Ne bitmez hırsmış bu Önder Sav’daki!

23 Şubat 2012

Yirmi beş yıl milletvekili ve senatör olarak Meclis’te bulunan, bölgesinde en sevilen bir siyasetçinin çocuğu olduğum için kelimenin tam anlamıyla “siyasetin içine doğmuş” sayılırım. Aslında önceleri hayatımın her dakikasında siyaset dinleye dinleye, siyasetçi göre göre bu duruma bir tepki geliştirmiş ve çoğu yurt dışında geçen üniversite yıllarım ve sonrasında uzun süre tamamen ilgisiz kalmıştım.Alın yazısı olmalı sonra hayat beni “siyaseti görmeye ve yazmaya” sürükledi.. Ama işte şimdi o “çekirdekten yerleşme” bilgi ve duygularla sanıyorum biraz da tahammülsüz oldum; yalanı, dolanı, yanıltmacayı birçok kişiden çok daha çabuk seziyor ve yapana da dayanamıyorum. Bakın mesela artık ve yine Önder Sav adını duymaya, onun aynen eskiden “Baykal’la birlikte” başında bulundukları partiyi hegemonyalarına aldıkları günlerdeki gibi ortaya çıkıp restler çekmesine, tehditler savurmasına dayanamıyorum. İster istemez bir “öğğ” durumu yaratıyor bende..KAZAN GİBİ KAYNATIYORLARBu nasıl siyasettir, nasıl siyaset anlayışıdır, ne bitmez tükenmez koltuk hırsı, ne bencillik, ne vazgeçememezliktir? Eğer o ve yanındakilerde biraz saygı, partisini biraz düşünme olsa “genel başkan değiştiği günden bu yana” perde gerisinden-perde önünden parti içindeki destekçileriyle sürdürdükleri bu aralıksız engellemelerle kendi partilerini çalışamaz hale getirdiklerini düşünürlerdi.Bir değil, birkaç kez tekrarlanmak zorunda bıraktıkları kurultaylarda delegelerin kendilerini açıkça istemediğini, partililerin de yaka silktiğini görürlerdi. Ama hayır, bu beyler o yönetimde entrika-mentrika fark etmez bir şekilde mutlaka söz sahibi olacaklar, asla kenara çekilmeyi bilmeyecekler. Önder Sav günlerdir yine sahnede, ortalığı karıştırmak için “öneri” görüntüsü altında baskıyı sürdürüyor. Bunların kışkırtmalarıyla da CHP hiçbir zaman “durulmuş, sakin, işine yoğunlaşmış, akılcı adımlara kafa yormuş” bir havaya kavuşamıyor, sırf bu nedenle seçimlerde beklediği oyları alamıyor. Rakiplerinin bu nedenle fırlattığı “Biz CHP içindeki karmaşadan kazanç sağlarız, buna rağmen Ana Muhalefet Partisi’nin bu görüntüsü hoş değil, herkes için üzücü” tarzındaki eleştiri oklarını karşılayamıyor, çünkü eleştiriler haklı.BAŞARISIZLIK MİMARLARIBu durumun sorumlusu olan birkaç isim sonra da çıkıp “başarısızlık”tan söz ediyorlar, e kendiniz sağladınız ve sağlıyorsunuz bunu, mimarı sizsiniz.. Hadi şimdi, “riya”dan medet umacağınıza, başkalarını suçlayacağınıza kendinizi kutlayın..CHP bu ülkenin “Ana Muhalefet Partisi”dir ve içerde olsun, dışarıda olsun yaşanan son derece kritik dönemde parti içi çekişmelere değil, ülke siyasetine yoğunlaşmak zorundadır.. Bu partinin “akil adamları” ve tabii Genel Başkanı en kısa zamanda bu çatlak sesleri susturup işlerine dönmek için ellerinden geleni yapmalılar. Zira çizilen tablo “demokrasiyi, çoksesliliği” değil, yine bir “kaos”u yansıtıyor ve “yetti artık CHP’nin kaosu” dedirtiyor.*****Zararlı çocuğu yok et!Son günlerde her köşeden duyulanlar gibi bir “inci” de burada, “dilin kemiği yok” sözünü her fırsatta hatırlamamız gerekiyor ya..Dünyanın hiçbir köşesinden çıkmayacak olaylar gibi “laflar”ın da bizden çıkması gerekiyor ya.. Erzurum Dumlupınar İlköğretim Okulu Müdürü Mustafa Aydın da Hitler’e özenmiş ve “Çocuk doğduktan sonra analizi yapılsın. Vatana, millete, bu ülkeye zararlıysa yok edilsin” demiş. Aynı gün onu “açığa alan karar”ı verenleri kutluyorum ama aynı zamanda kendi teorisine göre kendisine de bir kan tahlili yapılmalı bence, zira bu kadar çılgınca fikirler üretebilenlerin kanı da araştırılmalı.Çocukları kötülüyor, “ailesi kötüyse kendisi de kötü” diyor ama bir eğitimci olarak görevinin zaten tam da bu kötülükleri “iyilik”le değiştirebilmek, aileden-çevreden gelen yanlış etkileri “doğru”ya çevirmek olduğunu düşünmüyor. İflah olmaz bir kafa yapısı.. Zaman geçse bile bir daha aynı göreve döndürülmeli mi, öğrenciler bu çağdışı anlayışla karşı karşıya bırakılmalı mı Milli Eğitim Bakanlığı iyi düşünmeli, sonunda sorumlu tutulacak olan kendileridir.ÇOCUKLARDAN ÖĞRENİNHele o “kötü” dediği çocukların kullanılmayan evleri sobayla ısıtıp “köpeklere baktığını” sanki kötü bir davranış gibi anlatması ve “o evlerin yıkılmasını söyledim” demesi tam bir olay. Normal bir insan duyar duymaz evleri yıktırmayı düşüneceğine, çocukları ödüllendirip onlara nasıl yardımcı olabileceğini düşünürdü..Keşke bu gibiler o “kötü” diye damgaladıkları çocuklardan biraz insanlık öğrenebilselerdi!*****Kin meselesi.. İki öğrenci öldürülmüşDaha dün değinmiştim; bu kadar öfkeyle dolu ve 21’inci yüzyılda dünyanın hiçbir köşesinde görülmeyen vahşet olaylarının yaşandığı ülkede “kininin davacısı gençlik” sözünü kullanmanın yanlışlığına.. Ve yine dün geldi vahşetin son örneği; “Osmaniye’de 23 yaşında bir adam ‘karşılıksız aşk beslediği’ öğrencinin bulunduğu minibüse pompalı tüfekle ateş etmiş. İki kız öğrenci hayatını kaybetmiş, bir öğrenci yaralı”..Büyük ihtimalle kızcağız o caninin duygularından bile habersizdir, belki uzaktan izleyip görüp beğenmiş, belki arkadaşlık teklif edip reddedilmiştir.. Bunların hiçbiri fark etmez “kin ve öfke dolu” o kafalar için, cinayet, insan canı almak artık öyle kolaylaştı ki Türkiye’de.. Cezalar deseniz, “darbe yapacaklardı” iddialarıyla, imzasız mektuplar, ihbarlar vs ile cezaevlerinde yıllarca bekletilen gazeteciler, bilim adamları, milletvekilleri kadar bile tutuklu kalmıyor katiller (ve dahi çocuk tecavüzcüleri)..Onlara “iyi hal indirimi” var, gazeteciye, milletvekiline olmayacaktır. Durum böyleyken bir de ülkenin en önde gelen, en “rol model” isimleri çıkıp “kininin davacısı gençlik” derse biz daha çok görürüz bu Ortaçağ vahşeti örneklerini.. Benzerine medeni ülkelerde rastlanmaz çünkü oralarda “kin”in, “düşmanca duygular”ın kötü olduğu öğretilir çocuklara, gençlere..PSİKOLOGLAR TARTIŞMALI!Öğretmenler “zararlı çocukları yok edelim” demez, onlardan “yararlı” insan yaratmayı görev edinir. Bunların tersi olunca sonuç da bu oluyor. Bilmem ki ne zaman gerçekleri görecek ve popülizm yerine samimiyeti seçeceğiz. Bilmem ki ne zaman psikologlar “Nasıl oldu da bu ülke ‘gözünü kırpmadan insan kesenler’in ülkesine dönüştü” sorusunu tartışmaya başlayacaklar. Ne zaman Hükümet cinayet ve tecavüz olaylarına eğilecek.

Devamını Oku

Eğer Cemaat bu kadar akıllıysa..

21 Şubat 2012

Ruşen Çakır’ın VATAN gazetesinde günlerdir devam eden ve dün biten “AK Parti-Cemaat ilişkileri ile ilgili ve “Erdoğan-Gülen karşılaştırmaları” da içeren yazı dizisinde bu konuda bilinmeyenleri açıklayan son derece güzel analizler vardı. Ben bazı noktalarda farklı görüşlere sahip olsam da yararlandığımı söylemeliyim; örneğin “siyasetle ilgilenmediği, kendini hizmete adadığı” tekrarlanan Gülen Cemaati’nin Türkiye siyasetinin “iktidar kadar veya iktidarla ortak şekilde içinde” olduğunu, bu ilişkiyi detaylarıyla izleyen birinden okumak önemliydi..Dizinin son yazısında Cemaat’in son dönemde hızla yükselişinin akıllı politikalarına bağlı olduğunu ama “yargı-MİT krizinde Cemaat’in stratejik bir hata yaptığını” öne sürüyordu Çakır. Onun anlattıklarından çıkan sonuç “yargının çift başlı olduğu, bir kısmının, örneğin MİT’çilerin soruşturulmasını isteyen savcının Cemaat’e yakın olduğu ve buradaki olayın Hükümet ile Cemaat arasındaki çekişmeden çıktığı”dır. Ki medyada yapılan yorumların çoğu da bu “iki grup arasındaki çekişme”yi esas alıyordu.BAŞBAKAN ‘ÇEKİŞME YOK’ DİYOR!Oysa Başbakan Erdoğan bu olayın “münferit bir hadise” olduğunu, “böyle bir çekişmenin mevcut olmadığını, kimsenin kriz beklememesi gerektiğini” esaslı bir şekilde, vurgulaya vurgulaya söyledi. Her ne kadar poliste de yüzlerce tayin yapılıyor ve adeta “belli bir güce ait olan personel” temizleniyor havası olsa da Başbakan’ın ağzından “iktidar partisi ile Cemaat arasında bir çekişme olmadığını, olmayacağını” duyduk. Bu konuyu Başbakan’dan iyi bilemeyeceklerine göre demek ki “Cemaat’in siyasetle ilgilenmediğini” ısrarla tekrarlayıp duranlar da gerçekten yanlış içindeler.EN AZINDAN ‘ŞİMDİLİK’İşte benim Pazartesi günkü ‘Çözülemeyen puzzle’ yazımda ve dünkü yazımda aktardığım görüşler de Başbakan’ın söyledikleriyle örtüşüyor. Bu kadar akıllı bir politikayla yükseldiği söylenen ve zaten de bunun ortada olduğu bir cemaat lideri şu anda ülkede “üç erk”in (yasama, yürütme, yargı) ve tüm kurumların kontrolünü elinde tutan.. Bu kontrolü tam sağlamak için her şeyi göze almış görünen, referandumla Anayasa’yı değiştiren, yargı süreci başlamış davalarla ilgili yasa çıkaracağı tahmin edilebilen, istediği her yasayı zaten tek partiyle çıkaran, Cumhurbaşkanı’na anında onaylatan Erdoğan’la (en azından şimdilik) güç kavgasına girişmez. “Akıllı olma” iddiasına da, mantığa da aykırıdır bu.DİĞER TEZLERO halde “bu çekişme tezine dayalı yorumlar”ın inandırıcılık payı da tartışmalıdır. Durum böyle olunca, aniden ortaya çıkıveren “MİT-yargı” krizinin arkasında “çıkarılacak yasa için veya artık keyfi kararları su götürmez şekilde ortaya çıkan, hukuk devletine güveni sarsan Özel Yetkili Mahkemeler’in kaldırılması için gerekli ortamın sağlanması” gibi bir neden rahatça aranabilir. Ya da “PKK ile görüşmelerde verilen sözlerin tutulması zamanı geldiği için” bu görüşmeleri sürdürecek olan MİT’in “böyle bir sorunla engellenmesi ve zaman kazanılması” akla gelebilir. Ki ben de buna inanıyorum.BAŞBUĞ’A DAVA NEDEN BEKLETİLDİ?Bu çerçevede örneğin Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un “devletin tepesinden gelen itirazlara rağmen tutuklu olarak ve Yüce Divan yerine Özel Yetkili Mahkeme’de yargılanması”nın da Cemaat’le AKP arasındaki çekişmeyi gösteren bir başka nokta olduğunu iddia eden yorumlara da katılmıyorum. Bu yargılamanın aynen bu şekilde yapılması isteniyordu ve öyle olması sağlandı diye düşünüyorum.Oysa bırakın Yüce Divan veya diğer mahkeme meselesini Başbuğ eğer “bir terör örgütünün lideri” olacak kadar önemli hatalar yapmışsa, bunun “tutuklamaya yetecek” delilleri de mevcutsa ona neden daha önce, emekli olmadan veya olduktan hemen sonra dava açılmadığı ve bir buçuk yıl beklendiği başlı başına bir tartışma konusudur. Hukuk devletinde “şartlar oluşana kadar, durumlara göre” beklenir ve dava öyle mi açılır, yoksa bir suç varsa hemen mi engellenir? Şimdi artık onun döneminde askerlik yapmış herkes bu (şimdilik iddia ile) suça ortak mı sayılacak? Kim bu örgütün üyeleri?Bir zamanlar “şeffaflık”tan söz ederdik, artık etmiyoruz ama şeffaflık deyince ne çok soru var cevaplanması gereken farkında mısınız? Bu soruların açıklığa kavuşması “dürüst siyaset, dürüst yargı, dürüst toplum” açısından şarttır ama bunlar sorgulanamadıkça kim cevaplayacak?*****Din, namus ve kin!Başbakan Erdoğan’ın partisinin gençlik kolları toplantısında yaptığı konuşmada Necip Fazıl Kısakürek’in şiir kitabından alıntı yaptığı “Gençliğe Hitabe”sinin sözleri dün birçok köşede tartışma konusuydu. “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin davacısı bir gençlik” cümlesinde en çok üzerinde durulan “dava konuları” ise din ve kin idi doğal olarak..Hemen ertesi gün AKP’li Bayburt Belediye Başkanı’nın da (Başbakan’dan “aferin” almak için olmalı) davaları kısaltarak “Dininin, namusunun, kininin davacısı bir gençlik istiyoruz” dediği duyuldu. Bize gelen mesajlarda en fazla “kin” üzerinde duruluyor ve “Kime karşı kin” den söz edildiği soruluyor. Görülen o ki bu alıntı çok kişi tarafından oldukça rahatsız edici bulunmuş.AMAÇ NE?Gerçekten de daha “dindar bir gençlik istiyoruz” sözünün yankıları ve tartışması bitmeden, “laik ve her vatandaşın dininin inancının kendine ait bir konu olduğu, devletin-ülke yönetenlerin bu konuya karışamayacağı” konusunda her kesimde çok sayıda ortak tepki ortaya çıkmışken “dindar”ın yanına “kindar” anlamını da eklemek bu tartışmanın sürmesini istemek, hatta daha da ateşlemek değil midir? Zaten 21’inci yüzyılda artık dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir kin ve vahşetle “kendisinden ayrılan eşini, sevgilisini, kızdığı arkadaşını ve dahi öz anasını kıtır kıtır kesen” yaratıkların her gün görüldüğü bir ülkede, toplumundan basınına keskin kutuplara ayrışmış “öfke” dolu bir ülkede “kin davacısı bir gençlik”ten söz etmek çok yanlış değil midir?Bu sözler söylenip, konuşulup, üstünkörü tartışılıp geçiliyor ama “rol model” kişilerin, önde gelen isimlerin ağzından çıkan sözler de büyük kitleleri etkiliyor. Aslına bakarsanız söyleyen kişinin mesela buradaki “dininin, kininin, ırzının davacısı” alıntılarıyla neleri kastettiğini, neyi amaçladığını açıklaması en doğrusudur, çoğunluk anlayamıyor neyin amaçlandığını, ayıp değil ya!

Devamını Oku

Hanıma ‘3 yıl hapis’ az gelmiş

21 Şubat 2012

Sadece birkaç yazısına ve konuşmasına bakmak bile onun “darbe amacıyla kurulmuş bir örgütle bağlantısı olduğuna dair” kesin bir kanıt gösterilmeden, hakkında bir mahkumiyet kararı olmadan yıllarca mahkum gibi cezaevinde tutulan insanlar hakkında nasıl canla başla “suçludurlar, içerde tutulmaları da yasaldır” çabası içinde olduğunu anlamaya yetiyor. Ve bu vicdan (!), bu insaf (!) doğrusu insan olanı hayrete düşürüyor. Çoğu kez döktüğü incilere bakınca da “vay be, savcıdan, hakimden iyi biliyor olup biteni, hani bunlar suç işlerken yanlarında olsa ancak bu kadar emin olabilirdi” filan diyorsunuz.Kimse de yüzüne karşı bir şey söyleyemiyor çünkü anında söyleyeni de “madem ki bana bunu dedin, o zaman sen de Ergenekoncusun” diye etiketleyebilir. Bunu yaparken “yahu ben 12 Eylül darbesini öve öve göklere çıkarmış kişiyim, şimdi daha yargı kararını vermeden bu kadar emin şekilde meslektaşlarımı ve cezaevine konulan birçok kişiyi ‘darbeci’ diye damgalamam ayıptır, bana yakışmaz” filan da demez. Demiyor.. (Kısa süre önce yılların usta bir habercisi, onun kitabını tartışmak üzere beni kendisiyle birlikte TV programına davet etti. Böyle birinin kitabını okumayacağımı, karşısında da asla ekrana çıkmayacağımı söyledim. Kendini hakim-savcı sanarak meslektaşlarına bile saldıran, hatta hedef gösteren şahıslarla tartışmayı bile kabul etmiyorum.)Nazlı Hanım son olarak “Ergenekon davasının 3 yıldır sürdüğünü, bunun çok uzun bir süre olmadığını, 3 yıla kadar da sonuçlanacağını” söylemiş. Buyrun, yine “yargıdan önce” süreyi biliverdi, hakimler “elimizde onbinlerce sayfalık dosyalar var, nasıl bitecek” derken, o 3 yılda bitirdi ne güzel değil mi? Nereden geliyor bu kesin bilgiler acaba, kaynağı kim?AİHM ‘BİTMİŞ DAVA’ İÇİN KARAR VERİRVe ayrıca.. Ergenekon davası başlayalı “4 yıla yakın” zaman oldu, 3 yıl değil.. Ama 3 yıl bile olsa, insanların, örneğin “kitap yazdığı” için tutuklanan meslektaşlarının ve diğerlerinin hayatından, özgürlüğünden, ailesi-çocuğu-torunları ile geçecek zamandan çalınan 3 yıla hangi vicdanlı kişi “kısa süre” diyebilir? O insanlar arasında bu ülkenin sevilen yazarları, bilim adamları da var, toplumu da onlardan mahrum ederek cezalandıran, o süreçte kendilerini de işlerinden, mesleklerinden eden bir esarette 3 yıl nasıl olur da “kısa süre” olabilir?Nazlı Ilıcak, Türkiye’de olduğu gibi AB ülkelerinde de bu “uzun tutukluluklara” karşı çıkan hukukçu ve siyasetçilerin (iktidar partisinden olanlar dahil) çokluğunu, bu konudaki AB raporlarını bilmesine rağmen 3 yıla “kısa” derken AİHM’nin Tuncay Özkan’la ilgili kararına dayanıyor ve bunu tüm tutuklulara yayıyor. Oysa AİHM “uzun tutukluluk”la ilgili kesin bir karar vermiş değil, zira bu mahkeme ancak “bitmiş davalar” için karar veriyor. Dava süreci devam ettiğine göre “uzun tutukluluk” dosyaları da AİHM’ye gitmeye devam edecek ve yeni “ara kararlar” çıkacaktır ki AİHM’nin bugüne kadar Türk yargısıyla ilgili çok sayıda “adil yargılamayı ihlal” kararı olduğu da ortadadır.TÜRKİYE’DE TERSİNE DÖNDÜ AMA..Eğer AİHM gibi uluslararası bir mahkeme “bitmemiş bir dava ve henüz herhangi bir suç işlediği belirlenmemiş insanlar”ın tutukluluk süresi konusunda (hele de olaylar çorba halindeyken) kesin bir onay, kesin bir karar verirse “masumiyet karinesi”ne aykırı hareket etmiş olur, bunu da yapmaz, yapamaz. Masumiyet karinesine göre kişiler “suçlu oldukları kesinleşene kadar suçsuz” kabul ediliyor, oysa Türkiye’de artık bu ortadan kaldırıldı, tam tersine başta Nazlı Hanım olmak üzere birçokları cezaevine gönderilen insanları yıllardır “kesin suçlu” gibi empoze ediyor, peki ya sonunda suçsuz çıkarlarsa?Ya suçsuz olmalarına rağmen, davalar beraatla sonuçlansa da mahkemeler “hesabı verilemeyecek” bu özgürlük gaspetme durumunu kurtarma amacıyla bir neden bularak onlara “en az üç yıl havadan hapis” cezası yazarsa? Bunlar Türkiye’de olmamış ve olmayacak şeyler değil..Bütün bunlar ortadayken Ilıcak Hanım şimdiden olanca gayretiyle AİHM kararına destek çıkıyor ve “uzun tutukluluğun mahzuru yok” mesajı veriyor.KENDİ ÖZGÜRLÜĞÜ ALINSAYDI?Başbakan Erdoğan’ın “birkaç aylık” tutukluluğunun yarattığı mağduriyetin siyaseti ve ülkeyi nasıl etkilediğini, kendisi dahil çok kişi tarafından yıllarca gündemde tutulduğunu unutuvererek.. Bir an dursun ve kendisinin özgürlüğünün “3 yılcık için” elinden alındığını, gazeteci Müyesser Yıldız’ın evladından, eşinden, kızını düşündükçe ağlayan Alzheimer hastası annesinden koparılması gibi ailesinden-işinden-dostlarından o sürede ayrı kaldığını düşünsün, aynı sözleri söyleyebilir miydi acaba? İnsaf, vicdan denen şeyler önemlidir, gazeteci dilini-kalemini dikkatli oynatmalıdır, bu her gittiği yerden düşmanlık saçan medyacı örnekleri insana bulantı veriyor artık!*****MİT olayında unuttuğum nokta!Dün MİT Müsteşarı ve diğer görevlileriyle ilgili soruşturma ve bunu önlemek için çıkarılan yasadan söz ederken “yargı ve Hükümet” arasında bu konudaki çekişmeyi inandırıcı bulmadığımı belirtmiştim. Bana göre bu olayın “çıkarılmak istenen yasa” için gerekli ortamı hazırlamakta kullanılıyor gibi göründüğünü, aynı zamanda BDP ve PKK’ya “açılım süreci başladıktan sonra” verilen sözlerin, buna karşılık seçim sonrasına kadar “terör açılımla birlikte bitmiş” görüntüsü veren “PKK’nın eylemsizlik kararı”nın sonunda bu noktaya gelindiğini anlatmaya çalıştım.KEYFE BAĞLI YASALARSeçim bitene kadar “terörün kesilmesi” önemliydi ama seçimden sonra ve özellikle “yeni anayasa”da artık PKK ile görüşmeler, o görüşmelerde öne sürülen talepler bir sonuca ulaşmalıydı, MİT’in başı derde girince o sürecin uzamasına makul bir nede ortaya çıkmış oldu.. Bunlar benim kendi görüşüm, olayların bana verdiği duygu.. Ama yazarken aslında yine aklıma gelmiş olan bir başka noktayı unuttuğumu dün gördüğüm bir haberle fark ettim.Özel Yetkili Mahkemeler’le ilgili tepkiler, bu mahkemelerin keyfi hareket etmesiyle ilgili şikayetler o kadar artmıştı ki bunların kaldırılması da “MİT sorunu” gibi “Hükümetin kararlarını bile yargılıyorlar” anlamı çıkan bir olayla gündeme gelebilirdi. Sonuçta kaldırma kararı kesinleşir mi bilemeyiz ama AKP’nin etkili bir ismi Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi’ye; “Terörle mücadele sürecinde bu mahkemelere ihtiyaç olduğunu düşündük ama bunu bizimle hesaplaşmaya çevirirlerse 1 maddelik yasa ile kaldırırız” demiş.Yasaları indirmek kaldırmak ne kadar kolaylaştı (muhalefet yasa oylanırken neredeydi diye soruldu ama işte yasa için sadece “iktidarın istemesinin yeterli olduğu” da ifadeden belli) o bir tarafa, görüldüğü gibi MİT olayı birçok konuda gereken ortamları sağlamış oldu. Ve ayrıca Hükümet kararlarına dahi kafa tutan yargının, iddiaların aksine “hala bağımsız olduğu” imajı bile verdi.Burada bir taşla birçok kuş meselesi yok mu sizce de? Hiçbir şey göründüğü gibi değil ya da bana artık her şey kurgu gibi geliyor, bilemem. Ama nedense milletçe “saf” yerine konduğumuz duygusu bir türlü gitmiyor.

Devamını Oku

Çözülemeyen puzzle!

20 Şubat 2012

Karmaşa öyle büyük, öyle yıpratıcı ki hele de gazeteci olarak “mutlaka izlemek ve çok daha detaylı incelemek” zorundaysanız gün gelip “ee, yetti artık” dememek mümkün değil.. Bırakın her gün “mahkeme, savcı, darbe, soruşturma, MİT, polis” haber ve tartışmalarıyla yatıp kalkmayı, basının düştüğü ve düşürüldüğü durum, yorumlarını- araştırmalarını çekinmeden ve açıkça yapan gazetecilerin işlerini kaybettiğini veya “kaybetmemek için siyasi otoriteden özürler dilemek, bin dereden su getirmek zorunda kaldığını” görmek bile böyle bir ortamda bu meslekten soğumaya yeterli oluyor.Bu meslektaşlardan biri örneğin ekranda özrünü dilemeye çalışırken olmayacak çelişkilere düştü ister istemez.. “Bu sistem herkesi mağdur edebilir. Mağduriyetlerden kimlik yaratmak istemiyorum” dedikten sonra hiç umulmadık şekilde“12 Eylül mağdurları”nı örnek gösterdi, “binlerce mağdur var, onları kahraman mı sayacağız” dedi.. Oysa darbe dönemleri “normal” bir ortam kabul edilemeyeceği gibi bir darbenin yarattığı mağdurlarla “demokratik olması gereken, sivil iktidarla yönetilen” ülke şartlarında mağdur edilen gazeteci ve diğer vatandaşlar aynı kefeye konamazlar. Konarlarsa o zaman “mağdur iktidar ve vatandaş yaratan darbeleri” eleştiremezsiniz.DEMOKRASİDE KABUL EDİLEMEZHer neyse arkadaşlar, sizden biraz uzak kaldım ve olayları “beni fazla yormayacak şekilde” uzaktan izledim. İyi geliyor bunu yapmak, böyle olunca sanıyorum “geniş açı”dan ve “her açı” dan bakmak da daha kolaylaşıyor. Mesela kavga gürültü, birbirinin saçını başını yolarak yapılan “yorumlar kaosu” na bakıp “acaba her şey göründüğü gibi mi, yoksa gelişmeler bir danışıklı dövüşün sonucu da tüm bu tartışmalar o kurguyu yapanları güldürüyor olabilir mi” diye de düşünüyorsunuz.Örnekleyelim; bir gazete alelacele hazırlanıp tamamlanan ve tam anlamıyla “siyasi iktidarın yargıya müdahalesi” sayılacak, hiçbir demokratik ülkede, bir hukuk devletinde kabul edilmeyecek yasanın; “MİT görevlilerinin soruşturulması için Başbakan izninin aranması”nı sağlayacak yasanın Meclis’ten geçmesini “Demokrasinin zafer gecesi” olarak manşetten vermiş.. (Kadınlar kıtır kıtır kesiliyor, her gün tüyler ürperten vahşet haberleri manşetlerde ama nedense suçlulara en ağır cezaları getirecek “şiddet yasası” acilen çıkarılmıyor, hatta hiç ses seda yok. Kadınlara vahşet, çocuk ve kadın tecavüzleri, cinayetleri bunların hepsinden daha önemsiz herhalde!)‘ATANMIŞLAR’I KİM SEÇTİ?Gazete diyor ki; “Seçilmişler”i vesayet altına almak isteyen “Atanmışlar”ın oyunu bozuldu..Atanmışların siyasete müdahale hamlesi boşa çıkmış oldu..Kim bu “atanmışlar”; MİT’çileri yargılamak isteyen, onlar hakkında soruşturma açan savcılar.. Ve MİT mensuplarına “soruşturma açılacak görev”i veren de Hükümet yani “seçilmişler” .. Bu nedenle MİT’e soruşturma direkt olarak “Hükümet’in kararını soruşturma” olarak alınıyor ve yapılamaması için “özel kanun” çıkarılıyor.Uzaktan bakınca önce “Amma da çok ‘vesayet’ meraklısı varmış bu ülkede..Ordusundan yargısına, cezaevine atılmış gazetecisine kadar herkes ‘siyasete müdahale’ etmek, seçilmişleri vesayet altına almak istemiş. İyi de sonsuza kadar mı sürecek bu olaylar, hiç bitmeyecek ve toplum hep mahkeme, duruşma, darbe, vesayet çekişmesi mi izleyecek” sorusu geliyor akla..Sonra “bu atanmışları, savcıları kimlerin seçtiği” sorusu.. Onları “üyeleri iktidar tarafından, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen, hatta Bakanlık içinden seçilen HSYK üyeleri” atamadı mı? Gökten zembille mi indiler?Şimdi birden ne oldu ki “Hükümet’in direktifleri doğrultusunda hareket etmiş” olan MİT Müsteşarı ve diğer mensuplarının yaptıkları aniden soruşturma konusu oluverdi? Ne oldu da bir anda o aslında “seçilmişler tarafından seçilmiş” yargı üyeleri seçilmişlerle karşı karşıya geldi?PKK İLE ‘AÇIK’ GÖRÜŞMELERTerör örgütü ile ve lideri Öcalan’la “devlet kurumları” adı altında MİT’in görüşmeler yaptığı uzun süredir biliniyor. Bunlar Öcalan ve Karayılan tarafından da defalarca açıklandı. Referandum öncesinden başlayıp seçim sonrasına kadar devam eden “PKK’nın uzun eylemsizlik kararı” sırasında “Hangi sözler verildi ki PKK eylemleri durdurma kararı aldı” sorusu Hükümet’e birçok kez soruldu, ben de yazılarımda sormuştum hatırlayacaksınız. Oslo’daki PKK-MİT görüşmelerinde verilen “tutulamayacak sözler”i aylar önce Hükümet’e o soruları sorarken yazmıştık, zira bunlar yerine getirilmeden “terör eylemlerinin bitmeyeceği” de PKK ile BDP tarafından açıklanmaktaydı.Şimdi, bunlar ortadayken ve Başbakan yardımcıları ve Adalet Bakanı hala “Terör örgütü ve lideri ile görüşmeler devam edecektir, bu MİT’in asli görevleri arasındadır” benzeri açıklamalar yaparken öte yanda “MİT görev sınırları dışına çıktı, örgüte sızdı, KCK’ya girdi” suçlamasıyla MİT’çiler ifadeye çağrılıyor.YASA İÇİN GEREKEN NEDEN!O MİT mensupları KCK’ya “kendi kafalarına göre takılarak” girmediklerine, MİT de “Hükümet’ten bağımsız hareket etmediğine” göre ortada gerçekten (Arınç’ın deyişiyle) bir “puzzle” var.. Soru ise “Bu puzzle’da yargı nerede durmakta ve bu anlamsızlık neden ortaya çıkmakta?”PKK’nın ancak seçim sonrasına kadar oyalanabileceği, özellikle de “isteklerinin artık yeni anayasada yer almasını isteyeceği” belliydi. Hatta Öcalan seçim öncesinde “Sizin hükümet kurmanızı filan bekleyemeyiz, seçimden hemen sonra taleplerimiz yerine getirilsin, yoksa..” benzeri bir açıklama da yapmıştı..MİT’in başı “terör örgütüyle anlaşma-uzlaşma” nedeniyle derde girince artık uzun süre PKK ile görüşmeler “bu nedenle” yapılamayacak, “bekleme” süresi ancak böylece uzatılabilecekti (bu şartlar altında yeni anayasa da daha çok bekler). Bir başka kazanç ise aynen “hakim ve savcılara görev yanlışları nedeniyle dava açılamaması”nın sağlanmasındaki gibi “MİT ve Başbakan tarafından görevlendirilen kamu görevlileri hakkında soruşturma izninin Başbakan’ın isteğine bağlı hale getirilmesi” olacaktı. Şimdi dikkat edelim; bu da ancak “Hükümet kararlarına göre hareket eden bir devlet kurumunun mensuplarına soruşturma açılması, böylece yürütme kararlarının sorgulanması” gibi ciddi bir nedenin ortaya çıkmasıyla gündeme gelebilirdi.FİDAN KANUNU, ORMAN KANUNUİşte bence yapılan budur. “MİT Müsteşarı Fidan’ı kurtarma” görüntüsü olduğu için bu kanuna “Fidan Kanunu” deniyor ama hukuk devletinde hukuka kesin aykırı şekilde bu kanunlar arka arkaya çıktıkça ve Cumhurbaşkanı da hiç düşünmeden imzayı bastıkça Fidan kanunları kısa sürede “orman kanunu”na döner.. Özellikle de “sivil iradeyi vesayet altına almak istiyorlar” teranesinin her gün, her fırsatta, herkes için tekrarlandığı bir yerde “yargıyı siyasi vesayet altına almak”, “gerektiği durumlarda soruşturma açılmasını engellemek” nasıl bir çelişkidir, “ben yaptım oldu” dur, onu da herkes düşünsün!Devlete veya vatandaşlara zarar verecek eylemlerin içinde olan kamu görevlileri olmuşsa veya gelecekte olacaksa yargının soruşturmasını engellemek ile “insanlara cezaevinde yıllarca duruşma bekletilmesi”ne gösterilen tepkilere karşılık “yargıya saygı”dan söz etmek arasındaki çelişki de cabası!(Not: MİT olayındaki yargı müdahalesi bana inandırıcı gelmiyor, yasanın gündeme gelmesi için geçerli bir neden yaratmak gibi geliyor onu tekrarlayayım, gelecekteki soruşturmaları kastediyorum.)

Devamını Oku

Artık Merkel ve Sarkozy de Türkiye’ye gelemez!

6 Şubat 2012

AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Gedikli “Ergenekon” isimli ve “sivil asker, siyasetçi, yazar, doktor, sivil toplumcu, kısacası istenen herkesin içine atılıverdiği” gayya kuyusuna bu kez ABD’li Yazar Paul Auster’dan başlayarak Almanya Başbakanı Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy gibi yabancı devlet adamlarını da gönderivermiş. (Bu arada yeni listede Kemal Kılıçdaroğlu ile Selahattin Demirtaş da var, üçüncü muhalefet partisi MHP’nin Genel Başkanı Bahçeli nasıl kurtuldu acaba?)Paul Auster “Çin’deki kadar çok gazeteci cezaevinde olduğu için Türkiye’ye gitmiyorum” demesi nedeniyle önce Başbakan’dan şiddetli tepki almıştı, arkasından “dindar gençlik” tartışması ile birlikte Paul Auster tartışması da Hükümet üyeleri tarafından sürdürüldü. Auster bu tartışmaları anlayabilir ve hatta kendisini Türkiye’ye davet edenlerin davetine cevap verebilirdi. Gelir, gelmez, bu çok önemlidir filan değil ama Time dergisinin “kahvehane polemiği” diye eleştireceği kadar gereksiz bir çekişme, üstelik “bir başbakanla bir yabancı yazar arasında” sürdürülmemiş olurdu.Şimdi artık bu “yabancı Ergenekoncular listesi”nden sonra sadece Paul Auster değil, Angela Merkel ve Nicholas Sarkozy de bundan sonra Türkiye’ye gelmeye asla cesaret edemezler.. Uçaktan iner inmez, daha havaalanında derdest edip “Ergenekoncusunuz, hadi bakalım cezaevine” diye tutuklasalar, içeri girdikten sonra artık anlat derdini anlatabilirsen..TERSİNE DÖNEN MASUMİYET KARİNESİ“Kardeşim ne Ergenekon’u, delirdiniz mi siz, neyi kastettiğinizi bile anlamıyorum” deseler bile dinleyen olmaz.. “Suçluluğu ispatlanana kadar herkes suçsuz kabul edilir” diyen “masumiyet karinesi” de tersine dönmüş, “kendin suçsuz olduğunu ispatlayana kadar suçlusun” haline gelmiş. Hakimler duruşmada “tutukluğunun devamına...” demekten başka bir söz söylemiyor, isteyenin imzasız mektupla gönderdiği suç isnadı bile kabul ediliyor, iddialara polis tarafından yapılan “sehven ilaveler” fark edilmese onlar dahi suç hanesine yazılacak.Bu durumda Sarkozy’le Merkel bile, “dünyanın en güçlü 8 ülkesi” arasında olan iki ülkenin liderleri olarak da bir daha “Ergenekon’la bağlantıları olmadığını” ispatlayıp yakayı sıyıramazlar. Bu nedenle diyorum ki artık Paul Auster’i davet etmeyi bırakın, kimsecikler kolay kolay Türkiye’ye gelmez, siz olsanız gelir miydiniz?*****Tinerciler ya dindar ise?Başbakan Erdoğan “dindar bir gençlik” tartışmasına devam ediyor. Son olarak Hüseyin Çelik’in sözlerine benzer şekilde “Tinerci bir gençlik mi istiyorsunuz, hem çağdaş, hem dindar olunamaz mı, biz bunu istiyoruz” demiş. Keşke bu bir “münazara konusu” olsaydı ve hep beraber oturup bu konuyu tartışabilseydik. Çünkü gerçekten tartışacak çok şey var.Mesela bu sözlere karşılık “Tinercilerin çoğunun dindar ailelerden gelmediğini ve öyle yetişmediğini nereden biliyoruz” denebilir, zira onların tinerci olmasının asıl nedenleri arasında; ailelerin yoksulluğu ve ezilmişliği, çok çocuğu da olan böyle ailelerin çocukları sokaklara salıvermesi ve kontrolsüzlük, o gençlerin “mutsuzluğu” bu şekilde gidermeye çalışması da var. İyi bir okulda eğitim alamamaları veya “kötü alışkanlıkları olan arkadaş” kurbanı olmaları da var.İBADET ‘KUL’LA ALLAH ARASINDA..Uyuşturucu konusunda çok TV programı yaptım, psikolog açıklamalar da bunları doğrular. Kısacası “dindar olmak”la tinerci olmak arasında öyle kolay bir bağlantı yok. Öte yanda “hem çağdaş, hem dindar bir nesil yetiştirme” derken sanki şu anda “çağdaş olanlar dindar değil”miş gibi (ibadetin de kulla-Allah arasında kalması gerektiğine, şovunun yapılmaması gerektiğine göre, kimin ne kadar dindar olduğu nasıl biliniyorsa) bir vurgu hissediliyor. Çağdaş insanların da çoğu ailesinden, kendisi araştırarak veya okulda din dersleriyle yeterli din eğitimini almıştır, onlar arasında da “dindar” lar çoktur, olmayanların da kendi bileceği konudur.Onlar da bu konuda sadece “Yaradan”a hesap vereceklerdir. Bunları sadece demokratik ve her dinden vatandaşı olan bir ülkede “devletin, hükümetin, siyasetin” vatandaşların din ve ibadetine karışmaması, bu konuda baskı hissedilmemesi gerektiğini düşündüğüm için yazıyorum. Yoksa din dersinin eskiden olduğu gibi okullarda “seçmeli ders” olarak verilmesinin ve çok iyi hocalar tarafından öğretilmesinin yararına inanıyorum, bunu yazdım da. Ama tartışmanın artık hangi konuda yararı oluyor ki, sonunda “kararlaştırılan” yapılacaktır nasılsa!*****İzninizle kaçıyorum!Sevgili okurlarım, yine aylardır hiç ara vermeden yazdım, o “haftada bir gün”ler bu “zamanla yarışma stresi”ne yetmiyor. İzninizle kısa bir süre dinlenmek için sizden ayrılacağım. Beni özleyeceğinizi biliyorum ama özleyin de zaten. Gerçek sevgi, ilgi böyle ayrılıklarda anlaşılır. Haydi tekrar kavuşuncaya kadar kalın sağlıcakla!

Devamını Oku

Osman Can yeniden sahnede !

6 Şubat 2012

Demokrat Yargı’nın başında olduğu ve her ne hikmetse bir yandan Anayasa Mahkemesi raportörlüğü yaparken “bir siyasetçi” hem de “militan bir siyasetçi” gibi en radikal görüşleri açıkladığı dönemde her gün medyadaydı. HSYK gibi en önemli yargı kuruluşlarına ve yüksek mahkemelere seçilecek üyelerin “siyasetçiler tarafından seçilmesi”nin ne kadar “daha demokratik” olacağı konusundaki eşsiz fikirlerini her gün “Türkiye’nin en bilgili ve en demok-rat hukukçusu” havasında açıklıyor, halkoylamasında halkı yanıltmak üzere elinden geleni esirgemiyordu.AB ülkeleri “siyasetçilerin, iktidarların yargıdan elini çekmesi” için kendi içlerinde gerekli düzenlemeleri, değişiklikleri yapmıştı ama Osman Can ve onun gibi düşünenler bu örnekleri görmezden gelerek Avrupa’yı yanlış şekilde örnek göstermeyi, örneğin HSYK’nın başında Adalet Bakanı ile müsteşarın kalmasını desteklemeyi de sürdürdüler. Referandumun hemen arkasından HSYK üyelerinin tamamına yakını Adalet Bakanlığı bünyesinden seçildi, 12 Eylül darbesi ile getirilen bir değişiklik olan “Adalet Bakanı ve Müsteşar” da aynen yerinde kaldı, kısacası bu kurum tamamen siyasi otoritenin kontrolüne girdi.ORTADAN KAYBOLDUBenzer bir durum Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek mahkemeler için de geçerli oldu. Osman Can, sonradan “yetmeyeceği” kesin olarak görülen “yetmez ama Evet”ler için “etkileme görevi”ni, adeta her gün ekranlardan-gazetelerden beyin yıkama yaparak başarmıştı. Aynı günlerde onun Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’na doçent olarak atandığı duyuldu.Gerçi bu atama Üniversite yönetimini ayağa kaldırmış, yapılan usulsüzlükler sıralanmış, iktidarların üniversitelere karışmaması, diğer tüm akademisyenlere uygulanan yasa ve yönetmeliğe uyulması gerektiği açıklanmıştı ama dinleyen olmadı. Bu atamanın ardından Osman Can kenara çekildi ve adeta Anayasa değişikliği referandumunda yaptığı kasıtlı ve yanlış yönlendirmeleri unutturuldu.DEMOKRAT YARGI SÖYLÜYOR!Kendisinin Demokrat Yargı Derneği’nin de başında olduğu dönemde gösterdiği bu faaliyetin sonuçları Derneğin daha sonraki yöneticilerini rahatsız etti, çünkü referandumun hemen arkasından “HSYK’daki üye seçimini ve yüksek mahkemelerdeki durumu” gören hukukçular yapılan yanlışı, artık siyasetin yargıyı tamamen kendi istediği şekilde yönetebileceğini de anlamışlardı. Demokrat Yargı Eş Başkanı Orhan Gazi Ertekin bunları açıklamakla kalmadı, yazdığı “Yargı Meselesi Hallolundu, Eşekli Demokrasi” isimli kitapta olanları anlattı.Hafızaların durumu malum, aradan geçen zamanda herşey silindi ya, şimdi Osman Can yeniden ortaya çıkmaya başlıyor. Kimbilir o kusursuz ve çok demokrat görüşlerinden ülke daha ne çok yararlanacaktır, hayırlı olsun efendim, hayırlı olsun! Hoşgelmişler!*****Time ve herkes yanılıyor mu?Time dergisi Başbakan Erdoğan ile ABD’li yazar Paul Auster arasındaki polemiği “kahvehane polemiği” benzetmesiyle yorumlamış. “Türkiye’nin çekiciliğinin ‘de-mokratik rejimi’ ile ilgili olduğunu ve tam bu açıdan Erdoğan’ın otoriter eğiliminin yurt içinde, Avrupa’da ve ABD’de giderek artan eleştirileri çektiğini” vurgulamışlar.Benim dikkatimi “AİHM’ye göre 2011 yılında Türkiye Avrupa’da basın özgürlüğünü en çok ihlal eden ülke oldu” cümlesi çekti. AİHM böyle diyor, en önemli uluslar arası basın ve demokrasi kuruluşları Türkiye’yi “Uganda’nın bile altına” düşürüyor, Uluslar arası Türkiye raporları devamlı “insan hak ve özgürlükleri, basın özgürlüğü” konusunda uyarılar yapıyor.. Ama biz kendi içimizde sanki bunları kulaklarımız duymuyor, gözlerimiz görmüyor gibi “en demokrat biziz, demokrasi, basın ve ifade özgürlüğü son yıllarda daha da arttı” reklamıyla meşgulüz.Onlar “cezaevindeki gazeteciler yazdıklarından, çalışmalarından ötürü siyasi olarak cezalandırıldılar” derken ve henüz suçları da yargı tarafından hiçbir kesinliğe kavuşmamışken, bazı siyasetçiler yargı yerine karar vererek “hayır, onlar terörden dolayı içerdeler” diyor. Üstelik bu Batı’ya karşı resmi açıklama gibi bile yapılıyor. Herkes, Time’dan AİHM’ye tüm yabancı basın ve kuruluşlar yanılıyor olamayacağına göre ortada bir bit yeniği var, değil mi?*****12 yaşındaki çocuğa silahla tehdit ve tecavüz!Babası tarafından 12 yaşında sözleşmeyle satılan ve otel odalarında tecavüze uğrayan kız “tecavüzcünün kendisi tarafından silahla, ölümle tehdit edildiğini, aldatılarak boş kağıda imza attırıldığını” anlatıyor. Üstelik bu tecavüzcü aynı tehditlerle “iki kız çocuğa daha” tecavüz etmiş. Cumartesi günü Adana’da da 31 yaşında bir çocuk tecavüzcüsü “13 yaşında kıza tecavüze yeltenirken” yakalandı.Kadın ve Aile Bakanı Fatma Şahin “Biz mahkeme kararıyla müdahale edebilir, korumaya alabilirdik, mahkeme kızın babasında kalmasında mahsur olmadığına karar vermiş” diyor. Ama adamın “10 ve 11 yaşlarında” iki kızı daha var. Tecavüzcü bu baba için “ya kızı al veya öldüreceğim” dediğini de söylemişti. E.Y’nin hayatını mahvetmişler, o iki çocuk nasıl aynı şartlara bırakılabilir?5 YAŞINDAKİ ÇOCUK NE OLDU?Ayrıca “tecavüz mağduru kızların ifadeleri” olay duyulduktan sonra “anne-baba zoruyla” değiştiriliyor, suçlular kurtulmak için ifade değiştiriyor. Bu kadar “ortada” olaylar için mahkemeler kimsenin gözünün yaşına bakmamalı, Bakanlık da gereken takibi yapmalıdır. Mesela Bakanlık o “5 yaşında dayısının tecavüzüne uğrayan ve dayı ile anneannenin en ağır işkencesine maruz kalan çocuk” için ne yaptı? Çocuk devlet korumasına alındı mı, yoksa canavar anneanneyi bırakıp çocuğu da tekrar ona mı verecekler? Artık her şey olabilir, detayları duymak istiyoruz, neden açıklamıyorlar acaba?Bu en ağır suçu işleyenlere “en ağır cezalar”ın verilmesi için Meclis ne zaman yasa çıkaracak, toplum en kısa zamanda bilgilendirilmelidir!

Devamını Oku

Dürüst olmak için ‘dindar’ olmak şart mıdır?

5 Şubat 2012

Her zaman söylerim “Allah korkusu olan” insan yanlış davranıştan, başkasının canını yakmaktan, başkasının parasına-puluna-namusuna el uzatmaktan, iftira atmaktan, mesleğini ve onurunu çıkar uğruna satmaktan, “yalan”ı “doğru” gibi yansıtmaktan çekinir, kısacası “dürüst olmayan” davranışlardan, kötülükten uzak durur. Ama her “dindar olduğunu” iddia eden kişi böyle midir, orası çok tartışma götürür doğrusu..Bir zamanlar TV’lerde “en dindar benim” diyenlerin “çocuk tecavüzcüsü” çıktığını, kendini çevresinde “dindar, hatta din hocası” diye tanıtanların bundan yararlanarak kadınları tuzağa düşürdüğünü, “dindar yardım kuruluşuyuz, yoksullara yardım topluyoruz” diyen Deniz Feneri’nin (Türkiye’de olamasa da) Avrupa’da “son yılların en büyük bağış soygununu” yapmaktan mahkum olduğunu, sadece birkaç örneği düşünerek bile “dindar”lıkla “dürüstlüğün” ve “Allah korkusu”nun mutlaka birlikte gelmediğini, daha doğrusu her “dindarım” diyenin “dindar” olamayacağını anlamak mümkün..BASKI ALTINDA İNANÇ OLMAZ!Bu nedenle ben gerçekten iyi ve dürüst, yardımsever ve çalışkan insanların “çok dindar” olmasalar da, bu özelliklere sahip olmadığı halde sadece din gereği olan ibadetleri yaptığı için “pek dindar” olduğunu iddia edenlerden daha makbul olduklarına ve “Cennet’te yer bulacaklarına” inanırım. Bu benim görüşüm tabii, siz farklı düşünebilirsiniz.Şimdi gelelim önce Başbakan Erdoğan’ın, sonra da VATAN’a verdiği röportajda Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın “Biz dindar, muhafazakar bir gençlik isteriz” sözlerine.. Demokratik rejime sahip, insanların din ve inanışlarının tamamen kendine ait ve “baskıdan uzak” olması gereken ülkelerde böyle bir söz hiçbir iktidar tarafından söylenmez, söylenmemelidir. Bunun nedenlerini ben de, Başbakan’ın konuşmasının arkasından son iki gün içinde başkaları da açıkladı. Bekir Bozdağ’ın aynı görüşü, sanki Erdoğan yeterince anlatamamış gibi tekrarlaması bence “açıkladıkça batıyor” durumu yarattı.ÖNCE ‘İNSAN’..Diyor ki; “Onun bunun hakkına el uzatan, meşru gören bir gençlik mi daha iyi, yoksa başkasının malına el uzatmanın hem hukuk, hem inanç anlamında haram olduğunu bilen gençlik mi daha iyi? Ya da uyuşturucu kullanan gençlik mi, kullanmayan gençlik mi daha iyi?”. Doğru cevap; “İnsan olan, iyi insan olma erdemi konusunda yeterince bilgilendirilmiş gençlik” olacak.. Bu da yukarda anlattığım gibi “din eğitimi alan herkes”te olamıyor maalesef..Öte yanda bırakın bu görevin hükümetlere, devlete ait olmadığını, “her dinden vatandaşı olan” laik-demokratik ülkede hükümetler tek bir dinin “çoğunluğun dininin (hatta tek bir mezhebin) muhafazakarı”nı yetiştirmeye kalkarsa sonunda Endonezya’da olduğu gibi “tek mezhep egemenliğinde” bir ülke çıkmaz mı ortaya?Çünkü devlet bu konuya el attı mı, sadece yetiştirmekle kalmıyor, yetiştirdiği kitleyi, kayırmaya, her konuda “öncelik” sunmaya da başlıyor. Endonezya’da örneğin “istihdam”dan başlayarak her konuda böyle olduğu, “kiralık evler”de bile “Sünniler”e öncelik tanındığı röportajlarla anlatıldı. Böyle bir durumda “demokrasi”den, her vatandaşa “eşit haklar”dan söz edilebilir mi?ARAP BAHARI VE TÜRKİYE!Bozdağ “Arap Baharı Türkiye gibi olmak istiyor” demiş. Ama Arapların özendiği Türkiye’nin “laik, yani her din ve inanca eşit mesafede duran devlet” yapısı sayesinde din kavgalarından, karışıklıklardan, diktatörlerden uzak kalmış Türkiye’ye özendiğini söylememiş. Bunu Arap gazeteciler bile açıkladılar, “Bizde de Türkiye gibi laiklik olsaydı, bunları yaşamazdık” dediler ki zaten bu açıkça ortadadır.O nedenle, devletler, hükümetler genç ya da yaşlı, vatandaşların dinine, muhafazakarlığına karışamazlar. Bekir Bozdağ “Şu anda okullarda din dersi olmadığını” söylüyor. Bizim dönemimizde vardı ve çok yararlandık. Yine koysunlar din dersini, isteyen Müslüman öğrenciler “seçmeli ders” olarak alsın. Yapılacak şey budur, gerisini aileler halleder, isteyen çocuğunu imam hatip okuluna gönderebilir. Ama tabii mesele bu konuşmalarla “biz muhafazakar-demokrat partiyiz” reklamı ise, bu tartışmalar siyasi amaçla yapılıyorsa o başka!*****Göz sorunları varsa..Birden fazla hayvan besleyenler bilir, hayvanların gözleri kolayca enfeksiyon kapabiliyor, katarakt gibi kapanabiliyor ve ayrıca didişirken tabiri caizse birbirlerinin gözünü oyabiliyorlar.Bu gibi durumlarda göz operasyonunda yeterince uzman doktor arıyorsunuz. Ben Doç. Dr Murat Şaroğlu’nun adını birkaç veterinerden “süper bir doktordur” diye duyduktan sonra gitmeye başlamıştım ve her seferinde “göz kurtarıldı”. Şaroğlu, İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nin göz doktoruydu, geçen Pazar Üsküdar-Koşuyolu’nda “Veteriner Göz Merkezi” adıyla kendi kliniğini açtı. Birden fazla hayvanın çok ciddi (kornea yırtılması gibi) göz sorunlarının tedavisiyle ilgili kendi deneyimlerimle size de önerebilirim.(Gitmek isteyenler için telefon;0216 651 0069web site: www.veterinergoz.com )

Devamını Oku

İslamcı Yazar’ın tepkisi!

4 Şubat 2012

‘İslamcı Yazar’ tanımı bana ait değil, okuduğum haberde böyle geçiyordu, zira ben aşağıdaki sözleri söyleyecek kadar demokrat düşünen, “din” konusunda saplantıya kapılmadan ve popülizme kaçmadan, inanç istismarı yapmadan gerçekleri gören ve yansıtan birine “kökten dinci, takıntılı, din devleti taraftarı” gibi anlamlar içeren “İslamcı” tanımını kullanmam.Yazar İhsan Eliaçık Habertürk’te Balçiçek Pamir’in programında Başbakan Erdoğan’ın “Dindar bir gençlik yetiştirmek istiyoruz” sözüyle ilgili şöyle konuşmuş; “Senin gö-revin inançlı nesil yetiştirmek değil, özgürlüklerin önünü açmak. Nesil yetiştirecek olanlar ailelerdir. İnsanları dönüştürmek iktidarın görevi değildir. Bu toplumda Müslüman var, Hristiyan var. Dindar demek inancını ve hayatını ona göre yaşayan kişi demektir. Erdoğan’ın sözlerini totaliter buluyorum (...) Bizim 28 Şubat’ta yaşadıklarımızı şimdi ulusalcılar ve BDP’liler yaşıyor. Hükümete söylüyorum, gidişatınız gidişat değil. Tepetaklak gideceksiniz”..DİNDAR AYIRIMI KUR’AN’A AYKIRIBurada benim değinmek istediğim bölüm “dindar gençlik yetiştirme” sözüyle ilgili yorum kısmı çünkü dün benim yazımda da hemen hemen aynı cümleler vardı. “Dindar genç yetiştirmenin ‘ailelere’, dindar olmanın ‘kişinin kendisine’ ait bir konu olduğunu, bunu ‘ülkeyi, devleti yönetenler söylediği anda’ ortaya kesinkes bir laiklik tartışması çıkacağını, öte yanda ‘imam hatipli olmayanların dindar olmadığı’ anlamı çıkacak sözlerin de kabul edilemeyeceğini” yazmıştım.‘Laiklik tartışması çıkar’ vurgusuyla ben de “her dinden vatandaşı olan bir devletin, laik yani ‘herkesin inancında özgür olduğu, din baskılarının olamayacağı’ bir devletin tek dinden dindar vatandaş yetiştirme görevi üstlenemeyeceğini” anlatmaktaydım. Kaldı ki Yaşar Nuri Öztürk’ün açıkladığı gibi “laiklik” Kur’an’da da mevcut. Allah, Hz Peygamber’e bile “Sen ancak dini tebliğ etmekle görevlisin, kullarımın inancı hakkında kararı ben veririm” dediğine göre (buyurun, herkesi inancında özgür bırakıyor) birileri çıkıp “Biz daha dindarız, dindar bir gençlik yetiştireceğiz, siz dindar yetişsin istemiyorsunuz” benzeri sözler ettiğinde bu Kur’an’a aykırı değil midir, şirk koşmak sayılmaz mı?CHP’NİN HAKLI TEPKİSİİhsan Eliaçık da “Bu toplumda Müslüman var, Hristiyan var” dediğinde laikliğe vurgu yapmış oluyor ve gerçekten de laikliği bu şekilde tırtıklamaya başladığınız anda önce toplum “çoğunluğun dini” üzerinden ayrıştırılmaya, sonra diğer din ve inançlar hızla dışlanmaya, dinle ilgili baskılar arka arkaya (ve ‘yeni projeler, buluşlar’ havasında) gelmeye başlar, sonu da birçok ülkede görüldüğü gibi hüsran olur. Demokrasiyi de tam “rüyamızda” görürüz artık.CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan da bir basın toplantısı ile; “iki CHP’li milletvekilinin” İHL’lerle ilgili yasanın iptali için Danıştay’a başvurması üzerine Başbakan’ın tüm partiye mal ederek kendilerine söylediği “Dindar bir nesil yetişsin istemiyorlar” sözüne cevap vermiş. Haklı olarak “toplumun ayrıştırıldığını” iddia ediyor, “sizde dindarlık ölçen bir cihaz mı var” diye soruyor.Dikkatle düşündüğünüzde seçim propagandalarında da çok yapıldı, “din ve mezhep” üzerinden siyaset ve üstelik bunu hep “tribünlere oynayarak, şikayet ederek yapma” hızla sürüyor. Böyle giderse gelecek seçimlerde neler görecek, neler duyacağız kim bilir. Ama “İslamcı” diye anılan yazarların da artık “totaliter baskılarda görülecek söylemlere” ve “dinin siyasi istismarına” karşı çıkmaları ümit verici bir gelişme bence!*****12 yaşında çocuğa tecavüz davası neden uzuyor?Antalya’da 12 yaşındayken öz babası tarafından dedesi yaşında bir adama satılan ve yıllarca bu insafsız yaratığın tecavüzüne uğrayan kız babasının evinde bulunmuş ve Aile Bakanlığı’na bağlı uzmanlar da o evin kapısını ilk kez çalmış. O 6 yıl zarfında çocuk devlet korumasına alınsaydı, hayatının 6 yılı bir acımasız mahlukun “tecavüz işkencesi”yle geçmeyecekti.Düşünün, mağdur çocuk olayı öğretmenine ağlayarak 6 yıl önce anlatıyor. Öğretmen okul yönetimine haber veriyor (aslında direkt olarak suç duyurusu yapması daha iyi olurmuş), okul aileyle konuşuyor, anne “kızım yalan söylüyor” deyince olayın peşini bırakıyorlar. Şimdi de öğretmeni “E.Y’ye çok yazık oldu” diyor. Dava nasıl ve kim tarafından açılmış anlayamadım ama 6 yıl önce açılan böyle “herşey ortada” bir dava ve üstelik bir çocuğun hayatı söz konusu iken, otel köşelerinde bir tecavüzcünün elinde kalmışken nasıl bugüne kadar uzar?BAKANLIĞIN İŞİ NE?Nedir bulamadıkları, anlayamadıkları? O otel kimliklere bakmadan çocuğu nasıl kazık gibi bir adamla aynı odaya koyar? Neden bunun sorumlusu ve kızın babası, “yalan söylediğini” bildiren anası “dava açılır açılmaz” tutuklanmaz? Kadın ve Aile Bakanlığı bu davaları da yakından izleyip çocukları hemen korumaya almazsa ne iş yapar? Okul neden hemen Bakanlığa haber vermez, kadın örgütlerini ayağa kaldırmaz?O babaya, anneye, otel görevlisine tutuklama istemeyen, dava açıldığı halde çocuğa koruma sağlamayan savcı, aynı şekilde çocuğun korunması için gerekli yerlere haber vermeyen okul yönetimi, hepsi suçludur.E.Y. bu feci olayı yaşamakla kalmadı, hayatının bundan sonrası da karartılmış oldu. Bakan Şahin “şikayet olması halinde inceleme başlatılacağını” söylemiş, bu dava “devletin koruyamadığı çocuklar” la ilgilidir ve “kamu davası” sayılarak derhal gereken yapılmalıdır. Düşünsünler bakalım, hangi medeni ülkede bu rezaletler, 12 yaşında, hatta 5 yaşında çocuklara tecavüz eden ve buna yataklık eden alçaklar böyle özgürce dolaşıyor?Bu yargı, imzasız mektuplara bakıp insanları yıllarca tutuklayabiliyor da “çocuk tecavüzcüleri” ne ve uluslar arası hırsızlara karşı neden bu kadar alicenap? Onlarca yıldır “kadına şiddet” önlensin diye uğraşırken “çocuğa şiddet-vahşet, ensest” diğerini geçti, bu rezalete daha ne kadar susacağız?

Devamını Oku