Yazımı yazdığım sırada “Bir deniz otobüsünün 5 kişi tarafından kaçırıldığı” haberi duyuldu. Terör İstanbul’da ve her yerde artık.. Öte yanda “her yerde terör beklentisi” zaten mevcut, ya önlemler? Hiç değilse insanların en toplu şekilde bulunduğu yerlerde (kendi özel güvenlikleriyle kontrol ve koruma sağlayan AVM’ler dışında) hangi ekstra önlemler alındı veya hiç alındı mı? Uçaklara binerken sıkı kontrol yapılıyor da metro gibi, deniz otobüsü gibi “uçaktan farksız sayıda insan taşıyan” araçlarda neden yok?Vatandaşın ve “onun sözcüsü olan” medyanın bu soruları sormaya hakkı vardır ve soracaktır da.. Aynen deprem konusunda olduğu gibi.. Dün Kadıköy-Kartal metrosunun, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da bulunduğu deneme sürüşü yapıldı. Haber bizim sitede “Kadıköy-Kartal arası 29 dakika” başlığıyla verilmişti.HALA HAYATTAYSANIZ..Gazetecilerin “İstanbul’da olacağı söylenen depremle ilgili hazırlıklar” hakkındaki sorularına Başkan Topbaş’ın verdiği cevapları, kaçırılan deniz otobüsü haberiyle birleştirince metro haberinin “Kadıköy-Kartal arası 29 dakika.. Tabii o ana kadar hayatta kalmayı başarabilirseniz” şeklinde verilmesi gerekir diye düşünüyor insan. Durum o kadar endişe verici..İstanbul Belediye Başkanı Topbaş, Türkiye’nin en büyük ve kalabalık kentinin depreme hiç mi hiç hazır olmadığını bir süre önce “Kral çıplak” sözüyle açıklamıştı. Dün de “İstanbul’daki olası bir depremin Van depreminden çok farklı olacağını, Türkiye’yi birkaç 10 yıl geriye götüreceğini, faturasını kuşaklar boyu ödeyeceğimizi” söyledi. “Dünyanın en önemli ekonomileri arasında yer alan Türkiye’nin çok diplere vurabileceğini, bu noktada İstanbul’u bu riskten kurtarmak gerektiğini” vurguladı.BUGÜNE KADAR NEREDEYDİNİZ?Kadir Topbaş “Kooperatif, site ve bir mahallede yaşayan insanlar toplu müracaat yaparsa çalışmayı başlatacağız” diyor. Köprü ve viyadükler filan güçlendirilmiş ama tüm hastaneler, okul ve üniversiteler, devlet daireleri, havaalanları, oteller ne vaziyette belli değil.Dün İstanbul’da Belediye ile bir grup mutlu ve güvende metro açılışı yaparken, milletvekilleri-liderler TBMM’de güven içindeyken, şanslı kesimler sıcacık evlerinde villalarında TV izlerken, Van’da insanlar yoğun kar yağışı altında hala göçüklerde depremzede arıyorlardı. Bunu yaşamış bir ülkede hala ve Gölcük Depremi’nden 12 yıl sonra hangi belediye başkanının sızlanması haklı bulunabilir ki? Hele de İstanbul’un? İnsanların toplu müracaat yapmaları için çağrı bugüne mi kalmalıydı?Toplu müracaat etmeseler kendi haline mi bırakılacak binalar, bir zorunluluk şartı neden bugüne kadar konmadı ve başlanmadı?BAŞKANLAR VE GAZETECİLERKadir Topbaş iyi niyetli ve nazik bir insandır ama bu kadar ciddi bir konudaki haklı tepkilere kulak vermesi, kabullenmesi lazım. Onun yukarda söylediklerini, yaptığı şikayetleri gazeteciler, köşe yazarları “millet adına” yapabilir ama İstanbul gibi çok büyük deprem beklenen, çok büyük bir şehrin Belediye Başkanı, hem de yıllarca o mega kente başkanlık etmişken yapamaz.Bugüne kadar, özellikle seçim öncelerinde ne trilyonluk açılışlar (çoğu da ulaşımla ilgili) yapıldı. Şimdi kalkıp “Ben göreve başladığımdan beri İstanbul’un öncelikli sorununun deprem olduğunu söylüyorum ama ulaşım günlük hayatı etkilediği için hep ondan konuşuluyor, esasında depremi konuşmamız gerekir” denebilir mi? Dense de kim dinler ve kabul eder?EKONOMİDEN ÖNCE CAN!Onca para ve zaman hiç düşünülmeden harcandı da depremle ilgili olunca mı “halkın toplu müracaatı” beklenecek? Şimdi zaman yetmezse, depremde milyonlarca can yitirilirse kaybedilen yılların hesabını kim verecek? İnsan hayatı söz konusu iken “ekonominin dibe vurması”nın lafı mı olur? İnsan canı söz konusu iken “İstanbul’un riskten kurtarılma nedeni” olarak ekonomi mi düşünülür?Biz yıllardır uyardık, şimdi il ve ilçe başkanları bizim “yapmalısınız, geç kalıyorsunuz” diye saydıklarımızı tekrarlayarak şikayet ediyorlar. Sonra deprem yaşayanların haklı tepkileri “polis copları ve biber gazıyla” bastırılıyor.Tüm şehirlerin yapılarının depremde güvenli ve kentlerin teröre karşı güvenli hale getirilmesi için eşzamanlı bir seferberlik başlatılmalıdır, hem de derhal!*****‘Panik odası’ tam güvenli mi?!Yine dünkü haberler arasındaydı; iki inşaat mühendisi portatif ve depreme dayanıklı bir “panik odası” inşa etmişler. En küçük odalara inşa edilecek kadar küçük ve dışı çelik konstrüksiyon. Bu buluş Van depreminin ardından satışa çıkmış. Güzel, bizim mühendislerimizin de böyle bir çözüm üretmesi gurur verici ama ben deprem bölgelerinde hemen depremin ardından bulunmuş, özellikle Düzce depreminde inceleme yapmış biri olarak ‘dikkat’ demek zorunda hissediyorum kendimi.Bildiğiniz gibi depremde üst katlar tam anlamıyla alt katların üstüne oturuyor. Ve mesela “buzdolabı, çamaşır makinası” gibi depremde yanına saklanılması önerilen aletler de alt katlarda tosta dönüyor, bunu gözlerimizle gördük. Yani alt kattakilerin hemen dışarı, orta kattakilerin ilk sarsıntıda yukarı fırlaması ve başlarını korumaya alarak kolonlara sarılması gerekiyor, daha sonra merdivenler de güvensiz çünkü..UYANIKLAR İÇİN..Acaba panik odası “üstüne katlar otursa bile dimdik kalacak kadar” güvenli mi? Demek istediğim şu; Şimdi bu buluşu duyar duymaz “Bir panik odası alalım, gerisini boşverelim. Binayı güçlendirmesek de olur” diyen uyanıklar çıkacaktır, Mühendis Eren Küçükkarmaz ve ortağı Özcan Turan onlar için bir açıklama yapsalar iyi olur!*****Kamer Genç’ten ve milletten özür dilesin!Kürsüden inmeyi reddettiği için CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç’i resmen tartaklayan bir Meclis İdare Amiri var; Salim Uslu.. O da AKP’liymiş ama her iki ismin de hangi partiden olduğu, hatta bu olayın hangi yılda, hangi dönemde geçtiği bile önemli değil.Önemli olan “TBMM tarihinde daha önce benzeri hiç yaşanmamış” olan bu çirkin ve “idare amirinin tümüyle yetkisi dışında” olan olayın Meclis çatısı altında gerçekleşmiş olması. Milletin Meclisi’nin manevi değerine, böylece millete ve bir milletvekiline (milletin seçtiği vekile dokunmak da ayrıca milli iradeye saygısızlık) yapılan saygısızlık. Nitekim Meclis Başkanı Çiçek de “olayın Meclis’in itibarını zedelediğini” söylemiş.İdare Amiri Uslu önce milletten ve tartakladığı “milletin vekili”nden özür dilemeli, sonra da aslında Meclis’e verdiği zarar gözetilerek istifası istenmelidir. Başka bir ülkede görülmez ama görülseydi bunlar mutlaka yapılırdı. Sayın Çiçek “TBMM’nin onurunu korumak” için bunların yapılmasını sağlamalıdır.
Bu tartışma hiç başlamayacak bir tartışmaydı ama artık “dokunulmaz” milletvekilleri dışında her şeye dokunuluyor ya.. O kapsamda; milli kahramanımız, önderimiz, bu ülkenin kurtarıcısı ve Cumhuriyet’imizin kurucusu olan Atatürk de “tartışılmalı” oldu.. Öyle filmler yaptılar ki yine bu kapsamda, neredeyse “tartışmalı” bile olabilirdi.Ona saygısını, minnetini, takdirini, hayranlığını hiç azaltmadan, aynen koruyarak kuşaktan kuşağa aktaran milyonlar olmasaydı, bu da yapılabilirdi... “Atatürk de tartışılmalı” diyordu biri geçenlerde yine.. “Hayır, O’nu tartıştırmam” diyordu bir başkası.. Son yıllarda pek moda hale gelen bu çekişmelerin, polemiklerin benzerlerine sıkça rastladık ama bazıları nedense O’nu tartışırken “O’nun sayesinde bugünlere kavuştuklarını” unutuveriyor, kendilerinin veya bir başkasının “onunla aynı terazide olabileceği” gibi bir dev yanılgıya da düşüyorlardı.ARADAKİ FARK ŞU Kİ..Oysa bugün bazılarının “Atatürk” demek yerine sürekli Mustafa Kemal dediği (böylece Türklerin ATA’sı olmaktan çıkıyor yanılgısı mıdır acaba) büyük önderle diğer herkesin arasındaki fark şudur; Atatürk’ten sonra gelenler: ne yapmış veya ne yapacak olurlarsa olsunlar, bunları “Atatürk’ün kurduğu çağdaş ülke, demokratik hukuk devleti içinde” yaptılar veya yapacaklar. Ama hiçbir yaptıkları onun başarısıyla asla kıyaslanamayacak, çünkü Atatürk’ün başlangıç noktası “bugün onun sayesinde bizim sahip olduğumuz laik-demokratik bir cumhuriyet ve özgür bir ülke” değil, dünyanın “hasta adam” dediği çöküş döneminde bir padişahlık rejimi ile 4 yanı düşman orduları tarafından işgal edilmiş bir ülkeydi.Kısacası, kendisinden sonraki her kuşağın, her siyasetçinin sahip olduğu imkanların binde biri bile olmadan, yokluk içinde, sadece “kendi zekası ve inanılmaz cesareti , bunlar yanında halkının sevgisi ve desteğiyle” yaptı herşeyi.. Bu nedenle öldüğü gün savaşlarda yendiği, esir aldığı yabancı komutanlar bile cenazesinde saygı duruşunda bulundular, bütün devlet adamları “büyüklüğünden, benzersizliğinden” söz etti. Dünyanın en ünlü tarihçileri onu anlatmak için ciltler dolusu kitaplar yazdı. (Dün Boğaziçi Üniversitesi’nde uluslar arası üne sahip araştırmacı, yazar ve akademisyenlerin katıldığı bir sempozyum vardı; “Bir entelektüel olarak Mustafa Kemal Atatürk” sempozyumu vardı, İstanbul dışında olduğum için kaçırdığıma çok üzgünüm. Özellikle yabancı araştırmacıların “O’nu yücelten” konuşmalarını duymak ve size aktarmak isterdim.)ÖZGÜR BİR ÜLKEDE OLSAN DA..Rahmetli anneciğim “İnsan isterim, insan kıymeti bilmeye” derdi. Ne kadar önemli ve anlamlı bir söz olduğunu yaşadıkça, deneyimlerim arttıkça daha iyi anlıyorum. Gelelim “onu tartışıp tartışmama olayı”na.. Atatürk’ün tartışılabileceğini iddia etmeden önce yalnızca sorulardan birini cevaplayalım; “eğer O olmasaydı bugün, yıllardır girmek için yanıp tutuştuğumuz AB’den söz edebilir” miydik?Tabii ki “özgür ve demokratik bir ülkede” herkesi ve herşeyi tartışabilirsiniz, ne mutlu size, ne mutlu bize.. Sırf bu nedenle bile Ata’mıza saygıda kusur etmemeye, “Anayasa’nın ilk üç maddesi”ni, cumhuriyeti korumak için elden gelen herşeyi yapmaya değer. Ama bırakın O’nu herkesten ayıran ve bu ulusun büyük önderi yapan tüm farkları, özgür bir ülkede olsanız da; bu ülke için, size mutlu yarınlar bırakmak için canını vermekten çekinmeyen şehitlerinizi, gazilerinizi tartışıyor muyuz ki Atatürk’ü tartışacağız?CEVAP HAKKI NE OLACAK?Ayrıca, “Mustafa” filminde ve hakkında yapılan diğer birçok yanlış yorumda olduğu gibi “cevap hakkı doğduğunda” ne olacak? Cevap verebilecek mi? Mesela “Mustafa”nın senaryo yazarı gazeteci arkadaşımız TV’de kendisine soru soran gençlere “Haklısınız, Kaymak Hoca yorumunda hata yapmış olabilirim” dediğinde çıkıp “Diğer yorumlarında da hata var, ‘belgesel’ dediğin bir filmde hatalı yorumlar yaparak insanları benim hakkımda yanıltman doğru mu, o zaman neden belgesel diyorsun” diyebildi mi? Kimbilir bu film kaç yıl izletilecek, engelleyebildi mi, örneğin “Ben canımı siper ettiğim ülkemde bunları hak etmedim, yargıda hakkımı arayacağım” diyebildi mi?Silkelenip kendimize gelelim ve hiç değilse ebedi uykusunda rahat olmasına izin verelim lütfen!*****Deprem ve Havaalanı!‘Deniz altında tünelden önce depremi düşünsek’ başlıklı dünkü yazımı yazarken henüz Van’da yeni deprem olmamış, yine oteller, binalar yıkılmamış, yeni can kayıpları duyulmamıştı. Olmasaydı da aynı derecede doğru zamanlamayla yazılmıştı zira son derece haklı bir noktayı; “süslü ve tabii ki göz boyayıcı yeni projelere harcanacak vakit, nakit, emek ve özenin, beklenen depremlerde can kaybı olmaması için proje geliştirmeye harcanması gerekliliğini” vurguluyordu.Nedense hiç ders almamakta kesin kararlıyız, bu kadar can kaybı oluyor, bebek-çocuk-yetişkin binlerce insan çadırlarda perişan halde bekliyor ama biz sıcak ve rahatız ya önemi yok, unutabiliriz. Hemen unutunca da işte yeni felaketler peşimizi bırakmıyor. Mesela Kandilli Rasathanesi “Binalara girmeyin, tehlikeli” dese bile Vali çıkıp “Tehlike geçti, girebilirsiniz” diyor. Veya; hemen bütün binalar ve özellikle çatlayan, hasar gören binaların depreme dayanıklı şekilde onarılması hızla başlatılmalıyken, Cumhurbaşkanı Gül bölgeye gelecek diye çatlak binalar sıvayla kapatılıp boyanıyor.DEPREMDE BİLE SAHTEKARLIKBu sonuncuyu Van depreminin ardından bölgeye yardım götüren Yunan Arama Kurtarma Organizasyonu Midilli Şubesi Başkanı Dr. Zoi Livaditon anlatmış. Cumhurbaşkanı gelecek diye boyamışlar, bu da yetmemiş anlaşılmasın diye “boyayı eskitmeye” çalışmışlar. Dalavere ile cehalet birleşince her işte bu salaklık ortaya çıkabiliyor işte.. Ama konu deprem olunca salaklık can alıyor.Dr Livaditon “yerle bir olan binaların daha çok kerpiç ve briketten yapıldığını, aynı şekilde yapılmış bazı kamu binalarının da ciddi hasar gördüğünü” söylemiş. Haydi özel firma veya müteahhitler hata yaptı diyelim, devletin yapma hakkı var mı, milletin parasını yatırdığı binaları kontrol etmesi gerekmez mi?SORUMLULUK DEVLETİN!5.6’lık depremde yıkılan Bayram Otel’de 12 kişi enkaz altında kaldı, ölenler var ve kaç kişinin canı kurtulabilecek belli değil. İTÜ’den Pınar Özdemir “Bayram Otel’de kolonlarda ısı yalıtımı için kaplama olması nedeniyle hasar varsa bile göremedik. Son depremde çatlaklar oluştu, buna rağmen deprem uzmanları Otel’i mühürlemedi” demiş.Van’daki ilk depremde onca insan öldü ve bu kayıpların sorumluluğu en başta “deprem bölgelerinde binaları, hatta devlet binalarını bile denetlemeyen” devlete aittir. Ama o depremin, milletçe yaşadığımız büyük üzüntünün ardından bile “bu konuda en hızlı çalışmayı yaptırıp insanların riskli binalardan çıkmasını sağlamayan” devlet artık yüzde yüz suçludur.ATATÜRK HAVALİMANI DA..Bayram Otel’de kolonlar kaplı olduğu için hasar anlaşılamıyor. Aynı durum İstanbul Atatürk Havalimanı’nda mevcut, Gölcük Depremi’nin ardından bu konuyu yazdığım için gayet iyi hatırlıyorum. 30 tonluk çatı kaymış, kolonlarda çatlaklar oluşmuş, fotoğraflar gazetelerde bile çıkmıştı. Sonra Havalimanı önceden anons edilen tarihe yetişsin diye kolonların üzeri alüminyum plakalarla kaplandı. Şu anda büyük bir depreme dayanabilecek durumda mı belli değil.Hükümet en öncelikli ve en hızlı şekilde İstanbul ve diğer deprem riskli şehirlerde bina çalışmalarına başlamak zorunda, unutturulacak tarafı yok artık bunun. Belediye Başkanları “geç kaldık, itiraf ediyoruz binalar çürük” diye sızlanacaklarına işe koyulsunlar yahu!
“İstanbul trafiği yer altına iniyor” diyordu haber.. Okur okumaz insanın aklına hemen “trafikten önce depremin düşünülmesi gerektiği” geliyor. Çünkü bu tünel İstanbul Boğazı’nın altında açılacak ve büyük paralar ve zamanlar harcanacak. Tarihi Yarımada içinde ve Haliç’te trafiği azaltacağı söylendiğine göre mutlaka trafiğe faydası dokunacaktır ama “olmazsa olmaz” mı acaba?Yani göze görünür, Batı ülkeleri düzeyinde yeniliklerin getirilmesi özellikle seçmenler açısından iyi oluyor ama sorunlar arasında “öncelik taşıyanlar”a bu önceliğin verilmesi, örneğin “can güvenliği açısından birinci derecede önemli” olanların öne alınması daha doğru değil mi?BAŞKANLAR ‘HAZIR DEĞİLİZ’ DEDİİstanbul, büyük deprem beklenen ve Türkiye’nin en kalabalık, en büyük kenti. “Deniz altında tünel”den önce bütün hastanelerin, bütün okulların, binlerce kişinin çalıştığı “devlet ve özel kuruluş binaları”nın, sonra tüm apartmanların, viyadüklerin tek tek depreme dayanıklı hale getirilmesi tamamlandı mı?Böyle bir deprem sonrasında ambulansların, itfaiye araçlarının, kurtarma ekiplerinin en hızlı ve güvenli şekilde geçeceği yollar “yıkılmayacak şekilde” hazır mı? Milyonlarca insana yetecek prefabrik yapılar, çadırlar bölgelerde stoklandı mı? Büyükşehir Belediye Başkanı Topbaş da, İstanbul ilçe başkanları da “yeni bir şehir kurulmadıkça on binlerce binanın yıkılacak halde olduğunu” açıkladılar.Fazla bir güçlendirme çalışması filan görmediğimize göre buna yol ve köprüleri de ekleyebiliriz. O halde “şehrin en kısa zamanda ve tümüyle yenilenip ‘depremde hasar ve can kaybı’ önlemlerinin alınması” için ne bekleniyor?Bir iki bölgeyi rahatlatacak “trafiğin yer altına inmesi” projesi için harcanacak zaman ve düşünme mesaisi deprem için neden yapılmıyor?DEVLETTEN PARA ÇIKMAYACAK MI?“Yap-işlet-devret” modeli ihaleyi Türk-Kore Girişimi’nin kazandığı bildirilmiş. Bu büyük projede mutlaka devletin de ödemeleri olacaktır ve böyle “deniz altına tünel”leri filan hepimiz isteriz ama bütün sorunlarını halletmiş bir AB ülkesinde olmadığımıza göre şu durumda devletin maddi-manevi tüm gücünü; başta İstanbul olmak üzere tüm deprem bölgelerinde depreme hazırlık çalışmalarına vermesi gerekiyor.Yüzbinlerce, milyonlarca can kaybına yanmak ve yine çaresizliğimize ağlamak istemiyorsak tabii. Bakın Van’da hala depremzedeler “karakış bastırıyor, çadırlarda yaşayamayız, bizi unutmayın” diye haykırıyorlar!****Bayramda mezarlık hırsızları!Biz neden böyleyiz? Ya da ne zaman böyle olduk? Neden her tür yasa dışı-insanlık dışı olay bu ülkede, böyle insanlar da bu toplumda kendine yer bulabiliyor? Acaba; kötüleri ve kötülüğü eksiltemediğimiz, tam tersine “her tür fesatlıkta sınır aşımına” geldiğimize göre hepimiz mi suçluyuz?Yani, bunca iyi ve akıllı insanı da olan bir toplumun hızla daha kötüye gitmesinin nedeni o iyi ve akıllı insanların kötülere baskın çıkamaması, gerekli önlemleri alamaması mıdır? Neden medeni ülkelerde görülmeyen veya milyonda bir görülen her suç bizde bu kadar yaygın? Bence sosyologların, psikologların Türkiye ile ilgili olarak mutlaka araştırması gereken bir konu bu..KENDİNDEN BİLE UTANMAZSANBayramda Zincirlikuyu Mezarlığı’na anacığıma dua etmeye gittim. Hiç değilse orada insanın huzurunu kaçıracak bir şey olmamalı, hiç değilse orada kötüler biraz Allah’tan korkmalı diye düşünürsünüz değil mi? Değil işte.. Bahçıvanımız Ayhan Bey eksik olmasın bayramlarda mezara taze, pembe çiçekler eker zira annem bu çiçekleri çok severdi ve ben de sık sık ve tabii bayramlarda ona bir buket vermeyi hiç unutmazdım. O ekmiş, utanmaz ama kendinden bile utanmaz birileri gelip çoğunu kökünden sökerek alıp götürmüş.Mezarın üstü karmakarışık, mermerleri çamur içinde.. Dua etmeye gitmişken bedduaya başladığımı farkettim inanır mısınız, insanın çileden çıkması bu demek olmalı.. Etrafta bir güvenlik görevlisi aradım yok, gördüğümüz tek görevli (ki montunda ‘özel güvenlik’ yazıyordu) trafik memuru gibi tıkanan araçlara yol açmakla meşguldü, şikayet dinleyecek hali yoktu.KAMERA KOY, ÖNLEM ALBu mezarlığın kapısında “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” şeklindeki ayet yazılıdır, biliyorsunuz. Bu gidişle altına “Her ölü burada bir mezar hırsızıyla karşılaşacaktır” da yazmak gerekecek. Mezarlıklar Müdürlüğü’nün görevleri arasında mezarlıklarda güvenliği sağlamak da var. Özel veya resmi bilemem ama güvenlik görevlileri doğru dürüst çalışmalı, çalışmayacaksa orada yardım, temizlik yapan gönüllü gençleri saat 3’te neden çıkarıyorlar?Kamera taksalar bu tür olaylar engellenebilirdi, hiç değilse bunu düşünsünler!****Big Brother’ın sorununa bak!ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone hem konuşmayı ve aykırı bir şeyler söylemeyi seviyor, hem de “aman ilişkileri bozacak bir hata yaparım” diye korkuyor ki kendisinin bazen söylediklerini “ertesi gün ABD’den ayarı alınca hemen toparladığı” da görülmüştür.Bu Büyükelçi, Bayram’dan önce CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na bir ziyaret yapmıştı. Kılıçdaroğlu’nun “Türkiye’de ABD’nin PKK terör örgütüyle mücadele konusunda destek vermediğine ilişkin bir izlenim var” demesi üzerine “Böyle bir izlenimin varlığından haberdar olduklarını ancak gerçeği yansıtmadığını, istihbarat paylaşımının başarıyla sürdüğünü” belirtmiş.. 24 şehit verdiğimiz saldırıda 200 teröristin en ağır silahlarla sınırı geçmesi de bu başarılı paylaşımın sonucu olmalı! Acaba kendi sınırlarını da böyle mi izliyorlar?DEMOKRASİNİN DERSİ!Ricciardone devam ediyor; “Aslında biz CHP’yle de istihbarat paylaşımının ayrıntılarını konuşmak isteriz. ABD’de bu tür kritik konular muhalefetle de paylaşılır. Demokrasinin gereği de budur. Ancak burada Türk hükümetinin izni olmadığı için sizinle ayrıntıları paylaşmam mümkün değil”.Bunun üzerine Kılıçdaroğlu Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak bilgi istiyor. Öncelikle “demokrasi” konusunda Türkiye’ye çok haklı olarak bir ders verme fırsatına kavuştukları için üzücü.. Sonra ülkemizin; parlamentosunda “milli iradenin seçtiği partiler” arasında, en önemli sorunumuz olan terör konusunda bile “rekabet, birbirinden bilgi saklama, küçümseme, değer vermeme” gibi çocukça problemler olduğunu anlatması açısından üzücü.. (İnsaf yani “terör” bu, yüzlerce can kaybediyoruz, hepsinin kafa kafaya verip çözüm aramaları gerekmez mi?) Hele bu problemleri yabancılara hissettirdiklerinde biz de toplum olarak, ülke olarak küçük duruma düşüyoruz, bu hepsinden üzücü..Ama neyse ki ABD Büyükelçisi’nin de bir komikliği olmuş. Yani koskoca, anlı şanlı “Big Brother”.. Kendi menfaatlerine dokunduğunda Irak’ı dümdüz eden ülke, bir başka ülkenin önemli sorunu hakkında muhalefet partilerine bilgi vermek için (her ne kadar istihbaratları işe yaramıyorsa da) iktidardan izin mi soruyor? Güldürmesin Ricciardone..Artık duyduğumuz ya da gördüğümüz hiçbir şey bizi şaşırtamaz, gerçekten!
Hakkari’deki operasyonda öldürülen teröristlerden ikisinin Yüksekova’daki cenazesinde çıkan olaylar dün de devam etmiş, Olaylara “20 bin kişinin katıldığı” bildiriliyor. Öte yanda Suriye Lideri Beşar Esad’ın, Fransız “Le Figaro” gazetesine verdiği bir röportajda “Suriyeli muhaliflere verdiği destek nedeniyle Başbakan Erdoğan’ı Kürt kartıyla cezalandırmanın hesaplarını yaptığı” ortaya çıkmış.EN FAZLA GAZETECİNİN HAPSEDİLDİĞİ ÜLKELe Figaro, yayımlanan bir diğer haberinde ise “son KCK tutuklamaları”ndan söz edilirken “üniversitede ücretsiz eğitim isteyen gençler ve gazetecilerin de hapse atıldığı” hatırlatılarak “Hapiste en fazla gazeteci olan ülkenin Türkiye olduğu ve bu durumun Avrupa Komisyonu’nun son raporunda da ‘kaygı verici’ olarak değerlendirildiği” vurgulanmış. Öğrenciler ve gazetecilerin tutuklanması görüldüğü gibi her konunun içinden çıkıyor ve “Türkiye’deki ciddi hukuk yanlışları, demokrasi eksikleri” dikkatlerden kaçmıyor. Dönelim Esad’ın “Başbakan Erdoğan’a ceza olarak Kürt kartını seçmesi”ne.. Kürt kartı lafını herhalde kasıtlı olarak yanlış kullanmış, açıkça “PKK kartı” demek istemediği için. Zira PKK’yı tüm Kürtlerle özdeşleştiremeyeceğini kendisi de iyi biliyor, nitekim yıllarca terör örgütünü Suriye’de beslemesine rağmen, Başbakan Erdoğan’la sıkı fıkı görüştükleri günlerde “PKK terörü konusunda Türkiye’ye karşı olumlu tutum” içindeydi.TÜRKİYE CEZALANACAKCumhurbaşkanı Gül de İngiliz Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada bu nedenle “Esad’ın geçmişte PKK’yı koruma hatasını yaptığını, aynı hataya düşmeyeceğini umduğunu” söylemiş. Ama ne söylenirse söylensin bir süredir Esad “Erdoğan’ı cezalandırmak” için PKK’ya destek vereceğini sık sık ve hiç de çekinmeden dile getiriyor ki bunu yapmaya uzun süre önce başlamış olması büyük ihtimaldir.Ama böyle durumlarda başbakanlar tek başına cezalandırılmış olmazlar, sonuç tüm ülkeyi etkiler. Nitekim burada da; terör saldırılarında canını kaybedecek kim bilir kaç genç ve aileleri de, onların acısını aylarca yüreğinde taşıyacak toplum da cezalanacak. O zaman vatandaş olarak şu noktaya geliyorsunuz; “Tamam anladık en yakın ülke biziz ama Ortadoğu politikasında söz sahibi olacağız diye, ABD bu konuda sırtımızı sıvazlayıp duruyor diye ilk adımları bizim atmamız çok mu şart? Muhaliflere desteği neden ABD ile AB ülkeleri vermiyor da biz, zaten terörle başı fena halde belada olan ve Suriye’nin daha önce PKK’ya yardımlarını da bilen ülke öne atılıyor?”Esad’ın “PKK terörüne destek vermesini önlemek için” tüm yollar denenmelidir, karşılıklı polemiklerle, kafa tutmalarla çözülecek mesele değil bu!***N.Ç. kararını verenler halkın karşısına çıksın!Adalet Bakanı Sadullah Ergin, tüm yurtta büyük tepki yaratan “Yargıtay’ın çocuğun rızası olduğuna ilişkin N.Ç kararı”ndan sonra yaptığı açıklamada “Eski Türk Ceza Kanunu” uygulandığı için, olay 13 yıl önce olduğu için bu kararın çıktığını” söylemişti. Gerçekten de bu çağdışı, iğrenç yasa uzun yıllar mücadeleden sonra 2005 yılında değiştirildi.Böylesine açık seçik, 12 yaşında çocuğa 26 kişinin tecavüzü gibi dehşet bir olayın kararı için “13 yıl beklenmesi”, o arada zavallı çocuğun kim bilir kaç kez Adli Tıp muayenelerine sokularak aynı olayın ona tekrar tekrar yaşatılması başlı başına bir hukuk cinayeti dir. Bu olayın aynısını Hüseyin Üzmez tecavüzündeki çocuk ve ailesi de yaşadı, mağdurlar perişan oldu, tecavüzcü serbest bırakıldı. Yani çocuk tecavüzcülerinin arkası sağlamsa kurtulduğu net ve açık.NEDİR BU, TECAVÜZCÜLERİ Mİ KORUYACAKLAR?Ergin “eski yasayı” neden göstermiş ama daha önce değindiğim gibi TCK değiştikten sonra Osmaniye’de yaşanan bir çocuk tecavüzünde yine “çocuğun rızası var” denerek suçluya verilen mahkumiyet kararı bozulmuş. Demek ki bu kararları “değişen ve çağdaş hale getirilen yasalar” bile engelleyemeyecek. Ne yapacağız bu durumda, ne öneriyorlar?Halk, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler (son olarak Ankara Üniversitesi’nin kuruluş yıldönümünde öğrencilerin Yargıtay Başkanı ile üyelerine gösterdiği tepki, aferin onlara) ayakta, ne yapsınlar, toplumu mu susturacağız, çocuk tecavüzcüleri salınıverirken? Hiçbir ülkede ne millet, ne hukukçu, ne de siyasetçiler böyle skandal kararları kabul etmez, susmaz.HADIM TEKLİFİNİ YASALAŞTIRIN!Yargıtay 14’üncü dairesinin bu kararı, “N.Ç’nin tecavüzlerde rızası olduğu” gibi asla kabul edilemez kararı tekrarlanamasın diye Kadın ve Aile Bakanlığı (bu isim doğrudur) ile Adalet Bakanlığı “TCK’da değişiklik” çalışmalarını hızlandırmış. Okuduğum kadarıyla “çocuğa saldırının ‘sarkıntılık’ düzeyinde kalması halinde” verilecek ceza ve “tecavüzün gerçekleşmesi halinde” verilecek ceza çok az.. Birinci durumda da “toplum ve çocuklar için tehlikeli bir suçludan” söz ediliyor. Onun cezası 2 yıldan başlayamaz. Tecavüzün cezası da 12 yıldan başlayamaz. Bu cezaların indirile indirile nasılsa en hafif hale getirileceği görüldü, en ağır cezaları koymaya mı korkuyoruz? O çocukların ve ailelerinin yaşadığı cehennem azabının, tedavisi olmayan travmaların karşılığı bu mudur?AİLE İÇİ SAPIKLARGeçen dönem Komisyon “hadım yasası”nın uygulamaya konacağı konusunda ümit vermişti, öncelikle çocuklara pis ellerini uzatan sapıkların, “aile içinde kendi çocuklarına saldıran sapık babaların, ağabeylerin” bir defada, en radikal çözümle hadım edilmesinden daha uygun bir yöntem bulunamaz.Hele de Türkiye gibi “en açık çocuk saldırılarına bile mahkemelerin hafifletici neden bulabildiği” bir ülkede ( Nasıl da yargıya güveni sıfırlayan ve görevden alınmaları gerektiğine bile inandıran bir hata bu!).. Hadım edilsinler de sonra “az hapis cezası” verilsin. Önce çocuklar korunsun. Bakın o alçak yüzsüzler “hadım”ı duyunca nasıl duracaklar. TV’DE KARŞILAŞMA!Kendilerinin doğru kararı verdiğini savunan mahkeme ve Yargıtay başkanları ile üyeleri için de bir çözüm var. Madem ki haksızlığa uğradıklarını iddia ediyorlar, TV’de halkın karşısına çıksınlar ve anlatsınlar haklılıklarını.. Mesela, cesaretleri varsa “Genç Bakış” gibi bir programda anlatsınlar. Ama yapabileceklerini hiç sanmıyorum. Böyle bir haksızlığa, adaletsizliğe karşı çıkmak için hukukçu olmak gerekmiyor, her insan karşı çıkar buna. Kaldı ki bütün baroların ve hukukçuların tepkilerini de duymuş olmalılar.. Yine de, varsa cesaretleri izlemek isteriz şu haklılıklarını, belki milyonlarca insan yanılıyordur!
Merak ediyorum, acaba bu toplumun aklı başında (kalmayı başarmış) insanları, duyduklarına inanamayacakları daha kaç olay veya açıklamaya “akıllarını koruyarak” dayanabilirler.. Soruyorum, çünkü sınırlar hep zorlanmakta, biri bitiyor, öbürü başlıyor.“12 yaşındaki N.Ç.’ye Mardin’de çoğu devlet görevlisi, aralarında ilkokul müdür yardımcısının bile bulunduğu toplu tecavüz” davasındaki asla kabul edilemez mahkeme kararı sonrasında bu kararın Yargıtay tarafından da inanılmaz şekilde onanması toplumu ayağa kaldırırken Mardin’de karara imza atan hakimler neredeyse “mağdur” olduklarını iddia edecekler.CUMHURBAŞKANI, MECLİS BAŞKANI, BAKAN DA MI..?Sivil toplum kuruluşları, çocuk dernekleri-vakıfları sokaklara dökülmüşken, kararı “yetişin, çocuklarımıza tecavüz ediyorlar” haykırışları ile karşılarken, aynı anlayıştaki (maalesef) hakimler internette birbirlerinin sırtını sıvazlıyor, bazıları tepki gösterenleri “cehaletle” suçluyorlar! Yani efendim, bütün ülkenin, tepki gösteren milyonlarca kişinin “adaletten, hukuktan” haberi yok, medeni ülkelerde, gerçek hukuk devletlerinde bu olaylara nasıl “en az 40-50 yıl hapis” cezası verildiğini bilmiyor, sadece bu “dünyada benzeri görülmemiş” kararı verenler biliyor. Peki, sayısız hukukçuyla, tüm büyük barolarla, medyayla birlikte Cumhurbaşkanı Gül, Meclis Başkanı Cemil Çiçek, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Fatma Şahin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik de ilk tepki verenler ve “kararın adaletsiz olduğunu” söyleyenler arasında.. Bu isimlerin ve kurumların hepsi mi “hukuktan” habersiz?VİCDANINIZIN SESİ YOK MU?Mardin’de N.Ç. kararına imza atanlar arasında olan, eski Mardin 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Nadir Özsoy “Kanunları uyguladık ve ceza verdik. Ama yetmez, idam vermemiz gerekirmiş. Artık ben de adımı gizlemek zorundayım, ben N.Ö.’yüm” demiş. Gayet yerinde bir karar adını gizlemek, zira hakimler bu cezaları “adalet yerini bulsun ve toplum, çocuklar bu tehlikeli insanlardan uzun süre korunsun” diye verirler. Eğer bir çocuk kendisini pazarlayan kadınların zoruna ve 26 tane kazık gibi sapığa direnememişse, saldırılardan sonra yıllarca tedavi görecek kadar sağlığı bozulmuşsa böyle bir olayda hakim kendi vicdanının sesini de dinler.UTANÇ VE SORUMLULUKKarar 13 yıl geciktirilmişse “tecavüzde çocuğun rızası”ndan söz eden çağ dışı yasanın yerine getirilen kanuna da bakar. Ama öyle görünüyor ki Türkiye’nin kendisi “çocuklarını sapıklardan koruma” konusunda çağdışında bırakılacak. TCK değişip yeni yasa geldikten sonra Osmaniye’de yaşanan bir çocuk tecavüzü olayında da hala “rıza”dan söz edilerek karar verilmiş, hakimler bile yasaları umursamayacaksa kanunlar neden çıkarılıyor?12 yaşındaki bir çocuğa toplu tecavüz olayında hiçbir hakim ve Yargıtay “çocuğun bu sapıklarla isteğiyle beraber olduğunu” söyleyerek karar veremez. Bu karar değiştirilmediği takdirde Türkiye tarihine bir “UTANÇ” olarak geçecek ve bundan sonra (hiç konuşulmayan aile içi çocuk tecavüzleri dahil) her çocuk tecavüzünde o hakimlerin sorumluluğu olacak. Bitmez bu konu, devam edeceğim. ***Yine hayvan işkencesi, hiç bitmeyecek mi?!İstanbul Boğazı kesilen kurbanların kanıyla yine kırmızıya boyanmış.. Yine zavallı danaların, koyunların üstüne üç beş kişi çıkıp kol ve bacaklarını tutarak dakikalarca onları çırpındırmış, yine kesmeyi bilmeyen ve kalpsiz insanlar “bu şekilde, zavallı hayvanlara işkenceyle yine de sevap kazanacaklarına” inanarak kesim yapmışlar. Sanki mezbaha yokmuş, medeni kesim yapılamazmış gibi..Aklıma gelmesin, hiç duymayayım, görmeyeyim, unutayım istiyorum ama olmuyor, haber sitelerindeki fotoğraflardan kaçamıyorum. İçim acıyor.. Ne zaman “Kurban Bayramı”nda da insanlığı hatırlayacak bu adamlar? Hayvanları da Allah’ın yarattığını ve böyle vahşetle dini görev yapmayı kabul etmeyeceğini anlayacaklar? 21’inci yüzyılda da değilse ne zaman?HAYVANLARI SEVSEYDİNİZ..Hayvanlardan söz etmek istiyorum bugün.. Önce kuzulardan başlayalım. Biz dini görevimizi yaparak kurban kesip (medeni şekilde tabii) ihtiyacı olanlara dağıtmakla birlikte ailece koyun eti yemeyiz ama kuzuların kesilmesine ve yenmesine tümüyle karşıyız. Düşünün dünyanın en tatlı birinci hayvanı kedi veya panda yavrusu ise ikinci sırayı kuzu ve tavşanlar alır. Veya ceylanlar.. Hepsi sevimli, oyuncu, kırılgan.. TV’de bir köy gösteriyordu geçen akşam. Çocuklarla koşan bembeyaz kuzucuklar vardı, çoğu ancak bir aylık ..KUZU YEMESEK ÖLÜR MÜYÜZ?Aklımdan hızla ‘kesecekler onları acımadan, bir kap yemek için’ düşüncesi geçti. Gözlerim yaşardı, gözlerimi kapatıp koruyabilecekmişim gibi zihnimde sarıldım kuzucuklara.. Biraz sonra galiba bir fırın reklamında “kuzu kapama” yazıyordu ekranda. “Kapama”yı versek, yemesek o bir lokmacık kuzuları olmaz mı? Hiç değilse 2 yaşına gelene kadar dokunulmasa onlara? Merak ediyorum acaba kimlerin yüreği dayanabiliyor o dünya tatlısı hayvanları kesmeye?Kimler “getir bana bir kuzu kapama” diyebiliyor garsonlara? Ne oluyor onları yiyince, anacığımın deyişiyle; başımız tavana mı eriyor? Balıklar henüz küçükken tutulmamaları için yasa var da neden kuzular için yok? İnsanların, çocukların hayatı bile önemsiz bizde, 2011’de onun bile mücadelesini veriyoruz ama bir mücadele de kuzular için yapamaz mıyız?Biliyorum, beni tanıyanlar şimdi “Ruhat kedi ve köpeklerden sonra kuzulara taktı kafayı” diyecekler ama.. Evet öyle, hem de yalnız kuzulara değil..ADADA ATLARA EZİYET!Tam bu yazıyı yazarken küçük kızım Yasemin girdi odaya.. “Biriniz şu kurbanlık hayvanlara yaşatılanları yazın ne olur, dayanılmaz şeyler oluyor” diyerek anlatmaya başladı. Arabada giderken önünde bir kamyona konmuş danayı görmüş. Hayvancık bağlı filan olmadığı için hızla giden kamyonda bir o yana, bir bu yana çarpıp fena halde yaralanarak taşınıyormuş. Kimbilir gideceği yere vardığında nasıl kan revan içinde olacak ve kimse de umursamayacak..Dayanılır mı buna, hayvanlara iyi davranma zorunluluğu getiren yasa yok mu? Kötü davranana ceza, yaptırım konamaz mı bu yasaya? Bodrum Yalıkavak’ta Veteriner Hekim Bora Erdem “ABD’de özel hayvan polisleri ve mahkemeleri olduğunu, çok kısa sürede olayı araştırıp ağır ceza verdiklerini” anlatmıştı geçen yaz. Bizde de olmalı, hayvanlara bu kadar kötülük yapanın olduğu yerde polisi de, mahkemesi de olmalı.. Kızım “biraz ilerde” diye devam etti, “biraz ilerde çitle çevrilmiş ve içine koyun ve kuzuların topluca konduğu bir alan gördüm. Soğukta birbirlerine sokulmuş, sanki ölümden korunmak için destek arıyorlardı, ağlamaya başladım”.. Bu bana söylenir mi hiç, söylenir mi? Ben de ağlamaya başladım. Devam etti..“Yalnız onlar mı, Adalar’da at arabaları geleneksel diye çok sayıda at var biliyorsun. Herkesten, sahiplerinin bu atlara çok kötü davrandıklarını duyuyorum. Son olarak bir arkadaşımın babası anlattı. Yokuş çıkan bir atın ayağı kayınca sahibi inerek ona yerden koca bir taş alıp atmış. Bu tanıdığım ‘ne yapıyorsun, delirdin mi’ diye bağırınca ona da bir taş atmaya yeltenmiş. Böyle insanların elinde hayvan olması ne kadar korkunç, bir çözümü olmalı bunun?” Adalar ve yük hayvanlarının kullanıldığı her yer, bu olaylar ülkenin her köşesinde.. Nasıl durduracağız, lütfen siz de düşünün ve söyleyin! Bir çözüm bulalım el birliğiyle.
Satışa çıkan kitabında “inci taneleri” gibi döktürmüş ama belki de “İklim Hanım’ın dengeleri” demek daha doğru olurdu, zira ortada kesin bir dengesizlik var. Şimdi gidip bu sözcükten dolayı da dava açabilir bana, şu anda “yazılarımdan dolayı hakkımda açılmış davası” var çünkü.. İki kez savcılığa giderek ifade verdim bu dava nedeniyle..Seçimlerden önce, “Deniz Baykal’ın İklim Bayraktar’ı taciz iddiası” ortaya çıktığı günlerde köşemde çıkan yorumlarda “kendisine hakaret olduğunu” da iddia etmiş ve bu davayı açmış. Ne diyelim, yazılarımı son derece dikkatli yazdığım için bugüne kadar açılan davaların yüzde 99’u “benim lehime” sonuçlanmıştır ama dava açmak isteyen de her zaman açar. Bununla birlikte..EVİNDE SİYASETÇİ AĞIRLAMAYAN GAZETECİİşin garip tarafı, davayı açan İklim Bayraktar yazdığı “konuyla ilgili, medyada hakkında yazılanları, söylenenleri ve kendisinin yaşadıklarını” anlattığı kitabında benim yazılarıma neredeyse teşekkür edecek bir çelişki içinde..Birinci alıntısında kızılacak bir hakaret yok, zaten kendisi benim “CHP Milletvekili Muharrem İnce’nin, hem de ‘içkili olduğunu’ söyleyerek onu gece yarısı arabada görüşmeye çağırması, Bayraktar’ın gitmesi, İnce’nin Kılıçdaroğlu’na bozulduğunu söyleyerek ’onu haber yap’ demesi” gibi konularda ‘normal şartlarda bunlar olmaz, hele de evli siyasetçi ve evli bir kadın gazeteci için hiç olmaz. Ertesi günü yok mu bunun’ yorumunu yapmam nedeniyle müthiş basın deneyimlerinden yararlanarak “gazetecilerin siyasetçileri evlerine davet etmesiyle ilgili” basın etiğini bana öğretmeye kalkmış (sayfa 208-209).“Evinde siyasetçi ağırlamayan gazeteci yokmuş” filan..Vardır efendim, aslında evinde siyasetçi ağırlayan, onlarla arkadaş havasına giren gazetecinin “tarafsız yazabilmesi” pek zordur, o nedenle mesleğine, okuruna saygılı gazetecilerin çoğu bunu yapmamaya özen gösterirler. Örneğin ben liderlerle sayısız gazete ve TV röportajı yapmış olmama rağmen hiç gece yarısı arabada görüşme gereği duymadım, evimize de davet edilmediler.(‘Normal şartlarda olmaz’ başlıklı yazım, bu taciz iddiasının aslında Baykal ’ı değil, onun yerine genel başkan seçilen Kılıçdaroğlu ’nu böyle bir olaya dahil ederek zor duruma sokmak, kaset olayının da onun üstüne yıkılmasını sağlamak ve kendi partilerine seçim öncesi oy kaybettirmek üzere ‘CHP içinden Baykal’a yakın birileri’ tarafından planlandığını anlatmak için yazılmıştı. Gelişmeler, telefonların dinlendiği bilinmesine rağmen yapılan konuşmalar, olaydan sonra başvurulan kişilerin kimlikleri vs bana bunu düşündürüyor..)KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ VE KÖTÜ KURTLARKitaptaki ikinci alıntıda ise (sayfa 238-239) “hakkında onu kızdıran 2 yazı yazmakla birlikte” benim “olaya tersten bakabilme inceliğini, onun açısından bakabilme duyarlılığını da gösterdiğimi, kendisinin beklentisinin de hep bu olduğunu” belirtiyor. Yani beni diğer gazetecilere “iyi örnek” olarak anlatıyor, takdir ediyor.İklim Bayraktar koca bir kitap yazmış, dava filan da dinlememiş, hakkımdaki dava yargıda olduğu için ben fazla açıklama yapmayacağım ama ‘bu ne çelişkidir’ diyebilirim. Zaten okuyan herkes de diyecektir; madem durum böyle neden dava açtın ?.. Ama yazdığı kitapta kendini öyle masum, kendisi dışındaki gazetecileri ve hemen herkesi öyle kötü anlatmış ki adeta bir “Kırmızı Başlıklı Kız ile kötü kurtlar” hikayesi.. İyi de “bütün medya, tanıyan ve hakkında görüş bildiren en deneyimli gazetecilerin de hepsi kötü, bir sen iyi” , “herkes yalan söylüyor, bir sen doğru” .. Aynen Baykal için yazmış olduğum gibi; neden hep İklim Bayraktar’a oluyor bunlar?Neden bir başkasına, kendisinden çok daha uzun yıllar medyada bulunmuş yazarlara olmayanlar ona oluyor? Odatv bile tüm açıklamalarında “kendisinin kayıtlı muhabirleri olmadığını, hele de ondan siyasi röportaj hiç istenmediğini, tam aksine yapmamasının bildirildiğini” anlatıyor?Sorular ve çelişkiler fazla olunca dururum ben, durdum!*****Beklenen depremle ilgili gerçekler!O kadar çok inanılmaz “OLAY” var ki hangisini yazmak gerektiğine karar vermek bile zor. Hükümet’in Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türkiye Bilimler Akademisi ’ne “atama yetkisi” alması, akademiden 50 bilim adamının istifasına neden olmuş. İstifa edenler arasında bulunan Prof. Celal Şengör “Politik güce bağlı bilim akademisi olamaz. Dünyayı kendilerine güldürürler” demiş.Oysa dünyanın (demokrasinin haline) gülmesi için zaten yeterli neden var, (yüksek mahkemeler dahil) yargının, medyanın son olarak; her ülkede özerk olan “borsa”nın politik güce bağlı hale getirilmesinden sonra Bilimler Akademisi de olacaktır, bir fazla, bir eksik fark etmez artık. Üzülmesinler, Nasılsa onlar da “alışırlar”.ŞİMDİYE KADAR DÖNÜŞÜM NEDEN BAŞLAMADI?Buraya nasıl geldim, merak ettim acaba Bilimler Akademisi ’nin özerkliği giderse örneğin “depremler, binaların sağlamlaştırılması” benzeri bilgilerde bazı gizlemeler, saptırmalar filan olabilir mi? Öylece aklıma geldi de.. Zira yine dün 13 milyonluk İstanbul’un farklı partilere mensup 39 ilçe belediye başkanı toplanmış ve “beklenen İstanbul depreminde neler olabileceği” ile ilgili ürkütücü raporlar vermişler.Bunlara göre 7 ve üzerinde bir depremde 200 bini aşan kaçak yapı nın (kim bilir her binada kaç kişi ) yanında eski binaların da çoğu yıkılacak. Hastaneler, okullar, yurtlar , eski devlet binaları ne durumda belli değil. İlçe belediye başkanları da aynen Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş gibi “derhal kentsel dönüşümün başlaması gerektiğini” söylemişler.“Doğru yasayla mücadele edilirse 5 yılda sorun aşılabilir” miş. Yaşlı binaların yenilenmesi için “kat hakkı, imar artışı verilmeli” ymiş. İnsanlar ancak böyle razı edilirmiş. Madem ki kentsel dönüşüm , doğru yasa bu kadar önemli 2000 yılından beri neden başlanmadı sorusu geliyor akla hemen..Başlansaydı, 5 yılda bitecekse şimdiye kadar çoktan bitmiş olurdu, neden?İkinci soru; bu riskli binalarda oturanların hayatı tehlikede iken “fazladan kat pazarlığı” mı beklenir? Devlet istese bu binaların derhal yenilenmesini zorunlu kılamaz mı? Bir Batı ülkesinde böyle bir gerekçe söylenebilir mi?Van depreminde zarar gören depremzedelere maaş bağlanacağı haberini duyduk. Eğer önceden önlemler alınsa maaş bağlanmasına gerek kalmayacağı gibi can kaybı da olmazdı. İstanbul depremi için de aynı yöntemi düşünmüyorlardır umarım, zira (Allah korusun) bu kez yıkımlar yüz binlerle değil, milyonlarla ölçülecek!
Aklımızı lütfen koru Allah’ım, zira kaybetmek için nedenler giderek artıyor, durum tehlikeli... Kredi ve Yurtlar Kurumu önce Konya Selçuk Üniversitesi’nde, sonra da Dicle Üniversitesi yurtlarında kalan kız öğrencilere “hiç duyulmamış ve bir başka ülkede duyulmayacak özel sorular”ın bulunduğu bir anket dağıtmış. Sadece “başka ülkelerde duyulmayacak” değil, “duysalar takkelerinin uçacağı” sorular... Duysalar “herhalde dünyanın sonu geldi diyecekleri” sorular.Öğrencilerin anlattığına göre; üniversite açılır açılmaz ilk hafta yurt görevlilerinin ellerinde anketlerle oda oda dolaşarak yaptıkları anketteki iki soru şöyleymiş;“Daha önce kaç birliktelik yaşadınız”, “Hiç canlı doğum yaptınız mı”...SİZE NE KARDEŞİM?Haklısınız, her ikisinin de doğru cevabı “Sana ne, ona ne, buna ne” olacak ama işte bunu söyleyenlere, soruları “cinsiyetçi ve ayırımcı” olarak niteleyip cevaplamayı reddedenlere de yurt görevlileri tarafından 500 TL disiplin cezası kesilmiş. Düşünün, çocuklara toplu tecavüzde 12-13 yaşındaki çocukların “rızası olduğu”nun düşünülebildiği ülkede yetişkin yaştaki üniversite öğrencilerine neredeyse kızlık muayenesi yapacaklar.Nedir istenen bu anketle yani, “daha önce kaç birliktelik yaşadığını” öğrenince ne olacak, yurda alınmayacaklar mı? Ya çocuğu olduğu halde okumak istiyorsa ne olacak, evlat mı edineceksiniz çocukları? Peki size doğru cevabı vereceklerine nasıl eminsiniz, hangi sivri zekalı hazırladı soruları?Son soruyu öğrenciler israrla sormuş zaten, cevap “TÜİK”miş, Türkiye İstatistik Kurumu.. Devlet kurumunun işi kalmamış, kız öğrencilerin ilişkilerinin istatistiğine gelmiş sıra.. Lahavle çekmekten başka çare varsa bana da söyleyin lütfen. Bu anketin hangi nedenle yapıldığını TÜİK derhal açıklamalıdır, çünkü üniversite öğrencisini buna zorlamak bile AİHM’ye gidecek bir insan hakları ihlalidir.****N.Ç.’nin kemik yaşına bakmışlar. Başka kılıf kalmadı mı?Okan Bayülgen TV 8’de “Muhabbet Kralı” programında 13 yaşındaki çocuğa (aslında Yargıtay’ın açıklamasına göre 12 yaşında olduğu anlaşılıyor) tecavüz eden ve çoğu önemli işlerin sahibi 26 utanmazın isimlerini yayınlamış ve Yargıtay’ın “tecavüz çocuğun rızasıyla oldu” kararıyla ceza indirimi yapmasına tepki göstererek “Bu liste korkunç bir liste. Bu 26 kişi o şehrin ileri gelen adamları, ben orada olsam bana da tecavüz ederlerdi” demiş.Bravo Okan Bayülgen’e.. Aynı şeyi tüm erkekler söyleyebilir zira 26 tane kazık kadar sapık, bırakın 13 yaşında çocuğu bir erkeğe bile tecavüz edebilirler istedikten sonra. Bütün toplum ayağa kalkmış, herkes “Bu davada sonuna kadar beraberiz” diyerek skandala tepkisini haykırıyor ama efendim öte yanda kararı onayan Yargıtay 14’üncü Ceza Dairesi Başkanı Fevzi Elmas hala verdikleri kararı savunuyor.YORUMLAR PSİKOLOJİSİNİ BOZARMIŞÖnce “Nüfus yaşı 12’ydi, kemik yaşı 14 çıktı, biz de cezayı böyle kurduk” gibi böyle bir toplu tecavüz olayında, kendilerinin gayet iyi bildiği “başkalarının önünde tecavüz ve yetişkinlere çocuk pazarlama” olayında asla ve asla kabul edilemez bir gerekçe söylüyor. Yani demek ki böyle bir vahşette dahi suçluları kurtarmak isteyen her hakim nüfus yaşına boşverip kızları büyütebilir, çocukları çekip uzatarak “rıza ile toplu ve teşhir şeklinde tecavüz isteyecek” yaşa (ne iğrenç değil mi) getirebilir.Sonra da “Yapılan haber ve yorumların N.Ç’ye yeniden travma yaşatacağını” söylüyor. Ki onun bakımını üstlenen avukatlar, uzmanlar “Çocuğun tecavüz kadar büyük bir travmayı da verilen ‘rızası ile olmuş’ kararı ile yaşadığını” tekrar tekrar belirttiler. Yargıtay hiç başkalarına sorumluluk atmaya filan kalkmasın, bu olayın açıklaması, mazereti olamaz ve toplum vicdanı “mahkemenin kararını onayarak” ortak oldukları bu hukuk skandalının düzeltilmesini istiyor.NASIL DÜZELTECEKLER, O AÇIKLANSINMahkemede 11 yıl sürdüğü yetmezmiş gibi her nasılsa Yargıtay’da da 13 ayda bitirilemeyen bu meşum dava için “Henüz tüm safhaları bitmedi” dediklerine göre nasıl düzeltecekler oturup onu düşünmeleri gerekiyor. Gerekiyor çünkü toplum bunun peşini bırakmaz, AİHM’de böyle bir skandala imza attıklarının duyulmasını bile istemezler sanıyorum.Ekranlarda, köşelerde N.Ç’ye tecavüz edenlerin isimleri ve işleri yeterince deşifre edildi, çok da iyi oldu. Mümkün olduğunca tanınsınlar ki aileleri, tanıdıkları belki yüzlerine tükürmek, lanet okumak ister. Dedesi yaşında olduğu çocuklara tecavüz eden tüm sapıkların serbest bırakıldığı ülkede “yüze tükürmek, lanetlemek, işaretleyip herkese ‘işlediği suçu’ anlatmak, onlardan kaçmak, çocuklarını kaçırmak” da toplum cezası olarak gereklidir.ÇOCUK TECAVÜZCÜSÜ TUTUKSUZ YARGILANIR MI?Ağır cezalar verilmemesine karşı çıkarken bunlar da olmalıdır. Haberini duymuştuk; bazı ülkeler bu tür suçları “suçlunun boynuna asılı tabelaya yazıp, sokaklarda dolaştırarak” cezalandırmayı da denediler. Bizde ise tümden kurtaramadıklarını “tutuksuz yargılanacak” diye yeniden salıveriyorlar toplumun içine (yaşlı bir tecavüzcüyü böyle bıraktılar, nerede acaba?)N.Ç’ye tecavüz edenler arasında “ Ziraat Odası Başkanı, İlköğretim okulu müdür yardımcısı, mahalle muhtarı, astsubay, devlet memuru, Kızıltepe Kaymakamlığı Yazı İşleri Müdürü, zabıta memurları, Orman İşleri Müdürlüğü şefi” gibi devlet görevlerinde olan sapıklar çoğunlukta. Eğer en ağır cezaların verilmesi sağlanmazsa, kesinlikle “görevlerinden dolayı kurtarıldıklarını”, bu hukuk cinayetinin bu nedenle işlendiğini düşüneceğiz, başka açıklaması yok bunun.Bu tecavüz kadar dehşet verici “aile içi çocuk tecavüzleri” de yaşanıyor bu ülkede, çocuk tecavüzüne kalkışanları ömür boyu pişman etmezseniz o çocuklar kurtarılamaz. Bir kerecik doğru karar verilse caydırıcı olacak ama verilmiyor, nasıl bir hukuktur, adalettir bu yahu?****Bu kadını kurtarın!Bu haberler aklımdan çıkmıyor, acaba asıl “harekete geçmesi gerekenler”i, örneğin savcıları da etkiliyor mu, görevlerini hatırlıyorlar mı? Perşembe günü VATAN’ın 3’üncü sayfasında İzmir’de annesi “sürekli şiddet uygulayan babası tarafından öldürülmüş olan” Ezgi Sezer’in “kocam beni ‘boşanırsan sonun annen gibi toprak olur’ diye tehdit etti. Sonumun annem gibi olmasını istemiyorum, yardım bekliyorum. Bunu da çocuğum için istiyorum” dediği haber vardı.Ezgi Sezer’in ne kadar çaresiz olduğu açıkça ortada. Yalnız o değil, boşanmaya kalkan genç kadınların çoğu kocaları tarafından benzer tehditler altında. Bu kadınların devlet tarafından korunması gerekiyor, Ezgi Sezer’in hayatı mutlaka kurtarılmalı, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yapsın, gerekiyorsa tehdit eden kocayı gözaltına alsın.
Deniz Feneri soruşturması kapsamında tutuklanan zanlıların hepsinin kısa sürede serbest bırakılmasının ardından Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Bu beraatların diğer davalarda da hakimlere örnek olmasını beklediğini” söylemişti, galiba beklentisi doğrulanıyor. Deniz Feneri zanlıları (ki kendileri Alman Mahkemesi tarafından “asıl failler” olarak gösterilmişti) beraattan önce de “savcıların değiştirilmesini” talep etmiş ve savcılar da değiştirilmişti, oysa “diğer davalar” da bu kesinlikle yapılmadı. Yani Deniz Feneri davasına tamamen farklı şartlar sağlandı.Yine de çoğu “neden aylar, yıllardır hapiste olduğunu bile bilmeyen” insanların, Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın gibi yazdıkları yazılar veya kitaplar nedeniyle veya Müyesser Yıldız gibi “savcıya dava açtıktan sonra” tutuklanan ve “terör örgütü üyesi” olmakla bile suçlanan gazetecilerin beraat ihtimalinin belirmesi güzel bir gelişme. Yalnız önemli bir sorun var; aslında suçlu denecek bir kusuru bulunmayan insanlar için de acaba “sebep olsun diye” tutuklanmalarına mutlaka bir neden mi aranacak?MİLLETVEKİLLERİ DE İHLAL ETTİÖrneğin Nedim Şener’in tutuklanması ve özgürlüğünün aylarca elinden alınmasına neden olarak 2010 yılında Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “Siyah çanta odada yoktu” başlıklı haberi ile “soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği” iddiası gösterildi. Bu nedenle Şener ve Milliyet’in eski Yazı İşleri Müdürü Hasan Çakkalkurt’un 1 yıl 6 ay dan 4.5 yıl a kadar hapsi isteniyordu. Dün yapılan duruşmada hakim; Şener ve Çakkalkurt’un ayrı ayrı 20’şer bin TL ödemesi halinde bu kamu davasının ortadan kalkacağını bildirdi.Artık “13 yaşındaki çocuğa 26 canavarın tecavüz olayı” gibi hiç kimsenin aksini söyleyemeyeceği bir vahşet olayında bile Yargıtay’ın “çocuğun rızası olduğunu” kabul edebildiği ve cezaları affettiği bir ülkede, bakanların, en deneyimli hukukçuların, medyanın, üniversitelerin bu kararla ayağa kalktığı bir ülkede yargının “en doğru kararı vereceği”ne güven kökünden sarsılır, bu bir yana.. Birçok soruşturmada, terör olaylarında, Anayasa Mahkemesi’ndeki davalarda bile henüz hiçbir şey belli değilken ve olaylar yargıdayken bazı gazetelerin, milletvekili hatta bakanların günlerce “yargıyı etkileyecek açıklamalar yapmaları”na ne demeli?DENİZ FENERİ SANIKLARI ÖDEDİ Mİ?O süreçlerde bu “kampanya şeklinde yargıyı etkileyen” gazetelere, siyasetçilere bir suçlama yapmamışken Şener ve Çakkalkurt neden 20’şer bin TL ödesinler? Aylarca cezaevinde kalan ve avukat paralarını bile bulmakta güçlük çeken insanlar neden bir de toplu para cezasına çarptırılsın? Bu üzerinde durulacak bir konudur zira yakında diğer tutuklular, “deliller henüz toplanmadı” diye, mahkemelerin yetersizliğini ortaya koyan nedenlerle aylarca veya yıllarca cezaevinde tutulan insanlar için de benzer durumlar ortaya çıkacaktır.Devamlı “adil yargılama”dan söz ediliyor, mesela “yüzyılın en büyük bağış soygunu” denilen Deniz Feneri davasının sanıkları serbest bırakılırken büyük paralar ödediler mi, merak ediyor insan.*****Toplumsal utanç davası!İşte böylesi büyük bir adaletsizlik, bir çocuğun hayatını mahveden felakette bile “suçluyu koruyan” karar vicdanlı bir toplumda bu tepkiyi yaratır. Yaratmazsa zaten o topluma “toplum” denemez. Dün ülkenin her köşesinde, her kesimde “13 yaşında 26 alçağın saldırısına, tecavüzüne uğrayan” N.Ç. ile ilgili Yargıtay kararlarına ve Yargıtay’ın “hatasını meşru gösterme çabasıyla yaptığı açıklamaya” büyük tepki vardı. AİHM eski yargıcı Rıza Türmen “N.Ç. davası toplumsal utanç duymamız gereken bir olaydır. 13 yaşındaki bir çocuğun rızası olduğunu söylemek hukuk dışı bir yorumdur. Yargıtay kararı kesinleşmiştir. Ama olağanüstü yargı yolu olarak ‘karar düzeltme’ yoluna gidilebilir” dedi.Davanın bu aşamadan sonra AİHM’e gidebileceğini, böylece adil yargılama yapılmadığının, Türkiye’nin taraf olduğu çocuk hakları sözleşmesinin dikkate alınmadığının ortaya çıkacağını anlattı. “Çocuk, küçültülmüş yetişkin değildir” dedi ki özellikle bu son vurgusu sadece “kız çocukları ile ilgili davalarda” ortaya çıkarılan bir durum. İnanılmaz ve mide bulandırıcı..ERKEKLER ‘ÇOCUK’, KIZLAR ‘YETİŞKİN’Kız arkadaşını kıtır kıtır kesen Cem Garipoğlu “18 yaşından küçük” olduğu için ceza indirimi yapılıyor. Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast 17 yaşından küçük diye “çocuk mahkemesi”ne gönderiliyor. Ama nedense 13 yaşında “kazık kadar canavarların” saldırısına uğrayan kız çocuğunun “iradesi tam gelişmiş” sayılıyor ve koskoca Yargıtay bile bu büyük hataya düşüyor.Bırakın çocuğu, böylesi dehşet bir toplu tecavüz olayında “bir kadının bile rızası”ndan söz edilemez. N.Ç.’nin bakımını üstlenen Avukat Leman Yurtsever “N.Ç.’ye destek veren psikiyatristin bile başka psikiyatristten destek aldığını” söylemiş, düşünün bir uzman doktor bile duyduklarına dayanamıyor ve ruhsal sıkıntı yaşıyor, böyle bir olayda “çocuğun rızasını” aklına bile getirebilenlerin psikolojisinden şüphe etmez misiniz? Bu kafa 2002-2003 yıllarında (böyle bir maddeyi yasalara koymak isteyen iki hukukçuda) vardı, şüphe etmiştik, davalar açıldı, demek aynı kafa 10 yıl sonra hala yerinde duruyor. Ve Adalet Bakanı ’nın bile isyanına neden olacak şekilde aynı maddelerden söz edebiliyor. Ne utanç!En çok bir yıl içinde bitirilebilecek dava 11 yıl uzatılmışsa, 13 aydır da Yargıtay’daysa artık dönüp 10 yıl önceki “ÇAĞDIŞI” kanuna bakmazsınız, yasalarınız medeni hale getirilmişse “hiç değilse bu gecikmeden olumlu sonuç çıkarır” yenisine göre karar verirsiniz.SUÇLULAR KURTARILIRSA..Bu olaydaki skandal bir değil, beş değil.. Yargıtay mahkeme kararının bazı bölümlerini bozduğunu açıklamıştı ya, bozma kararı “suçluların çocuğa ‘birden fazla kişinin olduğu ortamlarda tecavüz etmeleri’ nedeniyle cezalarının arttırılması” imiş ama sonuç zaten bu arttırmaya bile fırsat vermeyecek, ceza indirimleri ve zaman aşımı nedeniyle hepsi serbest kalacak.Onların yerine umarım AİHM “bu kararı verenlerin yargılanması gerektiğini” açıklar. Çünkü “birden fazla kişinin olduğu ortamda” olması bile aslında doğru karar vermek için yeterlidir, acaba bu Yargıtay “çocuğun tecavüz eyleminin başkalarının önünde olmasını rızasıyla istediğini” de mi düşündü?Hiç bir mahkeme bir çocuğa bu dehşeti yaşatan suçlulara sadece 1 ile 4 yıl arasında ceza veremez, hiçbir toplumda insan yaşamı, bedenin dokunulmazlığı bu kadar ucuz olamaz. Hepimiz sonuna kadar N.Ç.’nin yanında olacak ve suçluların hak ettiği ağır cezaları alması için gerekirse dünya çapında mücadele vereceğiz. Bu ülkenin çocukları güvende oluncaya kadar!