Acaba Samsun’dan yola çıkmamalı mıydı?

14 Ocak 2012

Dün Yılmaz Özdil’in “Samsun’dan vapurla yola çıkma”nın ertelenmesi konulu yazısına o kadar güldüm ki.. Güleriz biz ağlanacak halimize, benim uzun uzun yazmak istediklerimi kısacık bir yazıya sığdırmıştı.. Galiba bardağı taşıran damla Mümtazer Türköne olayıydı ama bu “19 Mayıs törenlerinin de kaldırılması kararı”ndan sonra benim aklıma da geldi bu soru, acaba Mustafa Kemal ülkeyi her köşesini sarmış düşmanlardan kurtarmak için hiç yola çıkmamalı mıydı? Bugünleri görse “Ee yettiniz artık, size bu rahat yaşamları sağlamak için canımı siper ettim, beni pişman ettiniz be” der miydi?O; “be” demek için bile fazla asil bir adammış, halkına saygısından, kendine saygısından, söyleyeceği sözleri odasına kapanarak günlerce düşünür, müsveddeler yapar, ondan sonra karar verirmiş. Ama herhalde bu toprakları kurtarmak ve çağdaş-demokratik bir rejim kurmak adına önemli başarılara imza atılan milli günlerden bu kadar rahatsız olunduğunu görebilse çok üzülürdü.23 NİSAN, 30 AĞUSTOS DA..Dünkü yazımda “23 Nisan’lar, 30 Ağustos’lar da kutlanmasın, hatta mümkünse o günleri tarihimizden de silelim” demiştim, aynı gün Cumhurbaşkanlığı’nın da “23 Nisan ve 30 Ağustos’un törenle kutlanmaması için” çalışma yaptırdığı haberi sitelerde çıktı. Hayırdır inşallah, şu sıralarda ne desem ertesi gün veya aynı gün çıkıyor, ermişlere mi karıştım nedir bilmiyorum.Yılda birkaç gün milletin milli bayramlarında marşlar söylemesi, gençlerin-çocukların o coşkuyu spor ve dans gösterileriyle hissetmesi, güvenlik güçlerinin gösterilerini izleyerek güven duyması demek ki çok mahzurluymuş ki biz esprisini yaparken “ciddi” olması için gereken “çalışma” ve kararlar yol alıyor.BÖYLE BAHANE OLMAZCumhurbaşkanlığı Genel Sekreterlik Başkanlığı’nda yapılan toplantıya; İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Gençlik ve Spor, Kültür ve Turizm Bakanlıklarının temsilcileri katılmış. Ulusal ve resmi bayram kutlamalarında “halkın katılımını arttırmak” amacıyla devlet protokollerinin 2’nci plana alınması kararlaştırılmış. Güvenlik güçleri, çeşitli kamu kurum ve kuruluşları ile öğrencilerin katılacağı resmi geçit töreni bundan böyle sadece Ankara’da yapılacakmış.Yani devletin önde gelen makamlarında bulunan tüm şahıslar, yılda birkaç günden ibaret olan milli bayram kutlamalarına gitme zahmetine katlanmayacakları gibi millet de ordusunun, polisinin, çocuklarının gösterilerini izleyemeyecek. Bayram neşesi yasak.. Okulda konuşulur, şiir okunur yeter..DERSLERİMİZ AKSAMADIMazerete bakalım, mesela halk zaten coşkuyla katılmıyormuş, onlarca yıl böyle olmamış gibi “halkın katılımını arttırmak”.. Veya “öğrenciler üşüyor”.. Veya “öğrencilerin dersleri aksıyor”.. Ben lisede iki yıl üst üste 19 Mayıs törenlerine katıldım, birinde bayrak taşıdım, diğerinde gösteri ekibindeydim derslerim hiç aksamadı, son sınıfta bile.. Arkasından da ODTÜ’yü kazandım.. Annem de katılmış, Antakya Kız Lisesi’ni birincilikle bitirdi, şeref listesinin başındaydı.Ama bizim ve katılan tüm gençlerin de, izleyenlerin de bu özel günde yer almaktan gurur ve mutluluk duyduğuna kimseciklerin şüphesi olmasın. Öyle bir mutluluk ki soğuğu katiyen hissetmezsiniz, zıplayarak ısınmaya çalışmak bile bir eğlence olur.Bırakın her şeyi bir yana, ben tüm değerlerimizin ve geleneklerimizin yok edildiğini düşünerek üzülüyorum. Milli bayramlarımızın tartışılmasını bile “ayıp” buluyorum. Bakmayın siz “demokratik ülkelerde böyle şeyler çoktan geçti” filan diyenlere, o demokratik ülkelerde “milli değerleri ve atalarını tümüyle yok etme, hatta hakaret etme” isteğinde olan kimseyi gördünüz mü?Geçiniz, geçiniz!*****‘Yaklaştıkça’ seksi sahnelerden ibaret değil!Gencay Gürün’ün Türkçeye çevirdiği Closer (Yaklaştıkça) isimli oyunu ilk gecesinde Tiyatro İstanbul’da izledim. Closer’ın filminde biliyorsunuz Jude Law, Natalie Portman, Julia Roberts, Clive Owen gibi sanatçılar oynamıştı, tiyatro eseri olarak da Londra’da uzun süre sahnelendi.Elbette konusu ve konuşmaları bizim ülkemiz ve birçok ülke için fazla rahat, fazla seksi ve sıra dışı bulunabilir, zira Londra’da ve uçuk insanlar arasında geçen ve normalde çok nadir rastlanabilecek olayları anlatıyor. Ama “Yaklaştıkça” ismiyle burada oynanan oyunda basında yer alan seksi fotoğraf ve haberlerin çok ötesinde şeyler var.SIRADIŞI BİR ‘ŞOV’ BU!Bir kere 4 başrol sanatçısının oyunları da gerçekten süper. Murat Han, Nilperi Şahinkaya, Esin Harvey ve Şencan Güleryüz olağanüstü bir doğallık ve yetenek şovu sunuyorlar. İnanın ben izlerken şaşırdım, bu kadar iyi olabilmek için “yüzlerce kez tiyatroda başrol oynamış olmak” gerekir ki ben hiçbirinin bu kadar deneyimi olduğunu sanmıyorum. Hepsi çok başarılı ama Nilperi Şahinkaya’nın “striptizci Alice” rolündeki performansı, son derece zor sahneler bulunduğu için de çok beklenmedik doğrusu, neredeyse “Natalie Portman’la yarışır” denebilir.Gencay Gürün’ün çevirisi (ve oyun seçimi, son üç yıldır bunu sayıkladı) yine kusursuz, Celal Kadri Kınoğlu’nun yönetimi aynen öyle, dekor ve kostümler “daha iyisi olamazdı”, projeksiyonla “o andaki mekana en uygun” Londra görüntülerinin sık değişmesi ve temponun dinamizmi oyunu bir film havasına sokuyor. Dediğim gibi o haber ve fotoğrafların çok daha fazlası var. İnternet yazışmaları ve ikili sohbetlerde kullanılan dilin cesurluğu, alışılmamış diyaloglar sizi birden şaşırtabilir ama bu da oyunun orijinalinde, filminde bile Closer’ın “farklılığını sağlayan” özelliklerden biriydi ki mesela Black Swan da böyleydi.Ben keyifle izledim, tiyatro sevenlere de görmelerini öneririm.

Devamını Oku

Öğrenciler, gazeteciler, askerler.. Hepsi aynı örgütten mi?

14 Ocak 2012

Her şey karmakarışık geliyor, bu “terör örgütü kurma” işinde ciddi bir “anlaşılmazlık” var, anlayanlar bizden zeki olmalı ki (bu espridir ciddiye almasınlar) şıp diye hepsini biliveriyorlar.. Zaten Balyoz’du, İrtica Eylem Planı’ydı, Fuga, Ayışığı vs baştan beri hepsini birbirine karıştırıyorum o başka ama “tutuklanan profili” de anlaşılır gibi değil.Ergenekon meselesi Tuncay Güney isimli bir hahamla başladı, adam haftalarca gündemden inmedi sonra bir anda ABD’de ortadan kayboldu, tamamen silindi.. Arkadan “Özden Örnek’in Anıları” çıktı, haftalarca konuşuldu, tutuklamalar, olaylar sürerken o konu da gündemden düştü.. Bir ara her yerden, hatta denizin içinden bile silah ve belge fışkırıyordu, suikast iddiaları vardı, sonra birden bıçakla kesilmiş gibi bunlar da bitti.PARASIZ EĞİTİM VE TERÖREmekli-muvazzaf askerler, generaller, gazeteciler, emniyet müdürleri, bilim adamları, hayatında birbirini hiç görmemiş, duymamış, tanımamış insanlar tutuklandı.. Hepsi “Ergenekon” adı verilen aynı terör örgütünün üyesi olmakla suçlandı.. Sonra “parasız eğitim” isteyen öğrenciler, protesto gösterilerine katılan öğrenciler tutuklandı ve onlar da “terörist” olmakla suçlandı ki bütün bunların AB ile dünya medyasının dikkatini çektiği de ortada..TSK BAŞKANI ÖRGÜT LİDERİ İSE..Olayın tümüne bakınca bu tutuklananların hepsi aynı örgütten mi, yoksa ayrı ayrı terör örgütleri hep aynı amaca mı hizmet etmişler diye merak ediyor insan.. Mesela şu soruyu soranlar da var; “Başkanı ‘terör örgütü lideri’ olduğuna göre TSK da terör örgütü olmalıdır. Bu durumda Genelkurmay Başkanı Özel de bu örgüte üye mi, o da orada değil miydi?”.. Buyrun şimdi, ne cevap verilecek böyle bir soruya?Bu soruşturmada bazı davalar 4 yıldır sürüyor, bazı tutukluların özgürlüğünden, milletin huzurundan tam 4 yıl çalınmış durumda. Yargı artık böylesine önemli bir soruşturmada “çok dosyamız var, binlerce sayfamız var” şikayetini bir yana bıraksa da bitirse soruşturmayı.. Millet de neyin ne olduğunu öğrense..Hukuk fakültelerini bitirirken sınavlarda binlerce sayfalık kitapları yutmak mümkün de, dava dosyalarına bitirmek neden bu kadar zor “anlaşılmaz” bir nokta da budur. ***Herkes tutukluluğa karşıysa neden bitmiyor?Bülent Arınç daha önce de söylemişti, son olarak “lamı cimi yok, milletin oy verdiği insanları içerde tutamazsınız” dedi. O tutuklu milletvekilleri için söylüyor ama tüm hukukçular diğer tutukluların da yıllarca içerde duruşma süreci beklemesinin insan hakları ihlali olduğunu söylüyor.Artık dünya buna itiraz ediyor. Peki “Parlamento çözüm bulacaktır” deyip beklemek ve dön baba dönelim aynı konuşmaları tekrarlamak yerine parlamento neden hemen harekete geçip gerekli düzenlemeyi yaparak bu çözümü üretmiyor? Hukuka saygıyı yeniden tesis etmiyor?Ben anlamıyorum, ayıp değil ya!***‘Milli’ olan her şey kaldırılsın!Aslında sevgili dostlar, bu 19 Mayıs ve 23 Nisan törenlerinin kaldırılması uzun zamandır “kafaya takılmış” bir konuydu. Hatırlayın, son yıllarda bazı köşelerde her törenden sonra ya “Ne gerek var”dan başlayıp alaya varan eleştiriler, “çocukların, gençlerin ne kadar üşüdüğü”nden giydikleri kıyafetlere kadar vurgular görülüyordu. Katılanların bunu “gönüllü” olarak değil, “zoraki” yaptığı bile yazılıp çiziliyordu.Aynen birilerinin “Atatürk sevgisi”ne taktığı, kafayı bununla bozduğu gibi.. Sanki bir milletin gurur duyduğu kahramanları, gurur duyduğu bir tarihi olamazmış, bütün milli duyguları törpülenmeli ve dahi “sökülüp atılmalı”ymış gibi.. Sanki geçmişini, tarihini yaşatmak isteyenler bundan utanç duymalıymış gibi, yeni kuşaklara bu duygular giderek tümüyle unutturulmalıymış gibi..İş öyle bir hale geldi ki neredeyse “Türküm” veya “Türk milleti” demekten bile çekinir olduk. Atatürk rozeti, kolyesi takanların çoğu vazgeçti, bu duruma öfke duyan bir kısmı inatla takmayı sürdürdü. Peki nedir bu “milli duygu” fobisi veya nefreti? Bu ne komplekstir ki senede bir kez törenle kutlanan milli bayramlar bile beylere, hanımlara batıyor.. Yoksa bütün milli duygular ortadan kalkarsa bazı şeylerin gerçekleşmesi daha kolay mı olur? Her neyse artık bu gidiş kararlaştırılmış besbelli.. TARİHTEN DE SİLELİMBu yıl Cumhuriyet Bayramı kutlanmadı, şimdi Milli Eğitim Bakanlığı 19 Mayıs’ların da gösterilerle, renkli, kıyafet ve senaryolarla değil sadece okullarda kutlanması için Milli Eğitim müdürlüklerine yazı göndermiş.Bence artık 23 Nisan’lar da, 30 Ağustos’lar da kutlanmamalı (!), milli bayramlarımızı toptan kaldıralım, hatta mümkünse tarihten de silelim olsun bitsin. Gerçekten neredeyse tarihimizden utanır hale geleceğiz farkında mısınız?

Devamını Oku

Dersim arşivi gibi Uludere arşivi istenecek!

12 Ocak 2012

Dersim olayları enine boyuna tartışıldı, arşivler de açıldı. O günlerde “devlet kararı” ile yapılan müdahale için bugünlerde “devlet yerine” Başbakan Erdoğan özür diledi. Daha uzun yıllar da tartışılacaktır ve Dersim’de o müdahale öncesinde ne tür “terör” faaliyetleri olmuş bunlar da anlaşılacaktır.Ama unutulmaması gereken bir şey var; “Uludere’de 35 vatandaşın öldüğü bombalama olayı”nın ne olduğu da anlaşılamadı. Genelkurmay veya Hükümet ya da “Başkumandan” Cumhurbaşkanı Gül net bir açıklama yapmadı, yanlış istihbaratı kimin verdiği, bu olayda örneğin ABD’nin rolü öğrenilmedi. Öyle ya terör konusunda, anlık istihbarat konusunda “eskisinden daha da sıkı işbirliği yapacaklarını” açıklamamışlar mıydı, bu istihbarat onlardan mı geldi, yoksa “herşeye karşı” gözleri sımsıkı kapalı ve Türkiye’yle dalga mı geçiyorlar?TARİHE KARŞI SORUMLULUKDersim’de “devlete karşı ayaklanan, çevreyi yakıp yıkan, askerleri katleden, terör yaratan” ve bunu “devletin Dersim’i kalkındırmak istemesi nedeniyle, bunu önlemek için” yaptıkları söylenen Seyit Rıza ve (çoğu zorla katılıma mecbur edilen) aşiretlere müdahale edildiğini tarihçiler anlattı. Bu olayların önlenmesi için yapılan operasyonda masum insanların da öldüğü, öldürüldüğü biliniyor. Herhalde arşivlerde de vardır.Şimdi düşünmek lazım, bugün Dersim olayı için arşivlerin açılması istendi, eğer Uludere olayı açıklığa kavuşturulmazsa yarın o olayın arşivleri istendiğinde açanlar ne bulacaklar? TSK’yı neyin yanılttığı, olay ile terör ilişkisi ve herşey açıklanmalıdır. Evet, Türkiye’de her gün bir öncekini unutturacak dehşet olaylar getiriyor, doğru ama bu unutulacak şey değil.SUÇLAMAKLA OLMAZAna Muhalefet Partisi veya medya konunun takipçisi oluyor diye onları suçlamak, “BDP ve PKK ağzıyla konuştular” diyerek kolaya kaçmak ve aynı zamanda haksızlık yapmak yerine Uludere operasyonunun açıklanması gerekiyor. Bunun aksini yapanlar gelecekte “Dersim olayının detaylarını yıllar boyu halkla paylaşmayanlar”la aynı kefede olacaklar! *****TV’de ‘ulan’..TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu katıldığı bir TV programında CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun “Büyükanıt da yargılansın” sözüne karşılık “Bana ne ulan geziyorsa git savcıya söyle, ver eline belgeleri atsın içeri” demiş.Bu tür hakaretlerin TV’de yapıldığı daha görülmemişti, sanatçılar arasında olsa bile tartışması günler sürüyor. Meclis’in en önemli komisyonunun Başkanı tarafından, Meclis’in Ana Muhalefet Partisi Lideri’ne “ulan” denmesi ise herhalde yine tarihte bir ilktir (dünya tarihinde ilk de olabilir).MUHTIRAYI YAZAN KİŞİBüyükanıt 27 Nisan muhtırasını yazan ve “Ben tek başıma yazdım” diyen Genelkurmay Başkanı’dır. İnsanların “ihtimaller, iddialar”la “darbeci, terörist” diye tutuklandığı, yıllarca hapiste kaldığı bir ülkede “muhtıra yazan ve TSK’yı 21’inci yüzyılda da darbe yapabilir şüphesine sokan, böylece iddialara pekala bir zemin hazırlamış da olan” kişi için “ver belgeleri savcıya içeri atsın” demeye gerek yoktur.Belgeye filan gerek yoktur, belge ortadadır. Savcıların herkes için fezleke, tutuklama Allah ne verdiyse düşünüp bu konuya dokunmaması ise Ana Muhalefet’ten önce iktidarın ilgilenmesi gereken konudur (ne hikmetse kendi döneminde her tür iddianın ayyuka çıktığı Hilmi Özkök de dokunulmaz, hiç sorumluluğu yok, hoş doğrusu!).Bunlar bir yana, topluma örnek olması gereken konumdaki Burhan Kuzu’nun TV’de “herhalde ağzından kaçmış olan” söz için özür dilemesi gerekir. Bunu sokakta birine söyleseniz kavga nedeni olur, özürsüz geçilecek şey değildir yani!*****Meclis’e 32 bin ‘hayvan hakları’ dilekçesi!Tam da “Artvin ve Ardanuç Belediyeleri’nin sahipsiz hayvanları zehirleyerek katlettikleri ve çöpe attıklarını” anlatan, bu belediyeler hakkında soruşturma açılması için Valiliğe başvurduklarını bildiren mektubu okuyordum. Bir yandan beddua ederek.. Son zamanlarda böyle bir alışkanlık oldu bende, onun da cezası yok ya beddua ediyorum. Umarım hayvanlara zarar verenler de sürünürler.Neyse, tam okurken ajansların verdiği gündemde “32 bin hayvan severin, Türkiye’de hayvanlara karşı kötü davranış, şiddet, tecavüz ve her tür işkencenin ‘kabahat’ kapsamından çıkarılıp, hukuksal olarak ‘suç’ kapsamında işlem görmesi için Meclis’e başvurduğu” haberine gözüm ilişti. Bu ağzı dili olmayan hayvanlara yapılan kötülükler 32 binin çok üstünde insanımızı kahrediyor eminim. Konunun peşini bırakmamak, aynı zamanda sokak hayvanlarının korunması için çözüm üretmek şart.Hiç sıra gelmeyecek gibi görünüyor ama Meclis’te hiçbir partiden, hiçbir milletvekili yok mudur bu sorunları takip edecek? Yüzlerce kişi sadece sohbet ve dinleme için mi oradadır? Hayretle izliyoruz kendilerini. Helal olsun o 32 bin kişiye, insanlığın gereklerini hatırlatıyorlar hiç değilse!*****Nedir bu GSS?Yağmur gibi mektup yağıyor, insanlar “Genel Sağlık Sigortası” adı altında, çalışmayanlardan bile her ay alınacak yüklü bir paraya büyük tepki içinde.. “Evleri tek tek kontrol edeceklermiş, beyaz eşyalarımız da mı hesaba katılacak, asgari ücretin 701 lira olduğu ülkede bu para nasıl istenir, üç kuruş para alan emekliler nasıl ödesin, zaten yılbaşından sonra zamlar üstümüze çöktü”, bu sorulardan yüzlercesi geliyor.DEPREM VERGİSİ GİBİ..Gelir testine gitmeyenlere her ay 212.76 lira borç çıkarılacağı, üstüne borç cezası ekleneceği, evlere haciz geleceği de yazılıyor, “Deprem Vergisi” gibi nereye gittiğinin belli olmaması ihtimali de.. Bu konunun detaylı şekilde açıklanması lazım. Herkes başına ne geleceğini bilmek zorunda..Bu gidişle “nefes alma sigortası” veya vergisi de gelir mi, bunu bile düşünüyor insan!Herkes tutukluluğa karşıysa neden bitmiyor?Bülent Arınç daha önce de söylemişti, bu kez “lamı cimi yok, milletin oy verdiği insanları içerde tutamazsınız” dedi. O tutuklu milletvekilleri için söylüyor ama tüm hukukçular diğer tutukluların da yıllarca içerde duruşma süreci beklemesinin insan hakları ihlali olduğunu söylüyor.Artık dünya buna itiraz ediyor. Peki “Parlamento çözüm bulacaktır” deyip beklemek ve dön baba dönelim aynı konuşmaları tekrarlamak yerine parlamento neden hemen harekete geçip gerekli düzenlemeyi yaparak bu çözümü üretmiyor? Hukuka saygıyı yeniden tesis etmiyor?Ben anlamıyorum, ayıp değil ya!

Devamını Oku

Avrupa Konseyi’nin ‘otoriter rejim’ uyarısı!

12 Ocak 2012

Önce Economist, arkasından Newsweek dergileri Başbuğ tutuklamasının ardından “Türk Hükümeti’nin demokrasiden uzaklaştığını, otoriter bir yönetime kaydığını” yazdı ve ikisinde de tutuklamaların sorumluluğunu yargıya yükleyen bir cümle yoktu. Onlardan sonra İngiltere’nin en önemli gazetelerinden The Financial Times; Avrupa Konseyi’nin bu haftaki Türkiye raporunu “Türkiye’den otoriter bir rejim olmaya yönelik rahatsız edici işaretlerin alındığı” şeklinde yorumlayarak Türkiye ile ilgili demokrasi endişelerinden söz etti.CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun Silivri cezaevi çıkışında yargıyı eleştiren sözleri nedeniyle soruşturma açılmasına da dikkat çekilen makalede “100 gazetecinin cezaevinde olduğu” da vurgulanmıştı ve “Durgunlaşan ekonomiyle otoriter rejim endişelerinin güçlenmesi bir gerginlik reçetesidir” deniyordu. Şimdi bazılarımız istediği kadar “bütün bu olayların doğal olduğunu ve yargının gerekeni yaptığını, herkesin hukuk karşısında eşit olduğunu, itiraz edenlerin statükocu olduğunu” filan tekrarlayıp dursun görünen köy kılavuz istemiyor.TERÖRİST GENERALLER!Kılavuza gerek kalmadan olayları değerlendirenler de “görünen köy”ü aynı şekilde görüyor. Sonuçta (her tepki göstereni tutuklasalar veya fezleke yazsalar bile durum değişmez, ülke dışından aynı tepkiler duyuluyor) olan şu ki; gazetecisinden öğrencisine, askerinden siviline, alt rütbeden en üstüne “terörist” suçlamasıyla yapılan tutuklamalar Türkiye’de yargıya güveni ciddi şekilde sarsmıştır, bu kamuoyu yoklamalarında da görülmektedir ve yargının siyasi güçten bağımsız karar verdiğine dünya da inanmamaya başlamıştır.Bu noktada artık böyle düşünenlerin haksız olduğu da söylenemez.. Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ da gayet rahat şekilde “tutuksuz” yargılanabilecekken tutuklanmakla kalmadı, olay bu kadar değil.. Asıl önemli kısmı “terör örgütü lideri” suçlamasıyla tutuklanmasıdır. Nitekim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a; söylediği “onbaşı” sözüne kızılmasına karşılık “yargı Genelkurmay Başkanı’na, generallere ‘teröristbaşı’ derken ‘onbaşı’ sözünü neden hakaret sayıyorsunuz” cevabını verme fırsatı ve hakkı çıktı, buna nasıl itiraz edilecek?‘PKK İLE MEHMETÇİK YER Mİ DEĞİŞTİRDİ?’MHP Genel Başkanı Devlet Bah-çeli de “Başbuğ’un tutuklanması ve Kılıçdaroğlu’na fezleke hazırlanması” konularında sert açıklamalar yaptı. “74 milyon vatandaşımızın huzuru, Türk ordusunun akibeti birkaç savcıya ve hakime terk edilemeyecek kadar önemli ve vazgeçilmezdir” dedi.. “Şayet Genelkurmay Başkanı terör örgütü kurup yönettiyse bu örgüt ve militan kadrosu nerededir? Yoksa gizli gündemlerde kanlı terör örgütü PKK’yla kahraman Mehmetçiğin yer değiştirmesi mi vardır? Eğer İlker Başbuğ terörist ise İmralı’da yatan kimdir ve hangi suçtan dolayı oradadır?” diye sordu.. Bunlara ne cevap verilecek?Suriye’de vatandaşlara uygulanan şiddete kızma hakkını kendimizde görüyorsak, Türk yargısı da insanların “ölümden beter” haksızlıklara uğramasına son vermek zorundadır. İnsan hakları ihlali dayatmakla, öfkeyle örtülemez, Türkiye bu imajı ve dünya medyasının diline düşmeyi hak etmiyor!*****Müneccim başı Nazlı Hanım!12 Eylül darbesini çok beğenen Nazlı Ilıcak “Üç gazetecinin, Nedim Şener, Ahmet Şık ve Müyesser Yıldız’ın 23 Ocak’taki duruşmada serbest kalacakları, davalarının sonuçlanacağı” konusunda bilgi almış ve bunu açıklamış. Her ne kadar diğer ülkelere de “gazetecilik faaliyetleri nedeniyle değil başka nedenlerle tutuklandıkları” tekrarlanıp duruyorsa da buna inanan pek olmadı, onların ve aynı davadan yargılanan diğer gazetecilerin serbest bırakılması çoktan gerekiyordu, nihayet bu karar çıkacaksa sevindirici bir haberdir.Ama insan yazarken bile eli titriyor, şimdi bu hanım açıkladı diye serbest kalacaklarsa bile “onun dediği doğru çıkmasın” endişesiyle karar değiştirilebilir, umarız bu haksızlık yapılmaz. Öte yanda “yargıya ait bilgileri deşifre etti, yargıyı etkiledi” diye hakkında iddianame hazırlananlar da oldu. Peki Nazlı Ilıcak yargıya ait bu bilgiyi emin bir kaynaktan nasıl alıyor ve neden açıklıyor, sırf kendisinin konuşması nedeniyle o insanların zarar görebileceğini hiç mi düşünmüyor?Madem ki müneccimliğe başlamış veya iyi kaynaklar bulmuş, hazır başlamışken Soner Yalçın ve diğerlerinin hangi nedenle bırakılmayacaklarını da açıklasın.. Hakimler tek cümle söylüyor ; “tutukluluklarının devamına karar verilmiştir” .. Hiç değilse belki ondan öğrenilebilir nedeni.Bir de “Şimdi serbest bırakıldıklarında onlara cezaevinde geçen yılların hesabını kim ve nasıl verecek” onu sorsun. Madem ki ilişkileri bu kadar iyi herhalde yapabilir, değil mi?*****Onlar kitap istiyor!Mektup şöyle başlıyor; “Bizler Güneydoğu’nun ücra bir yerinde Mardin’in Midyat ilçesi Efeler İlköğretim Okulu’nda okuyan bilgiye aç, öğrenmeye susamış öğrencileriz”. Ve devam ediyor; “Okul müdürümüz ve öğretmenlerimizin insanüstü çabalarıyla, verdikleri ödünlerle bilgiyi keşfe çıktık. Ama okulumuzun kütüphanesinde ne bir roman ne bir öykü kitabı var. Romansız, öyküsüz büyüyoruz biz.. Eksiğimiz sadece bu da değil, yardımcı ders kitaplarımız da yok.. Bilgisayarımız da..Siz büyüklerimizin okuyup bir kenara bıraktığı kitaplarına, kullanmadığı pergeline, cetveline, doğru ya da yanlış işaretlediğiniz test kitaplarınıza hatta fazla silgilerinize bile talibiz.” Son cümle ise şu;“Eğer bunlar olursa söz, Mardin’de Oxford vardı da okumadık mı demeyeceğiz” .. Sevgili okurlarım, gerçi Türkiye’de hiç kimsenin bir eksiği kalmadığı söyleniyor ama işte onların var, biraz özveri ile bu öğrencileri çok mutlu edebilirsiniz. Lütfen yardımınızı onlardan esirgemeyin!

Devamını Oku

En iyisi ‘muhalefet’ sözcüğü ortadan kaldırılsın!

10 Ocak 2012

Bu gidişle sadece “muhalefet” değil, “eleştiri” sözcüğünün bile kaldırılmasını istemek mümkün.. İnsan her gün olanları duydukça küçük dilini yutacak hale geliyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Burada siyasi otoritenin emrinde olan yargıçların oynadığı bir tiyatro var. Vicdanı ile hareket etmeyen yargıç, yargıç olabilir mi?” ve Silivri’ye ziyaret için gittiğinde söylediği “21’inci yüzyıl Türkiye’sinde bir toplama kampının bahçesindeyiz” sözleri için Başsavcı fezleke hazırlatmış. “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs ve hakaret” suçlarından 6.5 yıl hapsi isteniyormuş.Bunun üzerine Kemal Kılıçdaroğlu “Dokunulmazlık zırhına ihtiyacım yok” diyerek dokunulmazlığının kaldırılması için Meclis Başkanlığı’na dilekçe vermiş. Arkasından CHP Grubu toplantıda hep beraber Kılıçdaroğlu’nun sözlerini tekrarlamışlar. Şimdi ne olacak, bütün Ana Muhalefet Partisi milletvekillerinin 6.5 yıla kadar hapsini mi isteyecekler? Yani bir gün de “en garip olaylar” dizisine ara versek dişimi kıracağım yahu, ne iştir bunlar?BAŞBAKAN’IN TUTUKLANMASINDAN NE FARKI VAR?Bırakın her şeyi bir yana, mesela “yargının özellikle referandumdan sonra ‘yüksek mahkemeler, Anayasa Mahkemesi de dahil’ siyasi otoriteye bağlı hale geldiği” basında da tartışılmadı mı? “Hakim ve savcıların bağlı olduğu, onlarla ilgili kararları veren HSYK üyelerinin Adalet Bakanlığı bünyesinden nasıl seçildiğini” Demokrat Yargı Başkanı kitap yazarak anlatmadı mı?Yine her şeyi bir yana bırakın ve düşünün.. Hepimiz düşünelim; CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “düşüncelerini ifade ettiği için” hakkında “6.5 yıl hapis istemiyle” dava açılmasıyla veya öğrencilerin “parasız eğitim istedikleri için”, gazetecilerin “bildiklerini, kendi yorumlarını yazdıkları için” tutuklanmasıyla Başbakan Erdoğan’ın geçmişte “okuduğu şiir nedeniyle” tutuklanması arasında ne fark var?‘İLERİ DEMOKRASİ’DE..O olayı yıllarca halka şikayet ederken veya “mağduriyet, haksızlık” olarak gösterirken, üstelik artık “ileri demokrasi”ye geçtiğimiz iddia edilirken tıpatıp benzer bir “ifade özgürlüğü ihlali” ve üstelik ülkenin Ana Muhalefet Partisi Lideri için nasıl yapılabilir? Yapıldığında “aynı mağduriyeti yaşamış” Başbakan nasıl “gereken yapıldı” diyebilir?YA YABANCI BASIN?O zaman; aynı şeyleri söyleyen, “yargının bağımsız olduğuna” inanmadıkları için Başbuğ tutuklamasından, öğrencilerin ve gazetecilerin tutuklamasından “Hükümeti sorumlu tutan ve ‘ordunun şikayet ettikleri otoriter yöntemlerini benimsediler’ diyen” yabancı basın için de, tutuklamalardaki adaletsizliği “uyarılarıyla belirten, raporlarına koyan” AB için de fezleke mi gerekecek? Bu yapılamayacağına göre o eleştirileri nasıl yok edecek bu fezleke hazırlayanlar? Çok affedersiniz ama bu havanın giderek daha da hızla yayılması, tam baskıcı yönetime sahip İran gibi ülkelerde “yönetim karşıtı olanların her tür şiddetle susturulmasından, korkutulmasından” çok farklı bir görüntü müdür? Onlar sonunda olayları dünya duymasın diye yabancı basının ülkeye girişini bile yasaklamışlardı, biz de oraya mı varacağız?SUSKUN DEMOKRASİ!“Medya sussun, üniversite sussun, sivil toplum kuruluşları sakın eleştiri yapmasın, Ana Muhalefet Partisi de konuşmasın, konuşan ya tehditle susturulsun ya da içeri atılsın” derken sonu ne olacak bunun?Dediğim gibi, herhalde sonunda “muhalefet, muhalif, eleştiri” kelimelerini unutmak, sözlükten atmak ve tabii “demokrasi tarifi”ni de değiştirmek zorunda kalacağız, kendimize gelmezsek gidiş, o gidiş!*****Adı Hakan Şükür olmasaydı..Milletvekili Hakan Şükür’ün TV’de futbol yorumculuğu yapmasının doğru olmadığını söyleyenler için “Nefretle bahsettikleri şey aslında eski bir futbolcu değil, onun duygu dünyası” diye yazmış Ekrem Dumanlı.. Vallahi benim kafam “yanlış yapılan bir konuda, bir milletvekilinin eleştirilmesi” ile “nefret” sözcüğünün birlikte kullanılmasını basmıyor.Ne alaka, Şükür artık bir futbolcu değildir, parlamenter olmayı tercih etmiştir, bu tercihi nedeniyle; “sadece bir dönem” milletvekilliği yapsa bile “ömür boyu emekli maaşı” alacaktır(ekmeğe, bir çift ayakkabıya muhtaç öğrencilerin yaşadığı ülkede bu maaşları bir toplasın lütfen), ömür boyu sağlık konusunda kendisi ve ailesi para ödemeyecek, örneğin THY’de biletleri ömür boyu “first class”a, “business”e çıkarılacak, ömür boyu “sayın milletvekilim” diye karşılanacak, VIP salonları ona açık olacaktır. Kendisinden önce diğer milletvekilleri işlerini kapatıp yalnızca parlamenterlik yaptılar, yapmayanlar aynı şekilde eleştirildi. Bunlar arasında “parlamentoda da hiç sesi çıkmayan, öylece gidip gelerek maaş alan” çok isim var (en ağır şekilde şiddete-tecavüze uğrayan çocuklar için bile ağzını açmayan kadın milletvekilleri de böyle) ama en azından o bomboş zamanlarında başka yerden para kazanmıyorlar.Eğer “TV yorumculuğu” da yapmakta israr eden milletvekilinin adı “Hakan Şükür” olmasaydı konu yine gündeme gelirdi, bu kez isim daha popüler olduğu için daha çabuk gündeme geldi, mesele budur! Bir parti veya bir milletvekili ile ilgili yorumları düşmanlık, nefret gibi yansıtmak hangi gazetecilik ilkesine, anlayışına sığar onun yorumunu da okura bırakıyorum.*****Kızarken aynını yapmak!Dün yine parti grup toplantılarında öyle şeyler söylendi ki her cümleye bir sayfa yazmak gayet mümkün.. Ama benim çok takıldığım konulardan biri bozulmasınlar ama- siyasetçilerin düştüğü çelişkiler. Örneğin bir yandan BDP’ye, Selahattin Demirtaş’a “Genelkurmay Başkanının itibarını zedeleyecek sözler sarfettiği için” fena halde kızarken, aynı “itibar zedelemeyi” kasıtlı olarak rakip partiye yapmak..Aynen Genelkurmay eski Başkanı’nın “terör örgütü lideri” suçlamasıyla hapse atıldığı ülkede Genelkurmay Başkanı’na “onbaşı” diyenlere fena halde kızma çelişkisi gibi.. Başbakan Erdoğan aynı konuşmasında BDP Milletvekili Leyla Zana’nın “Silah Kürtlerin tek güvencesi” sözünden bahsediyor. Arkasından bunu söyleyen ve terör örgütü PKK ile paralel çalışan parti ile Ana Muhalefet Partisi arasında (bir kez daha, referandumdan beri kaçıncı kez) benzerlik kuruyor.BÖYLE BENZERLİK OLUR MU?Hem de bu benzerliği daha önce de yapıldığı gibi yine “tek parti döneminin CHP’si ile” bugünün CHP’sini bir tutarak yapıyor. O dönemi kastederken “BDP Güneydoğu’nun CHP’sidir” diyor. Bu çok haksız ve yanlış bir rekabet ve yıpratma yöntemi. Ya birileri de aynı yolu izleyerek, parti adı değişse de ilk liderleri olan Erbakan’ın “Kanlı mı olacak, kansız mı” sözlerini sözlerini bugünkü AKP’ye maletse hoş olur muydu?“Değişim” herkes için geçerlidir, geçmişi bugüne taşımak olacak şey değildir!

Devamını Oku

Yabancı basının ‘Başbuğ tutuklaması’ tepkileri

9 Ocak 2012

The Economist ve Newsweek dünya ülkelerinde özellikle aydınlar tarafından en çok okunan dergiler.. Her ikisi de Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması konusunda benzer yorumlar yaptılar ama ilginç bir benzerlik daha var; bu yorumlarda “bağımsız yargının kararı” olmasından hiç söz edilmiyor. Tam aksine sanki karar “sadece Hükümete aitmiş gibi” o muhatap alınıyor.ORDUYLA YER DEĞİŞTİRME..The Economist iki gün önce eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman’ın bu konudaki yorumuna yer vermişti ve “Başbuğ’a terörist denmesi” eleştiriliyor, buna inanmanın “saflık” olacağı belirtiliyordu. “Erdoğan’ın otoriter tarzının ‘onun hükümetinin orduyla yer değiştirdiği’ iddialarını ortaya çıkardığı”, yaklaşık 500 öğrencinin “terörizm” suçlamalarıyla hapiste olduğu, oysa bu öğrencilerin aslında “parasız eğitim istedikleri için” tutuklandığı, 97 gazetecinin de “birçoğu absürd iddialarla” tutuklu olduğu anlatılmaktaydı.Ve sonuç olarak “Türkiye’nin ‘basın özgürlüğünün korunmasına ve hukuk kurallarına uyulmasına devam edip etmeyeceği” konusunda ciddi soruların ortaya çıktığı vurgulanıyordu.KAVGADA DRAMATİK BİR TIRMANMA..Newsweek ise Türkiye analizinde “Başbuğ’un tutuklanmasının ‘sivil hükümet ile ordu arasındaki kavga’da dramatik bir tırmanma” olduğunu, Başbuğ hakkındaki suçlamaların özünün “zayıf göründüğünü” yazmış ve “Erdoğan Türkiye’yi ‘daha demokratik’ hale getirdiğini iddia etse de şimdi eski düşmanlarının otoriter taktiklerini onlara karşı kullanıyor” iddiasına yer vermişti.Görüldüğü gibi her ikisinde de yorumlar ve vurgular “Başbuğ’un tutuklanması kararı Başbakan Erdoğan ile Hükümet tarafından verilmiş” gibi.. Oysa kararı “özel yetkili mahkeme” verdi, normal olarak “yargının bağımsız olması gerektiğini” iyi bilen, demokratik ülkelere ait basının yorumları böyle olmamalı..YARGIDAN SÖZ EDEN YOKAma işte yıllardır tutarsız ve çoğu çürütülen iddialarla (arada polisin ‘sehven’ yaptığı ilaveleri unutmayalım) sürdürülen, yüzlerce insanın “suçunu bilmeden”, gazetecilerin ise yazdıklarından dolayı tutuklanıp hücrelerde unutulduğu (bazı tutukluların orada öldüğü) bir soruşturma, öğrencilerin ve sonunda bir Genelkurmay Başkanı’nın bile “terörist” suçlamasıyla hapse atılması “özgür yorum yapabilen” yabancı basına “yargı kendi kendine bu kadarını yapamaz, olayın arkasında Hükümet var” duygusu, yargının bağımsız olmadığı duygusu veriyor. Bu nedenle de kararın Hükümet’e ait olduğu vurgulanıyor.Hükümet’in “eleştirdiği orduyla yer değiştirdiği” yorumları, Türkiye’nin “basın özgürlüğü ve hukuk kurallarına uymaya” devam edip etmemesi konusundaki endişeleri dikkat çekici..ACI BİR DURUM!İki derginin de yorumlarını okurken beni en çok üzen Türkiye’de ordu ile Hükümet’in “düşman” olduğu, aralarında bitmez bir kavga olduğu ve bunun “Başbuğ’un tutuklanmasına kadar gittiği”nin anlatılması.. Zaten terör haberleri kesilmeyen ülkemizin kendi içinde de hala Ortadoğu ülkeleri gibi karmakarışık, güç kavgalarıyla, antidemokratik baskılarla, haksızlıklarla dikkat çeken bir ülke halinde olması gerçekten acı bir durum. Sonsuza kadar “demokrasi ve insan hakları”nı mı arayacağız bilmiyorum ki!*****Bu canileri idam edin!Bir yanda “telefonda şunu söyledin, kitabında bunu yazdın” diye yıllarca mahkum hayatı yaşatılanlar, diğer yanda “iyi halden ötürü” diyerek cezası hafifletilen katiller, tecavüzcüler.Aralarında 5 yaşında çocuklara bile acımayan caniler bile var, “iyi hal”lerine bakılıyordur şüphesiz. Midem bulanıyor, yapabilsem suratlarına kusacağım, verebilsem ben vereceğim cezalarını! Cumartesi haberdi; Nevşehir’in Ürgüp Boyalı Köyü’nde 5 yaşındaki yeğenine, hem de “annesi intihar ettiği, babası cezaevinde olduğu için bakacak kimsesi olmayan, kendilerine sığınmış olan” yeğenine tecavüz eden 25 yaşındaki cani dayı.10 YAŞINDA ÇOCUĞU İĞFAL..Tecavüz yetmemiş, o zavallı bebeğin yaşadığı felaket yetmemiş, bir de anasıyla beraber (anlaşılmasın diye) çocuğun cinsel organını maşa ile dağlamışlar, merdivenden iterek öldürmeye çalışmışlar. Şimdi çocuk hastanede, vücudunda diş ve yanık izleri de varmış, o sefil yaratıklar da cezaevinde..Bir başka olay; Bolu Mudurnu’da yine 25 yaşında bir vahşi 11 yaşındaki çocuğu hamile bırakmış. Üstelik çocukla “beraber yaşadığı” da ortaya çıkmış. Sağlık Bakanlığı’nın soruşturma başlattığı bildiriliyor. Tiyatro sanatçısı Berna Laçin “Neden 10 yaşında kızı iğfal etmekten işlem yapılmıyor, imam nikahı yasal olmadığına göre soruşturma açılmazsa suç duyurusunda bulunacağım” demiş.BAKANLIĞIN YERİNE!Bravo Berna Laçin’e, Adalet Bakanlığı’nın, Kadın ve Aile Bakanlığı’nın yapması gerekeni o yapmış. Peki şimdi sormayacak mıyız “Kadın örgütleri nerede, Kadın Bakanı neden bu olaylarda sesini çıkarmıyor” diye.. “Bu çocuklar derhal devlet korumasına alındı mı, psikolojik tedavi ve bakımları sağlanacak mı, ömür boyu korunacaklar mı” diye.. (Umarım korundukları yerlerde erkek çalışanlar yoktur, güvenlikleri yeterince sağlanıyordur, zira oralardaki olayları da duyduk.)İşte bu nedenlerle, bırakın kadını, küçücük çocuklara tecavüz edilen ve hala “en ağır cezaların, hadım cezasının konuşulmadığı” ülkede ben ne Kadınlar Günü kutlamak ne de kadın toplantılarında çaylı sohbetler, konuşmalar yapmak istiyorum. Diğer ülkelere bunları duyuracağım toplantılar hariç, benim için bitmiştir.Konuşup duranlarla da, verilen sözler-vaatlerle de alay ediyorum bilmiş olsunlar. Eğer adalet varsa 5 yaşındaki çocuğa tecavüz ve işkence edenlerin, 11 yaşındaki çocuğu hamile bırakanların, daha önce aynı yaştaki çocuklara tecavüz edenlerin (ve serbest bırakılanların) cezası idamdır aslında. Madem ki idam yok, o zaman hadım edip ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum etsinler.Yoksa bunları yapmaları için Adalet Sarayı önünde kendimizi yakmamız mı gerekiyor? Duyunca bu geçiyor içimden inanın!

Devamını Oku

TSK’nın itibarı mı, hangi itibar?

8 Ocak 2012

Önce BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş Genelkurmay Başkanı hakkında konuştu ve ağzına geleni söyledi. Onun “Kürtçe eğitimi uygun görmüyorum” sözünü verdiği ve “Ha bir onbaşı, ha Genelkurmay Başkanı, bizim için hiç farkı yok. Zerre kadar kıymetin, değerin yok” gibi ifadelerin bulunduğu cevap tam bir hakaret niteliğindeydi. Bunu duyanlar ister istemez o dakika “Tamam işte TSK’nın, Genelkurmay’ın onuru bu kadar yerlerde süründürülürse olacağı budur. Zaten uzun süredir ortam müsait hale geldiği için keyfi isteyen gazeteler TSK’ya hakareti manşetinden yapıyor, BDP’liler düşman muamelesi yapıyordu, şimdi alenen hakarette tereddüt etmezler” diye düşündü.Sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç konuştu.. Onlar da Demirtaş’ın sözlerini duyunca “çoğunluk” ile aynı şeyi düşünmüş olmalılar ki; “Genelkurmay Başkanlığı makamı TSK içinde de, Türkiye bürokrasisi içinde de çok önemli bir makamdır. TSK’da görev yapmış bir sayın komutanın şu veya bu iddia ile tutuklanmış olmasından sadece üzüntü duyulur. Genelkurmay başkanları da hata yapabilir, bize düşen görev bunu bireysel görmektir. Bu makamın yıpratılmaması, özellikle Genelkurmay Başkanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin itibar ve gücüne gölge düşmemesi lazım” dedi.‘EN GÜVENİLEN KURUM’ İKEN, ŞİMDİ?Evet, Bülent Arınç’ın ve Hükümet’in Genelkurmay başkanı Özel’in şahsında “Genelkurmay Başkanlığı makamına fevkalade gölge düşürecek, itibarını kesinlikle sarsacak” bu konuşmadan rahatsız olduğu belli.. Ama artık ne söylenirse söylensin bunlar TSK’nın kaybolan itibarını geri getirmeye yetmez. İngilizlerin çok kullandığı bir söz vardır; “Hareketler, davranışlar, olaylar, kelimelerden daha yüksek sesle konuşur” derler, aynen onun gibi..Bundan iki yıl öncesine kadar TSK kamuoyu araştırmalarında “halkın en güvendiği kurum” olarak çıkıyordu, ortada hâlâ “sabit görülmüş tek bir suçlama, hüküm giymiş tek kişi” olmamasına rağmen aralıksız süren tutuklamalar, Genelkurmay eski Başkanı’na bile “terör örgütü lideri” damgası yapıştırılması bu güveni ve kurumun itibarını toplum gözünde de ister istemez ciddi şekilde zedelemiştir.Bu nedenle hiç “TSK’nın saygınlığına gölge düşmesin” gibi sözler kullanmak için zahmet etmeyelim, üzülerek söylüyorum ki o konu “şimdilik” bitti, herkes farkında ki itibar filan hikaye artık. TSK’yı gerektiği zaman tehlike anında ateş altına süreriz, “teröristlere” kendilerini siper ederler, geriye kalan zamanlarda da “terörist olarak” içeri tıkılırlar, imaj budur.O itibarı “özel yetkili savcılar”ın düşünmesi ve hiç değilse İlker Başbuğ’un tutuksuz yargılanması gerekirdi. “Söz konusu siteleri kendisinin kapattırdığını” ve olayın diğer detaylarını etraflıca açıklamış. Gerçek tam olarak anlaşılıncaya kadar tutuklanmasa olmaz mıydı? Ayrıca, o sitelerin “Büyükanıt döneminde” hazırlanmış olduğuna işaret ettiğine göre onun adı neden hiç geçmiyor, bu da garip değil mi?*****Rezilliğin bu kadarı!Van depremzedeleri için yapılan TV programlarında “bağış” sözü veren bazı zenginlerin sonradan fikir değiştirerek para vermekten kaçtıkları haberini duyuyoruz iki gündür. Bundan daha çirkin bir şey var mıdır yahu, önce reklamını yapacaksın, sonra parayı ödemekten kaçacaksın.. Sabah uyandığında aynaya nasıl utanmadan bakacaksın peki? Daha ne rezillikler duyacağız bakalım..PARALAR NEREYE GİDİYOR?Öte yandan, iki programda toplandığı söylenen 127 milyon TL’nin sadece 33.5 milyonu alınabilmiş, 16.5 milyon sözde kalmış, 77 milyona ne olduğu belli değil. Türkiye’de yardım için para toplamayı seviyoruz, ama paralar bir şekilde kayboluyor. Daha önce Filistin için toplanan paralardan da ses çıkmadı, nereye gitti duyamadık.Deprem vergisi toplandı (adı öyle değil deseler de deprem için toplanmıştı), neden kullanılmadığı sorulunca “Biz onu başka işlerde kullandık” dediler. Hangi yolla ve hangi nedenle toplanırsa toplansın bu paraların hesabı millete verilmelidir. Tüm kurum-kuruluşlar ve dernekler de her kuruşun karşılığını anlatmak zorundalar. “Dilek havuzu”na para atılmıyor malumunuz, insanlar kendi cüzdanından özveri yaparak veriyor, duyalım bunları!*****Gençleri neden deşifre ediyorsunuz?Günlerdir bir kokain operasyonu gazetelerin manşetlerinde ve TV haberlerinin baş köşesinde.. Tamam, yazsınlar, söylesinler, sonuçta zararlı ve yasa dışı bir eylemdir de insanların, özellikle de gençlerin fotoğrafları ve isimleri neden yayınlanıyor?Diyelim ki ilk kez bir hata yaptılar veya tesadüfen o mekandaydılar.. Veya diyelim ki bu kötü alışkanlığa yakalanmışlar ama tedavi olup kurtulmayı düşünüyorlar, neden “kokainci” etiketi ömür boyu alınlarına yapıştırılıyor?Toplum da tanısın, uzak dursun diye düşünüldüğünü söylemesinler sakın, bu ülkede “çocuk tecavüzcüleri”nin bile isimleri saklanıyor, suçları “taciz” denerek hafifletilmeye çalışılıyor, burada mı akıllarına gelecek..Ben fotoğraf ve isim deşifresinin yapılmaması gerektiğine, bunun yanlış ve haksız olduğuna inanıyorum, hukukçuların, sosyolog ve psikologların görüşünü duymak isterdim.*****12 Eylül şartları!Bugüne kadar 12 Eylül darbesini savunanlara, “ama efendim 11 Eylül’de olanlara bakın, insanlar öldürülüyordu, anarşi vardı” diyenlere şunu söylüyorduk; “ Darbe yapmak isteyenler bu anarşi ortamını her zaman yaratabilirler. Netekim(!) 12 Eylülcüler ‘istesek daha önce yapardık, şartların olgunlaşmasını bekledik’ demediler mi”..Şimdi 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi Üyesi Tahsin Şahinkaya hakkında hazırlanan iddianamede “Şüphelilerin o dönem yaşanan terör olaylarının üzerine bilerek gitmediği ve ‘şartların olgunlaşmasını bekledik’sözleri” yer almış. Eğer bunları kesinleştiren deliller ortaya konursa ve 12 Eylülcüler tarih önünde mahkum edilirse “12 Eylül’e alkış tutanlar” ne yapacak çok merak ediyorum!

Devamını Oku

İlker Başbuğ tutuklanmasa kaçar mıydı?

6 Ocak 2012

Türkiye tarihinde ve hatta dünya tarihinde ilk kez “Genelkurmay Başkanlığı yapmış” bir isim tutuklandı. Türkiye tarihine baktığımızda ve “başbakanı ile bakanları idam edilmiş” bir ülke olduğumuzu hatırladığımızda bu haber de bir “imkansız”ı anlatmıyor, her an beklenmedik her şeyin olabileceği bir dünya ülkesi burası..Buna rağmen ve Ergenekon soruşturmasının gidişatına bakıldığında “uzun süredir tahmin edilen bir gelişme” olmasına rağmen yine de toplumda şok yaratan olaylardan biriydi İlker Başbuğ’un tutuklanması.. Nitekim basında olduğu gibi sosyal medyada da gündem tamamen bu olaya kilitlendi, yazılanlara bakınca bu tutuklamayı “haklı bulan ve hatta alkışlayanlar” da var, “silahlı terör örgütü kurma ve yönetme” ile suçlanmasına büyük tepki gösterenler de..ÖCALAN, HİZBULLAH VE BAŞBUĞ!Dikkat çeken tepkilerden biri “Hizbullah militanları ve lideri tutuksuz yargılanırken Genelkurmay eski Başkanı’nın tutuklanması” konusu.. Ki çok sayıda insan bundan rahatsızlık duyuyor, sadece Başbuğ için değil, haklarında kesin bir suç kanıtı gösterilememesine rağmen hala tutukluluğu israrla sürdürülen gazeteciler için de örneğin.. Acaba “tutuksuz” yargılansa İlker Başbuğ gibi Türk ordusuna yıllarca komuta etmiş bir ismin “kaçmayı kendine yedireceği” mi düşünülüyor?Eğer bu düşünülüyorsa gerçekten de Hizbullah’çılar için neden düşünülmedi? Yalnızca onlar değil, bu ülkede küçücük çocuklara toplu tecavüz olaylarının sanıkları veya Hüseyin Üzmez gibi “suçunu kendisi itiraf etmiş” bir çocuk tecavüzü sanığı neden serbest bırakıldı?Bunun yanında Başbuğ’un tutuklanmasından çok “terör örgütü kurma” iddiasıyla tutuklanmasına tepkiler çok fazla..Twitter’da “Öcalan ‘sayın’, Başbuğ ‘terörist’, olacak iş mi” diyenler, “Başbuğ terör örgütü kurduysa askerler terörist mi” ya da “Ben askerliğimi onun döneminde terörist olarak mı yaptım” diye soranlar hep aynı tepkiyi vurguluyor.‘HERKES HUKUK KARŞISINDA EŞİTTİR’Bakıyoruz her tutuklamada ve İlker Başbuğ’un tutuklanmasında da Cumhurbaşkanı, bakanlar hep “Herkes hukuk karşısında eşittir” sözünü ve “masumiyet karinesi”ni birlikte telaffuz ediyor. Peki madem ki herkes hukuk karşısında eşittir, yukarda söz ettiğim suçluların “tutuksuz”yargılanması, o azılı suçluların “kaçmayacağına” inanılması ama örneğin İlker Başbuğ ve ülkenin önemli gazetecilerinin “tutuklu” yargılanmasının açıklaması ne olabilir? Hangi hukuk kuralına göre bu çifte standart uygulanmaktadır? Devamlı sorulan bu sorunun cevabı mutlaka bir şekilde verilmelidir.Çünkü elbette ortada bir suç varsa hukuki yaptırımı olacaktır, buna itiraz edilemez ama suç sabit görülene kadar “saygın görevlerde bulunmuş” insanları “terörist” suçlamasıyla hapsetmek de çok ciddi bir insan hakları ihlalidir, yargının bu “diğer demokratik ülkelerin ve dünya basın örgütlerinin de dikkat çektiği hukuk hatasını” israrla neden sürdürdüğü açıklanmalıdır.‘ÇOK DOSYA’ VE ORDUDA CUNTABaşbakan Yardımcısı Beşir Atalay “İlker Başbuğ’u biz atadık” diyor, “Yargının gecikme sorunu var, bundan yargı da şikayetçi, çok dosyaları var” diyor. Ve iddianamede “ordu içinde bir cunta yapılanması”ndan söz ediliyor. Öncelikle yüzlerce kişi soğuk hücrelerde yıllarca duruşma bekletilirken yargının “çok dosyam var” demesi kabul edilemez. Bu durumda “çok dosyası olmayan” savcılar, hakimler seçilir ve süreç hızla kısaltılır, insan hayatı yargının oyuncağı değildir. Kaldı ki bu davalara “özel yetkili mahkemeler”in baktığı da biliniyor, özel yetkiye daha özel ve hakka-hukuka uygun şartlar gerekir.İlker Başbuğ’un tutuklanması konusunda anlaşılmayan noktalardan biri de “Genelkurmay Başkanlığı döneminde Hükümet üyeleriyle sık sık bir araya gelerek olayları tartışmış, birlikte çözüm aramış, uzlaşmış görünmeleri”ydi. Acaba o süreçte bu “tutuklama gerektirecek” kadar ciddi suç iddiası, “Hükümeti indirme amaçlı ve silahlı terör örgütü kurma, andıçlar yayınlama, ordu içinde cunta” ile ilgili hiçbir ipucu, kanıt yokmuydu ki “iyi anlaşan” bir görüntü içinde uzun bir süre geçti?YA ÖZKÖK DÖNEMİ, 27 NİSAN?Aslında bu “ordu içinde cunta” iddiası tabii ki eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök dönemi için de mevcut.. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman darbe hazırlığı iddialarıyla ilgili olarak “Böyle bir şey olmuşsa bunu en iyi biz biliriz, bize sorulmalıdır” diyerek Özkök ve Büyükanıt’ın isimlerini de vermiş ama sonra susmayı tercih etmişti. Eğer İlker Başbuğ “cunta iddiası” ile sorgulanıyorsa diğerleri; mesela kendi dönemindeki iddia için “vardır da diyemem, yoktur da” sözüyle “bilgisi olduğunu” anlatan “ordudan sorumlu konumdaki” Özkök neden Başbuğ’la aynı şartlarda sorgulanmıyor bu da ayrı bir konu.. İnternet andıcı sorgulanıyorsa 27 Nisan ve “Ben yaptım” diyen Paşa neden sorgulanmıyor, 12 Eylül’cüler neden serbest bunlar da ayrı konu..Herşey çok karışık, içinden çıkılacak gibi değil, bakalım yargı bunları daha kaç yıla yayacak!*****Gazeteciler yine tutuklu..Son Oda TV duruşmalarının sonucu, gazetecilerin “her şeyi açık ve net anlatmalarına rağmen” tutukluluklarının devamına karar verilmesi “İlker Başbuğ’un tutuklanması” kararı aynı gün çıktığı için yeterince değerlendirilemedi.Ama çok acı şekilde görülen o ki artık Türkiye’de gazetecilik bir korku mesleği haline dönüşmüştür ve gazetecilerin “yazdıklarından dolayı” tutuklanmaya, yıllarca cezaevinde kalmaya itiraz edebilmesi, suçsuz ise hakkını arayabilmesi neredeyse imkansızdır. Batı ülkelerinde yüzyıllar önce görülen ve “basın özgürlüğü ile ilgili arşivler”e giren, 21’inci yüzyılda ise sadece baskı rejimlerinde, üçüncü dünya ülkelerinde rastlanan bu tür olayların aynı yüzyılda Türkiye’de de yaşanması acı değilse nedir?“Sözün bittiği yer” tam da bu olsa gerek!*****Bir ‘tilki’ fıkrası!Mümtazer Türköne Atatürk Kurumu üyeliğinden istifa ederken “Cumhurbaşkanlığı makamına zarar gelmesin diye” bu kararı verdiğini söylemiş. O zarar durumunu yaratmamayı neden önce düşünmedi belli değil. Türköne “görevden alındı” ama olayın yankıları sürüyor.LDP Genel Başkanı Cem Toker “Bana bu fıkrayı anımsattı” diyerek bir fıkra göndermiş, sizinle paylaşmak istedim, bu gerilimli günlerde biraz gülersiniz diye..“Kümese müdür aranıyormuş. Tilki başvurmuş. Özgeçmişini beğenmişler. İşi teklif ederken ‘ne kadar maaş istersin’ diye sormuşlar. ‘Gülmekten konuşamayacağım. Siz ne isterseniz verin’ demiş.”

Devamını Oku