Demirtaş’tan çok ilginç talep!

3 Mart 2012

Görünüşe bakılırsa BDP artık “Öcalan’a özgürlük ve özerk Kürt bölgesi” için yeni anayasayı beklemekten vazgeçti.. Hatta bence Hükümetin yaptığı çıkışlardan ve MİT mensuplarıyla ilgili ortaya çıkan sorundan sonra bundan ümidi tamamen kesti. Oysa “referandum öncesinden başlayıp seçim sonrasına kadar” taleplerinin çoğunun karşılanacağı konusunda yaratılan ümitle, MİT’le yapılan görüşmelerdeki “anlaşma” havasıyla memnun şekilde “görüşmelerin çok olumlu gittiği” açıklamaları yapmışlardı.Seçim bitince, hele de MİT görüşmeleri aniden “yargı konusu” olup da “yeni görüşmelerin yapılması” çıkmaza girince “özerk bölge ve Öcalan’ın serbest bırakılması” talebi, yani BDP ve PKK için “asıl açılım” da gündemden kalktı. Şimdi sonuca gitmek için en kestirme yol olarak BDP’li belediye başkanlarının “Öcalan’a özgürlük” için başlattıkları açlık greviyle dikkatleri çekmeyi ve bu arada aynı talepleri tekrarlamayı deniyorlar.KÜRT REFERANDUMUBu arada BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş çok ilginç ve tabii yine “çok kestirme” olacak bir çözüm talebi ortaya attı. “Abdullah Öcalan, BDP ve (PKK’nın şehir yapılanması) KCK ile müzakerelerin yürütülmesi-ni” istediği konuşmada şöyle diyor; “Geleceklerini belirlemeleri için Kürtlerin önüne sandık kurulsun. ‘Özerklik, federasyon, bağımsızlık ya da hiçbir şey istemiyor’ seçeneklerini sunalım. Sandıktan çıkan kabulümüzdür”.Doğrusu parlak bir buluş olduğunu teslim etmek gerekir.. Değil mi ki siz “Kürtlerin az bir yüzdesi BDP ve PKK’yı destekliyor. Çoğunluk ‘özerklik, bölünme ve bunlar için sürdürülen terör’ü istemiyor” diyorsunuz, haydi sorun bakalım bütün Kürtlere ne istiyorlar, kimi destekliyorlar? Bakalım bağımsız Kürt devleti istiyorlar mı? Söylediği bu.. Yani bir tür “sadece Kürtler için referandum”.. Koyun referandum sandığını ne çıkarsa..ANAYASA’YI ATLATMABırakın böylesine önem verilen, uğruna binlerce terör kurbanına mal olmuş bir konuda yapılacak oylamada “PKK’nın uygulayacağı baskıyı” bir yana.. Anayasa’nın ilk üç maddesinin “değiştirilemez” olduğu, “vatanın bölünmez bütünlüğü”nün de bu maddeler içinde bulunduğu ortadayken ve bu tartışma sürerken birden Anayasa’yı dışlayarak “açıkça bölünmeyi yaratacak” bir çözümü dayatmadır referandum talebi..Böyle bir referandum için ise önce bunun Meclis’te kabul edilmesi, Cumhurbaşkanı tarafından da onaylanması gerekir. “İlk üç madde” nedeniyle, onun için de başka şeyler gerekir.. Mesela önce “Türkiye’nin üniter devlet yapısından vazgeçerek federasyon olmayı kabul etmesi”.. Kaldı ki öyle bile olsa sonunda gelinecek nokta; üniter yapıya sahip olmadığı halde bugün hala Bask’ların “özerklik” baskısı yüzünden sorunları bir türlü bitmeyen İspanya’dan farklı olmayacaktır. Uzun lafın kısası..Bütün bu nedenlerle Demirtaş’ın bu teklifinin “olabilirliği”, olsa bile sonunda çözüm getireceği hiç mümkün görünmüyor. Bunları “açılım” sürecinde, seçime kadar MİT’le yaptıkları görüşmelerde tartışmamışlar mıydı merak ediyor insan!*****Şiddet Yasası böyle çıkacaksa..Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı (bizimki gibi en büyük sorunu “kadın haklarındaki geri kalmışlığı” olan bir ülkede, içinde “kadın” kelimesi olmayan “aile” bakanlığı olmaz, eski isim doğrudur ve ben onu kullanıyorum) Fatma Şahin “Şiddet Yasası”nı hızlandırmak için görüşmeler yapıyormuş. Meclis’te grubu bulunan partilerin grup başkanvekilleri ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek’le görüşmüşler.Muhalefet sözcüleri ve sivil toplum kuruluşlarının eksiklere dikkat çekmesi üzerine alt komisyon kurulmuş. Tasarı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde görüşülecekmiş. Ama daha önce Bakanlığın bu yasa çalışmalarında görüşünü aldığı, tasarıyı birlikte oluşturduğu yüzlerce kadın örgütü “kendi öneri ve taleplerinin çoğunun tasarıdan çıkarıldığını ve ondan çok geride kaldığını” söyleyerek bu duruma tepki gösteriyorlar.Dün bu haberi Hürriyet’te okudum, haberin tam üstünde ise “karaciğer nakli yapılmış ama hala kocasından şiddet gören” Zekiye K. isimli bir kadının haberi vardı. “Devlet karaciğer nakli olabilmem için bugünün parasıyla 100 bin lira masraf etti. Hayatım çok değerli ama eşimden dayak yediğim için üç aydır sokaktayım” diyordu. Onun gibi dayak nedeniyle evinden ayrılan, boşanan ve çocuklarını geçindirmek için çöpten eşya, yiyecek toplayan, dayak-şiddet yüzünden 45 kiloya inmiş kadınların haberlerini de kısa süre önce okumuştuk.Bir gün önceki VATAN’da bazı haberlerin başlıkları ise şöyle;- 4 yaşındaki kızının gözü önünde eşini öldürdü.- Eşini vurdu, ‘son pişmanlık fayda etmiyor’ dedi.- Terk eden Muazzez’in göğsüne eşinden tek kurşun (kadın 3 çocuklu).Şimdi arkadaşlar, böyle korkunç olayların, kadınlara ve çocuklara karşı şiddetin alıp başını gittiği, karakolunda polislerin bile kadın vatandaş dövdüğü bir ülkede.. O “deneyimli ve olayları izleyen” kadın örgütlerinin, avukatlarının yardımıyla hazırlanan tasarı eğer; birçok öneri dışlanarak, içinden ‘kadının insan hakları, kadın erkek eşitliği” gibi kavramlar bile çıkarılarak.. Şiddet mağdurlarını korumada yetersiz kalacak hale getirilerek yasalaşacaksa hiç yapılmasın..Hele de Dünya Kadınlar Günü’n-de hiç tartışılmasın. Neyimize bizim “Kadınlar Günü” Allah aşkına? Yazık, bu kez gerçekten ümitlenmiştim, yine hayal kırıklığı, inanılır gibi değil!

Devamını Oku

Eğitim ‘imam hatipler’ temeli üzerinde mi şekillenecek?

2 Mart 2012

Başbakan Erdoğan ile TÜSİAD arasında “kesintili eğitim” konusundaki tartışma sürüyor. Aslında gerçekten demokrasiyi hazmetmiş, oturtmuş, onu şekilden şekle sokmaya çalışmayan, eğip bükmeyen bir ülkede olsaydık bu bir “fikir alışverişi” halinde geçerdi, bizde ise TÜSİAD kesintisiz zorunlu eğitimin “4+4+4” formülü ile “kesintili” hale getirilmesinin sakıncalarını açıkladığı, görüş bildirdiği için ona yönelik tepki “meydan okuma, TÜSİAD’ı geçmişteki askeri-siyasi olayların bile sorumlusu göstererek hesap sorma, İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği’nin talebini ‘halkın isteği’ olarak gösterme” şeklinde sürüyor.Başbakan daha önce “Kusura bakma TÜSİAD, senin değil halkın isteği olacak” demişti, dün yaptığı konuşmada “Biz seçkinlerin elitlerin partisi değiliz... Kesintisiz eğitim ‘topluma büyük zarar’ verdi. ‘Çocuklara çok ağır zararlar’ verdi ama bunlarla birlikte ‘ekonomiye zarar’ verdi. İş adamlarını temsil eden bir örgüt, eğitim sisteminde ‘kendi ideolojisini’ dayatarak adeta kendi ayağına kurşun sıktı” dedi.ÇOK SAYIDA STK TEPKİ GÖSTERDİ!Bu sözleri de “28 Şubat sonrasında uygulanan kararlar neticesinde bu ülkenin ‘meslek liseleri’ adeta yok olma noktasına geldi. Zararı da sanayici ve ekonomi gördü. TÜSİAD geçmişte yaptığı hatayı bugün tekrarlamak istiyor, aynı ‘kör ideoloji’ ile zihinlerde bulandırıyor” olarak açıkladı.Şimdi bu açıklamalarda tamamen “TÜSİAD’a yüklenme, onu hedef alma” var, oysa TÜSİAD’la aynı gün ülkenin bütün kadın sivil toplum kuruluşları “kesintisiz eğitimi kesintili hale getirecek ve ilk 4 yıldan hemen sonra çocuklara ‘mesleki yönlendirme’ yapılmasını sağlayacak ve açık öğretim imkanı da verecek” bu girişime karşı çıktılar. Basın bildirileriyle topluca açıklamalar yaparak.. Nedense diğer sivil toplum kuruluşlarının tepkileri “yok” sayılıyor, bu bir.. Yani konu “seçkinler, elitler” meselesi hiç değildir, birçok toplum kuruluşu ve eğitimci aynı teklifi eleştirmektedir.ÇOCUKLARA HANGİ ZARARI VERDİ?İkincisi, kesintisiz eğitimin “topluma ve çocuklara zarar verdiği” gibi iddialar öne sürüldüğünde bunu “ekonomi” ile ilişkilendirmek alakasız ve muğlak kalıyor, “kesintisiz eğitimle okuyan çocukların bundan zarar gördüğü” gibi bir anlam çıktığı için hangi somut zararı gördüklerini açıklamak gerekiyor. Tabii eğer buradaki kasıt; Ahmet Hakan’ın “TÜSİAD’ın önerisi geçerli olursa imam hatiplerin orta kısmının açılması mümkün olmayacak. Bu nedenle Avrupa’daki kesintisiz eğitim uygulamalarına dair örneklere gözler ve kulaklar kapatılıyor” cümlelerindeki gibi yalnızca imam hatipler ise o başka..DEVAMLI ‘İDEOLOJİ’ YÜKLEMESİAma eğitimde Türkiye’den çok daha başarılı sonuçlar alan Avrupa ülkelerinde de kesintisiz eğitim var, çocukların mesleki yönlendirmesi hiçbirinde 4 yıl sonra başlamıyor ve çoğunda kesintisiz süre 8 yılın üstünde.. Bu durumda da TÜSİAD’ı veya bir başka sivil toplum kuruluşunu aynı talep nedeniyle “kör ideolojileri nedeniyle bunu istiyorlar, zihinleri bulandırıyorlar” diye suçlamak baştan yanlış oluyor zaten.SADECE ‘İMAM OLMAK İÇİN’ DEĞİL!Aynen 28 Şubat’ın hesabının yine TÜSİAD’a da kesilmesi, 28 Şubat’ı desteklemiş gösterilmesi gibi.. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner dün “TÜSİAD 28 Şubat’a destek vermemiş, hatta 97 raporunda ‘Genelkurmay’ın Savunma Bakanlığı’na bağlanması’ yer almıştır. Burada bir yaftalama var” dediği açıklamasında imam hatiplerle ilgili önemli bir noktaya değindi. “İmam hatiplere ‘meslek lisesi’ diyoruz ama aileler çocukları illa imam olsun diye oraya yollamıyor” dedi.Çok doğru, bu israrlar hep “imam hatipler temel alınarak” yapılıyor, “meslek liseleri” dendiğinde hep onlar kastediliyor ve öğrenci sayısı mümkün olduğunca artsın, “kesintili eğitme geçerek” orta kısımları da açılsın isteniyor ama bu liselerden mezun olanların çoğu artık “farklı dallarda üniversite eğitimi” alıyor, “hukuk ve siyaset bilimi” başta olmak üzere farklı mesleklere yöneliyorlar. “Katsayı” meselesi de ortadan kaldırılınca düz liselerle tamamen eşitlenmiş oldular, meslek filan kalmadı.. Eğer hepsi “imamlığı veya din hocalığını” meslek seçmek için gitselerdi arkasından ilahiyat fakültelerine devam ederlerdi değil mi?.. O zaman, durum böyleyken “imam hatip”leri devamlı “meslek lisesi” olarak göstermenin ve daha çok öğrencinin ve daha küçük yaşta gitmesini sağlamaya çalışmanın nedeni nedir acaba?Ortaokuldan başlayarak esaslı bir “din eğitimi” dersinin bütün okullara konması sağlansa neden olmuyor? Gerçekten sebebi samimi olarak merak ediyorum, keşke yuvarlak anlatımlar yerine bunu kısa ve net olarak acilen açıklasalar!*****Menderes’in idamı da mı? Yok artık!AKP Hükümeti kabul etmeli ki bu “her kötü olayı hoşlanmadıkları kişi ve kurumlara, rakip partilere yapıştırma” huyu çok kötü bir siyasi alışkanlığa dönüştü. Daha önce sadece “seçim ve referandum propagandaları” sırasında iftiradan farksız yakıştırmalar (örneğin muhalefet partilerini PKK terör örgütü ile aynı çizgide veya işbirliği içinde göstermek kadar acımasız olanlar) yapıyorlar, iddialar öne sürüyorlardı, şimdi zaman ve zemin sınırlamasını iyice kaldırdılar.Uzak geçmişte kalmış olaylar için bile en ilgisiz şekilde istediklerine fatura çıkarıp hesap soruyorlar. Dersim’den 28 Şubat’a kadar çok konu var bu bağlantıların kurulduğu ama yetmiyor demek ki 27 Mayıs ve Menderes’in idamı da gündeme gelmeye başladı. Gerçi buna daha Aydın Menderes’in ölümünden önce ve AKP ile yakınlığı sırasında başlanmıştı zaten, devamı geliyor.İDAM KARARINI VEREN MAHKEME..AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik hem Erbakan’la ilgili olarak, hem de Menderes’in idamı konusunda CHP’yi suçlamış.“Sağlığında Erbakan’a hayatı zindan edenler ölümünden sonra övgüler diziyor”.. “Hem Menderes’i idam ettireceksiniz, sonra da oğlunu ziyaret edip Menderes ailesine yönelik güzel sözler söyleyeceksiniz” diyor.. Aynı konuşma kolayca “kızılan bir başka kurum veya kuruluş” için de yapılabilirdi, ilgi olup olmaması önem taşımıyor artık. Bakalım şimdi; “Erbakan’a hayatı zindan etmek” bir siyasi rakip partiye söylenemez, zira her dönemde rakip çekişmeleri olmuştur, mesela aynı sıralarda Tansu Çiller’le de çoğu çekişmiştir, söylem buysa lider olanların hepsi birbirine hayatı “haklı” veya “haksız” olarak hayatı zindan etmiştir ama bugün eski yıllara nazaran “zindan etme” durumu öncekilerle kıyaslanamayacak kadar fazla. Ne “şeref” kalıyor, ne “namus” ne “haysiyet”, ne “dört koyun gütme”..Ama asıl söyleyeceğim Menderes’in idamının CHP’ye yıkılması haksızlığı için.. O darbe döneminde CHP tamamen masum olmayabilir, belki sevinmişlerdir o yıllarda ve o ortamda (bugünle ilgisi yok) darbenin olmasına ve DP’nin indirilmesine bunu bilemem. Ama “Yassıada’da yatmış bir DP’linin kızı” olarak bu konuda tek sözü Aydın Menderes’in de söyleyemeyeceğine inanıyorum ben. 27 Mayıs darbesini ordu yaptı ve İnönü’nün girişimlerine rağmen “idamdan vazgeçmeyen” de, kararı veren de “özel yetki verilmiş, özel oluşturulmuş mahkeme”ydi.Bugün getirip bu, tarihin en kara olaylarından birini de CHP’ye veya herhangi bir başkasına yapıştırmak olacak şey değildir artık! Biraz insaf ve tarihe saygı gerekir!

Devamını Oku

Sıra gelmiş ‘harem-selamlık’ teklifine!

29 Şubat 2012

Olay sadece “4+4+4” ile bitse diyeceksiniz ki “belki bunu isteyenler de gerçekten sadece eğitim açısından farklı bir görüşe sahipler”..Diyeceksiniz ki “Belki sırf kendi eğitim yöntemleri kabul görsün ve başka kimse görüş bildirmesin istiyorlar”.. Gerçi ülkenin bütün kadın örgütleri de ayağa kalktı ve demokraside asla olamaz ama belki TÜSİAD’ın susturulması gerçekten sadece “ kendilerininkinden farklı görüşe tahammülsüzlük” tür.. Eğitimde bu formülü eleştirenler herşeye, bu “çok sesliliğe tahammülsüzlüğe” dahi katlanabilir ama bitmiyor işte.. Devamı var..AYRI SINIF DEĞİL, AYRI OKUL..İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği Başkanı; “4+4+4” formülü için Başbakan’la görüştüklerini ve ona “Bu sistemin öğrenciler için, özellikle Kuran kurslarında yetişecek hafızlar için çok gerekli olduğunu söylediklerini açıklamıştı, bu kez de “okullarda harem-selamlık düzenin daha uygun olduğunu” söylemiş. Alt Komisyona sunulan ve “kesintili, açıköğretimi ve kızlarla erkeklerin ayrı okullarda okutulmasını savunan” raporda;- Beyinde cinsiyetten kaynaklanan farklılıklar,- Öğrenmede cinsiyetten kaynaklanan farklılıklar,- Karma ve tek cinsiyetli eğitimle ilgili görüşler yer alıyormuş. Açıklama ise değil günler, aylar boyu tartışılabilecek gibi; “Karma okuyan öğrencilerde ‘cinsiyet baskısı’ oluyor ve bu yüzden erkek öğrenciler tek cinsiyetli eğitimde ‘müzik, resim, drama’ gibi derslere daha rahat yönleniyor”muş. Demek ki İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği için en önemli noktaların başında “erkeklerin sanata yönelmesini” sağlamak geliyor.GÖZLERİNİ DE BANTLAYIN!İyi de bugüne kadar karma okullardan mezun olmuş sayısız değerli sanatçı, her meslekten sayısız değerli insan yetişti bu ülkeden.. Hepimiz böyle okuduk, siyasilerin, Hükümet üyelerinin çocukları da, burayı istemeyenler “ABD ve diğer ülkelerde” olmak üzere böyle okudu.. Hiç kimse de bugüne kadar tek bir kez bile “kızlarla erkekler ayrı okulda okusaydı, erkekler cinsiyet baskısı hissetmezdi veya daha çok erkek öğrenci müziğe, resme, dramaya yönelirdi” benzeri bir açıklama yapmadı. Kimsenin aklına bile gelmedi..Eğer açık açık “İmam hatiplerde böyle olması bize yeterli gelmiyor, bütün okullarda kız ve erkekler ayrı binalarda okusun, hatta mümkünse hepsinin gözleri de kapatılsın, birbirlerini görmesinler” deseler, o daha dürüst olur, bu mazeret komik kaçmış. Konuşmalardan anlaşılıyor ki önümüzdeki günlerde bu açıklamalar, talepler yoğunlaşabilir..Diğer dini vakıflar da hep “ilk 4 yıl eğitimden sonra açık öğretim”i savunan görüşler bildirdiğine göre kızlar için iki seçenek olacak.YA EVE, YA AYRI OKULA..Ya sivil toplum kuruluşlarının endişelerini doğru çıkaracak şekilde “açık öğretimle okuyacaklar” diye okuldan alınıp eve kapatılacaklar, çoğu erkenden ve çoğu başlık parası için yaşlı adamlarla evlendirilecek.. Veya ancak “kız-erkek öğrenci ayrı okullarda” bulunursa okula gidebilecekler. Bu kabul edilmediği takdirde gidebilecekleri okul büyük ihtimalle “bu ayırımı sağlayan” imam hatipler olacak. Ki sanıyorum zaten 4+4+4 kabul edilirse ilk 4’ten sonraki yönlendirmeyi de “Bakanlık” yapacakmış, bakalım kızları nasıl yönlendirecekler. Daha bu teklifin verildiğini duyduğumuz gün; tartışma filan fark etmez, eninde sonunda bu teklifin yasalaşması sağlanır bence demiştim, hala öyle düşünüyorum.Son söz şunu söyleyeyim; tek cinsiyetli okullarda okuyan erkekler baskı hissetmez diyenler de, bunu kızlar için söyleyenler de doğruyu söylemiyor. Çıksın psikologlar tartışsın da görelim; sadece kız veya erkeklerin bulunduğu okullarda okuyanların “karşı cinse tutumları nasıl oluyor, ne gibi sorunlar çıkıyor”, baskının türünü anlatsınlar bu anlayışa!*****Özel yasaya layık görülmeyenler!Dün ‘Tahliye için hastalanmak şart mı’ başlıklı yazımda Gazeteci Doğan Yurdakul’un “hastalanması nedeniyle” tahliye edilmesinden başlayarak bu uzun tutukluluklara, aslında istense “tutuklu yargılama israrına” son verileceğini, çözüm üretilebileceğini ve örneğin gazetecilerin, milletvekillerinin, Genelkurmay Başkanlığı yaptığı dönemde tek bir suçlamayla karşılaşmamış olan İlker Başbuğ’un rahatça tutuksuz yargılanabileceğini yazmıştım.Ama ne yazık ki; MİT mensuplarını yargılama konusunda güvenilmeyen, bunu önlemek için kısacık sürede “Başbakan izni gerekir” şeklinde özel yasa çıkarılan “Özel Yetkili Mahkemeler”in keyfi tutuklamaları MİT’çiler ile “Başbakan’ın özel görev verdiği kamu görevlileri” dışında herkes için kabul edilebilir sayılıyor. Bu çifte standarda da Türkiye’de artık “adalet, hukuk” denebiliyor. Dünkü yazım Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün kendi dönemini ilgilendiren “iddialar” konusundaki dokunulmazlığına değinerek bitmişti, devam ediyorum.SÖZ VERİLEN AÇIKLAMA HİÇ YAPILMADI Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman “Eğer böyle bir iddia varsa, bu konuda ancak ben, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ konuşabiliriz, en iyi biz biliriz” diyor. Sonra “konuşup açıklama yapacağını” söylüyor ama nedense o konuşma hiç yapılmıyor. Başbuğ internet siteleri nedeniyle içeri alınıyor ama diğer isimlere “kendi dönemlerindeki darbe hazırlığı iddiaları” nedeniyle ilgili soru bile sorulmuyor, onlar da öylece oturup silah arkadaşlarının çile doldurmasını dışarıdan izliyorlar.. Peki tarih bu cevapsız soruları zamanı gelince sormayacak mı? O içerde yıllar geçiren insanların hakkını aramayacak mı?27 Nisan muhtırası hala yurt içinde ve dışında yakın tarih analizlerinde “Türkiye’de TSK’nın siyasete müdahaleye devam edeceğinin” işareti olarak görülüyor ve örneğin bu nedenle “AKP-Cemaat dayanışmasının güçlendiği” belirtiliyor. Oysa “olmamış darbe” iddialarıyla ve deliller toplanıp dosyalar tamamlanıp, suçlamaların dayanağı tespit edilmeden, hukukta olmayacak sistemlerle yüzlerce insan tutuklu bekletilirken.. Devamlı olarak yıllar öncesinde kalmış“28 Şubat”tan söz edilir ve hesaplar sorulurken bu muhtıra ve “yazan, açıklayan general” hiç konuşulmuyor, tam aksine hükümet “o muhtıra sayılmaz” bile diyor.. Ve sorumlusu da “ben tek başıma yazdım” diye böbürlenmekten başka bir şey söylemiyor. Başbakan “Kimse merak etmesin, 12 Eylül darbesiyle hesaplaşıldı” diyor ama 12 Eylül hala adalet önünde bir türlü “darbe ve darbeciler” olarak mahkum edilmiyor.TEK BİR GÜN BİLE..Tarih önünde hala bu olaylar yarım kalmış, ucu açık vaziyettedir ve mesela Dersim olaylarında nasıl onlarca yıl sonra hesap soruluyor ve “tek parti” döneminin iktidar partisinin devamı olan parti sorumluymuş gibi o muhatap alınıyorsa, bu olaylar da yıllar sonra da olsa sorgulanacaktır. O nedenle “şeffaflık ve çift standart yaratmama” konuları büyük önem taşıyor.Zira yalakalık adına yıllarca hapis cezasını “az bulan” bazı insafsız köşeciler çıksa da, değil yıllar “özgürlükten haksız yere çalınan tek bir gün” bile çok önemlidir, yerine konamaz, telafi edilemez. Bunun göz önüne alınması, artık “kesin suç bildirilemeyen” insanların ceza gibi, hüküm giymiş gibi parmaklıklar arkasında tutulmasına, aileleriyle, çocuklarıyla yaşayacakları zamanın gaspına son verilmesi, masumiyet karinesine uyarak insanların tutuksuz yargılanmasını sağlamak gerekiyor. Özel yetkili mahkemelere biraz “empati” önerilmeli, “tutukluluğun devamına” sözünü çok sevenler kendilerini onların yerine koysunlar lütfen!

Devamını Oku

TÜSİAD ve 28 Şubat!

28 Şubat 2012

Başbakan Erdoğan artık hastalığı ve tedavileri nedeniyle eskisi kadar sık konuşma yapmıyor ama yaptı mı da tam yapıyor, derya deniz gibi “üzerinde” saatlerce tartışmak (izin varsa tabii) mümkün.. ‘İzin varsa’ dememin sebebi Başbakan’ın tartışanlara kızması.. Bu bir gazeteci de olabilir, yılların en usta en deneyimli bir profesörü de, bir siyasetçi de, sivil toplum kuruluşu da.. Tepkisi o kadar fazla oluyor, bazen hemen arkasından neredeyse isim vererek cevaplıyor ki “konuşmalarını ve gelişmeleri yorumlamamak daha mı doğru olur” düşüncesi ağır basıyor. Ama tabii göreviniz buysa kaçınmak da imkansız.İNKAR YASASI İPTAL!Fransa’da Anayasa Konseyi “Ermeni soykırım iddiasını inkar edene hapis ve para cezası getirilmesini” sağlayacak olan ve Fransa Parlamentosu’nda da kabul edilen “İnkar Yasası”nı iptal etmiş. O yasaya bizim ve itiraz eden herkesin tepkileri “ifade özgürlüğünü” yok etmesi, bu nedenle “demokrasiye aykırı” olmasıydı.Görüldüğü gibi eğer bir ülkede “hukuk devleti” varsa, “yargı” yürütme ve yasamadan, yani hükümet ve parlamentodan bağımsız ise o hükümet ve meclisin aldığı yanlış bir kararı yargı düzeltiyor, hatanın büyümesini engelliyor. Eğer yargı, diğer “diğer iki erkten bağımsız değil” ise o zaman ne “hak” kalıyor, ne “hukuk”, hükümetler ve meclis çoğunlukları canının istediğini yapıyor. O rejimin adı da “demokrasi” olmuyor.KONUŞMA ALANINI HÜKÜMET BELİRLERSE..Biz Fransa’daki yasaya “ifade özgürlüğü ve demokrasi” söylemiyle haklı bir çıkış yaptık ama tesadüfe bakın ki Fransız Anayasa Komisyonu kararıyla aynı gün Başbakan Erdoğan ülkenin çok sayıda önemli sivil toplum kuruluşunun eleştirdiği “Eğitimde 4+4+4 formülü uygulaması”na TÜSİAD da karşı çıktığı için; “TÜSİAD’ın acilen değişmesi lazım.. Sanayide ne söylerseniz söyleyin ama milletin evlatlarının okumasına bariyer olmayın. Neymiş, kızların okuması engellenecekmiş. TÜSİAD önce 28 Şubat’ın hesabını versin” dedi.Şimdi, tabii ki TÜSİAD öncelikli olarak sanayi, ekonomi alanlarında görüş bildirecektir ama sonuçta her sivil toplum kuruluşunun bir “esas alan”ı var, bu takdirde hepsi “eğitim” ya da diğer konulardaki önemli adımlara sessiz kalmaya mı zorlanacaklar? Onlar bu şekilde “konuşma alanlarını hükümet belirleyerek” susturulurlarsa bizim Fransa’ya “ifade özgürlüğü” tepkisi göstermeye hakkımız olur mu? Eğer demokrasi varsa her sivil toplum kuruluşu ve her vatandaş, her medya mensubu (hele de önemli konularda) görüşlerini korkmadan, susturulmadan açıklama hakkına sahip olmalıdır, aksi takdirde demokrasi ortadan kalkmış demektir.KIZLARIN EĞİTİMİ VE ÇELİŞKİ!Başbakan Erdoğan konuşmasında “28 Şubat sonrasında yanına gelip konuşan ve ‘eğitim hakkımız elimizden alındı’ diyen iki kız”dan söz etmiş. Bu yasa teklifi ile ilgili tepkiler de “ülkenin kızlarının okuması ilk 4 yıldan sonra engellenir” endişesiyle ortaya çıktı, o nedenle 28 Şubat döneminde kızların eğitiminin engellenmesine kızıp, bu dönemde aynı nedenle eleştiri yapanlara da kızmak büyük bir çelişki yaratır.SİVİL HÜKÜMET ONAYLARKEN..Başbakan tam aksine STK eleştirilerini olgunlukla karşılamalı ve “toplumu ilgilendiren konularda hepsinin görüşü alınmalı” demeliydi, seçimden sonra “herkesi kucaklayacağını, herkesin başbakanı olacağını” söylememiş miydi, bu her konuda öfkeye ne gerek var? Ayrıca 28 Şubat’taki kararlar sivil hükümetin de bulunduğu MGK’da “demokrasinin kesintiye uğramaması” da konuşularak alınıp altına da bütün “bakanlar kurulu”nun imzaları atılmışken, “Başbakan Erbakan ile ortağı Çiller’in yer değiştirmesi” kendileri tarafından kararlaştırılmışken sonuçta olanların hesabını neden bir sivil toplum kuruluşu vermelidir? Sorumluluğu kim paylaşıyor burada, hükümet mi, TÜSİAD ve diğer kuruluşlar mı?BENZERLİK YOK MU?Öte yanda CHP’ye veya STK’lara “28 Şubat” hesabı soruluyor ama “27 Nisan Muhtırası”na hiç değinilmiyor. CHP’ye kendi döneminde değil, yıllar önce olmuş “Dersim olayı ve İstiklal Mahkemeleri”nin hesabı soruluyor ama bunlarla benzerlik içeren “Uludere olayı ve Özel Yetkili Mahkemeler” unutuluyor. Dediğim gibi bunların hepsi tartışma konusudur ama ne yazık ki hepsi bir yazıya sığmıyor.Neyse ki 4+4+4 formülü MGK’da tartışılmış ve teklifte tartışma yaratan konular göz önüne alınarak “8+4” e karar verilmiş. Sonuçta MGK da “TÜSİAD ve diğer sivil kuruluşların tepkisine” hak verdiğine göre onlara kızmak da doğru değil!*****Tahliye için hastalanmak şart mı?Oda TV davası kapsamında yaklaşık bir yıldır tutuklu olan gazeteci Doğan Yurdakul “sağlığının bozulması nedeniyle” tahliye edildi, yoksa belki daha birkaç yıl içerde “duruşma” bekletilirdi. Kendisine “geçmiş olsun” diyor ve eşi için de başsağlığı ve rahmet diliyorum ama düşünmekten de kendimi alamıyorum; demek ki sağlığı bir süre önce bozulmuş olsaydı meslektaşımız kendisi cezaevindeyken kaybettiği eşiyle hiç değilse son günlerinde beraber olabilecekti.İSTENSE ELBETTE ÇÖZÜM BULUNURDU!Yani “sağlığı bozulduğu” için insafa gelenler, “eşinin son dakikalarında onunla beraber olması, son bir kez görmesi” için aynı insafı göstermemişlerdi.. Oysa ABD’de “suçu sabit olanların, mahkumların” bile bileğine elektronik bilezik takıp izleyerek “şartlı tahliye” gibi çözümler buluyorlar, nedense Türkiye’ye her şey geldi ama hiç değilse “deliller toplanmadığı için davası süren” veya cezaevinde aylar-yıllar boyu “duruşma sırasının kendisine gelmesini” bekleyen-bekletilen “hüküm giymemiş, suçluluğu kanıtlanmamış” insanların “tutuksuz yargılanmasını” sağlayacak bu çözüm gelemedi.Haydi diyelim ki o tutuklama seremonisinden vazgeçilmeyecekti, tutuklandıktan sonra da istense mesela bu gazeteciler ve İlker Başbuğ gibi bir “Genelkurmay eski Başkanı” için şartlı tahliye yolu bulunamaz mıydı? Elbette bulunabilirdi.. Şimdi Doğan Yurdakul “ağır hastalandıktan sonra” serbest bırakıldı, yazık değil mi daha sağlıklı günlerini “gazetecilik yaptığı için 4 duvar arasına hapsedilerek” geçirmiş olması.. Ve Nedim Şener, Soner Yalçın, Ahmet Şık, Müyesser Yıldız ve diğer gazetecilerin de özgürlüklerine kavuşabilmeleri için (Allah korusun) Doğan Yurdakul gibi hastalanmaları mı gerekecek, o güne kadar mı özgürlükleri, aileleri, işleri ellerinden alınacak?Şimdi bunları yazarken “emir eri” olduğu halde tutuklanmış askerler de geliyor aklıma örneğin.. Bir semineri neden göstererek “darbe” iddiası ortaya çıkarılıyor, dönemin Genelkurmay Başkanı serbest, komutanların emirlerine itaat etmiş askerler tutuklu.. O kadar büyük çapta bir darbe hazırlığından o Genelkurmay Başkanı’nın ise hiç haberi olmamış, “vardır” da diyemiyor, “yoktur” da. Olacak şey midir bu? (Devam edecek)

Devamını Oku

Bitmeyen koltuk aşkı!

27 Şubat 2012

Dün “CHP içindeki sorunları yaratan, bu partiyi sürekli olarak karıştıran ekibin Baykal-Sav ekibi” olduğunu ve Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun asıl hatasının bu ekibi son seçimde “tümüyle parti kadrolarından uzaklaştırmamak” olduğunu yazmıştım. O; birileri kırılmasın diye veya “demokrat olma, sert adımlar atmama” adına Baykal ve ekibinin en yırtıcı isimlerini partide ve hatta yönetimde tutmuş, onlar da (başta Nur Serter, Muharrem İnce, İsa Gök gibi isimler olmak üzere) bu kaliteli davranışa “kısa aralıklarla kurultay zorunluluğu yaratarak, partiyi ‘planlı-programlı şekilde- çalışmaz hale getirerek, sanki bir başka partiden söz ediyormuş gibi düşmanca açıklamalar, basın toplantıları yaparak” cevap vermişlerdi.KAOS SEVDALISI BAYKAL VE EKİBİDün Kılıçdaroğlu seçildikten yani Baykal genel başkanlık koltuğunu kaybettikten sonra yapılan sayması zor- bilmem kaçıncı kurultay öncesinde yine o ekipten İsa Gök’ün (kurultay öncesindeki partiyi bölme, böylece Baykal- Sav ve kendilerine yönetim kademesinde görev kapma çabaları sonuç vermediği, delegeler gerçeği gördüğü halde) kürsünün önünü işgal ederek öfkeyle “Kurultay toplanamaz” diye bağırması sonucunda bir arbede yaşanmış. Neyse ki kısa sürmüş ama onların isteği “uzun sürmesi ve partilerinin etrafa kaos içinde bir görüntü vermesi” idi şüphesiz.. (Baksanıza Önder Sav hala “onlar misafir, biz ev sahibiyiz” benzeri garip konuşmalarını sürdürüyor.)Kemal Kılıçdaroğlu kargaşayı önlemek için İsa Gök’ü engellemeye çalışan korumalara “Beni CHP’lilerden korumayın” diye seslendikten sonra Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’ndaki “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” dizelerini içeren.. “CHP’li olmak halkın değerleriyle yaşamaktır (...) CHP’liler tarihlerinde de ‘bir şeyi’ asla yapmadılar, kul hakkı yemediler, yolsuzluğa bulaşmadılar” diyen.. Partisine karşı tekrarlanan “onlar bu ülke için ne yaptılar ki” suçlamalarına karşılık CHP’nin iktidar döneminde yaptıklarını tek tek anlatan bir konuşma yapmış.HÜR YAŞAMA İHTİYACIDoğrusu son zamanlarda medyadan yargıya, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına ve hatta Meclis’e kadar her alanda ortaya çıkan siyasi baskıların, konuşmaktan bile korkar hale gelme duygusunun, en ufak protesto olayında veya en ufak eleştiride “eğitimini-işini ya da özgürlüğünü kaybetme” korkusunun insanlarda “özgürlük, hür yaşama” vurgularını duyma ihtiyacı yarattığı yadsınamaz. Bu nedenle seçilen cümleler yerinde olmuş.Ve lakin şimdi artık Ana Muhalefet Partisi’ne düşen en kısa zamanda bu “kangren haline gelmiş yara”dan ve onu oluşturan ve deşip duranlardan kurtularak söylediklerini gerçekleştirecek güce kavuştuğu görüntüsünü halka sunmaktır. Deniz Baykal ve adamları hem partiyi kurultaylara sürükleyip hem de bunu imkansız kılarak, kavga ve gürültülerle, isyanlarla ülkeyi de huzursuz etmeye son vermelidirler. Koltuk aşkları sonsuza kadar süremez.KURTULMAK GÖREVLERİ!Vermeyeceklerse, bunu sağlamak Kılıçdaroğlu’nun görevidir, yapmaması, cesur adımlarla “kangren”den kurtulamaması kendisini ve partisini “zayıf, çaresiz, teslimiyetçi” bir duruma düşürüyor, durup dururken puan kaybettiriyor, düşünmelerini bile engelliyor ve herkesi “CHP eleştirmeni” yapıyor. Ülkenin Ana Muhalefet Partisi söz konusu olduğuna göre buna da hakları yok!*****Vehbi Koç ödülünü alan müthiş kadın!Her yıl olduğu gibi bu yıl da “Vehbi Koç’u anma gecesi”ne heyecanla katıldım, Türkiye’ye sanayiden eğitime, hastane, okul, üniversite, öğrenci yurdundan sanata, müzeye kadar akla gelen her konuda çok şey kazandıran ve kazandırmaya da devam eden bir ailenin ve bu girişimleri başlatan rahmetli Vehbi Koç’un adı bile içimi sevgiyle, saygıyla dolduruyor çünkü..Nitekim gecenin ilk konuşmasını yapan Koç Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç “Van depremzedelerini anar ve Van’daki çalışmalarından” söz ederken oraya yaptıracakları “öğretmen evi”ne de değindi, hiçbir konuda yardımı eksik bırakmıyorlar, tam onlardan bekleneceği gibi!‘İLK KADIN’ OLARAK..Vehbi Koç Vakfı’nın 11’inci Vehbi Koç Ödülü, biyografisini okudukça hayretler içinde kalacağınız; daha çocukluğundan başlayarak eğitim adına her sıkıntıya katlanan, Türkiye’de eğitimin parasız olduğunu öğrenince 14 yaşında ve Türkçe bilmediği ve yola çıkacak parası bile olmadığı halde Büyükelçiliğin verdiği biletle trene atlayarak tek başına Türkiye’ye gelen ve sonra “hocaların hocası” olarak tanınacağı bir yaşama imza atan Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’a verildi.Türkiye’nin gururu isimlerden biri olan bu değerli Kadın Profesör; ülkenin ilk kadın siyaset bilimcisi, ilk kadın gazetecilerinden biri, ilk kadın senatörlerinden biri, Siyasi Bilimler Fakültesi’nin ilk kadın asistanı, ilk kadın doçenti, Basın Yayın Yüksek Okulu’nun ilk kadın müdürü.. Ve hep böyle gidiyor; ilk, ilk, ilk.. Almanca, Fransızca, İngilizce kitap ve makaleleri, “uluslar arası göç”le ilgili çalışmaları nedeniyle Almanya’dan “liyakat nişanı” var.. Birçok ülkenin üniversitelerinde çalışmalar ve 1978’den bu yana Avrupa Konseyi Kadın Erkek eşitlik Komisyonu’nda “Başkan Yardımcılığı” dahil birçok görevler yapmış.GÖZLERİ YAŞARTAN KONUŞMAYaşamını onun ağzından dinlerken öylece, büyülenmiş gibi, ağzımız açık bakakaldık.. Bir kadın olarak, bir kadın gazeteci ve yılların kadın hakları savunucusu ve aktivisti olarak gözlerim yaşardı, göğsüm gururla kabardı..Yani Koç Vakfı yine “bundan daha iyi bir seçim olamazdı” dedirtti. Hele çocukluğu Avrupa’da geçmiş, yabancı bir annenin çocuğu olarak yetişmiş ama yaşamını Türkiye’de kurmuş bir kadının, Atatürk’ün yaptıklarının önemsizleştirilmeye çalışıldığı bir dönemde “Kazandığım herşeyi Atatürk’ün bu ülkeye ve Türk kadınına kazandırdıklarına borçluyum. Ona duyduğum sevgi ve minnet yaşamıma yön verdi” sözleri.. “Eşitlikçi, demokratik bir eğitimin ve kesintisiz bir eğitimin toplum için önemini” vurguladığı sözleri unutulmazdı..Aslında gecenin tümü kusursuz ve unutulmazdı.. Ki gecenin açılışını harika müzikleriyle yapan, uluslar arası başarılara imza atmış, ödüller almış iki kardeş müzisyeni; Özcan ve Birsen Ulucan’ı da unutmamak gerekiyor.ARSEL VE KIRAÇ..Rahmi Koç ve ailenin üçüncü kuşağının eksiksiz katıldığı törene; Vakfın ödül gecelerinde her zaman konuşma yapan, bir iyilik meleği gibi davranışları, nezaketi ve sempatisiyle insanın içini açan, ödülleri veren (ve benim de “en çok sevdiğim insanlar” listemin başında yer alan) Semahat Arsel’in -evinde geçirdiği kaza sonunda düşerek kalçasını kırmış olduğu için- katılamaması çok üzücüydü. Suna Kıraç da rahatsızlığı nedeniyle maalesef yine yoktu ama sevgili eşi İnan Kıraç ve zarif kızları İpek Kıraç konuklarla yakından ilgilendiler. Bu benzersiz etkinlikler için Koç Vakfı’na ne kadar teşekkür etsek azdır!*****Şiddet Yasası eksiksiz olmalı!Dün VATAN’ın manşetinde “kadını şiddetten koruyacak” yasa tasarısının Meclis’e gönderildiği haberi vardı. Şiddet uygulayanlar konusunda çok önemli yaptırımlar getiriliyor, hepsi son derece iyi düşünülmüş ama.. Defalarca tekrarladık, konu sadece kadın olamaz, zaman kaybedilmemesi için bununla aynı anda “çocuğa karşı şiddet, çocuk tecavüzleri ve ensest” suçlularına yaptırımlar açıklanmalıdır. Nedense bunlar ve “küçük yaşta kızlarla evlenenlere yaptırım” bir türlü gündeme gelmiyor.Ayrıca..Suçlulara verilecek cezaların “en ağır” hale getirileceğini, kaç yıla çıkacağını neden duyamıyoruz? Bu yasa eksiksiz olmalıdır, kadın kuruluşlarından ve Bakanlık’tan açıklama bekliyoruz!

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’nun asıl hatası!

26 Şubat 2012

İktidar partisini eleştiremeyen herkes Ana Muhalefet Partisi’ne veryansın ediyor..Bugüne kadar CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “laik ve insanların dini-inancı hakkında kimsenin yorum yapamayacağı, din üzerinden siyaset de yapılmaması gereken, bugüne kadar da bu şekilde şahıslar hedef alınarak yapıldığı hiç görülmeyen” ülkemizde mezhebi ile ilgili olarak bile ele∫tirildi. Seçim ve referandum öncesinde bu konu ve “Türkmen”im dediği halde etnik kökeni yıpratma malzemesi yapıldı.Bir yandan da “Biz kimsenin inancı ve etnik kökenini tartışmayız” diyenlerin bunu yapmasına “liberal” olduğunu iddia edenlerin dahi gıkı çıkmadı, bu nasıl demokrasi, nasıl laikliktir, ne yanlış bir propaganda yöntemidir demediler. CHP’nin bu ve diğer yıpratmalar karşısında hakkını arayamamasının bir nedeni TV kanallarının artık tamamen “tek sesli” olması ise diğer nedeni de “kendi içinde parti yönetimini yıpratma hedefini hiç bırakmayan ekip”tir.BU EKİP TASFİYE EDİLMELİYDİEski Genel Başkan Deniz Baykal’ın özel yaşamı konusundaki özensizliği de, genel başkanlıktan asla ayrılmama inadı da aslında CHP içinde konuşulan ve tepki yaratan konulardı, hiç de sır değildi. Oysa sonunda kamera olayı ortaya çıkınca ve Baykal genel başkanlığı bırakmak zorunda kalınca sanki “böylesine önemli bir görevde attığı her adıma dikkat etmesi gerekmez”miş gibi, “hırsızın hiç suçu yok da durup dururken komplo düzenlenmiş gibi”, bir başka ülkede olsa aynı sonuç ortaya çıkmazmış gibi bu olay bile “Kılıçdaroğlu aleyhine” kullanılmaya, o da bu olaya dahil edilmeye bile çalışıldı (gizli kamera kullanımına sonuna kadar karşıyım, son derece acımasız ve aşağılık bir eylem ama o ayrı bir tartışmadır).Baykal, Sav ve halen parti içinde etkili olan ekipleri (ki aralarında kendi partisine karşı oy kullanan ve bu yönde çalışan isimler olduğunu yazmıştım) Kılıçdaroğlu’nu yıpratmak ve hatta “onun başarılı olduğu sonucu çıkmaması için” kendi partilerinin oyunun artmamasını istemekten, bunun için çaba göstermekten hiç vazgeçmediler.Ben seçim öncesinde de yazmıştım, bu ekipten sadece Sav değil, tümü aday gösterilmemeli ve bu çekişmelere baştan engel olunmalıydı. Bakın bugüne kadar olay çıkaranlara, devamlı kurultaydan kurultaya koşulmasını fıştıklayanlara, bir grup toplayıp yönetime karşı kararlar açıklayanlara, bırakın illeri ilçe merkezlerinde bile sorun üstüne sorun çıkaranlara.. Hep aynı ekibin milletvekilleridir. Baykal için gözyaşı döken ve ona hizmet edenler ya da onun sözünden çıkmayan bazı Antalya milletvekilleridir.CADI KAZANINA ÇEVİRDİLERBu nedenle Kılıçdaroğlu’nun en önemli hatası bana göre Baykal ve Sav ekibini tümüyle tasfiye edecek cesareti göstermemiş olmasıdır. Bunu göğüsleyebilseydi partisi “sürekli kaynayan bir cadı kazanı”na dönmeyecek, kazanı kaynatanlar bir de üstüne ortaya çıkıp “yönetim başarısız” çığlıkları atamayacak, fırsatçılara da aynı çığlıkları attırmayacaktı. Mesele budur, eğer bu kurultayda da sorunu çözemezlerse, hele de kavga gürültü çıkarsa o ekip “kına”larını yakacaktır hiç şüphesiz!*****Meclis Başkanı Şükür’ü kıskanmış!AKP milletvekili Hakan Şükür Meclis toplantılarına katılmıyor, buna gelen eleştirilere karşılık olarak “Bir burun ameliyatı geçirmiştim de, sonra rahatsızlandım da” gibi çocukça açıklamalar yapıyor (oysa burun ameliyatı geçirenler ertesi gün burunları sargılı olarak aynen yaşamlarına devam edebiliyorlar). Ama öte yanda özel bir TV kanalında spor yorumculuğu yapması ile ilgili haklı tepkilere de pek bozuluyor.Son olarak yine komik denecek bir açıklama yapmış; “Ben milletimin önünde hiç çekinmeden bir anlaşmaya imza atmışım. Birileri gıpta ile bakmaları gereken olaya kıskançlıkla bakıyor”.. Konunun özeti de bu lafın içinde saklı; “milletin önünde, hiç çekinmeden..” Aslında Meclis’te olmak, toplantılara katılarak millete karşı görevini yapmak için milletvekili seçilmiş, bu görevi tam hakkıyla yapacağına yemin etmiş birinin kendi işini yapmadığı halde maaş alması, bunun yanında bir başka kazançlı işi ise aksatmadan yapması, “devam etmediği” milletvekilliğini bir dönem yaparak bile bu milletin cebinden ömür boyu maaşa bağlanacak ve sağlık hizmetleri vs’den bedava yararlanacak olması kabul edilemez bir durum.. Ve bu durumda o imzayı “hiç çekinmeden” değil, çok çekinerek, çok düşünerek ve utanarak atması gerekirdi.İSTİFA ETMESİ ŞART!Hakan Şükür’e özel izin verilmiş gibi bu işe devam etmesi bugüne kadar “seçilir seçilmez işlerinden ayrılan, büroları varsa kapatan”, işini bırakmamışsa manşetlerden eleştirilen diğer milletvekillerine hem haksızlık, hem de saygısızlık anlamına gelir. Bakmayın siz “sanki kusursuz işleyen bir parlamenter düzen var da bunu tartışıyoruz” diyenlere..Nedir yani, böyle düşünerek her konuda ve bir ülkenin en önemli kurumu konusunda bile kuralsızlıklara susulacak, herşey görmezden gelinecek, kişiye özel kurallar konmasına göz mü yumulacak?Hakan Şükür’ün durumu ile ilgili olarak Meclis Başkanı Cemil Çiçek “Eğer bizde de diğer parlamentolarda olduğu gibi bir etik kurul olsaydı, Şükür bu işi yapamazdı” demişti, Şükür’ün açıklamasına göre Cemil Çiçek de “gıpta ile bakmak yerine kıskanıyor” olmalı (!) Hakan Şükür’ün artık bu konuda konuşacak ve eleştirenlere de saygısızlık edecek hali yoktur, eğer millete biraz saygısı varsa milletvekilliğini veya TV yorumculuğunu bırakmak zorundadır. Meclis Dingo’nun meclisi değilse tabii..ETİK KURUL EKSİK KALMASINAyrıca, istenen her kanunun “hukuka uygun değilse, hatta Anayasa’ya aykırıysa bile çıkarıldığı, yorulduğumuz yere han kurulan” bir ülkede TBMM’de “etik kurul” neden hemen kurulamıyor? Milletvekilliği gibi çok önemli konumlardaki insanlar için “etik” yasa kadar önemlidir, bin kez tekrarlanması mı lazım?

Devamını Oku

Bakan da lütfen ‘şu soruyu’ cevaplasın!

25 Şubat 2012

Eğitim sistemini kökünden değiştirecek ve “8 yıllık kesintisiz eğitim”i 12 yıla çıkarıyor-muş gibi- göstererek “4’er yıllık 3 bölüme” ayıracak değişikliği getiren yasanın TBMM gündeminde olması günün (ve geleceğin) en önemli olaylarından biri.. Dün TÜSİAD’ın bu konudaki açıklaması konusunda Sanayi Bakanı Ergün’ün “tepkiye benzer” konuşmasından söz etmiştim. Gelen mesajlarda, yazımın altındaki yorumlarda bu konuşmanın “haklı bir yoruma aba altından sopa göstermek” olduğunu belirtenler var ki gerçekten de “TÜSİAD referandum sürecindeki çekingenliğini atmış görünüyor, eskiden ‘bu konularda biz tarafsız kalırız’ diyorlardı, bakın demek ki görüş bildirilebiliyormuş” dediği konuşmada TÜSİAD’ın açıklaması pek de hoşa gitmemiş ve referandum sürecindeki “konuşamamazlık” durumu hatırlatıyormuş gibi bir hava vardı.Ben o yazıda “demokratik ülkelerde bir anayasa değişikliği veya önemli bir yasanın çıkması sürecinde mutlaka sivil toplum kuruluşlarının görüşünün alındığını, bunun ‘olmazsa olmaz’ bir şart olduğunu” hatırlatmıştım. Nitekim daha 4+4+4 girişimi duyulur duyulmaz sivil toplum kuruluşlarından bildiriler yağmaya başladı. Özellikle kadın kuruluşları, örneğin içinde ülkenin en önemli kadın örgütlerini barındıran “Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu” aynen TÜSİAD’ın vurguladığı “kız çocukların eğitime katılım ve okula devamı açısından sakınca yaratması” noktasında yoğunlaşmış.ASLINDA 4 YILA İNİYORBu kadın kuruluşları “ilk 4 yıllık kademe”nin ardından kız çocukların rahatça okuldan alınabileceği, ya açık öğretim bahanesiyle evde oturtulup ya da küçük yaşta evlendirilebilecekleri ihtimalini sorguluyor. Şu anda 8 yıl olan kesintisiz eğitimin 4 yıllık 3 bölüme ayrılmasının “zorunlu eğitimi 4 yıla indirmek”le kalmayıp eğitim bütünlüğünü de ortadan kaldıracağını.. “1 yıllık okul öncesi eğitimi” de içermediğini.. İlk 4 yıllık eğitim diliminden sonra “çıraklık” adı altında mesleki eğitime yönlendirme yapılacağını ve bu programa da Bakanlar Kurulu’nun karar vereceğini.. “Yürütme’nin Yasama’nın önüne geçerek” böyle bir inisiyatif kullanmasının hukuken kabul edilemeyeceğini.. Çıraklık yaşının 11’e düşürülmesiyle çocuğun bu yaşta çalışabileceğinin kabul edilmesinin uluslararası belirlenmiş kriterlere de aykırı olduğunu anlatıyorlar.HER ŞEYE ‘İDEOLOJİK’ DAMGASI VURULAMAZ!Ahmet Hakan dün yazısında “12 yıllık zorunlu eğitimin kademeli olmasını savunanlar ‘imam hatiplerin orta kısmını’ yeniden hayata geçirmek istiyorlar” demişti ki bu “kesintisiz zorunlu eğitim”in önemi konusunda bugüne kadar en çok gündeme gelen nokta da “çocukların aileler tarafından (kendisi karar veremeyecek kadar) küçük yaşta imam hatiplere yönlendirilmesi” olmuştur. Şimdi yapılan değişiklik öncelikle tekrar buna fırsat yaratmak mıdır bilmiyorum ama Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in söyledikleri de bunu düşündürüyor, “4+4+4”le ilgili konuşmasında şöyle diyor:“Kamuoyundan gelen tereddütler var. Bunların bazıları ‘ideolojik’ tereddütler.. Eğitim sistemiyle ilgili teknik olarak gelen tereddütler varsa bunları dikkate alacağız.. Eğitim sistemini kademeleştirmek sistemi esnekleştirir”.. Bunun arkasından da “TÜSİAD dünyada kesintisiz eğitimi uygulayan kaç tane ülke var sorusuna cevap versin”.. Öncelikle bütün toplumu, herkesin çocuğunu ilgilendiren bu kadar önemli, bir konudaki tepkilerin neden “ideolojik olması gerektiği”ni düşünüyor Bakan, onu sormak lazım.. İnsanlar ve sivil toplum kuruluşları bir hükümetin atacağı adımları tartışırken olaylara mutlaka ideolojik mi bakar, samimi olarak çocuklar için endişe duymaları mümkün değil midir? Sonra “eğitim sistemini kademeleştirmek” nasıl bir esneklik yaratır?DEDELERLE EVLENDİRİLEN ÇOCUKLAR!Kaldı ki burada da TÜSİAD olsun, diğer sivil toplum kuruluşları olsun hepsi de öncelikle “kız çocukların eğitimine ilk 4 yıldan sonra son verilmesi ve eğitim yerine çocuk yaşta evlendirilmeleri” ihtimali üzerinde duruyorlar ve bu nedenle eğitimin “kesintisiz 12 yıla” çıkarılmasını istiyorlar. Dün TV’de Almanya’da kesintisiz eğitimle ilgili bir haber izledim, Alman hükümeti “Aileler mecburi eğitimi inançları veya bir başka nedenle reddedemezler” diyordu.Şimdi Bakan Dinçer’in TÜSİAD’a sorusuna gelelim, o soruya karşılık kendisinin de şu soruyu cevaplaması iyi olur: “Dünyada kız çocukların birçok bölgesinde okula gönderilmediği, onun yerine 10-11 yaşında çocukların dedesi yaşında adamlara başlık parasıyla satıldığı, o yaşta çocukların doğurmasına bile izin verilen kaç ülke var?”Eğer medeni ülkelerde, hele de AB’ye girmek isteyen ülkelerde böyle bir durum varsa o zaman TÜSİAD da gerçekten Bakan’ın sorusunu cevaplamalıdır. Bu sorunun yanına “Dünyada ‘okullarında din dersi verilmesine rağmen’ hükümetleri; çocukların din okullarına gönderilmesi gerektiğini, dindar gençlik yetiştirmek istediğini söyleyen kaç ülke var?”SALIYA ALT KOMİSYONDA..Türkiye’nin durumu başka ülkelerle karşılaştırmaya imkan olmayacak kadar “özel”, onun için sivil toplum kuruluşları tartışmakta, tepkide haklıdır ve susturulacaklarına kulak verilmelidir. Salı günü Meclis Alt Komisyonu’nda görüşmeler başladığında kadın kuruluşlarının üyeleri de Meclis’te olacaklar!Ama benim düşüncemi soracak olursanız iktidar partisi bu tasarıyı yasalaştırmak için yine kendi çoğunluğunu kullanacak ve kimseyi dinlemeyecektir. Umarım yanılıyorumdur!*****Müslüman.. Mütedeyyin..Medyada en çok takıldığım meselelerden biri “O parti Müslüman” veya “Bu kişi mütedeyyin bir aileden geliyor” gibi tanımlamalar.. Oldum olası bu din-inanç ayırımcılığı beni rahatsız etmiş, kişilerin dindarlığına “başka kişiler tarafından” puan verilmesi(!) dini açıdan da, etik açısından da son derece yanlış gelmiştir.Türkiye’de uzun bir süre; sanki laik insanlar, yani “devletin her din ve inanca eşit mesafede durması, ayrıcalık tanımaması gerektiğine inanan insanlar” dindar olamazmış gibi dindarlar-laikler şeklinde yanlış bir karşılaştırma kullanıldı, o kadar çok tekrarlandı ki dünya basını da aynı yanlış karşılaştırmayı bizden aldı. Son zamanlarda bu bırakılmış gibi görünüyor ama yukarıdaki tanımlar hâlâ kullanılıyor. Mesela “AKP’nin Müslüman olması..” gibi bir cümle kullanıldığını görünce insanın aklına “diğer partiler ne, onlar başka bir dinden mi” sorusu geliyor. “Bu kişi mütedeyyin bir aileden” sözünü duyduğunuzda “insanların çoğu mütedeyyin aileden olabilir, size ne” duygusu geliyor. İnsanların veya siyasi partilerin din üzerinden değerlendirilmesi, ayırıma tabi tutulması olacak şey değil, vazgeçelim bu popülist yaklaşımlardan artık!

Devamını Oku

TÜSİAD konuşmayacak da kim konuşacak?

24 Şubat 2012

Türkiye’nin en büyük, en güçlü sivil toplum kuruluşu TÜSİAD, TBMM gündemindeki “İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile ilgili değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi” konusunda bir açıklama yapmış. Özetle “Temel eğitimde öncelik ‘nitelikli bir eğitimin eşitlik çerçevesinde tüm çocuklara sunulması’dır. Demokratikleşme süreciyle iyi eğitimli, çoğulcu, özgürlükçü niteliklere sahip bir topluma ulaşmak hedef olmalıdır. TBMM’ye sunulan teklifin bu hedeflere nasıl hizmet edeceği şüphelidir” diyor.12 yıllık kesintisiz eğitimi 4+4+4 şeklinde bölerek “kesintili” hale getirecek, böylece eğitim sistemini temelinden değiştirecek düzenleme ile ilgili teklif, tüm toplumu ve gelecek kuşakları yakından ilgilendirdiği için sadece TBMM’nin değil, bütün ülkenin gündemindeki en önemli konulardan biri.. Ve “anayasa” veya böyle önemli kanun değişiklikleri konusunda sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinin alınması da zaten tüm demokratik ülkelerde “olmazsa olmaz” görülen bir şarttır. Ama bizde ne oluyor?‘REFERANDUM’DA ÇEKİNGEN’MİŞ!Konuyla ilgili Milli Eğitim Bakanı yerine Sanayi Bakanı Ergin çıkıyor ve diyor ki; “TÜSİAD görüş bildirme konusundaki çekingenliğini üzerinden atmış görünüyor. Anayasa ile ilgili referandum sürecinde daha farklı bir yaklaşım sergilemişlerdi. ‘Biz tarafsız bir kuruluşuz, böyle konularda görüş belirtmeyiz’ demişlerdi. Demek ki görüş belirtilebiliyormuş”.. Bakan Ergin’in sözleri öncelikle bu görüş belirtmeden hoşlanmadığını ortaya koyacak ve referandum sürecindeki baskıyı hatırlatacak nitelikte..Aslına bakarsanız referandum sürecinde sivil toplum kuruluşları ve özellikle “yargı”yla ilgili kuruluşların bazıları “doğru görüşleri ısrarla tekrarlamadıkları ve sonuçta ‘Osman Can ve benzerlerinin’ gerçeklerden uzak yorumlarıyla, TV’lerden beyin yıkama gibi sürekli verilen yanlış bilgilerle toplumun yönlendirilmesine göz yumup, yargının siyasallaşmasına katkıda bulundukları” için sorumludurlar o başka mesele.. Ama gerçekten de Sanayi Bakanı, hiç değinmemesi gerekirken bu karşılaştırmasıyla bize o süreçteki açık baskıları da hatırlatıyor. Mesela TÜSİAD’a Başbakan tarafından söylenen “Bitaraf olan bertaraf olur” sözünü..BERTARAF OLMAKDüşünün, bugüne kadar her iktidar döneminde önemli konulardaki görüşlerini rahatça açıklamış olan bir kuruluş, o süreçte bunu yapması gerekirken yapamıyor ve buna rağmen “yok edilmek” gibi bir tehditle karşı karşıya kalıyor. Artık konuşabilir mi, içindeki işadamlarının karşılaşacağı “zorluklar”, başlarına sarılacak dertler “milyarlarca liralık vergi borçları” çıkarılan örneklerle ortadayken ağzını açabilir mi? Uzun süre TÜSİAD’dan ses çıkmadığı doğrudur ama bu; alaycı sözlerle hatırlatılacak değil, demokrasiye inanan herkesin ciddi üzüntü duyacağı bir konudur.Nitekim böyle baskılara susanlar referandumun sonucunda olanları görünce ve sonunda baskılar kendilerine de gelip dayanınca konuşmaya başlamışlardır. Bu nedenle Sanayi Bakanı veya bir başkası referandum sürecini hatırlatacağına sivil toplum kuruluşlarının bu yasa değişikliği ile ilgili görüşlerini kendileri sorsunlar, sonuçta bu toplum “tek bir parti”nin uygun gördüğü her kanunu, her değişikliği itirazsız kabul etmek zorunda değil, doğrular tartışarak, farklı görüşleri dinleyerek ortaya çıkar!*****Hakan Şükür’ün inadı!TBMM Başkanı Cemil Çiçek, milletvekili Hakan Şükür’ün yüklü maaşlarla TV’de spor yorumculuğu yapması konusunda “olumsuz” görüşünü belirtiyor, “Yasal engel yok görünüyor ama etik olarak yanlıştır. Eğer diğer parlamentolardaki gibi bizde de bir ‘etik kurul’ olsaydı Hakan Şükür o işi yapamazdı”. Meclis’e gitmeyen, halka söz vererek seçildiği ve maaş aldığı halde toplantılara katılmayan Şükür’ün TV yorumculuğu yapmasının, genelde ise milletvekillerinin başka bir işte de çalışmasının (ki hemen hepsi seçilir seçilmez diğer işlerini bırakıyorlar, bugüne kadar da izin verilmedi) yanlışlığını birçok kişi söyledi.ETİK, YASA KADAR ÖNEMLİEleştirilerin arkası kesilmediği gibi bu konuda en yetkili kişi olan TBMM Başkanı da “ısrarın ahlaki olmadığını” açıklıyor ama gelin görün ki Hakan Şükür hâlâ geri adım atmış değil. Bu durumda, “milletin vekili olmak ve bu onurlu görevi hakkıyla yerine getirmek” için namusu ve şerefi üzerine yemin etmiş olan Şükür’e tercihini yapmak düşer. TV’deki teklifi reddedemiyorsa milletvekilliğini bırakması gerekir. Meclis Başkanı “bir milletvekili için etiğin de yasa veya kural kadar önemli olduğunu” ona anlatmak durumundadır. Aynı zamanda bugüne kadar işlerini bırakmış tüm milletvekillerine haksızlık olmaması için de gereklidir bu!*****Yüz nakli doktorları nerede?Bütün tıp camiası “organ nakli” hele de “yüz nakli” ameliyatlarının Türkiye’de yapılabilmesini sağlayacak altyapının hazırlanması için yıllar öncesinden çalışma başlatıldığını ve bunu başlatan üniversite ve doktorları konuşuyor. Başta (milletvekili seçilmesine rağmen şu anda hâlâ “terör örgütü” suçlamasıyla cezaevinde tutulan) dünyaca ünlü cerrah, Prof. Dr. Mehmet Haberal ve Akdeniz Üniversitesi’ni ve Transplant Ünitesi’ni kuran Tuncer Karpuzoğlu olmak üzere bir grup doktor 1980’lerden başlayarak çalışmalar yapmışlar.Yıllar sonra Akdeniz Üniversitesi ve Dr. Ömer Özkan dünya çapında bir başarıya imza atarak ilk yüz naklini gerçekleştirmiş. Oysa gazete ve TV’ler sadece yüz nakli yapılan gencin peşinde.. İşte bu da ancak bizde görülecek bir garip durumdur, bırakın artık hastayı da bu başarıyı 80’lerden bu yana gerçekleştiren tüm doktorları ve Dr. Özkan’ı, Dr. Özlenen Özkan’ı, Dr. Atilla Ramazanoğlu’nu yeterince tanıtın. Gazetecilik budur!

Devamını Oku