Ben referandum öncesi ve seçim öncesi partilerini kaynatıp durmalarını “sadece Baykal’a yakın olmaları ve yeni Genel Başkan’ın ayağını ilk günden kaydırmak istemeleri, hatta bu nedenle oyların düşmesi için bile çalışmaları ihtimaline” bağlıyordum ama son günlerde Muharrem İnce’nin Tayyip Erdoğan’ı andıran çıkışları “koltukta kendisinin gözü var” ihtimalini de güçlendirmişti.Gayet gereksiz zamanlarda ortaya çıkarılan “CHP’de genel başkanlığa en güçlü aday kim” sorusunun sorulduğu anketlerde adının çıkmaya başlaması, adı çıktıktan sonra daha da hız verdiği yeni çıkışlar, Atatürk’ten parti adına özür dilemeler vs bu ihtimali daha da artırdı. Nedense kimse de “Kardeşim ne alakası var, zaten genel başkan iki kez kurultayda seçilmiş, bu ne saçmalık!” demiyor bu anket sorularına.. Artık Türkiye’de hangi parti ve kim yaptırırsa yaptırsın, ben anketlere de inanmıyor, bunların “beyin yıkama yöntemi” olduğunu düşünüyorum ya, neyse..GENEL BAŞKANINA HAKARET ETTİRDİKendi partisini devamlı “genel başkan boşluğu var” şeklinde empoze etmeye çalışan Grup Başkanvekili Muharrem İnce (ki bu grup ve genel başkan vekillerinin filan doğru seçiminin ne kadar önemli olduğunu da göstererek) son olarak “Gelecek kurultayda başkanlığa aday olacak mısınız” sorusuna “Siyaseti hiç ihanet odaklı yapmadım, gün ola harman ola” cevabını vermiş.Şimdi bu “ihanet” konusu önemlidir, zira bu partide “kendi partisine karşı oy kullanan” milletvekilleri, bile var ama sorsanız ihanet olduğunu kabul etmez. Yaptığının ihanet mi, ne olduğunu ise ona AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli anlatmış, önce bu “sadık” milletvekili İnce’nin “9 yıldır AKP’yi yenemedikleri için özür dilediği” benzersiz ve dahi zeka fışkıran (!) sözlerini alarak Kılıçdaroğlu’na “Bak, kendi adamın itiraf ediyor, özür diliyor, haydi sen de Recep Tayyip Erdoğan’ın bükemediğin bileğini öp” diye çağrı yapmış. (Daha sonra söylediklerinde haklı ama bu söz de Meclis tarihinde ilktir herhalde, Avrupa ülkeleri veya ABD’de, diğer ülkelerde de ikinci partilerin başkanları birincilerin bileğini mi öpmeli dersiniz, onlara da tavsiye edecekler mi?)OTORİTENİN ZAAFA UĞRATILDIĞI..Arkasından İnce’yi kastederek (kendisi de muhatap alındığına çok memnun olduğunu açıkladı); “Derli toplu muhalefet görmek hakkımız. Her kafadan bir sesin çıktığı, kimin ne dediğinin belli olmadığı, genel başkanın otoritesinin ciddi anlamda zaafa uğratıldığı bir ana muhalefet istemiyoruz. AK Parti olarak bizim lehimize olabilir ama demokrasilerde iktidarın kuvvetli olması kadar muhalefetin olması da önemlidir, böyle bir muhalefetin ne demokrasiye ne de kendilerine bir yararı olmaz.” Bu sözlerde Canikli yerden göğe haklıdır, olayı doğru gören herkes aynı şeyi düşünür.Muharrem İnce koltuk sevdasına kendi partisine yaptıklarını da beğeniyor besbelli, iyi de Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu Ata’dan özürlere ve diğer çıkışlara söyleyecek hiç mi sözü yok, sabır taşı bile çatlar yahu!Demokrasi başıboşluk, kuralsızlık, saygısızlık demek midir?*****Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Tuzla, Bakırköy ve diğerleri..Şimdi “belediyelerin sokak hayvanlarını koruma ve kısırlaştırma” yaklaşımları konusunda şuna inanıyorum; özellikle “her konuya el atmış, faaliyet gösteriyor” gibi görünenlerin çoğu bunu göstermelik yapıyor. Mesela başkanları bir yandan “ormanda zehirlenmiş yüzlerce hayvan için üzülüyor” görünürken diğer tarafta kendi bölgesi içinde, parklarda (Gönül Koç gibi) belediye veterinerleri “bebek, büyük demeden temizlik” yapıyor, resmen hayvanları yok ediyor ve o hayvanlara bakan insanlara bile hesap verme zorunluluğu hissetmiyor. Eğer bunun doğru olmadığını söylüyorlarsa o yavruları ortaya çıkarsınlar, hepsini ayıracak kadar tanıyorum.)Bildiğim kadarıyla, bir hafta önce en az 10 tane 2-3 haftalık kedi yavrusu ve 30-35 adet büyük kedi, en az 10 köpek o meşhur Maçka Parkı’ndaydı (ki bu parkın aynı zamanda bir “kedi-köpek parkı olduğunu, kedi ve köpeklerin kısırlaştırılıp orada yaşatıldığını” Mart ayında (o zaman 70-80 kedi vardı, bir de Suat isimli gönüllü bakıcı) kendileri söylüyordu.. Bunu söylemelerinden ve zavallı hayvanlar için küçük bir yuva yaptırmamdan kısa süre sonra parkta hayvan düşmanlığı başladı.YAVRULARI ÖLÜME ATANLARYuva parçalandı, hayvanlara saldırıldı, bakıcı ortadan kayboldu (bir veterinerin yanına alındı), kaybolmadan önce de bana “çok sayıda kedinin öldürüldüğünü, onları kendisinin bahçelerde, çatılarda bulduğunu, öncelikle arkadaki üç apartmanın ve Park Şamdan Restoran’ın sorumlu olduğunu, araştırsam daha başka şeyler de öğreneceğimi” anlattı. Kediler azala azala sayıları 30’lara indi ama insafsız insanların nasılsa biri bakar, kurtulurum diyerek “ÖLÜME ATTIĞI” yeni doğmuş yavrular geliyordu.(Her kedi canının günahını 7 cami yaptırmanın belki gidereceği söylenir, kedi katillerine ve yavru atanlara hatırlatalım.)Onları son gördüğüm buz gibi gecede yardımcıma “alalım bunları, ölecekler burada” demiştim, ertesi sabah taşıma çantasıyla gidip almayı düşünerek onları ellerimle kutularına yerleştirdim. Ertesi gün bulundukları köşe dağıtılmış, üç-dört büyük kedi dışında tamamı ortadan kaybolmuştu.“Şişli Belediyesi’nden Gönül Hanım’ın gelip onları başka bir köşeye taşıdığını” parktaki bir belediye görevlisi söylerken ben ağlıyordum. Kutuları taşıdıkları yerde hiçbir kedi yoktu ve köpek sayısı da 3-4’e inmişti. Bunların “Belediye Başkanı’ndan habersiz” yapılmayacağı bellidir, zira bu parkla çok ilgililer.PARK İÇİNDE İÇKİLİ KAFENişantaşı’nda oturan (ben o semtte oturmuyorum) ve bu parktan yararlananların anlattığına göre “yanında çocuk parkı bulunan bir noktada içkili kafe” yapıldı, bu olayların çoğu o kafeden sonra ortaya çıktı. Herşeyden önce parkta “prefabrik” bile olmayan beton inşaat kafe ve üstelik içkili, yasalara aykırı değil midir? Kedi yuvalarının yıkıldığı günden birkaç gün sonra (artık yalnız Çınarcık, Erenler, İkizler apartmanlarının kapıcıları ve Park Şamdan mı yoksa işin içinde Kafe ve Belediye de mi var bilmiyorum, ancak tahmin edilebilir) Başkan Yardımcısı Vasken Baran ortada hiçbir neden yokken ve büyük bir zevkle “kedilerin altında toplandığı çardağı da yıktırarak” hepsini dağıttı, dikkat edin yuvaların yıkıldığı günden birkaç gün sonra.. Geriye kalan az sayıdaki zavallı hayvanlar hala eski evlerinin yerine geliyor, parçalanmış kutulara sığınmaya çalışıyordu. Ta ki veteriner Gönül Koç Hanım onları da yok edene kadar.HAYVAN DÜŞMANI MEKANLARA ‘HAYIR’Düşünün, bu “en iyi olması gereken” örnek, kimbilir zavallı sokak hayvanları, sırf birileri kazansın veya “tümüyle katlederek hayvansız mekanlarda rahat etsin diye” ne acımasız sonlarla karşılaşıyor her köşede. Artık o belediyeler süslü “hayvan rehabilitasyon merkezleri” açsalar ne fayda beklenebilir ki? Bu zihniyet ve hayvan sevmez veterinerlerle ne olabilir ki? Aynı parkı gizlice izlemeye devam edeceğim. Bir daha asla “hayvan düşmanı” bir restoran, kafe veya iş yerine de adım atmayacağım! (Devam edecek)
Gerçekten akıl sır ermez bir durum, “bugün, yarın biter, nasılsa görevlerini hatırlarlar” diyorsunuz, bitmiyor. Adeta yaklaşan bir seçim öncesinde oy kapma meselesi varmış gibi; bir konu tutturuyorlar ve karşılıklı hesap sormalarla (ki bu hesap sorma inanılmaz şekilde ‘dinine, inancına kadar’ dayanabiliyor), hakaretler ve onlara verilen cevaplarla günler, haftalar geçiyor.Dün de söz ettim, deprem için artık çadır olmadığından (ekonomimiz bu kadar iyi de nasıl oluyor), yeni anayasa için kesin anlaşmaları-uzlaşmaları ve birlikte çalışmaları gerekmesine, ülkede kadına-çocuğa ve her canlıya karşı şiddeti (daha doğrusu “vahşet”tir) önlemek için acil ve somut önlem çıkarmalarına, İran’ın tehditlerini düşünmelerine kadar sayısız sorun var ortada.. Ama Meclis yok..İran son olarak İngiltere, ABD, İsrail’le birlikte Türkiye’yi tehdit etti. Hem de “Bize saldırı kimden gelirse gelsin önce Türkiye’nin Füze Kalkanı sistemini vuracağız” dedi. Bu tehdit hiç yapılmamış, Türkiye toprakları ve vatandaşları için tehlike yokmuş gibi söz konusu bile edilmiyor. Sanki tam zamanı buymuş ve kendileri de “herşeyi araştırmış tarihçiler”miş gibi tutturmuşlar “Dersim” diye, karşılıklı verip veriştiriyorlar, o olmasa başka konu çıkarırlar.İktidar ve Ana Muhalefet partilerinin artık fazlasıyla sıkıcı olmaya başlayan kavgalarına son vererek, ortak ve hızlı çalışma yaparak yukarıdaki sorunları çözmesi gerekiyor. “İran tehditleri” ve AB ülkelerinde kimse kabul etmediği , bizim nedense yine öne atılarak ediverdiğimiz “Füze Kalkanı ve tehlikeler” konusunda bir açıklamayı da öne alarak!*****Kadına şiddet konusunda ‘imza’ neyi hallediyor?Türkiye’nin “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ni parlamentosunda onaylayan ilk ülke olması büyük bir heyecanla sunuldu. Bu sözleşme önemli bir yenilik getiriyor, artık “şiddete uğramış veya zamanında korunmamış mağdurların” avukatları yanlış mahkeme kararları sonunda hak aramak için AİHM’ye gideceklerine, devlete “tazminat ödemesi için” dava açabilecek.Ama öte yanda Türkiye daha önce imzalanmış sözleşmelere uymadığı için AİHM tarafından mahkum edildiğinde de tazminat ödüyor, yani Anayasa Mahkemesi ve diğer mahkemelerin verdiği bir yanlış kararın cezasını millet ödüyor, sonuç aynı değil mi?SÖZLEŞMEYİ VE ANAYASA’YI TAKMAYACAKSAN..Bu konuda “henüz yeni fark edenlerden değil” yılların deneyimine sahip, TCK ve Medeni Kanun’da yapılan değişiklikler için de kadın hareketiyle birlikte çalışmış, benim de görüşlerine çok güvendiğim Türk Kadınlar Birliği Başkanı Avukat Sema Kendirci’yle konuştum. Bir örnekle başladı; “Anayasa Mahkemesi ‘kadının kızlık soyadını kullanması’ konusunda Türkiye’nin 1986’da imzaladığı ‘Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Tür Ayırımcılığın Önlenmesi (CEDAW) Sözleşmesi’ne aykırı karar verdi. AİHM de kabul etmesine rağmen ona da aykırı karardı ve üstelik Anayasa’da ‘öncelikle uluslar arası sözleşme kurallarına uyma’ şartı olduğu için bizzat AYM’nin kendisi Anayasa’ya da aykırı karar vermiş oldu.Adalet Bakanlığı, AYM’den böyle bir karar çıkmasının yanlış olduğunu biliyordu ama hiç tepki göstermedi, sivil toplum kuruluşları ise gösterdi. Defalarca korunma istemiş ve bu yapılmadığı için hayatını kaybetmiş olan Nahide Opuz cinayetinde de AİHM Türk devletini ‘tazminata mahkum’ etti. Aynı ihmaller sürmüyor mu?Birleşmiş Milletler’in ‘Çocuk Hakları Sözleşmesi’ de 90’lı yıllarda imzalandı ama hala N.Ç davasında olduğu gibi mahkemelerde mağdur, hem de tarifsiz şekilde mağdur edilmiş çocuklara karşı bile inanılmaz haksızlıklar yapılıyor, yanlış kararlar çıkıyor, Yargıtay dahi onayabiliyor. Eğer sözleşmeleri umursamayacaksanız, iç hukuk kurallarını onlara uygun hale getirmeyecekseniz, Ceza Yasası’nı değiştirip daha ağır cezalar vermeyecekseniz, sözleşmenin getirdiği bütün yükümlülükleri kanunlara monte etmeyecekseniz 10 tane daha sözleşmeyi ilk biz imzalasak neye yarar?”ENSEST VE HADIMSema Kendirci’nin söyledikleri harfine kadar doğru, peki bu durumda AP’nin yeni sözleşmesi “avukatların tazminatı devletten isteyebilmesi” dışında ne değiştirir, nasıl bir ümit taşıyabiliriz?Belki “aile içi şiddet” konusu önemle ele alınmak zorunda olduğu için bu kez “ensest” denen “aile içi çocuk tecavüzü”ne gözler kapanamayacak. Olabilecek en büyük vahşetle karşılaşan bu çocukları kurtarmak için “40-50 yıl hapis” cezaları veya “hadım” çözümü bulunacak.Artık toplantılar yapıp konuşmak yerine acilen “yasaların değişmesi”ne gelmeli sıra. Çok vaat dinledik ama eylemde hala bir gelişme yok. Kadın Bakanlığı’ndan “kadın” sözcüğünün bile çıkarılmasından sonra fazla mı ümide kapılıyoruz diye düşünmemek elde değil!*****Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Tuzla, Bakırköy ve diğerleri..Uzunca bir süre “bazı belediyelerin diğerlerine göre ‘hayvana karşı şiddeti önleme ve sokak hayvanlarını koruyacak önlemleri alma’ konusunda daha iyi olduklarını, iyi niyetle ve çağdaş yaklaşımla çözüm üretmeye çalıştıklarını” düşündüm. Buna inanmaya çalıştım. Aynen “bütün veterinerlerin ‘hayvanları sevdikleri için’ bu mesleği seçtiklerini” düşündüğüm gibi. Her ikisinde de yanılmışım.Çoğu “görünüşü kurtarmak ve çağdaş görünmek” için konuya eğilmiş gibi yapıyor, çoğunun parklarında, barınaklarında hayvanlar şiddetin ve ilgisizliğin alasıyla karşılaşıyor. Mesela birçok hayvanseverden Bakırköy Belediyesi’nin bu konuda sabıkalı olduğu, hayvanlara çok kötü muamele edildiğini anlatıyor, aksi doğruysa hemen bana haber versinler, yaptıklarını izleyelim.Şişli Belediyesi’nin Maçka Parkı’nda, veterinerleri Gönül Koç’un hayvanların yuvalarını nasıl bozduğuna, onları trafonun yanına taşıttığına ve aynı gün aralarında parmak kadar hayvanların olduğu onlarca kedi ve köpeğin ortadan kalktığına ben şahidim (trafonun içine giren kedilerin öldüğünü de görenler anlatıyor) ki bu hayvanların hepsini tek tek biliyordum..(Sakın hiç kimse oraya kedi, köpek atmasın artık, acıyın.)Gönül Koç, parkta düzenlemeyi yapıyor ama “hepsi nereye kayboldular, çıkarın nereye attıysanız” diye sorunca “Ben bilmem, veterinerim” diyor. Yazın tepkiler geldiğinde “Yunanistan’a gidiyorum, dönünce düzenleyeceğim, söz” demiş, kısa süre sonra yine çok sayıda hayvan ortadan kaybolmuştu, söz ettiği çözüm (!) bu olmalıydı.. Bunları Mustafa Sarıgül’e anlattık, 1 Ekim’de Ayazpaşa’da büyük bir hayvan parkı açacağını da bildiren Sarıgül “Hiç merak etmeyin, o parkı düzenleyeceğiz, hayvanları kurtaracağız” demişti. Bunlardan haberi yok mu acaba? (Yarın aynı başlıkla konuya devam edeceğim.)
Moda başladı ya, duygu sömürüsüne, öne atılıp tribünlere oynamaya bayılırız, özür dileyen dileyene.. Son olarak, CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce “yine ilginç olmaya çalışan” bir çıkışla özür dilemiş. 1937-38 yıllarında Meclis kararıyla yapılan bir “isyan bastırma” olayı için bugün “devlet adına” ama tek başına özür dileyen Başbakan ile CHP Genel Başkanı arasındaki “özür” polemiğine kendisi balıklama dalmış ve “Atatürk ile İsmet İnönü” den bir CHP milletvekili olarak “9 yıldır bunları yenip iktidar olamadıkları için” özür dilemiş. ‘Hayatınızda benzer bir saçmalık duydunuz mu’ diye soracağım ama son yıllarda “duyulmadık-görülmedik saçmalık” kalmadığı için soramıyorum. Sanki referandum öncesinden başlayarak partilerini fokur fokur kaynatan, “henüz kendi içinde bile istikrarı yakalayamamış parti” görüntüsüne sokarak ve yeni genel başkanlarını çalışamaz hale getirerek zarar veren kendileri değilmiş gibi özür diliyor. Bu “tamamen özel heveslere bağlı” çıkışlarına bari koca Atatürk’ü alet etmeye kalkmasalar.KAFADAN SUÇLAMALAR!Ve tabii 9 yıldır iktidar olamayışlarında özür dilemesi gereken ilk kişi, yıllarca “ikinci parti olmakla” yetinen, hiçbir değişim, yenilik getiremeyen, birçok önemli ismin ve de çok sayıda seçmeninin kaçmasına neden olan, kendisinin de pek yakın olduğu Deniz Baykal ’dır. Seçim öncesi İklim Bayraktar olayı gibi skandal olaylarla kendi partilerine oy kaybettirenler, hala da “Bakarsın Erdoğan taktiğiyle yürürsem lider koltuğu bana kalır” diye her fırsatta öne atılanlar, 3-5 kişi toplanıp partilerine karşı harekete girişenlerdir. Bunlar için özür diliyorlarsa mümkündür tabii.. Tarihte ne yazdığı, arşivler filan önemli değil, bizde adet “tarih konusunda bile kafana göre takıl”dır ya, ağzı olan konuşuyor, kendine göre tarih yazıyor. Mesela Necip Fazıl’ın kitabına takıyor ( ya da Seyit Rıza’nın torununun iki gün önce söylediklerini duymazdan geliyor) ama sosyolog, hukukçu ve devlet adamı olan Ahmet Cevdet Paşa ’nın “1865 yılında bile Dersim’in önemli sorun haline geldiğini, birçok yerden kaçan eşkiyanın Dersim’de konuşlanmayı seçtiğini ve ilçeyi kontrolden çıkardıklarını” anlatmış olduğuna hiç değinmiyorlar. Önemli olan papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp durmakmış gibi.. Elbette araştırılıp ortaya çıkarılmalı ama hiç kimse bir başkasını kafadan suçlamamalı..AVRUPA SÖYLÜYOR BİLE..Tekrarlayalım, zira kafadan suçlarsanız birileri de sizi “Ermeni İddiası” için kafadan suçlar, nitekim “2009 Kasım’ında Avrupa Parlamentosu’nda ‘Dersim Soykırımı’ toplantısı düzenlendiğini, bunun Ermeni Soykırımı’ndan ve Yahudi Soykırımı’ndan farkı olmadığının söylendiğini” dün Yılmaz Özdil yazmıştı. Tarihe bakmadan “isyan yoktu” der çıkarsınız, onlar da tarihe bakmadan “Türkiye durup dururken tek taraflı soykırım yaptı” der çıkarlar. “İsyan yoktu, talep vardı” derseniz birileri de “Terör yok, talep var” diyebilir. Bugüne kadar devletin suçlu olduğuna dair bir mahkeme kararı yokken tazminat ve toprak talebini de alırlar. FÜZE KALKANI, ÇADIR DEPREM, TERÖR, SİLİVRİ VS.İran yaptığı açıklamada “Bize karşı herhangi bir yerden saldırı olursa ilk Türkiye’yi, Füze Kalkanı sistemini vurur, sonra diğer hedeflere yöneliriz” diyor. Füze Kalkanı’nın NATO’nun değil, ABD’nin isteğiyle ve “İsrail’i koruma amacıyla” konduğunu (İsrail’e kızıyor muyuz, canımız pahasına koruyor muyuz), başta Türk halkı olmak üzere dünya kamuoyunun aldatıldığını söylüyor. Türkiye AB ülkelerinin istemediği Füze Kalkanı’nı topraklarına alırken TBMM bu konuyu (ve biyolojik tehlikeleri) tartıştı mı? Türk halkı için bu tür tehlikeler olduğunu ve önlemlerini açıkladı mı? Hayır.Bakanlar “Bir deprem daha olmasın, çünkü çadırımız yok” diyor, süper güç olduğu tekrarlanan Türkiye’ye bunun yakışmadığı tartışılıp çözüldü mü, Van’da çadırlarda bir çocuğun daha donarak ölmemesi için her tür önlem alındı mı, hayır. PKK kış geldiği için “silah bırakmış gibi” yapıyor, terör konusu nasıl çözülecek (bedelli askerlik daha önemliymiş gibi günlerce konuşuldu, terör ise ancak 20-25 kurban verildiğinde) tartışılıyor mu, hayır. Silivri’de 4 yıldır tutuklu bekletilen insanlar için TBMM’de bir tartışma yapılıyor mu, hayır.Eğer parlamenterler özür dileme yarışına gireceklerse bunlar için girsinler. Dersim konusunu da “önce tarihçilere” bıraksınlar, çelişki olmasın! ***Şiddetin her türüne karşı!Türkiye’de “kadına ve çocuğa karşı şiddet”in önlenmesi için artık daha etkili bir hareket ortaya çıktı, 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü”nde gösterilen tepkilerde de bu görülüyor. Kadına yönelik ve aile içi şiddetin önlenmesine ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne ilk imza atan ülkeler arasında “parlamentosunda ilk onaylayan” ülke olmuşuz, bu da güzel ama.. Çok önemli “ama”lar var, 20 yıllık mücadele (ve bu konuda yüzlerce yazı, TV programı) deneyimiyle bakınca. Bunları yarın yazacağım. Bugün, yine “şiddet” olayı ama “ağzı dili olmayan ve şiddete uğradığında derdini bile anlatamayan” sokak hayvanlarına karşı şiddetten söz edeceğim bir kez daha..Kadına karşı şiddet konusu şimdi nihayet duyarlılık yarattı diye bu konuda ön saflara çıkanların hayvanlara karşı şiddeti önlemek için de öne çıkması gerektiğini söyleyeceğim. Şiddet, şiddettir çünkü ve çocuklara karşı saldırılarla “onlar gibi çaresiz” yavru kedilere saldırı arasında bir fark yoktur. Aylardır bazı barınakları geziyor, aç ve sefil, tekmelerle ya da ilaçla uyutularak öldürülen hayvanlara çözüm üretmeye çalışıyorum. Son aylarda en çok Sarıyer Belediyesi’ne bağlı Kısırkaya Hayvan Rehabilitasyon Merkezi ve Maçka’ da Şişli Belediyesi’ne ait Sanat Parkı ile ilgiliydim biliyorsunuz.BÜTÜN KEDİLERİ YOK ETTİLERAma üç gün önce yaşadığım şoktan sonra Maçka Parkı’na sadece ara sıra gidip neler olduğuna bakacağım, dayanılır gibi değil zira. Geçen yıl ilk gittiğimde orada 70-80 civarında kedi vardı ve “Kedi parkıdır aynı zamanda, gidin görün” diye bana öneren de Şişli Belediyesi Veterineri Gönül Koç’tu. Soğuk bir günde gittim, kediler ve köpekler soğukta, çoğu hastaydı. Olayı biliyorsunuz, duvarın üstüne yeşil renkte, neredeyse hiç dikkat çekmeyen uzun bir kedi evi yaptırdım. Ama kolaycı, sorumsuz ve insafsız insanların “yeni doğmuş, gözü açılmamış bebekleri bile” getirip atmaları nedeniyle hayvan sayısı biraz artınca arkadaki üç apartmanın (Çınarcık, Erenler, İkizler) sakinleri tarafından gönderilen kapıcılar hayvanları sopalarla vurarak kovaladı, üzerlerine çamaşır suyu sıkarak ve ilaçlarla bir kısmını öldürdüler. Sonra bu evleri yıktırarak hayvanları ortada bıraktılar.HAYVAN DÜŞMANLARI BİLİNMELİAynı olaylara Park Şamdan isimli restoranın da karıştığı görenler tarafından anlatıldı. O arada biliyorsunuz Başkan Mustafa Sarıgül “Ayazağa’da büyük bir hayvan parkını acele açacağını” anlatmaktaydı, ben de olanca iyimserliğimle “bu hayvanları ve onlar gibi olan diğerlerini oraya göndererek hiç değilse hasta ve bebek olanları kurtarabileceğimi” sanıyordum. Hiçbiri gerçekleşmedi, veteriner Gönül Koç ile Başkan Yardımcısı Vasken Bey’in ortak gayretleriyle hayvanlar ortadan kayboldu, benim gördüğüm kadarıyla o hayvanların ve daha sonra parka bırakılanların yüzde doksanı öldü. Nişantaşılılar “hayvan düşmanı olanları bilsin” diye söylüyorum (ama elbette ‘her daire öyledir’ diyemem, yine de bunu başardılar); yukarıda ismi yazılı apartmanlar, parkın içinde açılan (ve olmaması gereken) kafe ile diğer restoran yüzünden..Üç gün önce gittiğimde, son kalan 9-10 adet parmak kadar bebek ile tüm büyük kedilerin yok olduğunu, yuvalarının belediye tarafından dağıtıldığını görünce parkın ortasında o kadar ağladım ki, yaşanmış bu hikayeleri kitap haline getirmeyi düşünüyorum.
Durum aynen böyle, PKK canı istediğinde mesela “referandum öncesinden başlayarak seçime kadar” ateşkese karar veriyor, biz sanki bir daha hiç terör eylemi yapmayacaklarmış gibi, bitmiş gibi rehavete giriyoruz, sonra birden canları yeniden “öldürmek” istiyor ve bir defada 20-30 kişiyi katledip çıkıyorlar.Hem de sınırlarımızdan 200 kişilik gruplar ve en ağır silahlarla rahatça geçerek.. Şimdi yine canları “ateşkes” istemiş, PKK sözcüsünün açıklamasına göre “Devlet ile Öcalan arasındaki müzakerelerin yeniden başlaması için” eller bir süreliğine tetikten çekilecekmiş. Koskoca devletle adeta oyun oynuyorlar. Ortam buna müsait çünkü onların canı ne zaman görüşme isterse, ne zaman “bir süreliğine” ateşkes kararı verirlerse devlet terörist başı ile masaya oturmaya hazır. Bunu biliyorlar artık.BLAİR NE DEMİŞTİ?Biliyorsunuz devamlı “İngiltere’nin İRA ile masaya oturması ve terörü bitirmesi”ni gündeme getirirler, oysa eski İngiliz Başbakanı Tony Blair kısa süre önce Türkiye’ye geldiğinde “Eğer İRA önce tümüyle silah bırakmayı kabul etmiş olmasa masaya oturma olayı gerçekleşemezdi, işler çok zorlaşırdı” demişti. Yani bir devlet “bir süreliğine silah bıraktık, canımız isterse tekrar alırız” diyen bir terör örgütü ile, lideriyle masaya oturamaz. Oturması yanlıştır.Bugüne kadar bu tür yanlışları “doğru gibi” empoze ederek yürümek onlarca, yüzlerce gencin terör kurbanı olmasıyla sonuçlandı. “Devlet Öcalan’la görüşsün diye” sözü tamamen “hükümetin sorumluluğuna” işaret eder, çünkü bugün “yasama, yürütme ve yargı”nın tek elde toplanmasıyla hükümet “devlet” durumundadır. Yani Hükümet, Dersim olayı söz konusu olduğunda “CHP iktidardaydı, öyleyse CHP’nin işi” diyerek ve hatta direkt Genel Başkanlarını suçlayarak, ama PKK ile görüşme söz konusu olduğunda “devlet görüşüyor” diyerek işin içinden çıkamaz, bu hem ayrı bir yanlış hem de (Dersim’e müdahale kararı “o günün Meclis’i tarafından” alındığı için) haksızlıktır.BU ŞARTI KOYMAK ZORUNDALAR!Hükümet yeniden masaya oturma şartı olarak mutlaka “silahı ve terörü tümden bırakma” sözünü peşinen almalıdır. Bunun lamı cimi yoktur, zira PKK’nın; özerk bölgeden başlayıp Öcalan’ın serbest bırakılmasına kadar olan bir dizi talepleri biliniyor ve sonunda yine “terör örgütü tüm istediklerini tümüyle alana kadar” aynı kısır döngü sürecektir. Tüm sorumluluk Hükümete ait, açılımdan başlayarak yapılan hataları ve nelere mal olduğunu hatırlayıp doğru kararı vermek zorundalar!*****‘Haklarını savunmak Türklere düşüyor’Economist dergisi Türkiye’de “son dönem yaşanan hak ihlallerine” vurgu yaparak “Durum giderek kötüleşiyor. Kendi derdindeki Avrupa fark etmiyor. Haklarını savunmak Türklere düşüyor, tabii hapse girmemeyi başarabilirlerse” diye yazmış.Türkiye’nin komşularına insan hakları dersi verdiğini ama kendi sicilinin pek parlak olmadığını.. Özellikle öğrenci ve gazetecilere yönelik davaları ve protesto eylemlerine müdahaleleri de anlatmış. “Terör örgütlerine üye olduğu” iddiasıyla 500’den fazla öğrencinin cezaevinde bulunduğunu, gazetecilerin durumunun da farksız olduğunu, Çin’den fazla gazetecinin hapiste olduğunu ve hepsinin “terör suçlamasıyla” tutuklandığını da.. Polis şiddeti ile Hopa ve diğer gösterilerde yaralanan, sakat kalan, ölen gösterici örneklerini de.. Batı’nın fark etmemiş göründüğünü, bunun yerine Türkiye’yi Arap Baharı’na örnek gösterdiğini, AB’nin ve ABD’nin kendi sorunlarına ve planlarına odaklanmış olduğunu bu nedenle “haklarını savunma görevi”nin Türklere düştüğünü anlatıyor.Türkiye’de olup bitenleri doğru görebilmelerine şaşırdım, çünkü sık sık yüzeysel analizler de yapıyorlar. Ama en doğru vurguyu “tabii hapse girmemeyi başarırlarsa” ile yapmışlar. Daha önce benzer tarifler genellikle “baskıcı Arap rejimleri” için söz konusuydu, Türkiye’nin onlarla aynı noktada olduğunun söylenmesi gerçekten çok acı. Bunlardan sonra “demokrasi”den söz edebilir miyiz sizce?*****Bravo Rahşan Hanım ve bravo Mehmet Turgut!Bugün diğer yazılarım uzun olduğu için hayvanlar konusunu kısa yazacağım ama hep devam edecek, çünkü artık hepimizin bir şeyler yapması gereken zamandayız. Kış bastırdı, zavallı hayvanları “sığındıkları her köşeden”sopalarla kovalıyor, yakaladıklarını hiç acımadan ormanlara atıyor veya ilaçlarla öldürüyor, yüzlerce zavallı hayvanı, yeni doğmuş bebekler dahil acımasızca öldürüyorlar. Ve bu işin başını “hayvanları korumakla görevli” belediyeler (bazılarını da bu konuda iyi niyetli sanarak övmüştüm) ve onların “hayvansevmez, hatta öldürür” veterinerleri çekiyor.Öte yanda sokak hayvanlarını korumak için seferber olan iyi insanlar da var tabii ama henüz kayda değer bir “iyileşme” sağlanamadı.. Ankara’da “sokak hayvanlarına karşı şiddetin önlenmesi kanunu” çıkarılması için yapılan bir gösteriye Rahşan Ecevit de katılmış, çok takdir ettim, keşke diğer siyasiler de onun kadar duyarlı olsalardı. Sanatçıların çabası da sürüyor, Fotoğraf sanatçısı Mehmet Turgut’un dergisi “46”nın Kasım-Aralık baskısı “hayvanlar özel sayısı” olacakmış, bu nedenle bir çok sanatçı “hayvan hakları” için poz vermiş. Gurur duyulacak bir düşünce, hepsi takdiri hak ediyorlar.Tuzla barınağında yüzlerce hayvanın ilaçla veterinerler tarafından öldürüldüğü anlatılırken Maçka Parkı’na getirip yeni doğmuş küçücük yavruları atanlar da o bebeklerin ve çok sayıda hayvanın ölümüne neden oldular, çevredeki iki-üç binadan ve ilgili belediyeden, veterinerleri nden başlayarak çok sorumlusu var bu olayın.. Onları ve yaptıklarını isimleriyle anlatacağım..
Başbakan Erdoğan, Dersim olayları için ‘devlet adına’ özür diledi. İktidar partisine mensup birinin yaptığı en ciddi hatalar için kalem oynatmayan, dengeyi sağlamak için de oynatıyor “muş gibi” yapan, birini eleştirecekse “genellemelere sığınan” bazı meslektaşlar bu özrü bahane ederek bile Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ’na yüklendi. Hem de ne yüklenme; içinde “iktidardan herhangi birine asla söyleyemeyecekleri” her tür hakaret mevcut..Hayır, onları anlamak lazım zira gazetelerinin politikası bu, aksini yaptıkları, örneğin TBMM tarihinde görülmemiş şekilde bir milletvekilini kürsüden tartaklayarak indirmeye çalışanlara veya bir milletvekiline “sinkaflı küfür” eden Meclis Başkanvekili’ne böyle şeyler yazsalar ya hemen uyarı alırlar, veya işlerinden olurlar. Neredeyse birkaç istisna dışında en büyüğünden en küçüğüne tüm medya kuruluşları için geçerli olan ve benzerine ancak Arap ülkelerinde rastlanabilecek bu baskı gerçekten çok acıdır.Önceki gün 30 Kasım ve 1 Aralık’ta İstanbul’da yapılacak olan “Türk-Arap Medya Forumu” için davetiye geldi, görünce kendi kendime ‘doğru bir forum bu, artık ancak onlarla ortak noktalarımız , ortak baskılarımız var, Batı ’nın bizi anlaması çok zor’ diye düşündüm. Ben sadece eğitimimin bir kısmını Batı’da yapmama rağmen, o yıllarda yakından izlediğim İngiliz demokrasisini örnek gördüğüm için ben bile kabul edemiyorum, onlar nasıl anlasın.GÜL DİYOR Kİ..Cumhurbaşkanı Gül , birkaç gün önce Londra ’ya giderken Dersim konusunda “Türkiye’de tabular yok artık. Dolayısıyla herkes herşeyi tartışabilir” dedi ve o “herkes” ten de hiç itiraz gelmedi. Bu da doğal, bunu da anlamak lazım, zira “tabular eskisinden kat kat fazla olarak mevcut” ; medya tartışmaya, insanlar ağzını açmaya korkuyor, çünkü tehditler ve hakaretler “sadece görüşünü söyleyen” iş adamlarına da, medyaya da, öğrenciye de, diğer vatandaşlara da anında geliyor. Medya ve iş dünyası için baskı, tehlike daha önce örnekleriyle görüldüğü gibi diğer gruplardan çok daha fazla.Türkiye’de tabular yok ve herkes herşeyi tartışabilir ise TV’lerin en çok izlenen tartışma programları ve programcıları nereye gitti? En yüksek reyting alan programlar kaldırılır, en çok okunan yazarlar işlerinden olurken, uluslar arası üne sahip gazeteciler tutuklanırken “hiç izlenmemesi nedeniyle programları defalarca kaldırılmış isimler” sırf iktidar partisini sadece yağladıkları için, hayal bile edemeyecekleri kanallarda nasıl program yapar oldu? TRT nasıl “sıfır reytingli” programlara, konuşması bile anlaşılmayan bazı gazetecilere yıllarca para ödedi, ödüyor?ÖLÇÜSÜ İÇİNDE DE TARTIŞAMAZSIN, ELEŞTİREMEZSİNGazeteci “hangi hükümet dönemi olursa olsun” hataları eleştirebilme, tartışabilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Aynen Gül’ün dediği gibi “ölçüsü içinde olmak kaydıyla” herşeyi..Oysa bu dönemde “ölçüsünün tam içinde, aynen özgür bir medyada, demokratik bir ülkede olması gerektiği gibi” tartışan gazetecilerin işleriyle de oynandı. Direkt olarak Hükümet’ten gazete patronlarına gelen uyarılarla..Zaten bu uyarılar açıktan açığa, milletin önünde de patronlara yapılmamış mıydı?Sayın Cumhurbaşkanı’nın bunlardan habersiz olması mümkün değil. O nedenle kendisinin yukarıdaki cümleleri ancak “gerçekten özgür ve demokratik, insanların korkmadan telefonda, sokakta, ekranda, gazetede konuşup tartışabildiği, özgür bir medyaya sahip olabildiği bir ülke” olduğumuz zaman doğru kabul edilebilir.DİNİ İNANCI BİLE ‘HESAP’ KONUSUKime yapılsa tepki alır, Referandum’dan bu yana Kılıçdaroğlu ’nun “Tunceli’li” olmasından “mezhebi” ne kadar tartışılamayacak ve hesap sorulamayacak nesi varsa (insanların inancıdır diye yıllarca türban tartışması yapanların ‘bir insanın inancını sorgulaması, hadi açıkla diye sıkıştırması’ olacak şey mi) hesabı soruldu, sanki suçmuş gibi millete karşı kullanıldı. Özgür bir ülkede olamaz efendim. Aynı Kılıçdaroğlu bir yandan kendi partisi içinde gözünü “koltuk hırsı bürümüş” isimler tarafından her fırsatta yıpratılmaya çalışılırken bir yandan “hiçbir başka lidere yapılamayan” gereksiz anketler vs ile de sanki her an yerine başkası geçecekmiş havası canlı tutularak zorlanıyor, çalışması engelleniyor. Dersim tartışması ne zaman açılsa, sanki sorumlu oymuş gibi Kılıçdaroğlu köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor.Mesele “Tunceli’deki Kürt ve Alevi oylarını da elde etmek midir” bilinmez ama sebep ne olursa olsun haksızlık değil mi bu yapılan?ERMENİLER DE ÖZÜR İSTER!Dersim konusu da, daha geriye giderek Osmanlı padişahları da, daha ileriye giderek “12 Eylül ve 27 Nisan” da tartışılabilir tabii.. Ama “tarihi saptırmadan, somut gerçeklerle” ..Sadece Dersim’e kilitlenerek değil, yakın tarihimizdeki darbe ve muhtıraları da unutmayarak.. Mesela siz “Ermeni Soykırım İddiası” konusunda “Tarihçilere bırakalım” derken, “özür ve tazminat isteyen” Ermenilere “önce tarihi, arşivleri incele” derken, Dersim konusunda “tarihçi kesilirseniz” ve TBMM’yi dışlayarak “devlet adına tek başınıza özür dilemenin kabul göreceğini” düşünürseniz yarın Ermeni İddiası için de “tarihe filan bakmadan, araştırmadan” özür dilemeniz beklenir. Ki beklenecektir, göreceğiz.PKK’NIN YAPTIĞI DA ‘TALEPTE BULUNMA’ MI?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç dün Dersim İsyanı için “Birilerine göre isyandır, birilerine göre talepte bulunmadır” demiş. Açıkça “isyan değildir” denemiyor, çünkü tarih olanları yazmış. Atatürk Dersim’in Tunceli ismiyle vilayet olmasından sonra buraya yollar, köprüler, hastane, okul ve her tür medeni imkanları götürmeye çalışmış. Ama feodal yapının bitmesini istemeyen aşiretler (ki Ahmet Cevdet Paşa ’nın kitabında 1865’te bile “kaçan eşkiyanın gruplar halinde Dersim’e yerleştiği” anlatılıyor) aynen PKK’nın yaptığı gibi karakolları basarak onlarca askeri bir defada şehit etmeyi, köprüleri havaya uçurmayı, tuzaklar kurarak askerleri kurşuna dizmeyi sürdürmüşler ve bu asileri Seyit Rıza yönetmiş , isyana katılmak istemeyen aşiret reislerini kendisi öldürmüş.Bunları yok farzederek “birilerine göre talepte bulunma” dediğiniz anda sizin “PKK terörü” dediğiniz saldırılar da “birilerine göre talepte bulunma” olarak alınmaz mı? Bunu açıklayabilir misiniz? “Devlete talep kabul ettirmek için bunları yapanları korurken, Öcalan’ı neden terörist kabul ediyorsunuz” diye sorulsa cevaplayabilir misiniz?Dersim’de keşke yine de mahkemelerde karar alınarak gereken ceza “sadece suçlulara” verilseydi ve diğer halk zarar görmeseydi (zorunlu göç ise diğer bölgelerde, örneğin Adana ’da, İskenderun ’da sorun yaratan Türk gruplara da uygulanmış). Ama bunları da ancak tarihçiler analiz edebilir. Özür dilenmesi gerekiyorsa buna da Meclis karar verebilir . Dersim konusunun ele alınış şekli anlaşılır gibi değil!
Odatv duruşmasında dikkatimi çeken bazı noktalar oldu. Mesela; - Savcı’nın sanıklara ve avukatlarına, hatta aralarında yabancı gazeteci (IPI temsilcileri ) ve Avrupa Parlamentosu milletvekillerinin de bulunduğu dinleyicilere bile “adeta hasmane bir tutumla” yaklaşması.. Avukatlara emir tonunda “Ayağa kalkarak konuşun” demesi (ki bu tartışma aynı soruşturma içinde daha önce yaşanmıştı ve bazıları reddetmişti, aynısı oldu).. - Bütün itirazlara ve özellikle yabancı tercümanlarının “Hiçbir şey duyamıyoruz” diye bağırmalarına rağmen fısıltı gibi konuşmaya devam etmesi, sonunda da “Duyduğunuz kadar” diye cevap vermesi.. (O gazeteciler, milletvekilleri kendi ülkelerinden özel olarak duruşmayı dinlemeye gelmiş, herkesin de duyma hakkı var, ne demekse..) - Sanık yakınları, haksız yere “hükümlü gibi tutuklu vaziyette duruşma bekletilen” eşlerini, çocuklarını uzaktan da olsa görmek istiyor doğal olarak ama polisler sanki bunu engellemek ister gibi (o insanlar setleri atlayıp mahkemeden kaçmayacağına göre) adeta bir duvar örüyorlar önlerine.. Bunların hepsinden vazgeçilmeli, henüz suçlu denemeyecek kişilere, “katil, çocuk tecavüzcüsü ya da ağır hırsızlara, gerçek darbecilere de yapılmayan” muamele yapılamaz. Buna adalet denmez. - Tutuklu meslektaşlarımın ve mesela Hanefi Avcı’nın bu kadar ay içerde kalmalarına rağmen gayet sabırlı, sakin, vakur, moda deyişle “cool” görünmelerini çok takdir ettim, ruhen de sağlam kalmayı başarmaları takdir edilmeyecek gibi değil.. Bu arada, Hürriyet’teki “tarihle çağrışım yaparak bugünü anlatan” araştırma yazılarını ve diğer mesleki çalışmalarını hep takdirle izlediğim Soner Yalçın’ın “kendisine söz hakkı verilmediği için yapamadığı” konuşması da tam bir “düşünce özgürlüğü ve gazetecilik” dersi, bu mesleği anlamadan veya “çıkara dönüştürerek” yapanlar ve onu suçlayanlar mutlaka okumalı. - Çok sevdiğim meslektaşlarım Ferai Tınç ve Aslı Aydıntaşbaş’ın bu mesleğe ve meslektaşlarına gösterdikleri saygıya da hayranım, şimdilik hepsi bu kadar.*****Sevgisiz ve sadistlerle ‘aynı havayı soluma’ işkencesi! Zülfü Livaneli ’nin “Biz manyaklar” ve arkasından gelen “Ben hangi millete aitim” yazıları o kadar güzeldi ve bu ülkede yaşayan insanların az sayılmayacak bir kısmındaki sevgisizliği, saldırganlığı, acımasızlığı, vurdumduymazlığı ve daha birçok olumsuz özelliği öyle iyi anlatıyordu ki defalarca okudum. “Biz manyaklar”da kendisini parçalamak için bekleyen köpekten kaçan bir kediyi taşlayarak ağaçtan düşürmek isteyen acımasız ve sevgisiz çocukları (asıl suçlu, aynı özellikleri taşıyan ve tabii sorumsuz da olan aileleridir elbette), dayanamayarak onlara yaptığı müdahaleyi ve aldığı terbiyesizce cevabı muhteşem “romancı üslubu ve gözlem yeteneğiyle” anlatıyordu. Çocuklardan birinin bu müdahaleye karşılık “Manyağa bak” cevabını vermesi üzerine; “Belki de manyağım. Bu ülkede iyi niyetli, merhametli, olmak, düzgün ilişkiler istemek, uygar ve hümanist bir toplum özlemek, dürüst davranmak, ahlaklı olmak manyaklık olarak görülüyor artık. Bu ülkede çoğunluğa uyum gösteremediğimiz için onlar normal, bizim gibilerse manyak (Ö) Bu çocuklar hayvanlara, doğaya, canlıya hiçbir sevgi, saygı, merhamet duymadan şiddet dolu bir ortamda yetişiyorlar. Onlar için bir canlının parçalanmasını izlemek zevk, buna engel olmaya çalışan amca ise manyak” diye düşünmüştü. BÜYÜKLERİ ONLARDAN FARKSIZ! Diğer yazısında ise “Daha medeni, daha dürüst, daha kibar, daha temiz, doğaya ve cana saygılı insanların oluşturduğu bir Türkiye’yi özleyen millet benim milletim” demiş ve arkasından “kendini ait hissetmediği millet”i anlatmıştı, mesela “kurban kaçmasın diye önce hayvanın ayaklarını kırıp sonra kesen” vahşileri.. Altına imzamı gözü kapalı atacağım satırlardı tüm yazdıkları.. Tahmin edersiniz ki bu tarifin en öncelikli özellikleri “cana saygılı, şiddet ve vahşete yeltenmeyen” insanlardır ama sayıları maalesef giderek azalıyor. Çünkü Zülfü Livaneli’nin de belirttiği gibi, “aslında kötü özellikleri bir sonraki kuşaklara taşıyan, giderek daha medeni, merhametli, saygılı olması gerekirken insani duygu ve davranışlarda hızla geriye giden, kendinden başka kimseyi ve diğer canlıları hiç düşünmeyen” maalesef büyükler ve asıl onların “insanlığı” hatırlaması, çocuklara da öğretmesi gerekiyor. ASIL MANYAKLAR VE YARIM İNSANLAR Ben kendi köpeğini sadistçe kedilerin üstüne salıp zevkle seyreden hasta ruhlu kazık kadar adamlar gördüm, “bunu nasıl yapabildiğini” sorduğunuzda alık gibi sırıtarak bakıyorlar yüzünüze.. Yeni doğmuş yavru kedileri sitelerinden tekmelerle, sopalarla kovanlar ve ölümüne neden olup hiç üzülmeyenler, onlara mama verenlere saldıranlar gördüm. Maçka Parkı’nın yanındaki Park Şamdan isimli restoran ile yanındaki iki apartman sakinlerinin “sırf camlarının önüne gelmesin, bahçelerine girmesin diye” onlarca kedinin yok edilmesini istediklerini, kapıcılarına “kedileri kovalatıp, yuvalarını parçalattırdıklarını, çamaşır suyu sıkarak hayvanları yaraladıklarını” görenlerden dinledim. Okurlarımdan ve HAYTAP’tan gelen; “direğe bağlanıp debelenerek kurban edilen büyükbaş hayvanları ve yanında sırasını beklerken bunu gören diğerlerini” anlatan.. Tuzla Belediyesi Veterineri Ali Kemal Durgun’un “hayvanların kalbinin durmasına neden olan bir ilaçla” köpekleri öldürdüğünü, Erzurum’da şehrin göbeğinde 6-7 kişinin ellerinde sopalarla zavallı bir büyükbaş hayvanı öldüresiye dövdüğünü ve hayvan yıkılıp kalınca sırıttıklarını anlatan.. Kıbrıs Lefkoşe-Değirmenlik’te 14’üncü Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Avni Angun’un emriyle 15 kadar evcil köpeğin boynuna ip bağlanarak çukurlara atılıp öldürüldüğünü ve daha sırayla yazacağım birçok olayı anlatan mektupları da okuyorum.. Etrafınıza bakın, hemen her mahallede, sitede mutlaka birkaç tane “hayvan düşmanı” göreceksiniz, garip kafa yapısıyla kendini “normal”, hayvanlara sevgi ve merhamet gösterenleri “manyak” zanneden ve onları rahatsız eden.. Asıl manyağın, sevgisizin kendisi olduğunu fark etmeyen.. Siz onlardan olmayın, “insan” ancak “insani özellik taşıyan”lara, diğer canlılara da saygı gösterebilenlere denir, bu özelliği olmayanlar neye sahip olurlarsa olsunlar “yarım insan”dır ancak. Aynen Maçka Parkı’ndaki hayvanların “iki üç apartman, bir restoran ve parkta açılan kafe” uğruna yok edilmesini sağlayanlar gibi.. İki gün önce gittiğimde “insafsızlar tarafından parka atılmış, hayatta kalma mücadelesi veren parmak kadar yavruların” da aynı nedenle yok edildiğini gördüm.. Ben de bu konuyu yazarken acımayacağım, devam edeceğiz.*****
Dün ben de sabahtan itibaren Çağlayan Adliye Sarayı’nda; Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın, Müyesser Yıldız gibi gazetecilerin de yargılandığı Odatv duruşmasındaydım. İsmini saydığım meslektaşlarımla da, onlarla birlikte cezaevinde bulunan diğerleriyle de hayatımda hiç karşı karşıya gelmedim, hatta örneğin Nedim Şener, Ahmet Şık ve Soner Yalçın’ı (Nedim Şener’i izlediğim TV programları dışında) ilk kez dün gördüm, Müyesser Yıldız’ı ise bir önceki duruşmasında görmüştüm. Ama tanışmamış olmamız ne fark eder ki, onlar benim takdir ettiğim, başarılı gazeteciler, değerli meslektaşlarım ve ortada onlara yapılmış kesin bir haksızlık, bir hukuk yanlışı olduğuna, öyle ya da böyle asla bir terör örgütü içinde yer almış veya destek vermiş olamayacaklarına inanıyorum. Bu da benim “onların yanında” yer almam, destek vermem ve bu haksızlığın giderilmesi için çalışmama yeter..Dün duruşmanın uzunca bir bölümü sanıkların “reddi hakim” taleplerine ayrılmıştı. Sanık avukatları; Odatv operasyonunun “bazı hakim ve savcıların Emniyet tarafından düzenlenen bir iftara katıldıklarını ve polisle yakın ilişkilerini gösteren” fotoğrafın sitede yayınlanmasından sonra yapıldığını, bu nedenle davada hakimlik yapmasının kabul edilemeyeceğini anlattılar. Müvekkillerine “konuşma hakkı verilmesi” gerektiğini söyleyerek “adil yargılama istediklerini” tekrarladılar. (Buna rağmen sadece Yalçın Küçük’e, o da “avukatının yerine” konuşacağı için söz hakkı verildi, oysa üç beş cümleyle de olsa düşüncelerini belirtme hakları olmalıydı.)AVRUPA PARLAMENTOSU VE IPI İZLEDİAhmet Şık’ın avukatı “Şık’ın yazdığı kitap nedeniyle tutuklanmadığı” açıklamasının yapıldığını, bunun doğru olmadığını, tutuklamanın tümüyle ‘yazdığı kitabın içeriğine’ bağlı olduğunu” söyledi.Bana göre bu duruşmada en önemli noktalardan biri Avrupa Parlamentosu’ndan parlamenterlerin ve Uluslararası Basın Enstitüsü IPI’ın üyelerinin sadece bu duruşma için sabahın erken saatlerinde Adliye’ye gelmeleri ve tercümanlar yardımıyla duruşmayı sonuna kadar büyük dikkatle izleyerek anında mesajlarını ülkelerine göndermeleriydi. Görüşlerini sorduğum AP ve IPI üyelerinin hepsi “olayın detaylarını baştan beri dikkatle izlediklerini ve ortada açıkça basın özgürlüğü ihlali ve baskı olduğunu düşündüklerini” söylediler.BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÖDÜLÜ VE CEZAEVİIPI üyelerinin elinde; İngiltere’den Hindistan’a, Nijerya’dan Karayipler’e, Almanya’dan İspanya’ya, Norveç’ten Danimarka’ya kadar çok sayıda ünlü gazeteciden topladıkları imzalar ve onların “IPI’dan Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü alan 3’üncü gazeteci olan” Nedim Şener için yazdıklarını içeren bir dosya vardı. IPI’ın hedefi 10 bin imzaya ulaşmak imiş. Bu nedenle de ben Yalçın Küçük’ün söz alarak yaptığı konuşmada “bu davada yalnız Nedim Şener ve Ahmet Şık yok, bizi de unutmayın” benzeri çıkışlarının haksız olduğuna inanıyorum.Haksızlığa uğrayan çok kişi vardır şüphesiz, en azından yıllardır devam eden ve insanlara yıllarca cezaevinde “mahkum gibi” duruşma bekletilen ve bugüne kadar tek bir somut delilin ortaya konmadığı, Müyesser Yıldız ve birçok tutukluda olduğu gibi “telefonda şunu söylemişsin, ne demek istedin” benzeri sorularla yürütülen bir soruşturmada kesin vardır. Ama Nedim Şener ve Ahmet Şık’la ilgili açık ve net durumun, Şener’in “IPI ödüllü bir gazeteci olması”nın bu davaya uluslar arası dikkatlerin yönelmesi açısından çok etkili olduğu da yadsınamaz.21’İNCİ YÜZYILDA OLACAK ŞEY Mİ?Diğer ülkelerden gazetecilerin bu “düşünce ve ifade özgürlüğüne, basın özgürlüğüne, hukuka aykırı” tutuklamalar, uzun tutukluluk süreleri ve ortadaki haksızlıkla ilgili yazdıklarını, yabancıların “Türkiye’de basın özgürlüğü ihlali” ile ilgili samimi endişelerini görünce insan kendi ülkesi için üzülüyor. Demokratik ve “insan haklarına saygılı” olması gereken Türkiye, 2011 yılında bu durumda mı olmalıydı, Irak, Mısır, Suriye gibi ülkelerde görülen antidemokratik baskıların benzeri mi görülmeliydi? Türkiye Batılı gazetecilerin veya parlamenterlerin uyarılarına mı ihtiyaç duymalıydı?IPI’ın dosyasını gerçekten bu davanın savcıları ve hakimleri başta olmak üzere, Batılı gazetecilerin duyarlılığını gösteremeyen gazetecilerin, bu tutuklamalardan sorumlu tutulan herkesin okuması iyi olur. Çoğu Nedim Şener’den “Basın özgürlüğü kahramanı” diye söz ediyor, bazıları “Bizim kahramanımız, onların mahkumu” başlığı atıyor. Bazıları geçen yıl Viyana’da ona “IPI kahramanı ödülü verilirken orada bulunma onurunu yaşadığını” söylüyor.DENİZ FENERİ HIZIYLA..Böyle gazetecilerin ve uluslar arası başarı kazanmış bilim adamlarının, milletvekili seçilmiş insanların tutuklanması elbette dünyayı şaşırtacaktır. Duruşma sonunda tahliye talepleri yine reddedildi. “Hakimin reddi istemine ait mahkeme kararı verildikten sonra durum değerlendirmesi yapılacağı” söylendi. Oysa “reddi hakim talebi” ne zamandır tekrarlanıyor, aylardır tutuklu vaziyette duruşma bekletilen insanların bir aydan fazla süre daha bekletilmesi ayrı bir haksızlık değilse nedir?O arada bu karar “Deniz Feneri sanıklarının savcı değiştirilmesi talebi” kadar hızlı şekilde verilseydi, bugün belki özgürlüklerine kavuşmuş olacaklardı. Adeta özellikle “uzatıldıkça uzatılmak” isteniyor gibi.. Oysa hukukçu Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Deniz Feneri davasında tüm sanıkların bir anda tahliye edilmesi” kararından sonra “Eminim diğer davalardaki tutukluluklara da örnek olacaktır” demişti. Bilememiş demek ki!
Dün “hazırlıkları başlamış olan” yeni anayasa konusunda bir giriş yapmıştım, devam ediyorum.Bu anayasa dediğimiz şey “toplumsal sözleşme” niteliği gereği, yalnızca bu iş için oluşturulan bir kurucu meclis tarafından yapılmak zorunda ama buna uyulmuyor, nasıl olacak? Bu soruyu bilgisine çok güvendiğim Anayasa Hukukçusu Doçent Dr. Ekrem Ali Akartürk’e sordum. Akartürk “Sadece bir veya birkaç partinin katılımının yeni anayasa yapmak için yeterli olmadığını, sivil toplum kuruluşları, farklı ekonomik ve sosyal grupların temsilcileri, üniversiteler, meslek kuruluşlarının da bu kurucu mecliste yer alması gerektiğini.. Toplumun bütün kesimlerinin bulunması, örneğin kadınlar toplumun yarısını oluşturuyorsa yüzde 50 oranında kadın katılımı olması, ayrıca yüzde 10 barajı nedeniyle Meclis’e girememiş partilerin de temsil edilmesi gerektiğini.. Parti liderleri tarafından seçilmiş milletvekillerinin yapacağı yeni anayasanın eskisinden farkı olmayacağını” anlattı.Ve şöyle devam etti: “Birlikte yaşama kurallarını bütün toplum belirlemelidir. Partiler uzlaşamadığı takdirde iktidar kendi gücüyle anayasa yapmayı da deneyebilir ama bunun DP’yi dışlayan 61 Anayasası’ndan veya bütün partileri dışlayan 82 Anayasası’ndan farkı olmaz. Bir anayasa yapılırken halka dayatmak değil, geniş kesimlerin katılımını alarak yapmak önemlidir.” Peki ya yine referandum yoluyla kabulü sağlanır ve meşruiyet kazanmış gibi gösterilirse? Ekrem Ali Akartürk bu soruyu “Eğer referandumu meşruiyet ölçüsü kabul edeceksek, 82 Anayasası’nda yüzde 92 halk desteği vardı ama gördüğünüz gibi hep tartışmalı olarak görüldü, beğenilmedi. Yeni anayasa bu yolla yapılamaz” diye cevapladı.Bakalım TBMM bu kez doğru yöntemle dosdoğru bir anayasa yapmayı başarabilecek mi? İlk adım olarak “kurucu meclis” konusu çıkıyor karşımıza ama nedense bundan hiç söz edilmedi, yine yap-boz tahtasına dönmez İnşallah!(Not: Ekrem Ali Akartürk “Anayasa’nın ilk 3 maddesi değişmeyecekse buna ‘yeni anayasa’ denmeyeceğini, o 3 maddenin ise 4’üncü maddeden dolayı değişemeyeceğini, bu nedenle hukuken yeni anayasanın mümkün olmadığını” da hatırlattı. En zor konu da bu olacak herhalde!)*****Dersim’den önce 12 Eylül’ü tartışın, buyrun!“Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur” sözü biz Türkler’e ait, diğer özdeyişlerimiz gibi başka yerde de benzerini göremezsiniz. Neden, çünkü mesela bu sözdeki gibi aynı yere çakılıp kalan, papağan gibi aynı sözleri tekrarlayan bir biz varız da ondan..Tabii bu tepkim asla ‘tarihi tartışmayalım’ anlamında alınmamalı, tam aksine ben tarihimizi tartışmamız gerektiğine inanıyorum, inanıyorum inanmasına da.. Neden devamlı olarak sadece Dersim seçiliyor ve sanki 1937-38’lerde yapılan hataların sorumlusu bugün yaşayan insanlarmış gibi birileri suçlanıyor? O zaman mesela padişahları filan da resmi toplantılarla TBMM tarafından andığımıza göre “padişahların yaptıkları veya dönemlerinde yapılan” yanlışları da tartışmıyoruz?GELENEKSEL HEDEF, ATATÜRK!Neymiş, Dersim mağdurları CHP’nin peşini bırakmazmış. İyi de o gün “tek parti” döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında olanlar (her ne olursa olsun) neden bugünün çok partili Türkiye’sinde “demokrasiyi, hukuku, insan haklarını özümsemiş” ve tümüyle farklı bir partinin sorumluluğu sayılsın? Aynen mesela “İsmet İnönü şöyle demişti, verin bakalım hesabını” der gibi.. Bundan daha anlamsız ve çarpık bir anlayış olabilir mi?Dersim tartışmalarında da asıl hedef sadece “Atatürk ile bugünün CHP’si” gibi görünüyor, artık Atatürk’ü “geleneksel hedef” haline getirdiler ya, devam.. Kendi yazdığı kitapta “Atatürk milliyetçiliğini överek göklere çıkaran” Baskın Oran sonra aniden hafıza kaybına uğramış gibi dönüp “Nedir azizim Atatürk milliyetçiliği, bilen var mı” diye sormuştu kısa süre önce. Bunu bilmeden nasıl profesör olunur konusu ayrı bir tartışma gerektirir tabii.. Şimdi çıkmış; “Dersim’de isyan yoktu, devlet tarafından planlı kat-liam uygulandı, bunu da Atatürk planladı” diyor. Olayı tartışmaya gerek görmeden direkt hedefine yürüyerek.. Aynen “Ermeni soykırım iddiasında, hiç tartışılmadan tek suçlu olarak Osmanlı’yı seçtikleri” gibi.. Önce tartış, önce “tartışmaya gelmeyen, masaya oturmayı kabul etmeyen Ermenistan’a öfke göster” be profesör!ARŞİVE BAKIN, ARAŞTIRINBak TTK eski Başkanı, Kayseri Miletvekili Yusuf Halaçoğlu “Devlet arşivleri açsın, Dersim tartışılsın. Osmanlı döneminde Dersim dışarıdan gelen eşkiyalarla doluydu, sorundu. Belki köylüler tıpkı bugün PKK’dan korktukları gibi destek vermiş olabilirler, belki zulüm de olabilir. Bunlar ortaya çıkmalı” demiş. Yani “önce araştırılmalı” diyor. Doğrusu bu değil midir?DAHA YAKIN TARİHİ UNUTTUNUZ!Araştırılsın, konuşulsun, ortaya çıksın bu bir tarafa, neden orta yerden dalıp sadece Dersim’e kilitlendi arkadaşlar acaba? Mesela neden daha baştan; Patrona Halil İsyanı veya Kabakçı Mustafa İsyanı’ndan başlamıyorlar? Veya neden yakın tarihimizin “12 Eylül darbesi ile 27 Nisan Muhtırası”nın tartışılıp sonuca bağlanmasını, her ikisinin de millet ve tarih önünde mahkum edilmesini” hiç ağızlarına almıyor, “Hani Referandum’da söz verilmişti diye sormuyorlar? Haydi buradan başlasınlar da “tarihi tartışma” konusundaki samimiyetlerini görelim.Yargıladıkları, tartıştıkları kişiler hayattayken daha adil olur.Atatürk dönemi tek parti dönemiydi ama içinde hizipler vardı, daha önce Atatürk’e karşı çıkanlar da o Meclis’te yer almıştı, adeta birçok partinin görüşünü barındırıyordu. 1937-38’de olan olayların “Atatürk padişahmış gibi” değerlendirilmesi de bir başka yanlıştır bence.. TBMM’yi kurup kurbanlar keserek dualarla açan ve çok partili sisteme geçmek için bile çalışan Atatürk’ü milletin gözünde “diktatör” konumuna getirmek için gösterilen yoğun çaba göz yaşartıcı doğrusu. Bakalım nereye kadar gidecekler bunun için!