‘Masumiyet karinesi’ varsa bu ne?

6 Ocak 2012

Ben 4 Ocak’ta okurumuz Ali Aykanat’ın hatırlatması üzerine yazmıştım, aynı gün Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik aynı hatadan söz etmiş, Uludere olayıyla ilgili olarak “Kıbrıs harekatında Türk uçaklarının yanlışlıkla batırdığı Kocatepe gemisi”ni hatırlatmış ve çatışma ortamlarında bu tür hataların olabileceğini söylemiş.Sonra da “Başbakan TSK’ya hassasiyeti için teşekkür etti ama asker olur, MİT olur, yanıltıldığını anlarsa Erdoğan gereğini yapar” demiş. Evet, Kocatepe yanlışlıkla bir Türk uçağı tarafından hedef alınarak batırıldı ve bunu hatırlattık, Çelik de aynı hatırlatmayı yapmış ama bu olay 1974 yılında, bundan 38 yıl önce ve “tam bir savaş ortamında” gerçekleşmişti.AYNI HATALAR OLMAZBuna rağmen “teröristlerin de katırlarla ve kalabalık gruplar halinde saldırı için sınırı geçtiğini” , çok benzer bir tablo görüldüğünde ve uyarılara cevap verilmediği takdirde yanılma olabileceğini düşünmek tabii ki mümkün. Ama.. Artık 2000’li yılların son teknolojisi ile 1974 yılındaki hataların da yapılmaması lazım. Gerçi şu sıralarda “Uludere olayında PKK parmağı” olduğu, şaşırtma yaptıkları da TRT’de söylenmiş, ne olduğu tam olarak anlaşılamadı, bununla birlikte TSK’nın bu tür operasyonlarda “tam doğru istihbaratla, elindeki tüm teknolojiyi, özel dürbünler vs’yi kullanarak, iyice emin olduktan sonra görevini yapması” şarttır.EMİN OLMADAN TEŞEKKÜRTSK’nın saldırılarda bazı önemli gecikmeleri ya da strateji veya istihbarat hataları kendi askerlerinin hayatı söz konusu olduğunda da görülmüştü, her büyük hatada onlara “pardon yanlış yapmışlar” mazereti bulunamaz. Söz konusu insan canıdır ve hata yapılmamalıdır. Bu nedenle detaylı bilgi önem taşıyor.Aynı şekilde Başbakan ’ın “TSK’ya teşekkür etmeden önce olayın tüm detaylarının açıklanmış olması, onun da ‘emin olarak’ teşekkür etmesi” gerekirdi. Önce teşekkür edip arkasından Hüseyin Çelik’in “yanıltılmışsa gereğini yapar” demesi devletin zirvesinde olacak şey değildir, ciddiyete sığmaz.AKSİ İSPAT EDİLENE KADAR..Aynı konuşmada Hüseyin Çelik yine hayati önem taşıyan , yüzlerce insanın yıllar boyu özgürlüğüne mal olan, terörle mücadeleye hayatını adamış isimlerin veya gazetecilerin bile “terörist” damgası yemesini sağlayan bir konuyu dile getirmiş. O “TSK’nın Uludere’de bombalama olayı” için söylemiş, “TSK, terörist zannıyla vurduk diyor. Masumiyet karinesi diye bir şey var. Aksi ispat edilene kadar böyle kabul edilmesi lazım (Ö) Murat Karayılan bile gelse, 30 masum hatırı için o adamlar bombalanmaz” demiş.BAŞBAKANLA TERS DÜŞERŞimdi bu “TSK hatasını kesinkes kabul eden ve özür anlamındaki” sözler öncelikle “Başbakan’ın teşekkürü” ile tam ters düşüyor. Aynı zamanda “PKK teröristleri zannedilse bile” masumiyet karinesi diye bir şey olduğu hatırlandığına göre, acaba Hüseyin Çelik cezaevinde yıllardır duruşma bekletilen ve haklarındaki “bir türlü ispatlanamayan iddialarla ilgisi olmadığını söyleyen” insanlar için bu karineyi neden hiç dile getirmiyor?“Aksi ispat edilene kadar insanların suçlu olduğu söylenemez” ise neden sivil-asker -gazeteci-bilim adamı-milletvekili yüzlerce kişi “Ergenekon örgütü mensubu, öyleyse terörist” damgasıyla cezaevine konuyor ve orada bekletiliyor?Bu masumiyet karinesi “bazıları için var, bazıları için yok” mudur? Yargı “hukuk biliminde olmayan” böyle bir yetkiyi kimden alıyor ? Bu çelişkiler sorgulanmak zorundadır!*****Hakan Şükür futbolu çok seviyorsa..Milletvekili seçilmiş insanların başka bir işi de birlikte götürmeleri her şeyden önce “ülke yönetmeyi basit bir görev sanmaları” gibi bir duyarsızlığı, bilgisizliği gösterir. Aynı zamanda, özellikle herhangi bir iktidar partisi nin milletvekili iseler “siyasi güçlerinden yararlanmak isteyen” kuruluşlara bu fırsatın verilmesi anlamını da taşır. Aynı zamanda “yıllar boyu TBMM’de milletvekili olarak oturan ve bunca sorunun olduğu ülkede parmak kaldırmaktan başka bir faaliyeti görülmeyen yüzlerce ismin olduğu” Meclis’te hiçbir milletvekilinin başka bir işte çalışması kabul edilemez.HANGİ PROJELER MESELA?Bu nedenlerle milletvekili seçilen kişilerin gazetecilik, televizyonculuk dahil hiçbir işi kesinlikle yapmamaları gerekir.Hakan Şükür’e TV yorumculuğu için parlak bir teklif yapılmış, şüphesiz bol kazançlı ve kendisini daha da çok gündemde tutacak bir tekliftir ki açıklamasında o da “teklifin parlaklığını ve kendisinin gerektiği zamanlarda Genel Kurul’a gittiğini, proje de ürettiklerini, futbolu ise çok sevdiğini” filan anlatıyor. Ama bu iş öyle “gerektiğinde Genel Kurul’a katılmakla, proje ürettik demekle” vs ile olmaz.Anayasa Komisyonu Başkanı da “Vekillik ile bağdaşmayan işler yapanların vekilliğinin düşeceğini” açıklamış. Türkiye gibi başı dertten kurtulmayan “şiddetten teröre, depremden eğitime, dış politikaya” her alanda sorunu olan bir ülkede vekiller başka iş yapamaz. Hakan Şükür veya onun gibi “başka işleri sevenler” in milletvekilliğini bırakıp sevdikleri işe geçmeleri lazımdır.Bu onlardan istenmelidir!*****Başbuğ için ‘tutuklama’ kararı!Dün akşam yazılarımızın çoktan bittiği saatlerde Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un Özdel Yetkili Savcılık tarafından “tutuklama istemiyle mahkemeye sevkedildiği” haberi verildi. Böylece yılardır süren tutuklama furyasında sonunda ilk kez “Genelkurmay Başkanlığı yapmış” bir ismin de tutuklanmasının istendiği görülmüş oldu.Öyledir, böyledir,andıçtır, yazıdır, kitaptır, sivildir, askerdir artık kafalarımız bu komplo teorilerini almaz oldu, ben açıkça anlamıyorum artık..Ama böyle olayı, çekişmesi, sıkıntısı bitmez bir ülkede yaşamaktan üzüntü ve mutsuzluk duyuyorum, daha ne zamana kadar huzur bulamayacağız onu düşünüyorum. Bakalım daha neler görecek, neler duyacağız.

Devamını Oku

Apo’yu ‘paşa’ yapandan en büyük Paşa’ya..

5 Ocak 2012

Ülkede çok sayıda değerli bilim adamı dururken ve onların adı “hak ettikleri şekilde” gündeme bile çıkamazken, onları TV’lerde görüp bilgilerinden yararlanamazken Mümtazer Türköne isimli “mümtaz” şahsın nasıl olup da devamlı gündemde kaldığı elbette merak konusudur. Ama sanıyorum bunun nedenini kafası çalışan herkes tahmin ediyor.Nitekim bugüne kadar döktüğü incilerin arkasından kendisi “ödül olarak” Atatürk Kültür, Dil, Tarih Yüksek Kurumu’nun üyeliğine getirildi. Getirildiği günden beri de Atatürk’e demediğini bırakmadı. “Bir yandan överek dövüyor, yıpratıyor” aklınca.. Hayır, insan bunu düşünmek istemiyor ama adam o kadar aralıksız “aynı çizgide” verip veriştiriyor ki “görevi verenler tarafından kabul göreceğini bilmese bunu yapamazdı” demek de gayet doğaldır, zira sonuçta çekiştirip durduğu konu “Atatürk ve Atatürkçülük”..TÜRKÖNE AÇIKLASINDaha önce “Atatürkçülüğün bağnazlık, yobazlık ve çağdışılık şeklinde yayıldığını” söyledi. Bu anlamsız, milyonlarca insanın duygularına da saygısız, gerçekle ilgisi olmayan sözlere karşılık “Atatürkçülüğün bir ideoloji değil, ülkenin kurtarıcısı ve devletin kurucusuna, onun ilke ve devrimlerine, yaptığı ve bu ülkeye kazandırdığı her şeye saygı, sevgi” olduğunu yazdık. Ve çıkıp bu cümleyi TV’de açıklamasını istedik. Her konuda ekrana çıkıp kendisiyle aynı “nefreti” paylaşan kankalarıyla bülbül gibi şakıyan arkadaştan ses çıkmadı.Son olarak “Atatürkçü olmayı kendisine hakaret saydığı” incisini yuvarladı ki Türk milleti de 35 bin kişinin katili sayılan bir terörist için “Apo’yu paşa yapalım” derken dünyanın hayranlık duyduğu en saygın, en değerli paşaya saygısızlık eden birinin Atatürk Kurumu’na üye yapılmasını hakaret sayar.HÜKÜMET İSTEMELİMümtazer Türköne eğer dürüst biriyse ve kendine “akademisyen” diyorsa ekrana çıkıp “yobazlık, bağnazlık, çağdışılık ve hakaret” sözcüklerini kullandığı iki cümleyi açıklasın. Ama aldatmadan, “Atatürkçülüğün yukarıdaki doğru tarifine göre”, o sevgiyi bir “izm”, bir ideoloji haline dönüştürmeden açıklasın.Bir milletin “kurtarıcısına, böyle değerli bir öndere hayranlık, sevgi duyması” kendilerine neden batıyor, milletlerin “kahramanları” olamaz mı, onu da açıklasın. Bu açıklamayı önce ona görevi veren Cumhurbaşkanı Gül’ün, sonra da Hükümet’in kendisinden istemesi (aslında Türköne’nin bu görevden derhal alınması) şarttır. İstemedikleri takdirde Türköne’nin “Türk tarihine de saygısızlık” olan sözlerini kabul ettikleri anlamı çıkacaktır!*****‘Milli irade’nin helikopteri!CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yılbaşında Van’a gitmek için istediği helikopter verilmeyince karayolu ile gitmiş, 7 saatlik yolculukta konvoyda kaza olmuştu. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik helikopter tahsisinin neden yapılmadığını “Ana Muhalefet Partisi Lideri helikopter isterse yarın Selahattin Demirtaş da ister” sözleriyle açıklamış. Daha doğrusu açıklayamamış.Zira bir demokraside “ana muhalefet partisi” lideri de “iktidar partisi lideri” kadar önem taşır. Devlet protokolünde bakanlardan ve diğer liderlerden önde gelir. Öte yanda o partiyi 2’nci en büyük parti yapan oylar da “milli irade”nin oylarıdır. Bu durumda ve “yılbaşını Van’da depremzedelerle geçirip gözlem yapmak” gibi önemli bir amaç da taşıyan durumda “milli irade”ye ait bir helikopteri Ana Muhalefet Lideri’nden sakınmak ve sebep olarak da “BDP Genel Başkanı da ister” gibi bir açıklama yapmak olmaz.İsterse Hüseyin Çelik bu yapılanı, kendi sözleriyle birlikte AB’li siyasetçilere filan sorsun. Herhalde epeyce güleceklerdir.. Ama güldürmenin bile sınırı olmalı!*****PKK terör örgütü değilmiş..Önce Selahattin Demirtaş’ın “Uludere olayında emin oldum ki Türkiye artık bölünmüştür” sözleri.. Arkasından BDP Milletvekili Nursel Aydoğan’ın dün söylediği “PKK terör örgütü değildir. Kürt halkının kimliği, anadili, özgürlüğü için mücadele eden bir örgüttür, Öcalan çelik gibi adamdır” sözleri.. Bir kere artık konunun “dil, kimlik” olmadığı, “özgürlük” ile de “Türkiye topraklarında ayrı bir devlet”in kastedildiği yine kendileri tarafından açıklandı, yuvarlamaya gerek yok.Sonra.. Uludere’de 35 kişinin hayatını kaybettiği olaydaki “yanlış istihbarat”ın nasıl geldiği, yapılan hatanın önemi herkes tarafından kabul ediliyor ama sonuçta bunun bir hata olması da son derece mümkün.. Peki daha üç ay önceki “son PKK saldırısında verilen 24 şehit”in, ondan sonraki 5 polis şehitin, önceki asker, sivil, kadın, bebek, öğrenci terör kurbanlarının acısı unutuldu mu ki çıkıp bunları söyleyebiliyorlar?Bir yandan “katliam yapmayı görev edinen”, insanlık dışı eylemleriyle tanınan terör örgütünü, liderini ve eylemlerini överken, diğer tarafta Uludere olayı için üzüldüklerine kim inanır? Şiddete ve cinayete karşıysanız her olayda karşısınızdır, bunun ortası yoktur. Aynı çifte standart terör saldırılarında bir defada onlarca insan öldüğünde ağzını açmayıp, Uludere olayında “hesap ver, onları niye öldürdün” diye bağrışan yazarlar için de geçerlidir.Bununla birlikte Uludere’de gerçekten “saldırıya uğrayan grubun geçeceği yollar kapatılmış mı, yanlış istihbaratla nasıl yanıltma yapılmış” bunların açıklanması gerekir. Türk-Kürt ayırımı yok, hayatını kaybeden her vatandaşımız aynı derecede önemlidir.

Devamını Oku

Meclis’te terör!

4 Ocak 2012

Özellikle son yıllarda her alanda şiddetin zirve yaptığını gördük, siyasi parti temsilcilerinin bile bugüne kadar görülmemiş şekilde birbirlerine en ağır hakaretleri ettiğini, hatta toplu kavgalara giriştiğini gördük.. Ama “bir başbakanın Meclis’teki kapısının önünde bir parti genel başkanının, milletvekillerinin eylem yaptığını” görmemiştik. Bir parti genel başkanının “Türkiye artık bölünmüştür” dediğini görmemiştik, bir bunlar eksikti o da tamamlandı.BÖLÜCÜLÜK İÇİN FIRSATBDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Uludere’de 35 kişinin hayatını kaybettiği olay duyulduğu andan itibaren, daha “nasıl bir hata yapıldığı, olayın nasıl geliştiği” açıklanmadan önce “bunun kasıtlı bir operasyon olduğunu” söylemeye ve olayı “Türk-Kürt ayırımına” çekmeye başlamıştı bile..Bunun arkasından Kaymakam’a yapılan ve onun yaralandığı saldırı geldi.. Ve BDP’liler Uludere olayını “ordunun Kürtlere kasıtlı katliamı” olarak vurgulamayı, dünyaya da bunu böyle duyurmayı sürdürdüler. Oysa bir deprem anında Türk-Kürt ayırımı yapmadan her vatandaşı kurtarmak için canla başla çalışan da aynı ordudur.. O ordunun içinde Kürt gençler de askerlik yapmaktadır, böyle anlamsız ve haksız suçlama olur mu?KIBRIS SAVAŞI’NDA KENDİ GEMİMİZ..Ölenlerin çoğu genç ve kaçakçılık yapmak üzere sınırı geçmişler ama bulundukları yer ve durum böyle bir hatayı “imkansız” hale getirmiyor. Terörün çok görüldüğü bir alanda, daha önce “eylem katırlarla silah taşıyan teröristlerin pozisyonunda ve kalabalık bir grup”, yani terörist zannedilmeleri çok zor değil...Ali Aykanat isimli okurumuz geçen Cuma gönderdiği e-postada şöyle diyordu; “Elbette bu yaşanan olay çok üzücü, çok dramatiktir, ancak buna kasıtlı bir katliam gibi yaklaşmak sadece art niyet ürünü olabilir. Bu tip çatışma ortamlarındaki, kazalardan biri de Kıbrıs savaşı sırasında kendi gemimizin kendi uçaklarımız tarafından vurul- masıydı, 700’den fazla askerimiz şehit olmuştu”..Evet, ortada ciddi ve açıklanması gereken bir hata var ve bunu hepimiz yazdık. Yazarken de aynen Van depremine nasıl “Türk-Kürt ayrımı yapmadan” haftalarca üzüldüysek, hala üzülüyorsak buna da içtenlikle üzülerek yazdık. O nedenle BDP’lilerin “sanki 35 kişinin kaybı ve üzüntüsü sadece kendilerine aitmiş gibi” ortaya çıkıp bunu bir etnik bölücülük fırsatı haline getirmeleri kabul edilemez.‘KÜRT HALKI’ VE ‘CHP’ VURGULARI!Yanlarına “Barış Anneleri” grubunu alıp Başbakan’ın kapısı önünde eylem yapmaları, “Bu olayla Kürt halkına göz dağı vermek istediler” demeleri kabul edilemez. Hele de “bir seferde 25-30 kişinin öldürüldüğü kanlı PKK saldırılarının yıldönümlerini coşkuyla kutlayan” bir partinin, hata yapılmış olması kuvvetle muhtemel bir olayda bunları söylemesi tamamen fırsatçılığa girer.Herkesin olayları sorgulama ve açıklama isteme hakkı vardır, böyle ciddi yanlışların artık yapılmıyor olması gerekir, hepsi doğru. Ama sorgulamakla “siyasi fırsatçılık” farklı şeylerdir. Ki benzer bir durum tamamen aynı şekilde Başbakan’ın CHP için söylediği “PKK ve BDP diliyle konuşmalarını anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kadar örtüşmesi dikkat çekicidir” sözlerinde var.BİRKAÇ OY İÇİN!Bir ana muhalefet partisi “bu kadar ciddi bir hatayı sorgulama ve her türlü soruyu yöneltme” hakkına sahiptir. Öyle sahiptir ki yapmadığı takdirde eleştirilir. Ve bütün yaptıkları buydu, herkesin merak ettiği soruları ve “Başbakan’ın neden 24 saat hiçbir açıklama yapmadığını” sordular. Bunun karşılığı ise böyle suçlanmak değildir.Aynı “BDP-PKK ile görüşlerinin örtüşmesi” suçlaması referandum ve seçim öncesinde yine haksızca yapıldı, iktidar partisi de BDP’ye söyledikleri gibi “birkaç oy için” etik değerlerden sapmamaya dikkat etmelidir.*****Gazetecilerle savcı fotoğrafı!Oda TV davasının 6’ncı duruşması da yapıldı. Ahmet Şık’ın “yemek konusu”nu tekrar gündeme getirmesi üzerine Hakim “Yemek konusunu buradan çıkınca gazeteci olarak yazarsınız” demiş. Umarız bu söz “sadece düşünceleri ve yazdıkları nedeniyle” tutuklanmış oldukları görüşü giderek daha da çok haklılık kazanan insanların yakında serbest kalacağı ihtimalini vurguluyordur.Bu duruşmalarda sanıkların açıklamalarını okudukça insan gerçekten bu Ergenekon isimli dipsiz kuyuya daha çok şaşırıyor. Ne olduğu hakkında hala bir kanıt ortaya konamayan, “şunu yazdın, bu belgeyi o siteye verdin, telefonda şunu söyledin” iddialarıyla götürülen bu davanın sanıklarının çoğu birbirini hiç tanımıyor ve suçlamaların çoğu anlamsız.ŞAŞIRTAN OLAYLARMesela Barış Terkoğlu’nun ifadeleri çok ilginç; “Silivri’de tutukluyken hayatını kaybeden eski MİT’çi Kaşif Kozinoğlu’nun ‘MİT belgesini Oda TV sitesine gönderdiği iddiasıyla’ tutuklandığını oysa aynı belgenin bir gazetede yayınlandığını ve bunları basına savcının verdiğini” anlatmış ki bazı gazete ve gazetecilerin gizlilik kararı bulunan bu soruşturmayla ilgili her adımı “savcıyla birlikte ve dahi ondan önce gibi” biliyor olması hep şaşırtıyordu.Yine Terkoğlu’nun “Savcı Zekeriya Öz ile Fehmi Koru ve Mehmet Baransu fotoğrafı”ndan söz etmesi bu ilişkilerin de aynı derecede sorgulanmayı hak ettiğini bir kez daha düşündürüyor. Acaba bazı gazetelerin herkesten önce tüm detayları vermesi böyle mi oluyordu, siz olsanız düşünmez misiniz? Kendileri böyle bir fotoğrafta başka gazetecileri görseler sormazlar mıydı?Yazılarında zekasına ve bilgi birikimine hep hayranlık duyduğum Soner Yalçın’ın mahkemeye verdiği ve; “Bugün karşınızda sanık sandalyesinde oturan düşüncedir, oysa düşünce hiçbir izne tabi tutulamaz” diye başlayan ifadesi ise “basın özgürlüğü” adına bir başyapıt gibi.. En kısa zamanda “düşüncenin özgürlüğe kavuşması”nı, adaletin işlemesini umuyoruz artık!

Devamını Oku

Bombardıman ve PKK içindeki ajanlar!

1 Ocak 2012

Hava saldırısında yanlış istihbarat sonucu “PKK’lı zannedilerek” hayatını kaybeden 35 kişiyle ilgili olaylar sürüyor. VATAN muhabirinin yakından izlediği “Uludere kaymakamına yapılan saldırı”, onun yaralanarak hastaneye kaldırılması, BDP’li Hasip Kaplan’ın “Bakanlar taziyeye gelmesin, burada herkeste silah var” tehdidi, buna rağmen taziye için ölenlerin yakınlarına giden bakanlar ve Hükümet’ten yapılan “gereği yapılacak” açıklamaları kaynayan bir kazan gibi..Daha önce de yazdım; TSK birçok operasyon yapıyor, askerlere yapılan terör saldırılarında onlarca kişi bir defada hayatını kaybediyor, kimin terörist olduğu kimin olmadığı belli değil, BDP’lilerin arasında resmi aracıyla terörist taşıyanlar var. Bu karmaşada, adeta savaş atmosferinde TSK’nın kendi askerlerine karşı bile yanlışlar yapabildiği görüldü.TSK HEMEN İNANIR MI?Bunların hepsi tartışıldı, şimdi de tartışılıyor. Bu arada Taraf yazarı Emre Uslu “Uludere bombardımanında ‘PKK-Derin Ankara ilişkisi” nden söz etmiş. PKK içindeki devlet ajanlarının kasıtlı olarak yanlış bilgi verdiklerinden..Aslında son zamanlarda terör örgütü hakkında bilgisi olan birçok kişiden benzer iddialar duyuluyor, ama burada önemli olan TSK’nın bu kadar kritik bir konuda kendisi emin olmadan “bir ya da birkaç” kişinin sözüyle hemen harekete geçmesi..Bölge terörün yoğun görüldüğü bir bölge, sınır ötesinde “katırlarla 35 kişilik bir grup” kolaylıkla PKK sanılabilir ki daha önceki saldırıda “ağır silahları katırlarla taşıdıkları” biliniyordu. Yani hata yapmak zor değil ama..Buna rağmen TSK’nın elinde o grubu yakından izleyecek son teknoloji mevcut ve bu kullanılsa, doğru yöntemlerle izlense bu yanlış yapılmayabilirdi.Eğer yapıldıysa, bundan sonra benzer bir yanlışın tekrarlanmayacağına nasıl emin olunabilir? Ya bu ajanlar “devletin sanılıyor” ama değilse, ya başka planlarla hareket ediyorlarsa? Ya yine yanlış istihbarat verirlerse? TSK ve Milli Savunma Bakanlığı (ya da her zaman onların yerine açıklama yapanlar) nasılsa yakında “neler olup bittiğine” bir açıklık getirecekler, bundan kaçış olamaz.KAPLAN’IN TEHDİDİ, MECLİS TERÖRÜBDP’li Kaplan’ın “bir milletvekili ve partinin Grup Başkanvekili” olarak yaptığı tehdit, Meclis’te konuşurken sergilediği “şiddet” görüntüsü, Selahattin Demirtaş’ın hemen olayı kullanarak “Bu ülke bölünmüştür artık, emin oldum” demesi ise gerçekten kabul edilecek görüntüler değil.Sanki bu olaya üzülmekten çok “üzerine atlanacak bir fırsat” olarak görüyorlar gibi.. Siyasetçilerin ağzından çıkanı kulağının duyması gerekir, hiç değilse gelmesi gereken net açıklamayı beklesinler, toplum terörden yeterince çekti bir de Meclis terörü izlemesin. Hayatın her alanında şiddet yaşamaktan kimsede moral kalmadı. Hala yetmiyor mu?*****Kadın avukata bile şiddet!Bakan Fatma Şahin “Ehliyet kursu olduğu gibi, evlilik öncesi de kurs olmalı, çiftler ön eğitimden geçmeli” demiş. Güzel bir görüş bu, hiç değilse “evli insanların birbirine nasıl davranması gerektiği” hakkında bilgi sahibi olduktan sonra evlenilir zira günün her saatinde izlenen dizilerde “kadın erkeğin devamlı hakaret edip döveceği, neye kızsa hırsını ondan alacağı ve adeta satın alınmış bir varlık” olarak gösteriliyor. Ve istisnası yok, tüm dizilerde hep aynı şey, artık mide bulandırıcı hale geldi. POLİS HALA KORUMUYORÖte yanda böyle bir kursun da fazla etkisi olmayacağına inanıyorum ben.. Bakın yine dün Antalya’da Avukat Pınar Ertunç ’un; 1 ay önce boşandığı eşinin kendisini “Seni Ayşe Paşalı gibi öldüreceğim” diye tehdit ettiği, iki kaburga kemiğini kırdığı ve polislerin kendisini korumadığı haberi vardı. Ertunç Başbakan Erdoğan’a mektup yazarak “Benim ve oğlumun hayatını kurtarın” diye yardım istemiş.Üstelik bunu yapan “bir güvenlik görevlisi” ..Kadını öldürse bile polis onun tarafını tutacaktır, İzmir ’de karakolda “iki polisin en ağır şiddetine uğrayan” kadın örneğinde bu açıkça görüldü. Öncelikle Başbakan Erdoğan’ın diğer konularda konuştuğu gibi “kadına karşı bu acımasız şiddet ve tehditler” konusunda da konuşması gerekiyor ki bu konu birçok okur mektubunda soruluyor.TV’LER VE EYLEMSonra da tüm TV kanallarında zorunlu olarak “kadına karşı şiddet konusunda bilgilendirme yapılmalı, devletin bunu nasıl ele aldığı ve nasıl cezalandırılacağı” açıklanmalı. Artık tek bir gün yok kaybedecek, eylem bekliyoruz!

Devamını Oku

Panik Odası yeterince güvenli mi?

31 Aralık 2011

Geçen yılın son günü ve 2012’nin ilk günü Van depreminde evleri yıkılan ve yılbaşını soğuk çadırlarda geçiren insanlarımız aklımdan çıkmadı. Depremden uzak yerlerde olanlar sıcak evlerinde TV başında veya bir eğlence yerinde yeni yılı karşılarken onların çoğu yakınlarını, evlerini, eşyalarını kaybetmiş olarak, gülmeyi unutarak girdiler aynı yıla..İnşallah bu yıl onlara da ummadıkları mutluluklar getirsin, yaşadıklarını unuttursun diyeceğim ama bunun kolay olmadığını biliyorum. Ben de bugün “bir deprem olasılığında” aynı şekilde hazırlıksız yakalanmamak için yeni bir buluşu anlatmak istiyorum; Panik Odası ’nı.. Mühendis Eren Küçükkarmaz ve ortağı Özcan Turan tarafından geliştirilen bu buluşu Van depreminden hemen sonra haber olarak okumuş ve “Depremde üst katlar alt katların üstüne oturuyor. Şimdi bu buluşu duyar duymaz ‘bir Panik Odası alalım, gerisini boş verelim. Binayı güçlendirmesek de olur’ diyen uyanıklar çıkacaktır, acaba yeterince güvenli mi” diye yazmıştım.Balıkesir’den, Özcan Turan’dan cevap geldi, birlikte okuyalım;“Çalışma sistemimiz 2 tip sipariş üzerine oluşturulmuştur.Standart Panik Odası: 4 kişilik bir ailenin barınabileceği ve 1.50 m eninde, 2.50m uzunluğunda ve 2.30m yüksekliğinde olan odadır. Bu oda 3.75 metrekare bir alana oturur ve 8.63 metreküplük bir yaşam alanı sağlar. Çelik kafesin teknik yapısı bilgisayar ortamında kafese birçok açıdan çeşitli tonajlarda yük uygulanarak belirlenmiştir. Bu oda tipinde ölçüler standart olduğu için teknik yapısı da standarttır. Değişken olan ve en önemli tek unsur, odanın kaç katlı bir binanın kaçıncı katında konuşlandırılacağıdır. Çünkü, odanın üzerine oturması olası tonaj, çelik kafeste kullanılacak çeliğin kalınlığında belirleyici unsurdur. Bu konu da ancak yapılacak keşif sonrası tespit edilmektedir. Keşif sonrası aşamada ise tespit edilen çelik kalınlığında malzeme demonte olarak hazırlanır ve belirlenen noktada monte edilir.Montaj sonrası, odanın iç donanımı hazırlanır. Bu donanım içerisinde, yumuşak dokulu iç duvarlar (çarpmalardan kaynaklı yaralanmaların önüne geçmek amaçlı), sabit montajlı sürgü kapaklı dolap (kişisel malzemeler, sağlık kiti ve yiyecek kitinin saklanması amaçlı), temiz su, pis su, enerji, aydınlatma, oksijen, erken uyarı, S.O.S üniteleri mevcuttur.Müşteri isteğine bağlı panik odası: Müşterinin tahsis ettiği bir odanın ölçülerinde yapılır. Malzeme testler sonucu simulasyon ortamındaki ölçülerde demonte olarak (ayrı parçalar halinde) hazırlanır ve belirlenen noktada monte edilerek iç donanımla tamamlanır.”BÜYÜK SORUMLULUK!Özcan Turan’ın verdiği bilgi böyle.. Açıklamasını “Ben panik odalarının güvenli olduğu kanaatindeyim” cümlesiyle bitirmiş. Ama bu öyle büyük bir sorumluluk ki insanlar Panik Odası’na güvenerek “binaya girmemeleri gereken durumlarda” bile girebilirler, yani “tam güven”in garanti olması gerekir. Ancak Özcan Turan ve Eren Küçükkarmaz bunu garanti edebiliyorsa ve denetimi de ilgili devlet birimleri tarafından kusursuz şekilde yapılacaksa önerilebilir.Ben sadece bilgiyi veriyorum, gerisi sorumlulara ve ilgilenenlere kalmıştır!*****Hayvanları korumazsak öldürüyorlar!Bu yazıyı Ekim’de, Türkiye Veteriner Hekimleri Derneği’nin toplantısına katıldıktan hemen sonra yazacaktım, olmadı ama unutmadım.. O toplantıda çok şey konuşup tartışmıştık; mesela sokak hayvanlarına şiddet uygulamaya da ağır cezalar getirilmesini, belediyelerin kendi bölgelerindeki hayvanları korumak için kesin çözüm üretmelerinin yasal zorunluluk olmasını, Türkiye’de 30.000’in üstünde veteriner olduğuna göre hiç değilse bunların arasından gönüllülerden oluşmuş bir kısmının belediyelerle anlaşarak sokak hayvanlarını“kısırlaştırma ve tedavi” konusunda destek vermesini..PATİLİ DOSTLARIMIZTürkiye Veteriner Hekimleri Derneği, kendi “3000’e yakın üye” siyle bu konularda baskı oluşturamıyor, çözüm üretemiyor mu sorusunu da orada sormuştum. Zira yılda bir kez toplanıp sohbet ederek ve sonra kendi kliniklerine dönerek “Türkiye’deki sahipsiz ve her tür şiddete uğrayan” hayvanlara katkı sağlayamazlar. “Patili dostlarımız” gibi sevimli lafların kullanılması da onlara bir yarar sağlamaz. Sokak hayvanlarının şiddetten, açlıktan, kontrolsüz çoğalmaktan kurtarılması son derece önemli ve artık herkesin elini taşın altına koyarak bir şeyler yapması gerekiyor.ÇOĞALMALARINI ENGELLE, KORU VE SEVÖrneğin bugün çoğalmalarını durdurmak için onları (dikkatle, incitmeden, anestezilerine de azami dikkati göstererek) kısırlaştırma çalışması yapmayan, 2-3 hayvanla ilgilenip yaptığı duygusunu vermeye çalışan belediyeler sonra kurtulmak için canavarca öldürüyorlar. Hem de hiç çaktırmadan, bazıları ilaç enjekte ederek ..Hayvan hakları için çalışan, onları korumak için koşturan az sayıda gönüllü insan barınakları denetliyor, kötü şartları düzeltmeye çalışıyor, hayvan işkencesine karşı çıkıyor. Veterinerler Derneği’nin de çok daha aktif katkısı olabilir, olmalıdır.VETERİNERLER DE GÖNÜLLÜ OLMALIOkullarda “bilgilendirme ve hayvan sevgisi aşılama” toplantıları, çocuk kanallarında-programlarında aynı çalışma, hiç değilse en yakınlarındaki barınakları ve pet shop’ları denetleme ilk akla gelenler. Şimdi “Onca iş arasında nasıl yapalım” sözünü duyar gibi oldum. İyi de hepimizin “onca iş”i var, ayıptır söylemesi, mesela benim bir güne sığdırdığım işleri, karıncalar gibi hiç durmadan koşturmamı görseniz inanamazsınız, biz nasıl yapıyoruz? Sadece kendimizi düşünerek yaşamak yeter artık değil mi!

Devamını Oku

Yazar kimsenin malı değildir!

31 Aralık 2011

Yıllardır bu meslekte başımıza gelmedik şey kalmadı; SABAH’ta “patron gazetecilik dışındaki işleri yüzünden” cezaevine girdi, gazete çok zor aylar geçirdi, maaşların bir kısmı ödenemedi, gazetenin ayakta kalması için aylarca sıfır moralle çalıştık yine de kimseye çaktırmadık. SABAH paçayı kurtardı, ayrılıp VATAN’ı kurduk, birkaç yıl uğraştıktan sonra (ki kurulduktan sonraki yıllarda VATAN başarıyla rekabet etmiş, kısa sürede liste başındaki gazetelerin çoğunu satışta büyük farkla geçmişti, neredeyse önünde yalnızca Hürriyet ve Posta vardı) baktık ki “kendi matbaan yoksa, promosyon rekabetine girecek imkanın yoksa su gibi promosyon yağdırarak okuyucu tutan gazetelerle rekabet etmek zor”, öyle “Bağımsız Gazeteciler”in kendi başına yapacağı iş değil.. Gazete patron değiştirdi, yeni patron öyle büyük bir siyasi baskı ile karşılaştı ki baskıdan kurtulmak için (özgür gazetecilik yapmaya çalışan) VATAN ile Milliyet’i satmak zorunda kaldı.Bu kez gazetelerin iki ortağı arasında çıkan anlaşmazlık, daha doğrusu “ortaklardan birinin yarattığı anlaşmazlık” nedeniyle VATAN ve Milliyet zor günler geçiriyor. Olayın gerçek yüzünü, Karacan tarafı tek kuruş ödemezken, hatta “sermayede hakkına düşen payı, sözleşme yapılırken ödemeyi taahhüt ettiği miktarı” bile ödemezken diğer ortak Demirören’in tüm kaynak ve harcama ödemelerini üstlendiğini önceki günlerde açıklamaya çalıştık.HAKARET GİBİ..Ali Karacan bu yazılar üzerine yazarlara bir açıklama göndermiş ama anlattıklarının “gerçek tablo” ile, belgelerle en ufak bir bağlantısı ve geçerliliği yok maalesef.. Olmadığı gibi yazarları suçlar bir ifadeyle yazılmış, adeta “yazarlar taraf tutmuş, hem de ‘yayıncı ortak’ yerine ‘sanayici ortağın’ tarafını tutmuş ve büyük hata yapmış” gibi bir ifade var.Açıkçası yazdıkları bizler gibi hayatını mesleğine adamış ve onlarca yıldır “bir etik hata yapmamak için azami dikkat sarfetmiş” yazarlara hakaretten farksız. “Kimse ‘bu gazeteleri nasıl kar ettiririz’ diye düşünmüyor. Birçok kar eden gazete örneği varken sadece patronun diğer işlerden kazandığı paraya güvenmeleri son derece vahimdir. Bu gazeteler ‘ekonomik olarak iyi yönetildiği zaman’ para kazanır” demiş mesela.. Karşı karşıya olsak sormak isterdim; yazar kendi işini mi yapmakla görevlidir, yoksa gazeteyi nasıl kar ettireceğini planlamak, kafayı buna yormak mıdır görevi?NASIL KAR ETMİŞ PEKİ?Gazeteyi “ekonomik olarak iyi yönetmek” yazarın işi mi? Ve ayrıca bu iki gazetenin pekala çok iyi kar ettiği yıllar oldu, olmasaydı onları satın almaya kalkmazlardı. Zaten kendisi de bir sonraki cümlesinde “Geçtiğimiz Mayıs-Haziran aylarında iki gazete 1.5 milyon TL kar etmiştir, kayıtları muhasebede vardır” diyerek kendisiyle çelişkiye düşmüş. Demek ki bu iki gazete, daha satılmadan önce aylar boyu “satıldılar, satılacaklar” tartışmalarıyla güç kaybına uğramalarına rağmen 6 ay önce kar durumundaymış.Ama bunun üstüne bir de “kendilerinin yani Karacan tarafının yarattığı belirsizlik, okura ve kamuoyuna yansıyan çekişme ortamı, başlatılan yargı süreci” eklenince, yönetime kayyumlar getirilip ne promosyona, ne sayfa sayısının arttırılmasına, ne kağıt kalitesinin düzelmesine, ne yeni projelere izin verilmediğinde, çalışanların morali “sanki kasten yapılıyormuş gibi” umursamazca bozulmaya çalışıldığında aynı verimi beklemeye kimin hakkı vardır? Yazarlara bu hakareti yapmaya kimin hakkı vardır?Bütün bu büyük yanlışa, büyük baskılara rağmen VATAN ve Milliyet dimdik ayakta ve basın mücadelesini aynen sürdürüyor. İyi yazarlar “Ya patron bir gün finanse etmezse” endişesi de taşımaz çünkü iyi yazar zaten bu ülkede basının “her çileyi çekmeye, her sıkıntıyı göğüslemeye hazır olması gerektiğini” bilir. Bugün birçok iyi yazarın “cezaevinde olmaya, yeni yıla ailesinden uzakta ve soğuk hücrelerde girmeye bile katlanması gerektiğini bildiği” gibi..GERÇEK.. YALNIZCA GERÇEK!Ali Karacan’ın yazdıkları, herşey bir yana yazar olarak katlanılacak gibi değil. Başkalarını suçlayacağına oturup “etik kuralları” düşünmesi ve “sadece gerçekler”den söz etmesi lazım. Diğer ortağının hissesini satmaya çalışacağına, sözleşmeye koydukları maddede olduğu gibi “sorun çıkaran taraf” olarak kendi hisselerini devretse koskoca iki gazete bu sıkıntıyı yaşamaz. Biraz vicdan muhasebesi yapılsa, bu gidişin sonucunda olacakların sorumluluğu düşünülse, alınması gereken karar budur!*****Ölen vatandaşlara yalnız Kürtler üzülmedi!BDP ve özellikle Selahattin Demirtaş Şırnak’ta bombardımanda hayatını kaybeden kaçakçılar için öyle tuhaf bir tavır sergiliyor, öyle konuşuyorlar ki; bu insanlar “kendilerine aitmiş, başka kimse üzülmemiş” gibi.. Ölenler Türkiye’nin vatandaşı, Kürt de olsa Türk de olsa, başka bir kökenden de gelse hiç farkı yok, hepimiz aynı şekilde üzülürüz.Nitekim askeri hatalar sonucunda ölen askerler oldu, basın onlar için de “TSK ve Milli Savunma Bakanı derhal açıklama yapmalı” diye hemen yazdı, bu olayda da aynı üzüntüyü yaşayarak aynı soruları sorduk. Medya da öyle, muhalefet partileri de öyle..KÜRDİSTAN’LA NE ALAKA?Herkes üzgün, herkes aynı şoku yaşarken Selahattin Demirtaş’ın ortaya çıkıp “Bugün ülke bölünmüştür, artık emin oldum... 50 bin defa öldürseniz bu toprakların adı Kürdistan’dır” demesi fırsatçılıktan ve “hayatını kaybeden insanları istismar etmekten” başka bir şey değildir.AYNI HATAYI TÜRKLER YAPSAYDI..Evet, ortada önemli bir istihbarat hatası var.. Evet, son teknoloji ve imkanlarla bu hataların ortadan kalkması gerekirdi.. Evet, ABD sözüm ona “doğru istihbarat” için söz vermişti yine tutmadı, Evet, açıklama gecikti bunların hepsi doğru. Ama sınır ötesinde, operasyon yapılan tehlikeli bölgelerde “tek bir ailenin fertleri” olarak bulunanlar da büyük hata yapmışlar ve aynı hatayı Türk vatandaşlar yapsa hayatını kaybedenler onlar olacaktı.Tam aksine, BDP bu olayın “bir misillemeye” sebep olmaması için gayret etmelidir, hatanın sorumlusu olmayan, olayla hiçbir ilgisi bulunmayan masum insanlar zarar görmemelidir. İnsanlık bunu gerektirir!*****Daha güzel bir yıl olsunSevgili okurlarım, 2011 yılı zor ve terör olaylarından Van depremine, arkası kesilmeyen kadın cinayetlerinden çocuk tecavüzlerine kadar birçok üzüntü yaşadığımız bir yıl oldu. Umarım 2012 bizler ve ülkemiz için daha hayırlı, daha huzurlu bir yıl olur. Hepinizin yeni yılını en iyi dileklerle kutluyorum.Acı bir tesadüf; değerli meslektaşımız Yılmaz Özdil, yılbaşından iki gün önce babasını kaybetti, ona ve ailesine sabır ve başsağlığı, babasına Allah’tan rahmet diliyorum...

Devamını Oku

Şırnak olayının Dersim’den farkı var mı?

29 Aralık 2011

Artık “inanılır gibi değil” demek bile zor geliyor bana, öyle sık söyler oldum ki.. Yine inanılmayacak bir haber duyuldu dün ve eğer bu olayda köylülerin söylediği doğruysa ki öyle görünüyor, yapılanın “Dersim’e atılan bombalar”dan farkı yoktur.Çarşamba gecesi Şırnak’ın Uludere ilçesinde sınır ötesinde kalabalık bir grup görülünce PKK’lı oldukları düşünülerek yoğun bombardıman yapılmış ve ilk bilgilere göre 35 kişi ölmüş. Ama köylüler ölenlerin “PKK’lı değil, Irak’tan katırlarla mazot getiren 18-20 yaşlarındaki kaçakçılar olduğunu” söylemiş.BÖYLE HATA OLMAZBu kaçakçıların bir kısmı bombardıman sırasında katırlardaki yakıtların ateş almasıyla yanarak hayatını kaybetmiş, bir kısmı ise arkasına sığındıkları kayanın altında kalarak.. Oysa bölgeyi tanıyanların anlattığına göre, bu sınır köy ve kasabalarında yakıt kaçakçılığı yapıldığı uzun süredir bilinir ve ses çıkarılmazmış.Evet, kaçakçılık da suçtur ama Türkiye’de cezası verilmeyen, sıradan sayılan suçlardan biri ve tabii cezası da ölüm olamaz. Hayatını kaybedenlerin üstelik çok genç olduğunu duyunca “yine hep PKK yüzünden” diye düşünüyor insan. Şırnak Uludere de terör saldırılarının sık görüldüğü bir yer ve sınır ötesinde fark edilen bir kalabalık doğal olarak “terörist grubu” zannedilebiliyor. Bununla birlikte sebep ne olursa olsun 35 genç insanın bu şekilde ölmesi kabul edilemez bir olay.DEMEK KASIT ARANMAMALISınır ötesi askeri operasyonların sürdüğü biliniyor, bu bombardımandaki yanlışın kasıtlı olmadığı belli ama yine de “tam emin olmadan” yapılmamalıydı. Dersim olayları “bir partinin iktidarı” sırasında olduğu için o parti kıyasıya eleştiriliyor, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen bugünkü partinin “sorumluluğu üstlenmesi ve özür dilemesi” bile isteniyor.Şimdi 21’inci yüzyıl teknolojisine sahip ve “ABD’nin habire ‘terörde size daha çok yardım edeceğiz, sınır ötesi bilgileri vereceğiz’ dediği” bir dönemde ve “Dersim suçlamasını yapan partinin iktidarında” gerçekleşen bu olay nasıl açıklanacak?TSK’NIN YÖNETİMİ KİMDEYSE..Dersim’de de “teröristleri ortadan kaldırmak için yapılan” bombardımanda terörle ilgisi olmayan insanlar zarar görmüştü, burada da aynı durum var.. Benim ilk bakışta gördüğüm budur, son teknolojiye sahip bir ordunun böyle bir hataya düşmemesi gerekirdi ama düştüğüne göre; TSK’nın yönetimini yapan kurumların, bakanlıkların olayı net şekilde açıklaması gerekir. Bu gidişle biz vatandaşlara da huzur haram bu ülkede, her gün ayrı bir üzüntü içindeyiz!*****‘Kadın şiddetten korunacak’ derken..Tam da haberle aynı sayfadaydı Bakan’ın sözleri.. Kadın ve Aile Bakanı (ben eski ismi kullanıyorum) Fatma Şahin “Alınacak yeni tedbirlerle kadınların şiddetten korunmasının sağlanacağını” bir kez daha söylemişti.Altındaki haberde ise “Anne babasının odaya kilitlemesine rağmen evden kaçan 21 yaşındaki genç kızın 3 polisin arasında ‘evden eşyalarını almaya geldiği’ sırada 2 erkek kardeşi tarafından öldürüldüğü” yazıyordu. Görevlerini yapamayacaklarsa acaba o 3 polis neden verilmişti?Eğer yanında 3 polis olan bir kız bile korunamıyorsa “yeni düzenlemeler” kadınları şiddetten nasıl koruyacak? Toplantılarda konuşulan teoriler “pratiğe” hiç uymuyor, arada uçurumlar var ve önlemlerin “Türkiye gerçeklerine göre” düşünülmesi, derhal da yürürlüğe konması gerekiyor.KADIN DA, ÇOCUK DA..Örneğin, töre cinayetleri konusunda ne yapılacak, kadınlar erkek saldırılarından, şiddetinden nasıl uzak tutulacak? Artık vaatleri, sohbetleri, toplantıları bırakıp “eyleme” geçme zamanı, bu vahşete ne kadar katlanacağız?Dün bir de “3 yaşında üvey anne tarafından şiddete uğrayarak öldüğü” açıklanan bir çocuk haberi vardı. Bırakın kadınları, bu devlet çocuklarını da koruyamıyor. Benzer olayları medeni ülkelerde neden hiç duymuyoruz düşündünüz mü?

Devamını Oku

Açılım’ın kapanışı!

29 Aralık 2011

Bildiğiniz gibi, Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana “Yeni anayasada Kürtler için ‘bireysel haklar’dan söz ediliyor, ne bireysel hakkı, artık bize ‘özerk bölge’ bile yetmez, tam bağımsızlık istiyoruz” dedi. Daha “açılım” projesi ilk ortaya atıldığında, hatta ondan yıllar önce Ahmet Türk ’le TV röportajı yaptığımda “sonunda bu noktaya gelineceğini” söylemiş, onca katliamın “bireysel hak” için yapılmayacağını defalarca vurgulamış, gerçeği bir an önce söylemelerini o günlerin DTP’lilerinden, daha sonrasının BDP’lilerinden istemiştim.AYRI DEVLET TARİFİ“Kürtlerin tüm bireysel haklarının verileceğinin, köylerin kasabaların isminin Kürtçe olarak değiştirileceğinin” söylendiği açılım sürecinde ben “Hükümetin açılımı ile BDP’nin ve PKK’nın açılımı çok farklı, boşuna zaman kaybı bu” demekteydim. Gerçek talebin; bugün Zana’nın yaptığı açıklama, yani “ayrı bir devlet” olduğu ve “özerk bölge” ile başlayarak İspanya’daki gibi sonunda “tam bağımsızlık” noktasına getirileceği aslında baştan tabak gibi ortadaydı.‘KÜRT SORUNU’ MASALIAma nedense bir grup gazeteci ve akademisyen her gün TV’lere çıkarak bu tabak gibi tabloyu “eşit haklar, kültürel haklar, demokratik haklar, Kürt sorunu” tanımları altında ve adeta beyin yıkama yaparak gizlemeyi.. Hükümet ise “Bu açılım yanlış başlatıldı ve yanlış yürütülüyor. Silah bırakmayan bir terör örgütünün baskısıyla ve bireysel haklar diye başlayarak bir yere varamazsınız, tam aksine terörü güçlendirirsiniz” diyenleri de “Kan aksın, analar ağlasın istiyorlar” diye suçlamayı sürdürdüler.ZANA KÜRTLERİ TEMSİL EDİYOR MU?BDP’liler Kürt oylarının yarısını bile almamalarına rağmen her zaman Kürt halkının temsilcisi gibi konuştular. Bu ülkede yaşayan Kürtlerin büyük çoğunluğunun “terörü ve PKK’yı desteklemediği” bilinirken bir yandan “PKK’nın sözcüsü” gibi konuşan ve davranan bir parti, diğer tarafta nasıl “Kürtlerin temsilcisi” olabilir? Olamaz, nitekim olmadığı seçimlerde ortaya çıkıyor ama onlar hiç bozuntuya vermiyorlar.Aslında durum şöyle olmalı; Zana da son operasyonlarda PKK’nın büyük kayba uğradığını, gücünü yitirdiğini görüyor. Amacın “özerklikten bile büyük olduğunu” söyleyerek hem terör örgütüne yeni bir motivasyon veriyor hem de bu hedefi Türkiye’ye bir çırpıda açıklamış oluyor.GÜNÜ KURTARMAKLA OLMAZElbette söylediği şey “ağzından kaçmış” veya “Öcalan’dan habersiz söylenmiş” olamaz, artık zamanı geldi, İspanya’daki gibi önce özerklik sonra “tam bağımsız devlet” aşamalarıyla uğraşmayalım, hedef budur diyor.Ve bu açıklama açılımın kapanışıdır. Demek ki olayların gidişini zamanında görenler “kötü niyetli” değilmiş, suçlarken “günü kurtarmak” yerine iyi düşünmek gerekiyormuş. Bundan sonra bakalım yeni anayasa için “referandum öncesinden başlayarak” ve Öcalan’la masaya oturarak yapılmış vaatler nasıl tutulacak, Hükümet bunu düşünmeli!Amaç bu gazeteleri batırmak mı?Gelişmelere baktıkça insanın takkesi uçuyor azizim, diyorsun ki; yahu bu ülkede hiçbir şey ve hiç kimse göründüğü gibi değil midir, her yüzün ve her olayın arkasında bir samimiyetsizlik, bir hile mi aramak lazımdır? İnanın ben neredeyse kimseciklere ve gördüğüm duyduğum şeylere güvenemez haldeyim, her olayda hemen kafamda soru işaretleri uçuşmaya başlıyor. Bunun adı olgunlaşmak mıdır, yoksa çok saftım da yeni mi ayılıyorum bilemem.VATAN ve Milliyet gazetelerinin satışı ve sonrasındaki gerçekleri inceleyerek bir süre önce size anlatmıştım. Akla hayale gelmeyecek bir oyunun sergilendiği süreçte ortaklardan Demirören tarafı diğer ortak Karacan’ları yerden göğe haklı bir şekilde mahkemeye vermişti zira Ali Karacan gazeteye ortak olurken taahhüt ettiği parayı vermiyordu. Bırakın o parayı “tek kuruş vermeden” gazetelerin yarısına ortak olduğunu iddia ediyor ve “Hakkımı verin” diye tutturuyor ki inanmak gerçekten güç..‘YAVUZ ORTAK’ EV SAHİBİNİ BASTIRIR..Bu iki önemli gazetenin varlığını sürdürmesi için Erdoğan Demirören bugüne kadar tüm harcamaları kendisi yapmış, belgelerle ortada.. Karacan ise “sermaye gösterdiği şirketin batık olduğu ortaya çıktıktan ve herhangi bir parasal katkıda bulunamayacağı da kesin olarak anlaşıldıktan” sonra bile tavrını değiştirmiyor. Tam aksine, “Yavuz ortak ev sahibini bastırır” misali bir karşı dava açıyor; Vay efendim, diğer ortak nasıl benim onayım olmadan ödeme yapar da, beni borçlandırır da şöyle de, böyle de..Gerçekten pes diyorum, PES çünkü: 1- Karacan ailesi tanınmış bir aile ve böylesine dürüst olmayan bir davranış onlara yakışmaz ve (gerçi artık insanların bu tür “etik dışı olayları” umursamaz hale geldiğini, bu umursamazlıkta “toplum değerlerini yitirmiş olmamız”ın büyük rolü bulunduğunu bilmeme rağmen) isimlerine zarar verir.2- Gazeteci bir aileden gelen Ali Karacan “iki gazeteyi bir anda büyük tehlikeyle karşı karşıya getirme sorumluluğunu” almaz, bunu taşıyamayacağını, taşımaması gerektiğini düşünür.BÖYLE TESADÜF OLUR MU?Bunların ikisi de düşünülmüyorsa, gözler o kadar kötü şekilde kararmışsa söylenecek tek şey kalır; yazıklar olsun! Ve ben bu durumda açıkçası arkadaşlar artık VATAN ile Milliyet’in uğraştığı bu yeni ve büyük sorunun “tesadüf olmadığına”, ikinci ortağın tesadüfen ortaya çıkmadığına inanırım. Tesadüf değilse, bu ülkenin basın özgürlüğüne, demokrasiye inanan insanları “bağımsız basını korumaya çalışan gazetelerine” daha çok destek vermelidir. Her şeyi rahat köşelerinizden izleyecek misiniz siz?

Devamını Oku