” kaçıyor, şehir şehir dolaşıp başaramayınca son çare olarak çözümü bir “döğüş kursuna” gitmekte arıyor. Ama öyle böyle döğüş değil, kendisinden çok güçlü olan adamı perişan edecek tekniklerin öğretildiği bir döğüş.. Kurslarda önce bu film izletilmeli, sonra da aynısı öğretilmeli..Filmin sonundaki olayın gerçekleşmesi şart değil ama kadınlar hiç değilse “ölüm tehlikesi” karşısında tam savunmasız kalmaz ki örneğin “Alışverişlerini eve taşıyan market çalışanı tarafından tecavüz amaçlı saldırıya uğrayan ve beyin kanaması geçiren kadın” bilseydi durum çok farklı olabilirdi. (Bu olayda da sanık kurtulmak için ilk ifadesini değiştirdi, hakimler ağır cezayı vermelidir. Suçlulardan korkuyorlar mı anlaşılmıyor.)Bakan Şahin’den rica ediyorum, daha önce düşülen hatalar da hep “zaman kaybı”ndan kaynaklandı, artık en radikal çözümün, en kısa sürede (aylar değil, günler içinde) uygulanması gerekiyor. Tek ümit onun Meclis’i de harekete geçirerek bunu başarması.Ümitle, “yeni bir cinayet haberi duymadan gerçekleşeceğini umarak” bekliyoruz!*****Öcalan bırakılmadan terör bitmezse..BDP Meclis’e geldi, görüşmeler sürüyor diye Türkiye oturmuş “teröre kısa sürede çözüm” bekliyor. Oysa BDP’nin (her ne kadar “Biz PKK’nın siyasi kanadı değiliz” diyorlarsa da) terörün bitmesi için Öcalan’la birlikte öne sürdüğü şartlar belli; Başta “özerk bölge” kararının yeni yapılacak anayasada verilmesi ve “Öcalan’ın serbest bırakılması”.Zaman zaman “Öcalan ev hapsine çıksın” deseler de bunun “serbest bırakılsın” anlamına geldiğini bilmeyen yok. Hafta sonunda PKK’nın Kandil’deki lideri Karayılan’ın “MİT-PKK görüşmelerinde; özerklik ve Öcalan’ın serbest bırakılması konularında anlaşma sağlandığını ama seçime kadar bu anlaşma kabul ediliyor gibi görünmesine rağmen sonradan Hükümet’in tavır değiştirdiğini” anlatan bir açıklaması duyuldu.SEÇİM ÖNCESİ SORULMUŞTUDün ise BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Gemlik’te yapacakları yürüyüşe izin verilmediğinde yaptığı konuşmayı duyduk; “Ülkeye barış gelmesi için yollara döküldük, hakarete uğradık. Öcalan serbest kalmazsa barış olmaz. Ak Parti bunu biliyordu, geçmişte kabul etmişti, görüşmeler sürdürüyordu” diyor. Kısacası PKK da, BDP de “Hükümet adına görüşme yapan heyetin taleplerini kabul ettiğini ama sonradan durumun değiştiğini” söylüyorlar. Referandum ve seçim öncesinde “PKK hangi vaadler karşısında seçim sonuna kadar eylemsizlik kararı aldı, açıklansın” sorusunu ben de birkaç kez sormuştum.Seçim sonrası eylemsizlik kararının hemen bitirilmesi ve terörün şehirlere de yöneltilmesi ise “Verdiğiniz sözü derhal tutun” anlamına geliyordu ki Öcalan “Hükümet kurulmasını bekleyemeyiz, mevcut bakanlarıyla karar versinler” bile demişti. Her gün yeni şehitler verdiren terör sürerken, asker ve siviller hayatını kaybederken, bu anlatılanlar konusunda Hükümet’in net bir açıklama yaparak; MİT-PKK görüşmelerinden bu yana neler olduğunu anlatması mutlaka beklenecektir.“Gerekirse yine görüşülür” deniyorsa, “seçim öncesi kabul etmişlerdi” iddiasının ne kadar gerçek olduğunu öğrenmek de milletin hakkıdır.

Devamını Oku

Fotoğrafa kızıyorsunuz çözümünüz nedir?

9 Ekim 2011

Bir olaya düz mantıkla, en kolay ve kestirme yoldan baktığınızda veya sadece “şiddet görüntülerinden rahatsız olan ve bunları herkes için de rahatsız edici bulan” bir vatandaş olarak baktığınızda “gördükleriniz ve duygularınız” farklıdır, “olayların içinde olduğunuzda ya da çok yönlü, her açıdan bakmaya çalıştığınızda” durum çok başkadır. İlk anda internetteki ve dün gazetelerdeki tepkilerin büyük çoğunluğu “Habertürk’ün sürmanşetinden verilen ‘dayakçı kocası tarafından sırtından bıçaklanmış olan kadın’ fotoğrafının yayınlanmaması gerektiği” yönündeydi. Oysa ben dün ‘yayınlanabileceği’ görüşünde olduğumu yazdım.Kadın ve Aile Bakanı Fatma Şahin’in görüşünden de farklı, zira o “toplumun ajite olmamasını, şiddetin bu kadar baskın şekilde göze sokulmamasını, basının bu yönde duyarlı davranmasını” tüm diğer belirleyici özelliklerin önüne koymuş olabilir, doğaldır. GERÇEK BUNDAN DAHA VAHŞİ Ama bana göre örneğin Ankara Üniversitesi Kadın Sorunları Merkezi Başkanı Prof. Serpil Sancar’ın;“Gerçek bu fotoğraftan daha vahşi, şiddeti teşvik etmediği sürece bu fotoğraf yayınlanabilir (...)Kadına yönelik şiddeti gösteriyor. Gerçeği göstermek bana göre kötü değil, kan görmek insan vicdanını yaralar ve harekete geçirir” şeklindeki görüşü daha doğruydu. Balçiçek Pamir’in “Niye katilin fotosu yok? Niye onu deşifre etmiyoruz” bölümü, “çocuklarının bu fotoğraftan üzüntü duyacağı” sözleri haklıydı.Ahmet Hakan’ın ilk bakışta “Bu kadarı fazla, bakamadım” demesine rağmen biraz daha düşündüğünde “Yıllardır bir avuç sivil toplum örgütü kadına yönelik şiddete dikkat çekmek için yırtınıyor, takan var mı, vicdan sızlatması gereken şiddet haberleri gazete köşelerinde yayınlanıyor, etkilenen var mı” diyen, “Bizim bakmaya bile dayanamadığımız o görüntü, bazı kadınlar tarafından her gün yaşanıyor. Karşımızda sert, sarsıcı ve çok katı bir gerçek var” diyen (ki neredeyse aynı cümlelerle anlatmışız) görüşü bana göre doğruydu.ŞİDDET CANAVARLIĞA DÖNÜŞTÜ“Aynı fotoğraf bundan 10 yıl önce, hatta birkaç yıl önce kullanılmış olsa” ben de karşı çıkardım. Ama 20 yıldan uzun süredir kadın ve çocuklara karşı şiddet konusunda sivil toplum örgütleriyle birlikte mücadele verir, konunun “basında gündemde kalması ve çözüm bulunması” için çırpınırken.. Bugünküne benzer yüzlerce fotoğrafa saatlerce donup kalarak bakar, geride kalan masum yavrular-ana babalar için yazılar döşenirken onlar gibi yakından gördüm ki şiddete “hak ettiği cezaların verilmemesi, hükümetler tarafından da acil çözüm aranmaması”, “toplumun gereken duyarlılığı gösterip tepkisiyle destek vermemesi” nedenleriyle şiddet son zamanlarda iyice “canavarlığa, barbarlığa” dönüştü.Çözüm için ulusal ve uluslar arası örgütlerle, siyasetçilerle yaptığımız toplantılarda hala “Şiddetin tartışılıyor olması bile önemli” diyenler var ki asla kabul edilir şey değil artık.. Çarşamba günü Ankara’daki toplantıda bunu söyledim, Cuma günü yine Ankara’da katıldığım Türkiye Veteriner Hekimleri Derneği toplantısında aynı şeyi “sokak hayvanlarının karşılaştığı çağdışı şiddet” için de söyledim; 21’inci yüzyıldayız, medeni bir ülke olma iddiasındayız ve hala yıllardır bu olayları görüp duymamıza rağmen köklü bir çözüm üretmemiş olmamız sevinilecek değil, çok üzülmemiz gereken bir durumdur. Biz konuşurken bu topraklarda binlerce kadın, çocuk ve diğer canlılar şiddetin pençesinde kıvranıyor. Onları kurtarmak zorundayız, köşelerimizde oturup sadece kendimizi düşünemeyiz, kahredici saldırıları ve ilgisizliği film gibi izleyemeyiz, yalnızca popüler konulara, siyasete vs’ye sarıp onları erteleyemeyiz, nokta son.*****Bebekleri yakmamız bile eleştirildi!Yaz başında kadın cinayetleri aynen “kocası tarafından sırtından bıçaklanarak öldürülen Şefika Etik olayındaki gibi haberlerle” devam etmekteydi. Sivil toplum kuruluşları TBMM kapanırken “Kadın cinayetlerine, çocuk ve kadın tecavüzlerine, ensest denen aile içi çocuk tecavüzüne ağır cezalar getirmeden Meclis’i kapatamazsınız” diyerek, “Bu vahşetten utanıyoruz” diyerek Meclis’in önünde (benim de katıldığım) büyük bir eylem yaptılar. TV ve gazete haber merkezlerinin büyük ilgi gösterdiği ama köşe yazarı ve sanatçıların günlerce çağrı yapılmasına rağmen katılmadığı, hiç değilse kadın vatandaşların, annelerin bile koşup gelmediği bu gösteride “bebeklere, çocuklara dahi tecavüz eden vahşilere ceza verilmemesine” tepki olarak, çocuklar böyle yanıyor ama umursamıyorsunuz mesajı vermek için “oyuncak bebekler” yakmıştık.Ona bile internette “bebeklerin ne suçu var” diye (nasıl anlıyorlarsa artık) karşı çıkanlar oldu. Peki çok affedersiniz ama dikkatleri çekmek, duyarsızlığa son vermek için, en ağır cezaların en kısa zamanda verilmesini sağlayacak yasaların çıkarılması için ne yapmalı acaba? Oturduğunuz rahat köşelerden eleştireceğinize bir fikir de siz üretseniz?4 YAŞINDAKİ ÇOCUĞUN TRAJEDİSİFotoğrafın kullanıldığı Habertürk’ün Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı birkaç yıl önce bir yazıma karşılık bana hakaret, saygısızlık içeren, avukatların ise “düpedüz ayırımcılık ve kadına karşı psikolojik şiddetti” dediği bir cevap vermişti. Dava açıp kazandığım ve para cezasına mahkum olduğu bir cevaptı o.. Köşesinde o yazıdan dolayı (eşinin de tepki göstermesi üzerine) tüm kadınlardan özür diledi. Ama ona bu nedenle kızgın olduğum için şimdi Habertürk’e “söz konusu fotoğraf nedeniyle” saldırıya geçilmesini onaylamam da gerekmiyor.Bir tek hata var bence, sırtından bıçaklanan talihsiz kadının fotoğrafı ‘çıplak vücudu buzlanma ile gizlenerek’ verilebilirdi. Çocuklarının bu fotoğraftan fazlasıyla etkilenecek olması doğrudur, aslında buzlanma yapılsa da onlar için durum değişmeyecekti ama öte yanda çoğu kez o çocuklar annelerinin karşılaştığı dehşeti zaten dakika dakika onunla yaşıyorlar, babalarının yaptıklarını biliyorlar, kadın uzun süre dayanılmaz şiddetten sonra sığınma evine kaçmış, orada yaşamışken, evde her an korku içindeyken gizlemek mümkün mü? Ayşe Paşalı’nın “yüzü dayaktan dağılmış, morarmış” fotoğrafı, delik bucak kaçışı çocuklarından gizlenebildi mi?O acı fotoğraf bile insanların “adalet” isteyerek haykırmasına yetti mi, cinayete kadar kimse onu korumayı düşündü mü?Dünkü yazımda değindiğim, Hürriyet’te çıkan haberde; “Beni kurtarın” diye sokağa fırlamış genç kadın bayıldığında ona üzüntüyle bakan 4 yaşındaki kızının fotoğrafı “kan, bıçak ve kadının çıplak vücudu olmadığı için” daha az üzüntü verici değildir ama bu olaylar “iyice sinirleri ayaklandırmadığı zaman” bizi etkilemez hale geldi.AYŞE PAŞALI’NIN AVUKATIKadın cinayetlerinde simge haline gelen Ayşe Paşalı’nın avukatlarından ve kadın hareketinin öncülerinden TKB Başkanı Sema Kendirci ile konuştum; O da şiddet olaylarında gerçeğin gösterilmesinin gerektiğine inanıyor ama “Bu fotoğrafların buzlanarak verilmesinin daha doğru olacağını, öldürülen kadının çıplak vücudunun yayınlanmasının yanlış olduğunu” söylüyor ve “bu tür fotoğraflar sık sık basılacak olursa bir süre sonra onlara bile alışılır hale gelmesi” endişesini vurguluyor. “Ayşe Paşalı 12 bıçak darbesiyle öldürüldü ama o bıçağın bile suç aletlerini sayan yasa maddesinde yer almadığını yazanlar oldu. Sayılsaydı bir ceza daha alacaktı. Bir hukukçu olarak iddia ediyorum bu karardan sonra mutfak bıçağı ile cinayetler arttı, medya dikkat etmeli” diyor.Ben ise ‘eğer yarattığı rahatsızlık duygusu başka kadınların ölmesini engelleyecek bir tepkiye neden olacaksa ve artık ağır cezalar uygulanacak, bunlar affa uğramayacak, kadınları-çocukları tehditlerden koruyacak yasalar çıkacaksa bu fotoğraf konabilir’ diyorum. Aslında çözüm üretemeyen bir toplumun rahatsız olmaya hakkı olmadığına inanıyorum. (Hala HSYK’da “çocuğa tecavüzde çocuğun rızasını arayan” üyeler, Yargıtay Başsavcılığı’nda “13 yaşındaki çocuğun kendini 26 tecavüzcüye karşı koruyabileceğine, korumadığına göre rızası olduğuna inanan çağdışı savcılar bile” varken neyi konuşuyoruz?Fotoğraf tenkit etmeden önce herkesin bir silkelenmesi, aynada kendine bakması gerekiyor. Adalet Bakanlığı; cezaevinden salıverilen ve eşlerini öldüren suçlular için bir açıklama yapar mı acaba?

Devamını Oku

Örgüt üyesi olmak fazla kolaylaşmadı mı?

7 Ekim 2011

Dün gazetelerde haberdi; Başbakan Erdoğan bir toplantıda konuşurken “Parasız Eğitim İstiyoruz“ yazılı pankart açan üniversite öğrencileri Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz tam 601 gün sonra serbest bırakıldı.Hiç ama hiçbir demokratik ülkede “pankart açan, slogan atan, gösteri yapan“ öğrencilerin herhangi bir şekilde şiddete başvurmadılarsa tutuklandığı görülmemiştir. Hatta Şili‘de bile hükümet parasız eğitim isteyen öğrencilerle anlaşma yoluna gitti.HAYATLARDAN ÇALINAN YILLAR...Ama bırakın öğrenci tutuklanması olayının başlı başına skandal oluşunu bir yana, bu öğrencilerin “pankart açma“ suçunun bile bir anda “örgüt üyeliği“ne dönmesi bu kadar kolaysa yıllardır cezaevinde örgüt üyesi suçlaması ile tutulan ama delilleri bir türlü toplanamayan insanlara aynı şeyin yapılmadığına nasıl emin olalım?Bu iki gencin hayatından iki yıla yakın zaman çalınmış oldu, 19-20 yaşlarında iki koca yıl.. Bunu kim tazmin edebilecek? Eğer üç, beş, altı yıldır cezaevinde tutulan ve hepsi de örgüt üyeliğiyle suçlanan onlarca insan da uzun yıllar sonra serbest bırakılırsa ve haksızlık yapıldığı anlaşılırsa, onların kaybolan yıllarını kim geri verecek?Yargının referandum sonrası geldiği durumda, eğer milyonda bir ihtimalle yakında özgürlüklerine kavuşabilirlerse başvurabilecekleri tek yol var; AİHM’de haklarını aramak. Onu bulduklarında da fatura “haksızlığı yaratan savcı ve hakimlere“ değil, yine millete kesilecek. Zira “yargı mensuplarının hatalarından kendilerinin değil devletin sorumlu tutulacağı“ gibi bir garabet yasa da çıkarıldı.Çaresizliğin böylesi görülmüş müdür? Hukukun bu kadar keyfi bir hale getirilmesi karşısında insanın içi acıyor!*****Beni kurtarın!Yandaki “sırtından bıçaklanmış kadın fotoğrafı“na dikkatle bakın. Çok rahatsız edici olduğunu dün bu fotoğrafı HaberTürk’ün manşetinde gören herkes düşündü ve söyledi. Oysa hiçbirimizin rahatsız olmaya hakkı yok, aynen “tecavüz“e tecavüz demekten utanıp “taciz“ dememiz gibi burada da gerçeklerden kaçamayız.Türkiye’de kadın cinayetleri gerçeği bu işte, bizim fotoğrafına bile bakmaktan rahatsız olduğumuz olayı o kadınlar saniye saniye tüm korkuları ile yaşıyor ve sonunda da vahşete teslim oluyorlar.Bu olayla aynı gün; fotoğrafta “işsiz“ eşi tarafından bıçaklanmış olarak görülen ve maalesef kurtarılamayan, iki çocuk annesi Şefika Etik dışında öldürülen (veya öldürülme korkusu içinde olan) başka kadınların da haberleri vardı gazetelerde. Örneğin VATAN’da 25 yaşındaki gencecik Filiz Aktaş’ın “23 yaş büyük“ eşi tarafından kurşun yağmuruna tutularak öldürüldüğü yazıyordu.KORKUDAN BAYILDIYine aynı gün Hürriyet‘in 5’inci sayfasındaki haber şöyleydi: “Kırıkkale’de iki yıl önce boşandığı eşinin ‘işlediği cinayet nedeniyle girdiği cezaevinden’ çıktıktan sonra kendisini sürekli tehdit ettiğini söyleyen 25 yaşındaki NA dört yaşındaki kızı ile çıktığı Cumhuriyet Meydanı’nda koşarak ‘beni kurtarın’ diye bağırdı. Bir süre sonra baygınlık geçirerek yere yığılan kadın polisler tarafından karakola götürüldü.”Burada “iki ay önce cezaevinden çıkan“ eski eşinden şikâyetçi olmuş. Daha önce bir kaç kez Cumhuriyet Savcılığı’na başvurduğunu ama sonuç alamadığını da söylemiş.Gördüğünüz gibi Ayşe Paşalı cinayetinden bu yana değişen hiç bir şey yok. Onun yaşadığı korkuları başka kadınlar da yaşıyor, canlarını kurtarabilmek için onlar da savcılığa başvuruyor. Ama sonuç yok.Kadının çaresizliğini, gencecik annenin o 4 yaşındaki yavrusunun gözleri önünde yaşadığı çileyi görüyor musunuz? Öldürüleceğine o kadar emin ki son şansını kendini sokağa atarak kullanıyor...KATİLİ NE HAKLA BIRAKIRSINIZ?Kocalarının öldürdüğü veya öldürmek istediği kadınların çoğu henüz hayatının başında...Bu kadınları öldüren veya tehdit eden adamlar ya işsiz ya cezaevinden yeni salıverilmiş bir suçlu.. Ve olaylarda ortak yan olarak “cinayet işleyip cezaevine girmiş bir suçlu“nun serbest kaldığı anda yeni bir cinayete yöneldiğini görüyoruz.Peki kim dedi bu hakimlere “katilleri, tecavüzcüleri hafif cezalarla serbest bırakmak adalettir“ diye?.. Kim?40 kez tekrarladık; dünyada başka bir hukuk devleti, bir medeni ülke gösterin bu saçmalığı yapan?Birinci yazının son cümlesini aynen buraya da koyabiliriz. Tecavüz ve cinayetlere en ağır cezaları getirecek yasaların en kısa zamanda çıkarılmasını mutlaka sağlamak zorundayız. Hükümete, tüm kadınlara, kadın örgütlerine ve vicdanı olan herkese sesleniyorum: Lütfen harekete geçelim artık, kadın ve çocuk kıyımına son vermek için kaybedecek tek bir günümüz, hatta saatimiz bile yok!

Devamını Oku

‘Partiler üstü’ olmayı başaran Kadın Bakanı!

6 Ekim 2011

Dün okuduğunuz gibi Çarşamba günü Ankara’da Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin’in, AKP Kadın Kolları Başkanı ve eski Kadın Bakanı Güldal Akşit’in, AKP ve CHP’den kadın milletvekillerinin, kadın haklarıyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının katıldığı çok önemli toplantıya “tek köşe yazarı” olarak katıldım.Gerçi bu “kadın ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesi” veya “Medeni Kanun’da kadınlarla ilgili haksız yasaların değişmesi” gibi konularda yapılan toplantılara ve gösterilere kadın-erkek çok sayıda yazarın, eksiksiz tüm kadın örgütlerinin ve en azından “her partiden çok sayıda” kadın milletvekilinin katılması, desteklemesi gerekiyor ama maalesef bu hala olmuyor. Örneğin bu toplantıya da AKP, CHP, MHP ve BDP’nin tüm kadın milletvekilleri davet edilmiş ama MHP ile BDP’den tek kişi yoktu, bu kadar “kadın ve çocuk tecavüzü” yaşanan, kadınların “savaşlardaki can kaybından beter cinayet olayı” duyulan bir ülkede çok üzücü değil mi bu boş vermişlik?KADINLAR KOĞUŞU’NDA, KADINLAR İÇİN.. Bırakın diğer olayları bir yana mesela BDP sırf “En fazla Güneydoğu’da görülen ‘töre cinayeti’ adı altındaki kadın cinayetleri engellensin, cezaların arttırılması, suçlulara ağır cezalar verilmesi sağlansın” talebiyle gelmeliydi. Ama gelmediler.. Öte yanda Dünya çapında etkin bir sivil toplum örgütü olan BPW (Uluslar arası İş ve Meslek Sahibi Kadınlar Federasyonu) son zamanlarda Türkiye ayağı ile bizim ülkemizde de “kadınlara karşı ayırımcılık ve şiddetin önlenmesi” ve kadın gücünün arttırılması konularında çok ciddi bir çalışma yapıyor. Geçen Mayıs’ta BM’den, AB ülkelerinden çok sayıda gazeteci ve sivil toplum kuruluşunun katıldığı toplantıda “Türkiye’de kadın ve çocuklarla ilgili tüm sorunların dünya ülkeleriyle paylaşılması” başarıyla sağlanmıştı, bu toplantıda da aynı sorunlara “Kadın Bakanı ve kadın milletvekilleri”yle acil çözüm sağlanması başarıyla tartışıldı.Türkiye’nin “terör” kadar önemli ve çözülmeyen bir sorunu olan “kadın ve çocuğa karşı şiddet” le ilgili bu toplantıları israrla sürdüren, kadın örgütleri ile Bakan ve milletvekillerini bir araya getirerek çözümün hızlandırılmasını sağlayan; BPW Türkiye Federasyonu Kurucu Başkanı Arzu Özyol ile Ulucanlar’daki “Kadınlar, Kadınlar İçin, Kadınlar Koğuşunda bir araya geliyor” toplantısına da katılan Uluslararası Fedrasyon Başkanı Freda Mirikles ’e büyük teşekkür borçluyuz.FARKLI BİR KADIN HAREKETİDaha önceki iki bakan; Nimet Çubukçu ile Aliye Kavaf ’ı kadın ve çocuklarla ilgili ciddi sorunları yeterince ciddiye almadıkları, aktif şekilde sonuca gidip çözüme ulaşamadıkları için sıklıkla eleştirmiştim. 20 yıldan uzun süredir çok sayıda bakanı da eleştirdim. Zira eğer gereken önem verilip, gereken projeler hızla hazırlansaydı, yasaların “suçlulara ağır ve affa uğramayacak cezalar getirmesi” sağlansaydı bugün arka arkaya kadın cinayetleri, tecavüzleri, çocuk tecavüz haberleri (başta AİLE İÇİ ÇOCUK TECAVÜZÜ vahşeti olmak üzere) duymayacaktık. Bunlar yapılmadı, günü kurtarma politikası izlendi.Onlarca yıldır kadın hareketinin içinde bir gazeteci olarak “Fatma Şahin döneminin farklı olacağını” ise ilk günden tahmin ediyordum, zira daha önce “TBMM Kadın ve Çocuklara Karşı Şiddetin Önlenmesi İçin Araştırma Komisyonu Başkanı” olduğu dönemde de etkin şekilde çalışmış, kadına yönelik şiddete çözüm aramıştı. Genç, çalışkan bir siyasetçi olduğu biliniyor, bu nedenle ümitliydim, Çarşamba günkü toplantıda aynı masada sorunları uzun uzadıya tartışıp yaklaşımını ve daha sonra yaptığı kapsamlı konuşmayı duyunca ümidim daha da arttı.ZAMAN YOK, KADIN VE ÇOCUKLAR KURTARILMALI!Herşey bir yana, önerilere kulak veriyor ve aynen eski Bakan Güldal Akşit gibi o da “Kadın ve Çocuklara karşı şiddet, ayırımcılık” gibi önemli bir konuda mücadele ederken kadın, erkek demeden, parti ayırımı gözetmeden, elele vererek çalışmanın önemine inanıyor (ki Ana Muhalefet Partisi milletvekilleri de konuşmasını coşkuyla alkışladılar). Kadınların, kız çocukların eğitiminin çok önemli olduğunu söylüyor, “şiddetle ilgili devamlılığı olan TV yayınları yapılması gerektiği” görüşüne katılıyor.. “Parlamento açıldığında kadına karşı şiddetin önlenmesi için yasal alt yapı hazırlanmış olacak” demişti, sözünü tuttuğunu bildiriyor.STK’lar “şiddetle ilgili hazırlanan yeni yasa taslağı” nda önemli eksikler olduğunu görmüş ve kendileri bir taslak hazırlamışlar, Bakan Şahin ’in bunu da dikkate alacağını umuyoruz. Zaman yok, biz konuşmalar yaparken kadınlar öldürülüyor, onlar ve çocuklar tecavüze uğruyor, tecavüzcüler “Yargıtay Başsavcılığı” tarafından bile (13 yaşında çocuğun ‘rızası’ndan söz etmeye cesaret ettiler) hafif cezalarla kurtarılmaya çalışılıyor. Hüseyin Üzmez olayının üstü örtüldü bile, böyle kötü yargılama sistemiyle suç nasıl önlenir?Dünkü gazetelerde “Yanında çalışan kadının küçük kızına (13 yaşında) tecavüz edip hamile bırakan patronun tutuklandığı” haberi vardı. Üzmez’in, çocuklara tecavüz eden tüm suçluların cezasız kurtulduğu görülürken bu suç bitirilebilir mi? Herşeyden önce Bakanlığın “ağır cezaların sağlanacağını” medya kanalı ile sık sık vurgulaması ve bu yönde gayret göstermesi gerekiyor. En kısa zamanda harekete geçmelerini ümitle bekliyoruz.

Devamını Oku

Demirel’den ‘28 Şubat’ açıklaması!

6 Ekim 2011

Birkaç gün önce Ahmet Hakan’ın köşesinde gördüm, dikkatimi çekti, Nazlı Ilıcak’ın “eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e 28 Şubat günlerinde herkesten fazla kızdığını, bunun da ‘ömrü boyunca askeri vesayetin elinden çok çekmiş bir lider olarak, askeri vesayet sistemini pekiştiren tavırlar içine girmesine anlam veremediğinden kaynaklandığını” yazmıştı. Sonra “geçenlerde Nazlı Ilıcak’ın Demirel’le Güniz Sokak’taki evde buluştuğunu” onun kendi yazısından söz ederek anlatmış.. Söylediklerine bakınca da insan Ilıcak’ın tüm darbelere aynı şekilde karşı çıktığını sanır, ki tutarlılık bunu gerektirmektedir. Ama daha önce medyada uzun uzun tartışıldı durum böyle değil!Bu yazıyı okuduktan sonra merak ettim ve Sayın Demirel’i telefonla arayarak “Siz 28 Şubat’ta askeri vesayet rejimini pekiştiren tavırlar içine girdiniz mi” diye sordum. Önce “Nazlı Ilıcak’la ikili bir görüşme ve mülakat yapmadıklarını, tamamen farklı bir nedenle kendisini ziyarete gelen bir grubun içinde olduğunu, yorum da yapmadıklarını, biraz eskilerden söz ettiklerini” söyledikten sonra şu açıklamayı yaptı:“28 Şubat’ta hukuka, kanunlara aykırı hiçbir şey yoktur. Parlamentoyu kapanmaktan, demokrasiyi kesintiye uğramaktan korumak için, hükümetin de bulunduğu Milli Güvenlik Kurulu’nda alınmış bir karardır. Asker gelmiş “Laiklik prensipleri ihlal edilmiştir” diyerek MGK’nın önüne sebepler getiriyor. “İhlal edilmemiştir” diyecek hal yok zaten, 3-4 ay sonra Anayasa Mahkemesi partiyi kapatıyor. Cumhurbaşkanı veya sivil idare bunun nesini savunacaktı?”.‘HÜKÜMETİN İTİRAZI OLMADI’Devam ediyor; “Burada taviz de yoktur, MGK’nın aldığı kararlar askerin dikte ettirdiği şeyler değildi. Hükümet asker baskısıyla düşürülmüş değildi, 4 ay sonra bırakmıştır ve hükümetin de hiçbir itirazı olmamıştır. Aksine hükümet daha sonra orada alınan kararları icra etti. ‘Askeri idare edemediniz’ diyorlar oysa asker de ‘Rejimi koruyalım’ dedi. Asker de rejimin askeridir, bugün çok şey değişiyor olabilir ama o gün var olan Anayasa’da yeri vardır, gerektiğinde Cumhuriyetin-laik rejimin korunması ona bırakılmıştır.”ERBAKAN NEDEN İSTİFA ETTİ?Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel yeni hükümetin nasıl kurulduğunu anlatarak devam ediyor; “4 ay hiçbir şey değişmedi, 4 ay sonra Başbakan istifa ederek ‘yerime yardımcım başbakan olsun’ dedi. Niye istifa ettiğini sordum, ‘gerginlik var’ cevabını verdi. O zaman, yardımcın gelince gerginlik gider mi? ‘Kim kurabilirse ona veririm’ kararıyla görevlendirme yaptım ve o hükümet güven oyu nu da aldı. 28 Şubat’ta olup biten budur.”Görüldüğü gibi olay; 12 Eylül gibi binlerce kişiyi mağdur eden, çok ciddi sonuçları olan, demokrasiyi kesintiye uğratan bir darbeden çok farklı, MGK’daki rejim tartışmasından çok sonra hükümet değişmiş. Ama “12 Eylül’e darbe demeyenlerin, bu darbenin ve 27 Nisan muhtırasının yargılanmasını istemeyenlerin” 28 Şubat’ı ikide bir öne sürmeleri veya “olmamış darbe iddialarıyla” insan suçlamaları hala sürüyor. ‘Tarihi aldatmak’ değilse ne demeli buna acaba?*****Çocuk tecavüzcülerini kurtaramazsınız !Dün Ankara’da Ulucanlar Cezaevi’nin Kadınlar Koğuşu’nda yapılan “kadın ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesi” ile ilgili toplantıdaydım (bu önemli toplantıyı yarın size anlatacağım) ve dönerken baktığım “haber gündemi”nde gördüğüm haberle bir kez daha şok yaşadım.Biz orada “Kadın ve Aileden Sorumlu” Bakan Fatma Şahin’le, bütün kadın kuruluşlarıyla “kadın ve çocuklara tecavüz, kadın cinayetleri vahşeti”ni tartışır ve acil önlemleri konuşurken Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Mardin’de yaşanan en canavarca, en simgeleşmiş çocuk tecavüzlerinden birinde; “13 yaşındaki kız çocuğa aralarında memur, asker, muhtar gibi devlet görevlilerinin bulunduğu 26 kişinin tecavüzü olayı”nda çocuğun “tecavüzlere karşı koymadığı için rızası olduğunu” iddia ederek suçlulara “alt sınırdan ceza verilmesi ve DİKKAT; iyi hal indirimi” istemiş. (HSYK’da bazı hakimlerin yaptığı ve büyük tepki çeken çağdışı önerilerin de sebebi bu olmalı.)HİÇ 13 YAŞINDA ÇOCUK GÖRMEDİNİZ Mİ?Düşünün, çocuğa tecavüz eden kazık gibi sapıklara sırf “devlet görevlisi” oldukları için “iyi hal” indirimi de yapılmalıymış. Bunu düşünen savcılar ya “çocuk tecavüzü” nün, ya da “iyi hal”in ne anlama geldiğini bilmiyor olmalı. Onların hiç “13 yaşında çocuğu” olmamış mı acaba? O yaşta çelimsiz bir çocuğu (yakınları olsun mesela) 26 tane ızbandut gibi tecavüzcüyle veya tek tek bir odaya kapatsınlar bakalım çocuk “temsili olarak bile” karşı koymayı başaracak mı? Kadınlar bile kendini koruyamıyor, İnsaf ister ve yüz kızarması ister bunları söyleyebilmek..Türkiye’nin taraf devlet olarak imzaladığı “BM Çocuk Hakları Sözleşmesi” bağlayıcıdır, “Anayasa’nın 90’ıncı maddesi” görmezden gelinemez ve hiç kimse bırakın 13 ’ü, “18 yaş altı” için tecavüzde rızadan filan söz edemez. 2002 öncesinde bunu Ceza Kanunu’na koymaya çalışan iki Prof’a bu nedenle “ruh hastası” demiştik, yeniden mi hortlatılacak aynı terane?Kadınlar için “acil telefon hattı” filan kuran baroların ve kadın örgütlerinin bu büyük yanlışa tepki vermesi gerekiyor. Herhalde 14’üncü Ceza Dairesi de bu anlayıştaki savcıların hatasını ortaya koyacaktır!

Devamını Oku