Ergenekon soruşturması kapsamında yürütülen Oda TV davasının 3’üncü duruşması başladı. Ben geçen duruşmayı izlemiştim ama sanık avukatlarının iddialara gayet net açıklamalar getirmesine rağmen, sanıkların çoğu ve özellikle “yazdıkları” nedeniyle tutuklanmış olduklarından başka bir neden görülmeyen gazeteciler “tahliye” beklerken hiçbir gerekçe gösterilmeden “tutukluluklarının devamına” karar verilmesi günlerce etkilenmeme, üzülmeme neden olmuştu.Düşünün, yalnızca gazetecilik yapan ve mesleğinde son derece başarılı insanlar veya yalnızca kendi işini yapmış ama yazdığı kitapla siyasi olarak birilerinin tepkisini çekmiş insanlar var orada.. Sadece bir savcı hakkında dava açtığı için (o olayın arkasından) tutuklanmış isimler var. Asla karanlık işlere karışmayacakları “genel bir kanı” olduğu gibi tertemiz ve kendinden emin yüz ifadelerinden okunuyor. Duruşmalara ümitle geliyorlar ki bu duruşmalar farklı yüzler görebilmeleri için tek fırsat- dinliyorlar, konuşmak istiyorlar izin verilmiyor ve sonunda duyulan tek cümle “tutukluluklarının devamına karar verilmiştir”.TÜRKİYE’DE VE BATI’DA..Neden? Neden bu karar verilmiştir? Hangi kesin kanıtları gösteriyorsunuz bu kararın devamı için? O yok.. Ve bakın artık Türkiye kamuoyu araştırmalarında bu soruşturmanın haksız ve hukuksuz yürütüldüğüne dair kanaatin hızla yükseldiği ortaya çıkıyor. Ayrıca geçen duruşmaya biliyorsunuz Avrupa Parlamentosu’ndan milletvekilleri ve uluslar arası basın örgütü IPI’dan Batılı gazeteciler katılmıştı ve yaptıkları açıklamalar hepsinin “siyasi eleştiri yapan gazetecilerin tutuklandığına” inandıklarını gösteriyordu.Son yıllarda AB’den gelen raporlarda da aynı uyarı sürekli olarak yapılıyor. Ama öte yanda sanki tüm bu tepkiler ve sürecin “inandırıcılığını yitirmiş olması” hiç umursanmıyor gibi eski tas eski hamam, insanlar demir parmaklıklar ardında aylar yıllar geçiyor.YILBAŞINDA AİLELERİYLE OLMALILARSon duruşmada Ahmet Şık ile Yalçın Küçük arasında “Çarşamba günü duruşma olup olmaması” ile ilgili tartışma çıkmış. Yalçın Küçük “Biz Çarşamba günü duruşma istemiyoruz” deyince Ahmet Şık haklı olarak “Kendi adına konuş, biz deme, biz hızlı yargılama istiyoruz” diye müdahale etmiş ve olay büyümüş. Hakim de “mahkemeye yeni atandığını, başka davalara da bakıldığını” yani fazla hızlandırılamayacağını söylemiş ama tekrarlayayım, siz bir de orada özgürlük bekleyen gazetecilere, milletvekillerine ve sivil-asker diğer “iddia mağdurları”na sorun o “bir gün”ü, kimbilir onlara bir gün nasıl “bir yıl gibi” geliyor.Kimbilir nasıl “yeni yıla herkes gibi, karar veren o hakimler gibi çocuklarıyla, aileleriyle girmeyi” ve üstelik maddi-manevi sıkıntılar içindeki ailelerinin başına bir an önce geçmeyi hayal ediyorlar..PKK’LI TERÖRİST DEĞİL, ONLAR TERÖRİSTBakın şimdi; eğer bu ülkede “Habur süreci devam edecek” deniyorsa, Habur’dan gelen PKK’lılardan hangisinin kanlı eylemlere katıldığı belli olmuyor ve hepsi düğün dernekle karşılanıyorsa.. “Nasılsa kaçmazlar” diye bırakılan Hizbullah üyeleri kayıplara karışıyor ve pek de üzerinde durulmuyorsa.. Bu ülkede “dev bir uluslararası bağış yolsuzluğunda hakkında kesin kanıtlar olan ve dış mahkemelerde suçu sabit görülmüş isimler” yıllar sonra tutuklanıyor ve hemen bırakılıyorsa.. Tutuklanmasının üstünden yıllar geçtiği halde neden tutuklu olduğuyla ilgili “kesin kanıtların” hala açıklanamadığı isimlerin tutukluluğunun devamına hukuk skandalı denir, başka adı yoktur bunun.Hakimlerin “Bir tek bu davaya bakmıyoruz ya” demesi filan da açıklama olamaz. Yılbaşına üç gün kaldı, suçunu bilmeyen insanların bir yeni yıla daha ailelerinden ayrı olarak “soğuk hapishane hücrelerinde” girmeleri çok büyük haksızlıktır, yargı artık adil kararları vermek zorundadır!*****Diyanet müftülerine ‘yılbaşı’nı öğretsin!Bu tür saçma haberlere baktığımızda genellikle “Boşver canım, görmezden geleyim, her abukluğu görmek zorunda değilim” duygusu geliyor insana.. Ama gerçekte maalesef bizim ülkemizde her saçmalık bir şekilde insanları (özellikle gençleri, çocukları) etkiliyor, beynine giriyor ve sonra bir bakıyorsunuz o abukluklara inananlar artıvermiş.Tam da bu yıl Türkiye ABD’de turizm atağını gazetelere verdiği tam sayfa “Akdenizli Noel Baba” ilanlarıyla yapmışken.. Diğer ülkelerin her tür uyanıklığını seyredip biz elimizdeki imkanları değerlendiremediğimiz yıllar sonunda nihayet Aziz Nicholas’ın Noel Baba olduğunu ve onun da “Türkiye’de yaşamış olduğunu” kullanarak iş yaratacakken.. Keşan Müftüsü Süleyman Yeniçeri ortaya çıkıp açıklamış.SAKIN GÜLMEYİNEvet, evet gülmeyin, sanki herkes “Noel Baba’nın gerçekten yaşadığına” inanıyormuş ve kendisi de “yaşamadığını” ilk keşfeden kişiymiş gibi, bu çocuklara söylenen bir masal değil de Noel Baba gerçekten pencere ve bacalardan girermiş gibi “Noel Baba diye biri yoktur. Aziz Nicholas diye biri vardır ama uyduruk bir kişidir. Noel Baba baca ve pencereden giriyor. Doğru dürüst biri olsa kapıdan girerdi” demiş.O yetmemiş, “yılbaşı kutlayanları” hadisten örnek vererek Hristiyan da yapıvermiş. “Kim kime benzemeye çalışırsa onlardandır. Hristiyanlıktan gelen bir etkinliği kutlarsak onlara benzemeye çalışmış oluruz. Noel’i Hristiyan aleminden ithal etmişiz, bizim bayramımız değil” diye eklemiş.BÖLÜYOR, KIŞKIRTIYOR, DİNDEN ÇIKARIYORBiri bu adamlara öğretmeli ve bu biri de öncelikle “Diyanet İşleri Başkanlığı” olmalı, çünkü müftülerinin “yanlış bilgilerle toplumu birbirine karşı kışkırtmaya” veya “bölmeye” veya “yeni yılı kutlayan Müslümanları Hristiyan ilan etmeye” hakkı yoktur.Özellikle de en sonuncusu.. Müftüler insanların dini, inancı hakkında “yılbaşı kutlamasına bakarak” karar veremez. Türkiye’de yılbaşı kutlaması yapılırken “yeni yıla mutlu girmek” düşünülür, hepsi budur. Kutlanan “Noel değil, yeni yılın gelişi”dir.DİYANET HEMEN AÇIKLAMALI!Diyanet İşleri “Keşan Müftüsü ve benzeri anlayıştakilerin yanlış yaptığını” açıklamak zorundadır, bu olaylarda da konuşmayacaklarsa ne için oradalar acaba?
“Müslüman Toplumlarda Değişim ve Kadının Rolü” toplantısında Mısır’daki kadın protestoculara değinilmiş ve Başbakan Erdoğan şunları söylemişti:“Kadınlar değişime önayak oldular, gerekirse yerlerde sürüklendiler ve kendilerine cop sallayanlara karşı yüreklerini ortaya koydular... Tahrir Meydanı’nda tekmelerle, dipçiklerle dövülen hanım kardeşimiz için bu ızdırabı duymuyorsak hep birlikte kendimizi sorgulamalıyız”. Başbakan Mısır’da yüzlerce kadının sokaklara dökülerek yaptığı protesto gösterisi için bunları söylemekte haklıydı ama o kadınlar “tek bir kadının kıyafetleri soyularak askerler tarafından feci şekilde dövülmesi” üzerine sokaklara dökülmüşlerdi ve biz de kısa süre önce İzmir’de polisler tarafından benzer bir dayak olayını yaşadık.MISIR KADAR OLAMADIKTürkiye’de bu feci olaya tepki maalesef Mısır’daki kadar büyük olamadı, bizde herkes oturduğu yerden konuşmayı sever, zahmete giremez ya, sokaklara dökülüp “suçluların cezalandırılmasını” isteyeceğimize konuştuk durduk. Bu nedenle de; açılan davada (kendisinin de sorgulanması gereken) Savcı “suçlu polislere hapis cezası bile istemez”ken, iki iri kıyım polisin dayağından yüzü moraran, yerlerde tekmelerle dövülen kadına istediği “6 yıl hapis”in sonucu ne oldu, Kadın Bakanlığı veya Adalet Bakanlığı itiraz etti mi, Kadın Bakanlığı Savcı’yı HSYK’ya şikayet etti mi, İçişleri Bakanlığı suçlu polislere görevden el çektirdi mi hiçbir şey öğrenemedik.İPE ÇEKME, ADALETİ UYGULABakan “ne yapalım, polisleri ipe mi çekelim” dedi, son duyduğumuz bu oldu. İpe çekmekle “hak ettiği şekilde cezalandırmak” arasında hiçbir ilgi yoktur ve medeni ülkelerde bu durumlarda “ADALET” çalışır, cezası verilir. Böyle kontrolsüz yaratıklar da “psikolojik tedaviyle birlikte” cezaevine gönderilir, göreve devam ettirilmez.Başbakan Erdoğan’ın aynı konuşmada “Türkiye’de kadınlar açısından kötüye giden bir değişim olmasına, kadına (ve hatta kız çocuklara) karşı şiddetin çok yönlü olarak artmasına ve İzmir olayına” da değinmesini beklerdik. Mısır’da gösterici kadına atılan tekme ve dipçiklerin Türkiye’de olmaması gerekiyor ama burada kız öğrenciler bile yaşıyor bunu, saklamak yerine açıkça konuşmamız ve çözmemiz gerekir değil mi?POLİS-SAVCI DAYANIŞMASIBu olaylarda suçlu polislerden söz ediyoruz ama tabii ki genelleme yapmıyoruz. Elbette Türkiye’de de iyi polisler çoğunluktadır ama “kötüler” onların imajına da gölge düşürüyor. Emniyet Genel Müdürlüğü artık Türkiye genelinde “polislerin kurallara, sınırlarına uyması” konusunda kesin ve acil bir faaliyet başlatmak zorundadır. Gelen şikayetler hızla artıyor.Son şikayet İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne yemeğe giden ve kadın iş arkadaşlarının önünde sebepsiz yere polisler tarafından hakarete ve saldırıya uğrayan Şinasi Gök’ten (kendisi üstelik “Adliye personeli” imiş) geldi. Anlattıkları inanılmaz ve yine “savcının polis şiddetini saklaması” olayı görülüyor. Sonsuza kadar “polis-savcı dayanışmasıyla paralel bir polis terörü” mü sürdürülecek, bu konu çözülmelidir!*****‘Demir Lady’ lakabı Tarhan’a uyuyor!CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan yaptığı güzel bir konuşmada “Ben krema değil, demir leblebiyim” demiş, ben de “Demir Leblebi’den Demir Lady’e” başlıklı yazımda “bugünün demir leblebisinin geleceğin ‘Demir Lady’si olabileceğini, bunun için gerekli tüm özelliklere sahip olduğunu” yazmıştım. Hemen ertesi gün gazetelerde TBMM Başkanvekili MHP Milletvekili Meral Akşener için “Demir Lady” benzetmelerinin yapıldığını gördüm.Bence olmaz efendim, Demir Lady lakabı “Ben demiri tercih ederim ama bronz da kurtarır” diyen İngiltere eski Başbakanı Margaret Thatcher için kullanılmıştır ve bu Thatcher uzun başbakanlık döneminde “demokrasiye, onun en önemli göstergesi olan medya özgürlüğüne sonsuz saygısıyla” tanınmıştır. İstifa ederken söylediği “ülkemin, partimin ve diğer arkadaşlarımın yolunu açmak için ayrılıyorum” sözleri bile demokrasiye saygısını gösterir.AKŞENER’İN MEDYA BASKISIMeral Akşener ise Tansu Çiller döneminde onunla birlikte medyaya (bugünkü baskıya benzer) baskılar uygulamış, basınla adeta kavgaya girişmiş bir bakan olarak hatırlanır. Siyasi hayatında böyle antidemokratik, baskıcı dönemler olan biri de demokrasiye saygısıyla tanınan “Demir Leydi”ye benzetilemez.Kısacası, “uysa da benzettik, uymasa da” diyorlarsa devam etsinler ama uymuyor. Emine Ülker Tarhan için ise böyle bir engel yok, gelecekte de göreceğiz zaten kanımca.. Kemal Kılıçdaroğlu, muhalefeti de dürüstçe ve üstelik bilimsel olarak yürüten Tarhan’ı partinin 2’nci adamı yaparsa bu ona ve partisine puan kazandıracaktır, mesele bundan ibaret!*****TRT Genel Müdürü özür diledi nihayet..Eğer işin içine Başbakan ile Başbakan Yardımcısı girmeseydi, onlar Rojin’i aramasa ve yapılanın “yakışıksız olduğunu” söylemeseydi, TRT Genel Müdürü bir sanatçıya yaptığı ciddi hakaret için “benim üslubum bu” deyip geçecekti.Örnek olması gereken mevkideki insanlar böyle yapınca toplumda olayların arkası kesilmiyor. Bu nedenle özür önemliydi ve sonunda TRT Genel Müdürü “Rojin’den ve kamuoyundan” özür diledi. Bundan sonra umarız tüm kadınlara karşı saygılı bir dil kullanılır ve hiçbir kanalda sözel şiddete uğramazlar.
Dün TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’in bir toplantıda Kürt sanatçı Rojin’e yaptığı akıl almaz hakareti yazarken “bunun kadınlara karşı sözel şiddet olduğunu ve kendinde buna hak görmenin İzmir’de kadın vatandaşı döven polislerin anlayışından farksız olduğunu” belirtmiştim. Aynı yazıda daha birkaç gün önce “Kürt vatandaşlara her türlü eşit hakkın verileceğinden” söz eden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da buna tepki göstermesi gerektiğini vurgulamıştım.Sayın Arınç’a bu konu sorulmuş ve o da “TRT Genel Müdürü Şahin’in sanatçı Rojin’e yönelik sözlerinin son derece yakışıksız olduğunu, bu talihsiz sözlerin devletin bir bürokratına yakışmadığını” söylemiş. “Bu haberlerin basına yansımasından dolayı incineceğini düşündüğü için Rojin’i aradığını ve geçmiş olsun dileklerini ilettiğini, onun çok üzgün olduğunu” anlatarak “Umarım bir daha yaşanmaz” demiş. Bülent Arınç’tan beklenen açıklamaydı bu, telefon etmeyi düşünmesi de güzel ama...ÖZÜR DİLEMESİ GEREKİR“Umarım bir daha yaşanmaz” sözü böyle bir durumda yetersiz kalıyor, TRT önemli bir kurum ve bu da sadece “tek kadına, bir sanatçıya” değil, “Burada kadın var mı” sorusundan sonra pervasızca ve bilinçli olarak söylenip, üstelik “bu benim üslubum” diye ısrar edildiği için genel olarak “ka-dın”a yapılan bir hakaret. TRT Genel Müdürü hem Rojin’den, hem de toplumdan özür dilemek zorundadır.İnanın bir Batı demokrasisinde, bir bürokrat böyle ciddi bir yanlış yapsa medya ve halk öyle tepki gösterir ki o koltukta oturamaz. Bizde oturuyor ama hiç değilse bu konunun ciddiye alındığı mesajı topluma verilmelidir, aksi takdirde kadına karşı şiddetin azalması gerçekten beklenemez.MEDYADAN KORKMAYINBülent Arınç bu haberi basından duyduğunu söylemiş, basının uyarılarına kulak vermesi takdir edilecek bir davranıştır... Zira toplumun sesi olan basın “hangi hükümet ve hangi TRT genel müdürü olsa” toplum için doğrular adına aynı tepkiyi gösterir, doğal ve doğru olanı da budur.Siyasetçiler basına kızacaklarına, onu rakip gibi göreceklerine eleştirilere hep kulak verseler çok daha huzurlu bir ülke olurdu burası!*****Orhan Pamuk’a sevgilisinden ders!Hatırlayacağınız gibi yazar Orhan Pamuk önce “Türkler 1.5 milyon Ermeni’yi öldürmüştür” demiş, Ermeni diasporası da “Türkiye aleyhinde kendileriyle birlikte faaliyet gösteren bazı Türk akademisyen ve yazarda olduğu gibi” pek memnun olmuş, kısa süre sonra da kendisine Nobel ödülü verilmişti. Herhalde Pamuk Fransa’da kabul edilen Türkiye aleyhindeki yasa için üzülmemiştir ama Ermeni asıllı sevgilisi Karolin Fişekçi “Ermeni soykırım iddiasının inkarını suç sayan yasa”nın Fransa’da kabul edilmesine çok kızmış.“Bunu antidemokratik bulduğunu” belirterek “Benzer bir şeyi Türkiye yapsa Avrupa tarafından topa tutulurdu. Bu coğrafyada Almanların yaptığı gibi bir soykırım olamaz. Türkiye’de doğmuş, burada yaşayan, buradan beslenmiş Ermeni kökenli bir Türk olarak dış ülkelerin bu girişimlerinden hiç hoşlanmıyorum” demiş. Normal bir Türk vatandaşı, kökeni ne olursa olsun böylesi bir haksızlığa aynen Karolin Fişekçi’nin tepkisini gösterirdi, okurken gözleri yaşarıyor insanın. Evet, herkes düşüncesinde özgürdür ama insan yine de merak ediyor Orhan Pamuk bu durumda ne hissetti?1.5 MİLYON ERMENİŞundan dolayı merak ediyorum ben, kendisine “1.5 milyon Ermeni” rakamını nereden bulduğunu sormuştuk, herhalde çok sorulmuş olmalı ki sonunda “Bana şu isim söyledi, ona da bu isim söylemiş” gibi hiçbir tarihi temele, belgeye dayanmayan (ve iki gazeteciden duyduğu) bir cevap vermişti. Şimdi bunu “tarihi merak edip okuduğu” görülen Karolin Fişekçi’yle tartışmalı, bakalım ona nasıl açıklayacak?*****Mümtazer Türköne açıklasın!Cumhurbaşkanı Gül tarafından “Atatürk Kurumu” üyeliğine atanan Mümtazer Türköne daha ilk günden “Atatürkçülük şöyle, böyle” diye başladı. Bu göreve kendisinden böyle konuşmalar beklenerek getirildiğini mi düşünüyor nedir, bilimsel konuşma yapıyor havasında ağzına geleni söylüyor.“Överek yıpratma” metodunda da çok başarılı, bir yandan “Atatürk Türkiye’nin ortak değeri, ben de saygı duyarım” diyor, arkasından “Atatürkçülük tam bir bağnazlık, yobazlık ve çağdaşlığa kapalılık şeklinde yayılıyor” benzeri saçma konuşmalar yapıyor.“Kemalizm ideoloji haline getirildi, siyasi ve ideolojik malzeme yapılmamalı” dediğinde tamam kabul edilebilir ama Atatürkçülük “Atatürk’e bağlılık, takdir, bugün bile çağa en uygun şekilde şekilde duran ilke ve devrimlerine, yaptığı benzersiz Kurtuluş Mücadelesi’ne saygı”dır. Bu da Türklerin ortak değeridir, bunlarla sorunu olan insanın Atatürk Kurumu’nda işi ne?Türköne TV’lerde bu konuda kavga edeceğine çıkıp paşa paşa (Apo’yu da paşa yapmıştı ya) millete bu cümleyi; “Atatürkçülük tam bir bağnazlık, yobazlık ve çağdaşlığa kapalılık şeklinde yayılıyor” cümlesini açıklasın. Açıklayamıyorsa gerçekten orada işi yok ve bunu Cumhurbaşkanı Gül’ün de takdir etmesi lazım!
Hem de sadece Kürt sanatçı Rojin’den değil, tüm toplumdan... TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin’e gazeteci ve akademisyenlerin bulunduğu toplantıda Taraf Yazarı Orhan Miroğlu tarafından Şeş kanalıyla ilgili bir soru sorulmuş. Normal olarak TRT gibi önemli bir kurumun genel müdürü bir gazetecinin sorduğu soruyu “bir genel müdürün ciddiyeti ve özeni ile” cevaplar değil mi, beklenen budur. Ama öyle olmamış maalesef.İbrahim Şahin salonda bulunanları şok edecek şekilde önce “Burada kadın yok değil mi” diye sormuş, arkasından sözü Rojin’e getirerek “aşüfte kadın” demiş. Miroğlu son derece doğal olarak itiraz edince de hatasını düzeltme şansı çıkmasına rağmen bunu yapmak yerine “Benim üslubum bu” demiş, Orhan Miroğlu da bunun üzerine toplantıyı terk etmiş.HERKES TERK ETMELİYDİÖncelikle Miroğlu’nu doğru hareketinden dolayı kutluyorum. Sonra da toplantıda bu sözleri yutup oturan akademisyen ve gazetecilere hayretlerimi bildiriyorum, onlar nasıl oturabildiler?Bir TRT Genel Müdürü, hiç kimse, hiçbir kadın, hiçbir kadın sanatçı için (kendine göre ne sebep bulmuş olursa olsun) böyle bir hakarette asla bulunamaz, bulunursa ve üstelik hatasında ısrar ederse toplu tepkiyi hak etmiş demektir. Böyle bir yanlışı sıradan vatandaş yapsa bile “işte kadına karşı zihniyet bu” diye eleştirilir, İbrahim Şahin’e ne diyeceğiz?ARINÇ NE DEMİŞTİ?Bu mevkideki insanın zihniyeti bile buysa “kadına karşı şiddeti önlemek” ten kim söz edebilir? İnanın ben haberi duyunca inanamadım, olacak şey değil. Öyle büyük bir hata ki aslında kime karşı yapılırsa yapılsın fark etmez ama öte yanda daha Çarşamba günü “Kürtlere tüm hakları verilecek. Hepimizin sahip olduğu bilgi, eğitim, kültür gibi haklara sahip olmak onların hakkı” açıklaması yapan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın herkesten önce tepki göstermesi gerekir. Tüm hakların başında “insanlık, kişilik hakları” gelir ve bu da resmen kişiliğe saldırıdır.SÖZEL ŞİDDET ÇOK ÖNEMLİRojin çok güzel sesi ve yorumu olan başarılı bir sanatçı ama bu özellikleri olmasa bile “kadınlara karşı sözel saldırı” da fiziksel saldırı kadar önemlidir, onlara ağza alınmayacak bir hakareti ederken salonda kadınların bulunması veya bulunmaması hiçbir şeyi değiştirmez. TRT Genel Müdürü pervasızca, “üslubum bu” diyerek böyle bir eylemi gerçekleştiriyor ve buna susuyorsak, “İzmir’de kadın döven polislere” nasıl kızabiliriz? En kısa zamanda İbrahim Şahin; Rojin’den de, toplumdan da özür dilemelidir, o “devlet te-levizyonu”nu temsil ediyor, canının istediği gibi üslup kullanma hakkı yoktur. Bu olaylar unutturulup geçiliyor ama bu unutturulmamalı!*****Fransa’ya Cezayir’i hatırlatarak kazanamayız!“Ermeni soykırım iddiası” ile ilgili oylamalarda ABD ve Fransa’ya her seferinde “kendi yaptıkları soykırımları” hatırlatabiliriz ve bunu yapıyoruz da ama böyle kazanamayız. Aslında doğru tabii, bu soykırımları bilinçli, planlı olarak yapmışlar ama biz “soykırım yapmadığımızı” söylüyor ve “tarihe, belgelere bakın” diyorsak, onlara kendi yaptıkları soykırımları hatırlatmanın ne gereği var? Biz yapmadıysak onların yapmış olması bizi neden ilgilendiriyor?KONUŞMAK YARAR SAĞLASAYDIŞimdi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “Her yerde konuşacağız, nerede bir Ermeni varsa gidip konuşacağız, Türkiye’nin gür sesini duyuracağız” demiş. Ayıptır söylemesi bu da yanlış açıklama.. Konuşmakla olsaydı, birkaç yıl önce Türk gazeteciler Ermenistan’a gittiğinde onları hiç değilse dinlerlerdi. Nasıl hakaretamiz muameleyle karşılaştıklarını, kafalarından aşağı bira bile döküldüğünü unuttuk mu?Bir derginin yaptığı bir araştırmada “Ermeni soykırım iddiası” konusunda en fazla yazıyı benim yazdığım ortaya çıkmıştı, 15 yıldır bu konuyu detaylı şekilde, arşivleri araştırarak, tarihçilerle tartışarak yazıyorum. Ermeniler onlarca yıldır bugünler için aralıksız çalıştılar, Türkiye üç, beş gönüllü insanı, tarihçisi olmasa susup bekleyecekti, onlar da yalnız başlarına yeterince etkili olamadılar ki o süreçte “Türkiye soykırım yapmamıştır” diyen, kitaplar yazan yabancı tarihçiler bile korkutuldu, sindirildi.YAPILMASI GEREKEN ŞEY!Burada Türkiye’nin yapması gereken şey; Bu konudaki yerli-yabancı arşiv bilgilerini, tehcirle ilgili gerçekleri, her iki taraftan kaç kişinin öldüğünü, kaç kişinin geri döndüğünü, kaçının göç ettiği yerde kaldığını, mutlaka Kaçaznuni’nin açıklamasını kolay okunan kitapçıklar halinde bastırıp elden bu ülkelerin meclis üyelerine dağıtmaktır. Fransa, ABD, İngiltere ve diğer ülkeleri “Ermeni ve yabancı tarihçilerin Türk tarihçilerle masaya oturması ve kararın ondan sonra verilmesi” için ikna etmektir. Bunu dışında ne yapılsa boştur ve günü kurtarmaktan başka anlam taşımaz!*****Baykal’ın ziyareti ve izin!Deniz Baykal’ın Başbakan Erdoğan’ı evinde ziyaret etmesi güzel bir haberdi, iktidar ve muhalefet partilerinin birbirlerine karşı hep sert, hep ters tavırlarını görerek yaşadığımız için insana barış ve huzur duygusu veriyor dostça görüşmeler..Bununla birlikte Baykal’ın bu ziyareti “Tutuklu CHP Milletvekili Mehmet Haberal’ın hasta annesini görmesine imkan tanınması” talebiyle yaptığını duymak şaşırtıcıydı. Seçilmiş milletvekillerinin ve üstelik hüküm giymedikleri, hala da ne suç işlemiş oldukları bilinmediği halde hala cezaevinde olmaları zaten hukuk dışı bir durum o başka mesele.. Ama öte yanda bu haberi duyunca ve Başbakan’ın “Adalet Bakanı ile konuşacağım, eğer çok büyük bir engel bulunmuyorsa bu durum halledilebilir diye düşünüyorum” sözlerini duyunca insanın kafası karışıyor.ADALET BAKANI HALLEDİYORSATutuklu olduğu süreçte ağır kanser hastalığı ortaya çıkan, hastaneye gönderilmediği için hayatını cezaevinde kaybeden insanlar oldu.. Eşi ölüm döşeğindeyken “onu son kez görmesine izin verilmeyen ve göremeden kaybeden” insanlar oldu.. Müyesser Yıldız’ın “Alzheimer hastası olan ve kendisinin baktığı” annesini görmesine izin verilmiyor. Bu kararlarda Adalet Bakanı etkili olabiliyor, yargının işini halledebiliyorsa benzer durumdaki diğer insanlara da yardım edemez miydi?İNSANLIK HAKKIDIR!Sakın yanlış anlaşılmasın, Mehmet Haberal gibi “dünya çapında Türkiye’nin gururu olmuş”, tutuklanması dünya doktorlarını şoka uğratmış” önemli bir cerrahın, bir milletvekilinin 91 yaşındaki annesini görmesinin sağlanması “bir insanlık hakkı, insanlık olayı”dır. Ben sadece Baykal’ın “hukukla ilgili kararı Başbakan’dan istemesini” tuhaf ve eleştirmeye değer buldum hepsi bu! Sayın Haberal’a annesi için geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum!
Atatürk Türk milletinin özelliklerini “çalışkandır, zekidir” diye sayarken “duygusaldır” demeyi unutmuş (!) onu da Egemen Bağış tamamladı ve başkalarında olmayan özelliklerimize böylece duygusallık da eklenmiş oldu.. Şaka bir yana, AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış Fransa’da bugün oylanacak olan “Ermeni soykırım iddialarını inkar etmeyi suç sayan yasa teklifi” konusunda haklı bir açıklama yapmış ve milleti eyleme çağırmış.Açıkça bir “eylem çağrısı” bu... Yasanın kabul edilmesi durumu için diyor ki; “Türk milleti duygusaldır ve tepkisini ortaya koyar. Bunu İtalya örneğinde de gördük. Sokaklara şarap dökenler, ceket-kravat yakanlar bu ülkenin insanıydı. Telkine gerek yok, millet kendi kararını verir”.HAMMADDEYE DİKKAT!Şimdi tabii sadece bu sözlerde bile güçlü bir telkin mevcut ama devam ediyor, “ama” diyor “sakın Türk hammaddesi kullanarak yapılan ürünleri yakıp dökmeyin. O ayırımı yapın”... Ve “milletin araba modellerini bile ‘yerli-yabancı’ diye ayırabileceğini” de söylüyor.Aklı ve vicdanı olan herkes, dünyanın birçok ülkesinden çok sayıda ünlü tarihçi de biliyor ve açıklıyor ki “1915 olaylarına soykırım denemez ve bunu görmek için belgelere bakmak yeterlidir”. Bu nedenle Fransa veya bir başka ülkenin; tarihçiler oturup Türkiye ve diğer ülkelerin arşivlerini, “Alman Belgelerine Göre 1915 Olayları” gibi kitapları ve bu konuda arşiv rakamlarıyla yazılmış diğer kitapları incelemeden karar vermesi kabul edilemez ve Fransa Meclisi’nde oylanacak yasa resmen tarihe, gerçeklere saygısızlıktır.KORKMADAN İLK EYLEMHangi ülke olursa olsun, bir ülkeye yapılan böyle büyük bir haksızlıkta (ki arkasından “20’inci yüzyılın ilk soykırımcısı” etiketi gelecek, onu bekliyorlar) toplumlar mutlaka tepki verir, ambargo da koyar, ürününü de yakar, döker. Bu nedenle Egemen Bağış da öfkesinde haklıdır ama o herhangi bir vatandaş değil, AB Bakanı.. Bu konuşmayla Türk Hükümetini temsil ediyor.Ve “araba” da “ceket-kravat, şarap” değil. Ya şimdi millet konsolosluk, sefaret görevlilerinin, bu kararla ilgisi olmayan Fransız veya Türklerin “Fransız markalı” araçlarını yakarsa ve o arada cana da zarar gelirse.. Sonra da “Bize bunu Bakan söyledi” derse, AB Bakanı dünyaya bunu nasıl açıklar?Diğer tarafta, son yıllarda eylem yapan herkesin, “parasız eğitim” için protesto eylemi yapan öğrencilerin bile tutuklandığı ve hapis cezası aldığı gibi bir durum var. Artık insanlar hangi eylem olursa olsun katılmaya korkar haldeler. Ama belki bu kez işaret Hükümet’ten geldiği için ilk kez korkmadan katılırlar, ben yine de emin değilim. Umalım da gerek kalmasın!*****Meclis’te darbe kavgası!Dün TBMM’de yine kıyamet kopmuş, AKP ve CHP milletvekilleri “darbe üzerine güzellemeler” yaparken herkes ağzına geleni söylemiş. Bizde bu darbe tartışmaları sonsuza kadar sürecek anlaşılıyor da burada anlaşılmayan çok önemli bir şey var; tartışanlar iktidar ve ana muhalefet partilerinin milletvekilleri.. Herkes kabadayılık peşinde, kim baskın çıkarsa o kazanır diye birbirlerine giriyorlar ama “asıl yapmaları gereken şey”den söz eden yok. Referandum öncesinde aylarca “darbe ve muhtıralarla hesaplaşacağız” sözü verildi buna rağmen “iktidar partisi tarafından” verilen söz bile hemen unutuldu.BİRBİRİNİZLE DEĞİL, DARBEYLE..Konu milletvekillerinin birbiriyle hesaplaşması değil, Meclis’in darbelerle hesaplaşması.. Millet onların kavgalarını izlemek zorunda mı? Getirsinler elbirliğiyle Meclis’e “darbeleri tarih önünde mahkum” etsinler de görelim, inanalım. 28 Şubat’la 12 Eylül arasında ne farklar varmış bu da bir kerede anlaşılır, konu kapanır. Kavga edenlerin hiçbiri bunu neden teklif etmiyor?AKP Grup Başkanvekili Ayşe Nur Bahçekapılı kavgada “CHP 28 Şubat’ta, 27 Nisan’da neredeydi” diye sormuş. 28 Şubat’taki MGK kararlarının altında Başbakan Erbakan’ın imzası vardı ve bugün AKP’de olan birçok isim de oradaydı. Durum böyleyken, onlar itiraz edemezken CHP’yi sorumlu tutmak anlamsız değil mi?İKİ PARTİ EŞİT SORUMLU27 Nisan’a gelince.. AKP de, CHP de 27 Nisan muhtırasının üstüne sünger çekilmesinde eşit sorumluk taşıyorlar. Bu e-muhtıra köşe yazılarında, yabancı basın yorumlarında ve burada olduğu gibi milletvekillerinin ağzında unutturulmuyor (doğrusu da bu, unutturulmamalı) ama Meclis’te nedense kimse ağzına almıyor. Bahçekapılı bunu kavga içinde yapmak yerine kendi grubunda sorgularsa daha uygun olacak!*****Pekkan ve Aksu’yu kutluyorum!Gerektikçe kendi sokak hayvanlarımı (parktan aldığım ve bahçemde baktığım 16 kedi ve köpeğim) götürdüğüm Veterineryum’un penceresinden bakarken caddenin karşısındaki duvara konmuş dev “Ajda Pekkan, Sezen Aksu posteri”ni gördüm. Kucaklarında kedi ve köpeklerin bulunduğu fotoğrafın altında “Varolmak haktır” yazıyordu.‘İşte budur’ dedim kendi kendime, ‘ünlü sanatçılar, halka malolmuş isimler öncülük eder, hayvanların korunması için aktivist olursa, ancak o zaman onlara da dikkat çekilir, yoksa asla sıra gelmeyecek ve hayvanlara karşı şiddet ve perişanlıkları sürüp gidecek’...Sadece evindeki hayvanlarla ilgilenmeyi “hayvan sevgisi” sananlar çok yanılıyor, hayvan sevgisi “kimseye ait olmayan” hayvanları da düşünmek, sevip korumak, onlar için bir şeyler yapmaktır. Bu nedenle Sezen Aksu, Ajda Pekkan gibi sanatçıların “sokak hayvanlarının kısırlaştırılması ve korunması” için atılacak adımlara öncülük etmeleri son derece önemli, alkışları hak ediyorlar doğrusu.Bu billboard’lar İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılmış, onları da kutlamak lazım. Bir de “İstanbul’un iki yakası” için ayrı ayrı söz verdikleri dev hayvan parklarını açsalar onları ayakta alkışlarız. Haydi ölümden kurtaralım zavallı sokak hayvanlarını!
Bu Fransa denen ülkenin Türkiye’ye karşı ezeli düşmanlığı, AB konusunda devamlı karşı çıkması dahil olumsuz bakışı zaten biliniyor. Ama aynı Fransa birçok Avrupa ülkesi tarafından da sevilmeyen, dış politikada son derece kaba bir ülke... Fransızların günlük hayatta birbirlerine karşı bile sevgisiz, tahammülsüz oldukları da malum... Ama bunları bilmek, son günlerde “Ermeni soykırım iddiası” ile ilgili olarak Türkiye’ye karşı bir kez daha takındıkları tavrı ve yaptıkları hakareti anlayışla karşılamaya yetmez.Perşembe günü Fransız Meclisi’nde “soykırımı inkara ceza getirecek yasa”nın görüşülecek olması nedeniyle önce Başbakan Erdoğan Sarkozy’ye mektup yazmış, arkasından TBMM Başkanı Cemil Çiçek “Fransa Meclis Başkanı”na mektup yazmış. Bunlara cevap verilmediği belli ki Cumhurbaşkanı Gül de bir girişimde bulunarak “Sarkozy’yi telefonla aramış”. Ama Sarkozy Gül’ün telefonlarına çıkmamış.BİZDE DE HATA VARÖte yanda Perşembe gününden önce gerekli kulis çalışmalarını yapmak için Fransa’ya giden önemli sivil toplum kuruluşlarına toplantı için yer istedikleri otel de yardımcı olmamış, reddedilmişler. Tabii burada bizim oturup oturup tam bu ülkelerde konu meclise geleceği sırada atak yaparak olayı çözebileceğimize inanmamız, arada geçen zamanda ise müthiş bir tembellik sergilememiz gibi ciddi bir hata var.Ermeni lobileri tüm zamanlarını aralıksız olarak bu konuya verir, dünyanın her köşesinde bir grup Türk akademisyen ve yazarına bile “soykırım yapıldığı” şeklinde konferanslar verdirir, önemli ABD ve Avrupa gazetelerinde makaleler yazdırırken... Yüzlerce kişiyle Türkiye aleyhinde sokak gösterileri yaparken biz kendi içimizdeki bitmeyen kavgalarla veya başka toplumların sorunlarını çözmek üzere zaman harcamakla meşgulüz. Son dakikada aklımıza gelince olmuyor işte...Hele Fransa, ABD gibi kalabalık Ermeni nüfusuna sahip ülkelerde daha da zor oluyor, tehditlerle, kabadayılıkla her yıl olayı kotarmaya çalışıyoruz!SAYGI KARŞILIKLI OLUR!Bununla birlikte Fransa’nın bu kez yaptığı hakaret, hele “Cumhurbaşkanı Gül’ün telefonuna çıkmama” saygısızlığı yenir yutulur gibi değil. Bu durumda onlara gereken cevabın hemen verilmesi çok daha etkili olurdu.Fransa Dışişleri Bakanı “Ermeni soykırım iddiasının reddini suç sayan yasa teklifinin kabul edilmesi halinde Türkiye’nin yaptırıma gideceği konusunda endişesi olup olmadığı” sorusuna “Ticari açıdan Türkiye’nin uluslar arası taahhütlerine saygı göstermesi gerektiğini” söylemiş ve “ekonomik yaptırıma gitmemesi için” uyarmış. Peki Türkiye uluslar arası taahhütlere saygılı olmalı da Fransa asgari “uluslar arası saygı gösterme” konusunda neden sınırsız saygısızlığı yapmalı?Saygı dediğin karşılıklı olur, sen “siyasi saygıyı” göstermezsen karşındaki de kendisini “ticari taahhüde saygı” zorunluluğunda hissetmemekte serbesttir. Hakaretler yapıldığı anda Fransa’ya “Bugüne kadar arşivleri, tarihi birlikte ve bilimsel şekilde inceleyerek karar vermek için sizin ve Ermenistan’ın tarihçilerini defalarca davet ettik gelmediniz. Bugüne kadar zaten ülkenizde ‘soykırım yoktur’ demeyi yasakladınız, tarih konusunda kafadan karar verecek olursanız o dakika ekonomik ilişkimizi keseriz” dememiz gerekirdi. Her akıllarına estiğinde bize bunu yaşatmalarını istemiyorsak yapmalıydık bunu!*****HAYTAP’tan müthiş bir takvim!Takvim’in adı “Sokak Köpekleri”.. Kapağında ve içinde o kadar duygu yüklü, öyle güzel fotoğraflar var ki bakmaya doyamıyorsunuz. Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) ve Koza Yönetim işbirliği ile ve sokakta yaşayan hayvanlara dikkat çekmek amacıyla yapılan “sokak köpekleri konulu fotoğraf yarışması”nda dereceye giren fotoğraflar 2012 takviminde yer almış.Bu takvimin satışından elde edilecek gelirin hepsi HAYTAP’ın sokak hayvanlarıyla ilgili projelerinde kullanılacak, hayvan barınaklarına katkı yapılacak, hayvanların ilaç, mama gibi temel ihtiyaçları karşılanacakmış. Haydi sizler de birer takvim alarak sokak hayvanlarına iyilik yapın (takvimi çocuklarınıza hediye ederek ve onlara anlatarak hayvan sevgisi aşılayabilirsiniz). Bir damlacık yardıma bile çok ihtiyaçları olduğunu, insanların büyük kısmından hatta onları korumaları yasal olarak zorunlu sayılan belediyelerin bile bazılarından şiddet gördüklerini, öldürüldüklerini, onları sadece çok az sayıda hayvanseverin koruduğunu unutmayın..ONLAR İÇİN DÜNYA OLABİLİRSİNBen sizin için takvimden bu olağanüstü sevgi fotoğrafını seçtim. Altında “Bu dünyada bir insan olabilirsin ama birisi için bir dünya olabilirsin” yazıyor. Siz de kimsesiz bir hayvanı korumanıza alıp sevgi vererek “bir dünya olmayı” düşündünüz mü hiç? Zor değil, biraz ilgiyle yaşıyor onlar inanın..Bazı belediyelerin, bazı veterinerlerin, bazı kalpsiz insanların onlara uyguladığı şiddeti ancak elbirliğiyle ortadan kaldırabiliriz ve bunu yapmak için de önce biraz özveri ve sevgi gerekiyor. Hepsi bu!Sokak Hayvanları Takvimi’ni D&R, İnkılap, Pandora ve Beyaz Adam gibi kitapçılardan bulabilirsiniz. (Bulamazsanız bilgi alabileceğiniz tel; 0212 4386350)
Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay PKK ile ilgili açıklama yaparken “Habur süreci devam edecek. Biz dağdaki insanı silah bıraktırıp indirmek için ileri adımlar attık” demiş. Tarif böyle yapılınca kulağa “doğru gibi” geliyor ama durup düşünecek olursanız ortada ciddi çelişki ve sorun var.Aynen “silah bırakmamış bir terör örgütünün lideri” ile pazarlığa oturmak ve “terörü devam ettiririz” tehdidi ile öne sürülen şartları konuşmaktaki ciddi soruna benziyor bu.ÖCALAN ‘DEVAM ETMEYECEK’ DEDİ!Öncelikle, Öcalan zaten “Artık isteklerimiz kabul edilene kadar başka PKK’lı gelmeyecek” demişti, durum böyle olunca bu karar yani “Habur sürecinin devam etmesi” yalnız Hükümet’in isteğiyle olacak bir şey değil. Atalay aynı zamanda “PKK ile şu sıralarda bir görüşmelerinin olmadığını” da söylediğine göre Öcalan’ın açıklaması geçerli demektir.İkinci mesele; “dağdan inmesine ve affedilmesine” olanak tanınan teröristlerin hangisinin kanlı bir eyleme katılıp masum insanları öldürdüğü, hangisinin öldürmediği belli değil.. Bu bilinmeden teröristler nasıl serbest bırakılacak?YA KİTAP YÜZÜNDEN HAPSEDİLENLER?Üçüncü mesele; olmaz ama diyelim ki Öcalan’ın sözlerine rağmen Habur’dan yeni teröristler geldi ve “bundan sonra terörün sürmemesi için” cinayet işlemiş olanları da serbest bıraktılar. Bu takdirde, kanlı eylemlere karışmış teröristler bırakılırken “herhangi bir terör olayına, eyleme, hatta eylem planına karıştıklarına dair senelerdir tek bir kesin kanıt çıkarılmayan, buna rağmen ‘iddialara dayanarak’ aylar-yıllar boyu cezaevine tıkılmış olan sivil-asker yüzlerce insana yapılanlar” nasıl açıklanacak?“Bu nasıl hukuktur ki gazeteciler yazdıkları kitaplar nedeniyle, tüm içerdekiler ‘telefonda şunu dedin, bunu dedin’ suçlamasıyla hapsedilirken PKK’lıları ne hakla bırakıyorsunuz” veya “diğerlerini ne hakla içerde tuttunuz ve hala tutuyorsunuz” sorularını kim, nasıl cevaplayacak?Kısacası “Habur sürecinin devam edecek olması” keyfe bağlı bir karar olamayacak kadar önemlidir ve birçok ilave açıklama gerektirir. Tabii Türkiye’ye “hukuk devleti” demeye devam edeceksek!*****Fransa bizim tarihe de baksın!Fransa Ulusal Meclisi’nde 22 Aralık’ta bir kez daha görüşülecek olan “Ermeni Soykırım Tasarısı” için tartışmalar sürüyor. Biz “Fransa önce kendi kanlı tarihine baksın” diyoruz, Fransa’nın kendi milletvekillerinden aynı şeyi söyleyenler çıkıyor ki doğrudur, sadece Cezayirlilere Fransız devleti olarak yaptıkları katliamlar bile bugünTürkiye’yi tehcir sırasındaki olaylar ve kayıplar nedeniyle “devlet olarak” suçlamamaları için yeterlidir.MASAYA OTURSUNLARAma baştan beri unuttuğumuz çok önemli iki nokta var ve bunlar neden vurgulanmıyor anlamak mümkün değil. Mesela; Türkiye, Türk Tarih Kurumu Ermeni tarihçileri ve konuyla ilgilenen tüm uluslar arası tarihçileri “masaya oturup arşivleri birlikte incelemeye ve tartışmaya” davet etti. Ermeni tarihçilerden tek bir kişi bunu kabul etmediği gibi “Önce soykırımı kabul edin, sonra masaya oturalım” şeklinde abuk laflar ettiler. Şimdi Türk Hükümeti bunu hatırlatabilir, madem ki soykırım olduğuna bu kadar eminler ve “yoktur” diyeni hapse atıyorlar, buyursun gelsinler, Fransız-Ermeni-İngiliz-Amerikalı-Türk hep beraber oturarak 1800’lü yıllardan itibaren neler olduğunu, tehcirin hangi nedenlerle zorunlu hale geldiğini, neden sadece belli illerden tehcir yapıldığını, Ermeni ve Osmanlı tarafından kaç kayıp olduğunu filan incelesinler. Ki bu bilgilerin çoğu Amerikan, Alman, İngiliz vb arşivlerinde de var..ERMENİ BAŞBAKANIVe aynı sırada Ermenistan’ın ilk Başbakanı Johannes Kaçaznuni’nin “Bütün suç bizdeydi, Batı bizi aldattı, Osmanlı’yı arkadan vurduk, onlar ise sadece gerekeni yaptı” dediği ve olayları açıkladığı bildirisini de birlikte okusunlar (hatta Mavi Kitap’ın Ermeniler tarafından nasıl yalanlarla dolu şekilde yazdırıldığını, yazarının açıklamasıyla da incelesinler). Eski Paris Büyükelçimiz merhum Kamuran Gürün’ün yazdığı “Ermeni Dosyası” kitabını ve orada verilen rakamları okuyarak Ermenilerin neden bu kitabı hemen tüm kitapçılardan toplattığını düşünsünler. Bunları Fransa’dan veya ABD’den istemek yapılacak en doğru şeydir.Her yıl ABD’ye de, Fransa’ya da sadece “önce kendi tarihinize bakın” demek yeterli değil, bakmıyorlar işte!*****Demir leblebiden ‘demir lady’e!CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan “YARSAV Başkanlığı” döneminde yaptığı bir konuşmada “YARSAV’ın militanı olacak adam lazım bize” dediği için günlerdir üzerine gidiyorlar. Oysa referandum öncesinde YARSAV’ın “neden ‘hayır’ denmesi gerektiği” yönündeki açıklamalarının son derece haklı çıktığı ortadadır.Referandumdan hemen sonra HSYK ve AYM’de yapılan değişiklikler, HSYK’ya Adalet Bakanlığı’na bağlı üyelerin doldurulması ve seçilme şekilleri, referandum öncesinde “evet” için çalışan Demokrat Yargı’nın Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin tarafından bile ciddi şekilde eleştirildi, bu konuda bir kitap yazdı. Emine Ülker Tarhan’ın “YARSAV’ın militanı” diyerek söz ettiği besbelli ki “hukuk ve demokrasiyi korumak adına militanca çalışacak hukukçular”dır.KARİZMA VE HER ŞEY!Zira hukuk her demokratik ülkede kendisi “koruyan” durumunda olmasına rağmen Türkiye’de “korunacak” duruma düşmüştür ve bunu artık çocuklar bile anlıyor. Emine Ülker Tarhan Meclis’te gerçekten çok güzel bir konuşma yapmış, “Krema, pasta değil, demir leblebiyim” lafına da bayıldım. Bence Tarhan şimdi leblebi olabilir ama duruşuyla, bilgisi, görgüsü, net konuşmaları, özgüveni, dürüstlüğü ve her şeyiyle geleceğin “demir lady”si olacağının işaretlerini veriyor.Karizma, lider özelliği ve tüm özellikler mevcut, Thatcher’ı da, Merkel’i de aratmayacağı kesindir. Onun için “uğraşılacak” kendisiyle, üzülmesin!
ABD uzun süredir Ortadoğu’da çıkaracağı savaşta Türkiye’yi ön saflarda kullanmanın planını yapıyor. Bir yandan Suriye’de Esad’a karşı “Türkiye baskısının ABD’den daha etkili olacağı” masallarıyla Türkiye’yi “tehdide yönelterek” Suriye ile birlikte Rusya’nın karşısına itiyor, diğer tarafta İsrail’le kapışacak olan İran’a karşı da yine Türkiye’yi direkt muhatap yapıyor ki Rusya burada da işin içinde..Durum böyle olunca Türkiye “Suriye’ye herhangi bir uyarı yaptığı anda Rusya hemen “Ben Suriye’nin yanındayım, füzelerimi o dakika sınırlarına dizerim, Türkiye bunu böyle bilsin” mesajını veriyor. İran’la İsrail (ve tabii ABD) sürtüşmesinde de Rusya o dakika askerlerini Türkiye sınırına yığıyor.HANİ İSRAİL’E ÇOK KIZMIŞTIK?Şu sıralarda İsrail’in “İran’a karşı ani bir saldırıya hazırlandığı, bu saldırıyı ABD’nin destekleyeceği ve Türkiye üzerinden yapılma ihtimali” gündemde.. Rusya’da bir gazete askeri kaynaklara dayanarak “ABD’nin desteklediği İsrail’in İran’daki nükleer te-sisleri vurmaya hazırlandığını, Moskova’nın da bu ihtimale karşı hazırlık yaptığını” yazmış. Rusya’nın askerlerini Türkiye sınırına yığmaya başladığı bildiriliyor.Birkaç gün önce YAŞ toplantısında da “savaşa hazırlık” planları konuşuldu biliyorsunuz. Demek ki biz de hazırlanıyoruz. Durup dururken.. Bizimle hiçbir ilgisi yokken ABD’nin aynen Irak’a yaptığı gibi “kendi çıkarları” için, keyfine göre İsrail’i desteklemek istediği için Türkiye ateşin ortasına atlayacak. ABD de Irak savaşına sokmayı başaramadığı Türkiye’yi bu kez başarıyla öne sürmüş olacak.İLK HEDEF TÜRKİYEİran defalarca “Füze Kalkanı’na karşı İran’ın savunma yapma hakkı vardır ve hangi ülke saldırırsa saldırsın İran’ın ilk hedefi Türkiye olacaktır” açıklaması yaptı. Rusya “ilk hedefinin Türkiye olacağı” mesajlarını veriyor. İyi de aklı olan hangi ülke “zarar göreceği, bir savaşın ortasında kalacağı bu kadar net şekilde anlatılıyorken” hala gözü kapalı ABD’nin emrine uyar? Bizden başka bir ülke öne atılıp “Füze Kalkanı’nı ben topraklarıma koyarım” dedi mi? “Nato’nun kalkanı” filan diye yutturdular (diğer ülkeler yine de istemedi), Türkiye üzerine atladı, şimdi kısacık zaman sonra sıra bu düşünmeden verilen kararın cezasını çekmeye geldi.Ayrıca biz her fırsatta İsrail’e olan öfkemizi haykırırken, ilişkilerimizi koparma noktasına gelmişken neden İsrail’in İran’a saldırma planlarında yer alıyoruz bu çelişkiyi anlamak da mümkün değil.İki gün önce Brüksel’de AB-Rusya zirvesine katılan Rusya’nın AB Büyükelçisi “ABD’den İran’a saldırı olursa bunun olumsuz etkisi sadece bölgeye değil, dünya geneline yayılır” uyarısı yapmış. Bu da çıkabilecek bir savaşın boyutları hakkında fikir veriyor, böyle büyük bir savaşta neden biz ilk hedef olalım?TOPLUMA ANLATILMALIMadem ki Yüksek Askeri Şura toplantısında da “savaş hazırlığı” planı konuşacak noktaya geldik toplum da bu konuda bilgilendirilmelidir. Şu anda en önemli gündem bu olduğuna göre açıklama beklemek milletin hakkıdır. İş bu kadar ciddiye bindiğine göre kimbilir belki insanlar da “evde ekmek yapmayı öğrenmeye” filan başlarlar, neden olmasın?*****Rüya gibi bir Hakko gecesi!Vakko bugüne kadar yaptığı her organizasyondan, Şen Şapka’dan başlayarak giriştiği her işten yüzünün akıyla çıkmıştır ama giderek daha kusursuzu yakaladıklarına da görerek emin olmak mümkün..Birkaç gün önce Vitali Hakko’yu anmak için Vakko Moda Merkezi’nde yapılan yemekli geceye katıldım. Aslına bakarsanız; uzun yıllar önce henüz Türkiye’de bugünün mağazacılık düzeyi ve anlayışı “bir hayalden öteye gitmeyecek” günlerde Vitali Hakko’nun “Batı’da ne varsa ben de ülkeme aynısını getireceğim” diyerek küçük bir şapka dükkanıyla başladığı ve kısa sürede geliştirdiği macerasını düşündükçe sadece bir gün değil, sık sık takdirle anıyorum ben onu..STAR İTALYAN SANATÇILARBu anma töreni de tam onun sanat aşkına, geniş dünya görüşüne, gecenin tanıtım broşüründe de belirtildiği gibi “yenilikten, şıklıktan ve güzellikleri dostlarıyla paylaşmaktan mutluluk duyan” kişiliğine yakışır bir geceydi. Dünyanın en önemli piyanist, besteci ve orkestra şeflerinden biri olan Nicolas Guist, Grammy ödüllü flüt virtiözü Andrea Grimelli ve kulaklarımıza inanamayarak dinlediğimiz genç tenor Piero Mazzocchetti yüzlerce konuğu müzikleriyle büyülediler. Ünlü Napolitenlerden ve Carmen, Turandot gibi ünlü operalardan seçtiği şarkıları dinlerken ‘keşke böyle sanatçıları daha çok dinleme şansımız olsa’ diyor insan zira Türkiye’de opera, bale gibi sanatlar “sahne bile bulamadıkları için” duraklama ve hatta gerileme dönemindeler maalesef.Ben Vitali Hakko’yu ve ailesini sağlığında da tanıyan ve çok seven dostları arasındaydım. Bugün oğlu Cem Hakko’nun aynı ışıltıyı, aynı başarıyı, aynı sanat aşkını devam ettirmesini de çok takdir ediyorum. Kısacası arkadaşlar, tüm övgüleri hak ediyorlar, ne diyeyim!*****Televizyonda 2 bayan!Dikkatli bir okurumuz “Televizyonda 2 bayan devamlı olarak 28 Şubat bildirisinin tartışılmasını istiyorlar” diye yazmış yorumunda.. O iki bayanın kimler olduğunu tahmin edebiliyorum da “neden sadece 28 Şubat bildirisinin tartışılmasını” istediklerini anlamakta zorlanıyorum.O iki bayan 28 Şubat’tan önce 12 Eylül darbesinin tartışılmasını istemeliler değil mi? Ama yapmıyorlar çünkü yapamazlar. Referandumda “darbelerle hesaplaşma” sözü verildiği halde kapı gibi 12 Eylül darbesi (aynen 27 Nisan muhtırası gibi) rafa kaldırılmıştır, halı altına süpürülerek unutturulmaya çalışılmıştır. Ve bu bayanlar o çizginin dışına taşamazlar.Hele “gerçekten olmuş ve hükümetleri indirmiş, binlerce kişinin işkence görmesine ortam hazırlamış darbenin adı bile anılmazken, ‘olmamış ve olacağı da tek bir kanıtla ortaya konamayan’ darbe için insanlar neden yıllardır tutuklu” sorusunu hiç tartışamazlar. Eh, böyle tartışmaya “tartışma” denir mi hiç?