İnsan yakıldığında ‘tahrik’ varsa sayılmaz!

22 Mart 2012

İşte aşağıda okuyacağınız anlayış nedeniyledir ki o kadın gazeteci “12 Eylül darbesi”ni de darbeden saymıyor ve hatta bir yandan “henüz iddia halinde” olan bir davadan yargılananları TV’lerden canı nasıl istiyorsa öyle “mahkum” ederken 12 Eylül’e övgüler diziyor. Kendileri son olarak “Sivas Katliamı’nın asıl nedeni”nin Aziz Nesin’in “tahrikleri” olduğunu öne sürmüşler ki herhalde 2000 yılında “33 idam cezası” verilen, 2002’de idam cezası kaldırılınca “33 müebbet hapis”e çevrilen cezaların çıktığı davanın hakimleri bile ağızları hayretten bir karış açık, şaşkınlıkla izliyorlardır durumu..MÜSLÜMAN’SA CEZASIZ KALSIN!Bu “provokatif konuşma ve yazılarıyla” tanınan, cezaevindeki gazeteciler ve herkes için de insaftan nasip almamış şekilde “3 yıl hapis uzun bir zaman değil, bakın AİHM de öyle düşünüyor” diyebilen, bitmemiş dava için AİHM karar verebilirmiş gibi konuşmaktan çekinmeyen hanımın Sivas olayı için söyledikleri “Aziz Nesin’in (ya da bir başkasının) tahriki” ile sınırlı değil.. Yaranmak istediği kesim ve kitlenin nabzına göre şerbetin tam olması için “Olayın hangi şartlarda gerçekleştiği unutuluyor, Müslümanlar hedef gösteriliyor” da demiş. Müslümanlar.. Kastettiğine göre, kendi ifadesiyle “Sivas’ta 35 kişiyi cayır cayır yakanlar Müslüman ve öyle olması bu suçun üzerine gidilmemesini gerektiriyor” demek ki.. O zaman bunca cinayetin işlendiği ülkenin yüzde 98’i Müslüman olduğuna göre hiçbir katilin cezalandırılmaması, hiç kimsenin de onlara “en ağır cezaları” istememesi gerekiyor.Mesela ben kadın cinayetleri ve tüm cinayetlerin suçluları için, çocuk tecavüzcüleri için en hafif cezanın “ağırlaştırılmış müebbet” olması gerektiğine inanıyorum, hiçbir medeni ülkede, hiçbir hukuk devletinde de “30-40 yıl ağır hapis”ten daha hafif ceza göremezsiniz bu suçlara.. Zaman aşımı da yoktur, 50 yıl sonra yakalasalar atarlar içeri, indirim filan da söz konusu olmaz.. Dehşet verici suçları işleyenlerin çoğunluğu Müslüman olduğuna göre, bu durumda örneğin ben ‘o caniler cezalansın, toplum da onlardan korunsun ve adalet yerini bulsun’ dediğim için “Müslümanları hedef göstermiş” mi sayılmalıyım? Bu gazeteci gibilerin hiçbir mantığa uymayan, adaletle de ilgisi olmayan görüşlerine bakılacak olsa öyle..O zaman Hıristiyan çoğunluklu ülkelerde böyle bir suç işlense ve suçluların cezalandırılması, zaman aşımının söz konusu olmaması istense Hıristiyanlar, İsrail’de olsa Yahudiler hedef gösterilmiş kabul edilmeli, yasaya, hukuka, yargıya ne gerek var? İsteyen yaksın, yıksın, serbest kalsın.. Onlar gibi birileri çıksın, “ama tahrik vardı, Hıristiyanları hedef göstermeyin” desin. DİN İSTİSMARININ TA KENDİSİ!İşte bu “kısasa kısas sisteminin, Şeriat yasalarının geçerli olduğu Suudi Arabistan’da, İran’da bile duyamayacağınız anlayış, aslında laikliğin de ne kadar önemli olduğunu, “her konuda dini öne sürme ve siyasi olarak kullanma alışkanlığı” başlatılırsa nerelere varılacağını göstermesi açısından çok önemli bir örnektir. İbret için de tartışılmalıdır!*****BDP kendi ağzıyla söylüyor!Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir Nevruz konuşmasında “Gün gelecek, gerillalar ovaya inecek, gerilla anneleriyle asker anneleri birlikte halay çekecek” demiş.. Şırnak’ta 4 güvenlik görevlisinin PKK’lı teröristler tarafından şehit edildiği, çoğunun yaralandığı çatışmada 26 yaşındaki bir yaralı polisin annesini arayıp “ah anne, vuruldum” dediği gün söylüyor bunları.. Bu mu Nevruz bayramı, o polisleri şehit edenler mi “gerilla”? Neden “gerilla” olduklarını açıklasın Baydemir.. Kimlere gerilla denebileceğini ve PKK’nın bu tarife hangi nedenle uyduğunu açıklasın. Bunu yapması şarttır.BDP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Bilici’nin konuşması ise açıklamaya gerek kalmayacak kadar açık.. İstanbul, Diyarbakır, Van demeden yakıp yıkan, Nevruz öncesini ve gününü cehenneme çeviren gruplara BDP’liler öncülük ederken o devamlı devleti suçluyor, sanki bu olayları toplum görmüyor gibi hepsini devletin üstüne yıkıyor. Belalar, tehditler savuruyor..İTİRAF..Bu kadar lafı sıralarken şaşırmış olmalı ki aynı konuşmada “Özgürlüklerini alana kadar her yerde direneceklerini, geri adım atmayacaklarını” da söyleyiveriyor.. Demek ki Nevruz bahanesiyle ülkede terör estirenlerin amacı da “özerk bölge, Kürt devleti” isteğiyle bağlantılı.. Demek ki “hepsinin kasıtlı olarak” yapıldığını söylemekten bile çekinmiyorlar. Önümüzdeki günlerde Parlamento’da da olay çıkaracaklarını bildirdiklerine göre yakında kimbilir neler göreceğiz.Türkiye bir yandan “geçmiş”e çakılıp kalırken, bir yandan da terörden çekmeye devam edecek.. Ve görünürde bir çözüm de yok.KAYITSIZ-ŞARTSIZ İRADE!BDP Milletvekili Bilici Hükümet’e belalar okuyor ve “Kürt halkının iradesini ne AKP’ye, ne İçişleri Bakanı’na, ne de Bakanlar Kurulu’na teslim etmeyeceğiz” diyor. Hükümet “muhalefet partilerini” kastederek “Milletin iradesini onlara teslim etmeyeceğiz” diyordu, BDP de “Kürt halkının iradesini AKP’ye teslim etmeyeceğini” söylüyor. Millet bu partilere oy verirken tüm iradesini de sadece onlara ve “kayıtsız şartsız” mı veriyor (mesela “gidin terör merör hangi yöntemi kullanırsanız kullanın, kabulümdür” mü diyor), yoksa bu irade hukuk devletlerinde “hukuk sınırları içinde ve devlet organları eliyle” mi kullanılmalıdır, Parlamento’ya gideceklerse ilk oturumda hep beraber bunu konuşmalılar bence!*****Obama hükümetinin sözcüsü mü?Davos toplantısında moderatörlük yapan ABD’li gazeteci David İgnatus Washington Post’taki köşesinde sık sık Beyaz Saray kaynaklı haberler yazdığı için “yandaşlık”la suçlanıyor ve kendisi için “Büyük bir gazeteci mi, Obama Hükümeti’nin sözcüsü mü” tartışması yapılıyormuş. Bunu duyunca bizdeki “Hükümet sözcüsü” gibi çalışan, bırakın “kaynaklı haber yapma”yı TV’lerden bangır bangır propaganda yapan onlarca gazeteciyi düşündüm.ABD’de “bir kişi bile” tartışılıyor, eleştiriliyor, ne garip ülke (!) orası değil mi?

Devamını Oku

Nevruz bayram mıdır, çatışma mı?

21 Mart 2012

Dün “oturduğumuz siteyle ilgili” bir öğle yemeğine davetliydim ve masada Azeri bir avukat da vardı.. Konuşurken konu Nevruz kutlamalarına geldi ve Avukat Muhammed Bey “Azeriler için Nevruz’un ne anlama geldiğini, insanların haftalar öncesinden bu güne bir ‘bereket ve eğlence’ günü olarak nasıl hazırlandığını” anlatmaya başladı. Anlatırken bile yüzü gülüyor, “herkes eğlenir, ateşler yakılır, en güzel bayram yemekleri pişer, en güzel kıyafetler giyilir” derken düşüncesinin bile onu mutlu ettiği görülüyordu.. Bizde özellikle BDP’nin son yıllarda Nevruz’u “sadece Kürtlere özgü” bir gün haline getirdiği ve bırakın bayram havasını tüm ülkede “acaba bu kez nasıl olaylar çıkacak” diye korkuyla beklendiği geldi aklıma ve bunu paylaştım.“Aslında hiç de öyle değil, Azeriler ve İranlılar için de, başka bazı toplumlar için de önemlidir ve her yıl bayram olarak kutlanır. Burada olay çıkması üzücü” dedi.. Beni de akşam yakılacak bir ateşe davet etmeyi unutmadı.. Eve gider gitmez İnternet’ten Nevruz hakkında ne yazdığına baktım.VAN VE HAKKARİ’DE ÇATIŞMALAR“Eski bir İran takvimine göre ‘yeni yılın ve ilkbaharın başlangıç günü’ olduğu kabul edildiğini, İranlılar’ın her yıl tören düzenleyerek, ateş yakıp üstünden atlayarak ve şenliklerle, eğlenceyle yeni bir yılı kutladığı.. Farsça’da ‘yeni gün’ anlamına geldiği, asırlarca ‘bayram’ olarak kabul edildiği.. Şiilerin Nevruz’u ‘Hz. Ali’nin doğum günü’ne indirgediği, oysa İran’la siyasi ve kültürel ilişkisi olan toplumlarda ve bazı Türk boylarında da bayram olarak kutlandığı” ve daha birçok şey anlatılıyor.‘7.2 YIKAMADI, TC’NİN NE HADDİNE..’Bunları okuduktan sonra dün Türkiye’de Nevruz’da neler yapıldığına baktım.. Hatırladığıma göre olay çıkmayan Nevruz’lar da yaşanmıştı ama bu yıl yine İstanbul’da, Diyarbakır’da erken Nevruz kutlamalarında şehirler adeta savaş meydanına çevrildi, yakıldı, yıkıldı.. İstanbul’da sadece Belediye’ye verilen zararın 1.5 milyon lira civarında olduğu, Diyarbakır’da ise yakılan 11 tane baz istasyonu ile GSM şirketlerine 3.7 milyon lira zarar verildiği açıklanıyor.Dün Van’da “BDP mitingine dönen” günde de polisle olaylar çıktı, güvenlik güçleri taşlandı, göz yaşartıcı bomba atılarak, tazyikli su sıkılarak göstericiler dağıtılmaya çalışıldı. Hakkari-Yüksekova’da ise polise ateş açılmış, 3 polis ve bir genç yaralı, 5 kişi gözaltına alınmış.. Van’daki olaylar sırasında göze çarpan bir pankartta ara başlığa aldığım cümle yazıyor; “Bizi 7.2 yıkamadı, TC’nin ne haddine..”ONLARIN MEVCUDİYETİNDE ‘SAVAŞ’..Ve Van’daki olaylar sırasında Ahmet Türk’ün gözüne bir yumruk darbesi alarak yaralandığını da atlamayalım.. Şimdi (PKK’dan farksız değillerse, “Biz siyasi partiyiz” diyorlarsa) BDP’nin “özeleştiri yapma zamanı”dır. Eğer Azerbaycan’da, İran’da, Türkiye’de de “BDP’nin ve provokasyonların olmadığı yerler”de bayram olarak ve bayram gibi kutlanan bir gün, onların mevcudiyetinde “devletle savaş” fırsatına dönüştürülüyorsa, “Bizi 7.2 yıkamadı, TC’nin ne haddine” yazan pankartlara yer veriliyorsa, polise saldırı meşru görülüyor ve yaralamalar oluyorsa Ahmet Türk’ün yaralanmasından da BDP sorumlu sayılır..DEPREMDE YARDIMA KOŞAN TC..Zira çatışma ortamı bir kez yaratıldı mı, şehirler savaş alanına çevrildi mi polislerin yaralandığı gibi siviller de zarar görebilir, sürpriz bir durum değil bu.. Ayrıca o pankartın saçmalığını da, nasıl izin verildiğini de acilen tartışmaları gerekir.. Van’da veya bir başka Doğu-Güneydoğu ilinde deprem olduğunda toplum ve devlet buna “Türk müdür, Kürt müdür” diye bakmıyor. Bu kadar insani ve üstelik kendi vatandaşlarımızın zarar gördüğü bir olayda bakılması mümkün değildir zaten.. Ve yardıma koşan-kurtaran-yaşatan da o devlet, o güvenlik güçleri, o “TC” oluyor. Peki, bu ortadayken böyle bir pankartı hangi akıllı insan yazabilir? Hadi yazılmış diyelim, nasıl göz yumulabilir?AZERİLER KUTLAMAYI GÖSTERİYOREğer dün çıkan olaylara mazeret olarak “Ama polis müdahale etti, kutlamaya izin vermedi” diyeceklerse buna “böyle kutlama olmaz, her Nevruz çatışma korkusuyla yaşanmaz” cevabı verilebilir. Ki Nevruz kutlamasının nasıl olması gerektiğini de en azından Azeriler gösteriyor.. Öte yanda polis bir “kadın hakları” gösterisine, hatta “hayvan hakları” gösterilerine bile müdahale edip izin vermeyebiliyor. Durum böyleyken “bir olay çıkabileceği” havası olan (ve neredeyse her yıl çıkan), siyasi gerilimli bir ortam ın yaratıldığı kalabalık gösterilere karıştı diye çatışma çıkarmak yine kabul edilemez. Kaldı ki burada “taşlı, silahlı saldırılar” söz konusu..BDP Nevruz’ları “bayram” olmaktan çıkarıp “devletle çatışma” fırsatı olarak, terör yaratıp devlete ve özel kuruluşlara maddi-manevi büyük zarar verme fırsatı olarak görmekten vazgeçmek zorundadır. Tabii bu da “özerklik” girişiminin bir parçası değilse, diğer ülkelere mesaj vermek için kullanılmıyorsa, özerklik taleplerini kabul ettirene kadar her fırsat böyle değerlendirilmeyecekse!

Devamını Oku

12 şehit döndü.. Yürek dayanır mı?

19 Mart 2012

Gerçekten Allah bu millete sabır versin, hem de bizim ihtiyacımız “normal sabır” değil, “normal dayanma gücü” değil, “evliya sabrı” gerekiyor.. “Haritada yerini göster” deseniz çoğunluğun büyük ihtimalle gösteremeyeceği bir ülkeye, Afganistan’a gönderilen Türk askerlerinden 12’sinin bir defada kaybedilmesine, evlerine dönmek için gün sayan genç insanların dizi dizi tabutlar içinde gelmesine hangi yürek dayanabilir?Sabah kalkıyorsunuz ve elinize gazeteleri aldığınız andan itibaren gördüğünüz haberlerin hemen tümüyle sinir küpüne dönüyorsunuz.. Başkalarını bilmem, ben sabır sınırımı aşmış durumdayım ve isyan ediyorum artık..Her köşede şiddet ve üzüntü zaten artık “doğal” karşılanır olduğu gibi, bunun “TV dizisinden Meclis’ine kadar” tercih olarak, istenerek, kasten yapılır hale gelmesi de dayanılır gibi değil.. Kimse de durup bir an düşünmüyor, “Kardeşim böyle bir ülkede ben şiddeti reyting veya oy çıkarları için kullanmamalıyım, hiç değilse ‘her fırsatta’ şiddet içeren görüntü vermemeliyim” demiyor. Veryansın.. Benden sonrası tufan anlayışından vazgeçen yok.TÜRK ASKERİ 11 YILDIR AFGANİSTAN’DA!Eh, morali ve sinir sistemi bunca yıl, bunca olmayacak vahşet olayı, bunca terör ve hukuksuzlukla bozulmuş insanların artık “ilgimiz olmayan ülkelerde 12 şehit vermeye” dayanması kolay değil tabii.. Kaldı ki bunlar olmasa bile hiçbir ülkenin dayanması kolay değil.. Afganistan olayında dönüp dolaşıp ABD’nin keyfi için onun planlarına katılıyor olmamız noktasına geliyorum.. ABD önce Rusya’ya karşı Afganistan’daki “Taliban”ı, radikal dinci terör örgütlerini güçlendiriyor ve kullanıyor. Sonra o örgütler “ABD’yi de aşacak ve takmayacak” kadar güçlenip ülkede terör estirmeye başlayınca diğer ülkeleri de dahil ederek kendini kurtarıyor.. 11 Eylül benzeri saldırılar kendi ülkesinde tekrarlanır korkusuyla başkalarını öne sürüyor.Haydi gelsin NATO, gelsin birçok ülkenin güvenlik gücü ve ABD tek başına sorumluluktan kurtulsun ve tehlike altına sürülen de sadece kendi askerleri olmasın.. Muhalefet “Bizim orada hala ne işimiz var” diye sorunca Başbakan Yardımcısı “Bülent Arınç “Biz tek başımıza Robinson gibi bir adada yalnız yaşayan bir devlet değiliz, yükümlülüklerimiz var” demiş. Bu cümlesi NATO’nun müdahil olduğu diğer durumlar için haklı olabilir ama Türkiye 11 yıldır Afganistan’da ve kendisine düşeni bugüne kadar fazlasıyla yapmış durumda..ABD’NİN KEYFİNE GÖRE..Türkiye’nin Kabil Büyükelçisi “Türk askeri Kabil halkı tarafından takdirle karşılanıyor” demiş, başka ne olacaktı ki? “Türk askeri Afgan ordusunu ve polisini yetiştiriyor, orada istenen bir gücüz” demiş, kendi ordumuzun ve polisimizin sorunları bitti de Afganistan’a mı yetişeceğiz? Orada 1800 askerimiz var ve Afganistan’daki diğer uluslar arası güvenlik güçleri arasında Kabil Bölge Komutanlığı’nı “üç dönem üstlenen tek ülke” de Türkiye.. Anında akla “neden diğerleri değil de biz üç dönem yapıyoruz” sorusu gelmiyor mu?ABD’nin Suriye konusunda da “Siz Müslüman ülke olduğunuz için öne çıkmak Türkiye’ye düşer, bu işi siz daha iyi yaparsınız” diye Türkiye’yi öne sürme gayreti gibi orada da “Müslüman olduğunuz için” diyerek mi razı ediyorlar, nasıl oluyor da biz bunu kabul ediyor ve gencecik askerlerimizin hayatını tehlikeye atıyoruz? 25-26 yaşında, ya bir ay sonra evlenecek, ya yeni evlenmiş veya geride bebekler, çocuklar bırakan şehitleri görüp de bu soruları düşünmemek mümkün değil..TSK’nın oradaki görevi Kasım’da sona erecekmiş ama uzatılma ihtimali yine var.. Biz 11 yıldır gerekeni yaptığımıza göre artık askerlerimizin gönderilmemesi sağlanmalıdır. Dünya biraz da zaten hayatını savaştan beter terör tehdidi altında, kanlı saldırılarla binlerce şehit vererek geçiren bir topluma anlayış göstermeyi düşünsün.. Bu milli meselemiz de bir “iktidar-muhalefet çekişmesi”ne asla dönmemelidir, sonunda iktidar-muhalefet herkes yanıyor olaylara!Valilik bu çocuğu babadan almalı!Dün yine dersimiz “şiddet” idi, haberlerin başında şiddet vardı ama biz bu dersten bir türlü “anlamayı, öğrenmeyi, çözmeyi” çıkaramıyoruz maalesef! Dikkat çeken ilk haber “Trabzon’da 9 yaşındaki kız çocuğunu (hem de kendi çocuğu) yerlerde tekmeyle döven, bununla yetinmeyerek kaldırıp yere çarpan baba”.. Ona “baba” diyoruz ama denmemeli, bu acımasız yaratıkların baba olmaya filan hakkı yok..İfade vermek üzere Adliye’ye getirilen küçük Zehra olayı anlatırken gözyaşlarına boğulmuş ve “okuldan geç çıktığım için babam beni biraz hırpaladı. Yanımda arkadaşlarım da vardı” demiş. Bölün sözleri; “okuldan geç çıktığı için”.. “Biraz hırpaladı”.. Ve “yanımda arkadaşlarım da vardı”.. Sadece okuldan geç çıktığı için bu canavarlıkla karşılaşıyor, üstelik arkadaşları bu onur kırıcı ve canını tehlikeye sokan olaya şahit oluyor ama o hala babasını “biraz hırpaladı” diyerek koruyor. Herhalde böyle söylemesini yanında bulunan babaannesi öğretmiştir, yoksa olacak şey değil..NEYİ BEKLİYORSUNUZ Kİ?Trabzon Valisi Recep Kızılcık duyarlı, yerinde bir konuşma yapmış ve “Babası olması durumu değiştirmez, devlet olarak gerekirse çocuğun koruma altına alınması için gerekli işlemleri başlattık” demiş. Şu “gerekirse” lafını hemen çıkarmak lazım, “gerekmiş” zaten, gün gibi ortada gerektiği.. Hukuku, medeniyeti oturtmuş Batı ülkelerinde “8-9 yaşındaki çocukların evde tek başına bırakılması” bile aileden alınması için yeterli sebep sayılıyor, böyle bir durumda asla geri verilmezdi. Valilik daha neyi bekliyor ki, kendi çocuğuna bunu yapabilen adamın onu öldürmesini mi? Kimbilir karısı da neler çekiyor olmalı..12 yaşındaki kendi kızını sözleşmeyle babası yaşındaki adama satan babaya o çocuğun tekrar verilmesi, devlet korumasına alınması gerekirken bunu yapılmaması da hukuken mutlaka “devlete ait suç”tur.. Ama bu yapıldı.. Zehra konusunda benzer bir yanlışa izin verilmemeli ve çocuk mutlaka alınmalıdır, Vali Kızılcık’tan bunu duymayı bekliyoruz.. “Yargı”dan ise o babanın ağır şekilde, bir daha kimseye el kaldıramayacak, tekme atamayacak, yere çarpamayacak şekilde cezalandırıldığını duymayı..2012’de yapın şunları artık, koruyun çocukları!Kadın Bakanlığı neden bu konuya ilgisiz?Çocukların “aile içi ve dışı tecavüzlerle” karşılaşmaması için bu konunun da acilen ele alınması ve Kadın ve Aile Bakanlığı’nın “yayınlarla, TV açıklamalarıyla konuyu gündemde tutması”, suçlulara ağır cezalar verilmesini sağlaması gerekiyor. Şu anda bile kimbilir kaç çocuk bu canavarlıklarla karşı karşıya iken neden hala hiç bir şey duyamıyoruz ve neden kadın kuruluşları bu konularda sessiz anlamak gerçekten mümkün değil!

Devamını Oku

Ergenekon öcüsü her konuda ‘susturma’ için kullanılacak mı?

18 Mart 2012

Bir “darbe olacaktı” iddiası yıllardır toplumu, yargıyı, basını esir almış durumda.. Toplumu esir aldı; çünkü 4-5 yıldır aralıksız olarak “Ergenekon” haberleri, imzasız mektuplar, ıslak-kuru imzalı belgeler, bilgisayar notları, belgelere sözüm ona “sehven” yapılan polis ilaveleri.. Ülkesinde toplumun eğitimine ve sağlığı konusuna hayatını vermiş Türkan Saylan gibi bir sivil toplum abidesinin bile şüpheli haline getirilip terörle ilişkilendirilmesi ve hayatının son günlerinde en çirkin, ona asla yakıştırılamayacak dedikodularla suçlanması (buna rağmen dimdik duruşundan vazgeçmedi o cesur kadın), o dahil birçok saygın insanın evlerinin “PKK teröristine yapılmayan yöntemlerle” aranması ve polisler tarafından itilip kakılarak götürülmesi.. gazetecilerin yazdıkları nedeniyle “terör örgütü üyesi” gösterilmesi, iddialarla cezaevine konmuş insanların “hayatlarındaki en önemli yakınları” ölürken bile son bir konuşma için izin verilmemesi.. Suikast iddiaları, orduya ait araçların ve kozmik odaların aranması, telefon dinlemeleri, en ilgisiz konuşma ve ilişkilerin “terör sorusu” haline getirilmesi.... Bunlar ve benzeri olayları duyarak geçti yaşamın her günü..EN KANLI CİNAYETTEN ÖNEMLİ..Yargıyı esir aldı; çünkü “yargı” deyince akla sadece “Ergenekon soruşturması” geldi, tüm dikkatler yalnız buna kilitlendi. Ve o yıllar içinde duyulan, gündeme gelen hiçbir önemli konu ve en canice olaylar, kadın ve çocuk cinayetleri, çocuklara tecavüz ve işkence, kadın tecavüzleri, 11-13 yaşında çocukların evlendirilip hamile bırakılması aralıksız sürerken bu vahşet bile “darbe ihtimali” iddiaları kadar önemsenmedi, yargı kadın ve çocuklara karşı vahşette “mağdur”ların yanında olmadı, tam aksi yönde kararlar çıktı.Basını esir aldı, çünkü her olay Ergenekon’la ilişkilendirildiği, en ilgisiz konu bile siyasi çıkarlar nedeniyle “ideolojik” hale getirildiği için, “sırf görevini doğru yapmak” adına olayları-gelişmeleri çarpıtmadan yorumlayan veya haber yapan (ve bunu da onlarca yıldır yapmakta olan) gazeteciler, televizyoncular büyük baskı altına alındılar.. Ergenekon’la ilişkilendirilerek tutuklanan gazeteciler “içerde” tutuklu olurken medyanın geriye kalanı “dışarda” tutuk ve tutuklu kaldı.. Siz istediğiniz kadar daha sonra “suçun niteliği değişmiş olabilir, bu nedenle..” gibi anlaşılmaz gerekçelerle içerdekilerden bazılarını bıraksanız da o baskı (sözlü olarak yapılan diğer baskılarla , işten çıkarmalarla, gizli sansürlerle birlikte) ortada durmaktadır.ANNESİ ÖLÜRKEN..Şimdi tabii bu yazdıklarım “bir darbe iddiası varsa soruşturulmasın” demek değildir, ama bu soruşturmadaki abartıyı, bakanların da vurguladığı gibi “hükümlü” değil, “tutuklu” insanları ölmekte olan anaları veya eşleriyle bile son kez görüştürmeyecek, tek kişilik ve kötü şartlardaki hücrelerde tecrit halinde tutacak, mahkum olmadan “yargısız infaz”larla “terörist” etiketi yapıştıracak abartıyı kimse göz ardı edemez. Bu abartıyı fark etmek için sadece “27 Nisan’da verilen muhtıra”yı hatırlamak yeterlidir.. Siyasi demeçlerde, yazılarda, yabancı basının yorumlarında hep “ordu muhtırası” olarak geçen ve sırf o nedenle “ordunun 2000’li yıllarda bile hala darbe isteği içinde olduğu” imajı oluşturan ve insanların (İlker Başbuğ’un bile ) tutuklanması için zemin hazırlayan bu muhtıra soruşturulmazken “iddialar” üzerine insanlara darbeci muamelesi yapılması çelişki değilse nedir?İşte abartıya son örnek; suçu ve cezası henüz kesinleşmediği halde, şu anda mahkum değil, tutuklu olduğu halde, çok önceden başvuru yaptığı halde Dursun Çiçek ’in kanser hastası annesi ölürken son bir kez görmek için ona izin verilmemesi ve “gömmek için” verilmesi de çok acı bir durum değil mi? Daha önce de benzerleri görüldü, bunlar devlete yakışır mı?Balyoz Davası’nda tutuklu 365 sanık “Hilmi Özkök ile Aytaç Yalman”ın tanık olarak dinlenmesini talep ederken ve Aytaç Yalman “Böyle bir iddia varsa en iyi biz biliriz, bize sorulmalı” demişken, konuşacağına söz vermişken onların dinlenmemesi büyük çelişki değil mi? Olaylar bir an önce ortaya çıksın isteniyorsa ve o kadar personelleri sıkıntı içindeyken konuşmamaktaki ısrarları garip değil mi?GÜL, ARINÇ, BABACAN..Medyaya dönelim; Hrant Dink davasıyla ilgili yazan gazeteciler için de, Sivas katliamı sanıklarının “zaman aşımı” öne sürülerek serbest bırakılmasına tepki gösterenler için de, Nedim Şener ile Ahmet Şık’ın tahliyeleri konusunda yorum yapanlar için de “Ergenekon’un bu konularda kamuoyu oluşturmaya çalışması” şeklinde yazılar çıkıyor.. Bu medya üzerine konan nasıl bir baskıdır düşünebiliyor musunuz? Demek ki bu ilişkiyi aklınıza getirmeniz için en ufak bir neden olmayan konularda bile hep “Ergenekon”u düşünmek zorundasınız.. Haksız bir tutuklamayı veya bakanların da artık vurgulamak zorunda kaldıkları “uzun tutuklulukları” siz yazıyorsanız her an okka altına gidebilirsiniz.Peki aynı şeyi “Bu tutuklamalar kamu vicdanını rahatsız ediyor, savcı ve hakimler daha özenli olmalı” diyen Cumhurbaşkanı Gül’e veya Şık ile Şener’e “geçmiş olsun” diyen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a, “Hapishanelerde insanların hayatları kararıyor, tutuklayıp içeri atıyorsunuz. Hapishanelerde 140 bin kişi var, çoğu tutuklu, hükümlü değil” diyen Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’a da söyleyecekler mi?‘SAĞLIĞA ZARARLI’ KONULAR!Çok önemli bir konu bu.. Mesela çıkarılmaya çalışılan ve kesintisiz eğitimi “4+4+4” şeklinde bölecek olan yeni “Eğitim Yasası” ile ilgili yorumlar da, yasa Genel Kurul’a geldiğinde “Ergenekon”la ilişkilendirilirse ne olacak? Komisyon safhasında bile bu konuda farklı düşüncesi olanlar acele “ideolojik tepkiler” sınıfına sokulduğuna göre o da olabilir.. Ben gerçekten sıkıldım artık yahu, içim bayılıyor bunları yazarken.. Çözülmez, içinden çıkılmaz yün yumağı gibi yeminle söylüyorum.Bari medya için “sağlığa zararlı” konuları haftada bir liste halinde açıklasalar da herkes ona göre şekil alsa!*****Kahraman öğretmenler!Diyarbakır’da annesi ve 7 kardeşiyle yaşayan 14 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisine 4 canavar tecavüz etmiş.. Yolda yürürken o çaresiz ve kendilerine karşı koyamayacak çocuğun önünü kesmiş ve zorla kaçırarak saldırmış, sonra da “konuşursan çektiğimiz fotoğrafları ailene ve arkadaşlarına veririz” diye korkutmuşlar. Alçaklığın zirvesi bu olmalı, daha ötesi yok..Akıllı kız bu tehditlere boyun eğmeyerek olanları rehber öğretmene anlatmış. O harika öğretmen E.Y, mağdur öğrenciden şikayetini yazılı olarak alıp müdüre vermiş ve işleme koymasını istemiş.Bunun yapılmadığını görünce “müdürlerin olayı kapatmak istediğini” öne sürerek polise başvurmuş ve tecavüzcülerden 3’ünün yakalanıp tutuklanmasını sağlamış. Olayı kapatmaya çalışan iki müdür hakkında da soruşturma başlatılmış.. Daha önce de “sözleşmeyle satın alınan ve evlenilen kız çocuk” skandalında ve başka olaylarda; E.Y gibi davranan, olayın peşini bırakmayarak korkusuzca suçluları yakalatan öğretmenleri duyduk. Onlar tüm ödülleri ve övgüleri hak ediyorlar, keşke kadın kuruluşları ve Bakanlık onlara en güzel ödülleri verse, biz de ülkeye duyursak..Öte yandan, o suçluların tamamı yakalanmalı ve (ihmali yapan müdürler dahil) hafif cezalarla kurtulmamaları sağlanmalı..Yine kadın kuruluşları ve Kadın Bakanlığı, Adalet Bakanlığı bu konunun takipçisi olmalılar, bundan önemli ne olabilir ki?.. Eğer kadın ve çocuklara karşı bu ortaçağ vahşetinin bitmesini istiyorsak daha önce duyulan olaylarda da, bu olayda da cezaların tam verilmesini sağlamak gerekiyor. Yazık oluyor bu çaresiz çocuklara, telef olmalarına göz yumulmasın artık!

Devamını Oku

Şu ‘üç çocuk’ meselesi ve diğer çocuklar!

16 Mart 2012

Olay yalnızca dün medyada yer alan “2 çocuklu annenin yoksulluk nedeniyle intiharı” değil.. Daha 2 gün önce intiharların da hızla arttığını yazmıştım, bunların çoğu (aralarında daha hayata yeni adım atan, bekar gençler var) işsizlik, borçlarını ödeyememe ve “açlık derecesinde yoksulluk” nedeniyle oluyor..Özellikle de kadınlar, anneler en büyük sıkıntıyı yaşıyor.. Bazıları eşlerinden şiddet gördükleri, dayanılmaz ölçüde dayak yedikleri için boşanmış olmaları ve iş bulacak eğitime de sahip olmamaları nedeniyle “çöpten ekmek toplayarak” çocuklarını doyurmak zorunda kalıyor.. Bunları kaç gazete röportajında içimiz sızlayarak okuyoruz..ACIDAN KURTULMAK İÇİNDün yine “intihar ederken çocuğuna ısınmaları için saç kurutma makinesini veren anne”yle ilgili haberi okurken aklımdan “bakamayacağı halde çocuk doğuran ve buna teşvik edilen” annelerin tümü geldi.. Kömür alacak, yemek malzemesi alacak, oturdukları evin kirasını ödeyecek paraları yok ama çocukları için bunları bulmak zorundalar.. Sonunda işte, çaresizlik, bu acıya daha fazla katlanamama duygusu onlara “kurtuluş”u ölümde aratıyor.Bunları düşünürken baktım CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan da aynı konuyu dile getirmiş.. O da “Her aileye en az 3 çocuk” önerisinin (ki öneriden çok ısrar, baskı haline dönüştü) yanlışlığından söz ediyor.. Aslında herkesin bu noktada hemfikir olmasından başka bir yolun olmadığı bir sorundur bu.. Aynı öneriyi nüfusu az olduğu halde artmayan yani yavaş çoğalan, her çocuğunu kolayca doyurup eğitim sağlayabilen, yoksulu olmayan veya eğer varsa “devletin maaş bağlayarak doyurabildiği” ülkelerde yapabilirsiniz..BORÇLA YAŞAM..Ama Türkiye gibi “bunların tam aksi şatların geçerli olduğu ve çizilen pembe tablolarla gerçeğin birbirini tutmadığı, “cebini kolay dolduran mutlu azınlık” dışında kalan büyük kitlelerin geçim zorluğu yaşadığı, bankalara veya tefecilere gırtlağına kadar borçlanarak yaşamını sürdürdüğü bir ülkede yapmak ve devamlı tekrarlamak büyük bir yanlıştır.İktidar partisinin ve Başbakan’ın bu konudaki eleştirilere kızmak yerine kulak vermesi ve vazgeçmesi doğru olandır. Aksi takdirde maalesef sık sık benzer haberleri duymak ve bu büyük acıları yaşamak zorunda kalacağız.*****Afganistan ve şehitlerimiz!Daha önce üzerinde durduğumuz konulardan biri de bu.. “Türk askerlerinin Afganistan’a, ateşin içine gönderilmemesi gerektiğini” yazdık, söyledik. Dünyanın öbür ucundaki ülkelere ve “nerede büyük sorun ve can tehlikesi varsa oraya” askerlerimizin gönderilmesi de bir başka yanlış.. ABD kendi çıkarlarına göre ülkelerle top gibi oynuyor, işler sarpa sarana kadar birçok şeye göz yumuyor, planlarını uyguluyor, tarafları birbirine karşı kışkırtıyor. Hatta bunu yapmak için gerektiğinde başka ülkeleri piyon olarak kullanıyor. İçinden tek başına çıkamadığında ise dünyayı yardıma çağırıyor.ABD’nin “çıkarı olmadığı takdirde tek adım atmayacağı” apaşikar ortadadır. Türkiye’nin “Füze Kalkanı” da dahil her ülkeler arası sorunda ve her tehlikede “ilk öne sürülenlerden biri” olması ise kabul edilir gibi değil, nitekim Suriye sorununda da “Türkiye’nin öne çıkması”nı teklif ettiğini hatırlayalım. Afganistan’da uçak kazasında 12 askerimizin şehit olmasında bu yanlış kararın etkisi olduğunu yadsımak zor..Zaten PKK terörüyle binlerce askerimiz şehit olmuşken, zaten başımızda kendi büyük sorunlarımız varken bu kararlar kolayca verilmemelidir. Şehit askerlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı ve sabır dilemekten başka elden bir şey gelmiyor. Ama “sabır” da dile kolay, en büyük acıyı “hiç ilgileri olmayan bir ülke” nedeniyle yaşayacaklar!Oradaki sorunun baş aktörü de ABD olduğuna göre; askerlerin tümünü kendisi gönderse olmaz mıydı, yeterli askeri mi yoktu? Bizim onlarca yıldır süren PKK sorunumuzda ne faydasını gördük ki!*****Diğer tutuklu gazeteciler terörist mi?Nedim Şener ve Ahmet Şık önce “terörist” oldukları iddiasıyla tutuklu kaldılar, sonra birden “terörist olmadıklarına” karar verilerek bırakıldılar. Önce “kaçma ve delil karartma şüphesi” olduğu iddia edilirken sonra bunun da olmadığına karar verildi ki serbest kaldılar.Bu durumda hep aynı soru geliyor benim aklıma, nitekim onlar da içerde aynı haksızlıkla tutulan diğer meslektaşlarını dillerinden düşürmüyorlar; Eğer Şener ile Şık kaçmayacaksa (ve kaçmadıklarına göre) Soner Yalçın, Müyesser Yıldız, Tuncay Özkan ve diğer gazeteciler neden israrla cezaevinde tutuluyorlar?Orada “kimler kaçar, kimler kaçmaz” veya “kim delil karartır, kim karartmaz” diye bir test mi yapılıyor? Çocuk tecavüzünden tutuklu olan aylar önce “tutuksuz yargılanmak üzere” bırakılmışken, onun kaçmayacağına, delil karartmayacağına (aileyi ve çocuğu tehditlerle susturmayacağına) bile güvenilmişken bunlara neden güvenilmiyor?Bu kadar çelişki de ancak Türk yargısına özgü bir durum olmalı herhalde!

Devamını Oku

Müslümanlığın tapusu da mı var ?

16 Mart 2012

İstanbul Üniversitesi’nde “Müslüman Gençlik” isimli bir grup “Sivas davasının düşmesini protesto eden” gruba “Ya Müslüman Türkiye, ya hiç” sloganlarıyla ve sopalarla saldırarak 9 öğrenciyi yaralamış, üniversite savaş alanına dönmüş. Polis ise saldıranlar yerine saldırıya uğrayanları gözaltına almış.. Peki mesela polisin “adaleti ayaklar altına alarak” bunu yapması şaşırtıyor mu, hayır artık şaşırtmıyor. Çünkü “adalet” gibi “tarafsız polis”i de mumla arar hale gelmiş bulunuyoruz..Polis ne kadar şaşırtmıyorsa, bir kez daha üniversitelerde başlayan “din eksenli çatışmalar” da şaşırtıcı değil.. Yıllardır bu ülkeyi “din kavgalarına düşmüş ve diktatörlerden zulüm çekmiş, baskı rejiminden kurtulamayan” diğer Müslüman ülkelerden ayıran en önemli özelliğin “laik-demokratik” rejimi olduğunu yazdık. Anlamayan veya siyasi nedenlerle anlamazlıktan gelenlere anlatmaya çalıştık. Ülkelerinde kanlı çatışmalar yaşanan Arap gazetecilerin “Bizde de Türkiye’deki gibi laiklik olsaydı, bunlar olmazdı” dediği konuşmaları aktardık..LAİKLİĞİ TAKDİR ETMEYİNCE..Biz bunları yazdıkça birileri o laik-demokratik rejimi bu ülkeye kazandıran, özgürlüğünü borçlu olduğu kendi atasına; Atatürk’e bile kusur üstüne kusur yakıştırmaktan, gözden düşürmeye, ona olan sevgiyi yok etmeye çalışmaktan çekinmedi. Oysa işte o rejimi çekiştirdiğinizde, “din ile devletin ayrı tutulmasını, toplumda din üzerinden bölünmelerin olmamasını, her din ve inanca aynı saygının gösterilmesini” sağlayan laikliği takdir edemediğinizde, toplumu devletin zirvesinden “dindar gençlik, dindar olmayan gençlik, dindar parti, dindar olmayan parti” gibi gruplara ayırarak veya “onlar içki içtikleri için geç kalkarlar” benzeri suçlamalarla kendiniz böldüğünüzde ortaya mutlaka bu din kavgaları çıkacaktır, ki örnekleri daha önce de görüldü, bu üniversite kavgası örneğiyle de görülüyor.Şimdi bakalım; üniversitede “Müslüman Gençlik” isimli grup “Ya Müslüman Türkiye, ya hiç” diyerek saldırıyor.. Bu toplumun yüzde 95’in üstünde, hatta yüzde 98’inin Müslüman olduğu söylenmiyor mu? O grup ne istiyor bu durumda?TOPLUMU BÖLME GÜNAHI!“Sivas katliamında ölenler için adalet yerini bulsun” diyenler Müslüman değil de bir tek kendileri mi Müslüman? Kim vermiş Müslümanlığın tapusunu onlara veya toplumu-gençleri “dindar veya değil”, “Daha çok Müslüman, daha az Müslüman” diye ayıranlara ya da mezhep üzerinden insan suçlayanlara? Üstelik bunu bir “okul”a veya “sadece başörtüsüne” bağlayanlara? Bu ayırımları yapanlar Kur’ana göre “en büyük günah”ı işlemekte, yalnızca Yaradan’a ait bir görevin kendilerine ait olduğunu iddia etmekte değiller mi? Haydi, din profesörlerine sorsunlar bakalım cevap ne olacak?“Ya Müslüman Türkiye, ya hiç” derken ve bunu Sivas olayı için yaparken, orada yakılan Aleviler’i ve diğerlerini ne yapmış oluyorlar?.. Burada söz konusu olan yalnızca Müslümanlık değil, aslında mezhep kavgasıdır ve işte bunun başlatılmasına bir kez göz yumuldu mu sonrasını önlemek imkansızdır artık, birçok ülkede görülen bir sonuç bu, geleceği okuyor değilim yani..Siyasetçiler, din-inanç-mezhep konularını siyasetten uzak tutmak ve söyledikleri her söze dikkat etmek zorundalar. Büyük çoğunluğu Müslüman bir ülkede “Dindar ve kininin sahibi gençlik” benzeri söylemler, bölünme yaratan ve kışkırtıcı cümleler sonunda ülkeye büyük kötülük haline dönüşebilir, aslına bakarsanız İstanbul Üniversitesi olayıyla bağlantılı olarak bu tartışmanın TV haber programlarında (elde kalanlarda) yapılmasının tam zamanıdır!*****Hakan Şükür konusu Meclis’e ait!Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı; Hakan Şükür’ün Lig TV’de yorumculuk yapmasının “Anayasa ve diğer yasalara göre milletvekilliği ile bağdaşmaz bir durum olmadığına” karar vermiş. “Kamuda değil ama özel sektörde çalışabilir”miş.Başsavcılık sadece yasalarda ne yazdığına bakıyor ve bunu zaten TBMM Başkanı Çiçek söylemiş, Başkanlık’tan yazılı açıklamayla da bildirilmişti. Ama burada “TBMM’ye gitmediği, Genel Kurul’a katılmadığı” ve mazeret bildirdiği gün “TV’de yorumculuk yaptığı”nın ortaya çıkması durumu var. Yani “devlete, millete verdiği sözü tutmazken, oradan aldığı maaşın karşılığını vermezken” özel sektörde çalışıyor ve oradan da büyük kazanç sağlıyor.TBMM Başkanlığı “Başsavcılık” olmadığına ve sadece yasalara bakarak karar veremeyeceğine göre, diğer milletvekillerinden de (Meclis’e gidip görevlerini yapsalar bile) bugüne kadar hep “başka işlerini bırakmaları” istendiğine göre bunun gereğini yapmak onlara düşer. “Yasal olarak engel yok” demek asla yeterli değildir. Bakalım bu konu da “beğenmeyen dama çıksın” misali kapatılacak mı?*****Millet iradesinin tarifi yapılmalı!Bu “millet iradesi” sözü bizde çok kullanılıyor ya, insanın kafasına takılıyor. “Millet iradesini kimseye çiğnetmeyiz” sözü mesela.. Ya da “4+4+4 milletin iradesiyle Meclis’te düzeltildi” sözü.. Her ikisi de “muhalefet partileri, özelikle de Ana Muhalefet” için söylenmiş. Oysa 4+4+4 Meclis Komisyonu’nda kabul edildiği gün MHP de, CHP de “iktidar partisi milletvekilleri salonu tümüyle doldurduğu ve kapılar bile açılamadığı” için Komisyon salonuna bile giremediler, konuşamadılar, oy kullanamadılar bunu da basına açıkladılar.Bırakın oy kullanmayı, en önemli bir eğitim yasası konusunda MHP görüş açıklasa “Tamam işte bakın MHP, yine CHP’nin vagonu oldu” benzeri suçlamalarla karşılaşıyor. CHP yasayı her yönüyle tartışıp, eğitimcilerden görüş alırken “onların tek derdi imam hatipler açılmasın” gibi kısır bir çerçeveye sıkıştırılıyor. Bir kere bu kadar önemli bir yasa herkesin, her partinin söz hakkı olması gereken bir konudur o başka mesele.. Ama (sık sık karşılaştığımız bir durum oldu artık) Meclis’teki partilerin konuyu tartışmasına hatta görüş açıklamasına dahi imkan tanınmayan bir yasa böyle kabul edilirse buna “milli irade” denebilir mi?Milli irade sadece “en çok oyu alan parti” demek midir, halktan oy alarak Meclis’e giren-giremeyen muhalefet partilerini de “milli irade” seçmemiş midir, söz ve oy hakları yok mudur? Artık çok önemli hale gelen bir tartışma konusu da burada, uzmanlar keşke açılasa da iyice anlaşılsa!

Devamını Oku

Şiddet ülkesinin Meclis’inde şiddet!

15 Mart 2012

Bu kez Ankara’da dehşet yaşanmış ve sokak ortasında bir yakınlarının açtığı ateşle iki kişi hayatını kaybetmiş.. Şiddet öyle kol geziyor ki ülkede, sadece insanlar değil zavallı hayvanlar da nasibini alıyor, onlar da vahşi ve kafadan hasta insanlar (yaratık demek daha doğru) tarafından tekmelerle, sopalarla dövülerek sakat bırakılıyor veya ölüyorlar. Hemen her gün tanıdığım veterinerlere uğrayarak oradaki sakatlanmış hayvanlara sevgi vermeye, yaşadıkları dehşeti unutturmaya çalışıyorum.Onların halini gördükçe, acı acı inlemelerini duydukça bir nefret duygusu kaplıyor içimi, insan denen canlı nasıl bu kadar acımasız olabilir, şiddetten beslenebilir ve çaresiz hayvanlara bile işkence yapabilir? Tek tesellim yeni kuşakta, bugünün çocuklarında hayvan sevgisinin ve acıma duygusunun “büyüklerine kıyasla” çok daha fazla olması.. Yine ailesinde şiddet olanlar, acımasız ana babalar tarafından yetiştirilenler arasında onlara benzeyenler olsa da genelde daha insaflı çocuklar..SUÇ HIZLA ARTTIGazetelerde, TV’lerde cinayet, tecavüz, intihar haberleri gün geçtikçe azalmıyor, artıyor.. Biz “Avrupa’ya ait olduğumuzu, çağdaşlaştığımızı” iddia ettikçe daha çok şiddet, daha çok ihmalden-umursamazlıktan doğan ölümler duyuluyor. Ve diğer tarafta Meclis’teki partiler bu konu; milletin can güvenliği sanki hiç önemli değilmiş gibi günleri, haftaları, ayları tribünlere oynayarak veya hangi sorun varsa onunla ilgili kavgalarla tüketip duruyorlar. Bırakın önlem almayı ve örneğin “ağır yaptırımlar getirecek yasalar” çıkararak toplumu suçtan-suçlulardan temizlemeyi, suçluları koruyup mağdurları cezalandırılan bu sistemi her şeyden önce değiştirmeye çalışmayı, kendileri de Meclis’te şiddet örnekleri vermekte yarışıyorlar.DÜELLO EKSİK..Bir yasa konusunda anlaşmazlık çıktıysa artık “Bu iş sokakta halledi-lir”den, “Anlayacağınız dilde konuşuruz”a, “Biz kavga edersek adam gibi ederiz”den ağız dolusu küfürlere kadar her tür sokak dilini duymak da “doğal” hale geldi.. Hepsi bu kadar değil tabii, gırtlak gırtlağa birbirlerine girmeleri, hastanelik olana kadar kavga etmeleri de doğal.. Hani bir tek “düello”ya davet eksik kaldı ki bu gidişle yakında onu da yaşayabiliriz.Şimdi vatandaşın, toplumun “biz sizi bunun için mi seçtik, vereceğiniz örnek bu mudur” demeye hakkı yok mu? Mesela “Çocuklarımızın iyi eğitimi için yapıyoruz” dedikleri yasalar tartışılırken çocuklara bu kötü örnekleri sunmaları nasıl bir çelişkidir, o çocuklar bunu sorsa ne cevap verecekler?TBMM’deki bütün milletvekilleri ve bütün liderler bu çirkin kavgaları, birbirlerini sürekli aşağılamayı, halkın gözünde kötülemek için olayları çarpıtmayı, küfürü bir yana bırakmak ve toparlanmak zorundalar.. Kırk yılda bir olsa bile medeni bir ülkeye yakışmayacak görüntüleri her gün, her dakika toplumun gözüne sokarak ettikleri yemine bile saygısızlık ediyorlar. Aynı üslubu, hakareti, şiddeti başta gençler olmak üzere bir çok insan alıyor, daha da kötüsüyle ertesi gün ortaya çıkıyor.Yani toplumda hızla artan şiddet olaylarının bir nedeni, bir sorumlusu da siyasetçilerdir, bunu bilsinler!*****Sözel şiddetin sonu gerçek şiddet!Son zamanlarda okul, iş, maddi sıkıntı nedeniyle ya da başka nedenlerle intihar eden gençleri de sık duyuyoruz.. Zaten ülkede olup bitenler yeterince moral bozucu, üstüne başka sıkıntılar eklenince gençler mücadele edemez hale gelebiliyor. Ailelerin çocuklarıyla (kaç yaşında olurlarsa olsunlar) kavga etmek, şiddetli tartışmalar yaşamak yerine “sakince tartışmayı ve ne şart altında olursa olsun ümit veren konuşmalar yapmayı” tercih etmesi gerekir. Daha deneyimli ve olgun olan taraf anne babalar olduğuna göre “sorunu çözmek” de onlara düşer.Sonradan ömür boyu üzüleceğinize zamanında “doğru” hareket etmeye özen göstermek lazım.. Gençlere “sözel şiddet” uygulamaktan kaçının.. Bunları aslında TV’lerden psikologlar açıklamalı ama “zayıflama” konusu kadar bile önem verilmiyor, garip değil mi bu?*****Kaybolan yıllar!Nedim Şener TV’de yaptığı ve “Silivri’de insana ait hiçbir şey yok. Her şey insanı çürütmek üzere kurulmuş” dediği konuşmasında “Tuncay Özkan cezaevine girdiğinde kızının 16 yaşında, şimdi ise 19 yaşında olduğunu, bunun toplum vicdanındaki yarayı büyüttüğünü, Müyesser Yıldız’ın da tecritten farksız yaşatıldığını, tutuklamaların sadece tutuklanana değil, ailelere yapılan bir saldırı olduğunu” söyledi.. Özkan da hala küçücük bir hücrede tutuluyor.Oda TV davasında tahliye olan diğer gazetecilerden Coşkun Musluk ve Muhammed Çakır ise “Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’la yaşadıkları 10 tecrit günü”nü anlatmış. “Mezarlık gibi olduğunu ve o mezarlarda yalnızlığı paylaştıklarını” söylüyorlar. Şimdi Gazeteci ve Milletvekili Mustafa Balbay o mezarlıkta yine yalnız kaldı. Verilen yemeklerin kötülüğü de anlatılanlar arasında..İnsanın aklına şu soru geliyor; “AB’nin gözü üstünde” diye PKK lideri Öcalan’a en iyi şartlar sağlanır, her rahatı düşünülürken gazetecilerin ve “kanıtlanmamış bir soruşturma nedeniyle içeri tıkılmış” onca insanın şartları neden bu kadar kötü? Gerçek teröriste “siyasi tutuklu” muamelesi yapılır, devlet ayağına gönderilir, Habur’dan gelenler serbest bırakılırken neden onlar tutuksuz yargılanmıyor veya en azından iyi muamele göremiyor?Her konuda çok soru var ama en acil cevap bunlara gerekiyor doğrusu, “milli iradenin vicdanı” vicdanı açısından..

Devamını Oku

Yabancı gazetecilerden ‘anlayana’ insanlık dersi!

13 Mart 2012

Türkiye resmen kargaşanın, üzüntünün, haksızlığın-hukuksuzluğun merkezi haline geldi, olaylara bakıyorsunuz hepsini yazmak, hepsini konuşmak gerekli ama buna ne gazete sayfaları yeterli, ne de ekranlar müsait.. Özellikle ekranlardan halkın gerçekleri öğrenmesi mümkün değil.. Oralarda kalabilen tek tük gerçek gazetecinin yapmaya çalıştığı “ilkeli ve dürüst gazetecilik” dışında hemen hepsi tek ses halinde gerçeklere başka kıyafetler giydirmekle meşgul..ÇADIRDA YANAN İŞÇİLERİstanbul Esenyurt’ta AVM inşaatında çalışan 11 işçinin yanarak ölmesi dayanılır bir acı değil.. Daha “yaşadıkları derme çatma, yoksul odasında yanarak ölen gencecik işçilere” üzüntümüz geçmeden benzerini ve bu kez “kasıtlı” denecek kadar acımasız şekilde plastik çadırlarda kalmaları sağlanarak ve bu nedenle yanarak öldüklerini duyuyoruz. Kara kışın ortasında o çadırlarda elektrikli ısıtıcılarla ısınmaya çalışıyorlar, üstelik çadırların tek kapısı var ve kaçıp kurtulmaları mümkün değil.. Böyle bir ilkellik sonucundaki felakete hep birlikte yanıyoruz ama elden ne gelir? Onları kim geri getirebilir?Sorumlular cezalandırılacak ümidi var mı, hiç değilse “adalet yerini bulur” diyebiliyor muyuz, onu da diyemiyoruz. Van depremi sonrasında çadırda çıkan yangında kaybedilen bebeği hatırlıyorum şimdi, onun sorumlusu ceza aldı mı sanmıyorum.. Ve aynı tehlike hala çadırda kalanların hepsi için mevcut.SİVAS OLAYINDA ZAMAN AŞIMISivas’ta 33’ü aydın, yazar, sanatçı olmak üzere 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayın zaman aşımına uğratılması bir başka felaket..Bu da “hukuk felaketi”.. Sanki bu kadar çok sayıda insanı yok eden bir insanlık suçunda “yapanlar kamu görevlisi değil, sivil oldukları için zaman aşımına uğradı” gibi anlamsız bir gerekçe olabilirmiş, bu “kabul edilebilir” bir neden sayılabilirmiş, dünyanın bir başka hukuk devletinde görülebilirmiş gibi davayı zaman aşımına uğratarak suçlular kurtarılıyor. Ki bu ülkede gaztecisinden milletvekiline kadar “suçu belli olmayan” ve kimseye zarar vermemiş yüzlerce insan iddialarla cezaevindedir.Bu da yetmiyor, olayı protesto edenler polis tarafından kan revan içinde bırakılıyor.Artık bunların yanında Meclis’te yaratılan “eğitim yasası” felaketine dokunacak hal mi kalır?ŞENER VE ŞIK!Hiç değilse sevinecek tek bir gelişme gördük, Ergenekon soruşturması kapsamında denerek tutuklanmış olan 4 gazeteci serbest bırakıldı. Öncelikle onlara içtenlikle ‘geçmiş olsun’ diyorum, umarım o zor günleri unutabilirler.. Ahmet Şık “Bu komployu kuran ve yürütenler de bir gün bu cezaevine girecekler” derken Nedim Şener de cezaevinde kendisini en çok üzen şeyi açıklamış. Diyor ki; “Betonun içine gömülüyorsunuz, gazetecilerin meslektaşları ise üzerlerine beton dökmeye devam ediyorlar. Kendinizi savunamıyorsunuz ve sürekli infaz yapılmaya çalışılıyor”..Gerçeğin ta kendisinden söz etmiyor mu Nedim Şener? Daha onlara ve diğer tutuklu gazetecilere atfedilen “terör örgütü üyesi” suçunun delili filan ortaya konmadan onları “terörist” ilan eden, “içerde gazetecilikten tutuklu tek kişi yok, onlar terör, tecavüz, banka soygunculuğu gibi suçlardan içerde” diyen ve diğer ülkeleri bile buna iknaya çalışan siyasetçilere destek olsun diye kendi meslektaşları TV’lerden, gazete köşelerinden dolmuş çığırtkanları gibi, isteri hastaları gibi bas bas bağırarak ve benzer şeyleri tekrarlayarak yargısız infaz yapmadılar mı? Bugün hala devam etmekte değiller mi?IPI ASLANLAR GİBİ..Onlar bunu yaparken dünyanın her ülkesinden gazeteciler, uluslar arası basın kuruluşu IPI öncülüğünde “tutuklu Türk gazetecilerin serbest bırakılması, basın özgürlüğüne saygı gösterilmesi” için imza kampanyaları başlatmışlardı. Türkiye’de duruşmalara az sayıda gazeteci katılırken, onlar binlerce kilometre öteden gelip duruşmaları dikkatle izlediler ve yazdılar. Avrupa Parlamentosu milletvekilleri de aynı şekilde..Ve 4 gazetecinin serbest bırakılmasından sonra IPI Direktörü Alison Mc Kenzie yaptığı açıklamada “Türkiye’de hala hapiste çok gazeteci var, onlar da özgür olmalı. Türkiye’de dünyanın her ülkesinden çok gazeteci hapiste, hepsi mi terörist” dedi. Haydi şimdi dolmuş çığırtkanları TV’lere çıkıp bu sözü ve şu soruyu tartışsınlar; hepsi mi terörist, hangileri tecavüzcü, hangileri banka soyduğu için orada tutuluyor? Her şeyi hakimden, savcıdan, mahkeme kararlarından önce ve daha iyi (!) bildiklerine göre “halkı aldatırken” bunları da açıklamak zorundalar!TUTUKSUZ YARGILAMA!Başbakan Erdoğan, gazetecilerin serbest bırakılması ile ilgili soruya “Hayırlı olsun, tutuksuz yargılamaları zaten devam edecek” cevabını verdi. “Ben bu davanın savcısıyım” dediği için sormak isterim, madem ki tutuksuz yargılama mümkündür, diğerleri, örneğin diğer gazeteciler neden tutuksuz yargılanmıyor, onlar neden içerde?Bu insanlara “Evlatlarının elinden tutup okula götürme”yi en büyük hayalleri yapacak bir ceza “suçlu oldukları yıllardır ortaya çıkarılamadığına göre” neden veriliyor? Bir gün bile olsa haksız yere özgürlüklerin gaspedilmesinden büyük hukuksuzluk olabilir mi?İnsanın kendi ülkesinde adaleti araması, hangi köşeye, hangi olaya baksa sorumsuzluk, yalan, iftira ve hukuksuzluk görmesi çok acı, çok!

Devamını Oku