Bir yandan Balyoz Davası olarak bilinen davayla ilgili duruşmalar devam ederken bir yandan da bu davadan yargılanan “orgeneral, korgeneral, koramiral, tuğamiral, tuğgeneral”lerden başlayıp “albay, yarbay”lara inen rütbeli askerlerden yüzlerce imzalı açıklamalar geliyor. İddianamedeki iddiaları tek tek alıp “onları çürütecek bilgiler” veren açıklamalar bunlar..Birkaç gün önce gelen son “çok imzalı” yazı Hava Orgeneral Bilgin Balanlı tarafından kaleme alınmış. “Bugüne kadar adaletin tecelli edeceğinden endişe etmeyerek asker metaneti içinde bekledik... Gelinen aşamada kamuoyunu ve sizleri doğru olarak bilgilendirmenin gerektiğine inanarak bu mektubu yazma ihtiyacı hissediyoruz” cümlelerinin de bulunduğu açıklamadan bazı bölümleri olduğu gibi alıp sizinle paylaşmak istiyorum:“İki buçuk gün süren seminer süresince katılımcılar tarafından yapılan tüm sunumlar ve konuşmalar Ordu Komutanı’nın emriyle kayıt altına alınmış, CD ve kaset olarak Ordu Karargahı’nda saklanmıştır. Bu kayıtlar yıllar sonra bazı işbirlikçiler tarafından Karargah dışına sızdırılmıştır.Bugün seminere katılan toplam 162 kişiden sadece 51’i sanık olarak yargılanmaktadır. Eğer seminer iddia edildiği gibi ‘bir darbe planının denendiği’ seminer olsaydı diğer katılımcıların da iddianamede yer alması gerekirdi. Davada yargılanan 365 sanıktan 314’ü ise seminere kesinlikle katılmamıştır. (...)İçeriği sahte herhangi bir yazının bilgisayarda üretilmesi ve üst veri bilgilerinin herhangi bir kişi adına tanzimi her zaman mümkündür. Bu davada art niyetli kişiler veya gruplarca yapılan sahtekarlık işte budur. Birileri, 2008 yılı sonrasında, bir bilgisayarda 1’inci Ordu Plan Semineri kayıtlarından istifade ederek sahte planlar düzenlemiş, üst veri bilgilerini ‘tasfiye etmek istediği subayların adına’ tanzim etmiş, oluşturma ve son kayıt zamanlarına 2003 yılını yazmak suretiyle, suçlama ve tutuklamaya dayanak teşkil eden dijital verileri üretmiştir.”CAMİ BOMBALAMA OLAYINDA ‘SOKAKLAR’Devam ediyor: “Üst veri bilgilerindeki sahtekarlıklar, sorgulamalarında, sanıklar ve avukatları tarafından hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde açık ve net olarak ortaya konmuş, ayrıca bunların “2007 yılında piyasaya sürülen bilgisayar programı” ile oluşturulduğu tarafsız bilirkişi raporları ile de teyit edilmiştir.Örneğin sözde ‘cami bombalamak’ için 2003 yılında yapılan keşif raporlarında adı geçen bazı cadde ve sokak isimlerinin 2006 yılında verildiğini gösteren İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin resmi yazısından bilginiz var mı?Aksaz’da gizli toplantıda olduğu iddia edilen amirallerin o zaman diliminde ‘yabancı bir limanda’ olması... Sözde ‘gözaltına alınacak personel’ isimlerinden oluşan listedeki üniversite öğrencilerinden bir kısmının o tarihte henüz ortaöğretim çağında bulunması... Bazı kurumlarda gösterilen personelin ise ‘o kurumlara 2006 yılından sonra girmiş’ olduklarının resmen tespit edilmesi... Ya da sözde darbe hazırlığı için görev yapan gemilerin aslında o tarihte ‘tersanede bakımda’ olması gibi daha nice sahtekarlıkları resmi duruşma kayıtlarında, davayla ilgili internet sitelerinde bulabilirsiniz.2008 yılından sonraki bir tarihte 2003’e aitmiş gibi bir plan hazırlamak birçok yalanı bir araya getirmeyi gerektirdiğinden sahtekarlar tarafından yaratılan sözde planlarda ve yazışmalarda 1500’ün üzerinde hata yapılmıştır”.Daha birçok şey anlatılıyor ve yazı “Gelecekte, Türkiye’nin şu anda yaşadığı olaylar ve gerçekler bütün açıklığıyla ortaya çıktığında, gerçeğin yanında yer almanın onuru ile yaşamanın hepimize daha çok yakışacağını düşünmekteyiz” diyerek bitiyor. Tabii ki burada anlatılanların doğruluğu ancak yargı kararını verdiği zaman ortaya çıkacak, şu an tam olarak emin değiliz. Ama diyelim ki bu davada ve “darbe hazırlığı iddialarıyla tutuklanan diğer insanların davaları”nda bu tür fahiş yanlışların en azından bir kısmı doğru çıktı, yargı o insanlara “mahkum olmadıkları halde” yıllar boyunca mahkum gibi tutukluluk yaşatmanın, hayatlarından “aileleriyle geçirecekleri” yılları çalmanın, işlerine engel olup, onurlarıyla oynamanın hesabını nasıl verecek?Başa dönelim; gerçekten aklıma takıldı, neden bu seminere katılan 162 kişiden sadece 51’i sanık olarak yargılanıyor, iddiaya göre seminer değil de “darbe planı provası” ise dedikleri gibi hepsinin yargılanması gerekmez miydi? Keşke bu “çok önemli soru”nun cevabını topluma verseler!*****Arabanızda saklanan yavrular var!Levent’teki Veterinerium’da Dr. İlknur Hanım’la “sokak hayvanlarının çektiklerini, karşılaştıkları işkenceleri, sürat meraklısı dikkatsiz ve sorumsuz sürücülerin arabalarıyla çarpmalarını” filan konuşurken başka bir sorunu hatırlattı; araba motorlarına giren kediler .. Özellikle de “sadece saklanıp korunmak için yer arayan yavrular”..Eğer araç sahibi fark etmez de motoru çalıştırırsa bu yavrular parçalanıyorlarmış. Veterinerlere fark edilip de ölmeden yetiştirilen ama çok kötü durumda hayvanlar geliyormuş ki bazılarını ben de gördüm.. “Eğer binmeden önce arabayı sadece sallasalar, kapıları açıp kapatsalar bile hayvanlar kaçar” diyor. Kışın soğuk havalarda ısınmak için motorlara saklandıklarını ve bakmak gerektiğini yazmıştım ama meğer mesele sadece soğuk hava değilmiş, diğer hayvanlardan veya insanlardan korkunca da saklanıyorlarmış.Lütfen araçlarınıza binmeden bir göz gezdirin ve aracı sarsın, üç dakikanızı alır ama o sevimli yavrucukların hayatını kurtarabilirsiniz.
Tabii buna “Evren ve Darbesini sevenler, koruyanlar kulübü” de denebilir.. “12 Eylül ile mimarı Kenan Evren”in yargılanması başlayınca ve binlerce kişi buna destek verip, yüzlerce kişi ve kurum “davaya müdahil” olunca ortaya çıktılar ve başladılar “destekleyen veya müdahil olanlar”a verip veriştirmeye..Türkiye’de anlaşılamayan noktalardan biri de budur zaten; kendin beğenmiyorsan bunu ve nedenlerini yazar, söyler geçersin değil mi? Hayır, bu beyler (çoğu öyle) kendi görüşleriyle ilgilenmekten çok diğerlerine saydırmakla ya da kendi zekalarını pek parlak bulup aşağılamaya çalışmakla filan meşguller.. Neymiş efendim; darbe değil, Evren yargılanıyormuş, 100 yaşında adam yargılanıp da ne olacakmış, bir koro bunu alkışlıyormuş, 12 Eylül döneminde birbirini öldürenler bile şimdi aynı safa geçmiş vs.vs..BUNA DA DEMOKRASİ Mİ DİYECEKSİNİZ?Tamam, diyelim ki gerçekten pek parlak zekalarınız, pek derin bilgi birikiminiz vardır, diğer meslektaşlarınıza saydırmayı da seviyorsunuz.. Diyelim ki söyledikleriniz de doğru, peki bu kadar utanç verici, milyonlarca mağdur yaratmış, yüzlerce cana mal olmuş, Türkiye tarihinin en büyük darbelerinden biri konusunda herkes sizin o parlak görüşlerinizi paylaşmak zorunda mı? Bu nasıl demokrasi anlayışıdır ki böyle bir beklentiniz olabiliyor?YARGILAMA DOĞRU YAPILACAK MI?Şurası doğru, bu yargılamanın düzgün şekilde yapılacağına (yargı bağımsız olmadığı için), doğru kararlar çıkacağına, darbe ve darbecilerle birlikte “12 Eylül öncesindeki şartları” oluşturanların, bugün rahatça “darbe değil, ‘iddiaları’ üzerine bile tutuklanmış insanları darbeci, terörist diye suçlamalarına rağmen” ama kendileri örneğin 12 Eylül döneminin önemli bürokratı olanların da hesap vereceğine inanmayan çok kişi var.. Haklı oldukları; “o iddialarla” yüzlerce kişi hapse tıkılmışken “mahkemenin Evren ve Şahinkaya için tutuklama talebini reddetmesiyle” ortaya çıkıyor.ŞÜPHE YARATAN DİĞER NEDEN..Ayrıca “darbeler yargılanıyor” diye ortalık inletilirken, gerektiği her anda, mesela seçim öncesinde siyasi kişiler (ve yabancı medya) tarafından “muhtıra” olarak kullanılan kapı gibi “27 Nisan muhtırası”nı ve yazan Paşa’yı kimseciklerin ağzına almıyor olması da 12 Eylül yargılamasındaki samimiyeti şüpheli hale getiren bir başka nedendir. Bunun neden aynı kapsamda soruşturulmadığının açıklaması var mı? Halka bu açıklanmalı değil mi? “O muhtıra değildi” diye konuyu kapatmak olacak iş mi?DEVLETTE HAREM-SELAMLIKDün Mardin Artuklu Üniversitesi’nde “Said’i Nursi Sempozyumu” yapılmış. İlk defa bir devlet üniversitesinin çatısı altında “harem-selamlık” oturma düzeniyle.. Eh din-inanç ko nuları bir kez devlet sisteminde egemen hale getirildi mi artık hiçbir şeye şaşırmayacaksınız. Derslere imam da girer, harem-selamlık düzeni okullara da iner, olur bunlar, bir bakarsınız sıradanlaşmış, alışmışsınız.. Sempozyuma katılan Gaziantep Gazikent Üniversitesi Rektörü İbrahim Özdemir de “27 Mayıs’a kadar tüm darbelerden hesap soralım” demiş ama orada da 27 Nisan’dan bahis yok.. Hep unutuluyor.Bütün bunlara rağmen.. 12 Eylül’ün yargılanması öncelikle o darbenin veya diğerlerinin mağduru olmuş kişileri, sonra da isteyen herkesi memnun eder, isteyen müdahil olur, kimsenin de bir şey söylemeye, gruplar halinde “gerçek bir darbeciyi korumak” için onlara saldırmaya hakkı yoktur. Neymiş efendim; “Evren olanlara çok üzülüyor”muş.. Geç oldu biraz, yarattıkları mağdurlar ve aileleri de 32 yıldır çok üzüldüler, bazılarının üzülecek vakti bile olmadan göçtü gitti.. Yufka yürekliliğin bile yeri ve zamanı vardır, darbe yapmayanlar içerdeyken aleni bir darbeciye yufka yüreklilik komiktir. Kendisi olmadan, gıyabında mahkum edilmesi bile yeterli!*****O asker ailelerine ne diyeceğiz?Daha önce yazdım biliyorsunuz; ‘İran veya Suriye ama ABD bizi mutlaka bir savaşa itecek’ dedim. ABD’li yazarların bile “Suriye ile savaşa girme kararı Türkiye için intihar demek olur, Amerika kendi çıkarı için Türkiye’yi buna zorluyor” dediğini ve bunun İran TV’sinde yayınladığını yazdım. İran’ı kızdıracak gelişmeler olduğu takdirde Başbakan Erdoğan’a İran’da gösterilen saygıdan eser kalmayacağını, Ahmedinejad’ın gülümsemesine güvenilmeyeceğini yazdım.Ve bir de “füze kalkanı” Malatya’ya konmuş ve radar aktif hale getirilmişse artık İran’ın lafla ikna olmayacağını anlattım. Şimdi Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz “Suriye için her duruma hazırlıklı olmalıyız” diyor. İran’dan siyasetçiler hem “Türkiye’yi emperyalizmin taşeronu”olmakla suçluyor ve “asıl siz dürüst değilsiniz” diyor. Hem de “Erdoğan sürekli füze kalkanının İran için tehdit olmadığını belirtiyor. Oysa füze kalkanı İran’a karşı kurulmuştur” diyorlar. Ortalık iyice kızışmış vaziyette..Ben haftalardır hep ABD’nin bizi öyle ya da böyle bu iki ülkeyle savaşa iteceğinden korkuyordum, zira bu konuyu aylar öncesinden planladıklarına inanıyorum. Tek umudum Hükümet’in bu büyük hataya düşmemesi.. Asıl soru şu; terör şehidi analarının feryatları sürerken “Suriye’ye gönderilecek askerler”in analarına ne denecek? “Biz böyle uygun gördük, hadi Allah kavuştursun” mu?*****Kaza mı, cehalet mi?Maden göçüklerinde hayatını kaybeden madenciler için de, hızlı tren faciası için de “takdir-i ilahi” deyip geçiyor ve her “ihmalden doğan faciada” kendimizi böyle rahatlatıyoruz. İyi ama ilahi takdir neden bu tür olayları Batı ülkelerine hiç vermiyor ve hep bizde oluyor, bu soruyu hiç sormayacak mıyız?Zonguldak’taki 61 yıllık köprünün yıkılmasından önce bu köprünün sağlam olmadığı biliniyormuş ama önlem alınmadığı için yine kaç kişi hayatını kaybetti. Aynı şekilde Erzurum’da göletin ortasında bulunan elektrik direğindeki arızayı gidermek için deniz bisikletiyle yola çıkan gencecik beş işçinin ölümü de büyük bir ihmal sonucu.. Ve sonra sorumlular çıkıp “Hata yapmışlar, deniz bisikletiyle gitmemeleri lazımdı” açıklaması yapıyor. Deniz bisikleti yerine kullanmaları gereken araç neydi peki? Bu araç onlara gösterildi, ne yapacakları öğretildi de mi yapmadılar?Toplum bu acı olayların hesabını sormadıkça, ilgili kişi ve kurumlardan, bakanlıklardan o hesap istenmedikçe bu acılar bitmeyecek. Beklenen büyük İstanbul depremi için bile gerekenler hala yapılmadı, daha ne konuşuyoruz ki?
Prof. Celal Şengör, büyük çoğunluğun tam aksine Ahmet Hakan’a yazdığı mektupta “Evren ve Şahinkaya lehine davada müdahil olmak istediğini” belirtmiş. Buna gerekçe olarak da “12 Eylül öncesinde İstanbul’da neredeyse günde 20 kişinin öldürüldüğünü, okulların kapısında jandarmanın nöbet tuttuğunu ve hatta enflasyonu, cenazelerde bile birbirine sırtını dönen liderleri” göstermiş. 12 Eylül günü herkesin büyük rahatlama yaşadığını anlatmış.Tabii müdahil olmak istiyorsa bunu sessizce de yapabilirdi ama en büyük gazetenin, çok okunan bir yazarına açıklayarak düşüncesini milyonların duymasını istiyor belli ki.. Oysa söylediklerinde çok farklı bir şey yok, bugüne kadar “12 Eylül darbesine arka çıkan, hatta övgüler dizen” Nazlı Ilıcak ve onun gibi düşünenlerin öne sürdüğü “bir darbeye mazeret”ten başka bir şey değil.DARBE TEMİZE ÇIKARILAMAZ!Bir yanda “olmamış”, “hazırlandığı ihtimali” bile yıllardır “kesin kanıtlarla” ortaya konamayan bir darbe soruşturmasında tutuklanan yüzlerce insanı, gazetecileri “darbecidirler, teröristtirler” diye TV’lerde, gazetelerde etiketlemekten çekinilmeyen, o uzun ve ağır tutukluluk süresi içinde yaşamını kaybeden veya eşi-annesi gibi en yakınları ölürken yanında bulunmalarına bile izin verilmeyen bir acı tablo yaşanıyor. Ve öte yanda bu tabloya destek verenler “12 Eylül gibi tarihin yüz karası, 27 Mayıs’la birlikte en önemli darbe”sini temize çıkarmaya çalışıyor.. Bu darbeyi hiç kimse temize çıkaramaz..Prof Şengör’ün kişisel “Evren’e destek mazeret”ine dönecek olursak, onu yukarıda söz ettiğim gruptan ayrı tutarak, o gruba yıllardır verdiğim cevabı tekrarlayacağım; Bir darbe yapılmasına veya “şiddet yoluyla sonuç almaya” karar verilmişse (ki dünyadaki dikta rejimlerine baktığımızda bu darbe her zaman ordu darbesi de olmayabiliyor) o darbeyi “kabul edilir” kılacak şartları olgunlaştırmak, hele de işin içinde ülkeleri istediği kıvama getirmek için hiçbir şeyden “Irak’taki gibi kitle ölümlerinden bile” çekinmeyen ABD varsa hiç de zor değildir.ŞARTLARIN OLGUNLAŞMASIÜniversiteleri karıştırır, rakip grupların arasına profesyonel provokatörler sokar, kanlı çatışmalar yaratır, olayları toplumun dayanma sınırının üstüne çıkarır ve istediğinizi yaparsınız.. Böylece “normal ölçülerini çektiği olaylar sonucu kaybetmiş” toplum da size normal tepkisini veremez. İşte darbeci Kenan Evren’in daha sonraki yıllarda söylediği ve sorgusunda açıklaması istenen “şartların olgunlaşması için bir yıl bekledik” sözü (kendisi ne kadar inkar ederse etsin) bu şartları anlatmaktadır ve o süreçte kim bilir kaç yüz genç hayatını kaybetmiş ve Celal Şengör’ün bugün “milletime ikiyüzlülüğü yakıştıramıyorum” dediği millet 12 Eylül’de “gerçek olduğuna inandırıldıkları bir hile tablosuyla” ve birçoğunun evlatlarının canını kaybetmesi pahasına aldatılmıştır.Dün yazdım, Abdi İpekçi’nin ailesi 12 Eylül’den bir buçuk yıl önce gerçekleşen bu cinayetin de “toplumu darbeye razı etmek için işlendiğini” söyleyerek davaya müdahil oldu. Bırakın darbeye niyetlendikten sonra “her tür kaosun, her adımın göze alınacağını” ve bu cinayetlerin de işletilebileceğini, darbenin arkasından gencecik insanlara yapılan idamlar, işkenceler, cezaevi skandalları, milyonlarca vatandaşın-ailenin mağduriyeti bile 12 Eylül’ü lanetlemek için yeterlidir.HALKIN YÜZDE 92’Sİ YARGILANMIŞ OLACAK MI?“12 Eylül Anayasası’na referandumda halk yüzde 92 oy vermişti, o zaman Evren ve Şahinkaya’nın yaptıklarını oylarıyla onaylayan milletin yüzde 92’si de yargılanmış olmayacak mı” sorusuna gelince.. Darbe öncesinde yaratılan anarşide evlatlarını kaybeden, geriye kalanların da bu ortamda kendilerinin ve ailelerinin hayatından endişe ettiği, sonunda darbe ile “kurtulduğu” duygusuna kapılmış bir toplumun yapılan anayasa referandumunda verdiği karara “sağlıklı bir sonuç” olarak bakılamaz.. Bakılamayacağı için o anayasa daha sonra defalarca değiştirilerek “demokratik hale getirilmeye” çalışılmıştır, bakılamayacağı için değişmiş olmasına rağmen yıllarca ve bugün hala “kötü anayasa” olarak görülmekte ve “sivilleşmesi” istenmektedir.Şimdi bir referandumla oy istense aynı anayasaya destek çıkmayacaktır. O halde “o günün koşullarına göre” verilen oylara bakarak “yüzde hesabı” yapmak, o yüzdeyi de “değişmez değer” olarak empoze etmek kökten yanlış bir yaklaşımdır. Aynı şekilde “26 alakasız maddenin birlikte sunulduğu” 2010 referandumunun sonucuna bakarak “halkın kusursuz bir değerlendirme yaptığını” söylemenin yanlış olacağı gibi.. Ki o referandumda yapılan hata bugün “yargı bağımsızlığına olan etkisi ve tartışmaları” ile ortadadır zaten..Kısacası, 12 Eylül darbesinin başka darbelerden farkı da, desteklenecek tarafı da olamaz!HÜSNÜ MÜBAREK ÖRNEĞİ!Bu arada.. Mısır’da 2005 yılında “demokratik şartlarını ABD’nin de övdüğü” başkanlık seçiminde yüzde 88.6 oy alan Hüsnü Mübarek’in, 5 yıl sonra “diktatör” suçlamasıyla mahkeme karşısına kafes içinde çıkarıldığını hatırlamak lazım. Şartların ve halkın görüşünün kısa sürede değişebildiğine, seçim ve referandumlardaki oyların “sonsuza kadar kabul görmeyeceğine” güzel örneklerden biridir!*****Geçen referandumda “HAYIR” diyenler...Bana da elektronik postalar geliyor; “Bakın referandumda HAYIR diyenler, şimdi 12 Eylül’ün yargılanmasına destek vermek için sıraya giriyor” diye.. Başbakan Erdoğan da unutmadı aynı vurguyu yapmayı ve hatta “HAYIR oyu verenlerin Kenan Evren’in yargılanmasına ne yüzle müdahil olduklarını” söylemeyi..Pardon ama o referandumda aslında olması gerektiği gibi- sadece “darbe ve darbeciler yargılanacak” diye tek bir soru sorulmuştu da bugün 12 Eylül’ün yargılanmasını isteyen, müdahil olan insanlar ona mı HAYIR demişti? Ayrıca o referandumdan önce hiç kimse 12 Eylül’ün yargılanmasını istemiyordu da referandum sonrasında mı ortaya çıktı? Bir milat mıdır referandum?Darbenin mağduru olan milyonlarca insan onun yargılanması düşüncesini her zaman taşıdı, sonunda eğer “bir darbe olacağıyla ilgili soruşturmada” ve iddialara dayanarak gazetecisinden bilim adamına, milletvekiline, yüzlerce askerine kadar çok sayıda kişinin yıllarca tutuklanması olmasaydı, “12 Eylül yargılansın” talepleri de ayyuka çıkmasaydı bu noktaya gelinir miydi o da belli değil. Belli değil çünkü o referandumda:1- Anayasal haklarda yapılan değişiklikler2- Yargı üyelerinin çoğunlukla iktidar partisi tarafından seçilmesi3- Darbelerle hesaplaşma vardı ve kim “hangisine EVET veya HAYIR demek için oy verdiğini” bilemedi.Ve ayrıca, orada söz verilen; grev hakkı, ekonomik-sosyal konsey, AYM’ye bireysel başvuru, kadınlara eşitlik maddesi ve daha birçok şey de 2 yıldır gerçekleşmedi. Öte yanda “HAYIR” diyenlerin bir numaralı nedeni HSYK ve AYM üyelerinin büyük çoğunluğunu siyasi iktidarın seçecek olması, yani yargının “kesinlikle siyasallaşacak” olmasıydı.. Haksız çıkmadıklarına bakarsak ve 26 maddenin tek referandumda sunulmaması gerektiğini düşünürsek “HAYIR” diyenlere “12 Eylül çıkışması” yapacak durum olmadığını açıkça görürüz!
Bildiğiniz gibi, bugüne kadar Anayasa Mahkemesi Başkanlığı süresince oylarını hep “iktidarın beklentisi yönünde” kullanmış olmakla tanınan Haşim Kılıç birdenbire “siyasetin yargıya müdahale etmemesi gerektiği, buna izin vermeyecekleri” şeklinde bir konuşma yaptı. Bunun arkasından Başbakan Erdoğan “Yargının siyasallaşmasının karşısında ilk duracak olan biz oluruz. Ülkemiz güçler ayrılığı üzerine kurulu bir sisteme dayalıdır, biz de bunun üzerinde hassasiyetle duruyoruz” cevabını verdi.HSYK, ADALET BAKANI VE 12 EYLÜLBüyük çoğunluk Haşim Kılıç’ın beklenmedik çıkışını “bak demek ki yargı bağımsız, öyle olmasa Haşim Kılıç iktidara karşı çıkış yapabilir miydi, aferin ona” düşüncesiyle takdir etti. Ama acaba öyle mi? Bugüne kadarki gelişmeler, özellikle “referandum sonrasında yüksek yargıya seçilen veya değiştirilen isimler” bu konuda büyük bir soru işaretini, Haşim Kılıç’ın çıkışının “yargı bağımsız” görüşünü sağlamak için danışıklı dövüş misali olup olmadığı tartışmasını hak ediyor.Mesela eğer “güçler ayrılığı”na, “yargının siyasallaşmaması”na her iki taraf da bu kadar önem veriyorsa; referandum öncesindeki tüm uyarılara ve özellikle de “12 Eylül darbesiyle gelen bir durum” olduğu ve değişmesi gerektiği uyarılarına rağmen; Adalet Bakanı ile müsteşarı “mahkemelerdeki hakim ve savcılara karar veren, istediği takdirde bir davaya bakan üç savcıyı birden değiştirebilen Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun başından” neden çekilmedi? Avrupa ülkeleri izin vermediği halde bizde bu “siyasi tablo” neden israrla korundu? Haşim Kılıç’ın “bu durumda yargı bağımsız olamaz” tepkisini neden duymadık?Bırakalım HSYK üyelerinin de hemen referandum ertesinde Adalet Bakanlığı içinden isimlerle değiştirilmesini, AYM ve diğer yüksek mahkemelerde yapılan değişiklikleri, sadece yukarıdaki sorunun cevabı da yeter. Bu cevabı verebiliyorlarsa “yargının bağımsız olduğuna, Haşim Kılıç’ın çıkışına, güçler ayrılığı, vs’ye” ben de inanacağım.*****Babamın ‘12 Eylül’ hesabı!12 Eylül darbesinin mağduru olan tüm siyasi partiler, liderleri, dernekler, sivil toplum kuruluşları davaya müdahil oldular ama asıl en büyük mağdur olan Adalet Partisi’nin Genel Başkanı, o dönemin Başbakanı ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmadı. Eski TBMM Başkanı İsmet Sezgin’in bu konuda yaptığı ve “1987 referandumunda, daha sonra 1991 seçimlerinde biz meselemizi hallettik, seçimde birinci parti olduk. Bizi mağdur edenlerin karşısına milletin yargısıyla çıktık” dediği açıklaması güzeldi. Ama..Bütün bunlara rağmen “halkın oylarıyla seçilmiş bir iktidar”ın top tüfek gücüyle indirilmesi ve yıllar boyu siyasetten uzak kalmalarına neden olunması “müdahil olmak” için yeterli nedendir. Örneğin ben çok başarılı ve dürüst bir siyasetçi olduğu için kendi bölgesi Adana’da onlarca yıl her seçimde rakip tanımadan ve direkt “halkın oylarıyla” seçilen babamın hakkının aranmasını, Sayın Demirel tarafından da sorulmasını isterdim.Babam üzüntüsünü asla belli etmeyecek kadar onurlu bir insandı ama bu üzüntü onun birkaç yıl sonra ciddi şekilde hastalanarak mide kanamasından hayatını kaybetmesine neden oldu. 12 Eylül darbesi olmasaydı büyük ihtimalle bugün hâlâ yaşıyor olacaktı.. Onun gibi başkaları olduğuna da şüphe yok, yani “darbeyle hakkına el konulan” her siyasetçi 1987’de siyasete geri dönmedi. Şimdi rahmetli Abdi İpekçi’nin ailesi bile “Darbeden 1.5 yıl önce bu cinayet işlenerek darbe şartları olgunlaştırıldı. Toplum ‘anarşi dursun da ne olursa olsun’ noktasına getirildi” diyerek (sadece bu cinayet ve bu açıklama bile “darbe öncelerinde yaratılan anarşi ortamı”nı açıklıyor) davaya müdahil oluyorsa Süleyman Demirel’in de olması beklenirdi.O olmasa da Kenan Evren’in milyonlarca mağduru olan bu darbeden mahkum edilmesi, idam cezalarının ve her şeyin hesabını vermesi tüm mağdurlar gibi benim de beklentimdir.Bunları yazmayı, hayatı boyunca didindikten sonra “huzurlu bir emeklilik” fırsatı bile bulamadan kaybettiğim sevgili babacığıma borç biliyorum.*****Kadına şiddetin çözümünde umudu kaybettim!Türkiye’de “kadına karşı şiddet” yıllardır tartışılıyor.. Toplantılar yapılıyor, güzel konuşmalar yapılıyor, her toplantının sonunda bir ümit doğuyor ama bugüne kadar alınmış somut ve kökten çözüm getirecek bir karar yok.Hâlâ “karakollar daha anlayışlı ve dikkatli olacak, şiddet gösteren kocaya kelepçe takılacak” gibi Türkiye için fantezi sayılacak şartların sağlanması noktasındayız. Oysa bu ülkede kadın ve çocukların karşılaştığı olaylara artık “şiddet” demek bile imkansız, ya hunhar cinayetlerden veya hayatları karartan tecavüzlerden söz etmekteyiz.. Yaşananlar tam bir vahşettir ve buna “hiç konuşulmayan, ısrarla tek laf etmekten kaçınılan ensest (aile içi çocuk tecavüzü) de” dahildir.BEBEK TECAVÜZLERİ BİLE ÇÖZÜME YÖNELTMEDİHükümet üyeleri uluslararası toplantılarda konuştuklarında “kadın haklarına çok hassas olduklarını, gerekeni yaptıklarını” vurguluyorlar ve dinleyenler de bunun doğru olduğunu düşünüyor. Oysa uzun yıllardır medyada sık sık gördüğümüz en korkunç cinayetler bile gereken adımların atılmasını; örneğin “çocuk ve kadın tecavüzcüleri ile katillerinin uzun ve ağır hapis”le cezalandırılacağı yaptırımların getirilmesini sağlayamadı.Yıllardır Türkiye’ye gelen yabancı kadın örgütleri buradaki durumu izleyip bir olumlu katkı sağlamadı, kendilerini anlatıp durdular.. Türkiye’deki kadın kuruluşlarına maddi katkı sağlayan AB “nasıl bir yol kat ettiniz, kadın cinayetleri ve çocuk (hatta bebek) tecavüzleri neden 21’inci yüzyılda azalacağına kat kat arttı” diye sormadı..Bakan Fatma Şahin ilk göreve geldiğinde onun bu konuda farklılık yaratacağına inanmıştım ama maalesef bu kez de olamadığını gördük. Biz konuşurken ve “kadın ve çocuk haklarında tarafız” derken (ki imzaladığımız uluslararası anlaşmalar nedeniyle doğal olarak tarafız ve bunun hiçbir faydası olmadı), kim bilir kaç çocuk “canavarlar karşısında çaresiz ve korunmasız” olarak en iğrenç eylemlere boyun eğmek zorunda kalıyor, tüm hayatları mahvoluyor.Kadın kuruluşlarının ve ilgili-sorumlu herkesin bu sorunları unutmuş görünmesinden, medyanın bile (sanki yasak varmış gibi) artık kadına vahşet olaylarına yer vermemeye başlamasından daha büyük üzüntü olamaz. Ben artık aynen yıllardır “Dünya Kadınlar Günü”nü kutlamadığım, buna hakkımız olmadığına inandığım gibi, davet edildiğim kadın toplantılarına da katılmıyorum. Meslek hayatıma başladığımdan beri devamlı yazdım ve konuştum, bugün hâlâ “20-25 yıl önceki noktada”yız, konuşup birbirimizi oyalamanın bir yararı olacağına inansam yine konuşurum ama hiç inanmıyorum.Keşke yanılıyor olsaydım!
IMF’nin baş ekonomisti Raghuram Rajan “Türkiye ekonomisinin tehlikeli sularda yüzdüğünü, dış borçtaki artışın kaygı doğurduğunu, ‘işler kötüye gidebilir mi’ diye sorgulamak gerektiğini” vurgulamış. Türkiye’deki ekonomistler, iş adamları, siyaset bilimciler gerçekleri bu kadar açık söyleyemiyor, açık konuştuklarında direkt olarak öfkeli tepkiler alıyor, bu nedenle de bin dereden su getirmek zorunda kalıyorlar ama konuşan “yabancı yetkili”, hem de “en yetkili” olunca söyleyiveriyor.Oysa bilenler, uzmanlar tarafından yapılan uyarılara kızılacağına, zamanında önlem alınması ülke için son derece önemli.. “Ekonomi iyi, bir sorun yok” diyerek gerçeklere sırt çevirmek büyük riski de beraberinde getirir. Mesela dün son haberler arasında Yunanistan’da bir emeklinin “Çöpten ekmek yeme durumuna gelmeden onurumla intihar ediyorum” diyerek canına kıydığı haberi vardı. Bu haberi okurken o emekliye ve Yunanistan’a acıdım, üzüldüm. Sonra aklıma “bizde de çöpten ekmek toplayan insanlar olduğu, özellikle ‘çocuklarını doyurmak için çöpten yiyecek toplayan bir deri bir kemik kalmış analar’la yapılan röportajlar” geldi.BEN DAHA MÜSLÜMAN’IM!Ve tabii arkasından da ülkenin “seçilmiş” ve Meclis’i doldurmuş siyasetçilerinin; sanki bu insanlar hiç yaşamıyormuş, ekmek bulamayacak kadar yoksul insanlar gibi bir sorun hiç yokmuş gibi bu konuya değinmemeleri ama her gün “Ben daha Müslüman’ım, sen daha az Müslüman’sın” polemikleriyle zaman tükettikleri..Kimin daha iyi Müslüman olduğuna sanki “Allah yerine kendileri” karar verebilirlermiş gibi tribünlere oynayıp “din üzerinden oy” avcılığına çıkarken “komşusu aç olan ve bunu umursamayan tok Müslüman”ın ne kadar Müslüman olduğunu düşünmek hiç gelmiyor. Varsa yoksa her konuyu sonunda “Müslümanlık yarışı”na getirip bağlamaktan ve puan kazanmaya, birbirlerine gol atmaya çalışmaktan daha önemli bir şey yok gibi..DIŞ POLİTİKA DA AYNI YOLDA..Ekonomi “tehlikeli sularda” yol ala dursun, dış politikamız da aynı sulara çoktan yelken açmış durumda.. Türkiye’nin “Suriye politikası ve İran’ın nükleer sorunuyla ilgili politikası” giderek daha ciddi bir tehlikeye dönüşüyor. Başbakan Erdoğan’ın İran’da Ahmedinejad’la “sorunsuz havadaki” görüşmesi, sanki gerçekten de “sorunları birlikte çözeceklermiş” duygusu veriyordu ama görünüşe aldanmamak lazım, daha o İran’a ayak bastığı sırada İran televizyonunda ABD’li yazarların ağzından “Türkiye eğer Suriye ile savaşa girerse bunun felaket doğuracağı, ABD’nin ise kendi planları nedeniyle onu bu yöne ittiği” açıklamaları veriliyordu.Hemen arkasından İran Meclisi Milli Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanvekili Muhammed Kevseri “İstanbul’da yapılan ‘Suriyenin dostları’ toplantısı” için “Suriye’nin düşmanları” dedi ve Türkiye’yi “emperyalizmin taşeronu” olmakla suçladı. “Başbakan Erdoğan’ın İran ziyaretiyle Tahran’ı Suriye konusunda ikna etmeye çalıştığını ve sert bir yanıt aldığını” söyledi.‘SAVAŞ İLANI’Suriye’nin BM Daimi Temsilcisi Beşar Caferi de aynı toplantıyı sert bir dille eleştirerek, “Suriye’nin düşmanları” diyerek “Türkiye’nin komşu bir ülkenin egemenliğini ihlal etme amaçlı toplantıya ev sahipliği yaptığını, Suriye’ye karşı düşmanca bir politika izlediğini ve bunun savaş ilanı sayılacağını” söyledi..Bu tablo, bırakın siyasetçi olmayı, sade vatandaşa ne anlatıyor? Öncelikle “Suriye politikamız nedeniyle her iki ülkede büyük tepki olduğunu”.. Gelelim Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun konuşmasına ve İran’ın nükleer sorunuyla ilgili politikaya.. Davutoğlu “Bu sorunun çözülmesi için iki nokta önemli; 1- Barışçıl nükleer teknoloji önünde bir engel olmaması, 2- Herhangi bir şekilde askeri mahiyet taşıyan nükleer çalışmaların denetim altında olması” diyor. Peki bütün dünya ülkeleri İran’ın nükleer programına karşı çıkarken “acaba barışçıl mı yoksa askeri mi” diye düşünürler mi? İran “Biz barışçıl teknoloji üretiyoruz” dese, “istediği anda askeri olarak da kullanmayacağına” emin olur ve inanırlar mı?FÜZE KALKANINI KAPATIR MIYIZ?Davutoğlu’nun bu sözleri “füze kalkanı”nı NATO karar verdiği anda kullanmayı taahhüt ederek Malatya’ya koyup radarı aktif hale getirdikten sonra “Ama bizim şartlarımıza uymazlarsa kapatırız” demek kadar olmayacak bir şeydir (NATO’yla bağları koparmayı da göze alırsak o başka tabii) ve inandırıcı değildir. Ki İran da inanmadığını gösteriyor. Davutoğlu kendisine İran İslami Danışma Meclisi Başkanı Ali Laricani’nin “Türkiye’yi eleştiren açıklamaları” hatırlatılınca, “Bunun Başbakan Erdoğan ve heyetine İran’da gösterilen saygı ve anlayışla bağdaşmadığını” söylemiş.Demek ki ülkelerin kendi çıkarları ve politikaları tehlikeye girdiğinde “saygı”dan “anlayış”tan söz etmek mümkün değil, oyalayıcı sözlerin de (iç politikada “toplum her şeye inandırılabiliyor” diye alışkanlık oldu ama) etkisi yok, kaldı ki İran Dış Politika Komisyonu Başkanı da tam aksine “İran’da katı bir yanıt aldığımızı” açıklamış. O nedenle, bence Türkiye, ABD etkisi altında oluşturduğu “Suriye ve İran politikaları” nedeniyle gerçekten tehlikeli sulara daldı ve “sıfır sorun” hayali “tepeden tırnağa sorun”a dönüştü, “din” üzerinden siyasetle oy kotarmaya kafa yoracaklarına, Meclis olarak ne yapacaklarını iyi düşünsünler!(Not: Bazı gazetelerin köşe yazarları “Türkiye’de sanki ABD ve Batı bize Suriye konusunda baskı yapıyormuş gibi bir algı var, yok böyle bir şey” diyorlar, ne algısı, ABD açıkça “Türkiye Suriye için insiyatifi ele alsın” dedi, hiç duymamış olabilirler mi?)*****12 Eylül duruşmasında Evren’e gerek yok!Dün 12 Eylül darbesinin sanıkları Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya “ağırlaştırılmış müebbet hapis” talebiyle yargılandıkları davanın duruşmasına katılmadılar. Ankara’da Adliye’nin önünde “davayı destekleyen” büyük bir kalabalık vardı; TBMM, Başbakanlık, muhalefet partileri başta olmak üzere tam “494 şahıs, dernek, parti ve sivil toplum kuruluşu davaya müdahil” olmuştu ama (diğer siyasi davalarda sanıklar mutlaka çıkarılırken) duruşma sanıklar yokken başlatıldı..Ama bence zaten yüzlerce kişinin işkenceden öldüğü, 50 kişinin asıldığı, yüz binlerce kişinin yargılandığı, milyonlarca vatandaşın birebir mağdur olduğu, seçilmiş iktidarı indirerek yerine kendilerinin geçtiği ve “dünyanın gözü önünde olan” bir darbenin duruşmasına “o darbenin mimarlarının gelmesi ya da gelmemesi” hiçbir şeyi değiştirmemelidir.Burada hâlâ “100 yaşındaki Evren’i yargılamak anlamsız” diyenler oluyor ama konunun yaşla başla ilgisi yok. Sivas katliamı nasıl ki zaman aşımına uğrayamazsa, “bir insanlık suçu” ise, bu darbe ve diğerleri de uğrayamaz. Olay belli, suçlar net şekilde ortada, mahkeme kararı da bal gibi “sanıkların gıyabında” verilebilir. Mahkeme kararıyla “yaş büyütülüp idam olabiliyor” da, sanık gelmedi diye mahkeme kararı mı olmayacak?Her ne kadar son yıllarda yüzlerce insan “darbe hazırlığı iddiaları” üzerine cezaevlerine doldurulmuşsa da burada mesele “100 yaşındaki Evren’i hapsetmek” de değildir, önemli olan; Evren ve (pişman olmadığını söylediği) darbesinin yargı önünde ve tarih önünde mahkum edilmesi”dir. Millet bunu bekliyor!
Bildiğiniz gibi Avrupa Parlamentosu’nun son Türkiye raporunda “Hapisteki düzinelerle gazeteci, Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarındaki ‘tutarsız delillerden duyulan kaygı’, basına verilen yüksek para cezaları, ifade özgürlüğü konusundaki olumsuz gelişmeler, başta tutuklu milletvekilleri olmak üzere uzun tutukluluk süreleri” ve daha birçok konuda uyarılar yer alıyor.Avrupa Parlamentosu milletvekilleri Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da yargılandığı Oda TV duruşmalarını yakından izlemiş ve onların gözlemleri hem raporları, hem de Batı medyasını etkilemişti. Şimdi AP “Ergenekon ve Balyoz davalarının da yakından izlenmesini ve gelecek raporda anlatılmasını” istiyor. Bunların hepsi “yargının yapacağı hataları, vereceği keyfi ‘tutukluluğu uzatma’ kararlarını” denetleme yönünde olumlu adımlar. Ama..REFERANDUMUN SONUCUAma Avrupa Parlamentosu bunları sayarken nedense Avrupa’nın “bugün gördükleri bu tabloda ve duydukları kaygıda AB’nin büyük rolü olduğunu” unutuveriyor.. Yapılan referandumun en önemli amacı “yüksek yargı üyeleri ile hakim ve savcıları seçen, istediği zaman bir defada ‘üçünü birden değiştiren’ HSYK üyelerine siyasi otoritenin karar vermesi” idi. Ve AB kendi içindeki ülkelerde yüksek mahkeme ve HSYK’nın dengi kurumlarda uygulanmayan, siyasi baskıya açık bırakılmış maddeleri Türkiye için olunca destekledi. Hatta sık sık “yapılanın iyi bir reform olduğunu” tekrarlayarak adeta Türk toplumuna baskı uyguladı.Ve şimdi onlar da herkes gibi “o referandumun sonucunu” görüyorlar, gördüklerinden de hiç hoşnut değiller. Bunu hatırlayınca gösterdikleri gayret “yaptıkları hatayı telafi” çabası gibi geliyor.*****Kendi çocukları yurt dışına..Geçen Cumartesi akşamı bazı arkadaşlarımızla ‘her hafta sonu olduğu gibi güzel bir film izleyerek noktalanan’ bir yemekteydik.. Bu günlerde hemen her masada konuşulan “eğitim sisteminde yapılan ‘kesintili’ değişiklik, Kur’an derslerinin sonunda okullarda ortaya çıkabilecek ‘din-ibadet-giyim-yaşam’ baskıları” konu oldu. Ve konuşma “Türkiye’nin iş adamlarının bugüne kadar görülen anti demok-ratik gelişmeleri, laik rejimden hızla uzaklaşmayı bile ‘demokratik’ kabul ederek taraf olduğu, oysa bu son değişikliklerden, ortaya çıkacak baskılardan o ailelerin çocuklarının da etkileneceği” noktasına geldi.İş dünyasıyla yakın ilişkide olan bir arkadaşımız; “Bu dönemde siyasi taraf olarak, destek vererek öyle çok para kazandılar, işlerini öyle güzel yürüttüler ki umurlarında bile olmaz. Kendi çocuklarını yurt dışında okuturlar olur biter” dedi. Gerçekten de öyle, hatta çok sıkışsalar ailelerini de taşıyıverirler olur biter, geride kalanlar, başka ülkelere taşınamayacak olanlar düşünsün değil mi?Aslına bakarsanız onların düşünmesi için de çok geç artık!*****Arabanızla ezmeseniz olmaz mı?Hayvanlardan söz etmeye başlayınca aklıma hep üzücü olaylar geliyor artık, çok sevdiğim hayvanları hatırlamak gülümsetmiyor beni.. Şu sıralarda gösterime giren “üç balinayı kurtarmak”la ilgili filmde “Greenpeace aktivisti” genç kızı oynayan Drew Barrymore’un söylediği “Superman olup onları kurtarmak istiyorum” lafını birçok kez veterinerlere ‘Superman olup sıkıntıdaki, acı içindeki tüm sokak kedi ve köpeklerini kurtarmak istiyorum’ şeklinde söylemişimdir. Bu “doğa şartları ve insanların gaddarlığı ya da umursamazlığı karşısında çaresiz” hayvanlar için hep gözlerim yaşararak.HELAL OLSUN O İYİ İNSANLARA!Okuyun bakın, bu olayları sadece duymak, okumak bile insanın içini nasıl acıtıyor, yüzünüzü nasıl buruşturuyorsunuz hissedin.. Son günlerde gittiğim veterinerlerde çok sayıda “araba çarpmış, kafası gözü dağılmış öylece bitkin ve insan gibi inleyerek yatan, çenesi kırıldığı için yemek bile yiyemeyen veya bir vicdansız tarafından tekmelenerek yaralanmış, duvara fırlatıldığı için beyin sarsıntısı geçirmiş, beli kırılmış” kedi ve köpek yavruları görüyorum (çoğu kişi bunlara bakmaktan bile kaçtığı için “yok” farz ediliyorlar, bu “daha kolay” yöntem. Ama “varlar” işte ve yok olana kadar da acılar içinde kıvranıyorlar).. Helal olsun onları bu halde bulup bir ümitle veterinerlere koşturan iyi insanlara.. Ki bunların çoğu daha sonra bakım masraflarını üstlenip sonuna kadar ilgileniyor..Ben de kafesler içinde bu yaralı, sakat hayvancıkları görünce artık her gün birkaç saatim onlara sevgi vermeye çalışmak, bakımlarına yardımcı olmakla geçiyor. Unutup yoluma gidemiyorum yani.. Şu günlerde Levent’teki Veterinerium’da gördüğüm “darbe alarak felç olmuş, arka bacakları tutmayan” bir bebek kediyi ameliyat ettirerek kurtarmaya çalışıyorum.HAYVANLAR DA CAN TAŞIYORCumartesi günü onu yaptığı ameliyatlardaki başarılarıyla tanınan ve bana da “kurtarırsa ancak o kurtarır” denilen Veteriner Prof Dr. Serhat Özsoy’a göstermek için tam beş saatte Büyükçekmece’ye gidip döndüm. Dr. Özsoy “Emar çekilmesini” istedi, eğer kurtulma ümidi varsa ameliyat olacak, yoksa bu şekilde yaşayamayacağı için uyutulacak. Pazartesi boş günümde hemen Maçka Emar’dan Dr. Elif Peker’i arayarak “bir kedinin emarını çekip çekmeyeceklerini” sordum. Bir saniye kadar düşündükten sonra “neden olmasın, saat verelim gelin” dedi, kediciği uyutma işini Medipet Veteriner Kliniği’nin sahibi Dr. Ümit Örs üstlendi, yardımcı doktoru Murat Bey (gerekirse ilave narkoz vermek üzere) Emar’da bekledi ve rapor Dr. Serhat Özsoy’a gönderildi.Sonuca göre fazla ümit görünmüyor, omurilik büyük hasar görmüş ama ya bir mucize ameliyat olursa? Bende ümit biter mi, bitmez.. Sonuna kadar deneyeceğim.. Hatırlıyor musunuz “milyonlarcasının sahile vurduğu bir yerde deniz yıldızlarını toplayıp denize atan adam” hikayesini? Tek bir yıldızı kurtarmanın bile “o yıldız için” çok şey fark edeceğini ne güzel anlatıyordu. Her neyse..ARABANIZLA EZMEYİN, CAN ÇEKİŞİYORLARHamile kedi ve köpeklere, henüz yeni doğum yapmış olanlara bile kendinden utanmadan öyle insafsız davrananlar, oradan oraya atanlar gördüm ki, böylesine bir sevgisizlik, kötülüğün bu boyutu nasıl olabiliyor diye dehşete kapılıyorum. Hiç değilse vicdanlı insanların bu kalpsizleri uyarması, engellemesi lazım, bunu yapmalılar.Mesela “sırf hızlı araç kullanıp gösteriş yapma” uğruna kedi ve köpekleri ezenler çok fazla.. Herkesin bu konuda bilinçlenmesi, bilinçlenmemekte israr eden sorumsuzların uyarılması gerekiyor. Çarptıkları hayvanların hemen ölmediğini, acılar içinde can çekiştiğini veya felç kalarak uyutulduğunu ve hiçbir kötülüğün cezasız kalmayacağını unutmasınlar.. “Nasılsa onbinlerce hayvan var, önemli değil” diye düşünenler ise insan bile sayılmazlar!
Efendim hepimizin bildiği gibi Türkiye onlarca yıldır arka arkaya katmerli terör acıları yaşayan, on binlerce gencecik vatan evladını teröre şehit veren bir ülkedir.. O şehitlerin arkada bıraktıkları aileleri, kundaktaki bebekleri aynı acıyı ve “babasız kalma”nın getirdiği maddi-manevi sıkıntıları hayatları boyunca taşıyacaklar..PKK terörü bitmedi, yapılacak yeni anayasada istedikleri “sonunda Büyük Kürdistan’a katılacak özerk bölge” ve diğer talepler yerine getirilmediği takdirde daha da artan bir şekilde süreceğini defalarca söylediler. Buna rağmen, terör nedeniyle bunca üzüntü yaşamamıza rağmen Türkiye sınırları adeta isteyenin girip yaşayacağı, istediği faaliyetleri özgürce yapacağı “serbest kapı” halinde.. Türk vatandaşlarını tatile gittiklerinde bile sınırda didik didik incelerken nedense asıl sorun yaratacak olanlara her tür kolaylık sağlanıyor.Hamas’la İsrail arasında takas edilen Filistinliler Türkiye’de , Suriyeli’si, İranlı’sı, Afgan’ı burada, “ben de kaçıyorum” dediler mi kapılar ardına kadar açık.. Eğer, bazı ülkelerde “vatandaşların canına yönelik belirli bir tehlike” varsa Avrupa ülkeleri de belli sayıda yabancıyı alıyor ama “tüm geçmişini iyice araştırdıktan sonra ve kısa süreler için.. Bulunduğu sürece yakından izleyerek” alıyor. Bizde böyle bir sıkı kontrol ve izleme olduğunu hiç sanmıyorum, aksine gelenlerin “kendini evinde hissetmesi” için herşey yapılıyor, sınırsız özgürlük tanınıyor. (Çalışmak için sınırlardan 200-300 dolar verip geçen veya tamamen kaçak olarak özel uçaklar dolusu gelen binlerce yabancı işçiyi saymıyorum bile..Onlar bu kadar rahat geçiyorsa herkes geçebilir.)İyi de, ya onların kendini bu kadar “evinde” hissetmesi sonunda “gerçekten evinde” olanlara bir zarar verirse?Son olarak İngiliz haber kanalı Skynews kendi istihbarat kaynaklarına dayanarak verdiği haberde “İran ordusunun gizli ‘Unit 400 suikast timi’nin İsrail hedeflerini vurmak üzere Türkiye’ye sızdığını” bildirmiş. Emirleri direkt olarak İran’ın dini lideri Hamaney’den aldığı belirtilen haberde “İranlı 4 nükleer bilimciye düzenlenen suikastın ardından Mossad’a misilleme yapma amacında olan İran’ın rotayı Türkiye’ye çevirdiği” söyleniyor.Mossad’ın “İranlı ajanlar tarafından Türkiye’de gerçekleştirilecek bir saldırı” konusunda MİT’e uyarıda bulunduğu da.. Şimdi sormaz mısınız, bu nasıl kolay bir sızmadır ki İran gibi “savaşın eşiğinde” görülen ve Türkiye’yi de o muhtemel savaşta desteğe çağıran bir ülkenin ölüm timleri kalabalık gruplar halinde bile “sızabiliyor” ?LAHANA TURŞUSU FÜZE KALKANIAyrıca birçok ABD’li yetkili NATO’nun füze kalkanının Malatya’ya “İran’a karşı konduğunu” açıklamışken ve Batı ülkeleri kabul etmediği halde Türkiye o füze kalkanını topraklarına koymuşken, diğer tarafta “İran’ın İsrail’e saldırı yapmak üzere gönderdiği” ölüm timlerinin Türkiye’de bulunması nasıl bir çelişkidir?Şimdi Başbakan “NATO Türkiye’nin şartlarına uymazsa füze kalkanının kaldırılmasını talep ederiz” diyor. İyi de herhangi bir kapışma anında (ki İsrail, Azerbaycan sınırına hava üssünü bunun için kurdu) bütün NATO ülkeleri bir karar verecek ve “İran güvenliğimizi tehdit ediyor” diyecek olursa “Türkiye’nin şartları” diyerek bozgun çıkarmak olabilir mi? Olur ise “baştan neden kabul edildi” diye sormazlar mı?Kısacası Türkiye’nin Ortadoğu politikası ve “yolgeçen hanı” durumu artık anlaşılır gibi değil, hayırlar olsun diyelim ve umalım da kendimizi bir savaşın içinde bulmayalım!*****Din üzerinden suçlamalar!“İnsan yakmanın zaman aşımı olmaz, Sivas katliamı sanıkları cezalarını sonuna kadar çekmeli” diyenlere “Ama tahrik vardı, Müslümanları hedef gösteriyorsunuz” diyen birileri..“Eğitim sistemini kesintili yapmanın mahzurları var” veya “Okullarda uygulamalı ibadet ve Kur’an dersi olması sonunda dini baskılar ortaya çıkarır, muhafazakar ailenin çocuğu bile bu sistemin getireceği ortamdan etkilenir” diyenlere “Vaay, bunlar dinin öğretilmesine karşı çıkıyor, biz ise dini sahipleniyoruz” diyen birileri..Kendisinden farklı düşünen herkesi “meyhanelere koşarlar” benzeri sözlerle “içkicilikle” yaftalayan birileri..“Saçını örtmenin ‘Müslüman kadın olmak için şart olmadığına’ inanan” milyonlarca kadının aslında Müslüman sayılmayacağını, “Müslüman kadın” tanımını hak etmek için mutlaka tesettüre girilmesi gerektiğini tekrarlayıp duran birileri..Dini “kendilerinin uygun gördüğü gibi” yaşamayanların dindar olamayacağını ve dahi “dinsiz” olduğunu öne süren.. “Herkesin inancı kendine” diyen bir laik devlet yapısında sürekli olarak “toplum kesimlerini, insanları, hatta siyasi partileri ‘din-inanç-mezhep üzerinden’ değerlendirme yetkisi olduğunu sanan” birileri.. Bu ülkede hep çıkıyor.Ve artık her şey, her konu bir “din söylemine veya tartışmasına” bağlanarak sonlandırılıyor. Af edersiniz ama “laikliği esnetmeye, Anayasa’dan çıkarmaya” filan gerek kaldı mı sizce? Artık pratikte bitmiştir ve “cıs”tır, ağzınıza bile almayın, nokta son!*****Gencay Gürün’e ‘ustalara saygı’ gecesi!Geçen hafta Dünya Tiyatro Günü’nden bir gün önce “Tiyatro İstanbul’un kurucusu” Gencay Gürün için Akatlar Kültür Merkezi’nde “Ustalara Saygı” gecesi yapıldı. Hemen yazamadım ama önemini vurgulamadan da geçemem. Gencay Gürün Dışişleri’nde geçen yıllarından sonra Türkiye’ye döndüğünden bu yana “yıllarca hizmet verdiği Devlet Tiyatrosu’ndan İstanbul Şehir Tiyatrosu’na ve kendi kurduğu Tiyatro İstanbul’da 17 yıllık özgün ve başarılı çalışmaya” kadar Türk Tiyatrosu’na yaptığı önemli katkılarla tanınan bir isim..Onun için yapılan ve Cem Davran’ın sunduğu özel gecede onu yakından tanıyan ve anlatan; Zihni Göktay, Nedret Güvenç, Cihan Ünal, Hülya Koçyiğit, Selahattin Beyazıt, İmren Aykut, Halit Kıvanç, Nurseli İdiz, İlter Türkmen gibi dostları arasında ben de vardım. Bilinen ve “fazla bilinmeyen” özelliklerini anlatırken “gerçek bir kedi sever” olduğunu, ölen kedisinin arkasından haftalarca üzüldüğünü söylemeyi unutmadım. Meğer ne çok hikaye varmış onun kedi sevgisiyle ilgili.. Birçok konuşmacının bu konuda anlattığı esprili anıları kahkahalarla dinledik..İŞTE HAYATINIZ..Türkiye’nin başarılı insanlarını “yaşarken onurlandırmak” bence müthiş bir fikir.. Kurum ve kuruluşların verdiği ödüller de öyledir ama “Ustalara Saygı” gecesinde o insanları her yönüyle anlatmak, bir nevi “İşte Hayatınız” programı gibi oluyor. Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal da bu nedenle takdiri hak ediyor. Değerli sanatçı ve değerli dost Gencay Gürün’e bir kez daha “nice yıllara” diyorum.
Türkiye’de “Kur’an ve Hz. Peygamber’in hayatı”nın seçmeli ders olarak konması, bir yandan eğitim sistemi 4 yıllık bölümler şeklinde kesilirken imam hatiplerin orta bölümünün açılması doğal olarak tartışmaları da beraberinde getirdi.. Bunların hepsi de sadece “laik eğitim” sistemini değil, “laik yaşam tarzı”nı; yani insanların inancının ibadetinin kendisine ait olduğu, kimseye din-inanç-ibadet baskısının yapılamadığı laiklik ilkesini ve sonuçta bugün siyasette görüldüğü gibi devletin laik özelliğini zedeleyecek adımlar olduğu için elbette tartışılacaktır. Ama Türkiye’de tartışma artık hep “karar verildikten ve yasalar alelacele Meclis’ten geçirildikten” sonra yapılır olduğu için bu tartışmaların hiçbir yararı olmadığı da açık seçik ortadadır.Bundan sonra her konuda aynı şey olacak, istenen her yasa, özellikle de “muhafazakar kesimlerin oylarının, dinle ilgili adımlar atarak ve o fırsatta aynı yöndeki söylemleri de arttırarak daha kolay alınmasını sağlayacak” yasalar toplumda tartışılmadan, istendiği gibi geçirilecektir. Dün Zülfü Livaneli’nin “7 yaşındaki kız çocukların tesettüre girmesini doğal karşıladığını söyleyen rektör”le ilgili yazdığı çok güzel yazıda (çerçevelenecek kadar güzel) belirttiği gibi bunların “demokrasi” hatta “ileri demokrasi” olduğunu iddia ederek bugüne kadarki gelişmelere alkış tutan iş dünyası ile medyanın büyük bir kesimi de herhalde “laik düzen”i basamak basamak ortadan kaldırarak “küçük yaşta öğrencilerden başlayıp” din baskılarını yayacak olan yeni yasaları, adımları da çok demok-ratik bulmayı sürdürecektir.TARTIŞILAN KUR’AN’IN ÖĞRENİLMESİ DEĞİL!Okullarda din dersinin olması da, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in hayatının öğretilecek olması da Müslüman çoğunluklu bir ülkede Müslümanları rahatsız etmez, aksine mutlu eder. Ama konu bu değil. Konu okullara dini uygulamaların sokulmasıyla birlikte, Türkiye’de bugüne kadar “laiklik” özelliği nedeniyle (Araplar bile bunu söyledi ve “keşke bizde sizin laik rejiminiz olsaydı, bu din-mezhep kavgaları çıkmazdı” diyenler oldu) yaygın şekilde görülmeyen “namaz, abdest, kız öğrencilerin tesettüre girmesinin din gereği olduğu ve bunu yapmayanlara ‘Müslüman kadın’ denmeyeceği gibi baskılar”ın o Kur’an derslerini veren hocalar ve imamlardan eliyle yayılmasıdır.ÖĞRENCİNİN NOTLARI İBADETİNE BAĞLANABİLİRBu baskıya izin vermeyecek diğer eğitim görevlilerinin derhal dışlanma ve hatta işlerinden olmaları gibi bir durumun ortaya çıkması en doğal gelişme olacak ve o noktadan sonra bu baskılara gelebilecek “veli tepkileri” de çocuklarının alacağı notları etkileyeceği için kendiliğinden ortadan kalkacaktır.Dindar insanlar “yapılan değişikliklerin Müslümanlıkta mutlaka olması gerektiğini, karşı görüş bildiren herkesin Müslümanlığa da karşı olduğunu” söyleyenlere inanmadan önce iyi düşünmelidir. Türkiye’de Diyanet’e bağlı on binlerce Kur’an kursu var. İsteyen aileler çocuklarını bu kurslara rahatça gönderebilir ki bugüne kadar da gönderdiler.. İsteyen aile daha önce olduğu gibi okuldaki din derslerini yeterli bulmuyorsa kendisi daha fazla din eğitimi sağlayabilir. Ama okullar “imam hatipten farksız” hale getirilecekse “imam hatiplerin orta kısmı açılsın” diye bunca çaba neden gösterildi?MAKBUL MÜSLÜMANEğer öğrenciler laik devlet okullarında da imam hatip gibi “ibadet uygulaması” yapacak, hocalar tarafından “daha iyi namaz kılan, daha iyi Kur’an okuyan, daha iyi örtünen daha makbul Müslümandır” gibi değerlendirmelerle karşılaşacak ve not olarak da böyle değerlendirilecekse (ki öyle olacak) ve diğer dersler imam hatiplerde de okutulduğuna, aynı üniversitelere eşit şartla girileceğine göre düz liselerin imam hatipten ne farkı kalacak?Uygulamalı Kur’an dersleriyle birlikte okullarda özellikle “kız öğrencilerin örtünmesiyle ilgili” baskının artacağı açıkça bellidir ve bu baskı sadece kızlara değil; “kız kardeşlerinin, ilerde eşlerinin örtünmesini sağlamadıkları takdirde günahın erkeğe ait olacağı” şeklinde erkek öğrencilere de yapılacaktır, bugün camilerde imamlar yoluyla yapıldığı haberleri kaç kez yazılmıştır.Kadınlara “örtünme baskıları”nın apartmanlardaki diğer kadınlar tarafından nasıl yapıldığı, bu din eksenli mahalle baskısının nasıl yayıldığı kaç kez “yaşayanlar tarafından” anlatılmıştır, okullarda olmayacak mı? (Türkiye’de her din ve inanıştan vatandaş olduğuna göre laik bir devletin “her dine ait ders” koyması gerektiği de ayrı bir tartışma tabii.. Eğer “laik devlet” tanımı da yakında kaldırılmayacaksa..)ÖRTÜNMEYEN KADINA AYIRIMCILIKDaha okul çağında baskı başlamamışken, bugün bile, en “aydın” sayılacak gazeteciler bile yazılarında “muhafazakar kadın” yerine “Müslüman kadın” ayırımı yapıyor. Yani “tesettüre giren kadın” Müslüman, başını örtmeyen kadın tüm ibadetlerini yerine getirse bile “Müslüman değil”.. Bu mudur yani, kim karar verebilir böyle olduğuna, hangi kulun böyle bir yetkisi var? Bu yazarlar kalem oynatırken nasıl büyük bir hata yaptıklarını, “başını örtmeyen Müslüman kadınlar”a nasıl haksızlık ettiklerini, bu baskı ve ayırımlarla kendini “Allah’a eş koşan” kişilerden farksız hale geldiklerini, ilerde kendi çocuklarına-torunlarına da- artacak baskılarda rol oynayacaklarını görmüyorlar mı?ENDONEZYA’DA DURUMİşte aynen bu yollardan geçerek bugünkü haline gelen ve neredeyse “Sünni” mezhebi dışındaki Müslümanlar’ı bile 2’nci sınıf vatandaş sayan, eşit haklarını kaldıran ve laikliği de kaldırarak her tür din baskısını kısa sürede arttıran Endonezya önümüzdeki en iyi örneklerden biri..Son olarak Din İşlerinden Sorumlu Bakan’ları “Endonezya’da mini etek giyen kadınların ‘porno suçu’ içinde yer almasını” istediği bir kanun teklifi verdi. Bunu yaparken “kadınların mini etek giyerek tecavüz ve eylemlere sebep olduğunu” öne sürdü. (Sapık canavarların üç-dört yaşında bebeklere bile tecavüz etmesini nasıl açıklayacaksa..)Endonezya Kadına Karşı Şiddet Ulusal Komisyonu Sözcüsü de çıkıp “Hayır, doğru söylemiyor, tecavüze uğrayan kadınların hepsi kapalı giyinen kadınlardı” demiş. Devlet işlerine din karıştı mı, siyasi partiler halkın oyunu almak için “kutsal duygularını istismar” etmeye başladı mı tartışmanın sonu buralara varıyor.. Umalım da Türkiye aynı olayları yaşamasın!