Parti içi demokrasi yani “her milletvekilinin özgür iradesiyle konuşma ve oy kullanması” önemlidir çünkü TBMM’deki partiler kendi içinde bunu sağlayamıyorsa Türkiye için demokrasi istemeye hakları yoktur. Ama bunu “her kafadan bir ses çıkması, parti içi disiplinsizlik” noktasına taşımak da parti içi demokrasinin olmaması kadar eleştiriyi hak eder.Son yıllarda “parti içi demokrasi” ile “dağınıklığı” karıştırdıkları için daha çok CHP’li milletvekilleri eleştirildi. Özellikle Deniz Baykal’ın genel başkanlıktan ayrılmasıyla “onun ekibindeki milletvekilleri”nin ve “gözünü lider koltuğuna diken” diğerlerinin yeni genel başkanlı parti başarı grafiğini yükseltmesin, hatta mümkünse oyları düşsün düşüncesiyle kendi partilerine ve liderlerine karşı hareket etmeleri, bazılarının “karşı propaganda” bile yapmaları eleştirilmeyecek gibi değildi.3 AYRI GRUPCHP’de bu “her kafadan ayrı ses çıkması” durumu “Genel Başkan görevinin başındayken” olduğu için Kemal Kılıçdaroğlu da “disiplini sağlamadığı” için bu eleştirilerden nasibini aldı. AKP’de ise 9 yıllık iktidar sürecinde benzer bir tablonun görülmesi zordu zira onlarda da “parti içi disiplin” ile “özgür iradeye tümden baskı” birbirine karışmıştı, milletvekillerinin “televizyona çıkıp konuşmaları” bile yönetim iznine tabi idi, ancak bazı isimleri ekranda görebildik. Herhangi bir konuda, bir yasanın kabulü gibi durumlarda ise “tek fire bile vermeme” adeta kanun gibi bir kuraldı.Ta ki Tayyip Erdoğan’ın hastalanıp doktorlarının “konuşmasına bile izin vermediği” günlere kadar. Şike Yasası’nın Cumhurbaşkanı Gül tarafından veto edilmesi ve Erdoğan’ın “Yasa’nın aynen Köşke iadesi” görüşünde olması üzerine AKP Grubu’nda da çatlaklar ortaya çıktı. AKP’de şu anda Şike Yasası’nın iadesi ile ilgili “3 ayrı görüş”ün bulunduğu ve önemli sayıda milletvekilinin “Erdoğan’ın görüşüne karşı çıktığı” gündemin en çok tartışılan konusu halinde..DEMOKRASİ İSE CUMHURBAŞKANI ELEŞTİRİLEBİLİRBaşbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Yasayı aynen iade etmeye milletvekillerinin cesareti yetmeyecek” derken, Gümrük Bakanı Yazıcı Şike Yasası’nın aynen iadesi için “Cumhurbaşkanı’nı eleştirmek sağlıklı değil. Zıtlığa düşmeden düzenleme yapılır” diyor ve “Genel Kurul’daki oylamada kişisel iradesine ipotek koymayacağını” belirtiyor. (Demokrasilerde cumhurbaşkanları da rahatça eleştirilebilmelidir oysa.. Bu “demokrasi ve eleştiri” konusunu çözmeleri gerekiyor. Medya baskılarının , tek tip medya yaratma gayretinin veya “muhalif tüm sesleri susturma” isteğinin nedeni de aynı çünkü..)GÜL-ERDOĞAN ÇEKİŞMESİ VE BAŞKANLIK SİSTEMİBaşbakan Erdoğan bu durumdan rahatsız olmuş olmalı ki telefonla katılarak başkanlık ettiği AKP Grup Yönetim Toplantısı’nda “Partinin birlik ve bütünlük görüntüsünün bozulmamasını”, “parti içinde farklı sesler konusunda ikna yönteminin kullanılmasını” istedi. Ama öyle görünüyor ki bir yanda Erdoğan’ın, diğer yanda Gül ’ün bulunduğu bir çekişme ortaya çıktığında Erdoğan’ın “birlik ve bütünlüğü bozmama” çağrıları bile durumu kolayca düzeltmeye yetmeyecek. Besbelli ki AKP böyle bir durumda “kırılmalar” yaşayabilecek.Bunun olacağını örneğiyle gören Erdoğan’ın, dünkü ‘Başkanlık sistemini ne çabuk unuttunuz’ başlıklı yazımda anlattığım gibi; Meclis’e döner dönmez, mümkün olan en kısa zamanda başkanlık sistemi için elinden geleni yapacağı kesin değil midir? Ama yine bir engel olacak, o zaman “başka kimseciklerin dinlenmeyeceğini” gören milletvekillerinin reddetmesi..“Acaba Tayyip Erdoğan hasta olmasaydı AKP’den yine üç ayrı ses çıkabilir miydi, Gül-Erdoğan çekişmesi kimin zaferiyle sonuçlanırdı” bu soruyu merak edenler az değildir sanıyorum!*****Hiç kanınız donmadı mı?Pazartesi günü Vatan’da Mine Şenocaklı’nın yaptığı, “Söke’de bağevinde iki küçük çocuğuyla birlikte mangal zehirlenmesi hazırlayarak intihar eden Elke’nin ve annesiyle kardeşinin dramını anlatan” röportajı okudunuz mu? Okuduysanız; gerçekten kusursuz ve her satırında gözyaşlarınızı tutamadığınız bu röportaj kanınızı dondurmadı mı?BABA DEĞİL CANAVARElke aslında İLKNUR olarak ve Türk anne ile babadan doğmuş. Ancak filmlerde görülecek olaylarla nasıl mecburen “Elke” olduğunu, bir İngilizle evlenme hikayesini ve ondan sonra başına gelenleri okumadıysanız hemen 5 Aralık tarihli Vatan’dan okuyun. Tüm çektiklerinden sonra “6 ve 8 yaşlarındaki dünya tatlısı iki çocuğuna öz babaları tarafından tecavüz edilmesi” vahşetini yaşıyor talihsiz kadın. Çocuklarını bu pisliğin içinden kurtaramayacağını, onları kaçırmakla başaramayacağını anlayınca da “zavallı mağdur çocuklarla birlikte ölmeyi” seçiyor.Bugüne kadar “ensest” denilen “aile içi çocuk tecavüzü”nün yok farz edildiği, halı altına süpürüldüğü Türkiye’de sayısız Elke ve sayısız mağdur yavrucak var. Bunu da bütün kadın kuruluşları, kadın hukukçular çok iyi biliyorlar. Buna rağmen bir türlü gündeme gelemiyor, nedenini soruyorsunuz “aile mahremiyetine girme sayıyorlar” gibi inanılmaz şeyler söyleniyor.‘ENSESTE EN AĞIR CEZA VERİLMELİBu skandal bitmeli, “çocuğa karşı şiddet”in birinci sırasına ensest vahşeti alınmalı, en ağır cezalar öz çocuğuna, kardeşine, yeğenine tecavüz eden bu vahşilere verilmelidir. Elke olayında canavar İngiliz, şu anda olayın ispatı zor olsa da İngiliz yargısı her detaya bakar, Elke’nin anne ve kız kardeşinin “onun ağzından anlattıklarını” değerlendirir ve bu hasta yaratığın “hiç değilse başka çocuklara zarar vermesini” önler.Kadın ve Aile Bakanlığı “Elke ve çocuklarının yaşadığı dehşeti ve o nedenle bugün hayatta olmayışlarını” anlatan bu röportajı dikkatle incelemeli ve şu anda ülkenin birçok köşesinde benzer felaketlerin yaşanmakta olduğunu ve öz baba, amca, ağabey saldırısına uğrayan bu talihsiz çocukların “çaresizce kurtarılmayı beklediğini” unutmamalıdır. Bakan Fatma Şahin’in bu olayı da, diğer ensest vakalarını da kadın örgütleriyle izlemesi ve çözüm üretmesi bekleniyor.BIRAKIN ARTIK PANELLERİHâlâ birçok yerde “kadın ve çocuklara karşı şiddeti önleme” panelleri, sempozyumları yapılıyor. Bunları son 20 yıldır yeterince yaptık, bizler ve bakanlar konuşurken kadın ve çocuklara karşı vahşet olayları katlanarak arttı ve dev boyutlara geldi. Sık sık söylüyorum; artık konuşarak kaybedecek zaman yok, neler olduğu ve çözümleri açıkça ortadadır, sıra bu çözümleri uygulamaya ve öncelikle “Yargıtay başta olmak üzere yargıyı doğru karar vermeleri için zorlamaya” gelmiştir.Yeni uluslararası sözleşmeleri “İlk biz imzaladık” diye sevineceğimize, daha önce imzalanan “kadın ve çocuk hakları uluslararası sözleşmelerine uymayan” mahkemeleri durduralım. Harekete geçelim ve beklenen yasaların Meclis’e getirilmesini sağlayalım.Türkiye’de mesele artık “kadın hakkı” filan değildir, “kadın ve çocuk kıyımı”ndan söz ediyoruz ve bu bekleyemez!
Bazı insanların adında “Güzel” olunca kişiliğiyle çelişki yaratabiliyor. Mesela açıktan açığa televizyonda yalan söyleyen birinin “güzel”likle tam zıt bir tablo yarattığını düşünmez misiniz?Tartışmaları asıl ekseninden kaydıran gazetecilerden hoşlanmadığım, bunu eleştirdiğim için kendim yapmayacağım ama bu konuyu açıkça yazmaya kalksam “yalan söylemeye gerek kalmadan” yazılarında iktidar yağlaması yapmak adına gerçeklere nasıl sırt çevirdiğini, örneğin “juristokrasi” diye tekrarlayıp durduğu konuda dile getirebilirdim. “Yargıçlar iktidarı”ndan şikayet eden birinin “iktidar yargıçları”ndan neden hiç rahatsız olmadığını sorabilirdim. (Demokrat Yargı Derneği Başkanı Orhangazi Ertekin’in, referandumun sonucunda HSYK üyelerinin tamamı Adalet Bakanlığı tarafından seçilince, hem sonuç hem de “nasıl seçildikleriyle” ilgili kitap yazdığını kendisine hatırlatırım.)Eline kalem alan herkesin çok ciddi sorumluluğu ve topluma karşı borcu vardır ve bu sorumlulukların birincisi; “hiçbir iktidarın gazetecisi olmamak”tır.REYTİNG Mİ, GÜLDÜRMEYİN YAHU!Ben izlemedim ama çok güvendiğim dostlarım anlattılar; Hasan Celal Güzel iki gün önce TV 8’de Gülay Göktürk, Fikri Sağlar, Prof. Dr. Ümit Akdağ ve kendisinin devamlı konuşmacısı olduğu “8. Gün” isimli programda benim 5 yıl süreyle hazırlayıp sunduğum ve hala yurt içi ve dışından milyonlarca izleyicinin sabırsızlıkla beklediği “Her Açıdan” için yalan söylemiş. “Yanlış” demek zor çünkü bu; televizyonda da, yazılı basında da çok fazla tekrarlanmış, herkes tarafından bilinen bir gerçektir.Anlatılana göre, medyada “siyasi baskı ile kaldırılan programlar, köşeleri elinden alınan gazeteciler” programda konuşulurken, verilen örnekler arasında Fikri Sağlar’ın “Her Açıdan’ın da baskıyla kaldırıldığını” söylemesi üzerine, Hasan Bey “Ruhat Mengi’nin programı reyting yapamadığı için kaldırıldı” demiş (hemen diğer konuşmacılardan “Hayır, çok izlenen bir programdı” itirazları gelmiş, yalana izin vermedikleri için onlara çok teşekkür ediyorum). Keşke reytingler hakkında gerçekten “bilgi sahibi” olsaydı da söyleyiverseydi hangi programların onu geçebildiğini..YALNIZ TÜRKİYE’DE DEĞİLGüldürmek iyi şeydir ama yalanla olunca iyi değil. Her gün ayrı bir davet gelmesine rağmen programım kesildiğinde ekranlara çıkıp olanları anlatmadım, daha iki hafta öncesine kadar “programın başarısı nedeniyle üst yönetimden gelen teşekkür telefonlarından” söz etmedim, şimdi okurlarımın affına sığınarak tevazuyu bırakmam ve maalesef bu hatırlatmayı yapmam gereken zamanlardan birindeyim. Çünkü ortada “emeğe ve izleyiciye büyük bir saygısızlık” var, böyle rekor kıran programlar oturduğunuz yerde başarıya ulaşmıyor, uzun yıllara dayanan deneyiminizi, beyninizi, çalışmanızı, yaratmış olduğunuz güveni ortaya koyuyorsunuz.Pazar günleri yayınlandığı 3.5 saat içinde karşısına hangi program ve kim konursa konsun (Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül ve eşi ile yapılan köşe yazarları sohbetleri de konmuştur) reytingde tüm yıl boyunca tek bir kez geçilemeyen, hatta izlenme kıyaslaması bile zor olan, “en çok izlenen ilk 100” program sıralamasında “ilk 5 veya 10” da yer alan.. Yayınlandığı İngiltere, Almanya, Avustralya, Kanada gibi ülkelerde izleyicisinin “başladığı anda Türk mahallelerinde hayat durur” dediği ve tekrar başlaması için taleplerin tek bir gün kesilmediği.. Program süresince “tarafsızlığı ve doğru bilgilendirmesi” nedeniyle yüzlerce teşekkür mesajı yağan.. Kesildiği gün internette on bine yakın izleyicisinin kampanya başlattığı fenomen bir haber-tartışma programı için Güzel Bey de, hiç kimse de ekranda “reytingi nedeniyle kaldırıldı” diyemez.Medyanın bugün düştüğü içler acısı durumun sorumlusu da zaten “en çok okunan, en çok izlenen gazetecilere” yapılan baskılara bile itiraz etmek yerine mazeret arayan ama öte yanda “demokrasi” diye attı mı mangalda kül bırakmayan isimlerdir.YARIŞA BUYRUNBen bunu “bir başka nedenle, bir polemik sırasında” daha önce de yazdım şimdi tekrarlıyorum. Hasan Celal Güzel’in kanallarda (ve iktidar partisi içinde) çok yakın dostları var kolayca halledebilir, eğer sözüne güveniyorsa onu düelloya davet ediyorum. Şu anda yayında olan/olmayan tüm haber tartışma programları da katılabilir. Bir defaya mahsus olmak üzere aynı saatte, farklı kanallarda (hatta isterlerse aynı konuda) programlarımız yayınlansın ama bu yarışma ekranlardan yeterince duyurulsun. Sonuca bakalım, hangi program reyting ve reklam açısından diğerlerine fark atmış..Güzel Bey, madem ki “en çok izlenen tartışma programı”nın reytinglerini geriye dönük olarak bilmiyor, ileriye dönük olarak öğrensin. Doğal olanı da budur değil mi? Düello teklifi geri çevrilmez, haydi bakalım beklerim! Yapamazsa “yapamayışının nedenlerini” anlar veya hazır özür modası başlamışken o da bir özür diler belki!*****‘Başkanlık sistemi’ni ne çabuk unuttunuz?Baktım da gazetelerde “Tayyip Erdoğan’ın 2014’te halkın oylarıyla cumhurbaşkanı seçilmesi, Bülent Arınç’ın ‘geçici başbakan’ olması, daha sonra Abdullah Gül’ün veya Ahmet Davutoğlu’nun başbakan koltuğuna oturması” üzerine çeşitlemelerin arkası kesilmiyor... Gül’ün “şike yasası”nı vetosundan başlayıp Arınç’ın “Ben Erdoğan’a biat etmedim” sözüne varıyor, arkasından 2014 senaryolarını diziyorlar. (Herşeyden önce “biat etmediğini” söyleyen Arınç’ın geçici başbakanlık görevini kabul edeceğine nasıl emin oluyorlarsa..)Ve bu senaryolarda önemli bir eksik göze çarpıyor; “başkanlık sistemi”nden söz edilmemesi.. Bence; tabii ki 2014 yılı daha çok uzak, siyasette (ve her konuda) o kadar ilerisi için plan yapmak hatalı bir yaklaşımdır ama yapılıyorsa bu planın yanlış olması da büyük ihtimal.. Zira TBMM’de milletvekilleri arasında “Erdoğan’ın iyileştikten sonra en kısa zamanda başkanlık sistemine geçiş için düğmeye basacağı” da konuşuluyor. Yerine “yetki çekişmesine girmeyecek bir isim” arayacağına, “cumhurbaşkanı ve başbakan yetkilerinin hepsini kendinde toplamak isteyeceği”ne kesin gözüyle bakılıyor ki bunun hazırlık adımlarını da atmış, tartışmayı başlatmıştı.Onun için “bir köşe yazarının bir dostu”nun sözünden yola çıkarak” 2014 senaryoları yazmak yerine bu tartışmayı sürdürmek daha doğrudur. Başlayalım; “Amerika’da başkanlık sisteminin başarılı olması ABD’nin eyalet sistemine ve güçlü-bağımsız bir yargıya sahip olmasına bağlıdır.. Türkiye’de ise bunlar olmadığı için benzer bir sistemin sonu...” Kimse dinlemeyecek ama buradan devam edebilirsiniz!
İran kendisine başka ülkeler saldırsa bile, örneğin ABD ’den, İsrail’den önce füzeleriyle Türkiye’yi hedef alacağını açıkladı.. Suriye basını ise “Şam yönetiminin harekete geçtiğini ve uluslar arası basında sık sık yer alan ‘Türkiye’nin Suriyede tampon bölge kuracağı’ iddiaları üzerine Sovyet yapımı Scud füzelerinin Türkiye sınırına konduğunu” yazdı.. Bunların yanına ABD’nin “Suriye’ye müdahale bizim yerimize Türkiye ile Arap Birliği’nden gelmeli, daha kolay kabul görür” açıklamasını koyun.BUGÜNE KADAR DESTEK NİYE YOKTU?Obama’sından, Hillary’sine ve son olarak ABD Başkan Yardımcısı Biden’ine kadar hepsinin birden Türkiye’yi pek sevmelerini ve iltifat üstüne iltifat yağdırmalarını ekleyin.. Bay Biden yine ağzımıza bir parmak bal çalarak “terörle mücadele konusunda Türkiye’ye daha fazla destek vereceklerini” söylemeyi de unutmadı tabii..Tekrarlayayım, kendileri dışında herkesi saf sanıyorlar ya onlara göre ne söyleseler inanacağız.. “Peki Bay Biden neden bugüne kadar defalarca aynı sözleri vermenize rağmen yapmadınız ve sınırlarımızdan yüzlerce teröristin bir defada ve en ağır silahlarla girerek katliam yapmasına göz yumdunuz? Şimdi ağzınız kulaklarda sırtımızı sıvazladığınız için size neden inanalım” diye sormayacağız. Öylesine eminler.ABD’nin Türkiye’yi çocuk aldatır gibi aldattığı, “büyüksün, müthişsin, bölgesel güçsün” diye gazlayarak Suriye ile İran ile savaşa ittiği ortada.. Rusya da şimdiden tüm gücüyle Suriye’nin yanında olacağını gösterdiğine göre, Ortadoğu’ya istediği şekli vermek için büyük bir savaş çıkarması işten bile değil.TUZAĞA DÜŞMEYELİMBugüne kadar bin kez tekrarlamasına rağmen terörle mücadele konusunda hemen hiç destek vermeyen, yüzlerce insanımızın terör kurbanı olmasını ilgisizce izleyen ABD’nin bizi Ortadoğu kaosuna itme hırsını yutmamalıyız. Irak’ta yaptığı fahiş yanlışı, söylediği yalanları dünyaya itiraf eden bu ülkenin yeni savaş hırsına ortak olmamalıyız, tuzağa düşmeyelim!*****Hangi soydan geldiğini ondan iyi mi bileceksiniz?Fikret Bila’nın Cumartesi günü Milliyet’te Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı röportajı okurken gülme tuttu, sonuna doğru da içim bayıldı, ortada öyle bir haksızlık, ayırımcılık, öyle bir anlamsız yüklenme var ki adam soyunu sopunu anlatmak için çırpınmak zorunda kalıyor. Aynı şeyi bir BDP’li ye yapsanız “ırkçılık yapıyorlar, mezhepçilik yapıyorlar” diye kıyameti koparır ki bu durumda haklıdır da, onun için yapamazlar.Bir yandan “Biz kimsenin soyuyla sopuyla ilgilenmeyiz” veya “herkesin inancı kendine, inanç ayırımı yapılamaz, herkes inancında özgürdür” diye yeri göğü inletip, diğer yanda bırak “Kürttür” diye etnik kimliği konusunda kendi istedikleri etiketi vermelerini “mezhebini açıkla bakalım” diye sıkıştırabilmek ancak bu dönemde görülecek bir çelişki doğrusu. Siyasetçinin “ülkeye ne yarar sağlayacağı, ne kadar dürüst veya bilgili olduğu” gibi özellikler önemlidir, Kürt olsa ne olacak, Alevi olsa ne olacak, Özal da anne tarafından Kürt değil miydi? AKP’de çok sayıda Kürt milletvekili yok mu, Kürt bakanlar, parti yöneticileri olmadı mı?TÜRKMENİM DİYOR, DAHA NE DESİN?İnsanların aklını başına toplaması ve artık bu “din, inanç, etnik kimlik vs”nin siyasi istismarına, özellikle seçim propagandalarında acımasızca istismarına son vermesi gerekiyor. Bunu ancak bilinçlenen toplum yapabilir, yoksa bu haksızlık sonsuza kadar sürüp gidecek.İktidar partisi, Ana Muhalefet Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kürt ve Alevi” olduğunu o kadar çok tekrarladı ve “CHP’nin PKK ile aynı çizgide olduğunu” bile söylemekten çekinmedi ki kendi partisindeki muhalifleri (ilk günden muhalif Baykalcılar desek daha doğru) de aleyhinde kullanmaya başladılar.Fikret Bila’nın röportajında Kılıçdaroğlu “CHP tüm Türkiye’nin partisidir, bu nedenle hiçbir zaman etnik grup veya mezhep partisi olamaz, ben de etnik kökenle ilgili değilim, misyonumuz Türkiye’yi ayırmak değil, kaynaştırmak” dedikten sonra “Dedesinin Seyit Mahmut Hayrani olduğunu, Horasan’dan gelmiş bir Türkmen boyuna mensup olduklarını, Kürt olmadıklarını, dedesinin türbesinin Akşehir’de olduğunu” anlatıyor ve gidip araştırmalarını istiyor.Okurken gerçekten onun adına ben bunaldım, 21’inci yüzyılda bu ne saçma bir tartışmadır düşünebiliyor musunuz? Bu gidişle 22’nci yüzyılda da kafalar değişmez, ümitsizim ben!*****Kızına tokat atan baba!Bu da rezaletin dik alası olaylardan biri ama rezalet diz boyunu aşınca bunlar arada kaynıyor. Önceki gün gazete manşetlerinde; 19 Mayıs Üniversitesi öğrencisi kızı “Füze Kalkanı”na karşı gösteriye katıldı ve “Füze Kalkanı değil, parasız eğitim istiyoruz” diye slogan attığı için kızın tokatlayan babanın fotoğrafı ve haberi vardı.RESMEN AİLE İÇİ ŞİDDETÖğrenci eyleminde ve attığı sloganda yerden göğe haklıdır, füze kalkanının ülkeye ve millete ne dertler açacağı görülecektir, o başka konu. Üniversite öğrencisi bir kızın onurunu bu şekilde toplum önünde kırmanın da (babası bile olsa) bir yaptırımı olması ve buna “kamu davası” olarak kendiliğinden bakılması gerekir, bu da ayrı bir konu..Ama asıl olay böylesi bir şiddet hareketinin kesinlikle “aile içi şiddet” kapsamında değerlendirilmesi ve yine (şikayet olmasa bile) dava açılması şarttır. Kadınların baba evinde “babanın malı”, evlendiğinde de “kocanın ‘ister döver, ister sever’ vecizemize (!) uyarak her hakkı gördüğü şekilde kocanın malı” olduğu görüşü ancak bu saldırılar cezalandırılırsa ortadan kalkar.Kadın örgütleri, gazeteciler, hukukçular neden bu kadar suskunlar bilemem ama suç yeterince ortadadır ve savcılar harekete geçmek zorundadır. Ayakta uyuyup otel parasından mı tasarruf ediyoruz yoksa?
Bir kız yurdunun yönetimi bile yasa masa dinlemez ve kız öğrencilerin özel yaşam gizliliğini “broşür bastırıp halka dağıtarak” ihlal etmeyi hak görürse artık bu ülkede olan saçmalıklara şaşıramayız.Biliyorsunuz, kısa süre önce de devlet kurumu TÜİK bir yurtta öğrencilere “Bugüne kadar hiç canlı bebek doğurdunuz mu?” benzeri, akıl ötesi sorular dağıtmış, öğrencilerden büyük tepki almıştı. Benim de bu konudaki tepki yazım üzerine TÜİK’ten “Biz o soruları şu nedenle sorduk, bu nedenle sorduk” gibi bir açıklama geldi ama hiç dikkate almadım, çünkü “hiçbir nedenle, hiçbir kurum” öğrencilere, hele de üniversitedeki yetişkin öğrencilere böyle sorular sorma hakkına sahip değildir. Zaten ben de yazımda ‘Niye soruyorsunuz, ne yapacaksınız,üniversite öğrencisinin çocuğu varsa evlat mı edineceksiniz?’ demiştim, nedeni de olamaz çünkü.. Tam bir skandal ve işte yeni skandal!ÖĞRENCİLERİ TAPUNUZA MI ALDINIZ BE SAYGISIZLAR!TÜİK’in “yurtta kalan” kız öğrencilerle uğraşmasından sonra Düzce Aka Kız Öğrenci Yurdu yönetimi genç kızların yılbaşı gecesi eğlence fotoğraflarını hem internet sitesine koymuş, hem de broşürlere bastırıp Düzce’de halka dağıtmış.Öğrencilerin şok olması ve “Gözlerimize inanamadık, reklam amacı ile özel hayatımız ihlal edildi” tepkileri üzerine de bir açıklama yapmışlar; “Yasadışı bir iş yaptığımızı düşünmüyoruz, onlar bizim öğrencilerimiz. Hepsinden izin almadık, birkaç kişiye sorduk”.. Ne demek oluyor bu şimdi, öğrencileriniz ise “özel hayatlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle belirlenen ve bizim Anayasamızda da bulunan dokunulmazlık, gizlilik hakkı” size mi verildi? Bunu hak görüyorsanız bir sonraki adımınız pekala “odalarına gizli kamera yerleştirerek görüntüleri aynı şekilde sitenize koymak veya broşür bastırarak halka dağıtmak” olabilir demek ki. Nasılsa sizin öğrencileriniz, yabancı değil.. (Öğrencilerin hepsi izin verse dahi bir yurt yönetiminin böyle bir yetkisi olamaz, ben birkaç öğrenciye sorduklarına bile inanmıyorum, isim versinler.)MESELE YURTLAR MI, EĞİTİM Mİ, YILBAŞI MI?Düşünün, Düzce geleneklere bağlı, muhafazakar bir yerdir, fotoğrafları görmedik ama “kız öğrencilerin eğlenirken çekilmiş fotoğrafı olması” böyle bölgelerde insanlarda tepki yaratmaya yeter.. Kızlar, kadınlar eğlenemez ya, hele bir de öğretmenler filan katılmışsa toplantıya..Ya o öğrencilere zarar vermek isteyenler çıksa, ya aileleri kızarak onları yurttan alsa.. Daha önce bazı yurtlarda kalan kız öğrencilere ciddi saldırılar oldu, bunları düşününce insan acaba “kız yurtlarının kapatılması veya yurtta kalamayarak okumaması” mı isteniyor diye düşünüyor.Bir ihtimal daha var; meselenin öğrencilerin dediği gibi “reklam” değil, “yılbaşı düşmanlığını körükleme” amacı taşıması. Geçen yılbaşından bu yana fotoğrafları saklayıp şimdi tam Aralık ayında bunu yapmalarının nedenini okul yönetimi açıklayabilir mi? Haydi açıklasın!SUÇ İŞLENMİŞTİR!Açıklama yapan hukukçular Anayasa’nın 20 ve 21’inci maddelerindeki “özel hayatın gizliliği ve korunması” şartına aykırı olarak yapılan eylemin “suç olduğunu” bildiriyor. Öğrencileri pek kolay cezalandıran, slogan atma veya pankart taşımalarını bile “tutuklama nedeni” gören, oysa gösteri yapan öğrencileri yerlerde sürükleyen polislere hiçbir yaptırım uygulamayan YARGI bu yurt yöneticilerini derhal cezalandırmalıdır. “Sorgulama başlatıldı vs benzeri laflar” yetmez, cezalandırılmaları gerekir. (TÜİK de o anketin nedenini topluma açıklamakla sorumludur.)Aksi takdirde, hepsinde kasıt olduğu ve korundukları düşünülecek!*****İnsansan sevgi gör, hayvansan eziyet!Şu sıralarda Yeniasır gazetesi köşe yazarı Özgün Öztürk’ün “Herşey Bitti, Sıra İtlere Geldi” isimli kitabını okuyorum. İnsanların hayvanlara yaptığı kötülükleri, onlara en vahşi en acımasız saldırıların nasıl cezasız kaldığını o kadar güzel bir üslupla, örneklerle ve hiçbir detayı atlamadan anlatmış ki önce kendisini bu nedenle kutluyorum, sonra da olağanüstü güzellikteki anlatımı ve yazı üslubu nedeniyle.Yeniasır’cılar kızmasınlar ama ben bir gazetenin genel yayın yönetmeni olsaydım, hemen Özgün Öztürk’e parlak bir teklif yapmak için harekete geçerdim, o kadar zeki ve etkileyici buldum yani.. Kitabın birçok bölümünü; örneğin “Tanrı Rolü”nü, “Ben ve Sen”i.. Birincide arabadayken önüne çıkan üç aylık ama uyuz bir köpek yavrusunu kısa sürede nasıl kurtardıklarını ama sonunda bu yavrucuğun başına gelen talihsiz olayı anlatıyor. İkinciyi okuyalım, birebir benim duygularımdır onu da söyleyeyim.‘BEN VE SEN’“Ben insan doğmuşum, sen hayvan. Bana insan demişler, sana hayvan.Ben bir evde doğmuşum anne ve babamın olduğu. Sen bir sokakta doğmuşsun, anne ve babalarının(!) olduğu. Benim babam anneme sormuş ‘BEBEK YAPALIM MI’ diye. Senin babaların sormamış annene ‘BEBEK YAPALIM MI’ diye.Beni tüm aile karşılamış davul zurnayla. Sana ise sadece annen sahip çıkmış, tek başına sokakta. Benim bir kimliğim olmuş, bir vatanım. Senin ne kimliğin olmuş, ne de hakkın.Ben insanım diye hep sevgi görmüşüm, sen hayvansın diye hep eziyet. Ben sıcak evlerde yaşamışım, sen hep soğuk sokaklarda .Ben ve sen...İkimize de kimse sormamış ‘doğmak ister misin’ diye. İkimiz de seçmemişiz bu dünyaya doğmayı. Ama ikimiz de yaşamak zorunda bırakılmışız bize verilen hayatları. Ben sana yapılanları görerek, bilerek. Sen sana yapılanlara ses edemeyerek. Ben senin için kavga ederek. Sen kendin için hiçbir şey yapamayarak...Ben ve sen... Seni kalbime sokabilsem, orada saklasam?Dokunamasalar sana, canını yakamasalar?”ÇOCUKLARINIZA OKUTUNBu kitabı lütfen çocuklarınıza okutun, zavallı sokak hayvanlarının doğdukları andan başlayarak çektiklerini ve onları “iyi kalpli hayvanseverler”den başka kimsenin kurtaramayacağını öğrensinler, hayvan hakları konusunda bilinçlensinler.SIRA İTLERE HİÇ GELİR Mİ?Aynı kitapta Öztürk, hayvanseverlerin “hayvansevmezler” tarafından sık sık karşılaştığı “Her sorun bitti de sıra hayvanlara mı geldi” şeklindeki anlamsız tepkiyi çok güzel anlatmış. “Bu soruya bakacak olursak sıra hiçbir zaman hayvanlara gelmez çünkü diğer sorunlar hiç bitmez” diyor. Ne kadar haklı!
Bundan 2500 yıl önce (yani M.Ö.) Roma hukukunda “referanduma gidildiği takdirde ancak tek bir soru sorulabilmesi” ile ilgili şart varmış. Türkiye’de ise biliyorsunuz özellikle de sembolik olarak tarihi “12 Eylül” olarak seçtikleri referandumda birbiriyle alakasız tam 26 madde vardı, tam bir çorba halindeydi ve asıl konu “darbe ve muhtıralarla hesaplaşma” olmasına, tüm propaganda buna yoğunlaşmasına rağmen bu yapılmadı.Referandumdan “HSYK ile Anayasa Mahkemesi üyelerini iktidar partisinin seçmesi” dışında bir şey çıkmadı. Gazeteci Kadir Can’ın , 12 Eylül döneminde çektiği ve hiç bilinmeyen fotoğrafların yer aldığı kitabıyla ilgili haber geçtiğimiz hafta internet sitelerindeydi. “Yüzlerce gencin Yahudi toplama kampından farksız şekilde yere yatırıldığı ve başlarında askerler olan” fotoğraflara bakmak bile yeter aslında (PKK’ya yapılmadı, kırmızı halılarla karşılandılar).. Demirel ve Ecevit’in mahkum gibi götürüldüğü fotoğraf yeter.. Onların “iktidardan indirilmiş ve gözaltına alınmış, sonra da siyasetten yasaklanmış” olmaları yeter..İKİSİ DE ÖZÜR DİLESİNBugün aralarında gazeteci, milletvekili, bilim adamı bulunan yüzlerce kişi yıllardır cezaevinde duruşma bekliyor ve neden olarak da “mevcut iktidarı indirmeye çalışmaları” gösteriliyor, çoğuna terörist muamelesi yapılıyor ama ortada 12 Eylül’deki gibi somut, binlerce kişinin ve rejimin zarar gördüğü bir darbe yok. Hatta “teşebbüsü olduğuna dair bir kesin kanıt” yıllardır çıkarılamadı, buna rağmen o insanlara “darbeci” muamelesi yapılıyor, bir Ergenekon olayıdır gidiyor..O zaman 12 Eylül’ün de kesinlikle mahkum edilmesi, henüz zaman varken Kenan Evren’in ve muhtırası için Yaşar Büyükanıt’ın tarih ve millet önünde “özür” dilemesi gerekir. Bu yapılmadığı takdirde (2500 yıl öncesinin hukukuna bile aykırı) 12 Eylül referandumunda insanlara “tutulmayacak vaatler” verilmiş demektir. Peki, bütün bunlar bir yana, “olmayan bir darbe”yi iddialar (ki bunlar arsasında polis tarafından “sehven” denerek yapılmış, polisin de itiraf ettiği yalan-yanlış bile var) ve varsayımlarla dillerine dolayıp, cezaevine tıkılmış insanlara “hüküm giymiş gibi” saldıranların neden “olmuş iki askeri müdahale”den; 12 Eylül ve 27 Nisan’dan artık hiç söz etmedikleri dikkatinizi çekmiyor mu?*****Ayten Gökçer-Müjde Ar aynı dizide!Uzun süredir ekrandan, sinemadan uzak kalan değerli sanatçı Ayten Gökçer’le konuştuğumuz zamanlarda bu konuda açıkça baskı yapmayı sürdürüyor, buna hakkının olmadığını, en azından Maria Callas’ı canlandırdığı “Ustalar Sınıfı” isimli muhteşem oyununu tekrar sahnelemesi için sıkıştırıyordum.Zaman zaman telefonda özlem gideririz, dün konuşurken ben yine şikayete başlayınca “Ocak ayında Müjde Ar’la birlikte Star’da bir diziye başlayacaklarını, senaryoyu yazmaya Müjde Ar’ın başladığını ve Limon Yapım’ın görür görmez beğenerek aldığını” anlattı. Ayten Gökçer dizide Müjde Ar’ın annesi ya da teyzesi gibi bir rolde olacakmış. Her ikisi için de hangi rol olursa olsun bu kadar deneyimli, usta bir ikili bir araya geldiğinde izlemeye doyum olmayacağına eminim. Beni çok mutlu eden bu haberi size de ilk ben vermek istedim.*****Sarıyer Belediyesi iyi niyetini gösterdiÖnceki gün Sarıyer Belediyesi’ne ait Kısırkaya Barınağı’na gittiğimi yazmıştım. Burada hasta ve karantinaya alınmış, bacağı kesilmiş veya kısırlaştırma için getirilmiş ya da tehlikeli olabilecek hayvanlar ile bebek köpekler var. Benim en çok üzerinde durduğum konular; hayvanların küçük ve rüzgara-yağmura açık kafeslerde tutulması, tek veterinerin bulunması ve bu nedenle yetişememesi, tahlil ve aşıların yapılmaması, bu nedenle birçok hayvanın hastalanıp ölmesi, hayvanların buz gibi sularla yıkanan ıslak ve soğuk taşlar üzerinde yatırılması, kuru mama olmasına rağmen önlerine vıcık vıcık yiyeceklerin konması idi.Bu şikayetleri Başkan Şükrü Genç’e ilettim. Mümkün olduğunca kısa sürede kafeslerin önü kapatıldı, alanları genişletildi, hayvanlara daha iyi bakılmaya başlandı. Son gittiğimde büyük fark vardı doğrusu, bundan dolayı Başkan Genç’e ve başkan yardımcılarına “sokak hayvanları”nın dili olmadığı için onlar adına çok teşekkür ediyorum. Hâlâ eksikler var, hayvanların soğuk ve ıslak taşta kalmaması için hiç değilse uyuyacakları köşelere bir çuval, bir eski halı parçası konabilir, halktan toplanabilir, gönüllü insanlar götürebilir, bu çok önemli. Tahlillerinin, aşılarının yapılması, en azından bir veteriner daha gönderilmesi, kafeslerinin sık sık temizlenmesi çok önemli. (Laboratuvarı olmayan bakımevi olabilir mi, kaç hayvan öldü bu yüzden.)Bir de bu barınakların neden ulaşılamayacak mesafelere yapıldığını anlamak imkansız, o kadar boş alan varken neden en uzağı? Milas ve Bodrum barınakları öyle değil mesela.. Kısırkaya’yı izlemeyi sürdüreceğim. Sarıyer’le ilgili diğer konuları da yazacağım.BEŞİKTAŞ’A TEŞEKKÜR!Bu konuyu da yazdım biliyorsunuz; Beşiktaş Belediyesi’nin Mediko Hayvan Kliniği’nde süper performans ve özveriyle çalışan, küçük klinikte yüzlerce hayvanı kurtaran ve bu nedenle “gönüllüler” tarafından çok sevilen Veteriner Hekim Zeki Şahinoğlu bir süredir görevinin başında değildi. Neden olmadığı konusunda bana gelen şikayetlerin arkası kesilmiyordu.Bugün yazımı yazarken sordum, işine dönmüş. Başkan İsmail Ünal’a daha önce “parklara yaptırdığı mükemmel kedi apartmanları” için takdir bildirmiştim, şimdi de bu nedenle teşekkür ediyorum. Diğer gönüllülerle birlikte ben de hemen sokak hayvanlarımı kapıp oraya koşacağım. Çok teşekkürler!
İşte bunun için “çocuk tacizi-tecavüzü, kadın tacizi-tecavüzü veya benzer şiddet türleri”nde cezayı kısa süreli tutamazsınız, bu sapıkları üç beş yıl sonra tekrar toplum içine salamazsınız diyoruz. Biz dedikçe sanki inadına yapar gibi mahkemeler N.Ç olayında görüldüğü gibi 26 sapığı birden salıveriyor, bir de üstüne “12 yaşında toplu tecavüze uğramış” çocuğu suçlu çıkarıyorlar. Aynı suçtan tutuklanan Hüseyin Üzmez ’in nasıl kısacık sürede serbest bırakıldığını, bir daha da kendisinden haber çıkmadığını, mağdur ailenin korkutulduğunu da gördük.Aile içi çocuk tecavüzünde de durum farklı değil, öz babaları tarafından küçücük yaşlarda başlayarak tecavüze uğrayan iki erkek çocuğunu kurtarmaya çalışan bir anneden aldığım telefonu sizinle paylaşmıştım. Anne çocuklarıyla birlikte kendi ailesinin yanına sığınmıştı ama korkuyordu, çaresizdi. Çünkü “üstelik öğretmen olan ve başka çocuklarla bir arada bulunan, baskı yapacak konumda da olan” bu hasta yaratık, kadını “ona deli raporu aldırıp çocukları tekrar yanına alacağını” söyleyerek tehdit ediyor, davadan vazgeçirmeye çalışıyordu.SUÇLUYU ÖDÜLLENDİRİYOR, MAĞDURU CEZALANDIRIYORDiğer ülkelerde bu suçlara nasıl ağır cezalar verildiğine bakmıyorlar.. Cezaları ağırlaştırarak, İnfaz Yasası’nı değiştirerek, saçma sapan ceza indirimlerini tamamen kaldırarak, üç beş yıl yerine doğrudan 25-30 yıl hapse tıkarak toplumu korumuyorlar.. Devletin imza attığı ve Anayasa’ya göre kendi yasalarımızdan önce dikkate alınması gereken uluslararası sözleşmeler filan hiç umurlarında değil.. Kendi insiyatiflerini de “suçludan yana” kullanıyorlar.. Böyle bir yargıyla ve hiç tepki göstermeyen Adalet Bakanlığı’yla çocuğu, kadını nasıl koruyacaksınız?RUH SAĞLIĞI BOZULMUŞ DA..Ve işte koruyamıyorsunuz, çocuklar da, kadınlar da telef olup gidiyorlar. Siirt’te 4 ilköğretim öğrencisine cinsel istismardan (bizde “tecavüz” demiyorlar ki suçlular bırakılınca tepki olmasın) hakkında dava açılan 35 kişi ile birlikte 19 aydır aranan Gazi İlköğretim Okulu Müdür Yardımcısı Fahrettin Kuzu yakalanmış. Rezil adam, elleriyle yüzünü kapatıyor bir de.. Bunların boynuna “çocuk tecavüzcüsü” yazıp halkın arasına salmak lazım aslında, cezayı yargı veremiyor çünkü.Dün tutuklu 10 sanığın tahliye isteği reddedilmiş, Çünkü efendim “Adli Tıp’tan kızların ruh sağlığı bozulmuştur” raporu gelmiş, iyi yine bunun bir de tecavüze uğrayan çocuklar için “bozulmamıştır” diyeni de var, maazallah.. Utanmadan böyle rapor çıkardıkları da oluyor, hakimler de salıveriyor adi tecavüzcülerin hepsini!SÖZ VERDİĞİNİZ ‘HADIM YASASI’NI ÇIKARIN!Bu yaratıkları ve öğretmenlik yapan, fırsat bulunca yine yapacak olan sapıkları kısa cezalarla nasıl tekrar topluma salarsınız? Çocuk bile düşünür zararlarını değil mi? Türk yargısı ve Hükümeti’nin ihmalleri ve yanlış kararlar artık “şiddet, vahşet ve cezalar” konusunda sabrın sınırına gelmiştir. Vatandaşların güvenliğini sağlamak , çocukları korumak “1 numaralı” görevleridir ve bu görevi yapmak zorundalar. İlk olarak Siirt tecavüzcülerine ve N.Ç sanıklarına en ağır cezaların verilmesini, hadım yasasının da çıkarılmasını bekliyoruz.“Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek” böyle olur.*****AİHM’yi de şaşkına çevirdik!AB aynı şeyi söyledi, AP aynı şeyi söyledi, Avrupa Komisyonu aynı şeyi söyledi, yıllık Türkiye raporlarına defalarca kondu. Avrupa gazeteleri yazdı, Amerika gazeteleri ve dergileri yazdı, hiçbir değişiklik olmadı. Hiç sorun yokmuş gibi, yüzlerce insanı zindanlarda unutarak yola devam edildi.Son olarak birkaç gün önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türk Yargıcı Işıl Karakaş açıklama yaptı, diyor ki;- Son bir yıl içine “AİHM’ye Türkiye’den müracaatlarda” büyük artış var. Geçen yıl 6000 başvuru olmuşsa bu yıl rakam 9000.. Başvurular katlanarak artıyorsa “kişilerin hak ve özgürlüğünün iç hukukta yeterli düzeyde güven altında olmadığını” gösterir.ANCAK KESİN KOŞULLARDA TUTUKLULUK VERİLİR- Tutukluluk her zaman başvurulacak bir müessese değildir, son derece istisnaidir. Yani asıl olan tutukluluk değildir, asıl olan “çok kesin koşullarda” tutukluluk kararı verilmesidir, bu genel prensiptir.- Türkiye’de durum tam tersine dönmüş durumda; tutukluluk esas, salıverilme istisna. (keyfe göre Deniz Feneri veya Hüseyin Üzmez olayları gibi bazı davalarda farklı olabiliyor.)AİHM Yargıcı Karakaş diyor ki; “Hakimler açıklama olmayan, meseleyi izah etmeyen yetersiz cümlelerle kişinin tutukluluk kararını imzalıyorlar.” Ki gidip izleyince bunu açık ve net görüyorsunuz.- Türkiye hakkında en çok “ihlal” kararı verilen ülke. Diyelim ki arkadan Fransa geliyorsa, onda bugüne kadar 10 ihlal var, Türkiye’de 200’ün üstünde. Arada uçurumlar var.EVRENSEL HUKUKA UYMAYAN MAHKEMELERAİHM Yargıcı Karakaş, aynen ondan önceki Yargıç Rıza Türmen gibi “evrensel hukuk kuralları”ndan söz ederek ciddi şekilde uyarıyor, daha ne desin? Peki soralım o zaman; evrensel hukuk kurallarını takmayan, evrensel mahkeme uyarılarını, diğer ülkelerin uyarılarını takmayan mahkemeye millet ne kadar katlanmak zorundadır, bu “adalet adına” tam bir skandal değil midir?KAPISINA POLİS GÖNDERMEK YETER!Hukuku, insan haklarını hiçe sayarak insanların hayatından ve özgürlüğünden aylar, yıllar çalmak ve o arada kendilerini de “bir terör olayına karışmış gibi” göstermek, aileleri dahil hepsinin onuruyla oynamak, bırakın “hüküm giymemiş, bir suç işlediğine dair hiçbir delil çıkarılamayan” insanları cezaevine tıkmayı, kapısına polis göndererek ifadeye çağırmak bile yasadışıdır. (Son olarak Ahmet San, Erkan Petekkaya gibi isimlere de yapıldı, ifadeye çağırmıyor ama kapıya polisleri dikerek götürüyorlar.) Bu ne yani, bir ihtilal döneminde filan mıyız?Adalete güveni yeniden sağlamak ve “kesin kanıt elde değilken” bu uzun tutukluluk haksızlığını (bir de savcıların “sanık lehine delilleri saklaması” çıktı şimdi) çözmek zorundalar, yoksa yakında yargının prestiji iyice sıfırlanacak!*****Hayvan barınaklarını denetleyelim!Hep beraber yapmalıyız bunu aslında.. Hayvanları korumak isteyen, vicdanlı, sorumlu insanlar toplanarak hep birlikte.. Başarabilsek bütün belediyeler sokak hayvanlarını koruma konusunda zorunlu olarak yol alırlar.Dün yine yaptıkları değişiklikleri gözlemlemek üzere Sarıyer Belediyesi ’ne ait Kısırkaya Hayvan Rehabilitasyon Merkezi ndeydim. Yol uzun ve bozuk, Kilyos yakınlarında bir barınak bu ama karanlığa kalsam da gittim yine ve el feneri yardımıyla her şeyi inceledim, yarına anlatacağım. Lütfen siz de bir şeyler yapın, hele aracınız varsa sadece zaman meselesi ve sizin vereceğiniz yarım saat, sonunda bize neler olduğunu bildirmeniz, ilçe belediyenizden iyi şartlar talep etmeniz oradaki “dili olmayan ve yardım isteyemeyen” hayvanlar için çok önemli. Bir de, öyle güzel yavrular var ki, onları kurtarabilirsiniz. Unutmayın.
Çok sevdiğim, bugüne kadar hiçbir dizisini, filmini, oyununu kaçırmadığım, Türkiye’nin yetiştirdiği en değerli sanatçılardan Müjdat Gezen’in 5’inci Sanat Merkezi’ni Salı akşamı Bursa’da açacağını öğrenince ve davetiyemi alınca hemen yola koyuldum tabii. Yazımı bile arabada kucağımdaki bilgisayarımla yazmama rağmen büyük bir keyifle..Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım, önce kıyafetimi değiştirmek için (konuklara oda ayırtılmış olan) Çekirge’deki Kervansaray Otel’e koştum ki harika bir kaplıca oteli- sonra da hemen Nilüfer’de bulunan MSM’ye.. Aman Allahım, ışıklarla aydınlatılmış, önünde yüzlerce kişinin mutlulukla Bursa’ya kazandırılan sanat merkezini, Gezen’i ve davetli ünlüleri görmek için toplandığı son derece etkileyici, görkemli bir bina..KENTER, ŞORAY, SAYIN, KUTMAN..İçine giriyorsunuz, hemen sağda Kafe’si, katlarda derslikler, kocaman ve çok şık bir tiyatro salonu, geniş lobiler, “yok” yok yani.. Önce kokteyl olur diye düşünüyordum, konser hemen 8’de başlamış, içeri süzülüp bir köşeden izledim çünkü tek bir boş koltuk yok ve ayaktakilerin sayısı oturanları bastırır, öylesine bir ilgi.. Yıldız Kenter, Türkan Şoray, Emel Sayın, Perran Kutman, Ali Poyrazoğlu, Halil Ergün, Uğur Dündar, Deniz Baykal, Yılmaz Büyükerşen, Çetin Yıldırımakın, Nilüfer Belediye Başkanı, Bursa Valisi karanlıkta görebildiklerim, daha kim bilir kimler var..Klostrofobi duygusu geliyor, Ahmet Özhan konserini bekleyemeden İstanbul için tekrar yola çıkacağımı biliyorum ama Yıldız Kenter’in oynadığı “Nilüfer Hatun” oyunundan bir bölümü izlemeden bir yere gitmem. O yine muhteşem duruluğu, sadeliğiyle sahneye çıkıyor ve nefesler tutuluyor. Kenter, önce adı Horofira olan, sonra Müslümanlığı seçerek Orhan Gazi’nin eşi olan ve Bursa yöresinde yaptırdığı camiler ve hayır işleriyle anılan (ismi de MSM’nin bulunduğu Nilüfer ilçesine verilen) Yarhisar Tekfuru’nun kızı Nilüfer Hatun’u olağanüstü oyun gücüyle oynuyor. Bitirdikten sonra öğrencisi Müjdat Gezen’in başarısını övüyor, duyduğu gururu anlatıyor.GERÇEK SANATÇI BUDURGezen ayakta alkışlıyor hocasını, uzaktan ellerini öptüğünü anlatarak.. Ben de ülkesinin gencini, yaşlısını, sanatçısını, doğasını aynı özenle koruyan, tüm kazancını tekrar onlara ve ülkesine harcayan , hatta bu uğurda borçlara girmekten çekinmeyen bu değerli sanatçıyı ve dostu kutladıktan, sevgili Yıldız Kenter ve Türkan Şoray’ı kucakladıktan, diğer dostlarla selamlaştıktan sonra ayrılıyorum. Dışarda bana da büyük sevgi gösteren, birlikte fotoğraf çektirmek isteyen “Her Açıdan” izleyicileri (hiç unutmuyorlar programlarını) ve okurlarımla konuşup yola koyuluyorum.Tarif edemeyeceğim bir huzur ve mutlulukla. Bravo Müjdat Gezen, yaşadığın tüm zorluklara karşın yılmadan bunları başarabildiğin için bravo, gerçek sanatçı budur işte!*****Sokak hayvanları için telefonlar durmadı!Dün telefonum ve mesajlarım hiç durmadı, “hayvanları koruma ve onlara karşı şiddeti önleme” konusunda sayısız destek geldi. Ve tabii şikayetler.. Şikayet bildirenlerden biri yazılarımı okumuş olan tanınmış diş hekimi Kurtuluş Sekban’dı ve şikayeti de benim günlerdir Maçka Parkı’ndaki kedi yuvalarını dağıtan, aynı gün hepsinin ortadan kaybolması üzerine “buradaki kedileri ve yeni doğmuş yavruları öldürüp öldürmediklerini sorduğum” Şişli Belediye Veterineri Gönül Koç’la ilgiliydi.Sekban, bayram arifesinde buldukları, bir çarpma geçirdiği için tek bacağı zarar gören ama gayet sağlıklı bir yavruyu “Başkan’ı tanıdıkları için” Gönül Koç’a emanet etiklerini ve röntgen çekmesini istediklerini, daha önce gösterdikleri veterinerin “ciddi bir sorun olmadığını” söylediğini, aynı gün yavruya bir ev bulduklarını, geri almak için aradıklarında Gönül Koç’un “o öldü, size başkasını verelim” dediğini anlattı. Eşiyle birlikte “kediyi ona emanet ettikleri için ne kadar pişmanlık duyduklarını” da.. “Bayram arife günü ne yaptı da hayvan öldü” diyordu.VETERİNERLER YEMİN ETMEZ Mİ?Bu olay üzerine bir veteriner arkadaşını arayarak “siz mezun olurken doktorluk yemini etmiyor musunuz” diye sormuş ve “etmez olur muyuz” cevabını almış.. Herkes aradı ama günlerdir yazılmasına rağmen Şişli Belediyesi ile kedi katliamı gibi kaybı yaratan Gönül Koç’tan “kaybolan yeni doğmuş yavrular ve diğerleri”ne ne yaptıklarıyla ilgili hiçbir bilgi gelmedi. Ne yapıldığı bellidir artık, Kurtuluş Bey’in kedisine ne yapıldıysa aynısı.. Ben iğneyle uyutup çöpe atmalarından şüpheleniyorum ama böyle kişilerin “en yeni ve en güzel hayvan merkezlerinden biri”nde veterinerlik yapmasına, hatta sadece “veterinerlik yapması”na nasıl izin verilebilir?BEŞİKTAŞ’TAKİ SORUN NE?Beşiktaş Belediyesi’nin Mediko Hayvan Kliniği’nin özveriyle akşamlara kadar çalışan başarılı veteriner hekimi Zeki Şahinoğlu’nun birkaç ay önce aniden işten alındığını duymuş ve yine “başarının cezalandırıldığını” düşünüp çok üzülerek Başkan İsmail Ünal’ı aramıştım. Yurt dışında havaalanında olduğunu söyleyen İsmail Bey “durumdan haberinin olmadığını” söylemiş, “bir hata olmuşsa döner dönmez düzelteceğini” belirtmişti, bunları sizinle de paylaştım.Sonra bir kez daha konuştuk ama hâlâ ne olduğunu öğrenebilmiş değilim. Şahinoğlu’nun “yılbaşından sonra tekrar işe dönebileceği” söyleniyor, bunun nedenini ve işe başlama tarihini bildirirlerse memnun olurum. Onun tedavisini bekleyen en az 5 hayvanım var, onu da söylemiş olayım!SARIYER VE KISIRKAYASarıyer Belediyesi’ne ait Kısırkaya Barınağı’nda hayvanların yaşatıldığı şartlar kötüydü, bebek köpekler de doğru dürüst tahlili filan yapılmadığı için arka arkaya ölüyordu. Düzeltilmesi ve veteriner takviyesi için Başkan Şükrü Genç’e rica etmiştim, bazı şeyler düzeltildi ama hâlâ yeni veteriner gönderilmedi. Orayı incelemekteyim, yazacağım.
Hâlâ Dersim tartışması sürüyor ama tarihçiler yapmıyor tartışmayı, kulaktan dolma bilgilerle “babamdan duymuştum, amcamdan duymuştum, biri şöyle, öbürü böyle demişti” diye kafadan tarih yazanlar ve olayları 1937-38 yıllarına, o yılların şartlarına göre değerlendirmeyi de düşünmeyenler yapıyor. Bu arada da uyaranlara, “eğer basmakalıp çıkışlarla, kafanıza göre takılarak tarih yazmaya kalkarsanız Ermeni Soykırım İddiası’nda da böyle yazmanız istenir, PKK teröründe de” diyenlere saydırmayı unutmuyorlar.Oysa sağduyulu herkes kabul eder ki olacağı budur. Tarihi ancak “tarihçilere inceleterek ve detayları toplumla paylaşarak” bulmak gerekir, hatırlayın; arşivlere, tarih belgelerine toplu olarak bakmak yerine örneğin “Mavi Kitap”a bakarak Ermeni İddiasına canla başla destek verenler, yıllar sonra Mavi Kitap’ı Ermeni lobisinin yazdırdığı ve yalanlarla dolu olduğu itiraf edilince apışıp kalmışlardı.HÜSEYİN AYGÜN’ÜN SÖZLERİ ÇARPITILMIŞDün Devlet Bahçeli Dersim konusunda ilk kez konuşmuş ve “Siyasiler değil, tarihçiler konuşmalıdır. Dersim’de katliam yapılmamıştır, bir isyan girişimiydi” demiş. Dersim isyanlarını tarih, arşivler anlatıyor, buna rağmen açıklama araştırmacılar tarafından yapılmalı. Ortadan polemiklerle, “kimine göre isyandır, kimine göre değildir” gibi sözlerle olmaz bu işler..Mesela CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün konuşmasına ve siyasi niyetle fırsatçılık yapanlara dayandırılarak bugüne kadar “sanki Dersim olayından bugünün CHP’si, hatta Genel Başkanı sorumlu”ymuş gibi ona saldırıldı, günlerce köşe yazılarına onu konu edenler oldu, yine son zamanların modasına uyarak Atatürk suçlandı, yıpratılmaya çalışıldı ama dün Hüseyin Aygün’ün son açıklamasını duyduk;“Ben tüm röportaj boyunca bu olayın Atatürk’e ve bugünün CHP’sine mal edilemeyeceğini söyledim ama Zaman gazetesi söylediklerimi çarpıtarak ve 10 gün sonra, Atatürk’ün ölüm yıldönümünde yayımladı” diyor.TÜRKİYE’DE BAŞKA IRK YOK MU?Mesela AKP eski Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, Neşe Düzel’e verdiği röportajda sözlerini aile fertlerinin, büyüklerinin anlattıklarına dayandırıyor; Dersim isyanı olduğunu reddediyor, bütün isyan bastırma harekatlarının “tek kimlikli bir ulus devlet yaratmak için, asimilasyon için yapıldığını” söylüyor. İsyan bastırmalar sırasında öldürülenleri sayıyor ama örneğin Seyit Rıza’nın kendisinin öldürdüğü aşiret reislerine, Dersim’de öldürülen askerlere hiç değinmiyor.Türkiye kadar kozmopolit, sayısız farklı etnik kökenden insanın yaşadığı bir ülkede sadece Kürtler konusunda “tek kimlikli ulus devlet yaratmak için harekat yapıldığı” söylenebilir mi? Diğerlerine neden yapılmamış, onlar neden isyan etmemiş, etmiyor? Ya da Ermeni tehcirinde örneğin; neden sadece “savaş sırasında düşman ordularıyla birleşerek sorun yaratan” bölge dışında diğer Ermeni vatandaşlara dokunulmamış?Bugün aynı “asimilasyon” söylemi BDP ile PKK’ya aittir, sayısız insanı katlettikleri saldırılardan sonra operasyon yapılınca “tek tip ulus yaratmak için, asimilasyon için operasyon yapılıyor” diye dünyayı inletiyorlar. Kılıçdaroğlu’nun “Tarihçiler araştırsın, arşivler açılsın” cevabı verebileceği en doğru cevaptı, kendisi tarihçi olmadığına göre açıklamaya zorlanamaz, uğraşan köşeci arkadaşların “arşivlerin açılması” için bastırmaları lazım. “Faili meçhul cinayetler”in ortaya çıkarılması için de gayret ederlerse iyi olur, kimin engel olduğu anlaşılır belki!*****Şu bedelli askerlik meselesi!Yaşı 30’u geçen ve parası olan “askerlikten nihayet yırttık” diye seviniyor, yaşı tutmayan “eyvah ben yırtamadım” diye üzülüyor. Gerçi her ne hikmetse şehit ve gazi ailelerinin tepkisi duyulmadı ama bugüne kadar “yırtmayıp gidenler”in, bu ülkeyi korumak için canını hiçe sayanların veya zorla götürülenlerin günahı neydi?Kaç erkek askerlik nedeniyle işine ve hayatına ara verdi, kaç erkek yeni evlendiği eşine veya yeni doğmuş bebeğine doyamadan hayatını kaybetti . Bin çeşit çare bularak geciktirmiş olanlar ise yapmadan kurtuldu. Peki bundan sonra siz olsanız, eğer erteleyecek gücünüz, geciktirmek için imkanlarınız varsa askerlik yapar mısınız? Çocuğunuz olsa yaptırır mısınız?Yoksa “oğlum bekle bakalım, nasılsa yeniden bedelli gündeme gelir, baksana gücü olan kaçıyor, siyasetçi çocukları yapmıyor, zaten ‘paralı askerlik’ten de söz ediliyor, bu tehlikeli dönemde gitme, ertele, parası olan kurtulurken biz enayi miyiz” mi dersiniz? Hadi, samimi olarak cevaplayın bakalım, ne dersiniz? Ben gerçekten yoksul ve güçsüz ailelerin çocuklarına büyük haksızlık yapıldığına inanıyorum.*****Hayvan düşmanlarını protesto bilinci oluşturalım!Kadın ve çocuklara karşı şiddetin önlenmesi ve yapanlara ağır cezalar getirilmesi ile ilgili “toplumsal bilinçlenme” bile yıllar aldı, çok uzun zaman “bir avuç insan” olarak mücadele ettik ama artık “şiddet”in her türlüsü için çok daha çabuk ve etkili hareket etmek zorundayız. Eğer “medeni” olduğumuzu düşünüyorsak sokak hayvanlarını “insanların şiddetinden korumak” için de çözüm üretmek, onları da korumak zorundayız.NİŞANTAŞI DAHA BİLİNÇLİ OLSAYDI..Örneğin birkaç gündür söz ettiğim Maçka Parkı Nişantaşı’nda.. Orada “bugün artık hemen hepsi hayvan düşmanı belediye görevlileri ve apartman sakinleri tarafından öldürülmüş” çok sayıda kedi ve köpek vardı, onlara yapılanlar gazetelerde anlatıldı. Anlatılmasa bile hiç değilse o semtte yaşayan gençler bu kedi-köpek parkını bilmeli ve onları korumaya çalışmalıydı, eğer Nişantaşı daha çok hayvanseverin ve şiddet karşıtının yaşadığı bir semt olsaydı Şişli Belediye Başkan Yardımcısı Vasken Baran parktaki çardağı “onun altında yaşamaya alışmış” kedilerin kafasına yıktırdığında.. Veterinerleri Gönül Koç kış ortasında zavallı yavruların yuvalarını dağıtıp kendilerini ortadan kaybettiğinde buna ciddi tepki gösterirlerdi.Zaten belediyelerin bu konuda rahat olmaları ve gayet yüzeysel ve gösteriş şeklinde bir “hayvan koruma havasına girmeleri” bu yüzden, rahatlar çünkü o dili olmayan ve şiddete karşı duramayan zavallı hayvanları ciddi şekilde koruyan, hesap soran, kendileri dışındaki canlıların da “yaşama hakkı” olduğuna inanan bir toplum yok. Ama olacak, sanatçılar ve sorumlu insanlar artık “sokak hayvanlarını koruma” konusunu ciddiye almaya başladılar, mutlaka “hayvanları korumayan belediyelerin zarar gördüğü” günler gelecek.CEVAP GELMEDİĞİNE GÖRE ÖLDÜRÜLDÜLERGünlerdir Şişli Belediyesi’nin “parktaki hayvanların yuvalarını dağıtan kadın veterineri”ne o gün ortadan kaybolan 35-40 civarında kediyi ve yeni doğmuş yavruları soruyorum, “bir akşam öncesine kadar buradalardı, nereye götürdünüz, öldüler mi” diyorum, tık çıkmıyor, demek ki öldürüldüklerini biliyorlar, var mı başka açıklaması? Hayvansever görünen bir belediye için 2011 yılında böyle bir itlaf olayını kabul edebilecek hiçbir medeni insan, hiçbir anlayış olamaz. Şiddete ya karşısınızdır, ya değilsinizdir, ortası yoktur bunun.Bu konuyu yazmaktan bundan sonraki yıllarda da hiç vazgeçmeyeceğim, yeniden televizyon programıma başladığımda da (ne zaman olursa olsun) kadın ve çocuklara karşı şiddet konusunun yanında “hayvanlara şiddetin önlenmesi ve onların korunması”nı, bu konuda başarılı ve başarısız belediyeleri ve şahit olduğum olayları anlatmayı hiç unutmayacağım. Misyonlarımdan biri olacak. (Devam edecek...)