Dün yazım çıkmadı, size haber veremedim bağışlayın.. Bizlerin de hayatında “her şeye yetişemediğimiz” günler oluyor tabii, dün sevgili annemi kaybettiğim günün yıldönümüydü.. Bir gün önceyi de, Cuma’yı da onun kabrini ziyaretle, akşam okunacak duaya hazırlıkla geçirdim.. Onunla “yanımdaymış gibi” konuştum ve onsuz hayatın ne kadar eksik olduğunu anlattım. Tam üç yıl geçmiş dile kolay, bana 30 yıl gibi geldi ne zormuş.. Nur içinde yatsın o da, kaybedilmiş ve onun kadar iyi tüm anneler de.. Tekrarlayayım, anneniz hayattaysa gerçekten kıymetini bilin, ben bilirdim buna rağmen ‘keşke onunla daha da fazla zaman geçirebilseydim’ diye üzülüyorum.Biraz zaman bulur bulmaz haberleri inceledim, dikkatimi çekenler arasında Amerikan Cumhuriyetçiler Enstitüsü (IRI) Infacto araştırma şirketinin “Türkiye’nin 12 bölgesinde 2013 denekle yaptığı” anket vardı.. Bu ankette Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını isteyenlerin oranı yüzde 44, istemeyenlerin oranı ise yüzde 40 çıkmış. Bunun nedeni olarak ise toplumun “AKP’nin muhalefeti kısıtlama eğilimi içinde olduğunu düşünmesi” gösterilmiş.TOPLUM İKNA OLMUYOR İnternette yapılan anketler artık hiç inandırıcı değil zira internete müdahale ile her anketin sonucu değiştirilebiliyor ki bu “müzik”ten “siyaset”e her konu için geçerli bence.. Ama “yüz yüze, deneklerle” yapılan anketler farklı, dışarıdan bir kuruluş yapmışsa daha da inandırıcı kabul edilebilir. (Her ne kadar “Amerikan” olması da dezavantaj sayılabilir desek bile..)Aynı ankette “Erdoğan’sız AKP’-ye oy vermem” diyenler yüzde 46, “veririm” diyenler yüzde 36 çıkmış.. Ergenekon’a yönelik kuşkuların arttığı, tutuklamaları haklı görenlerin oranının yüzde 30’a düştüğü görülmüş. Bu sonuçlar beni de şaşırttı doğrusu, çünkü “muhalefeti kısıtlama” eğilimi deyince yalnız siyasi muhalefet kastedilmiyor, iktidar partisinden “farklı görüşler”in hatta “eleştiriler”in bile kısıtlanması, baskı altına alınması veya “olmaması için yapılabilecek her şeyin yapılması”dır kastedilen.. Ve medyanın neredeyse tamamı “tek ses” halindeyken bu gerçeğin anlaşılabilmesi oldukça zordur değil mi?DEMOKRASİ RAYINA GİRMELİBurada söylenecek tek şey, yaklaşık 10 yıldır ülkeyi yöneten Hükümet’in “halkın büyük çoğunluğunun da artık fark ettiği baskıları ve yargıyla, tutuklamalarla ilgili ciddi sorunu” bitirmeye çalışmasının zamanının geldiğidir. Önce dış basın bu yanlışları, antidemokratik girişimleri sık sık vurguladı, AB raporları son yıllarda devamlı vurguladı, muhalefet partileri, medyanın bağımsızlığını koruyabilen küçük bir kesimi uyarmayı sürdürdü.. Ama sanki bu uyarılar hiç yapılmıyor gibi veya yapanlar da “muhalefet olsun diye” yapıyormuş gibi aynı yolda devam edildi.Şimdi uyarıların “Türk halkının büyük kesimlerinden gelmeye başladığı” görülüyorsa artık örneğin “o gazeteciler yazdıkları nedeniyle değil, terör örgütü üyesi oldukları için tutuklandılar” türü mazeretlere inanılmadığı da anlaşılıyor demektir. Hükümet hiç değilse bu uyarıyı ciddiye almalıdır.*****3 çocuk daha ‘rızasıyla tecavüz’ istemiş!İzmir Karabağlar Karakolu’nda iki polis tarafından yerlerde sürüklenerek, yumruklarla, yüzü kan oturuncaya kadar tokatlanarak dayak yiyen Fevziye Cengiz, polislerin kendisi için “konsomatris” demesinin de hayatında yarattığı sıkıntıları VATAN’dan Kemal Göktaş’a anlatmış. Dün okuduklarımız, mahallelinin evden çıkmaları için yaptığı baskılar, eşinin iş yerine polis baskını gibi olaylar “bu polis şiddetine verilecek cezaların” çok yönlü olarak ağır ceza olmasını gerektiriyor.. Bakalım bu olayı da tavsatıp polisinden savcısına, kasten yanlış rapor veren doktoruna kadar tüm suçluları kurtaracaklar mı?Bu olay Türkiye’de kadın ve çocukların karşılaştığı ve “göz yumulmak istendiği de açıkça görülen” şiddet olaylarının sadece biri.. Aşağıdaki yazı dehşet verici diğerlerini anlatıyor.Haydi Cumhuriyet savcıları, başlayın hemen dava açma hazırlığına, Adana’da da 12-13 yaşlarında 3 küçük kız canavarların tecavüzüne uğramış, 12 canavar tutuklanmış ama gayet rahatlardır herhalde, birkaç güne kalmaz bırakılıverirler, bunların yaşı da 16-18 arasındaymış, daha kolay.... Savcı ve hakim abileri, onlar olmazsa Adli Tıp, o da olmazsa “bu kızların ruhsal bozukluğu tecavüz öncesine dayanıyor” diyen SHÇEK kurtarır kendilerini..O nedenle dava açılacaksa fazla düşünmeye gerek yok; “bu çocuklar kendi rızalarıyla sapıklarla beraber olmuşlar. Ayrıca ruhsal durumları toplu tecavüzden bile hiç etkilenmemiş, yani kimseyi tutuklamaya filan gerek yok.. Sapıklar serbest bırakılmalı, hatta mümkünse mağdur kızlar ve aileleri hapsedilmeli dir” şeklinde bir müracaat olmalı bence..TECAVÜZCÜLER ‘PÜF NOKTASINI” ÖĞRENDİİzmir’de yüzünde ‘atılan polis tokadı ve yumruklarının morluklarıyla’ fotoğrafı çıkan, dayak görüntülerini tüm ülkenin izlediği kadına 6.5 yıl, onu o hale getiren polislere (derhal işten atıp hapsedeceklerine) 6 ay ceza isteyen Savcı’dan, N.Ç’nin “kendi rızasıyla” onlarca tecavüzcüyle birlikte olduğuna karar veren Mahkeme ve Yargıtay’dan sonra artık yukarda yazdıklarım da olabilir.Bakın zaten daha önceki kararları cin gibi bildikleri ve “ceza almayacaklarına emin oldukları için” tecavüze gayet bilinçli karar verdikleri ifadelerinden belli; “Bu kızlarla parkta bir araya gelip sohbet ediyorduk, cinselliği merak ettiklerini söyleyip kendi istekleriyle birlikte oldular, biz zorlamadık” demişler.RIZA VAR MI RIZA?Duydunuz mu savcılar, hakimler, Yargıtay, SHÇEK, duydunuz mu, böyle demişler..12 yaşındaki çocuklar “cinselliği merak ettikleri için” onları davet etmiş. RIZA var RIZA.. Ruh sağlıkları da bozulmamıştır bu nedenle..Sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, bakanlar hâlâ seminerler, paneller yaparak günler geçirirken, “imza attığımız uluslararası sözleşmeler” için düğün bayram ederken çocuklara tecavüz edenler bu çağdışı “rıza ve ruh sağlığı” bahaneleriyle kurtarılıyor. Oysa “futbolda şike” olayı nasıl da önemliydi ve nasıl da Meclis’i günlerce meşgul edip kıyametlerin kopmasına neden oldu..Çocuk tecavüzü veya kadın vatandaşa polis dayağını hiç Meclis’in ağzından duydunuz mu, yani hiç şike olayı kadar önemsendiği oldu mu? Toplum artık tavrını ortaya koymalı ve bu hukuksuzluğun bitmesini sağlamalıdır, başka bir çözüm yok bilesiniz!
Dün Ertuğrul Özkök’ün yazısını ilgiyle okudum. Sayın Özkök bunca yıl uğraşıp boğuştuktan sonra “hiçbir şeyin değişmediğini” gördükçe bıkkınlık noktasına gelmiş besbelli (ki bu duyguya kapılanların hiç de az olmadığını sanıyorum) artık “ti’ye alma zamanı” diyor.“Türkiye yarım asırlık bir deja vu yaşıyor, birçok konuda işler eskisinden de kötüye gidiyor, yapacak bir şey kalmamışsa tek yol ti’ye almak” şeklindeki görüşü, bu nedenle 2012 için kendisine çizdiği yol haritası bir noktada gayet anlaşılır ve haklı görünüyor. Ama.. Bu ancak onun gibi hayatını sorunları irdeleyip eleştirmekle geçirmiş ve sonuçta bir arpa boyu yol kat edildiğini, adalette, hakta hukukta ve daha birçok konuda ise geriye gidildiğini görerek “eh yetti artık” noktasına gelmiş insanlar için anlaşılabilir. Yani emek vermiş olanlar için..KOLAY YOLU SEÇMEK!Oysa bizde zaten el el üstünde oturup kendi köşesinde hayatını yaşayan, başka hiçbir canlı veya olay için kılını kıpırdatmayıp herşeyi başkalarından bekleyen, sadece kendi kesesini doldurmayı düşünen ve her dönemde yaşamını böyle bencilce sürdüren büyük kitleler var (ki ben bunlara “sadece kendi dibini aydınlatan, başka bir ışık vermekten aciz mumlar” diyorum, süslenip püslenip birbirlerine gösteriş yapmayı bir yaşam tarzı sanıyorlar). Onlar için önemli olan tek şey “kendi hayat standartlarının hiç değişmemesi”, başkalarına yapılan haksızlıklar, ülkelerindeki yanlışlar filan hikaye.. Peki geriye kalanlar da “ti’ye almaya” kalkarsa ne olacak?Ti’ye alma, yani artık ciddi olaylarla dalga geçme bir kaçış, bir “kolay yolu seçme” değil midir?OLUMSUZ DEĞİŞİMTürkiye bugüne kadar çok ümitsiz dönemlerden geçti, evet herkes kabul eder ki “adaleti sağlayacak tek merci olan yargı”nın bile rayından çıktığı, yüksek yargının bile fahiş hatalar yaptığı hiç görülmemişti.. Medya hiçbir zaman bu kadar ağır siyasi baskı altına alınmamış, bu kadar “tek sesli” olmamış, suçunu bilmeyen (ve bir türlü söylenmeyen) insanlar yıllar boyu cezaevlerinde mahkum gibi tutulmamıştı. Hiçbir dönemde polis “korumakla yükümlü olduğu” vatandaşlara çekincesizce saldıracak cesareti bulmamış veya buna zaten yeltenmemişti. Bunlar ve daha birçok konudaki olumsuz değişim ülkenin geleceği açısından, toplumun morali açısından işte böyle bir umutsuzluk ve kaçma duygusu yaratabiliyor.Ama herkes kolay yolu seçecek olursa veya bugüne kadar herkes kolay yolu seçseydi acaba nerede olurduk? On sene sonra nerede oluruz, ya bugünleri de ararsak?Bu “Ti’ye alma” konusunu tartışmak lazım bence!*****Ne demek ‘teröristler de çıkar’?Eski YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan’ı ben de çoğumuz gibi önce “hukuku iyi bilen ve hukuka saygılı, kolay yanılmayan dürüst bir hukukçu” olarak tanıdım, aynen eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’i de böyle tanıdığım gibi.. Ve enteresandır bilim adamları siyasete girdiğinde onlara bu yeni kimlikleriyle bakmayı (bazı militanlaşan isimler dışında) başaramıyorum. Hala ikisi de “sade hukukçu” benim için.Emine Ülker Tarhan, partisinin “tutuklu milletvekillerine tahliye yolu açacak yasa teklifi” konusunda “yasalaşırsa tecavüzcüler de, teröristler de cezaevinden çıkar” diyen Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e “Bunları birbirine karıştırarak halkı yanıltmayın, bir takım cinsel istismarcıların salıverileceğini söylemek konuyu istismardır, popülizmdir” demiş. Rıza Türmen ise “Bakan Ergin yargılama süresiyle ‘tutukluluğu’ birbirine karıştırıyor, ikisi farklı şeyler” diyor.SUÇLU, SUÇSUZ AYNI KEFEDE!Bu hukuki açıklamalar yapılmasa bile “elde suçlayacak delil olmadan, insanları önce hapsedip sonra iddianame yazarak, hala tek bir mahkumiyet kararı çıkmadan” aylar, yıllar boyu cezaevinde tutulan gazeteciler, milletvekilleri ve sivil-asker diğer kişilerle “tecavüzcülerin ve gerçekten terörist olduğu bilinen” kişilerin aynı kefeye konması mantıken de kabul edilir bir durum değildir. Gerekiyorsa yasa bunları ayıracak şekilde çıkarılır.Yüzlerce insanı “Ergenekon” diye toplayarak ortaya delil koymadan özgürlüklerini elinden almak hiçbir demokrasi anlayışına sığmaz, hiçbir mazeret götürmez ve bunu AB de, birçok uluslar arası örgüt de defalarca raporlarıyla anlattı. Eğer Türkiye’de demokrasinin kırıntısı varsa bu “partiler arası çekişme” konusu olmayacak bir konudur artık ve acilen çözülmek zorundadır! *****Veteriner faaliyette!Şişli Belediyesi Veterineri Gönül Koç internette “ne kadar hayvansever bir hekim olduğu ve benim haksız eleştirilerimle karşılaştığı” gibi bir faaliyete başlamış gördüğüm kadarıyla.. Beni yaptıklarını anlatmaktan vazgeçirmeye çalışıyor. Oysa ben “son bir yıl içinde şahit olduklarım” dışında çok basit bir soru sordum, dedim ki; ‘Ben bir gün önce bu parktaki kedi ve köpekleri ellerimle besledim, bebek kedileri yuvalarına yerleştirdim. Ertesi gün geldiğimde herşey dağıtılmıştı ve üç kedi dışında kedilerin hepsi, köpeklerin çoğu kayıptı. Sizin geldiğiniz, ve orayı dağıttığınızı bir belediye görevlisi söyledi. Bu hayvanlar nerede bana bildirin’..Eğer öldürülmemiş olsalar cevabını kolayca verirdiniz, veremediniz. Daha önce yapılanları ve belediyenin tutumunu da yakından izlediğime göre daha ne konuşuyorsunuz? Benim okuyucum “doğru olmayan hiçbir bilgiyi asla vermeyeceğimi ve haksızlık yapmayacağımı” çok iyi bilir, onun için hiç zahmet etmesinler, hayvanları keyif için yok etmekten çekinmeyen, bir yandan da üç beş hayvana bakıp hayvansever görünenlerle sonuna kadar mücadele edeceğim!Bu arada Haytap İzmir Temsilcisi Esin Önder bildirdi; “ev hayvanları borç dolayısıyla haciz edilemez”miş, bunu da ekleyeyim, zaten bir belediyenin Antalya’daki hayvanı kurtarmaktan önceki gö-revi de kendi ilçesindeki sokak hayvanlarını korumaktır.
Bu “gizlenmeye ve cezasız bırakılmaya çalışılan polis terörü” suçluların korundukları anlaşıldıkça giderek yaygınlaşıyor ve ülkenin en önemli şiddet sorunu haline dönüşüyor. Geçen Temmuz ayında İzmir Karabağlar Karakolu’nda polislerden resmen işkence gören Fevziye Cengiz’in “iki polisin kasıtlı saldırısından ve tekme-yumruk yerlerde sürüklenmesinden sonra çekilen fotoğrafları” dün VATAN internet sitesindeydi. Kadının yüzünün yaralandığı, ağır darbe yediği açıkça belli..Ama sonra ne olmuş; rapor yazan doktor bunun “basit ekimoz” olduğunu bildirmiş ki “ekimoz” tıbbi teriminin anlamı ne olursa olsun başına eklenen “basit” ile ne yapılmak istendiği ortadadır. Zaten dayak yiyen kadın doktoru görmeden önce “içeri dalan polisler” ona direktifi vermişler besbelli. Fevziye Cengiz ve ailesine her türlü tehdidi yapan, “sizi yaşatmayız” diyen polislerin doktora ne diyeceği tahmin edilebilir.BİLİRKİŞİ DE POLİS!Sonra efendim; işkenceci polislere 6 aydan 1.5 yıla kadar (bu hapisten kurtulmaları demek oluyor), ağır şiddet gören kadın vatandaşa ise 6.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açan müthiş (!) Cumhuriyet Savcısı’nın tayin ettiği bilirkişiler ki kendileri polis memurları imiş, kamera görüntülerinin sadece bazı yerlerinden fotoğraflar alarak soruşturma raporuna yorumlarını da ekleyip çekilmişler. Bu yorumlarda “kadının dövülmekten çok mukavemet etmesinden dolayı zarar gördüğü” yazıyormuş.DAYAĞI SESSİZCE KABULLENİki polisin attığı amansız dayağı tüm Türkiye izlediğine göre bu rapora göre demek ki vatandaşa tekme tokat yumruk girişen polislere bu vatandaş kadın olsa bile mukavemet etmeyecek. Sessizce dayağın, işkencenin bitmesini bekleyecek. İstenen o!Ve sonuçta bakıyoruz, Tabip Odası Başkanı Erdener Özer “Olayın mutlaka araştırılması, incelenmesi gerekir” diyor.. İzmir Valisi Cahit Kıraç “Mağdur aileye destek vermek istiyoruz, olayın takipçisi olacağız” diyor.. Adalet Bakanı’nın, İçişleri Bakanı’nın, İzmir Emniyet Müdürü’nün veya Kadın ve Aile Bakanı’nın bir açıklaması duyulmuyor.POLİS, ÇOCUKLARI DA DÖVMÜŞDaha neyi araştıracaksınız, olay herkesin açıkça görebileceği şekilde tabak gibi ortada.. Bu yuvarlak laflar, olayın “geniş zamanlara yayılması” cezalandırmanın asla gerektiği gibi yapılmayacağını gösteriyor. Bugüne kadar kadın ve çocuklara yapılan her tür şiddet olayında olduğu gibi suçlular kurtarılmaya çalışılacak. Hele polis oldukları için daha da çok gayret edilecek.Dün gazetelerde “sokakta yaşayan bir grup çocuğun kendilerine dayak atıp işkence yaptığını söyledikleri polisler hakkında suç duyurusunda bulunduğu” haberi de vardı. Katıldığım son panelde bir profesör ise “dayak ve şiddet olaylarının New York’ta daha fazla görüldüğünden” filan söz ediyordu. Profesörün anlayışı bu olursa polisinki de öyle oluyor işte..Oysa yanlış efendim, New York’ta şiddetin azaltılması için suçlulara en ağır cezalar verilirken “görevini kötüye kullanan, suçlu polislere” de hiç acınmadı. Derhal işlerini kaybettiler ve ağır hapis cezalarını da aldılar. Bilmeyen Prof sussun bari.Türkiye’de çocuk, öğrenci, kadın, erkek önüne kim çıkarsa önce dayakla işe başlayan, Hopa’da gösteri yapan gençlere bile polis otosunda “işkence ve taciz” yapan bu polis anlayışı onları cezadan kurtararak değiştirilemez. İzmir’deki dayak olayını gerçekleştiren ve izleyen polisler, yalan rapor veren doktor, istemesi gereken cezaları “suçluyla mağdurun yerini değiştirerek” dava açan Cumhuriyet Savcısı, yalan rapor hazırlayan sözüm ona “bilirkişi” polislerin hepsi yargılanmalı ve cezalarını almalıdır. Aynen “sokaktaki çocuklara, Hopa’daki göstericilere şiddet uygulayan polislere yapılması gerektiği gibi..Valiler, bakanlar, Tabip Odası başkanları 5 ay önce olmuş olayları bunca zaman içinde çözmekle yükümlüdür, takipçisi olmak ise medyanın görevidir. Ve biz mutlaka olacağız, asla unutulmayacak.Toplum ilgili bakanların açıklamalarını bekliyor!*****Kızılay Başkanı’ndan mektup!Van depremi sonrasındaki ihmaller ve eksiklerle ilgili yazılarım nedeniyle Kızılay Genel Başkanı Ahmet Lütfi Akar’dan bir mektup aldım. Kızılay’ın Van depreminden sonra hemen harekete geçerek ilk etapta bölgeye 30 bin çadır ulaştırdığını, bugüne kadar 51.113 çadırın afetzedelerin kullanımına sunulduğunu, bu çadırların “soğuktan koruyucu özelliği” olduğunu ama bunların yanında yeterli battaniye, soba, uyku tulumu vs’nin de gönderildiğini açıklıyor.NEDEN ÇADIRLAR YETERSİZ?İklim koşullarına daha dayanıklı prefabrik “Mevlana Evleri” de (3294 adet) gönderilmiş ve Mevlana Kentler oluşturulmuş. Mobil mutfaklar ve gezici yemek ekipleri ile sıcak yemek sağlanıyormuş. Aralık ayında da “2000-2500 adet konteyner ev” depremzedelerin kullanımına sunulacakmış. Kızılay Başkanı Akar yapılanları uzun uzun açıklamış, ben de okuyunca depremzedeler adına sevindim ama depremden hemen sonra Van’dan gelen şikayet çığlıkları yardımların “tam zamanında” ulaşmadığını, çadıra ihtiyacı olmayanlara birkaç adet verilirken çok sayıda ailenin özellikle yalnız kadınların çadır alamadığını, çadırlarda soğuktan ölen çocukları anlatıyordu.Tabii Kızılay’a; bu kadar zengin, devlet imkanlarının bu kadar seferber edildiği bir kuruluşta ve üstelik “fay hatları üzerinde bulunan bir ülke”nin Kızılay’ında neden sadece 50 bin çadır olduğunu, Ankara ve Erzincan’da bulunan çadır üretim tesisleri şimdi çift vardiya çalışarak üretimi yılda 16 binden 30 bine çıkardığına göre bunun neden çok daha önceden yapılmadığını sorabiliriz.Acil dönemde çadır yerine önce “prefabrik yapılar”ın sevk edilmesinin zor olduğunu, bu nedenle Aralık’ta göndereceklerini söylüyorlar, dondurucu soğukta karlar altında yaşamak zorunda insanlardan söz ediyoruz. Ayrıca her şeylerini kaybettikleri için normalden daha çok üşüyeceklerine de şüphe yok. Bu prefabrik evler Van’a ulaştı mı? Gitmeleri 2 ay zaman mı alıyor, yoksa “olası bir deprem” için hazır mı değiller?DAHA FAZLA HAZIRLIK GEREK!Bundan sonra da Türkiye’nin birçok ili deprem tehlikesi altında olduğuna ve belediyeler “binaların güçlendirilmediğini” itiraf ettiğine, deprem konusu Hükümet tarafından da “ancak deprem olunca” hatırlandığına göre artık “çok daha fazlasına hazırlıklı” olarak beklemesi gerekiyor Kızılay’ın.. Her ihtimali göz önüne alarak! (Not; Kızılay Başkanı’na açıklama için teşekkür ederim.)
Dün Bilgi Üniversitesi’nde “Hiç mi vicdanınız sızlamadı” başlığıyla yapılan, Kadın ve Aile Bakanı Fatma Şahin’in, CHP Grup Başkanvekili Ülker Tarhan’ın, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun da katıldığı paneldeydim. Bunu daha sonra yazacağım ama önce Türkiye’de kadın ve çocuklara karşı şiddette son duruma bakalım.***Toplum daha N.Ç davasındaki skandalın; mahkeme ile Yargıtay’ın “12 yaşındayken 26 kişinin tecavüzüne uğrayan çocuk” için “rızası ile beraber olmuştur” şeklindeki akıl dışı, çağ dışı kararlarının şokunu atlatamadan arkadan Siirt davası skandalı geldi.Aralarında Okul Müdür Yardımcısı Fahrettin Kuzu’nun da bulunduğu “Siirt’te çocuklara toplu tecavüz sanıkları” da kurtarılacak besbelli artık.. Kısa süre önce köşemde “mahkeme ‘çocukların ruh sağlığı bozulmuştur’ şeklindeki Adli Tıp Raporu’na bakarak suçluların tahliye taleplerini reddetti” haberini yorumlamış, bu “çocuk tecavüzünde ruh sağlığı bozulması-bozulmaması, çocuğun rızası olması-olmaması” saçmalıklarını tartışmıştım (ki bunu sık sık yapmam için her türlü şart mevcut.. Ve aynı olaylar inatla tekrarlanıyor.)BÖYLE YASA OLMAZ OLSUNYargıtay’ın N.Ç davasında “çocuğun rızası” muhabbetine girmesinden hemen sonra (bir “üst mahkemenin iflası” olur bu karar ve yıllar yılı unutturulmaz, dünyaya rezil oluruz onu da söyleyeyim) tekrar Siirt’teki çocuk tecavüzü vahşetine dönüldü ve 35 kişinin iki yıl boyunca tecavüz ettiği 4 kız çocuğun ruh sağlığının “aslında daha önce bozulmuş olduğu” iddia edildi.. Üstelik Kadın ve Aile Bakanlığı’na bağlı ve çocuklarla yakından ilgili bir kurum olan SHÇEK yaptı bunu.Demek ki SHÇEK tecavüzcü öğretmen dahil 35 kişinin ağır ceza almasını istemiyor. Aksi takdirde “mağdur çocukların daha önce ruh sağlığı bozuk veya değil, ikisi kardeş 4 çocuğa tecavüz eden sapıkların en ağır cezayı alması için” ellerinden geleni yapmaları, suçluların cezasını hafifletecek mazeret üreteceklerine, “mağdur çocuklarda ruh sağlığı bozulması veya rıza arayan” adalet dışı, insan haklarına aykırı yasalara da karşı çıkmaları gerekirdi.Öte yanda, çocukların ruh sağlığı önceden bozuksa, böyle çocuklara tecavüzün cezası daha da ağır olmalı.. Hem çocuk olmasından, hem de ruh sağlığının yerinde olmamasından yararlanarak tecavüz etmişler demek ki! Bu nasıl yasadır ki böyle bakacağına “çocuğa 26 kişi tecavüz etmiş ama ruh sağlığı bu olayla bozulmamış, daha önce zaten bozukmuş” gibi bir budalalığı kabul edebiliyor.SUÇLULAR KURTARILACAKBu davalar öyle hukuk dışı bir hale geldi ki; adeta suçlular “çocuk kendi rızasıyla tecavüzü kabullenmiştir” rezaleti ile kurtarılamıyorsa “ruh sağlığı önceden bozuktu” denerek kurtarılmak isteniyor gibi.. O da olmazsa Adli Tıp’tan gelen “mağdura karşı” raporlar kurtarıyor. Neden acaba, yoksa aslında bu olayların önlenmesi istenmiyor mu, başka ne gelebilir akla?Başta ümitlendik ama öyle anlaşılıyor ki toplum daha uzun süre “şu yapılacak, bu yapılacak” toplantıları ile oyalanırken, Meclis’i zorlaması gereken kurumlar zaman kaybederken diğer tarafta tüm “çocuğa tecavüz” davalarının ve İzmir’deki “karakolda kadına polis işkencesi” gibi olayların sanıkları hafif cezalarla kurtarılacak.KADIN ÖRGÜTLERİ BİRLEŞMEZSE..Bunun sorumluluğuna da “kendilerinden çok önce, kadın ve çocuğa karşı şiddeti önlemek için yıllarca mücadele vermiş” diğer örgütleri dışlayarak ön almak için tek başına ortaya çıkan bazı kadın grupları ortak olacak.. Örneğin “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” henüz yeni bir örgüt ama yanına ünlü sanatçıları alarak gösteriler yaparken, çok sayıda önemli ve deneyimli kadın kuruluşunu bünyesinde barındıran “Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu”nun bile bundan hiç haberi olmuyor.EĞER YALNIZ YÜRÜMEYECEKSEN..Onlarca yıldır medyada kadın ve çocuğa şiddete karşı çıkan ve çoğu kez “tek başına mücadele” sürdüren benim gibi gazetecilerin haberi olmuyor. Olsaydı, o gösteriler 100-200 kişi yerine 500-700 kişiyle ve Türkiye’nin tüm kuruluşlarıyla yapılırdı. Senelerdir uğraşılan ama ancak “bir arpa boyu yol katedilen” bu konu “öne geçme, diğerlerini yok farzetme” gibi sıradan düşüncelerin olmamasını gerektirecek kadar önemlidir.Mağdur kadınlara “Asla yalnız yürümeyeceksin” diyorsanız, siz de büyük kalabalıklarla, tüm ülkenin temsilcileriyle yürümelisiniz. Çünkü özellikle bu kadar inatla hakkın-hukukun hiçe sayıldığı ve bir türlü ilerleme kaydedilmeyen bir konuda ancak “birlikten güç doğabilir”.. Ama bu tablo her zaman ortaya çıkabiliyor ve çok üzücü doğrusu!
Pazar günü öğlen saatinde TRT’de Fuat Keyman, Oral Çalışlar, Fehmi Koru ve Mustafa Erdoğan’ın programında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarının bir kısmını izledim. Kılıçdaroğlu’na birçok konuda karşı çıkabilir, kıyasıya eleştirebilirsiniz ki bu her zaman fazlasıyla yapıldı- ama baştan beri her olayda, her icraatta tümüyle iktidarı destekleyen kişilerin karşısına tereddütsüz çıkıp soruları cevaplamasını, demokrasiyi bu özgürlükle gerçekten uygulamasını ancak takdir edebilirsiniz.Başbakan Erdoğan veya Cumhurbaşkanı Gül bugüne kadar genellikle “kendilerine yakın duran” gazeteci ve akademisyenlerin katıldığı programlara çıktılar, iktidar partisi milletvekilleri ise zaten TV programlarına katılma veya açıklama yapma özgürlüğüne sahip değiller, oysa Kılıçdaroğlu’nun bu konuda kırmızı çizgileri yok, herkesle konuşabiliyor, herkesin konuşmasına hatta milletvekillerinin kendi partilerine zarar vermesine bile tahammül gösteriyor (ki AKP Grup Başkanvekili Canikli’ye bile “bu kadarı da fazla” dedirterek.).ELEŞTİRİDEN KORKMADAN..Demokrasiye gerçekten inanan partiler, siyasetçiler tartışma programları için hiçbir zaman “orada eleştiri yapılıyor, demek ki bize karşılar, katılmayalım” demez (bkz Fransa, İngiltere gibi ülkelerin tartışma programları).En demokratik şekilde tüm partilere gerekli soruları soran ve doğal olarak da en çok icraatlardan sorumlu “iktidar partisinin uygulamalarını, yöntemlerini” tartışan programlardan kurtulmak için çözümü; “taraflı” olduklarını öne sürmekte ve onların ekrandan kaldırılması için elinden geleni yapmakta aramaz. Özellikle de tüm kanallar “gerçekten taraflı” programlarla doluysa ve bunlara hiçbir tepkileri olmuyorsa..Bir iktidar, bir yanda bunları yaparken veya yazdıkları kitaplar, yazılar nedeniyle cezaevine gönderilmiş gazetecilerin aslında “terör örgütü üyesi oldukları için hapsedildiklerini” söylerken, demokrasinin can damarı olan “ifade özgürlüğüne, basın özgürlüğüne” saygılı olduğuna inandırabilir mi?İşte Pazar günü Kılıçdaroğlu’nun en ufak bir rahatsızlık duymadan kendisine muhalif, hemen her programda eleştiren gazeteci ve akademisyenlerin her sorusuna cevap vermesini izlerken bunları düşündüm!*****Füze kalkanı tehditleri sürüyor!İran daha önce de aynı tehdidi savurdu, ben daha önce de o tehdidin arkasından aynı soruları sordum, gelen panik mektuplarına bakılırsa hiç şüphe yok “başta Kayseri halkı olmak üzere” milyonlarca vatandaş da soruyor ama tek cevap, tek rahatlatıcı açıklama yok Hükümet’ten..ABD’nin casus uçağı Sentinel İran tarafından ele geçirilmiş. Amerika yalanlıyor, onlar görüntülerle cevap veriyor ve İran’lı bir vekil “ele geçen casusluk araçları geri verilmez, ABD istese de bu uçağı geri vermeyeceğiz. Eğer İran’a herhangi bir saldırıda bulunurlarsa önce Malatya’daki füze kalkanı sistemini hedef alacağız. Bu İran’ın hakkıdır ve kesinlikle yapılacak” açıklaması yapıyor..BİZE NE ABD-İRAN KAVGASINDAN?Daha önce İran’ın Milli Savunma Bakanı söylemişti, şimdi de İranlı vekil söylemiş, peki Türkiye’den hiçbir cevap verilmediğine göre biz bunları duymazdan mı geleceğiz? “İran’da nükleer tehdit var, bölgeyi huzursuz ediyor, öyleyse biz de ateşe atlarız” mı diyeceğiz, bu mudur?İyi de vatandaş olarak baktığında nükleer tehdit İran’da da var, İsrail’de de var, Rusya’da da var, bunların nöbetçiliğini yapmak bizim işimiz mi? ABD ile İran kapışacaksa neden önce biz hedef olacağız?TÜRKİYE’Yİ FEDAİ SEÇTİLERAvrupa ülkelerinin bu “füze kalkanını istememe” sebebi buydu, başka ülkelerin kapışmasında da kendileri okka altına gidecek, direkt olarak füze kalkanının hedef olmasından, bulunduğu bölgenin ve halkın zarar görmesinden kurtulamayacaklardı. Baştan reddettiler, biz ise anında kabul ettik. Çok kahramanız ya, aman halel gelmesin.. İlk günden beri “bu riskleri ve ayrıca kalkanın biyolojik tehlikelerini” soruyor, Hükümet’in toplumu bilgilendirmesi gerektiğini hatırlatıyoruz ama tık yok.ABD, İsrail ya da bir başka ülke ile İran’ın kapışmasında “ilk hedef olacağımız”ın defalarca açıklanması üzerinde durulacak ilk konudur ve “Şike Yasası”nın sebep olduğu kargaşayı görünce böylesine hayati bir konudaki bu umursamazlık insanı korkutuyor. Hükümet’in en kısa zamanda İran’ın ısrarlı tehditlerine cevap vermesi ve topluma açıklama yapması gerekir.*****Dişiler ülkeyi terk etsin!İzmir’de polislerin kadın dövmesi olayı ve buna bütün Türkiye’nin “izleyerek” şahit olması, utanmadan iki erkek bir kadına sille tokat girişmeleri... Dayakçı polislerin tepelerindeki kamerayı bile takmamaları, Adli Tıp’taki doktorun yanına “şiddete uğrayan kadın” girmeden içeri dalıp onu baskı altına almaları, daha sonra mağdur kadın vatandaşı ve ailesini ölümle tehdit etmeleri... Doktorun, kadının uğradığı şiddeti saklayan rapor yazması...Savcının akıl almaz ve kendisi sorgulanmayı hak edecek şekilde “polisleri hapis cezasız kurtaracak ama mağdura ağır ceza getirecek” karara imza atması... Bu son olay gerçekten bugüne kadar sabrımızı taşıran diğerlerinin üstüne tüy dikti. O diğerlerini de hatırlayınca Türkiye’de artık alenen, açıktan açığa yargısından Adli Tıp’ına kadar “kasıtlı ve fütursuz bir kadın düşmanlığı” olduğunu kabul noktasına geliyoruz.KAÇSINLAR MI, NE YAPSINLAR?Hatta N.Ç. olayındaki dehşet verici mahkeme ve Yargıtay kararlarını, Siirt’te “4 öğrenciye toplu tecavüz” olayında yine suçluları kurtarma gayretlerini hatırlarsak “kadın ve çocuk düşmanlığı” diyebiliriz. İnsanın midesi bulanıyor uzay çağında bu ilkelliği, bu iğrenç olayları ve iğrenç kararları görünce.. Ne yapsın “dişi doğanlar” yani, polise bile güvenemiyorlarsa, şiddet uygulayanların-tecavüz edenlerin arasında polisler de varsa ne yapsın kaçsınlar mı? Yoksa kız çocuk doğuranlar yavrularıyla ülkeyi mi terk etsin?Bunu yapamayanlar sonsuza kadar alçakların saldırısına mı uğrasın? Adalet olmayınca vatandaş buraya varıyor işte!
Artık bu ülkede “yargıya, adalete güvenim var” diyebilen kaç vatandaş var bilmiyorum ama giderek hızla azaldığına hiç şüphe yok. Tek tek saymak sayfalar dolduruyor, saymayalım ama yine söylemeden geçemeyeceğim; çocuk tecavüzcüleri, kadın katilleri, uluslar arası soyguncular, kadın vatandaşı karakolda tekme tokat döven polisler serbest iken, onlara ağır ceza isteyeceğine işkence gören ve tacize de uğrayan kadına ağır ceza istemiyle dava açan savcılar, iddianamelere “sehven” yalan bulgular ekleyen emniyet sorgulanmadan ortada dururken “parasız eğitim” için pankart açan öğrenciye 25 yıl hapis istemiyle dava açılıyorsa o ülkede yargıya güven sıfırlanır, olay budur.Hopa’da gösteriye katılarak demokratik hakkını kullanan insanlar, gençler polis tarafından gözaltına alındıktan sonra “polis otosunda 3 saat dövüldüklerini”, kadın olanlar “taciz” de edildiklerini anlatıyor. Bunları yapan polisler cezalandırıldı mı? Hayır. Cezalandırılacaklarına dair bir ümit var mı? Hayır. Böyle adalet olur mu? Hayır. İşte bu!TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLMAK NE KOLAYMIŞİnsanlar önce tutuklanıyor, savcıların “neye dayanarak verdiğini kimseciklerin anlamadığı” kararlarla cezaevlerine tıkılıyor ki pankart açan öğrenci veya Hopa’da protestoya katılan genç olması fark etmez, hepsine “terör örgütü üyesi” etiketi hazır- sonra tepkiler ayyuka çıkarsa serbest bırakılıyorlar. Hopa olayında örneğin 28’i bir anda serbest bırakıldı..Neden ve nasıl? Şöyle, zaten “elde delil olmadan, uyduruk kıytırık iddialarla” tutuklandıkları için aynı uyduruklukta kararlarla U dönüşü yapmak da zor olmuyor.İZMİR’DE KIYAMETİzmir önceki gün ve dün “İzmir Emniyeti’nde polisler tarafından işkence gören, yerlerde sürüklenip dövülen bir kadın vatandaş”la gündemdeydi, dün buna “İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne düzenlenen operasyonda ‘mahkemenin serbest bıraktığı 26 kişi’ için özel yetkili savcılar tarafından yapılan itirazla tutuklanma kararı çıkarılması” eklendi.NE TÜR BİR ‘ÖZEL YETKİ’?İnsanın bu tür olaylara akıl sır erdirebilmesi mümkün değil ama sadece haberi okuduğunuzda ne görüyorsunuz? Mahkeme serbest bırakmış, demek ki “tutuklamak için suç, yeterli bir delil” bulamamış, daha sonra “özel yetkili savcılar” tutuklamaya karar vermişler. Demek ki ellerinde “KESİN SUÇ DELİLLERİ” var, öyle olmalı..İyi de bu “özel yetkili savcılar”ın verdiği tutuklama kararlarında yıllar sonra bile delil ortaya çıkarılamıyor ama içeri atılan da çıkamıyor. Bir suçu yoksa bile yıllarca kendisi de ailesi de “suçlu” etiketiyle yaşatılıyor. Sonra serbest bırakılsalar da, “pardon yanlışlık olmuş” dense de, AİHM bu hukuksuzluklar nedeniyle verdiği cezaları (sorumlu hakim ve savcılara değil, millete kesilen cezalar) o giden yılları ve çekilen acıları kimse telafi edemez.MİLLET ÖĞRENMELİEğer bu durum bir büyükşehir belediyesinin 26 elemanı için söz konusu ise ve o belediye çalışamaz hale gelene kadar baskı aralıksız sürüyorsa yine telafi edilemez. Demek ki İzmir veya keyiflerinin uygun gördüğü bir başak il için sorun yaratmak gayet kolay, “özel yetki” yeterli!Ama artık bu özel yetkiler, bir mahkemenin verdiği kararın kolayca yok sayılması filan iyice adaletin “suyunu” çıkardı. Neden özel yetki gerekiyor, İzmir’de tutuklananlar “hangi kesin delillere” dayanarak tutuklandılar açıklanması gerekir. Millet kendini iyice “sürü” gibi hissetmeden bu açıklamalar yapılmalı. Adalet Bakanı “adalete güveni” gözetmelidir!GÜLDÜREN VURGULARBu olaylar arka arkaya gerçekleşirken TÜSİAD’ın ve Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “yargının bağımsızlığı, siyasallaşmasının önlenmesi ya da buna izin verilmemesi” gibi vurgularının insanı ancak gülümsettiği de ortadadır sanıyorum.*****Balyoz, Özkök, Yalman ve Büyükanıt...Balyoz davasında sorgulanan komutanların çoğu bu davadaki hatalardan, yönetim kademesi tarafından nasıl yalnız bırakıldıklarından söz ediyor. Ki haklılar tabii, öncelikle “orduda bunca gizli işin, planın döndüğü iddia edilirken ordunun başındaki kişilerin ‘vardır da diyemem yoktur da’ havasındaki ciddiyetten uzak tutumu” nedeniyle haklılar.Hem de eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın “Böyle bir darbe hazırlığı iddiası varsa bunu en iyi bilecek ve konuşacak 4 kişi vardır; ben, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ” şeklindeki sözleri (ve sonradan “konuşacağım” demesine rağmen susması) nedeniyle vardır. Deniz Hakim Albay Cumhur Eryüksel, Hilmi Özkök’ün “Özden Örnek’e ait olduğu söylenen ve bu iddiaları başlatan günlükleri” Örnek’in Deniz Kuvvetleri Komutanı olmasına kadar gizlediğini anlatmış.Yüzlerce asker, sivil bu iddialarla (sonradan ortadan kaybolan Haham’ı da unutmayalım) cezaevindeyken eski Genelkurmay ve kuvvet komutanları nasıl kenara çekiliyorlar anlaşılmaz ama yargının onları “bir kenara ayırması, Yalman’a o sözünü bile sormaması” daha anlaşılmaz değil mi sizce de?
Türkiye’nin benim de şahit olduğum kadarıyla “Türkiye’nin en başarılı ortopedist doktorlar”ından biri olan Deniz Algün (İstanbul Cerrahi Hastanesi) geçenlerde İngiltere’de geçmiş bir olayı anlattı. Haberi gazetede görmüş; İngiliz hakim, bir gece üç İngiliz kızı teşhircilik yaparak rahatsız eden tacizciye 7.5 yıl hapis cezası verince “fazla olmadı mı” diye soranlara (yanlış hatırlamıyorsam) 3.5 yılı işlediği suç için, geriye kalanı “İngiliz kızlarının ‘gece rahatça dolaşması’ konusunda korku yarattığı için” demiş.İşte hakim böyle “dürüst ve toplumu koruyacak şekilde” karar verirse o ülkede aynı suçu işleme oranı artamaz. Bizde durumu biliyorsunuz; çocuk tecavüzcülerine, 25-30 kişinin bir çocuğa tecavüzüne (ensestin ise lafı bile edilmiyor), çocuklara dedelerle nikah kıyılarak “yasa yardımıyla tecavüz”e, kadın tecavüzcülerine, katillere, trilyonlar götürmüş hırsızlara ceza verirken hakimlerin eli titriyor (araya siyasi himayeler, yargıya müdahaleler dahi giriyor) ve hatta hepsini bir anda bırakıveriyorlar.POLİSLERE EN AZ 10 YIL..İzmir’de ailesiyle birlikte eğlenmeye giden Fevziye Cengiz isimli kadına, eşi kimliğini almaya gittiği sırada hakaretle başlayan polis saldırısının karakolda nasıl ahlaksızca “aşırı şiddet”e dönüştüğünü, iki tane iri kıyım sivil polis onu yumruklarla döverken resmi kıyafetli polisin nasıl seyrettiğini hepimiz gördük. Kadın ayrıca “cinsel taciz”de bulunduklarını da anlatmış. Bu görüntü İngiltere’de veya hukukun doğru işlediği bir başka Batı ülkesinde savcının önüne gelseydi iki tarafı dinlemesine bile gerek kalmadan direkt “en az 10-15 yıl”dan başlayan ceza istemiyle dava açardı.YENİ HUKUK SKANDALITürkiye’de ise konu kadınla ilgili olunca şaşmaz şekilde “beklenen hukuk skandalı” aynen gerçekleşmiş ve savcı kadın döven polislere (inanmanızı bekleyemem ama zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması suretiyle ‘basit yaralama’dan) 6 aydan 1.5 yıla, ağzına,burnuna, kafasına, vücuduna en ağır darbelerle dövülen kadına ise “kamu görevlisini yaralamak ve hakaret” suçlarından 6.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açmış.Polisten resmen işkence gören (ve lakin bunu savcının göremediği) Fevziye Cengiz dün konuşmuş ve kendisinin “küfür, saldırı gibi bir şey yapmadığını, şu anda psikolojik tedavi altında olduğunu ve karakol görmek istemediğini” söylemiş. Kimin başına gelse aynı şeyleri hissederdi ki kamera görüntülerini izleyenler bile hissediyor. Gerekirse AİHM’ye gideceğini söylemiş, evet gitmeli, nasılsa Türk yargısı İnsan Hakları Mahkemesi önünde yeterince sabıkalı durumda bir de bu eklensin.BİZE ÖDETECEKLERAma sonuçta o cezaları “YANLIŞ KARARLAR VERMEKTE İSRARLI” hakim ve savcılar değil, biz vatandaşlar ödeyeceğiz.Hemen “flash back” yapalım, kısa süre öncesine dönerek “Bu ülkede çocuğa tecavüz eden 25-30 kişinin söz konusu olduğu” davada mahkeme ve dahi üst mahkeme Yargıtay “çocuğun tecavüzde rızası olduğu”ndan söz edebilmiştir, öylesine hilkat garibesi, ucube bir tablodur ortadaki. Her skandal beklenir yani. Burada da mazereti bulmuşlar; “kadın polisi itmiş” veya “kolunu tırmalamış”. İzliyorsun videoyu kabadayılığını kadın döverek kanıtlayan herifler tekme tokat, yumrukla ve iki kişi girişmişler mağdura..B u savcı izlemez m, yoksa duyguları mı körelmiş?POLİSLERİ KURTARACAKLARDemek bir tarafta bu ağır işkence, diğer tarafta kol tırmalama (ki buna da inanmıyorum, kendini korumaya çalışırken ya da hakaretlere çıldırınca olmuştur) varsa kol tırmalayan10 kat fazla cezayı hak edecek. Zira polislerin cezasının alt sınırı 6 ay olduğu için onları hapissiz kurtaracaklar. Aynen kadın ve çocuk tecavüzcüsü alçaklara yaptıkları gibi..FATMA ŞAHİN VE HSYK!Bir savcı “vicdanı sızlamadan” böyle bir karara nasıl imza atabilir bilmiyoruz, anlamaya çalışmak da gereksiz artık, onlar başka bir gezegenden gelmiş olmalılar. Ama..Kadın Bakanı Fatma Şahin “Bakan olarak” bu savcı ile kararını HSYK’ya kendisi şikayet edebilir ve soruşturma açılmasını isteyebilir. Bu durumlarda “savcı ve hakimler” verdikleri kararlarla o suça ortak olma suçu işliyorlar.Onların da cezalandırıldığını görmek istiyoruz, yeter artık!*****Meclis’i yalnız şikeciler ilgilendiriyor!TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner yaptığı anayasayla ilgili konuşmada “istediklerinin herhangi bir anayasa olmadığını” söyledikten sonra yeni anayasada olmasını istedikleri bir dizi madde sıralamış. Özgürlüklerin çekincesiz korunduğu, hakların kısıtlanmadığı, yargının tarafsız ve bağımsız çalışmasının garanti altına alındığı, yasamanın denetleme görevini hakkıyla yaptığı, kuvvetler ayrılığı dengesinin işlediği vs. Hepsi çok yerinde ama gel gör ki hiçbirinin gerçekleşmesi mümkün değil.MECLİS TEK-ELDE İKEN?Bence en ufak bir ihtimal bile yok.. Kendileri de “bu ideal şartları” sayarken bugünün Türkiye’sinde olamayacağını biliyorlar sanırım. Gelelim nedenine, çünkü.. Çünkü yukarda sayılanlar ve örneğin “seçim sistemi” gibi buraya alamadıklarımın hiçbiri hata ya da bir eksik sonucu olmuş filan değil. Hepsi “böyle olmaları istendiği için” bugünkü haline çevrilmiş şartlar.Meclis deseniz, bu şartları yaratanların çoğunluğa sahip olduğu ve istediği anda “muhalefet partilerinin tamamını devre dışı bırakarak” ya kendi karar veren veya sıkıştığında referanduma koşan bir partinin hükmü altında. O zaman bu ideal şartların nasıl oluşabileceğini düşünüyor TÜSİAD acaba? Örneğin “yargı tarafsız ve bağımsız” nasıl çalışacak (yüksek yargı dahil) bundan sonra, kuvvetler ayrılığı nasıl olacak?Sadece şu “şike yasası” olayına bakın.. Futbolda şike yapanlara “hafif cezalar verilmesi” için Meclis, hükümet günlerdir seferber oldu, tüm sorunlar bir kenara itildi. Öte yanda yüzlerce insan “işledikleri yönünde tek kanıt çıkarılamayan örgüt suçu, terörist vs iddialarıyla” aylar, yıllar boyu cezaevlerine tıkıldı, pankart taşıyan öğrencilere 25 yıla kadar hapis istemiyle davalar açıldı, böyle bir seferberlik göremedik.Bu Meclis’ten o ideal anayasayı ve sonra da o maddelerin gerçekleştirilmesini beklemek fazla hayalcilik olmuyor mu?
Ben en çok bu “gerçekleri gizleme, yok farz etme veya reddetme” huyumuza bayılıyorum. Riyakarlığın, korkaklığın, hataları hatta felaketleri düzeltmek yerine tembelliğin ta kendisi.. Mesela dün Mine Şenocaklı’nın röportajından alıntılarla yazdığım, “bir annenin ‘öz baba tecavüzüne uğramış’ iki küçük yavrusuyla intiharı” gibi facialara neden olan “ensest, aile içi tecavüz”ü daha hala Aile Bakanlığı’nın veya bir siyasetçi nin, bu ülkenin anlı şanlı hukukçularının ağzından duyamadık.Ki benzer durumda olan ve çocuklarını büyükanne-büyükbaba evine kaçırarak, arkadaşların yanına sığınarak kurtarmaya çalışan çok anne var. Tehditler altında, o canavar babaların “mağdur, hem de en kötü olayla mağdur çocukları tekrar alma” tehlikesi altında, o zavallı yavruların psikolojisini düzeltmeye uğraşarak yaşam sürdürüyorlar.Bir gazetede “kocası tarafından sırtından bıçaklanmış kadın” fotoğrafı çıkmasına tepki gösterilmişti biliyorsunuz, oysa bu olayların yüzlercesi yaşandı, sokaklarda kocası tarafından 50 yerinden bıçaklanmış kadın fotoğrafları basıldı, toplum ve bu olayları önleme çalışması yapacak olanları harekete geçirebildi mi? Neye kızıyorsunuz?TÖRE YOK MU?Dün Ağrı’lı bazı sivil toplum kuruluşlarının Mahsun Kırmızıgül’ün “Hayat Devam Ediyor” dizisindeki çocuk yaşta kızla dedesi yaşında adamın evliliği ne tepki gösterdiğini okudum. Ağrı Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Erat “Böyle bir şey ilimizde olmadı. Belki 50 yıl önce olmuş bir durum. Bu bir senaryo, hayal mahsulü.. 15 yaşında bir kıza cinsel istismar olayı ile Ağrı plakası 04’ün aynı dizide gösterilmesi Ağrılıları çok üzdü” demiş.Öncelikle; çocuk yaşta kızların “utanmaz dedeler”le evlendirilmesi, daha doğrusu “nikah kıyarak çocuk tecavüzü” yalnız Ağrı’da değil, Ege’de, İç Anadolu’da ve hatta büyük şehirlerde az rastlanan bir rezalet değil. Bu nedenle Ağrılılar’ın fazla duygusal davranmasına, alınganlık göstermesine gerek yok. Mahsun Kırmızıgül veya bir başka yapımcının bu konuyu ya da “töre cinayeti, diğer çocuk tecavüzleri” gibi konuları filmlerde, dizilerde işlemesi konuya dikkat çekme açısından son derece yararlıdır.Çözüm üretmesi gerekenleri harekete geçireceğinden ümidim kalmadı ama Allah’tan ümit kesilmez, bakarsınız onların da yüreği sızlar bir ara. Vaatleri bırakır, 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde bu tür olaylardan bizler gibi utanır ve sonuca giderler b*****center>Parktaki kedilere haciz gelseydi kurtarırlar mıydı?Dün Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün Antalya’da “sahibinin 1500 TL borcu nedeniyle haczedilen köpeği, yardımcısını göndererek ve 5000 TL vererek hacizden kurtardığı” haberi her yerdeydi. Bazı TV programlarında konudan söz eden sunucuların “Sarıgül’ün zaten hayvanları çok sevdiğini” vurguladığını duyunca ne düşündüğümü sanıyorum kendisi de tahmin edebilir.Bir kere her ama her konunun bir reklam şovu haline dönüştürülmesi hiç hoş değil, birçok kişi sıkıntıdaki insanlara ve hayvanlara iyilik yapıyor ama bunları “iyilik yapmış olmak için” yapıyor ve reklam düşünmüyor, bir köpeği kurtarmanın reklamı olur mu? Ama “bir parktaki yüzlerce hayvanın ölümü aynı belediye ile birlikte anılıyorsa” o zaman bunları unutturmak için oluyor demek ki..HAYVANA ŞİDDET VARKEN..Haberi okuyunca açıkçası ‘eğer o yok edilen parmak kadar kedi yavrularının ve köpeklerin de medyada reklam gücü veya oy verecek sahipleri olsaydı, onlara da haciz gelseydi ölmezlerdi belki’ diye düşündüm. Hala içim yanıyor onlar için.. Ve hep yazacağım; hayvanlara şiddet uygulayan, uygulatan, yok eden veya buna bilerek göz yuman kişi babam olsa onun da “insanları bir karşılık beklemeden sevebileceğine ve insana ya da hayvana iyilik için koşturacağına” inanmam artık.BELEDİYE GÖREVLİSİ NASIL GİDER?Bu arada, hacizdeki köpeği kurtarmaya Şişli Belediye Başkan Yardımcısı Kahraman Eroğlu gönderilmiş. Bu yardım Başkan’ın kendisi tarafından mı, Belediye tarafından mı ödendi? Belediye’nin parasıyla ödenmişse olamaz, kendisi ödediyse “Belediye elemanını gönderme hakkı” olamaz, nasıl gitti yardımcı? Şişli hakkında bilgi vermek için arayanlar oluyor, “Veteriner Gönül Koç’un bu kadar şikayete rağmen neden görevden alınmadığı” ile ilgili “bazı imzalar atmış olduğu” benzeri enteresan şeyler de anlatıyorlar.Belediye dikkat etsin de bu konular önemli zamanlarda karşılarına çıkmasın, zorluk olacağına şüphe yok!(Not; Maçka Parkı’ndaki kedilere her tür sıkıntıyı, şiddeti reva görürlerken onlara ‘parktaki içkicilere, tinercilere dokunulmuyor, kedi ve köpeklere çamaşır suyu sıkılıp öldürülüyor. Bir güvenlik görevlisi koysanız bunlar önlenir, insanlar için de tehlike olmaz’ diye defalarca söyledim. Yapmadılar, dün Parkta “30 yaşında bir erkeğin vurularak öldürüldüğü ve cesedinin bulunduğu” haberi çıktı.Bir genç insanın hayatını kaybetmesindeki sorumsuzluk bu işte.. Öte yanda bu olay, Park’ta açılan ve o kedi-köpeklerden kurtulmak istemelerinin nedenlerinden biri olan Kafe’ye o hayvancıklardan az mı zarar verecek acaba?)*****‘Şike’yi bitir, ekonomiye gel!Tamam bu konu da önemli ama böylesine karmaşa bir dönemde “tek konu” olacak kadar değil herhalde.. Haftalardır “şike aşağı, yasası yukarı” sabah akşam gündem bununla dolu. Oysa görünüşe bakılırsa iç ve dış politikadaki sorunların üstüne en güvenilen konu “ekonomi” de eklenmek üzere.Kredi kuruluşları tarafından puanımız düşürülüyor, İMF “2012 yılının Türkiye için zor olacağını, büyümenin ve yatırımların azalacağını, enflasyonun artacağını” açıklıyor. TÜSİAD yatırımlar ve ekonomi için benzer tehlikeleri aynı gün açıklıyor. Artık şu “Şike Yasası” konusunu bir an önce halledip diğer sorunlara geçmenin zamanı gelmedi mi?Her ne kadar “Batı’daki krizden az etkileniriz” diye sık sık tekrarlandı ise de söz sahibi kuruluşlar pek aynı fikirde görünmeyince endişeleniyor insan. Ekonomi “yeni anayasa”dan da öncelikli konu zira, krizden ağlayan ülke örnekleri karşımızda!