Eleştiriyor ‘muş gibi’ yapmak..

3 Şubat 2012

Son zamanlarda bir de bu çıktı, eleştiri yapmayan, yanlış bile olsa her siyasi adımı överek göklere çıkaran gazete ve gazeteciler konusu tartışılırken “eleştiremiyorsan hiç değilse eleştiriyormuş gibi yap” önerileri duyuluyor. Nasıl yapılabilir bu merak ediyorum.. Lafı bin dereden su getirerek, döndürüp dolaştırarak mı anlatacaklar, buna da “demokrasi, basın özgürlüğü var” mı denecek, böyle bir medya olabilir mi? Ayrıca bu durumun, demok-ratik yönetime sahip olduğu ve dahi “özgürlüklerin daha da arttığı” her fırsatta tekrarlanan ülkede “eleştirememek” eyleminin nedeni söylenmeyecek mi? Bunlar da açıkça tartışılması gereken konulardır aslında..MEDYA-KOMEDYAZira bir yanda Fransa’yı “ifade özgürlüğü” konusunda eleştirir ve ona demokrasi dersi verirken öte yanda özgür ifadesiyle “Hapiste yatan gazeteciler nedeniyle Türkiye’ye gelmiyorum” diyen Amerikalı yazara şiddetle tepki vermemiz gibi ülke içinde de açık eleştiriler sert tepkilerle karşılaşıyor. Bırakın medyayı eskiden iş adamları görüş bildirirlerdi şimdi hiç duyuluyor mu, yeni anayasa önerileri için çıkarılan “gizlilik” kararı konusunda veya ekonomi, Cumhuriyet tarihinin en yüksek cari açığı gibi konularda bile çıtları çıkıyor mu onu ve nedenlerini (konuşanlara yapılanları) düşünelim.. Medyaya gelince eleştiri ya yapılır, ya yapılmaz ikisinin ortası, kıvırtan medya, “düğmeye ayarlı” medya olamaz, olsa olsa “ko-medya” olur.Mesela Başbakan Erdoğan birçok konuda açıklama isteyen, yeni sorular doğuran konuşmalar yaptığında bunlar eleştirilmemeli, sorular sorulmamalı mı acaba? Başbakan “Dersim”den söz ederken de sözü Ana Muhalefet Partisi’ne getiriyor ve sanki Dersim olayının sebebi Kılıçdaroğlu’ymuş gibi onu suçluyor, “Uludere’de ne oldu” diye sorulursa da bunu bir suç gibi yansıtıyor.TEKSAS VALİSİ BİLE..Dünyanın öbür ucunda Teksas Valisi “Türkiye’de tutuklu gazeteci sayısı Çin’i geçti” deyince de konuyu Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye bağlıyor, ABD’li yazar Paul Auster gazetecilere vurgu yapınca da onlara bağlıyor. Hem de öyle bağlamalar ki bunlar, Kılıçdaroğlu; ya bu Vali veya yazarla yan yana yapıştırılıyor, ya da BDP ve PKK ile.. İki milletvekili Danıştay’a İHL’lerle ilgili dava açmışsa bunu partiye mal ediyor ve konuyla hiçbir ilgisi yokken yine popülist ve kolaycı bir yaklaşımla “siz dindar bir gençlik yetişsin istemiyorsunuz” diyor. Yani polemiğin, suçlamanın sınırı yok, tek kurtuluş “tam susma” ile mümkün.Gençlerin ve isteyen herkesin “dindar” olması iyidir ama gerçekler tartışılacaksa, her din ve inançtan vatandaşları olan ve herkesin inancında serbest olması gereken “laik bir ülkede” kimin dindar olduğu, kimin olmadığı devlete değil, ailelere, şahısların kendisine ait bir konudur. Bunu ülke yönetenler söylediği anda ortaya kesinkes bir “laiklik” tartışması çıkar. Öte yanda “imam hatipe gidenler dindar oluyor da, gitmeyen gençler olamaz mı” sorusu da çıkar. Bu ülkedeki milyonlarca dindar vatandaşın hepsi imam hatip mezunu mu?MİLLET KİMİN?Başbakan’ın diğer parti liderleri için söyledikleri önemlidir, çünkü medya gibi muhalefet partileri de topluma karşı görevlerini yapmakla sorumludurlar ve bu görevlerin başında “ülkedeki icraatları sorgulamak” geliyor. Örneğin Erdoğan’ın Ana Muhalefet Partisi Lideri’ne “Artık mercek altındasın. Adım adım milletim tarafından takip ediliyorsun” demesi olağan karşılanabilir mi? Mercek varsa eğer tüm liderler, tüm Meclis mercek altındadır. En başta Hükümet üyeleri olmak üzere. Zira o “milletim” sadece bir partinin milleti değildir, diğer partilere de aynı milletin bir bölümü oy vermiştir.TUTUKLU GAZETECİLERBaşbakan “Türkiye’deki tutuklu gazetecilerden Batı ülkelerine söz edilmesi”ni de şiddetle eleştiriyor (ne mutlu ona, en şiddetli eleştiri bile serbest), “ülkesini kötülemek” olarak adlandırıyor. Oysa madem ki AB’ye girmek için bekliyor ve Batı’nın bir parçası olduğumuzu iddia ediyoruz, madem ki “globalleşme”den, dünyanın artık bir köy haline gelmesi ve her şeyin duyulup paylaşılmasından söz ediyoruz, madem ki Türk yargısının kararlarını beğenmeyince AİHM’de çözüm arıyoruz (Cumhurbaşkanı’nın eşi de aramadı mı) o zaman bir lider de Batı ile görüş paylaşabilir, adalet ve konusundaki şikâyetleri dünyaya duyurabilir.“Ülkesinde gazetecilerin tutuklu olduğunu iddia ediyor, orada da buna pek inanmıyorlar” sözü için ise ne denir artık bilmiyorum. En önemli uluslar arası basın kuruluşları neden Türkiye’yi “basın özgürlüğü sıralamasında Uganda’nın bile altına” indirdiler? Neden Avrupa Konseyi son yıllarda tüm Türkiye raporlarında “100’e yakın gazetecinin ve öğrencilerin tutuklu olmasını” ısrarla eleştiriyor?Globalleşme bu işte, ne kadar kızsanız da dünya susmaz, öfke ancak Türkiye’de “herşeyi” örtebiliyor!*****Başbuğ ne hünerliymiş!Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ için istenen ceza belli olmuş; “Cebir ve şiddet kullanarak darbeye teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis ve “terör örgütü yöneticisi olmak” suçundan 22.5 yıl.. Şimdilerde artık “özel yetkili” savcılar “kendilerine özel” cezaları bol keseden istiyorlar, herhalde “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” gibi bir durum olacak sonunda, farklı bir hukuk yöntemi (!) olmalı bu da.. Yani mesela “ömür boyu + 22.5 yıl”ı duyunca sonunda sadece 22.5 yıl verilse “ohh” diyecek insanlar zahir..BAŞKANLIĞI SIRASINDA NEDEN SES ÇIKMADI?Şimdi, “1000 yıl hapis istendi” deseler de artık kimse şaşırmaz, “darbe yapacaktı, iddialar böyle” dendiği anda istendiği kadar uçuluyor, “kazığa oturtmak isteyen” ve buna hukuk diyen profesör bile çıktı malumunuz, o bir tarafa.. İnsanı asıl şaşırtan İlker Başbuğ’a atfedilen hüner.. Yıllarca Hükümet’le yan yana çalışan, sık sık birlikte toplantılara katılan ve gayet iyi anlaşıyor görünen, bu süre zarfında en fazla üzerine gelindiği dönemlerde bile “Ordu olarak her zaman demokrasiye bağlı kalacaklarını ve ağzından asla hukuk ve demokrasi sınırları dışında bir söz çıkmayacağını” defalarca tekrarlayan ve o süre içinde hiç kimse tarafından “darbe girişimi veya terör örgütü lideri” gibi bir suçlamayla da karşılaşmayan bir Genelkurmay başkanı bu kadar işi gizlice nasıl başarmış?Kimse fark etmeden “silah ve cebir kullanarak darbeye teşebbüs” ve “terör örgütü liderliği” nasıl olmuş?Birçok kişinin sorduğu gibi eğer o “terör örgütü lideri”yse onun döneminde asker olanlara da “terörist” mi denecek?Tabii ki sonuçta neler olacağını, hangi “kesin deliller”le bu cezaları isteyeceklerini bilmiyoruz ama artık “yargı” ve “hukuk” sözcüklerini duyunca “soru işaretleri” de birlikte geliyor, insanın aklı duruyor olanlara!

Devamını Oku

Kızlara tecavüz son sürat, yasa ortada yok!

2 Şubat 2012

Biz bu iğrenç haberlerin, kadın ve çocukların karşılaştığı ve “şiddet” sözcüğünün hafif kaldığı dehşet olaylarının çok azını duyuyoruz, hepsi haber olsa yüzlercesini aynı anda duyarız aslında, öylesine hızla sürüyor.. Beş yaşında anasız babasız çocuğa “emanet edildiği öz dayısı” tarafından tecavüz edildiği ve ortaya çıkmaması için anneanne ile dayının kızgın maşalarla cinsel organını ve vücudunu dağladığı olayın haberini duyduk. Ben defalarca yazdım.Aynı günlerde “12 yaşında imam nikahıyla 25 yaşında bir adamla evlendirilmiş” çocuğun hamileliğini duyduk, bunu da yazdım. Dün “Antalya’da 6 yıl önce 12 yaşındayken dedesi yaşında bir adama (hepsine “tecavüzcü” demek daha doğru) 5 bin TL’ye satılan” kız çocuğun haberi VATAN sitesinde yer aldı, bir de sözleşme yapmış kızın babasıyla utanmadan.. Hani bu sefillik ortaya çıkar da “tecavüzle” suçlanırsa gösterecek aklınca.. Memleket öyle kanunsuz, kuralsız ki onunla kurtulursa da şaşmayın..AĞIR SUÇLULAR SERBEST!Böyle korkunç olaylara eskiden “milyonda bir” rastlanır ve gereken önem verilerek manşetlerde yer alırdı, şimdi artık çocuk tecavüzcüsü ihtiyarları, “çocuklara toplu tecavüz eden” cani gruplarını bile topluca serbest bıraktıkları için olaydan sayılmıyor, adi hırsızlık gibi konuşup salıveriyorlar. Böyle bir ülkede adalete nasıl güvenebilirsiniz ki?12 yaşındaki çocuğu önce Antalya Kemer’de bir otele götürüp vicdanı sızlamadan, “bir fahişeyle beraber olur gibi” tecavüz eden, daha sonra yıllarca aynı eylemi tekrarlayan bu suçlu tutuklanmış. Bir süre sonra “mağdur çocuğun yargı tarafından suçlu çıkarıldığını ve ona tecavüzcüden daha fazla ceza verildiğini” bile duyabiliriz, şu anda 18 yaşında olmalı çünkü. Bu bir..İkincisi; tecavüzcü tutuklanıyor da, çocuğunu para karşılığı satan ve olay ortaya çıkınca ipe sapa gelmez bir açıklama yapan baba neden tutuklanmıyor, o da aynı suçun diğer ortağı değil mi? Peki bütün bu rezaletler, skandallar her gün duyulurken ilgilenmesi gereken bakanlıklardan, milletvekillerinden, sivil toplum örgütlerinden neden çıt çıkmıyor, bu nasıl ülkedir yahu?Olayın arkasından tutuklanan suçlular (buyrun İzmir’de kadın vatandaşı ağır şekilde döven polisleri örnek verelim, hapis cezasız kurtulmaları ama dayak yiyen kadının mutlaka hapse girmesi için herşey yapılıyor) kısacık süre sonra serbest kalacaklarını biliyorlar, durum böyleyse o suçların azalması, durması mümkün müdür? Cezalarını hak ettikleri şekilde çekmeleri için mutlaka bir yasa çıkarılması ve cezaların kesin şekilde ağırlaştırılması gerekiyor. Ama bu yasa tasarısı hala dolaşıp duruyor. Üstelik..Üstelik, başlangıçta Kadın ve Aile Bakanı (ismin doğrusu budur) Fatma Şahin kadın örgütlerine “sizler de katkıda bulunacaksınız, birlikte oluşturacağız” demesine rağmen toplantılardan çıkan sonuçtan bu örgütlerin haberi yok.. Taslak gizlice Bakanlar Kurulu’na sunulmuş ama son hali, neler içerdiği onlara gösterilmemiş..Oysa bu kadın örgütleri içinde “şiddet olayları, kadın sorunları” konularında çok deneyimli hukukçular, alandan gelen ve konuyu detaylarıyla bilen kişiler var. Ve onlar gece gündüz çalışmaya, ellerinden gelen yardımı vermeye hazır olmalarına rağmen tam sonuç aşamasında dışlanıyorlar. Bu olacak şey midir?YENİ ANAYASA GİBİ..Aynen yeni anayasa çalışmalarındaki “gizlilik kararı” gibi.. Nedense çıkacak önemli, toplumu birebir ilgilendiren yasalarda ne yapılacağı, öneriler, kabul edilenler pek gizli.. En sonunda sürpriz olsun istiyorlar herhalde.. Ama söyleyeyim, bu ülkede devlet çocuklarını ve kadın vatandaşları koruyamıyor, en ilkel ülkelerde görülebilecek vahşet olaylarının pençesinde kıvranan binlerce kadın ve çocuk var. Artık Bakan Şahin ve STK’lar panelleri, konuşmayı bırakıp şu yasayı halka duyurmak zorundalar.Yıllardır panellerde çok konuşuldu, ilerleme olmadığı gibi çok daha geriye gittik. Artık sonucu istiyoruz, bu çağdışı olaylarla pençeleşen, gelecekleri kararan çocuklar, kadınlar nasıl korunacak, suçlulara hangi “en ağır” cezalar verilecek anlatmak görevleridir! En dehşet verici haberlerde bile seslerini duyamadık, ensest olaylarını da inatla ağızlarına almadılar, bari yasa çıkarılsın, belki bir umut doğar. Bekliyoruz.*** Bolu Barınağı’nda neler oldu? Hayvanlarla ilgili yazılarım okurlarımızın büyük ilgisini çekiyor, bu konuda gelen mesajların, mektupların sayısı siyasi yazılar kadar artmış durumda.. Son günlerde en fazla mektup da “yaşadığı apartmanın bahçesine veya penceresinin önüne kedicikleri soğuktan korumak üzere kutu koyan ve mama veren” insanlara diğer bazı daire sakinlerinden gelen tepkilerle ilgili geliyor... Kutuları ve mamaları atıyor, kendileri yapamazlarsa belediyeye haber verip yaptırıyorlar.Tam bir “kötülük ve bencillik” örneği.. Eksikli insan sendromu.. Çekilsene evinin içine kardeşim, zavallı hayvanları kendin korumuyorsun bari koruyanları rahat bırak.. Bu bencil ve hayvan sevmez (dolayısıyla insan da sevemez) kişileri etraflıca anlatacağım. Ama bugün Bolu..YAVRULARA YARDIM EDİN!Biliyorsunuz HAYTAP’tan Ege Sakin’in Bolu Belediyesi’ne ait hayvan barınağında “kar altında zincire bağlanmış halde bırakılan ve biri de donmuş vaziyette bulunan köpekler”le ilgili anlattıklarını size aktarmıştım. HAYTAP oradaki bütün 1-2 aylık bebek köpekleri almış, sahiplendirmeleri lazım, lütfen siz de bir yavruya yardım edin, inanın hiç de zor değil.Ege Hanım’la konuştum, “Hayvanların altı beton, üstü kar. Yardım kampanyası başlattık, battaniye, yorgan, minder ne varsa yardım istiyoruz. Buradaki hayvanlara hiç bakım yapılmamış, hepsi öksürüyor, hepsi parazitli.. Ama şimdi de Belediye Başkanı ‘Hayvanseverleri içeri bile almayacağız’ diyor, yardımları da almıyorlar” dedi. Buna inanabiliyor musunuz?BUNU YAPMAK GÖREVDİRBolu Belediyesi Veteriner İşleri Müdürü Songül Akman ise gönderdiği açıklamada “sahipsiz hayvan barınağında gereken her şeyin yapıldığını, 350 köpeğe baktıklarını, bağlı olanların agresif köpekler olduğunu, üstlerinin kapalı olduğunu” anlatıyor ve bu olayın motivasyonlarını kırdığını belirtiyor.Oysa Milas Hayvan Barınağı’nda benzer şikayetler olduğunda onlar en kısa sürede şartları düzeltmiş, daha özenle çalışmaya başlamışlardı. Konuşup şikayetini söyleyemeyen, aç perişan ve çoğu hasta bu hayvanlara yardım edip korumak, dikkatle kısırlaştırıp çoğalmalarını önlemek, soğuk ve ıslak taşlar üzerinde bırakmamak, yavrulara aşılarını, parazit bakımını ihmal etmemek belediyelerin görevidir ve tam aksine eleştiriler onları “daha iyiye” yöneltmelidir. (Bazı barınaklarda kanlı ishal olmuş yavruların arka arkaya öldüğüne ama buna rağmen diğerlerine tedavi yapılmadığına şahit oldum.)Örneğin dondurucu soğukta hayvanların tepesi kapalı olsa bile, zincire de bağlılarsa üstelik donarlar. Onlara kulübeler koymak, soğuk-ıslak taş yerine altlarına bir şey sermek, sıcak bir köşe bulmak çok mu imkansız? Bolu Belediye Başkanı “HAYTAP uyarılarına” kızmak yerine işbirliği yapmak zorundadır. Çalışmalarını destekliyoruz ama bu işbirliğini de bütün belediyelerden bekliyoruz.***Barış Manço.. Yeri hâlâ doldurulamadı!Dün değerli sanatçımız Barış Manço’nun ölüm yıldönümüydü, onu hâlâ aynı duygularla seven milyonlarca hayranı gibi ben de sevgili Barış’ı rahmetle anıyorum. Barış Manço aynı zamanda çok değerli bir dost, parlak zekası, neşesi, esprileri, yetenekleri ve her özelliğiyle çok takdir ettiğim bir arkadaş, bir dosttu benim için..Petek Dinçöz’ün TNT’de başarıyla sürdürdüğü Çarkıfelek’te onun için söylenen güzel sözleri dinlerken “yerini dolduracak, onun kadar farklı ve özgün” bir yeni sanatçının hâlâ çıkmadığını düşündüm. Siz de düşünün, onunki kadar güzel bir “bayram” şarkısı duyabildiniz mi bugüne kadar? Nur içinde yatsın, yeri cennet olsun!

Devamını Oku

Düğmeli medya meselesi!

1 Şubat 2012

Star Gazetesi’nin eski başyazarı Prof. Mehmet Altan’ın yaptığı açıklamaları dün yazacaktım ama Pazartesi “yazısız” günüm olduğu için bugüne kaldı. Genelde son yıllarda Türkiye’deki “yargıyla ilgili” olaylardan ve “Hükümet-medya” ilişkisinden söz etmiş ama sonuç olarak hepsinin altındaki “antidemokratik basılar”ı anlatıyor Mehmet Altan.. Ve söyledikleri aslında birçok kişi tarafından bilinen, gözlenen gerçekler..Mesela “Medyada ‘Hükümet ve basın’ arasındaki ilişkiye dair büyük bir sessizlik var (...) Bu ilişkinin kırmızı çizgileri neler sizce” sorusuna şu cevabı vermiş; “Çizgilerin başında ‘eleştiri yapmamak’ geliyor. Dostane eleştiri bile kabul edilemez hale geldi. Ayrıca yapılan olumlu icraatlar için alkışlar da yetmiyor. ‘Ne yapılıyorsa ilk defa yapılıyor, bu yapılanlar yeni bir Türkiye yaratıyor ve bunları seyreden dünya bize hayran kalıyor’, bu zeminde konular ikiye ayrılıyor; ya CHP’yi ağır bir şekilde topa tutabilirsin ya da eskisi kadar olmamakla birlikte askeriyeyi eleştirmeye devam edebilirsin”..YAZILMAK YA DA YAZILAMAMAK!Ve “Şike Yasası, Deniz Feneri, Hrant Dink’in öldürülmesi” olaylarıyla birlikte Uludere’de 34 kişinin “terörist istihbaratı sonucu öldürülmesi” olayından söz etmiş Altan. Bunun da üzerine gidilemediğini, gerçeklerin anlaşılamadığını, medyanın da olaya “bir gün sustuğunu” anlattıktan sonra “kendileri mi sustular, yoksa birileri susmalarını mı istedi” sorusunu sorarak devam ediyor; “Türkiye’deki siyasi iktidarın kırmızı çizgilerini ‘varlığı siyasete bağlı yazarların yazıp yazmadıklarına bakarak da anlayabiliriz. Kişilerin politikalarını ‘yazılmayanlar’ belirliyor. Medyanın düğmesine basan varsa bunun ‘tek parti rejimi’nden ne farkı var?”Tabii doğal olarak Mehmet Altan’ın da uzun süre bu baskıları görmezden geldiği, başka meslektaşlarına aynı baskılar yıllar önce ve “gözden kaçmayacak kadar kesin işaretlerle” yapıldığında bu konuya hiç değinmediği, bir kesim gazeteci gibi adeta bunu “sıradan ve kabul edilebilir” gördüğü, her iktidara yapılan ve sınırları hiç de aşmayan eleştirilere karşı tahammülsüzlük ve “susturma” gerçekleşirken (medya patronları ekonomik ve her tür baskılarla kontrol altına alınır ve gazeteciler işinden olurken) sadece izlediği geliyor. O zaman da işte; sonunda o bilinen hikayedeki gibi “sıra bana geldiğinde konuşacak kimse kalmamıştı” durumu gerçekleşiyor maalesef..MEDYANIN UTANCI!Konuşmasında bir de eksik var bence, daha önce de Türkiye’de Çiller döneminde medyaya siyasi baskı yaşandı ama o zamanlar medya bu tür baskılara toplu olarak karşı çıkardı. Ama her nedense (aslında neden de yine biliniyor ya) bu dönemde medya iki keskin kutup olarak ayrıldı. Sanki her gazeteci bir şeylere ya da bir yerlere taraf olmalıymış gibi “eskisinden farksız şekilde görevine devam eden” gazetecilere bile uygun etiketler bulundu, hatta neredeyse hepsi “terör örgütü üyesi” gösterilmeye çalışıldı. Cezaevine atılan gazetecilere “oh” çekenler, TV’lerden meslektaşlarını karalamaya, hedef göstermeye çalışanlar çıktı ki bunlara ‘medyanın utancı’ diyebiliriz.Demek ki bizde medya henüz demokrasiyi, onun can damarı olan “basın özgürlüğünü”, “siyasi baskıdan korunması” konusunu yeterince hazmetmemişti ve bu da ilk güçlü örnekte ortaya çıktı.Gelişmeleri zamanında görmezseniz kendiniz yaşadığınızda anlarsınız ancak.. Mesleki olarak eleştiririm, onu daha önce yüzüne karşı da eleştirmişimdir ama Mehmet Altan benim “arkadaş” gördüğüm ve birikimine, zekasına güvendiğim bir meslektaşımdır, bir profesörün bile “belli bir zaman diliminde” hataya düşmesi ve hatasını geç fark etmesi olamayacak şey değildir ve görüldüğü gibi oluyor da..MUHALEFET DE PAYINI ALIYOR!Aslında tabii normal şartlarda iktidarların “hatalarını söyleyen ve eleştiren” medyaya kızmak yerine toparlanması ve örneğin bu tür ağır bir baskıyı derhal ortadan kaldırması gerekir. Mehmet Altan’ın söz ettiği olaylar Türkiye’de aynen yaşanıyor. Mesela “iktidarı eleştiremeyen” gazete ve gazetecilerin yalnızca muhalefeti veya en ağır şekilde, hatta hakaretlerle orduyu topa tutması konusunu ben de aylar önce yazdım. Burada ise bir başka nokta daha var; Basın topluca muhalefete ve özellikle her adımında Ana Muhalefet Partisi ile Kılıçdaroğlu’na vuruyor.İktidar Partisi de aynını yapıyor. Mesela Kılıçdaroğlu doğal olarak “Uludere olayı”nın açıklanmasını istiyorsa hemen “BDP ile PKK’nın yaptığını yapıyor” şeklinde bir cevap alıyor Hükümet’ten. Özellikle Başbakan bunu hiç dilinden düşürmüyor. Dün grup toplantısında yine aynen söyledi; “Halk oylaması öncesinde de, seçimde de aynı şey oldu, bugün de CHP ‘BDP ağzıyla’ konuşmaktadır, Uludere olayında onlar ne diyorsa CHP de aynını söylüyor. BDP lokomotif, CHP vagon” dedi. Bu benzetmeyi çok sevmiş olmalı ki tekrarladı da..KİM SORACAK?Oysa aynen “imam hatip liseleri ve katsayı” konusunda olduğu gibi, o konunun nasıl “dindar nesil yetişmesin istiyorlar” sözüyle hiçbir ilgisi yoksa burada da konunun BDP ile ilgisi yok. Bir iktidar eğer “faili meçhul cinayetler ortaya çıksın” diyorsa, “TSK bize bağlı, her kararı biz veririz” diyorsa, yıllar önce Dersim’de olanlar için özür diliyorsa 34 kişinin ölümünün sorumlusunu, yanlış istihbaratın nasıl verildiğini bulmak ve açıklamak durumundadır. Ki gelecekte de benzer olaylar yaşanmasın ve olayların da üstü örtülü kalmasın.Ana muhalefet partisi ve medya bunları sorgulamayacaksa kim sorgulayacak, onların görevi nedir, üç maymunları oynamak mı?Sonuç olarak, “düğmeli medya” ile “ağzını açtığında ya din, ya mezhep ya da terör üzerinden susturulan muhalefet” demokrasilerde olamaz, varsa eğer o rejime demokrasi denemez, Mehmet Altan haklıdır.

Devamını Oku

Yağlı kazık hukuku!

30 Ocak 2012

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yönetim Kurulu’na üye yapılan ama bundan sonra bile Atatürkçülük (yani Atatürk’e sevgi ve saygı duymak, onu unutmamak ve unutturmamak) hakkında demediğini bırakmayan, tepkiler üzerine kısa süre sonra istifa eden (veya istifa etmek zorunda kalan) Mümtazer Türköne bu kez Kazıklı Voyvoda tekniği olarak tarihe geçmiş olan “yağlı kazık hukuku” getirilmesini istemiş.Bir panelde yaptığı konuşmada “Darbeciler için idam cezası geri getirilsin istiyorum. Darbe yapan veya yapmak isteyenler bunu bilerek yapsınlar. Hatta bana sorarsanız idam yerine eskiden olduğu gibi ‘yağlı kazıklara oturtularak cezalandırılması’ taraftarıyım(...) Çünkü biz bu ülkede hukuk çerçevesinde yaşamak istiyoruz” demiş. Ve bunu söyleyen kişi bir “Prof Dr”... Darbelerin “silahlı gasp eylemi” olduğunu söylüyor, doğru... Demokrasiyi silah gücüyle kesme eylemine ağır cezalar verilmeli, eğer “idam etme”, can alma da gerçekleşmişse aynı cezanın darbecilere uygulanması istenebilir bu da doğru...‘ADALET’ İLE ‘VAHŞET’ ARASINDAKİ FARK!Mesela çocuk tecavüzcüleri, ensest ilişki suçluları (kendi çocuğuna, akrabasına tecavüz eden caniler), kadın katilleri, planlı cinayet işleyenler için de “idam cezası”nın geri gelmesi gerekir aslında... Bir çocuğun ve ailesinin hayatını mahvetmenin, insanların hayatına son vermenin adil karşılığı ancak bu olabilir, birçok insan da böyle hissedebilir. Ama idamın kalkmasının en önemli nedenlerinden biri “can alma”nın hukuken olsa bile “meşru bir eylem” haline getirilmemesidir. ABD’nin bazı eyaletlerinde devam eden idam cezasında “damar yoluyla ilaç” yöntemi kullanılıyor ki bu en az acı veren yöntem olduğu için tercih ediliyor.Suçlu hayatından oluyor ama “vahşi ve ilkel” bir şekilde değil, öyle olsa bu ceza yasasını yapanların, cezayı veren hakimlerin ve uygulayanların “en canice eylemleri kılı kıpırdamadan gerçekleştiren suçlular”la arasında ne fark kalırdı?ORTAÇAĞ HUKUK ÇERÇEVESİ“Eskiden olduğu gibi” yağlı kazığa oturtarak cezayı ise medeni bir ülkede bırakın bir profesörü, hiçbir insandan duyamazsınız. Çünkü “eskiden olduğu gibi” dediğiniz şey bir “Ortaçağ işkence yöntemi”dir ve yüzyıllar öncesinde kalmıştır, bugün ise ancak “en korkunç işkence” tanımına örnek gösterilebilir, en ilkel toplumlarda bile rastlandığını sanmıyorum.O nedenle bu “yağlı kazık hukuku”nu istedikten sonra arkasından “Çünkü biz bu ülkede hukuk çerçevesinde yaşamak istiyoruz” demek kadar büyük çelişki olamaz. Hangi “hukuk çerçevesi” diye sorarlar, “Ortaçağ hukuku çerçevesi”nde mi yaşayacağız? Doğrusu çok enteresan, bizde profesör olmuş kişiler bile “en anormal” lafları ederek (Öcalan’ın paşa yapılmasını da önermişti hatırlayın) kendinden söz ettirirken aldığı bilimsel eğitimi de hiçe sayabiliyor.*****12 Eylül yargılanırken...Artık 12 Eylül darbesinin yargılanıyor olması bu darbenin ve yapanların tarihe “adalet önünde mahkum edilmiş olarak” geçeceği ümidini veriyor. 27 Nisan muhtırasının yargılanmasından henüz hiç söz edilmiyor ama öte yanda hem dış basın ve Batı ülkeleri, hem de iç basın ve siyasetçiler yazılarda, konuşmalarda 27 Nisan’ın “muhtıra olduğunu” vurguluyorlar.Hükümet üyelerinin bu konudaki görüşü belli değil, bazıları “muhtıra” diyor ve ne zaman darbeden söz edilse 27 Nisan’ı unutmuyor, bazıları ise “muhtıra değil” demeye başladı. Ama kim ne derse desin, bence 27 Nisan muhtırasının üstünün örtülmesi mümkün olamayacaktır, mutlaka oraya dönüş olacaktır, tarihe kaydedilen ve birçok şekilde ülkeyi etkilemiş olan böyle bir olay unutulamaz, hele de “darbe yapmamış-muhtıra vermemiş insanlar” yıllarca cezaevinde tutulurken hiç unutulamaz.HSYK’DA ADALET BAKANIBen bu yazıya başka bir şey söylemek için başladım aslında, 12 Eylül yargılanırken “12 Eylül’de yapılmış bir değişiklik” olan, 12 Eylül’le gelen “Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başında Adalet Bakanı ve müsteşarın bulunması”na neden dokunulmadı? 12 Eylül Anayasası kıyasıya eleştirilir ve “antidemokratik olduğu” söylenirken, siyasetten bağımsız olması gereken en önemli kurumlardan birinin başında “antidemokratik sonuçlara yol açmış ve açacak” bir siyasi güç baskısı nasıl bırakıldı?Haydi biraz da bunu tartışalım, Türkiye’de “özgür, bağımsız yargı” olması gerektiğine inanan herkesin verilecek cevabı duymaya herkesin hakkı var çünkü!*****Anayasa önerilerinin gizlenmesi topluma haksızlık!Hükümet veya yargı bu dönemde ilginç şekilde istedikleri konulara “top secret” yani “en üst düzey gizlilik” şartı getirebiliyor, istedikleri konularda ise herşey açıkta.. Birçok davada sonuçlar bile “mahkemeden önce” açıklanıyor, bazı gazete köşecileri gelişmeleri savcıdan önce biliyor, Anayasa Mahkemesi kararları bile siyasi konuşmalarla istendiği gibi etkilenebiliyor, herkes istediğini biliyor, konuşuyor.Ama mesela Büyükanıt’ın eşiyle veya Deniz Feneri’yle ya da yeni anayasa önerileriyle ilgili gizlilik kararları kolayca alınıyor. Daha önce de kurum ve kuruluşlardan, siyasi partilerden gelen önerilerin toplumla paylaşılması gerektiğini yazmıştım, öyle ya bu konu madem ki her vatandaşın hayatını birebir ilgilendiriyor, kim ne öneri vermiş onu duymak da gerekir. Son olarak BDP’li Komisyon üyesi Altan Tan da “En aykırı fikirleri bile dinlemeliyiz. Dinlemeye tahammülünüz yoksa nasıl uzlaşacaksınız, nasıl konuşacaksınız” demiş ki haklı..Mesela “açılım” başladıktan sonra, bugüne kadar BDP’lilerden gelen açıklamalar sonunda net şekilde “ayrı bir devlet, Öcalan’ın serbest bırakılması” noktasına geldi, dayandı. “Devlet referandum öncesinde başlayıp seçim sonrasına kadar, belki de bugüne kadar Öcalan’la görüştüğüne, bu da BDP ve PKK liderleri tarafından detaylarıyla (mesela Habur) açıklandığına göre bakalım gelinen noktada öneriler nasıl tartışılacak, halk da izlemelidir herhalde.Bu gizlilik kararı ile haksızlık ve hata yapılıyor bence!*****TRT’nin Atatürk dizisi!TRT’de Atatürk’le ilgili ve aslında özellikle “Atatürk devrimlerinin zararlarını” anlatan bir dizi başlıyormuş. “Mustafa” filmi, Atatürk’le uğraşan yazılar, konuşmalar, internet siteleri yetmemiş demek ki bir de diziye gerek duyulmuş.Milli bayramların kaldırılmasından sonra bu tür dizi ve filmlerle “Atatürk Devrimleri”nin de kaldırılması düşünülebilir tabii.. Şu önerim neden ciddiye alınmadı anlamadım; toptan kaldıralım hepsini, Cumhuriyeti de, Kurtuluş Savaşı’nı da unutalım, tarihten de silelim olsun bitsin. Böyle parsel parsel uğraşmak herkes için zor oluyor azizim!Öyle mektuplar geliyor ki ağzınız bir karış açık kalır; Atatürk’ün cenaze töreninde bulunan rahmetli Cemal Kutay’ın kitaplarında anlattıklarını niye okusunlar; onun İslami usule göre toprağa gömülmek yerine mumyalandığını söyleyenler bile var. Onun bunun abuk subuk laflarını alıp “TBMM’yi bile namaz kılarak dualarla açan” Atatürk’e veryansın ediyorlar. Mozolesine bakıp, O’nun naşının aşağıda toprağın içinde olduğunu bile düşünemiyorlar.İşte kafası çalışmayan ve hiç okumayan, öğrenmeyen insanlarla uğraşmak dünyanın en zor şeyi be yahu. Daha neler duyacağız bakalım!

Devamını Oku

Sakın Cezayir konusuna dönmeyelim!

28 Ocak 2012

Konferans için Türkiye’ye gelen Slovak akademisyen Slavoj Zizek (ki kendisi 21’inci yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak kabul ediliyormuş) Ermeni soykırım iddiası ile ilgili konuşmuş. Fransız Senatosu’ndan “soykırımı inkar” yasasının geçmesi, bunu yapanlara hapis ve para cezası verilmesi konusunda “Devletler öncelikle kendi tarihlerine ve suçlarına bakmalıdır. Peki Fransızların Cezayir’de yaptığına ne diyeceğiz? Batılı güçler tarafından nasıl suçlar işlendiğine bakmalıyız” demiş.Şimdi bizim siyasetçilerimiz bu görüşün hemen etkisinde kalır ve tekrar bu “Fransa Cezayir’de yaptığına baksın” söylemine döneriz diye korkuyorum, zira daha önce bu tür etkilenmelerin kolayca olduğunu gördük. Oysa bizim Fransa’ya, ABD’ye veya herhangi bir başka ülkeye “Ermeni iddiası”yla ilgili olarak “Siz kendi yaptıklarınıza bakın” demememiz gerekiyor. Daha önce de yazdım tekrarlayayım; en büyük hata bunu söylemek bence..Çünkü.. Onlar ne yapmış olurlarsa olsunlar bu durumda bizi ilgilendirmiyor. Biz “Ermeni soykırım iddiasının tümüyle yanlış olduğunu, böyle bir soykırımın söz konusu olmadığını” söylüyoruz. Bunu ispatlamak için tarihi belgeler, tehcirde Doğu bölgesi dışında diğer iller ve bölgelerde yaşayan Ermenilerin gönderilmediği, Malta Mahkemesi, kendi Başbakan’larının “suç bizde” açıklaması, kısacası herşey mevcut.O zaman, biz “yapmadığımızı” söylediğimize göre “soykırım yapmış olan ülkeler”e yaptıklarını hatırlatmanın ne anlamı var? Bunu söylemek kendimizi de “eşit” duruma getirmek değil mi?En önemli düşünür de olsa söylediği yanlıştır ve bizi yanlışa sevk edebilir. Dikkat diyorum ben!*****Bu gençler neden yanıyor?Kısa süre önce duyduğumuz bir haberdi ve çok üzücüydü doğrusu.. Küçücük bir odada kalan 5 Diyarbakırlı gencin elektrik kontağından çıkan yangında hayatını kaybetmesi, 21’inci yüzyılda gerçekten dehşet verici.. Milliyet’ten Bünyamin Aygün daha sonra 5 gencin yanarak öldüğü eve 50 metre uzakta viran bir apartmanın üçüncü katında, yine tek göz odada (tuvalet ve banyo apartmanın ortak kullanımındaymış) yaşayan 4 gençle röportaj yapmış.Kars’ın Kağızman köyünden gelen gençlerin odasında 3 yatak var, rutubet kokan odada ikisi aynı yatakta yatıyor. Ve bu şartlarda yaşamak için odaya 240 lira veriyorlar, çünkü ailelerine de her ay 500 lira göndermeleri gerekiyor. Ben okurken ağladım, görmeyenler varsa onlar da okusun istiyorum. “Biz de duyduk elektrikli ısıtıcıdan yangın çıktığını ama kullanmasak bu kez de donarız. Geceleri çok soğuk oluyor, ya donacağız ya da yanarak can vereceğiz. Siz olsanız hangisini tercih edersiniz” diyorlar.ZENGİN ÇOCUKLARIYazının son paragrafı çok önemli, aynen alıntı yapıyorum: “Şakalarıyla bizi güldüren Mustafa Yıldırım yaşamlarını ibretlik olarak nitelendiriyor. ‘Zengin çocukları geliyor restorana, hiçbir şeyi beğenmiyorlar. Gelsinler bizi görsünler, o zaman belki anlarlar kendilerine sunulan imkanları. Liseye giden yaşıtlarımı görünce içim bir tuhaf oluyor. Ben de onlar gibi koltuğumda defterler okula gitmek isterdim’ diye iç çekiyor. Ve şu yürek burkan cümleyle tamamlıyor sözlerini; Çalışmazsak evimizde aş kaynamaz ”...Şimdi siz de şu soruyu sormuyor musunuz; hani hep ekonominin ne kadar düzeldiğini, kişi başına milli gelirin 10 bin TL’yi bulduğunu filan dinleyip duruyoruz. O zaman bu gençler neden “donmakla yanmak” arasında tercih yapma durumundalar? Neden yanarak ölüyorlar? Neden hiç değilse tuvaleti olan bir odada bile yaşama hakları yok? Neden okumak yerine çalışmak zorundalar?Neden hala “okula gidecek ayakkabısı” bile olmayan çocuklar var? Neden aileler “500 lira”ya muhtaç?Dün de bir başka olay nedeniyle değinmiştim, evet Türkiye’de ekonomi “bazıları” için çok düzeldi, diyelim 10 milyon doları olanların şimdi 100 milyon doları oldu, yani zengin daha fazla zengin oldu, etekleri zil çalıyor. Geriye kalanlar ise “eski tas, eski hamam”...Haydi çözüm üretilmedi, hiç değilse “deprem vergisi” diye toplanan paralardan bu gençler ve muhtaç insanlar yararlanabilseydi, nereye gittiği de bilinmiyor. İnsanın içi yanıyor bu haksızlıklara, çelişkilere!*****Şiddet gören öğrenci şiddet yapmaz mı?Nereye baksanız “şiddet” gören ve yaşayan bir ülkedeyiz ki buna TV’lere kamp kurmuş, her anını dolduran diziler veya filmler de dahil.. Gördüğümüz, duyduğumuz her olayda şiddet mutlaka var, yoksa zaten şaşırıyoruz artık..Peki, böyle bir toplumda çocukların, gençlerin düzgün, medeni, şiddetten uzak konuşması ve davranması mümkün müdür? Sorun istediğiniz pedagog, psikolog veya sosyologa “mümkündür” diyen çıkarsa bana da bildirin. Bunlar yetmiyormuş gibi son zamanlarda periyodik olarak “öğrencilere polis şiddeti” uygulamak adeta ritüel haline geldi.COP VE BİBER GAZIHaberi okuyanlar hatırlayacaktır, son olaylardan biri Ağrı Doğubeyazıt’ta “karne almaya spor kıyafetle giden” öğrenciler okula alınmayınca çıkan tartışmalar sırasında yaşandı. Öğrencilerden bazılarının taş atıp okul camlarını kırması üzerine polis çağrılmış, polis coplarla, biber gazı sıkarak ve tabii yine kız erkek demeden tekme-tokat girişerek öğrencileri “etkisiz hale” getirmiş. Katile, tecavüzcüye, hırsıza pek nazik polis nedense öğrenci, işçi gördü mü aklına cop ve biber gazı, dayak geliyor.Oysa aylar boyu önlük, forma giymiş öğrenci karne almaya spor kıyafetle gelse ne olur, kıyamet mi kopar? Yoksa okul yönetimi “otorite kompleksi”ne mi girer?Nedir bu herkeste, özellikle de hasbelkader eline bir yönetim geçirendeki otorite kompleksi? Birçok ülkede forma yok ama okul yönetimleri öğrenciye öyle değer veriyor ki hiçbir disiplin sıkıntısı yaşanmıyor. Üstelik uluslar arası bilgi-yetenek yarışmalarında dereceye giren, bilimde, edebiyatta, sanatta adını duyuranlar da o ülkeler oluyor.ETİ, KEMİĞİ KENDİSİNE AİT!Ağrı, Ankara, Sivas fark etmez, öğrenciye şiddetle davranan ve karşılığında öğrenci şiddetine yol açan okul yönetimleri suçludur ve “Bakanlık tarafından denetlenmeli”dir. Onların saçmalığı bu ülkede şiddetin artmasında rol oynuyor, böyle bir özgürlükleri olamaz.“Eti senin, kemiği benim” devri çoktan bitti, bu iletişim çağında artık “kendi kişiliğinden sorumlu” öğrenciler var, ne zaman anlayacak örümcek kafalar?

Devamını Oku

ABD istihbarat vermediyse kim?

28 Ocak 2012

Bay Ricciardone, ABD’nin Ankara Büyükelçisi, “Uludere istihbaratını ABD’nin vermediğini” açıkladı.. “Uludere’de predatörler var mıydı” sorusuna ise “sır korumak gerektiğini” söyleyerek cevap verdi.. Korusun bakalım, zaten ABD’nin her yaptığı sır, mesela “terör ve istihbarat konusunda bundan sonra daha da yakın ilişkide olacağız, daha çok destek vereceğiz” açıklamasını yapmalarından üç beş gün sonra bir saldırı ya da Uludere gibi bir olay gerçekleşiyor. “Nerede kaldı sizin müthiş istihbarat” diye soruyorsunuz, cevap “sır”.. Veremiyorlar!!Şimdi, istihbaratı ABD vermediyse, kim verdi? Bu soruyu herkes sorabilir, cevabını duymak da herkesin hakkıdır. Çünkü aradan yıllar geçse de “Dersim olayı” gibi dosyalar yeniden açılıyor, o sorular “derin devlet” veya “kim yaptı” tartışmalarıyla alevleniyor. Yıllar sonra öne sürülen iddialar da tam cevaplanamayıp, isteyen istediği gibi tarih yazıyor.SORU ‘MUHALEFET’İN DEĞİL, HERKESİN!Soru doğal olduğu için elbette muhalefet partileri de, CHP de, MHP de, BDP de soruyorlar. O zaman bir hükümet üyesi veya Başbakan’ın kendisi çıkıp “Bakın işte CHP ve MHP, BDP ile yan yana” diyor. Hatta bu da yetmiyor; “PKK ile aynı soruları sordukları” filan söyleniyor.Bu hiç de dürüst bir siyaset yöntemi değil ve özellikle “referandum öncesinden başlayarak” sık sık yapılmakta.. Aynı şey örneğin ana muhalefet partisi CHP “İHL’lerin düz lise ile aynı şartlara getirilmesi, katsayının kalkması” konusunda soru sormuşsa (ki sorar elbette, adı üstünde, görevi, muhalif gözle gerekli eleştirileri dile getirmektir) bu kez “din” üzerinden yapılıyor.DİNDAR YETİŞMESİN Mİ?Hiç ama hiç alakası olmamasına rağmen, hemen “Bunlar dindar öğrenci yetişmesin istiyorlar” popülizmi çıkıyor ortaya.. Seçim dönemlerindeki gibi gerçekler saptırılıyor, olayları dikkatle izlemeyen kesimler yanıltılıyor.“19 Mayıs törenlerinin kaldırılması” konusunda bile yapıldı, sanki bu girişim sadece muhalefet partisi liderlerini rahatsız etmiş gibi “Madem ki Kılıçdaroğlu ile Bahçeli 19 Mayısları çok seviyorlardı, şöyle de yapsalardı, böyle de yapsalardı” benzeri konuşmalar duyuldu. Oysa 19 Mayıs’ı ve diğer milli bayramları yalnız onlar sevmiyor, milyonlarca vatandaş aynı duyguları paylaşıyor.Bu tür, gerçeklerden uzak ve yanıltıcı konuşmalar tamamen “siyasi istismar” sayılır ve hangi iktidar partisi olursa olsun bunu yapmamalıdır.Tabii dinleyenlerin de “ne kastedildiğini anlamaya çalışarak, dikkatle” dinlemesi lazım, masal değil çünkü.. Uludere olayı açıklığa kavuşmalıdır!*****Medya ve intikam!Başbakan Erdoğan, Zaman gazetesinin kuruluş yıldönümüne katılmış ve şöyle bir açıklama yapmış:“Gazete manşetleriyle çarpışarak, savaşarak bugünlere geldik. Allah şahittir ki asla ve asla intikam peşinde olmadık, olmayacağız”.. Keşke böyle açıklamalara “Allah’ın adı” hiç karıştırılmasa diye düşünüyor insan. Çünkü birçok gazeteci, televizyoncu da aynı anda “Allah şahittir ki bizden intikam alındı, gerçekleri olduğu gibi yansıttığımız için işlerimizden olduk. Üstelik bu haksızlıklar açıktan açığa medya patronlarına çağrılar yapılarak gerçekleşti” diyebilir.TV TARİHİNDE GÖRÜLMÜŞ MÜ?Diyebilir, zira kaç gazeteci, kaç televizyoncu (aralarında ülkenin en ünlü, en başarılı gazeteci ve televizyoncuları var) gazete ve TV’lerde yıllardır devam eden ve çok sevilen köşelerini, programlarını kaybettiler. Ve hayret, bu başarıya rağmen mesela “haberci ve haber programcı” olanlar gidecek kanal bulamıyorlar. Neden acaba? En yüksek reytingli, en çok reklam getiren programların, “HABERLER”in kanal bulamadığı, kanalların “eleştiri yapılır korkusu” duyduğu TV tarihinde hiç görülmüş müdür?Bu kadar da değil, “Bizden ‘yazdığımız yazıların, kitapların’ intikamı alındı, bunun için özgürlüğümüzü kaybettik” diyenlerin sayısı da az olmaz. Hemen “yargı”ya atıfta bulunmayalım, zira gazetecileri de yıllarca tutuklu bekleten kararları yargının yalnız başına vermediğini, yani “bağımsız olmadığını” artık tüm uluslararası basın kuruluşları ve AB raporları söylüyor, biz onlardan duyuyoruz.Basın özgürlüğünde bu nedenle “Tanzanya’nın bile altına düştüğümüz” iki gün önce manşetlerdeydi.TÜM LİDERLER ELEŞTİRİLDİOnun için.. Diyelim ki her iktidar “manşetlerden” eleştirilir (bu dönemde olamıyor, o başka) muhalefet partileri veya liderleri de manşetten eleştirilir, hep böyle olmuştur. Önemli devlet kurumları da manşetten eleştirilir, hepimizin hayatını ilgilendiren olaylar da (mesela anayasa önerilerinin kamuoyuna açıklanmaması, gizli tutulması eleştirilebilirdi ama o-la-mı-yor)..Manşetler konusunda “çarpışma” gerekmez, Özal’ da, Çiller de, Yılmaz da, Ecevit de, Erbakan da, tüm liderler ve partileri manşetlerden eleştirildi ama (Çiller’in bugünkü kadar olmasa da medyayla, kişisel olarak gazetecilerin kendileriyle benzer şekilde uğraşması dışında) hiçbiri çarpışma veya “intikam peşinde olmadık” deme gereği duymamıştı. Onun için.. Diyorum ya, bırakalım artık medyayı dilimize dolamayı, olaylar tarihe mal olmuştur, tarih gerçekleri yazacaktır çünkü, söz konusu olan, insanların hayatı, mesleği, geçimi ve hatta özgürlüğüdür.Allah şahittir ki yazdıklarımı siyasi mağduriyete uğrayan tüm meslektaşlarım adına çok “hissederek” yazdım!*****Hayvanlar donuyor, yardım edin!Kar ve buz, fırtınayla birlikte bastırdı, çok mecbur değilsek burnumuzu kapıdan çıkaramıyoruz. Eskiden kar ve yağmura bayılırdım, şimdi artık korku basıyor içimi, hele de böyle fırtınalı havalarda.. Önce Van depremzedeleri geliyor aklıma hemen; İstanbul, Ankara eğer Sibirya gibiyse kim bilir onlar ve daha soğuk Doğu bölgeleri nasıldır, orada yeterince sıcak evi ve kıyafeti olmayan öğrenciler ve tüm insanlar neler çekiyordur..Allah yardımcıları olsun.. Türkiye’de bolluk var deniyor ama bu bolluk ve refah milyonlarca insana ulaşmıyor, bir kesim ise bollaştıkça bollaşıyor, neredeyse hepsi Donald Trump’la yarışacaklar.. Sonra “sokak hayvanlarını”, o zavallı çaresiz yavrucukları düşünüyorum, içim daha da burkuluyor. Kim bilir kaç tanesi dondu, kaçı açlıktan ölüyor..BARINAKLAR BİLE BAKIMSIZ!Belediyelerin hayvan barınakları gereksiz şekilde çok uzak yerlere yapıldığı için (kimse gidip kontrol edemesin diye mi, acaba) soğuk havada veterinerler, bakıcılar gitmiyor ya da gidemiyor, kim denetleyecek ki? Yok böyle şeyler bizde.. Bırakın sokaklarda donanları, barınaklarda bile perişan olduklarına, hele bebeklerin hemen öldüğüne eminim, kaçına şahit oldum.. Ağlamamak için bunları düşünmemeye çalışarak iki gündür hiç durmadan çevremdeki hayvanları sıcak yerlere toplamaya çalışıyor, onlara köşeler hazırlıyor, yemek veriyorum.KÖMÜRLÜK KAPILARINI AÇIN!Dışarıda koruyamadıklarıma evimi açtım, odalarımda kalıyorlar. Ne olur ki, birkaç gün sıkılırım ama onların hayatı kurtulur. Lütfen siz de onları düşünün, etrafınıza bakın, kömürlüklerin kapısını açın ki saklanabilsinler ve biraz kuru mama koyun, tüm marketlerde satılıyor. Hayvanlara yardım etmek de büyük sevaptır, koruyun onları!

Devamını Oku

Kadın cinayetlerini teşvik eden Emniyet Müdürü!

27 Ocak 2012

‘Asıl bu Emniyet Müdürü sorgulanmalı’ da olabilirdi yazının başlığı.. Yani Türkiye kadar çok “saçmalayan insan”ın bulunduğu bir başka ülke yeryüzünde mevcut mudur, hiç sanmıyorum. Hem saçmalıyorlar, hem de bu saçmalıklarını başka insanlara aktarmak için kitap, köşe filan yazarak topluma zarar veriyorlar.Bu da tartışılması gereken ayrı bir konu aslında, kalem tutmayı bilen herkesin kitap veya yazı yazması şart mıdır, bu iş o kadar mı kolaydır, hiç mi “birikim, üslup, zeka, yetenek vs” gerektirmez ki bu kadar çok yazı ve kitap yazılıyor? Bir emniyet müdürü eğer çok meraklıysa yazmaya, ancak anılarını anlatabilir, gördüklerinden sonuç çıkarmaya çalışabilir, psikolog-sosyolog kesilemez değil mi? Hayır efendim bu adamlar, kadınlar sosyolog da kesilirler, evlilik uzmanı da..Arada bir “evlilik uzmanı” kesilenleri de duyuyoruz ya, fikri kendine yetmeyecek, hiçbir uzmanlığı olmayan kişiler abuk subuk maddelerle çıkıyorlar ortaya, al başına belayı.. Bu da aynen öyle..ANLADIK İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ OLMALI DA..Emekli bir emniyet müdürü, Dr. Hasan Yağar (Atatürk Tarihi doktoru imiş, “toplum bilimci” gözüyle kadın cinayeti analizi yapıyor) Çağın Polisi dergisine yazdığı makalede:-Büyük şehirlerde gelenek ve göreneklere, dini ve ahlaki kabullere uymayan hareketlerin olduğunu...-Bunların şehirlere gelen insanları abandone ettiğini...-Bu kişilerin boşandığı kadını bile “muhtemelen yadırgadığı bazı tutum ve davranışlar nedeniyle”, sırf çocuklarının annesi olduğu için katledebildiğini...-Batı’da birileri “Hans eşiniz ne güzel, onu öpebilir miyim” dediğinde Hans’ın eşini öptürdüğü gibi o kişiye ikram da edebildiğini... Bizde birebir böyle olmasa da büyük kentlerde geleneklere uyulmadığını...- Kadın cinayetlerinin günahının sadece erkeğe yüklenemeyeceğini, insan kaynaklı bu olayların haklılık derecesi farklı iki aktörünün olduğunu... Erkeklerin durup dururken cinayet işlemeyeceğini.. Dil ve hareketlerle ağır tahrik karşısında cinayet işlendiğini...Daha fazlasına gerek yok zaten bu kadarı yeterince mide bulandırıcı.BÜYÜK ŞEHİR DÜŞSÜN BAŞINIZA!Bu ne ya, adama bakın, büyük şehirde yaşayanlarda gelenek, görenek, dini ve ahlaki kural yok, ne anlayışsa bu takmışlar büyük şehirlere..Cinayetler de sanki hiç “evli veya çocuklu olmayan kadınlar”a karşı işlenmedi, hepsi karılarını “dil ve hareketle tahrik” sonucu öldürdüler. Koca (veya sevgili-nişanlı) dehşetinden korktuğu için sokakta annesiyle, kardeşiyle yürüyen kadınlar kurbanlık koyun gibi boğazlanmadı, “töre cinayeti” diye diye yüzlerce çocuk yaşta kız aile fertlerine öldürtülmedi, hatta o aile fertlerinden birinin tecavüzüne uğradığında bile “anlaşılmasın diye” kızlar öldürülmedi, kendisini taciz eden adamdan kaçmak için Türkiye’nin öbür köşesine gidip saklanan genç öğretmeni o cani yine de bulup öldürmedi..Koca dayağından, işkencesinden kaçıp sığınma evlerinde gizlenen kadınları bile o katil kocalar bulmadı... Bunların hiçbiri olmadı mı? Bu emniyet müdürü hiçbirini duymadı mı acaba? Hangi ülkede, hangi işle meşguldü ki?Bakın, ifade özgürlüğü olmazsa o yönetim şekline “demokrasi” denemez, tamam doğru... Ama böyle bir haber, hem de önemli bir gazetenin manşetinde çıkarsa buna da önce sosyologlar, sonra basın ve sivil toplum kuruluşları tepki göstermelidir. Hiç değilse “cinayete teşvik” anlamında yazılar yazılmasın, yeter artık!(NOT: Haber Milliyet’te manşetten verilmişti, hem Milliyet’i hem de haberi yapan Burcu Karakaş’ı kutluyorum.)*****Polis dayağı yiyen kadın yine suçlu!Fevziye Cengiz isimli kadın vatandaşın İzmir’de iki polisten yediği dayağın görüntüleriVATAN sitesinde yayınlandı, tüm Türkiye izledi. Sonra Savcı’nın “dayak atan polisleri” hapis cezasız bırakacak ama “dayak yiyen kadını” 6.5 yıl hapse mahkum edecek dava istemi duyuldu.. Doğal olarak tepkiler ayyuka çıkınca İzmir Başsavcılığı polislere yeniden dava açtı.Şimdi istenen ceza “5 yıl, 9 ay”a çıkarılmış.. Ama mağdur kadına istenen ceza hala 6.5 yıla kadar hapis.. Nedeni neymiş; “memurları itmiş ve tırmalamış”..Ağzı burnu kan içinde kalana kadar, yerlerde tekme ve yumruklarla dövülen, hakaretlerle itilip kakılarak karakola götürülen kadın “polisleri tırmaladığı için” hapis cezası isteniyor. Bu savcıların hiç mi karısı-kızı yoktur acaba?Vallahi söyleyeyim; eğer o acımasız, Allah korkusuz polisler kadar güçlü olsa aynı durumda her kadın onların da ağzını burnunu kırar, ağzına geleni de söylerdi.. Pardon, “ama olur mu, o da şiddet, yargıya bırakmalı” mı dediniz? Yargıya bırakınca ne olduğu görülüyor işte, adalet olmayan ülkede herkes kendi adaletini yaratmaz mı ? Tırmık da neymiş, bırakın insanı, bir kediye işkence yapın bakalım ne cevap veriyor?Çocuklara toplu tecavüz edenlerin, çocuk tecavüzcüsü ihtiyarların serbest bırakıldığı ülkede “işkence yapanları tırmaladı” diye 6.5 yıl hapis trajikomedi değilse, hukuk cinayeti değilse nedir yahu!

Devamını Oku

Sıra Anıtkabir’e mi geldi?

26 Ocak 2012

Dün Yeni Akit gazetesinin manşetinden Anıtkabir için “Yunan Tapınağı” benzetmesi yapılmış, ben internette gördüm haberi.. “Anıtkabir Yunan tapınağına benziyormuş, hatta arada hiçbir fark yok muş, liderler bile gidip orada ağlıyormuş ve bu benzeme de Atatürk’e haksızlık imiş”.. Kısa süre önce Cumhurbaşkanı Gül tarafından Atatürk Kurumu’nun başına getirilen ve bu önemli görevden sonra bile Atatürk’e sayıp döken Mümtazer Türköne gibi “överek yıpratma”yı da unutmamış yazanlar..Yani Türkler için bunca yıldır en saygı, sevgi duyulan bir anıt, çoluk-çocuklarıyla her gidişte bağlılıklarını, sevgilerini, takdirlerini perçinledikleri Büyük Önder’in, Ata’larının mezarı tam bir kendini bilmezlikle Yunan tapınağına benzetiliyor. Daha doğrusu “Yunan” benzetmesine gerek yok, orada asıl amaç “tapınma” fiiline yer bulmak..AİLE MEZARLARINDA TAPINIYOR MUSUNUZ?Ailenizde sevdiğiniz bir büyüğün mezarını ziyarete giderken “tapınma”dan söz edilebilir mi, edilemez.. Burada da edilemeyeceği aşikardır, bir “saygı” gereği olarak, “unutmadığınızı, yaptığı iyilikleri, ülkeye ve bizlere verdiği hizmetleri takdir için” ziyaret ediliyor Ata’mızın mezarı.. Dünya liderlerinin bugün bile “benzersizliğini” vurguladığı, dünyanın en ünlü tarihçilerinin O’nu anlatmak üzere kalın ciltler dolusu kitaplar yazdığı ve bize her karışı düşman işgalindeki topraklardan “özgür bir vatan” elde etmiş “bir kahraman”ı anmak üzere gidiliyor..Çocuklarımıza O’nu anlatmak, o devirde bile giydiği şık kıyafetleri, savaşta giydiği üniformaları, arabalarını, kullandığı eşyaları göstermek için onları da götürüyoruz Anıtkabir’e.. Bunun neresi “tapınmaktır” ha?.. Ama evet, bu cumhuriyeti Atatürk kurduğu, Türkiye’yi her tür “kötü niyet ve akım”a karşı koruyan “laik-demokratik rejim”i de o inşa ettiği için zor ve sıkıntılı anlarda da oraya koşanlar var. Her ne kadar artık kalkıp yardım edemeyecek olsa da “ona şikayet ederek” rahatlıyor insanlar, ne olmuş, yoksa bu özgürlük de mi yasaklanmalı?ÖNCE İDDİA, SONRA EYLEMArtık önce bazı gazetelerin, bazı köşe yazarlarının veya üç günde yıldız yapılmış bazı TV şahsiyetlerinin “Atatürk’le ya da milli bayramlarla ilgili ipe sapa gelmez olumsuz iddiaları”nın, “önemsizleştirme” çabalarının arkasından o konularda eyleme geçilmesine sıkça rastlandığı için insan “sıra Anıtkabir’e mi geldi” diye düşünüyor. O zaman da “Ee yetti artık, bırakın bu işleri, kimse yutmuyor” demek gerekiyor.Sıra Anıtkabir’e kadar geldi mi acaba? “Dilini yutmuş bir toplum” ile gelir efendim!*****Baykal ve ‘örgüt’..Deniz Baykal’ın istifasına yol açan gizli kamera ile çekilmiş kaset olayı ile ilgili soruşturmayı “Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı” devralmış. Baykal ve Avukatı “bu kaset olayının Baykal’ın siyasi hayatını bitirmeye yönelik organize bir örgüt” olduğuna inanıyorlarmış, özel yetkili mahkeme şimdi bunu araştıracakmış.Okuyunca akla hemen “demek ki artık ‘özel yetkisi olmayan mahkemeler’ hiçbir şeyi ortaya çıkaramıyor, varlıklarının ne anlamı var” sorusu geliyor. Zira normal şartlarda bu tür olaylar herhangi bir mahkeme tarafından da ortaya çıkarılabilir, eğer örgüt işiyse o zaman da neden normal mahkeme karar veremiyor belli değil ama madem ki yeni icat “olamaz”mış, özel yetkili mahkeme devralır.BATI’DA OLSA BİTERDİ!Ayrıca bu tür bir olay başka bir ülkede gerçekten “evli bir siyasetçi”nin siyasi hayatını bitirirdi (hele de aynı durumda bir kadın siyasetçi olsa o dakika bitirirdi, nitekim bu olayda da kadın siyasetçinin siyasi hayatı bitti) bizde Baykal’ın siyaset yaşamını bitirmedi, devam ediyor. Bu endişe, bu özel muamele nedir o zaman? Yoksa Deniz Baykal “ne olursa olsun sonsuza kadar genel başkan” mı kalacaktı?Türkiye’de böyle çünkü, padişahlık gibi maşallah! Öte yanda Deniz Baykal’ın kaset olayı sırasında ve öncesinde parti içi muhalifleri onun ilişkileri hakkında konuşmaktaydılar, yani eğer o kaset “bir örgüt işi” ise araştırma sonunda Baykal’ın karşısına “kendi örgütü” de çıkabilir. Mümkündür ama dünyanın her yerinde sorumsuzluk yapan siyasetçilerin hataları rakipleri, muhalifleri tarafından kullanılır, çok örneği görül-müştür, ne var bunda?CHP’YE ÖRGÜT SUÇLAMASI MI?CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “fezleke”den söz ederken “Özel Yetkili Savcı önümüzdeki günlerde CHP ile ilgili bir dosya ortaya çıkaracaktır. Ortalık birbirine girecektir. Bu böyle olacak” demiş. Özel yetkili savcı ve mahkemelerin ne zaman ne yapacağı artık hiç belli değil ama ister misiniz onun kastettiği dosyadan önce ortaya kaseti “CHP içinde bir derin devlet örgütü”nün yaptığı iddiası çıksın? Hatta “Ergenekon”un? Herşey kolayca ona bağlanabildiğine göre hiç şaşırtıcı olmaz doğrusu.. Hem CHP “Ergenekoncu parti” etiketine sahip olur (!), hem de Baykal temize çıkar. Bir taşla kaç kuş? Bekleyelim ve görelim.Türkiye’de erkek siyasetçilerin böyle olaylarda korunması ve “tertemiz” yola devam isteği ise ülkenin “kadın-erkek ayırımcılığı”na en net örneklerden biridir.

Devamını Oku