Birkaç gün önce Silivri Cezaevi’nde inceleme yapan muhalefet milletvekilleri “Mahkumlar için ayrılan bölümde hayvanın bile barınamayacağını” açıkladılar. Çoğu doktor olan milletvekilleri (beraberlerinde TBMM İnsan Hakları Komisyon üyesi 2 milletvekili ve AİHM eski yargıcı Rıza Türmen de varken) Silivri Cezaevi’nde hasta tutuklularla görüşmüş ve kaldıkları odaları incelemişler.Aralarında eski rektör Fatih Hilmioğlu, gazeteci Müyesser Yıldız, emekli Orgeneral Çetin Doğan, Milletvekili ve gazeteci Mustafa Balbay’ın bulunduğu hasta tutuklularla konuştuktan sonra; “Bu tutuklulardan özellikle üçünün sağlık durumları nedeniyle asla orada olmamaları gerektiğini, kanama veya kalp sorunu nedeniyle ölebileceklerini” bildirerek “Bir doktor olarak gördükleri tablodan utandıklarını, Kaşif Kozinoğlu’nun orada ölmesinin bile yeterli uyarı sayılmadığını”söylediler.Mesela bu malum davadan tutuklu tek kadın olan Müyesser Yıldız o kadar zayıflamış ki “tanımakta güçlük çektiklerini” belirtmişler. Yıldız zaten zayıf, ufak tefek bir kadın, bunun üstüne daha da zayıfladıysa söylenen şey tamamen doğrudur. Diğer tutuklular arasında yaşlı ve hasta olanlar da var. Bunların bir kısmının çok kötü şartlardaki minicik hücrelerde yaşamaya zorlandığı da biliniyor, daha önce haberleri çıktı.. Peki bu durumda, biraz vicdanı olan herkes “Bir yanda aralarında en ağır suçları işlemiş mahkumlar olan 15 bin kişi serbest bırakılırken diğer tarafta ‘mahkum olmamış, senelerdir hapiste tutulmasına rağmen hüküm giyecek bir suçu çıkarılmamış tanınmış insanlara neden bunu çektiriyorsunuz” diye sormaz mı?DARBE YAPANLAR TUTUKSUZ, YAPMAYANLAR TUTUKLUBir yanda kapı gibi “12 Eylül darbesi”ni yapanlar yaşlıdır, maşlıdır diye tutuklanmazken, son olarak Devlet Bahçeli’nin de sorduğu gibi “27 Nisan muhtırası”nın Paşa’sından hiç söz edilmezken diğer yanda “darbe yapmamış, bir ilişkisi de çıkarılamamış insanlar ‘hüküm giymiş gibi yıllarca yatmalarına rağmen neden hala tutuklu, neden özgürlüklerine el konuyor” diye sormaz mı?İmralı’daki terörist başı “arkasında terör örgütü ve cezaevi şartlarını inceleyen Avrupa var” diye en iyi imkanlarla, otel şartlarında “konuk gibi” tutulurken, rektöründen, milletvekiline, gazetecisine kadar diğer tutuklular neden “hayvanın barınmayacağı” şartlardadır diye sormaz mı? (Kaldı ki hayvanları bile kötü yaşam şartlarında bırakmak kabul edilemez, medeni ülkelerde onların bile düzgün yaşamaları sağlanıyor.)MİLLET İRADESİ HAPİSTE!Şimdi, bunca zaman sonra nihayet ve büyük ihtimalle “onlar da millet iradesiyle seçilmediler mi, millet iradesi hapsedilir mi” sorusu devamlı sorulduğu için ve artık herkes durumdan “biraz”da olsa utanır hale geldiği için “milletvekili seçilmiş tutuklular”ın bırakılmasını sağlayacak düzenleme konuşuluyor.. Haydi onları “o kadar uzun sürede bir gerekçe de bulunamaması” nedeniyle bırakmak zorunda kalacaklar. Pek “bağımsız” yargı bu kararı nedense bir türlü veremediği için sanıyorum yasalarda bir değişiklikle halledilecek. Ama ya diğerleri?Milletvekili olmayan ama aynı durumda; bir suç delili bulunamadığı halde yıllardır “duruşma bekleyeceksiniz, çocuk tecavüzcüleri, katiller bile serbest bırakılabilir ama siz tutuksuz yargılanamazsınız” diyerek özgürlüğü gasp edilenler? Artık diğer ülkelerin de, Batı medyasının da dikkat çektiği, iktidar partili bakanların da “yeter artık, insanları içeri atıp unutuyorsunuz” dediği (yargı bağımsız-mış gibi bir havadır bu) hukuk dışı bu duruma son verilmesi gerekiyor. İnanın bana, salıverilen “katil ve tecavüzcüler dahil 15 bin mahkum ile Öcalan’a sunulan şartlar”bile insanın bu halksızlığa, hukuksuzluğa sınırsız öfke duymasına yetiyor.Yıllardır susuldu, beklendi ama insan olan daha çok dayanamaz, bu hukuksuzluk en kısa zamanda bitmelidir. Meclis milletvekilleri için çözüm bulduktan sonra diğer tutuklulara çektirilen haksızlığına baksın, daha kaç kişinin ölmesini izleyip, bir yandan da “Suriye’de insanlar ölüyor” diye bağıracağız?*****Osmanlı da camiyi kullanmış!CHP Genel Bakanı Kemal Kılıçdaroğlu “Başbakan Erdoğan’ın zaman zaman hatırlattığı, CHP’yi suçlayarak tekrarladığı ‘camileri ahır yaptılar’ iddiası” için Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’i göreve çağırmış.Ben bu konuyu; “Alaaddin Camii’nin savaş sırasında orduya barınak, sığınak olarak kullanıldığını, mecburen atlarını da içeri almak zorunda kaldıklarını ama bunun ‘camiyi ahır yapmak’ anlamına gelmediğini” etraflıca yazmıştım. Kılıçdaroğlu; “Diyanet İşleri’nin yayınladığı İslam Ansiklopedisinde ‘Selçuklular döneminde yapılan cami 2. Abdülhamit zamanında yaptırılan tamir ve bazı değişikliklerin ardından 1914-18, 1920-23, 1940-45 tarihleri arasında savaş nedeniyle askeri işlere tahsis edilerek kapatılmıştır’ yazıyor. Sultan Vahdettin dönemi ile Kurtuluş Savaşını ve 2. Dünya Savaşını kapsıyor. Osmanlı da, Cumhuriyet de tahsis etmiş” açıklamasını yapmış.DİYANET BAŞKANI AÇIKLAMALI“Hiçbir zaman, hiçbir caminin ahır olarak kullanılmadığını” söylüyor ve “Diyanet İşleri Başkanı çıkıp onurlu bir din adamı olarak gerçeği söylemek zorunda” diyor. Savaş zamanlarında hem Osmanlı’da, hem Cumhuriyet döneminde yapılmış bir uygulamanın (düşünün mesela Kurtuluş Savaşı çaresizliği ve yoksulluğu içinde, binlerce insanımız, askerimiz ölürken, memleket düşman işgali altındayken böyle bir zorunluluk doğmuşsa suçlayabilir misiniz) sanki “bir parti dine karşı saygısızlık yapmış” gibi aleyhte koz gibi, halkın tepkisini çekmek üzere tekrarlanması üzerine hangi parti olsa, hangi lider olsa benzer bir talepte bulunur, benzer tepki gösterirdi.Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in bu haklı isteği yerine getirerek açıklamayı yapması topluma, tarihe, saygı gereğidir. Aslında bunu “çağrıya gerek kalmadan” kendisi çoktan yapmalıydı.. Daha önce söylendiğinde..
Tamam hangi tarafa baksanız yazacak çok şey var ama bu olay da yazılmadan geçilecek gibi değil ve bu konuda yağan tepkiler de görülmeyecek gibi değil.. İçişleri Bakanı Naim İdris Şahin Erzurum’a gidiyor, elektrik tamiratı yapmak için botla göle açılıp buz gibi suda boğulan 5 Tedaş işçisi ile ilgili araştırma yapmak üzere göle gidiyor sonra da Erzurum’da dolaşırken bir vatandaş yanına gelerek “Bakan’ı orada görmekten memnun olduğunu” söylüyor.Kırdığı potlarla sık sık gündeme gelen ama görünüşe bakılırsa bundan hiç rahatsız olmayan Bakan Şahin cevap olarak “ Memnun olduğun nereden belli, takla at, göbek at da anlayalım, haydi müzik çalsın, göbek atsın” diyor.. Vatandaş “alkışlar arasında” göbek atmaya başlıyor, Bakan gülüyor, etrafındakiler gülüyor.. Ne eğlence, ne eğlence.. Evlere şenlik maşallah!Bir kere böyle bir olaya dünyanın başka hiçbir ülkesinde rastlanmayacağına ben kesinlikle inanırım, bu şartlar altında böyle bir tabloya olsa olsa bizim memlekette rastlanır. Ve Bakan’ı gaza getiren bazı gazetecilerin yazdığı “ İçişleri Bakanı farklı biri, her lafı ve konuşmasıyla şaşırtmaya devam ediyor” gibi cümlelerin aksine sadece bu olay bile hafife alınmayacak, espriye vurulmayacak büyüklükte bir hata.. Yani efendim, bunların espri anlayışıyla filan ilgisi yok..BUNU MUHALEFET YAPSAYDI?Birçok kişi gibi muhalefet partileri CHP ve MHP de Bakan’ın davranışına tepki gösterdiler ve bu tepkilerin “muhalefet etmek için” olduğunu da kimse iddia edemez.. Düşünelim, iktidarda örneğin MHP veya CHP olsaydı ve onların bir bakanı bunu yapsaydı, AKP milletvekilleri ile iktidar partisini hiçbir konuda eleştirmemeye yeminli medya kesimi ne yapar, ne söylerdi? Acaba şimdi ellerini vicdanlarına koyup “Bu tepkiler haksızdır” diyebilirler mi?Gencecik beş işçi ihmal sonucu hayatını kaybetmiş.. Eğer onlara “daha güvenli bir yol” gösterilmiş olsaydı, asla göle bir botla açılmamaları, bunun tehlikesi anlatılmış olsaydı, keyfi karar vererek yaptıkları takdirde bir yaptırım konsaydı (ki Batı’da bu işler kesinlikle böyle yürüyor, ben mühendis olarak araştırma merkezlerinde çalıştım) 5 işçi birden ölmeyecekti. Bunlar yapılmadığı için “Tedaş Genel Müdürlüğü” sorumludur, suçludur ve “hukuk kurallarının doğru işlediği ülkelerde” kesinlikle istifası istenerek soruşturma açılır, hatta ilgili Bakanlık bile hesabını vermek zorunda kalır. Bunun lamı cimi yoktur, kaldı ki o işçilerin aileleri de hemen yüklü tazminat davaları açarlar. Tazminatları da söke söke alırlar.GÖBEK DEĞİL, SUÇ KONUŞULMALIYDI!Türkiye’de ise Bakan göle gidiyor, artık “suyun sıcaklığına mı baktı” bilinmez, hiç etkilenmeden birkaç saat sonra “takla ve göbek” sohbetine girişiyor. Kimleri sorguladı, neyi araştırdı, neyin hesabı soruldu, bu konularda tek bir açıklama ve soruşturulan tek kişi yok.. Durum böyle olunca da işte bu ülkede “hiçbir olayda, hiçbir ihmalde” giden canların hesabı sorulamıyor. Sorulmadığı gibi, benzer olayları, ihmalleri, döne döne yaşıyor ve örneğin madenler göçüp de insanlar öldüğünde “takdir-i ilahi” deyip geçiyorlar. İlahi kudret size “hiçbir önlem almayın, gidin aklınıza eseni yapın, boş şeylerle vakit kaybedin ama insanlarınızın hayat güvenliğini sağlamayın” mı dedi?Neden medeni ülkelerde bu tür olaylara rastlanmıyor da hepsi arka arkaya Türkiye’de oluyor?BÖYLE BAŞA, BÖYLE TIRAŞAma tabii burada sadece “yönetenleri” de suçlamak yanlış, vatandaş olayların sorumlularına hesap sormaz, her skandal olayı sineye çekip yoluna devam ederse olacağı budur.. Mesela bilinçli bir vatandaş, daha kısacık süre önce beş işçinin ölmesiyle yaşanan üzüntünün arkasından gelen Bakan “haydi takla at, göbek at” dediğinde bunu yapacağına “bu durumda göbek atmak çok ayıp olmaz mı Sayın Bakan” cevabını verirdi.. Kimse alkışlamaz, tepki böyle belli edilebilirdi..Bunu yapacak olgunluk olmayınca sonuç da “böyle başa, böyle tıraş” oluyor işte.. Herkese hesap soruluyorsa Tedaş Genel Müdürü de o olayın, beş canın hesabını vermelidir!*****‘Bir şiirden dolayı..’Başbakan Erdoğan “28 Şubat”tan söz ederken “Milletim zarar gördü, Ben cezaevine o talimatlarla girdim..Bir şiirden dolayı Belediye Başkanı hapse atılır mı? Türkiye’de demokrasi, hukuk güç kazanıyor. Hiçbir güç veya makam TBMM’nin, milletin iradesinin üstünde değil” demiş..Kendisiyle ve “şiir yüzünden cezaevine girmesiyle” igili olarak söyledikleri doğru.. Ama bir çelişki var ortada.. Burada eleştirdiği “yargı”dır, “yargının yanlış karar vermesi”dir. Ve aslında “tarafsız bir yargı” varsa her ne kadar “yasama, yürütme, yargı” güçleri devleti oluşturuyorsa da “hukukun üstünlüğü” diye bir kural da vardır ve yargı kararlarına “yasama ile yürütme”, yani, Meclis ile hükümetler de saygı göstermek zorundadır. Burada “hiçbir güç veya makam TBMM’nin, millet iradesinin üstünde değil” denemez.Öte yanda Başbakan kendisi için verilen yargı kararına tepki gösterir, “millet iradesi”nden söz ederken bugün yazdığı kitaplar ya da yazılar nedeniyle (şiirden ne farkı var, hepsi ifade özgürlüğü veya basın özgürlüğüne girer) cezaevinde olan insanların, milletvekili seçildiği ve hüküm giymiş olmadığı halde “tutuksuz yargılanmasına bile izin verilmeyen” insanların durumunu hiç hatırlamıyor.. Mesela “millet iradesi, TBBMM” diyorsak o milletvekilleri neden ısrarla içerde hem de kötü şartlar altında hapis olarak tutulmaktadır?Tarafsız olmak ve başka mağdurlar için de “kendiniz için istediğiniz haklar”ı istemek demokrasinin; insan haklarına saygının ta kendisidir.
Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği’nin yürüttüğü 28 Şubat soruşturmasında dün yazımı yazdığım ana kadar 9 tutuklama yapıldı ve tutuklananlar Sincan Cezaevi’ne gönderildi..28 Şubat soruşturmasının başladığı açıklandıktan sonra Hükümet üyeleri bu konuda “intikam mı alınıyor, bu bir rövanş mı” sorularına “Buna intikam denemez” karşılığını vermişti ama “kraldan çok kralcı” birileri “28 Şubat için intikam istediklerini” yazıp çiziyorlar. Evet “adalet” doğal olarak mağdurların “duygularını, çektiklerinin karşılığını vermeyi” gözetir, buna rağmen ve özellikle kendine “entelektüel” diyenlerin açıkça “intikam” çığlıkları atması normal bir durum değildir.GERÇEK İNTİKAM“Ben intikam istiyorum” diyen bir Prof-Yazar 28 Şubat’a “darbeler tarihimizin en pespaye darbesi” demiş mesela, oysa arkadaşın unuttuğu bir şey var; “en pespaye” tanımını; en ilkel vahşeti sergileyen, insanların idam edildiği, işkence gördüğü 27 Mayıs ve 12 Eylül ikilisinden almaya kimsenin hakkı yoktur. Ama bu darbelerin birebir mağdurları olan, en büyük sıkıntıyı çekmiş, kayıplar vermiş aileler bile (benim ailem dahil) intikam tamtamları çalmıyor. “Adalet yerini bulsun, darbe ve darbeciler tarih önünde işledikleri suçla mahkum edilsin” istiyor, o kadar..Sağduyulu, demokrat, hukuka güvenen (veya hâlâ güvenmeye çalışan) vatandaşların yapması gereken budur. Darbeleri toplum katında, dünya kamuoyunun ve yargının önünde mahkum etmek, bir daha yapılmamasını sağlamak en iyi intikamdır. Siz intikam ister ve bunu topluma pompalarsanız diğer “adalet bekleyen” suçlarda yargının doğru karar vermediği durumlarda o suçlardan mağdur olmuş insanlara ne mesaj vermiş oluyorsunuz?TAKİPÇİSİ OLURSAN..Git intikam iste, intikamını alana kadar da peşini bırakma.. Bu isteğin ve aslında kışkırtmanın “intikamının takipçisi gençlik” istemekten farkı yok.. O zaman sizin alacağınız intikamın mağdurları da kendileri için intikam istemeye devam ederler ve bunun peşine düşerlerse intikamın sonu gelir mi?Şu anda bile “yıllardır kanıtlanmamış iddialarla hücre hapsinde tutulan, orada ölen veya ölmekte olan ‘en yakınlarını’ son bir kez görmelerine izin verilmeyen” kaç insan var cezaevlerinde.. Bir gösteriye katıldıkları için hapis cezası verilen kaç öğrenci var.. Akıl almaz iftiralarla yıpratılan önemli sivil toplum kuruluşları ve yöneticileri var..Öte yanda bir seferde serbest bırakılma kararı verilen ve aralarında “katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, dolandırıcılar” olan tam 15 bin hükümlü var.. Bu “intikamcı”lar hükümlü olmadığı halde hücre hapsi yaşayan ve onurlarıyla oynanan insanlarla ailelerine ne önerecekler? Onlar da intikam peşine mi düşsün, yoksa haklılıklarını adalet önünde ispatlayarak, kendilerine yapılanların hesabını orada isteyerek yargının kararını mı beklesin..YARGIYA GÜVENMEZSEN..Zira “intikam” diye başladığınızda yukarda da belirttiğim gibi “yargının beklenen kararı vermediği” durumları da düşünmeniz lazım. Türkiye’de yargı kararları Batı demokrasilerinde, hukuk devletlerinde olduğu gibi “net ve herkese karşı eşit, evrensel ölçülerde” çıkmıyor, özellikle son yıllarda sık sık oluyor bu.. Bakıyorsun Deniz Feneri gibi bir davada tüm suçlar buharlaşıvermiş. Bakıyorsun “çocuk tecavüzcüleri, hatta bir okul çocuğuna toplu tecavüz eden sapıklar veya bir kadın katili” serbest bırakılıvermiş.Bu intikamcılara göre o suçların mağdurları intikamlarını nasıl almalılar, bir açıklasalar da öğrensek.. Türkiye’de adalet duygusu o kadar zedelendi ki, yapılacak tek şey gerçekten yargının en kısa zamanda “hukukun üstünlüğü”nü hatırlaması ve bu hatalardan vazgeçmesidir. Yoksa gerçekten de “kendi intikamının peşine düşen” kuşaklar çıkacak ortaya!*****Özel hayatın gizliliği!TBMM Başkanı Cemil Çiçek Türkiye’de “özel hayatın gizliliğinin açıkça ihlal edildiğini ve yapılacak düzenlemenin anayasayı doğrudan ilgilendirdiğini” söyleyerek; “İki kişi oturup doğru dürüst konuşamıyoruz. Ertesi gün gazetelerde ortam dinlemesinden bilmem neye varıncaya kadar..” şeklinde tepki göstermiş. Çok güzel ve doğru bir tepki bu.. Öyle de, kimi kime şikayet ediyor Sayın Çiçek orası belli değil..Bu ve benzeri öyle çok konu var ki “anayasaya koysanız ne yazar, koymasanız ne yazar” durumunda.. Kimsenin anayasa, babayasa taktığı yok, Türkiye’de güçlü olan her istediğini yapıyor, “ben istedim oldu” politikası açıkça yürüyor, siyaset yargıya bile müdahale ediyor. Bunu da Anayasa Mahkemesi Başkanı söylüyor. Bin anayasa yapsanız bu “güçler karmaşası”nda işe yaramaz.Mesela “ortam dinleme, telefon dinleme” olayı.. Bu nedenle cezaevinde olan, “telefonda şunu dedin, bunu dedin” diye suçlanan gazeteciler ve başkaları var.. Aynı telefon ve ortam dinlemelerinin sürdüğü biliniyor.. Peki burada halka neyi veya kimi şikayet ediyoruz? Bu yüzlerce, binlerce dinlemeyi (mesela hakim ve savcılar “ortam dinlemesiyle dinlendiklerini, telefonlarının dinlendiğini, internette ne okuduklarının bile izlendiğini” söylüyorlar) kim istedi, kim yaptırdı, dinleyen kurumlar nereden emir aldı ? Bu soruların cevabı ortada yok mu ki TBMM Başkanı kızıyor?Keşke bunları açıklasa..
Orada burada kadın toplantıları yapılıyor, bu mesleğe başladığım günden beri yapıldığı gibi.. Kadınların istihdamı, kadınlara eşit haklar, kadına karşı şiddet vs. vs.. Son 25 yıldır aynı noktada sayıyoruz, bunca zaman içinde bana göre tek önemli başarı kadın örgütleri ve biz birkaç yazar yıllarca çırpındıktan sonra nihayet Medeni Kanun’da “boşanan çiftlere eşit mal paylaşımı getiren” yasa değişikliğiydi, onun dışında her şey eski tas, eski hamam devam..Kadın ve çocuk tecavüzlerinde doğru istatistikler verilse hiç şüphe yok bu olaylarda “dünyanın en kötü ilk üçü”ne filan gireriz.. Defalarca yazdık, televizyon programları yaptık, Meclis’in önünde “ülkenin çocukları böyle yanıyor” diye bebekler yaktık, “kadınları böyle kesiyorlar” diye boynumuza bıçaklar dayadık, gösteri yapan kadınlar TBMM’ye yürüyemesin diye yüzlerce polis dikmişlerdi (Meclis’i vatandaşlardan koruyorlar) polislerle itişerek Meclis’e yürüdük ama olmadı, olmadı.. Hiçbir şey ne Meclis’i, ne Hükümeti harekete geçiremedi..FANTEZİ ÖNLEMLERHala “kadın eşi tarafından şiddet görürse erkeğe elektronik kelepçe takılabilecek, erkeğin malı elinden alınabilecek” benzeri fantezi önlemlerle uğraşıyorlar. Fantezi çünkü karısını canavar gibi döven, yaralayan kompleksli-hasta kocaların, kendisine yar olmayan kadını başkasına da yar etmemek için öldüren ve kısa bir hapis cezasına dünden razı olan manyakların sayısı o kadar fazla ki ve o kadar kararlılar ki bu önlemler onları ancak güldürür.. Nitekim olaylar giderek arttı.Daha dün gazetelerde Tekirdağ’da bir tekstil fabrikasında çalışan ve servis otobüsünden indikten sonra evine doğru yürürken 4 kişi tarafından kaçırılıp tecavüz edilen ve baygın vaziyette ağaçlık bir alanda bulunan genç kadının haberi vardı. Alçak tecavüzcülerden biri kadının yanında uyurken yakalanmış. Tutuklandıkları söyleniyor ama kendileri de, biz de biliyoruz ki onların hayatını da zehir edecek, en az 20 yıl hapisten kurtulamayacakları cezalar verilmeyecek..AF İLE KURTULACAKLAR!Daha üç gün önce onlar gibi tecavüzcüleri de, çocuk tecavüzcülerini de, katilleri de afla bırakıverdiler. Sanki sayıları azmış gibi, bu ülkenin masum insanlarına, çocuklarına acımadan toplum içine salıverdiler. Bunun yapıldığı ülkede tecavüz ve diğer suçlar biter mi, artar mı? Nitekim belki de afla aynı gün bu tecavüz olayı yaşandı..İlköğretim öğrencisi kız çocuklarına toplu tecavüz edenleri bile derhal tutuklayarak ağır cezalar vermediler (gazetecileri yazdıkları kitaplar nedeniyle tutuklamak daha kolay, bu ülkede o daha ağır suç) aynı yaştaki çocuklara tecavüzler arttı. Yaşlı çocuk tecavüzcülerini serbest bıraktılar, aynı etkiyi yarattı.. “Evlendik” diyerek torunu yaşındaki kızlara “imam nikahı” altında tecavüz edenleri ve kızların babalarını cezalandırmadılar “hamile kalan veya doğuran çocuklar” arttı..KIZ KARDEŞE TECAVÜZ!Aile içi tecavüzü “aile mahremiyetine zarar verir” bahanesiyle yok farz ettiler, hem ensestle karşı karşıya olan, çaresi olmadığı ve çoğu kez anneleri bile sustuğu için bu felakete katlanmak zorunda olan o zavallı çocuklar (baba, amca, enişte, ağabey gibi sapık aile fertleri karşısında) korunmasız-yapayalnız ortada kaldı, hem de ensest olayları arttı.. Ama etrafa bakınca devamlı toplantılar yapılıyor, adeta kadınlarla-kızlarla ilgili “bir faaliyet var” havası esiyor.. Bakın, mesela birkaç gün içinde çok önemli üç haber çıktı; birincisi, “Sivas’ta 20 yaşındaki M.T’nin 16 ve 17 yaşlarındaki iki kız kardeşine 5 yıldır tecavüz etmekte” olduğu..SIRADA VELİLER VAR!!İkincisi, “13 yaşında doğum yapan çocuk” .. Ve üçüncüsü; “Avcılar’da bir okul müdürünün tecavüzüne uğrayan veli”.. Daha önce “öğrencilerine tecavüz eden öğretmen veya müdürler”e hak ettikleri ağır cezalar verilip öğretmenlik hakları ellerinden alınmayınca sıra geldi velilerle tecavüze.. Kadın veli, olayı eşi dahil kimseye söyleyememiş, psikolojisi bozulmuş ve sonunda bir dilekçeyle olayı Milli Eğitim Müdürlüğü’ne duyurmuş. Gelen cevaba inanamayacaksınız; “Sizin başka işiniz mi yok?”Bu olaydan daha önemli bir konu olamayacağı gibi, bir Milli Eğitim müdürünün böyle bir skandal yaratan, suç işleyen okul müdürünü derhal görevinden alıp yargıya sevk edilmesini sağlamaktan daha önemli işi de olamaz. Veliye saldırmaya cesaret eden sapık, öğrencilere saldırmaz mı?Ben artık kadın örgütlerinin de bu konuları yeterince izlemediğini, toplu tepki veremediğini düşünüyorum, kusura bakmasınlar. Eğitimle ilgili yasa konusunda hep beraber harekete geçtiler ama bu kadar korkunç kadın ve çocuk olayları duyuluyor ve onlardan ses çıkmıyor. Bu konular da “kadına şiddete hayır diyelim” sloganlarıyla halledilmiyor.Kadın Bakanlığı’nın kadın ve çocuklara karşı vahşet olaylarını izleyip verilen cezalar konusunda bir şey söylediğini hiç duymadık. Daha önce “dayısının tecavüzüne uğrayan ve anneanne ile dayının işkencesini de yaşayan 5 yaşındaki çocuk”, “11 yaşında çocuk doğuran kız” gibi olayları yazmış ve ‘Bakanlık takip ediyor mu, çocuklar korumaya alındı mı, cezalar ne oldu’ diye sormuştum, hiç ilgilenmediler bile.. Son olaylarla ilgilenirler mi sizce?Yazarken bile gözlerim yaş doluyor, bir vatandaş ve “yıllardır bu konulara çözüm aradıktan sonra ilerlemek yerine geri gittiğimizi gören” bir gazeteci olarak büyük üzüntü içindeyim!*****Twitter’da geyik yapacağınıza..Kim kimle aşk yaşıyor, kim ne giymiş-nereye gitmiş, hangi sanatçı TV’de ne söylemiş, kim kime kazık atmış, ne kadar önemsiz, alakasız konu varsa Twitter kullanıcıları saatlerini, günlerini vererek orada mesajlaşıp duruyorlar.. Bunu binlerce, milyonlarca kişinin yaptığını düşününce “eğer bu mesaiyi olumlu bir işe, bir sorunun çözümüne harcasalar nasıl bir güç oluşturulabilirdi” noktasına geliyor insan.Mesela “sokak hayvanlarının çektiklerini; açlık, soğuk ve sıcakta korunmasız, aç-susuz ortada kalmaları, hastalananların tedavi edilemediği için ölmeleri, dikkatsiz ve hızlı araç kullananlar tarafından öldürülmeleri ya da en azından “ölüm kadar kötü” şekilde sakat bırakılmaları, sadistler tarafından kuyruklarının kesilmesi, gözlerinin oyulması gibi dehşet verici olayları” konu edinseler..HAYVAN ZEHİRLEYENLERİ DUYURUNSokak hayvanlarını dikkatle yakalayıp kısırlaştırma, hasta-kaza geçirmiş, sokakta doğum yapmış hayvanlara sığınaklarda bakma görevi olan belediyeler arasında “bunu yapmayanları” bulup çıkarsalar.. O barınakları gezip “kötü şartta olanları, zavallı köpek ve kedilere bakılmayan-tedavi edilmeyenleri, pis olanları” bulup çıkarsalar ve ilan ederek “bu belediyeye oy vermeyin, hayvanların oyu yok ama bilinçli seçmenin var” deseler..Bursa Osmangazi barınağı gibi “iyi olanları” överken, hiç barınak açmayan, hiç kısırlaştırma yapmayan, hayvanlar kontrolsüz çoğalınca onları “topluca zehirleme ya da uyutma” gibi vahşice bir çözüm seçen.. Ya da “Bolluca Ormanı” gibi ormanlara veya boş arazilere atarak “açlık-susuzluk ve soğuktan çırpınarak ölmeleri”ni sağlayan TEMBEL ve SAHTEKAR belediyeleri (HAYTAP’la haberleşerek ve bilgi alarak) milyonlarca insana duyursalar..O KADAR KOLAY Kİ..Bu insanlık dışı eylemleri çözüm seçtiği halde bir yandan TV’lere çıkarak kendini seçmenlere “hayvansever” göstermeye çalışan belediye başkanlarını orada anlatsalar.. Türkiye’de sayıları hızla arttığı için “korkunç sonlarla karşılaşan zavallı sokak hayvanlar”ına kolayca çözüm getirebilirlerdi. Biraz zaman verip izleyerek ve birkaç mesaj yazarak..Twitter kullanıcılarına “hayvanların korunması” gibi, “kadın ve çocuk haklarının gerçekten ele alınması” gibi çözüm bekleyen konulara kafa yormalarını öneriyorum. Ne zamana kadar “kim ne giydi, kim nereye gitti, kim kime ne söyledi” benzeri boş konularla uğraşacaklar?
Bizim gündemimiz ya Suriye, ya İran, ya geçmişle hesaplaşma, ya sürekli partiler arası kavga-didişme.. Konuşmadığımız bir konu var; Türkiye’nin bugünü ve yarını .. Bugün gençlerimizin “askere gidiyorum anne” diye ölmeye gönderilmesi, kimbilir kaçının analarına son sözlerini cep telefonundan söylemesi; “geliyorlar anne”..Yine iki askerimiz şehit, yine üçü yaralı.. Siyasetçilerden “28 Şubat hesaplaşmasını, göz altıları, bunun bir intikam süreci olup olmadığını” duyuyoruz ama şehitlerimizden söz eden yok.. Geçmişle ilgili devamlı bir “demokratik temizlik” lafı tekrarlanıyor ama “sınırlarımızda temizlik, topraklarımızda temizlik” nedense yapılamıyor. Yapılması için de bir plan, program yok..DEVLET SIRRI!!Başbakan Erdoğan önce “PKK ile görüştüğümüzü söyleyenler..” diye başlayıp hakaretler etmişti, sonra “Fidan’ı Oslo’ya da, İmralı’ya da ben gönderdim” dedi.. Ne yapıldığı, neyin doğru olduğu belli değil.. Herşey “devlet sırrı” imiş.. İyi de biz “devlet sırrı” derken Öcalan da, Karayılan da görüşmeler hakkında bilgi vermişlerdi zaten.. Peki, yürekleri kan ağlayarak evlatlarını çatışmaların içine gönderen anaların, babaların “neler olduğunu, çocuklarının bu ateşin içinden nasıl çıkarılacağını” bilme hakkı yok mudur? Ülkeyi yönetenler sıcak köşelerinde otururken daha kaç gencimizin anasına “ayaklarımız kardan sırılsıklam, buz gibi, ancak geceleri kurutabiliyoruz” dediğini ve cümlesini “ölüyorum anne” diye bitirdiğini duyacağız?Buna yürekler nasıl dayanacak, onu da söylesinler..Suriye için, İran için seyahatler yapılıyor, tüm zamanımız, mesaimiz “Suriye’de insanlar ölmesin diye” veriliyor da bizde ölenler için neden uğraşmıyoruz? Orada binlerce insan öldü ama Türkiye’de de on binlerce insan öldü ve ölmeye devam ediyor. Kendi dev sorunumuzun kenara itilmesinin sebebi ne?TÜM MESAJLAR ‘ÖZERKLİK’..BDP’nin verdiği mesajların tümü “yeni anayasada özerklik verilecek” talebine kilitlenmiş durumda.. Bu talebin karşılanacağına da güvenleri oldukça fazla.. Şimdi anayasanın yazımı başlayacağına göre bu konuda neler olacağı açıklanmalı ve tartışılmalı değil midir? Tamam Fidan “Başbakan adına” görüşmeler yapmış, olabilir ama toplumun bu görüşmelerden ne sonuç çıktığını bilme hakkı vardır. Yoksa son zamanlarda her konuda (örneğin 4+4+4 yasası da böyle tepeden iniverdi) olduğu gibi “yeni anayasada PKK’nın talepleri konusundaki adımlar” da sürpriz mi olacak?Peki, Suriye için bunca seyahat yapıyor, dünya ülkelerinin dikkatini çekmeye uğraşıyor, İran gibi başka ülkelerle bu konuda ilişkileri bozmayı bile göze alıyoruz da neden aynı gayreti kendi sorunumuz için göstermiyoruz? Bu sorunu iyice dünyanın gözüne sokup, diğer ülkelerin yardımını istemiyor, ABD’ye “ne oldu önceden istihbarat sözünüz yalancılar” demiyoruz? Aylardır İran, Suriye, o darbe, bu “ihtimal” dilimizden düşmezken bunu neden yapmadık?Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç şehit annesini ziyaret ettiğinde o anne balkondan “Bu ülkenin bir karış toprağını verirseniz size hakkımı helal etmem, bunu yapamazsınız” diye bağırmıştı.. Tüm şehit analarının sesiydi bu! Teröre çözüm düşünmeye sıra gelecekse bu sesi de duymaları gerekiyor!*****28 Şubat’ta ‘neden’ler?Bakıyorum bazı köşelerde “28 Şubat döneminde neden kimse baskıya karşı çıkmamıştı, üniversiteler, iş dünyası, baskının muhatapları neden sessiz kalmıştı, neden dik durmamışlardı” soruları soruluyor, tartışılıyor.. Vallahi okudukça son yıllarda medyadan, iş dünyasına, üniversitelere, sivil toplum kuruluşlarına kadar her kesime, ülkenin demokratik kurumlarına yapılan “siyasi baskı” geliyor akla. (Örneğin; televizyon programlarına, programcılarına, gazetelere, köşe yazarlarına yapılanlar gibi.. Kim karşı koyabildi?)Ortada top-tüfek korkusu yok ama onun yerini alan “dehşet bir sivil korku” olduğu inkar edilebilir mi? 28 Şubat sürecindeki “fişlemeler” hatırlatılıyor, bu süreçte “tüm ülke nüfusunun telefonlarının, en özel konuşmalarının dinlenmesine, onlara ait kayıtlar tutulmasına, istendiğinde bu kayıtların açık açık iddianamelere konmasına” ne diyeceğiz? Asker yapmış da sivil yapmadı mı, yapmıyor mu aynısını?Uzun lafın kısası, yazının girişindeki “neden”li soruların tek cevabı var arkadaşlar; “tırsma”dır! Aynen bir fırtınadan korunma refleksi gibi (çıkar için eğilenleri kastetmiyoruz tabii, onlar başka sınıfa girer) sınırsız baskının karşısında boyunlar eğiliyor, hepsi bu!*****Saf ve bakir Anadolu çocuğu!Onun yazılarını yıllardır benim kadar ilgiyle okuyan ve “ekonomi hakkındaki gerçekleri en doğru şekilde” öğrenen herkes kimden söz ettiğimi hemen anlamıştır. Çünkü bu yazarı hatırlatan en önemli ipuçlarından biri; kendini yazılarında “Saf ve bakir Anadolu çocuğu” olarak tanımlamasıdır. Hepsi bu değil tabii, onun yazılarında “Ayşe Hanım Teyze, Ali Rıza Bey Amca, İşçi Memed”e de rastlarsınız.. “Büyük Türk Büyükleri”ne de.. İşte değerli meslektaşımız, aynı anda farklı gazetelere, farklı isimle ve farklı konularda yazma, hepsini keyifle okutma ve yine aynı anda TV’de ekonomi programı yapma başarısına sahip usta gazeteci Güngör Uras, kitabı “Saf ve Bakir Anadolu Çocuğu”nda bu özel tanımları ve isimleri neden tercih ettiğini de anlatıyor.MEDYA, PATRONLAR, İŞ DÜNYASI VE HERŞEY..“..De anlatıyor” diyorum, çünkü içinde bir tarih barındıran, tanıdığınız veya ismini mutlaka bildiğiniz birçok ünlü insanın, anıların, olayların yer aldığı ve Güngör Uras’ın da hayatının hikayesi olan bir röportaj-kitap bu. Onu çok ilginç yapan; uzun yıllar öncesinden bugüne kadar ülkenin siyasi geçmişini, Türk halkının siyasete katılımındaki güldüren veya hüzünlendiren ayrıntıları, siyasetçilerin birbirine benzer hırslarını, Gazeteci Haşim Akman tarafından yapılan ve kitabı oluşturan röportajda da dilinden düşürmediği; kendisi gibi ekonomist olan sevgili eşi Nuran Uras’la birlikte çok seyahat ettikleri için gezi notlarını, medyayla ve patronlarla ilgili çok ilginç detayları, Özal’dan Çiller’e, Mesut Yılmaz’dan Bülent Ece-vit’e birçok liderle ya da Türkiye’nin en ünlü iş adamlarıyla ilgili anıları, Türkiye ekonomisinde dünden bugüne neler olduğunu son derece sade, dürüst, esp-rili bir anlatımla aktarması..EN SEVDİĞİM BÖLÜMBen kitabın tamamını ilgiyle okudum ama en eğlendiğim kısım “Suyun başını tutan büyük Türk Büyükleri”nin bugüne kadarki ortak özellikleriydi; mesela “katıldıkları toplantılarda nutuk attıktan sonra, başkalarının ne dediğini dinlemeden çıkıp gitmeleri. Çünkü halkı dinleyecek vakitleri ve öğrenecek bir şeyleri olmaması. Her şeyi biliyor olmaları”.. “Suyun başında” nasıl hareket ettikleri..Bilmediğim çok şey öğrendim bu kitaptan, Güngör Uras’ın eline sağlık diyorum doğrusu!
Dün 28 Şubat’ın askeri kanadına 31 adreste baskın yapılmış ve Genelkurmay eski 2. Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir ile birlikte 9 kişi gözaltına alınmış. Aslına bakarsanız uzun süredir, hatta Ergenekon soruşturması, darbe iddialarıyla tutuklamalar başladığından beri yoğun olarak 28 Şubat’tan söz ediliyordu, son haftalarda Hükümet’in devamlı gündemindeydi, bu nedenle pek de sürpriz sayılmaz..Yalnız tartışmaya açık önemli iki nokta var ortada.. Çoğunluk olaya “darbelerle hesaplaşılıyorsa, 28 Şubat’ın da darbe sayılacağı söylendiğine göre onunla da hesaplaşılacak” diye bakıyor olabilir.. Ama azımsanmayacak bir başka çoğunluk da ortadaki antidemokratik baskılara, siyasallaşmış yargıya bakarak bu “darbelerle hesaplaşma” meselesinin olması gerektiği gibi yapıldığına-yapılacağına inanmıyor ki aralarında 12 Eylül darbesinin birebir mağduru olmuş sanatçılar ve başka insanlar da var. Benim “iki önemli nokta” dediğim şeyler ise başka..MGK KARARI, HÜKÜMET NE OLACAK?Birincisi, 28 Şubat’tan söz ederken hep sorduğum sorular.. O kararlar “içinde dönemin Başbakan’ı Necmettin Erbakan ile Yardımcısı Tansu Çiller’in, bakanların da olduğu Milli Güvenlik Kurulu”nda alınmış. Altında asker-sivil hepsinin imzası var. Anayasal kurumlar çalışmış, demokrasi kesintiye uğramamış .. Yani “bir baskı” elbette söz konusu ama iddia edildiği gibi “bir darbe” sayılmasını gerektiren nedenler mevcut değil. Bu hesaba bakarak, “demokratik bir ülkede antidemokratik tüm baskılar” soruşturmaya tabi tutulacaksa çok soruşturma açılması mümkün diye de düşünülebilir..YARGI ‘BAĞIMSIZ’ İSE..İkincisi.. Bu gözaltı haberinden sonra Hükümet’ten ilk açıklamayı Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı yaptı ve “Dizginleri halk eline aldı, demokratik temizlik yapılıyor, hak ve özgürlükler yükseliyor” dedi.. Yargının verdiği bir kararı sanki iktidar partisi vermiş havasında bir konuşma.. Nitekim yargı da nedense Hükümet’in üzerinde ısrarla durduğu ve eğitimle ilgili yasada bile “28 Şubat’ın izleri temizleniyor” dediği olayda gözaltı kararı veriyor ama durmadıkları olaylarda “dava başlamış ve ortada yeterli kanıt varsa bile” vermiyor. Bakan Yazıcı’nın “demokratik temizlik” sözü sadece istenen konularda uygulanıyor, istenmeyenler başarılı bir şekilde es geçiliyor.Örnek mi; 12 Eylül soruşturmasında Evren ve Şahinkaya için savcının tamamen keyfi olarak “tutuklama istememesi”.. Darbeler soruşturuluyorsa, Türkiye’de tarihin akışını değiştiren “27 Nisan muhtırası” atlanamayacakken nedense yargı oraya hiç dokunmuyor.. Deniz Feneri gibi her tür kanıtın ortada olduğu, fakat siyaseten korunmakta olan bir büyük davada “savcılar görevden alınıp yerlerine başkaları konduktan sonra” suçların niteliği değişip hafifleyiveriyor. Yargı katilleri salıveriyor ama en garip çelişkiyi yaratarak “milletvekili seçilmiş insanların tutuksuz yargılanmasına”, en tanınmış bilim adamının (ve milletvekili) anasını-babasını ölmeden önce son kez görmesine izin vermiyor. Onların “kaçacağına” inanıyor.Bu dev çelişkiler ortadayken maalesef artık hiçbir davanın ve hiçbir kararın “hukuk çerçevesinde” olacağına inanmak mümkün değil. Ama bu kez de savaş kapıdayken, teröre de şehitler vermeye devam ederken bu konulara kafa yoracak ortam bile yok!*****Buna ‘adalet’ diyen varsa açıklasın!Eh “bir defada tam 15 bin suçlu tahliye ediliyor”sa buna cezaevleri yine hızla boşaltılacak, kararı verilmiş denir. Çıkanlar arasında “cezası 2 yıl veya daha az kalan hükümlüler, hasta, sakat ve yaşlılar, iyi halli hükümlüler” varmış..Hükümetler af çıkarmaya niyetlendi mi, kim ne derse desin faydası olmuyor.. Son dönemde zaten yalnız bunda değil, hiçbir olayda, hiçbir tepkinin yararı olmuyor o başka.. Ama lütfen, kimse kızmasın-alınmasın, ben de burada “vatandaşların hukuk önünde eşit olması” adına “one minute” demek isterim. Burada bırakılanlar “hükümlü”, yani suç kesinleşmiş, kanıtlanmış, cezalar zaten birçok indirime uğramış, sonunda da binlercesi bir anda affediliyor. Ve aralarında “cinayet, tecavüz, yaralama, çocuk tecavüzü (bırakın şu “istismar” lafını, aldatmacanın ta kendisi bu), dolandırıcılık, gasp, hırsızlık” suçları var.Yani “mağdurlar yaratmış ağır suçlar”ın cezasını “o mağdurlara sormadan” ortadan kaldırıyorsunuz ki bu durumda kesin bir “adaleti ortadan kaldırma” söz konusudur.DENETİMLİ SERBESTLİK AYIRIMCILIĞISonra “hasta, sakat ve yaşlı hükümlüler”in affedildiği açıklanıyor.. Onlar “hükümlü” oldukları halde (ve yine kimbilir hangi suçlardan içerdeler) bu şartlarda serbest bırakılıyorlarsa, yıllardır süren ve daha ne kadar süreceği de bilinmeyen darbe iddiası soruşturmalarında gazetecisi, milletvekili, bilim adamı “hükümlü olmadığı halde” neden ısrarla içerde tutuldu ve tutuluyor?Adalet Bakanı Sadullah Ergin “milletvekili seçilen ve hüküm giymemiş kişilerin tutuksuz yargılanması”nı isteyen önergeye ilk karşı çıkan kişi oluyor da, katil, tecavüzcü, çocuk tecavüzcüsü gibi en ağır suçlardan “hüküm giymiş” suçluların bırakılmasında neden hiçbir itirazı duyulmuyor? Bunlara “denetimli serbestlik” verilebiliyor da neden onlara verilemiyor? Onlar içerde hastalandıklarında ölmelerine bile göz yumulurken, her yaşta tutukluya ayırım yapılmazken 12 Eylül darbecileri ile bunlar neden “hasta ve yaşlı” oldukları için anlayış gösteriliyor?Birinci grupta “iyi hal”den hiç söz edilmezken, içinde katil ve tecavüzcülerin, dolandırıcıların, hırsızların bulunduğu ikinci gruba neden “iyi hal” indirimi tanınıyor? Bunların hepsi “hukukta çifte standart” değilse ne anlama gelmektedir?Kim ne derse desin artık Türkiye’de adaletten söz edilemez efendim!
Fotoğraflarına bakıyorum da Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez birkaç yıl içinde ne kadar değişmiş.. Onunla birlikte “hadisleri konuştuğumuz ve kendisinin de ‘gerçek hadislerle uydurma olanları ayıklayacağız’ dediği” ikili bir televizyon sohbeti yapmamın üzerinden ancak o kadar bir zaman geçti, o günlerde sakalı yoktu, çağdaş bir din bilimci görüntüsündeydi, şimdi bıyıklarına karışan kırlaşmış sakalları var ve ne zaman gazetede fotoğrafı çıksa onu tanıyamıyorum.Tabii ki kimsenin kararına karışılamaz ama acaba artık “sakallı olunca daha çok Müslüman göründüğünü” mü düşünüyor, yoksa o da “Hz. Peygamber’in sakalı vardı, sünnettir” görüşünde mi? Müslümanlığın çıktığı yıllarda tıraş makinesi icat edilmişmiydi ki diye düşünüyor insan.. Düşünürken konudan konuya ışık hızıyla geçiş yapma huyum sürüyor, bu konu nereden aklıma geldi, “Suriye ile savaşa girersek Türkiye’nin başına büyük çorap örüleceğini” defalarca yazmamıza, siyaset bilimcilerin ve hatta ABD’li yazarların uyarılarına rağmen hiç kulak asılmadan doludizgin tehditlere devam ediliyor da ondan.. Sakalımız olsa belki uyarılar dinlenirdi.ABD’NİN BAŞARISIZ PLANLARIDaha önce de “ABD Türkiye’yi kendi planları için Suriye ile savaşa itiyor, böyle bir hata Türkiye için felaket olur” şeklinde açıklama yapan ABD’li yazar Griffin Tarpley “Türkiye’nin savurduğu tehditlere” dikkat çekerek bir kez daha uyarmış. Diyor ki; “Suriye’de tampon bölge kurulması Türkiye’nin parçalanmasına yol açacak adım olur” .. Onun sözlerine gereken dikkati vermek için ise ABD’nin “kendisinin de kabul ettiği” Irak başarısızlığını, Afganistan’da Taliban’la ilgili yaptığı ve dev soruna dönüşen hataları hatırlamak bile yeterli..Elbette Suriye komşumuz ve orada “bir diktatör yüzünden” binlerce insanın ölmesi son derece üzücü.. Ama işte bildiğiniz gibi diktatörlerin sınırı yok, iktidar gücü için her şeyi, insan canı almayı bile göze alıyorlar. Şimdi ABD “süre bitti” diyor, biz tehdit ediyoruz, ya bu müdahale yüzünden bizim insanlarımızın (zaten terör tehlikesi altında yaşayan gencecik askerlerimiz dahil) hayatı da tehlikeye girerse? Ya ülkemiz karmaşa içindeki Arap ülkelerine döner veya düpedüz parçalanma tehlikesi çıkarsa?IĞDIR’DAN HATAY’A KÜRDİSTAN..BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “Suriye’de de özerk Kürdistan oluşabilir, İran’da zaten Kürdistan eyaleti var, Irak bölünürse ‘bağımsız Kürdistan devleti’ kurulacak ve Türkiye’nin tüm güney sınırları Kürdistan olacak. Ortadoğu kaynayacak ve bu işler başka noktalara gidecek” diyerek hükümete “yeni anayasa için acele edin” mesajı veriyor. Daha açık nasıl söylenebilir, birinci soru.. Yeni anayasa metninin yazımı yakında başlıyor, Selahattin Demirtaş’ın acele ettiği konuya anayasada ne şekilde yer verilecek, ikinci soru..Zira bence ABD’nin “Türkiye’yi Suriye ile savaşa sokma” planı da Demirtaş’ın söz ettiği Kürdistan konusuyla ve işi bu şekilde halletmekle ilgili.. Zaten Beşar Esad’ın “siz Suriye’nin iç işlerine karışırsanız ben de PKK’ya yardım ederim” sözü de var. Hepsini birleştirin, ne çıkıyor?Siyaset bilimciler TV’lerde “ABD ve AB ülkeleri aktif olarak ortaya çıkmadan bizim öne çıkmamız yanlış” demekteler, madem ki Birleşmiş Milletler bu kadar kararlıdır, önce BM’deki diğer ülkeler asker göndersin, öncülük etsin, Türkiye ondan sonra işe karışsın. “Ortadoğu’da biz söz sahibi olalım” diye maceraya atlamayalım, pişman oluruz!*****ÇYDD gibi Deniz Feneri de ‘Poyrazköy’le birleşebilir mi?Kapatılan Fazilet Partisi milletvekili ve HAS Parti Genel Başkanı Mehmet Bekaroğlu, Deniz Feneri iddianamesinde yapılan değişiklikler için; “Önce savcılar görevden alındı, haklarında dava açıldı, yeni savcılar ‘örgütlü ve nitelikli suç yok’ dedi. Bu dava ‘yargıya müdahale örneği’ olarak akıllara kazındı” demiş. Ki milyonlarca vatandaş bu sözlerin altına imza atabilir.Deniz Feneri davasında maşallah yargı pek dikkatli şekilde ilerlerken Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği soruşturmasını yürüten, iddianameyi hazırlayan ve bu iddianamesi mahkeme tarafından kabul edilen Özel Yetkili Savcılık tam 16 ay önce mahkemeye gönderdiği klasörlerin 4 tanesini unutmuş.. Bir yanda her detayla yakından ilgilenip suçları silme olayı, diğer tarafta ülkenin eğitimde en önemli sivil toplum kuruluşunun “KLASÖRLER”ini unutmak..Ve sonra da ÇYDD davası “Poyrazköy” davasıyla birleştirilmiş. Yer altında silahların bulunmasıyla ilgili, içine Kafes Eylem Planı, amirallere suikast gibi davaların da dahil edildiği bir “darbe hazırlığı iddianamesi” ve yanında ÇYDD.. Madem ki bu en alakasız işler yapılabiliyor, Alman yargısının “örgütlü ve büyük suç” dediği Deniz Feneri davası ile Poyrazköy’ü birleştirmeyi de düşünebilirler mi? Düşünemezlerse neden düşünemezler?Yargı keyfi kararlar verirken bunları da halka açıklamak durumundadır, zira milli iradenin gerçekleri duyma hakkı var, bekliyoruz!
Herhangi bir insandan söz etmiyoruz, dünya çapında üne sahip ve dünya ülkelerinden en önemli cerrahların önünde saygıyla, takdirle eğildiği, onu dinlemek için Türkiye’ye koştuğu ve bu ülkede organ nakli alt yapısı çalışmalarını ilk başlatan bir tıp otoritesinden, çok başarılı bir doktordan söz ediyoruz.. Bu doktorla gurur duyup yücelteceğimize, koruyup daha uzun yıllar insanlığa hizmet etmesini sağlayacağımıza onu cezaevine atmış, yıllardır orada “bir mahkum” gibi esir etmiş, sağlığının ciddi şekilde bozulmasına neden olmuşuz..Babasını ölümünden önce görmesine izin verilmemiş, annesini de aynı şekilde ve aynı nedenle ölmeden önce görememiş ve ancak cenazesine gitmesi için izin verilmiş.. Ama tam 25 kişilik jandarma ekibiyle İstanbul’dan Zonguldak’a gönderilerek.. Neden? Çünkü kaçar.. Çünkü “kaçma ihtimali” var.. Mış.. Koskoca cerrahın kaçacak kadar “onursuz” olduğu hesaplanıyor ama sonradan hakkında müebbet hapis kararı çıkan Hizbullah terör örgütü üyeleri “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılıyor..TECAVÜZ, DENİZ FENERİ SUÇLULARI VE DİĞERLERİ!Çocuk tecavüzcüsü Hüseyin Üzmez ve küçücük okul çocuklarına tecavüz eden “toplu tecavüz” sanıklarının topu birden serbest bırakılıyor. Alman yargısının “yüzyılın en büyük soygunu” kararını verdiği uluslararası dava temize çıkarılıyor ve “olayın asıl failleri” olarak ismini verdikleri sanıklar önce yıllarca tutuklanmıyor, tepkiler durmayınca tutuklanıyorlar ama kısa süre sonra tekrar bırakılıyorlar.Referandumdan sonra Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üyeleri Adalet Bakanlığı içinden seçilince HSYK bu davada daha önceki iddianameyi hazırlayan 3 savcısının üçünü birden değiştiriyor.. Ve o da ne? “Suç işleme amaçlı örgüt kurmak ve üye olmak, nitelikli dolandırıcılık” gibi ciddi suçlamalar ortadan kalkıyor, onların yerine çok daha hafif cezalar gerektirecek “özel belgede sahtecilik, güveni kötüye kullanma” suçları geliyor, hafif cezalar çıkıyor ve zaten onların uygulanması da gereksiz görülüveriyor.. Dev uluslar arası dava kolaycacık basite indirgenip kapatılmıştır.. Ne güzel değil mi?YARGI KARŞISINDA EŞİT Mİ, YOK CANIM?Diğer tarafta Balyoz, Ergenekon ve diğerleri her neyse bu “darbe hazırlığı iddialarıyla” yürüyen davalarda hüküm giymemiş, dava yıllardır sürmesine rağmen suç kanıtı çıkarılamamış insanlar “seri katil”den beter muamelelerle, “terörist, darbeci” hakaretleriyle bitmeyen süreler için hapse tıkılıyor, kendilerinin ve ailelerinin hayatlarından yıllar çalınıyor, işleri ellerinden alınıyor, onurlarıyla oynanıyor, içerde hastalanıp ölenler oluyor (hiç önem verilmeden), karısını-annesini-babasını ağır hastayken ve hatta son dakikalarında görmelerine izin verilmiyor.. Ve bu insanlar arasında işte Mehmet Haberal gibi hem milletvekili, hem cerrah olanlar, diğer milletvekilleri, ünlü gazeteciler de var.Efendim duyamadım, “yargı karşısında herkes eşittir” mi dediniz? Yok canım daha neler, Türkiye’de bazıları “daha eşit”, yukarda verdiğim örneklere tekrar bakınız mesela.. Bir yanda, kimselere hesap verme zorunluluğu duymadan “tutuksuz yargılanmak üzere” bırakılıveren veya hiç tutuklanmayanlar, diğer yanda duruşmalarda “suçsuzluğuna dair her kanıt sunulmasına rağmen” hakimlerin avukatları bile dinlemeden “tutukluluğunun devamına” deyip durduğu yüzlerce kişi.. Bir tarafta savcıların pek anlayışlı davranarak tutuklanmasını istemediği 12 Eylül darbecileri, diğer yanda imzasız mektuplar, ispatsız iddialar, iddianamelere sehven ilaveler, sonradan düzenlenmiş CD’lerle özgürlüğü alınan, hayatları çalınan bilim adamları, gazeteciler; Haberal’lar, Şener’ler, Şık’lar, Yıldız’lar.. Eğer adalete inansaydık, yargı karşısında herkes gerçekten eşit olsa, Türkiye bir hukuk devleti olsaydı bugün Prof. Dr. Haberal’ın “ölmeden önce anne ve babasını görememesi”, annesinin cenazesine 25 jandarmayla gönderilmesi vicdanları kanatmazdı.. Bu adaletsizlik daha ne kadar sürecek acaba?*****Bir yıldız daha kaydı..Biliyorum başlıkta çok duyduğumuz bir söz var ama Meral Okay gibi çok başarılı bir söz yazarı ve çok başarılı bir senaristin daha “genç” denebilecek yaşta vefatı için söylenecek fazla bir şey yok.. Ben de milyonlarca kişi gibi onun yazdığı tüm dizilerin takipçisiydim, çalışmalarını büyük takdirle izlerdim.“Muhteşem Yüzyıl”ın ekrana geldiği günlerde medyada koparılan ve siyasetçilerin de katıldığı “tarihe uymuyor, harem sahneleri fazla” benzeri tartışmalarda ‘diziye haksızlık yapıldığını, zaman verilmesi gerektiğini’ hemen yazan ve israrla tekrarlayanlardan biriydim. Bunun nedeni Meral Okay’ın yine nasılsa kusursuz bir senaryoya imza atmış olacağına güvenimdi ve o günlerde Okay’la birkaç kez telefon görüşmesi de yaptım.. Nitekim zaman verildiğinde sonucun ne olduğunu hep birlikte gördük. İçerde bir numara olduğu gibi, birçok ülkeye büyük paralar karşılığı satıldı..Meral Okay’ın ölümü gerçekten Türkiye için kayıptır. Yakınlarına, sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum. Yeri cennet olsun, oyunlarını melekler izlesin!