Dün Yargıtay 1’inci Başkanlığı “Mardin’de 13 yaşındaki N.Ç ile ilgili tecavüz davası” konusunda bir açıklama yaparak “yargılama safahatinin henüz tamamlanmadığını, mahkeme kararının bir kısmını Yargıtay’ın onadığını bir kısmının ise bozulduğunu, yargılama tamamlanmadan gösterilen tepkilerin adil yargılama ilkelerini zedeleyeceğini” bildirmiş. Kusura bakmasınlar ama “bir çocuğa 26 kişinin (bir 32 deniyor, bir 26, kaç sapık olduğu belli değil) tecavüz davasında ‘çocuğun rızası olduğunu’ kabul eden” Yargıtay yargılamayı tam bitirdikten sonra yapacak ne kalıyor acaba? Mesela “karar düzeltme”leri istense düzeltecekler mi?Hangi “adil yargılama”dan söz ediliyor, 13 yaşındaki çocuğa 26 sapığın tecavüz davası tam 8 yıl sürer ve sonunda “henüz ilkokul çağında denebilecek bir çocuk isteyerek 26 kişiyle birlikte olmuş” gibi skandal bir karar çıkarsa buna dünyanın hangi ülkesinde adil yargılama denebilir? Adil ise neden bakanlar, hukukçular ayaklandı, herkes mi yanlış yapıyor? Yoksa kendi yanlışlarını görmeleri için millet sokağa mı dökülmeli, o da olacak beklesinler.4 KEZ AMELİYAT OLMUŞKadın ve Aileden Sorumlu bakanlar Hasan Gemici ve daha sonra Güldal Akşit’in isteğiyle N.Ç’yi koruma altına alan İstanbul İl Sosyal Hizmetler Müdürü Kahraman Eroğlu çocuğun “uğradığı tecavüzler sonunda oturmakta güçlük çektiğini, 4’ten fazla ameliyat geçirdiğini, geceleri uyuyamadığını, büyük travma yaşadığını ve bu travmayı kolay kolay atlatamayacağını” açıklıyor. N.Ç’nin hem psikolojik, hem fiziksel tedavi gördüğünü söylüyor.Bir çocuğa uygulanan bu vahşetin, 26 sapık tarafından hayatının mahvedilmesinin, bu ölümden beter felaketin hukuki karşılığı bu mudur? Bırakın en çabuk şekilde bitirilip suçluların da en ağır şekilde cezalandırılması gerekirken davanın 8 yıl sürmüş olması skandalını, 4 kez ameliyat geçirecek hale getirilmiş “çocuğun rızası”ndan söz edebilmek ne demektir? Böyle mahkemeye güven kalır mı?BİZİM YASALARLA KARAR VERiLEMEZ!Yargıtay Başkanlığı N.Ç ile ilgili onanan kararların 2002-2003 yıllarındaki mevcut yasaya göre verildiğini, “rıza” meselesinin de buradan geldiğini söylüyor. Zira “tecavüz olaylarında çocuğun rızasını aranması” saçmalığı 2005 yılında yasadan çıkarıldı (o yıllarda bu rezalete gösterdiğim tepkiler nedeniyle bana açılan davaları ve hepsini kazanmamı hatırlayalım). Ama Türkiye yasalarında olsa da olmasa da böyle bir karar verilemez zira Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi 1995’te imzalanmıştır, o sözleşmeye göre 18 yaş altı çocuktur ve o sözleşmedeki maddeler kapsamında korunması, kararların da buna göre çıkması gerekir.AKP’li Çelik ve Kadın Bakanı Fatma Şahin aynı gün en doğru tepkileri verdiler (arkasından bir çok hukukçunun benzer itirazları medyada yer aldı), Ömer Çelik “bu kararın bir insanlık suçu olduğunu” söyledi ki aynen öyledir. Sadece öyle olmakla da kalmaz, bu yanlış kararlar ülkenin diğer çocuklarını da “artık cezadan da korkmayacak tecavüzcü sapıkların” tehlikesi altına atar. Aslına bakarsanız bu kararları veren hakimlerin psikolojik durumlarına da şüpheyle bakmak mümkündür, bu bir yana çocuk tecavüzünü teşvik anlamındaki böyle bir karara imza atanların da yargılanması gerekir.İşte bu noktada AKP’nin çıkardığı “hakim ve savcıların verdikleri yanlış kararlardan dolayı cezalandırılamayacağı, sorumluluğun devlete ait olacağı” şeklindeki yasanın zararı açıkça ortaya çıkıyor.Sonuç olarak, Yargıtay da mahkemenin hatasını düzeltmediği takdirde başta Birleşmiş Milletler’e, dünya ülkelerine bu skandal mutlaka duyurulacak, Türkiye de ayağa kalkacaktır. “Adil yargılama ilkeleri”ni ona göre düşünsünler.****Beşiktaş Belediyesi’nde neler oluyor?Günlerdir “sokak hayvanları ile ilgili” yazılarıma geri dönmek için uğraşıyorum ama öyle çok olay var ki fırsat bulamadım. Oysa çalışmalarıma ara vermiş değilim, kışın onların daha da çaresiz kalacağını, soğukta çoğunun sığınacak yerleri olmadığı için hastalanacağını, yiyecek bulmalarının çok daha zor olacağını biliyor, çözümler arıyorum.Bu arada Sarıyer Belediyesi’ne ait Kısırkaya Geçici Hayvan Rehabilitasyon Merkezi’ne defalarca gittim, oradaki şartların düzeltilmesi için Başkan Şükrü Genç’le görüştüm. Başkan’ın ilgisi sonucunda; soğuğa ve yağmura açık taş bölmelerde tutulan hayvanlar için kapalı bölmeler yapılmaya başlandı. Çok yakında tekrar gideceğim ama bu merkezlerde tek bir veteriner hekimin bulunması (ki burada Cihan Bey elinden gelenin fazlasını yapıyor) yeterli olmuyor, yardımcı elemanlar da eksik olunca barınaklar hayvan cezaevine dönüyor, oysa yasa gereği belediyeler bu konuya eğilmek zorunda..Beşiktaş Belediyesi’nin Mediko’daki Hayvan Kliniği’ni birkaç kez yazarak ‘Veteriner Hekim Zeki Şahinoğlu’nun burayı büyük başarıyla yürüttüğünü, çok sayıda sokak hayvanını kısırlaştırdığını, operasyonlarıyla en ümitsiz hastaları bile hayata döndürdüğünü’ anlatmıştım. Yani bu kliniği övmeme “Dr Zeki Bey’in benim de birçok kez şahit olduğum başarısı ve işine aşık bir hekim olması” neden olmuştu. Ama bizde başarı cezasız kalır mı, son haftalarda gelen çok sayıda şikayet sonunda Zeki Şahinoğlu’nun bu klinikten uzaklaştırıldığını öğrendim.Belediye Başkanı İsmail Ünal’ı arayarak bu kliniği bilen hayvanseverlerden gelen şikayetleri ilettim ve bu uzaklaştırmanın başarılı bir hekime durup dururken hangi nedenle yapıldığını sordum. Başkan Ünal “Haberinin olmadığını ve hemen araştıracağını” söyledi ama şikayet mektupları devam ettiğine göre Zeki Şahinoğlu görevine dönmemiş. Zeki Bey’i aradım ve ona sordum, üzgün ses tonu ve konuşmaktan kaçınması “ortada bir haksızlık olduğu” duygumu güçlendirdi. Başarıyla yönetilen veteriner klinikleri, hele de belediyelere ait olanlar çok az, bu nedenle şimdi bir kez de yazarak soruyor ve Başkan Ünal’ın böyle bir hataya, haksızlığa fırsat vermemesini diliyorum. Ben vermeyeceğine inanırım ve umuyorum ki gelecek cevap da bu inancımı haklı çıkaracaktır.MUCİZE HEKİMLERVeteriner hekimlerden söz açılmışken önce İstanbul 4. Levent’te 24 saat açık Veterinerium’un tüm doktorlarını, sonra da İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nin göz doktoru Doç. Dr. Murat Şaroğlu’nu kutlamadan geçemeyeceğim. Hepsi de teşhiste ve tedavide süper doktorlar, eğer hayvanlarınızın sağlık problemi varsa, göz sorunu varsa onlara koşun, muhteşemler!
Bu güne kadar “neredeyse sözcülüklerini yapan” bir takım akademisyen ve yazarın da desteğiyle kendilerini Kürtlerin temsilcisi gibi gösteren BDP ile PKK teröre neden olarak “Kürtler’in demokratik hak ve özgürlüklerinin ellerinden alınmasını” gösteriyorlardı. Hükümetin “Açılım” adı altında başlattığı girişim de, her ne kadar Türk ve Kürtler anayasal olarak tüm temel hak ve özgürlüklere eşit şekilde sahip olsalar da “bölgedeki demokratik eksiklerin giderilmesi” üzerine kurulmuştu.Oysa demokratik hak için mayınlar döşenmeyeceği, asker-sivil demeden insanların toplu katliam şeklinde öldürülmeyeceği ilk günden belliydi ve bu uyarıları muhalefet partileri de yaptı, medyada da tartışıldı (onların açılımlarının “Hükümet’in açılımdan çok farklı olduğunu” defalarca yazdık, TV’de vurguladık ama o günlerde bu uyarıları samimi olarak yapanlar için maalesef “Analar ağlasın istiyorlar” denmişti). Açılımdan önce, devletin istihbarat kuruluşları terör örgütü ile görüşme yapmadan önce “silah bırakması şartı” konmalıydı (bunu Tony Blair de İRA ile ilgili olarak söyledi), açılım yanlış başlatılmış, terör örgütüne gereksiz tavizler karşılıksız olarak verilmişti ve nitekim karşılığının gelmediği görüldü.ETA ÖRNEĞİ DE YANLIŞŞimdi PKK’nın liderlerinden Murat Karayılan; ETA’nın silah bırakmasını olumlu bulduklarını söylediği konuşmasında “PKK’nın silah bırakması için tek şartın Kürtlere kendini yönetme hakkı tanınması” olduğunu bir kez daha açık açık bildiriyor. Yani “devlet içinde ayrı bir devlet” tanımı yapıyor ve bunları Öcalan çok önce, açılım süreci başladığında söylemişti. İspanya’da ETA da benzer şekilde terör yoluyla özerklik istemiş, İspanya yıllarca terör sorunu yaşamıştı ama orada terör kurbanlarının sayısı 1000’in altındaydı. Burada ise 35 binin üstünde.. Ayrıca ETA silah bırakması karşılığında özerkliğe filan kavuşmadı, önceleri “ETA sizin iç meseleniz” diyen Fransa sonunda “ETA’yı bitirmek için her türlü desteği veririz, onları toprağa çakarız” deyince ve halk desteği iyice azalıp hezimete uğrayınca mecbur kaldı.Kış geliyor, PKK için şartlar zorlaşacak, yakalanan tonlarca uyuşturucunun geliri de gitti ve şimdi Karayılan “silah bırakma şartı” öne sürüyor. Tek çözüm olarak “bölünmeyi” gösteren PKK acaba bunu tartıştırarak zaman mı kazanmak istiyor sorusu geliyor akla.. Yine de “yeni depremlere” hazır olma zorunluluğu gibi yeni terör eylemlerine de hazırlıklı olmak lazım, Hükümet tüm önlemleri planlamak zorunda!****Bravo Avrupa’daki Türklere!Avrupa ve ABD’de yaşayan Türkler “Ermeni soykırım iddiası” konusundaki haksız ve tek taraflı suçlamaya karşı da bugüne kadar ellerinden geleni yaptılar, şimdi ise Türkiye’deki terör saldırıları için yapıyorlar. Belçika’nın başkenti Brüksel’de 500’den fazla kişi Avrupa Komisyonu ile Avrupa Parlamentosu’nun bulunduğu meydanda ellerinde Türk Bayrakları ile terörü lanetlemiş, meydana “üzerinde şehitlerin fotoğrafı bulunan” ve bayrağa sarılı sembolik şehit tabutları da konmuş.Benzer bir gösteri de Avusturya’nın başkenti Viyana’da yapılmış ki Avusturya “Türkiye’deki terör olaylarını en yanlış değerlendiren ülkelerin başında” geliyor.PKK bu güne kadar AB ülkelerinin başkentlerinde, parlamentolarının veya en önemli binalarının önünde günlerce süren çok sayıda gösteri düzenledi. Yalan yanlış bilgilerin bulunduğu broşürlerini insanlara dağıtarak (aynen Ermeni lobileri gibi) kendi terör saldırılarının sorumluluğunu bile bu saldırılar nedeniyle yapılan askeri operasyonlara yükledi ve suçlu iken mağdur konumuna geçti. Biz ise önceliklerimizi şaşırarak başka ülkelerin sorunlarını dünyaya duyurmak ve çözmek için gösterdiğimiz gayreti terör sorunu için göstermedik. Her saldırının ardından kendi içimizde ağladık ama bunu dünyaya yeterince duyurup destek alamadık.AB ülkeleri de bu saldırıları “Kürt sorunu” adı altında yıllarca yuvarlanan “demokrasi eksikliğine” bağladı ve terör saldırılarında kaybedilen yüzlerce, binlerce insanı umursamadı. Artık uykularından uyandırılma, yanlış bilgilerden arındırılma, hiçbir nedenin “katliam yapmak” için mazeret olamayacağını Türkiye için de görme zamanları çoktan geldi ve geçti bile.. Bu canice saldırılar kendi ülkelerinde olsaydı, şimdiye kadar dünyayı altüst etmiş olurlardı. Avrupa’daki vatandaşlarımız bu gösterileri sık sık yapmayı unutmamalı.. Nasılsa internet yoluyla organizasyon çok daha kolaylaştı artık!****Yargıtay’ın ‘tecavüzü teşvik’ kararı!Yok artık bu kadarı fazla, herhalde yanlış duyuyoruz, dehşet bir yanlışlık olmalı bunda.. Yoksa çünkü, Allah kahretsin bu memlekette hiçbir sorun çözülemez noktasındayız demektir. Daha önce bunu yapmaya yeltendiklerini yazdım ama kesin değildi, şimdi kesinleşmiş ve önce AKP’li Ömer Çelik “Tecavüz suçlularını aklama insanlık suçudur” diyerek doğru bir tepki vermiş, sonra Kadın ve Aile Bakanı Fatma Şahin bir itiraz açıklaması yapmış.Mardin’de 13 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden 32 sanık; en az 10 yıl cezayı öngören “tecavüz suçu”ndan değil, en az 5 yıl ceza verilebilecek olan “15 yaşından küçük biriyle kendi rızasıyla birlikte olma” suçundan yargılanmış, Yargıtay da bunu yeterli bulmuş. Durun! Facianın hepsi bu kadar da değil, sonra dava “zaman aşımı”ndan düşmüş ve suçlular tümüyle kurtulmuş. Zaten (gazetecilerin, yazdıkları yazı ve kitaplar nedeniyle tutuklu yargılandığı ülkede) bu 32 sanığı “tutuksuz yargılamak üzere” baştan serbest bırakmışlardı. Yani sonuç o zamandan belliydi. Sonra, aralarında bürokratların da bulunduğu bu toplu tecavüzcüleri kurtarmak için yasayı bu şekle getirmek istediler, Bakan Şahin ve hepimizin tepkileriyle yapamadılar.ZAMAN AŞIMI VE DİĞER SKANDALLARBakın beyler, dünyanın hiçbir medeni ülkesinde bu verdiğiniz karar verilemez. Bu skandala susulamaz. Böyle davalarda “ZAMAN AŞIMI” gibi bir rezalet olamaz. 40 yıl sonra bile atarlar hapse yakalayınca.. 13 yaşında bir çocuğun “cinsel ilişki rızası”ndan söz edilemez ve lanet olsun 32 tane kazık kadar tecavüzcüye bir çocuk rıza gösteremez. Kendi çocuklarına baksınlar, olabilir mi? (Yoksa Prof Doğan Soyaslan’ın dediği gibi “onların çocukları farklı” mı?)Ama Hüseyin Üzmez’in serbest bırakılmasına ses çıkarılmayan ülkede bunları da görmek mümkün işte.. Biz dizilerimize, eğlence programlarımıza bakalım, ne gam? Yargıtay’ın bu skandal kararını slogan yapıp sonuna kadar mücadele edeceğiz, unutmasınlar!
BDP’nin cansiperane savunduğu terör örgütü öyle acımasız, öyle gözünü kan bürümüş ki, hem “Kürtlerin hakları için” adam öldürmeyi bile geçerli saydıklarını gösterip duruyorlar, hem de yüzlerce Kürt vatandaşın da öldüğü depremin enkazları altından insan toplanırken saldırılarına başlayarak devam ediyorlar.Cuma günü saldırılarında şehit olan iki polisten sonra Cumartesi de Bingöl’deki patlamada 3 kişi öldü, 21 yaralı var ve Vali “ölenlerden birinin canlı bomba olduğunu” açıkladığına göre bu da PKK saldırısı olmalı.. Hiç ara vermiyorlar yani.. Hakkari’de de polislerin kontrol noktasına doğru yaklaşan “bomba yüklü katır” zamanında fark edilmiş ve polisin açtığı ateşle zavallı katır (terörist eline düştüğü için ona da çok acıyorum) ölmüş, kilolarca patlayıcı ise imha edilmiş. Edilmese Hakkari’yi de kana bulayıp, onlarca Türk ve Kürt’ü öldürüp seyredecekler, sonra da bunların “demokratik hak” istemek için yapıldığını söyleyeceklerdi. HALK ÖRGÜTLENME İSTESEYDİ..Son haberlerden biri; İstanbul’da PKK’nın çatı yapılanması olan KCK’ya yönelik ortam dinlemesinde “Türkiye’de bir iç savaş çıkarılmasının tartışıldığının” ortaya çıkmasıydı. BDP Ümraniye İlçe Merkez binasının üst katında bulunan “siyaset akademisi”nde bir araya gelen zanlılara ait kayıtlarda “Devletin çözüme gelmemesi halinde devrimci halk savaşıyla kendi çözümlerini dayatmak”tan söz ediliyor, “halkmızı örgütlemek ve gerekirse devrimci halk savaşına hazır hale getirmek gerekir” deniyormuş.Bunları duyunca önce “böyle bir niyet”le, böyle bir zihniyetle nasıl demokratik uzlaşma sağlanabilir, nasıl çözüm üretilebilir diye düşünüyor insan.. Düşünün 2012 yılına gelinmiş, demokratik seçimle Meclis’e girmişler, on binlerce insan ölmüş, hala “iç savaşla, terörle, cinayetle” çözüm (yani özerk bölge) dayatma yolundalar. Akıllarına gelmeyen tek şey ise; onlarca yıldır işlenen tüm terör cinayetlerine rağmen “halkımızı örgütlemek” dedikleri Kürt vatandaşların böyle bir örgütlenmeyi, kanlı bir savaşı, masum insanların canına kıyılmasını istemedikleri. İsteselerdi bu kışkırtmalar, Doğu ve Güneydoğu’ya salınan “PKK korkusu” bugüne kadar o örgütlenmeyi, toplumda pek uğraştıkları o bölünmeyi sağlardı. Oysa sağlayamadılar, Türk-Kürt ayrışması bütün çabalarına rağmen gerçekleşmedi ki Van depremindeki ortak acı, el ele yardım çabası da bunun en güzel kanıtı.. Bu nedenle, BDP VE PKK için tek yol var, korkunun dozunu arttırarak bölge halkını zorlamak. Bunu da deneseler başarılı olamayacaklarını düşünüyorum ben!***Demirtaş ne istiyor?BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş terör reklamı yapmayı iyice abarttı, son olarak birkaç kez yaptığı gibi yine “terörist cenazelerine saygı” isteyen bir konuşma yapmış. “Bu vahşete sessiz kalınamaz. Eğik bir baş olmaktansa yanık iki ayak olmayı tercih eden gençler onurumuzdur... Bunlar kanla abdest alıp göstermelik namaza duran üç kağıtçılardır. Kürtler Kürdistan’da özgürce yaşar, bunu ezberleyeceksiniz” benzeri sözlerle hükümete çatıyor.Oysa bizzat kendi sözlerinden de anlaşıldığı gibi; söz ettiği teröristler “canlı bomba olarak, karakollara ve her yere saldırarak, masum sivilleri hatta bebekleri öldürerek, insanların geçeceği yollara mayın döşeyerek” sonunda güvenliği sağlamak üzere yapılacak operasyonları kendileri istiyorlar, kendi tercihleri.. Ama arkadan vurarak katlettikleri gençlerin, öğrencilerin, annelerin, bebeklerin “tercihi değil”, yani plan yaparak mayın döşeyen, saldırıp öldüren teröristle ölen masum insanlar, eğer dürüstçe bakıyorsanız en basit mantıkla bile, dünyanın hiçbir köşesinde aynı terziye asla konamazlar.SANDIK NE İŞE YARIYOR?Eğer siz ateşe atlamak istiyor ve atlıyorsanız, arkanızdan yakınlarınız çıkıp “birilerine kızıp da atladı, öyleyse o birileri bunun sorumlusudur ve bedelini ödemelidir” diyebilir misiniz? Demokratik bir ülkede her sorun diyalogla, insanca çözülebilecekken diyemezsiniz. Geçmişteki demokrasi eksiklerinin çoğu da giderildikten sonra hiç diyemezsiniz.Milletvekilleriniz seçilip Meclis’e giriyorsa yine diyemezsiniz. Bırakın bunu, “Nüfusun 15-20 milyonu Kürt” diyorsanız önce o milyonların tamamının oyunu almanız gerekir ki onları temsil ettiğinizi söyleyebilesiniz, bu da yok.. Selahattin Demirtaş, daha son 24 şehit askere ve iki şehit polise yapılan terör saldırılarının acısı deprem acısı kadar tazeyken bunları söyleyerek ne yapmak istiyor? Yapmak istediğini “evlatlarını o 24 şehidin ve daha öncekilerin içinde” kaybeden Kürt analara da kabul ettiremeyeceğine göre ölçülü olmayı denemek zorunda artık!***Erkekler ağlamaz sözünün yıkıldığı günler!Türkiye’nin başından problem, vatandaşından üzüntü hiç eksik olmuyor ama (kimse duymasın) bizim de bu problemlerde rolümüz olduğunu hepimiz biliyoruz. Mesela terör.. 2000’li yılların başında sıfırlanmıştı, son yıllarda ise artarak devam ediyor çünkü hem yanlış politikalar izledik, hem de önceliği kendi ülkemize vereceğimize insanlarımız öldürülürken başka ülkelerdeki sorunlara öncelik verdik.Mesela deprem kayıplarımız.. Depremlerde hayatını kaybeden insan sayısı, yıkılan bina sayısı hiç azalmıyor çünkü Avrupa ülkeleri, Los Angeles veya Japonya gibi binalarımızın en güvenli şekilde yapılmasını 1999 Gölcük depreminden sonra bile denetlemedik. Yapılmış binaların güçlendirilmesini sağlamadık. Deprem sonrası hep aynı organizasyon bozukluğu ile karşılaşıyoruz çünkü hiç ders almıyor ve önceden alt yapı hazırlama zahmetine girmiyoruz.Mesela trafikte “bir savaşta olabilecek kadar” can kaybı.. Bu yaz bile Bodrum gibi en turistik yerlerden birinde akşamları birçok ana yol zifir karanlıktı, yollar bozuktu, kenarlarında rahatça düşülebilecek derin çukurlar veya uçurumlar vardı. Durum böyle olunca haliyle başımızdan sorun eksik olmuyor ve biz “ne şanssız milletiz, her kötü olay da bizim başımıza geliyor” diye ağlayıp üzülüyoruz. İşin garibi, biz ağlarken “bu büyük sorunları çözecekleri iddiasıyla iktidara talip olan yöneticilerimiz de ağlıyorlar. Ben hiç bu dönemde olduğu kadar çok “ağlayan siyasetçi” görmemiştim. “Erkekler ağlamaz” sözü 2000’li yıllarda yıkılmıştır, tarihe böyle geçsin. Bence siyasetçiler karar alsınlar ve bundan sonra kimse ağlamasın. Ağlayacağımıza önceliği kendi sorunlarımıza vererek çözelim. Tribünlere oynamadan, oy getirisi düşünmeden, canları kurtarmak için çözelim. Bu arada, nedense hala radikal bir adım atılamayan “kadın cinayetleri ve çocuk tecavüzleri” sorununa çözüm aramayı da unutmayalım. Ağlamak çaresizlik ifadesidir, ağlayan siyasetçi moral bozuyor, bitsin artık!
Acaba ne zaman “eleştirisiz demokrasi olamayacağı” gündeme gelecek ve tartışılacak diye bekliyorum ama o gün hiç gelmeyecek gibi görünüyor. Cüneyt Özdemir’in haklı bir tepkisi oldu, onu bile yeterince duyamadık. Özdemir’in deprem bölgesinde yaptığı röportajlar Başbakan Erdoğan’ın “Olayları çarpıtıyorlar” dediği medya eleştirileri içinde yer alınca o da durumu açıklamış. Diyor ki; “Ben olayları saptırmadım, gördüğüm her şeyi aktardım. Depremde evi yıkılmış, yakınlarını kaybetmiş 50-60 yaşındaki köylüler eğer ‘yardımın yetersizliğinden yakınarak’ karşımda omuzları sarsıla sarsıla ağlıyorlarsa görevim o köylülerin çaresizlik gözyaşlarına bakıp ‘acaba Başbakan ne der’ diyerek arkamı dönmek değildir. Tam tersine o gözyaşlarını daha yere düşmeden alıp kamuoyunun ve Başbakan’ın önüne koymaktır”.Eğer bu hükümetin yerinde Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Bülent Ecevit veya Turgut Özal hükümetlerinden biri olsaydı ya da Kemal Kılıçdaroğlu hükümeti olsaydı Cüneyt Özdemir aynı röportajları yayınlamayacak mıydı? Hiç şüphe yok aynen yayınlayacaktı, iyi bir gazeteci görevini yaparken hangi hükümetin olduğuna veya hükümetin ne düşüneceğine bakmaz, demokratik sınırlar içinde, basın ilkelerine sadık kalarak gördüklerini aktarır, yorumunu en tarafsız şekilde yapar. Ama elbette eksiklerden-ihmallerden-hatalardan iktidarlar sorumlu olduğu, hele de olaylarda can kaybı veya büyük sıkıntılar söz konusu ise daha fazla sorumlu olduğu için eleştiriler genelde iktidarlara yönelir.DEPREMDE DE, TERÖRDE DE..Örneğin; deprem sonrasında şimdi müteahhitler hakkında “ağır cezaların verileceği” davalar açılıyor, bu olumlu bir gelişme ama demokratik bir ülkede “o müteahhitlerin yaptığı çürük binaların neden zamanında denetlenmediği, binaların ‘en büyük depremlerde bile can kaybı olmayan’ ülkelerdeki standartlara getirilmediği, deprem bölgesi olduğu bilinen yerlerde gerekli alt yapının, yeterli çadır-battaniye, hatta hemen kurulmak üzere prefabrik yapıların’ neden hazır tutulmadığı”, hükümetin ve belediyelerin sorumluluğu da tartışılır. Aynı şekilde terör saldırılarında can kaybına neden olan bir ihmal veya siyasi hata varsa onlar da tartışılır. Yolsuzluk, medya ve yargı üzerinde siyasi baskı gibi konular “HANGİ HÜKÜMET DÖNEMİNDE OLSA” tartışılır.Medyanın görevi, bir daha benzer hataların yapılmaması ve mevcut durumda da çözümlerin hızlanması için konuları en açık şekliyle gündeme getirmek, kamuoyu ile paylaşmaktır. Gazeteciler bunu yaptığında, konu ne olursa olsun “olayları çarpıtıyorlar” demek yerine (ki her konu da çarpıtılmaz ya) bu eleştirilere kulak vermek çok mu zor bir hükümet için? Akıllı bir hükümet bu tepki ve eleştirilerden “gerçek demokrasiye sahip Batı ülkelerinde olduğu gibi” yararlanmalı değil midir?İtalya’da örneğin, medya kuruluşları Başbakan Berlusconi’ye dava bile açtılar, hükümet o gazete veya dergilere baskı yapmayı denedi mi, deneyebilir mi? Demokrasinin bir numaralı şartı “bağımsız basın”a, halkın sesine dokunmak veya onları özgürce kalem oynatamaz hale getirmek, “yazdıkları yazı ve kitaplardan dolayı” gazetecilere terörist muamelesi yapmak hangi Batı ülkesinde mümkündür?UĞUR DÜNDAR BİLE GİDERSE..Can Dündar; Uğur Dündar’ın çalıştığı kanaldan ayrılması ve şu anda ekrana çıkmaması ile ilgili olarak; “Durup seyretmeye devam edersek, bir gün sıra hepimize gelecek. Alkış seslerinden zaten kendi sesimizi duyamaz olduk” demiş...Toplumun en çok sevdiği, en yüksek izlenme oranına sahip haber programları hiçbir ülkede ve Türkiye’de bugüne kadar kesilmemiştir, düz mantıkla bakın; hangi kanal en çok reklam gelirini sağlayan programı keser? Tam aksine bu tür programlar kanallar arasında transfer yarışına neden olurlar. Ama son yıllarda “dünya televizyon tarihinde görülmemiş” bu durum, büyük izleyici kitlelerinin tepkileri bile dinlenmeden Türkiye’de gerçekleşti.Aynen başarının zirvesinde gazetecilerin gazetelerinden, başarılı televizyoncuların hele de Uğur Dündar gibi “haberlerini yöneterek ve sunarak çalıştığı kanalı yıllarca zirveye taşımış, reytingini kat kat arttırmış” bir ustanın ekranlardan uzaklaştırılması ve üstelik inanılmaz şekilde “aynı gün başka kanallara transfer olmaması” gibi.. Daha önce benzeri Tansu Çiller hükümeti döneminde görülen bu baskıcı tablo televizyonun, basının doğasına aykırıdır.Ve tabii bunun en önemli nedeni gazete ve televizyonların hemen tamamının; “sadece gazetecilik yapmayan, iş dünyasında olan”, bu nedenle de siyasi baskılara direnmesi mümkün olmayan sahipleri olmasıdır. Peki, demokrasinin olmazsa olmazı medyanın bu hale gelmesi, gazetecilerin hissettiği ağır baskı, başarılarının ödülü olarak(!) işlerini, hatta özgürlüklerini kaybetmeleri o demokrasiyi tartışılır yapmaz mı?YENİ ANAYASADAN ÖNCE..Elbette yapar, nitekim son yıllarda tüm AB raporlarında Türkiye’de demokrasi ve insan haklarının “medyanın siyasi baskı altında olması nedeniyle, cezaevindeki çok sayıda gazeteci nedeniyle” yara alması ciddi şekilde eleştiriliyor. Her ne kadar bazı eski büyükelçiler filan bu raporları hafife alan konuşmalar yapıyorlarsa da AB’ye girmek isteyen (istiyorsa tabii) bir ülkenin üst üste gelen bu uyarılara boş vermesi mümkün değildir.Hükümet; “daha özgür ve demokratik olması gerekçesiyle” yeni bir anayasa istediğine göre anayasadan önce medyanın özgürleşmesini sağlamalı, artık eleştirilere, yorumlara, bunları yapan deneyimli gazetecilere öfkelenmek ve engellemek yerine bu eleştirilerden yararlanmayı düşünmelidir. Bir iktidar, demokrasi ve özgürlük konusundaki samimiyetine ancak böyle inandırabilir!
Bir an durup düşünün; bugün Arap ülkelerine “demokrasi ve laiklik dersleri” verebiliyor, “demokratik yönetime geçmeleri için” kafa tutabiliyorsak, dikta rejimlerini kıyasıya eleştirip despot liderlerine ültimatom çekebiliyorsak.. Demokrasinin can damarı kurumların üzerinde siyasi baskılar olmasına rağmen hala çoğunluk özgürce yaşamına devam edebiliyor, deprem kayıplarımız, terör şehitlerimiz gibi acılar karşısında birlik olabiliyorsak bunların hepsi “bizi ulus yaparak birleştiren ve insan haklarının korunmasını sağlayan” laik-demokratik Cumhuriyet rejimi sayesindedir.Ama 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenleri “Van depremi” neden gösterilerek iptal edildi. Ve bu duyulur duyulmaz Twitter’da binlerce kişi “Bu bayramın göbek atarak kutlanmadığını, tam aksine böyle zamanlarda daha coşkuyla kutlanması gerektiğini” yazarak kararı protesto etti.AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş ise 29 Ekim Bayramı resmi geçit törenlerinin iptali için; “Ciğeri yanmış 74 milyon insan varken Cumhuriyet Bayramı etkinliği düzenlemek herhalde milletin gönlünde biraz burukluk ortaya çıkarabilirdi” demiş. Şimdi, depremde yüzlerce insanımızı, terör saldırısında 24 askerimizi kaybetmek (ki dün de PKK saldırısında 2 polisimiz şehit oldu, böylece 26 şehit) tüm toplumu nasıl üzdü, yaraladı bunu görmeyen, hissetmeyen yok. TV’deki yardım kampanyasında birkaç saat içinde 62 milyon TL toplanması, parası olmayanların “kanıyla, canıyla yardıma koşması” bunu gayet net anlatıyor.SİYAHLAR GİYEREK FENER ALAYICumhuriyet Bayramı nedeniyle yapılacak eğlencelerin, baloların iptal edilmesi de son derece yerinde kararlardır ki hepsi de edildi. Ama öte yanda resmi geçit törenlerinin, okullarda yapılacak “Cumhuriyet’in önemini, değerini anlatacak konuşmaların, söylenecek marşların, etkinliklerin” bile iptaline hiç de gerek olmadığını bu ortak üzüntüleri paylaşan herkes bilir, nitekim internetteki tepki de bunu gösteriyor.Bu millet Cumhuriyet’e bağlıdır, onun nimetlerini takdir eder, edemeyenlerin de anlamaları için bu nimetlerin (yazımın ilk paragrafında anlatılanlar dahil) hiç değilse milli bayramların yıldönümlerinde hatırlatılması gerekir. Oysa öyle bir durum var ki son yıllarda 19 Mayıs’ta gençlerin gösterileri, kıyafetleri, 23 Nisan’da çocukların yorulması gibi nedenlerle milli bayramlar önemsizleştiriliyor ve bugün olduğu gibi (eğlence söz konusu olmamasına rağmen) iptal bile edilebiliyor.İstanbul Valiliği de resmi geçitlerin iptal edildiğini duyururken Kadıköy Belediyesi Bağdat Caddesi’nde 29 Ekim akşamı fener alayının yapılacağını açıklamış. Çukurca şehitleri ve depremde hayatını kaybedenlerin anısına herkes siyah kıyafetlerle katılacakmış. Fenerlerle yapılan ve kayıplarımızın da anılacağı bir Cumhuriyet yürüyüşü mü 74 milyonu rahatsız eder, yoksa Cumhuriyet Bayramı törenlerinin tümünün iptal edilmesi mi? Böyle bir karar çok daha fazla düşünülmeli, tartışılmalıydı, giderek milli bayramların unutulması ciddi bir hatadır ve asıl burukluğu bunun yaratması gerekir. Cumhuriyetimizin 88’inci yıldönümü kutlu olsun, sonsuza kadar yaşasın İnşallah!****Çıplak kralı giydirme görevi!İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş; “Kral çıplak kardeşim, İstanbul büyük risk altında. Yeni bir şehir kurmalıyız” dedi. Açıklamasının geri kalanında “Deprem konusunda ‘ev yenileme’ projesinden sonuç alamadıklarını”, “1 milyar 100 milyon liralık deprem yatırımı yaptıklarını, binaları-viyadükleri-köprüleri güçlendirdiklerini” anlatmış, “İstanbullu ne kadar hazırsa biz de o kadar hazırız” demiş, “Belediye’nin kaynak veremeyeceğini, vatandaşın kendi binasını güçlendirmesi gerektiğini” belirtiyor.Öncelikle, hataların-başarısızlıkların bile pembe tablolarla verildiği bir dönemde “kral çıplak” diyerek gerçeği anlattığı, halktan gizlemediği için Başkan Topbaş’ın kutlanması gerek. Ama öte yanda 1999 Gölcük depreminden ve arada olan her depremden sonra yıllardır “beklenen büyük İstanbul depremine karşı ne önlemlerin alındığı” tartışılır, binaların yüzde kaçının güçlendirildiği sorulurken hala “sayılı viyadük, köprü ve bina” ile başlangıç noktasına yakın bir yerde duruyor olmamız kabul edilemez.CAN GÜVENLİĞİNDEN ÖNEMLİ Mİ?Kral çıplak ise onu giydirmek, İstanbul gibi dünya kenti bir şehirde, Türkiye’nin en büyük ve kalabalık nüfuslu şehrinde çözümü yaratmak o şehrin belediyesine ve hükümete aittir. Belediye Başkanı “İstanbullu ne kadar hazırsa o kadar hazır” olduğunu söylemek yerine “İstanbulluyu depreme hazırlamak” görevini üstlenmiştir. Van depremindeki kahredici üzüntüyü gördük, can güvenliği birinci derece önem taşıdığına göre, bu belediyelere her türlü kaynak sağlandığına göre “1 milyar yüz milyon”un lafı olamaz, gerekiyorsa (seçmeni etkileyecek gözle görülür gelişmeler den) o hızlı otobüslerden, metrolardan önce deprem önlemlerine para harcanmalıdır.Yani harcanmalıydı ve şimdiye kadar binaların çoğunluğu sorunsuz hale getirilmeliydi. Bütün hastane, sağlık ocağı, okul, yurt, devlet ve özel kuruluş binaları depreme hazırlıklı mı örneğin? Eğer vatandaşın kendisi yapmak zorunda ise belediye veya hükümet “bunu kaçılamaz şekilde ve en kısa sürede zorunlu kılacak” ne yaptı? Hangi yaptırımlar getirildi? Yeni bir şehir kurmak gerekiyorsa bugüne kadar bu yeni şehre neden başlanmadı?BAŞKA YERE Mİ HARCANDI?Maliye Bakanı Şimşek’in “Biz deprem vergisi olarak toplanan parayı eğitim, sağlık, duble yol gibi 74 milyonun ihtiyaçlarına harcadık” demesi uzun uzun tartışılması gereken bir açıklamadır. Bir tarafta insanların “dakikalar içinde can kaybı” söz konusu iken başka hiçbir ihtiyaç bunun önceliğini alabilir mi ve üstelik vatandaştan deprem vergisi diye toplanan bir vergiyi başka alanlara, özellikle de “gözle görülecek ve kısa sürede oy getirisi olacak” duble yol gibi alanlara harcamak kabul edilebilir mi acaba? Olacak iş midir bu?Maliye Bakanı’nın bu açıklamasına rağmen Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün’ün “Deprem vergisi diye bir vergi yok” demesini ise yorumlamak bile mümkün değil, aynı kabinenin Maliye Bakanı’nı duymamış olmalı. “Bu vergi olmasaydı afetle ilgili çalışma yapılmayacak mıydı” diyor, bu konuyu da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’la konuşması iyi olur sanıyorum, zira Topbaş “Kral çıplak” diyor. İstanbul gibi en büyük ve tehlike altındaki kentimizde Kral çıplaksa diğer kentlerde nasıl giyinik olabilir?İstanbul’da beklenen depremin gerçekleşmesi halinde yanlış tercihler veya ihmallerle kaybedilen zaman binlerce bile değil milyonlarca can kaybına olacaktır, bunu uzmanlar da kaç kez söyledi, hükümet ve belediyeler en kısa zamanda başta İstanbul olmak üzere tüm illerde bu konuyu çözmek ve ülkeyle paylaşmak zorundadır!
Günlerdir ‘karışmayayım şu tartışmaya’ diye sabrediyorum ama ‘bu kadarı fazla’ noktasına gelince beni tutmak da kolay olmuyor. Kendim için bile..***Konuyu sanki bir başka gazetenin yazarıymışım gibi yazmak isterim aslında, birçok olayda yaptığım gibi iyice geriye çekilerek, uzaktan ve tarafsız gözle bakarak.. Aynen “gazeteciyim, medyacıyım” diyen herkesin yapması gerektiği gibi.. Ama bugüne kadar bazı köşelerden gelen seslere bakınca hiç de öyle davranılmadığı görülüyor. Arada yılların duayen yazarlarını kastederek “Milliyet şu patrona geçerse kendisi de artık mecburen VATAN’a geçer” diye patronlara meslektaşlarını çıkarmaları için yol gösteren köşe yazarları bile oldu, hayretten küçük dilini yutmak işten bile değil. Sormak lazım, aynı şey kendilerine yapılsa ne hissederlerdi acaba?Ve böyle bir durumda meslektaş dayanışması yerine olaylara patron gözüyle bakmak, yazarları köşeye sıkıştırmak mı söz konusu olmalıdır, bu mudur yani? Medyanın bugün geldiği durumda, en deneyimli ve başarılı gazetecilerin, Uğur Dündar gibi süper televizyoncuların dahi “en garantili olması gereken” işlerine medya üzerindeki baskı nedeniyle veda ettikleri bir dönemde aslına bakarsanız insanda medya ile ilgili yazı yazma, hatta kendi yazısını yazma isteği bile kalmıyor ama şu durumu görmek en az o baskı ve kayıplar kadar üzücüdür.KENDİMİZDEN UTANMAYACAK MIYIZ?Bu konuda son olarak Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu’nun 25 Ekim Salı günü “Milliyet ve Vatan’daki arkadaşlara bir uyarı” başlıklı yazısını okudum. Onun yazısı gerçekten de samimi bir uyarı havasında, dostça yazılmış olduğu için farklı ama yine, ama hep “Demirören aniden bırakıp giderse, Karacan yeniden yönetime dönerse” gibi varsayımlar, yine “patronları Karacan’ı eleştiren, patronları Demirören’i koruyan” benzeri bir “patron odaklı” yorum durumu var.Konu ne zaman tartışılsa “tehdit kokulu uyarılar”a rastlıyorsunuz. Nedir yani, bir yazar işini kaybetmemek için gerçeklere kulağını tıkamalı, elini oynatmamalı, üç maymunları mı oynamalıdır, yoksa gerçek ne olursa olsun “paçayı kurtaracak şekilde” mi yazmalıdır? Eğer artık gazetecilikten anlamamız gereken buysa, bu noktaya da vardıysak, ayıptır söylemesi ama olmayıversin böyle onursuz gazetecilik. Mesleğe girmek isteyen veya yeni giren gençlere böyle bir medya mı bırakacağız? Bunu yaptıktan sonra aynaya bakarken kendimizden utanmayacak mıyız?KONU PATRONLAR DEĞİL, GAZETELER!Ben TV okullarında medya dersleri verirken bunu öğretmiyorum, özür dilerim. Ve öğrettiklerime sadık kalmam gerektiğine inanıyorum. O okullarda ümitle çalışan gençler, yaptığım haber programını “bana olan sonsuz güvenleri nedeniyle yıllarca zirvede tutan” milyonlarca izleyicim, okurlarım ve ilkelerim aksine izin vermez.Vatan ve Milliyet gazetelerinin Doğan Grubu’ndan Erdoğan Demirören ile Ali Karacan’a satışından sonra ortaya çıkarılan sorun, yaratılan anlaşmazlık, açılan “fesih davası” nedeniyle bu iki önemli gazetenin yayın hayatı ciddi risk altındadır. Ve böyle bir durumda asıl mesele “patronların kimi, ne yapacağı” değil, “gazetelerin devamı”dır. Eğer başka bir sorunları yoksa, bunu takdir edemeyecek, meslektaşlarını tehdide filan yeltenecek medyacı olabilir mi?Ali Karacan benim Sabah gazetesinde olduğum yıllarda aynı çatı altında çalıştığım, selamlaşıp konuştuğum, dost bildiğim bir isimdir. Milliyet gazetesini kuran kişinin de torunudur ama doğrusu medyacı bir aileden gelip de iki gazetenin feshini isteme sorumluluğunu nasıl böylesine kolayca alabildiğini anlamak mümkün değil. Aynen, iki gazetenin karşılaştığı bu durumun “bir tesadüf olamayacak kadar garip” olması gibi.. Anlaşılmaz!BAŞTAN YANLIŞ BİLGİElbette “670 çalışanın hayatını ilgilendirdiği için” dava dosyasını avukatlardan isteyerek inceledim, şimdi bazı bilgileri sizinle paylaşacağım:Demirören Grubu satış yapılırken “davacılara olan güveninden dolayı, medya ve Milliyet gazetesiyle olan geçmişlerinden dolayı” onlara ve sözlerine güvenmiş. Sermaye olarak gösterdikleri şirketin değerinin “20.000.000 USD olduğu” tekrar tekrar söylendiğinde inanmış ve yola böyle çıkmış, sözleşmeyi imzalamış. Gazetelerin satın alma bedeli olarak da gerekli bütün ödemeleri tek başına yapmış. Bu arada Karacan tarafının sermeye gösterdiği, söz konusu “20 milyon dolarlık” şirketi inceletmek istemiş ama bilgiler şirket tarafından verilmemiş, denetim geciktirilmiş.Nihayet “Yeminli Mali Müşavir raporuyla” ortaya çıkmış ki şirketin değeri söylenenden kıyaslanamayacak kadar az olduğu gibi yüksek miktarda borç söz konusu.. Demirören bu durumda şirketi satın almamış, acaba Karacan olsa alır mıydı? (Devam edeceğim.)****Bu nasıl Kızılay Allah aşkına?Başbakan Erdoğan “Bundan önceki depremlerde hükümet deprem bölgesine bile gidemiyordu, bu kabinenin 4’te 1’i deprem bölgesinde.. Durum kontrol altında.. Erciş’te yeni bir ilçe inşa edilecek” demiş. Hükümet üyelerinin depremden sonra bölgeye gitmesi iyi güzel de onlar gazeteci değil, parlamenter.. Bu ciddi sorunlara zamanında önlem aramak, felaket sonuçlar olmasına fırsat vermemek üzere seçilip Meclis’e gönderiliyorlar. Ve zaten her yeni hükümetin seçilme nedeni “daha öncekilerin yetersiz olduğu konuları halletmesi beklentisi”dir, bu nedenle diğer hükümetlerle kıyaslama yapmanın, hele de böyle bir felaketin ardından bölgeye gitme kıyaslaması yapmanın anlamı yoktur... Depremde “önlemsizlik ve kontrolsüzlük” nedeniyle yüzlerce kişi, bebekler, çocuklar öldükten sonra onların bölgeye gitmesinin, durumun günler sonra kontrol altına alındığının söylenmesinin ne faydası var?Giden canları geri getirir mi mesela? Anasını, bebeğini kaybeden insanların acısını hafifletir mi?MUHTARLARIN YOLSUZLUĞUDeprem bölgesinde mağdur vatandaşlarla yapılan röportajlar uğradıkları yıkımın ardından bile ne büyük sıkıntılarla karşılaştıklarını anlatıyor. Milletin vergilerinden büyük paralarla devam ettirilen Kızılay’ın kendisi bile “kontrole muhtaç” halde. Yardım kamyonlarının önü kesilerek yağma ediliyor, muhtarların “kendi adamlarına birkaç çadır birden verdiği”, yardım kuyruklarında erkeklerin “yanında erkek olmayan kadınları iterek önüne geçtiği” anlatılıyor.Depremde bile yolsuzluk, depremde bile kadına saygısızlık ve hakkını alma, depremde bile yağma.. Bölgeye yardım göndermek için çok sayıda vatandaş, kuruluş sıraya girdi, diğer ülkelerden de yardım geldi ama devletin “bunların kontrollü dağıtımını bile sağlayamadığı” ortada.. Kızılay deseniz; çadırların ve yardımların “kapanın elinde kalmasına” seyirci.. Depremzedeler, dondurucu soğukta “çadırların da çözüm olmadığını, ısıtıcı veya bir battaniye bile verilmediğini, tuvalet olmadığını” anlatıyorlar yana yakıla.DEPREM VERGİLERİ NEREDE?Toplanan deprem vergileri, Kızılay’a harcanan bunca para nereye gitti acaba, vatandaşın bu durumda sorma hakkı yok mudur?Bu nasıl Kızılay’dır ki deprem bölgesinde battaniye bile veremez, çadırların haksız dağıtımına, kiminde hiç yokken kimine birkaç tane verilip satılmasına engel olamaz? Nasıl bir “kontrol altında”lıktır ki kadınlar yardım alamaz, yardımlar talan edilir?Van’lı depremzedeler dayanılmaz acılar, talihsizlikler yaşadı, hükümetin görevi “bölgeye gidip izlemek” değil, onların ihmalden doğan yeni üzüntüler yaşamasını derhal önlemektir. Kızılay bu kadar başarısızsa lütfen bir başka yardım kuruluşu düşünülsün, milletin parası çöp değil!
Türkiye daha 24 şehidin acısı dinmeden arkasından gelen depremin üzüntüsü ile kavruldu. Ve tam “tek yürek” olduğu sırada bile dün Van’da bir karakola PKK saldırısı yapıldı, 4 asker yaralı .. Yani terör bu büyük acıyı bile umursamadan aynen devam ediyor.Öte yanda Müge Anlı canlı yayın televizyon programında “Van’da polislere taş atıldığını ama deprem anında o polislerden yardım istendiğini, polislerin de anında göreve koştuğunu” söylerken kastını aşan, ayırımcılık olarak algılanan ifadeler kullandı. “Ağlama sırası onlarda” dediği yayıldı ama ben video bandında böyle bir ifadeye rastlamadım. Kendisi de “sözlerinin yanlış anlaşıldığını ama söylediği kadarıyla konuşmasının arkasında olduğunu” açıklamış.LİNÇ KAMPANYASI OLMAZ!Şimdi tabii ki deneyimli televizyoncuların, özellikle de böyle herkesi kahreden bir felaket olayı sürecinde her kelimeyi tartarak, algılanabileceği her anlamı çok iyi hesaplayarak konuşması gerekir ama ben (hatayı görmekle birlikte) Anlı’nın kasıtlı olarak “ Türk-Kürt ayırımı” yapmak üzere konuşmayacağına inanıyorum. Herhalde onun hatasında da olayın şokunun, üzüntünün büyük payı vardır. Ve tabii canlı yayının geri dönülmezliği.. Böyle kritik günlerde ya bant yayını veya “geciktirmeli yayınla hata denetimi” uygulaması yapılması onun için önemlidir, kanallar bunu (hiç değilse haberler dışında) neden ihmal ediyor anlamıyorum.Böyle çok kırılgan bir zamanda olmasına rağmen “kırk yılda bir” ortaya çıkmış canlı yayın hatalarında hemen “çarmıha germe” kampanyaları başlatılması da aynı derecede yanlış geliyor.YALNIZ DEPREMDE DEĞİL..Sadece bu deprem gibi bebeklerin, gençlerin, yüzlerce insanımızın can kaybıyla sonuçlanarak yürekleri dağlayan bir felakette değil, hiçbir zaman “bu ülkenin vatandaşları arasında” bir ayırım olamaz, sağduyulu hiç kimse bunu aklına getirmez. Nitekim PKK’nın yıllardır terör yardımıyla yapmaya çalıştığı “toplumu bölme işlemi” bütün acılara rağmen, katliam gibi bir defada onlarca şehide rağmen başarılamadı.Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları birbirine düşman edilemedi. Zaten baktığımızda terör saldırılarında verdiğimiz şehit askerlerin arasında çok sayıda Kürt asker de var. Depremde hayatını kaybedenler de Türk ve Kürt.. Kim, nasıl yapabilir ki böyle bir ayırımı? Zaten neden yapılsın ki, tek tek her insanımız büyük çoğunluk için “birbirinden farksız” değil midir? Öyle olduğuna göre bir depremden sonra “kardeşlik”ten bahsetmek ne kadar gereksiz bir şeydir.‘FAŞİZAN IRKÇI ANLAYIŞ’..BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da Müge Anlı’nın konuşmasıyla ilgili bir açıklama yapmış. “Depremde yaşamını yitirenlere rahmet” diliyor, “Aylardır böylesi acılar içinde toplu cenaze törenleri olurken Kürt’üyle, Türk’üyle acıları dindirmeye uğraşıyoruz. Tek yapacağımız şey deprem sonrası dayanışmadır ” diyor ve Anlı’nın sözlerinin “faşizan, ırkçı anlayış” olduğunu söylüyor.Oysa aynı BDP bir süre önce “İstediklerimiz verilmezse Türkiye cehenneme döner” de demişti, “terörün şehirlere yayılacağını” da söylemişti, PKK’nın kanlı saldırılarını onaylayan konuşmalar da yapmıştı. Hala terör örgütünün planlayarak yaptığı mayınlı, roketatarlı saldırıları “meşru nedenlerle yapılan bir savaş” gibi göstermekten de çekinmiyor.Demirtaş onlarca şehit askerin bulunduğu saldırıların hemen arkasından bile bunları “demokratik taleplerine” bağlayabiliyor. Nedense hiçbir zaman “şehit askerlere rahmet dileyen” bir konuşması duyulmuyor. Açık seçimlerin yapıldığı, herkesin cumhurbaşkanı bile seçilebildiği, Batı illerinde de halkın iradesiyle çok sayıda Kürt milletvekilinin çıktığı demokratik bir ülkede, sanki işgal altında bir ülkeymiş gibi “bölme” amaçlı terörü desteklemek ırkçılık değilse nedir?Başka hangi amaçla bu kadar insanın ölümüne göz yumulabilir, terör örgütü desteklenebilir?Avrupa ülkelerinde de olduğu gibi “bu ülkenin vatandaşı olan herkes Türk sayılır” denmesi bu kadar, insan öldürmeye değecek kadar rahatsız ediyorsa, bu “ırkçı faşist anlayış” değilse nedir? Selahattin Demirtaş’ın bir başkasını “ırkçılık”la suçlama hakkı olduğunu sanmıyorum, kendisi inanıyorsa yukardaki soruları cevaplaması gerekir.
Türkiye’de artık ülkenin hangi büyük sorununa baksanız, hangi önemli konuda sorular sorsanız “pespembe” tablolarla karşılaşıyorsunuz. Durum pembe tablo çizecek kadar kurtarmıyorsa o zaman da “o sorun mevcut değilmiş, ileri tarihlere ertelenebilirmiş gibi” davranılıyor. Adeta Türkiye; her gün onlarca can alan terörden trafiğe, kadın cinayetlerinden depreme kadar her sorununu halletmiş, medeniyette tavan yapmış da kala kala sadece diğer ülkelerin sorunlarını halletmek kalmış gibi aylar boyu onlara yoğunlaşıyoruz..Bugün “TEM’de 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan trafik felaketini” yazacaktım ki Van’daki büyük deprem haberi geldi. Otoyollarda bile bu kadar büyük kazaların olması ihmale, kontrolsüzlüğe bağlı.. Biz gazeteye o kazanın olduğu yoldan gidip geliyoruz. Hava biraz karardıktan sonra tek bir polis kontrolü yok. Gündüz ve akşam bütün açıkgözler en sağdaki servis yolundan hızla gidiyorlar. Bu kazayı yapan TIR gibi ağır araçlar ise en sol şeritte, 80 km hızla giden arabalardan yol istiyor, onları sıkıştırarak geçmeye çalışıyor. 9-10 kişinin öldüğü kazalar olursa bakıyorsunuz bir süre ortada trafik ekipleri..AMBULANS YOK, KURTARMA EKİBİ YOK!Bunları söylediğinizde sorumlular bozuluyor (geçmişten bugüne hiç değişmedi, 21’inci yüzyıl bile lafta kaldı), söylemezseniz her alanda görülen ihmaller yüzünden “ülke büyük savaşların içindeymiş gibi” yüzlerce can kaybını içiniz kan ağlayarak izliyorsunuz. Bu ülkenin vatandaşı olarak içinizin bir şekilde ağlamadığı tek gün geçmiyor.Eğer 24 şehitten, hala dün Hakkari’de verdiğimiz 3 şehit ve Şemdinli’de mayın patlamasındaki 2 şehitten kalan göz yaşlarımız varsa onları da Van depreminde kaybettiğimiz yüzlerce insanımız için dökeceğiz.. Dün 9 yaşında bir kız çocuğun cesedini çıkardılar. Kim bilir daha kaç çocuk, kaç genç çıkacak enkazların altından..Kandilli Rasathanesi önce depremin “6.6 şiddetinde” olduğunu açıkladı, bir süre sonra “7.2”de karar kıldı. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin verdiği 7.6’dan mı etkilenip değiştirdiler bilinmez ama bunu da “deprem merkezinden uzaklaştıkça etkinin daha iyi anlaşıldığı” benzeri bir nedene bağladılar. Nasıl yani, aynı Kandilli bulmuyor mu iki rakamı da? Bundan önceki depremlerde nasıl anında doğru ölçü veriliyordu? Rasathane’nin bile bu kadar farklı değer bulduğu görülmüş şey midir?Depremden saatler sonra bile TV haberleri “can kaybı sayısını” veremedi, ancak akşam saatlerinde Kandilli’nin Müdürü “Ölü sayısını 700 ile 1000 arasında tahmin ettiklerini” açıkladı. Rasathane akşama doğru bunu açıklarken Erciş Belediye Başkanı da, depremzedeler de çok sayıda ölü olduğunu ama kurtarma ekibi olmadığını, ambulans bile bulunmadığını açıklıyordu.OTEL, HASTANE, YURT YIKILIR MI?Gün boyu ekranlardan kurtarma çalışmalarını izleyenler, bu çalışmaların can havliyle yardıma koşan vatandaşlar tarafından yapıldığını, ortada askeri veya sivil kurtarma ekipleri olmadığını, sağlık ekiplerinin de çok geç geldiğini gördüler. Nitekim depremin en yoğun hissedildiği Erciş’in Belediye Başkanı durumun çok korkunç olduğunu bildirdikten sonra “çok acil yardım istediğini, sağlık ve kurtarma ekibi gönderilmesi gerektiğini” haykırıyordu.Oysa bundan 6 ay, bir yıl önce “deprem konusunda ne gibi çalışmalar yapıldığı, kaç binanın güçlendirildiği, acil yardım organizasyonlarının en çabuk devreye girecek şekilde hazırlanıp hazırlanmadığını” sorsanız gelecek cevap “her şeyin kontrol altında olduğunu, ülke çapında binaların çoğunun depreme dayanıklı hale getirildiğini” anlatır. Doğru cevabı ise maalesef ancak büyük bir deprem ve büyük can kaybı veriyor. Tuzla buz olan, yere yapışan binaların arasında 2 otel, 1 hastane, 1 öğrenci yurdu da yıkılıyor.Bu gün Van’da karşılaştığımız hazırlıksız görüntünün benzeriyle “beklenen büyük İstanbul depremi”nde karşılaşılmayacağını artık kim garanti edebilir? Edilse bile kim inanabilir?Hükümetlerin bir numaralı görevi “vatandaşın güvenliğini sağlamak” olduğuna göre bunu başarsınlar artık!*****Soyadı ‘namus’ olursa, kadın istediği adı kullanır!Sevgili okurlar, bildiğiniz gibi Anayasa Mahkemesi kadınların ‘evlendikten sonra yalnız kızlık soyadını kullanması’ için açılan davaları reddetti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi bu konuda mahkum ettiği için karar, AİHM kararına da aykırı oluyor.Ve bu da Avrupa ülkelerinin hiçbirinde geçerli değil, tamamında kadın; kızlık soyadını alabiliyor. Sadece “Avrupa Birliği’ne bizi de alın” diye yıllardır dil döken Türkiye kadın vatandaşlarını “erkeğin adı altında” tutmakta kesin kararlı.. O neden? Çünkü başta Parlamento’su olmak üzere her alanda olduğu gibi Anayasa Mahkemesi’nde de erkekler “egemen” durumda ve onların dediği oluyor. Buna rağmen karar 8’e karşı dokuz oyla alınmış. Yani erkeklerin çoğu “Burası yüksek mahkeme, tarafsız gözle bakmazsak ayıp olur” diyerek vicdanlarının sesini dinlemiş.Buna “Türkiye’deki olayları doğru izlemiş, doğru okumuş” da diyebilirsiniz. Bakın şimdi; AYM’nin gerekçeli kararında “Kadının evlenmekle kocasının soyadını almasının cinsiyet ayırımına dayanan bir farklılaşma yarattığı savı doğru değildir. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları gerekli kılabilir. Belirtilen gerekçelerle yasa koyucunun takdir yetkisi kapsamında aile soyadı olarak kocanın soyadına öncelik vermesi eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmamaktadır” deniyor.CİNAYETLERİ GÖRMÜYOR MUSUNUZ SİZ?Açalım, diyor ki :“Mesele sadece kadın-erkek arasındaki cinsiyet ayırımcılığıdır ve soyadı konusu da bir ayırımcılık içermemektedir. Ayrıca farklı toplumlarda soyadı veya bir başka konu farklı değerlendirilebilir. Türkiye’de de bu eşitlik ilkesine aykırı değildir”.. Haydi diyelim ki bu yasa koyucular (yani Meclis) kadının evlenme durumunda istemese bile “baba isminden koca ismine geçmesini ve başka bir seçeneğinin de olmamasını” 21’inci yüzyılda da sürdürmek istiyor çünkü Türk erkeğinin egosu bunu ister.. Peki bu ülkeyi yönetenlerin de içinde olduğu Meclis “Benim adımı taşıyorsun, öyleyse benim namusumsun” diyerek, hiçbir hatası-günahı olmayan eşlerini ya da boşanmak isteyen eşlerini kıskançlık nedeniyle öldüren erkekleri, namus cinayeti adı altında işlenen cinayetleri görmüyor mu?DEMOKRASİ VAR MI, YOK MU KARAR VERİN!Bugüne kadar görmemiş mi? Ya Anayasa Mahkemesi’nin 9 üyesi, onlar da mı görmemiş? Nasıl olur da tek meselenin “cinsiyet ayırımcılığı” olduğunu söyleyebilmişler? Erkek egoları bu cinayetlerden bile baskın mıdır?Bu yasa “özellikle de Türkiye’de” mutlaka değişmeli, isim-namus ilişkisi ortadan kalkmalı, erkekler de “herkesin kendi namusundan sorumlu olduğunu” kafalarına sokmalıdır. İsteyen kocasının adını alsın, istemeyen almasın, demokrasi dediğiniz şey sadece “canınız istediğinde” teşrif buyuracak, istemediğinizde çekip gidecek mi yani?AYM, kendisine olan güveni sarsmaktan kaçınmalıdır.