Müslüman ülkede ‘İslami eğilim’ ne ola ki?

31 Mart 2012

Artık “laik-demokratik devlet” tanımını bir yana bırakmanın zamanı geldi, zira “her dinden ve inançtan, her mezhepten vatandaşlarına eşit mesafede duran, hepsinin haklarını eşit şekilde gözeten, tek bir dine veya mezhebe yakın durup diğerlerini dışlamayan, herkesi dininde, inancında, ibadetinde özgür bırakan laik devlet” tarifinden çok uzağa düştük artık..Türkiye’nin “diğer Müslüman çoğunluklu ülkelerde olamayan ve onu istikrarlı, din ekseninde kaoslardan uzak” bir devlet yapan en önemli özelliğiydi bu ve adım adım uzaklaşılıyor. Neredeyse tüm siyasi tartışmalar dönüp dolaşıp “hangi parti daha çok din vurgusu yapacak, hangi parti Müslümanlığı ve dine yakınlığı daha çok sahiplenecek” noktasına geliyor. Mezhep üzerinden insanlar aşağılanıyor, mezhep farklılığı bir “dezavantaj, bir handikap” gibi siyasetçilerin bile aleyhinde koz olarak kullanılıyor. Ki “dinin siyasete alet edilmesi”, bir başka deyişle, “din istismarı” bunun ta kendisidir.. Ve zaten en başından itibaren ülkelerde “laikliğin ortaya çıkmasının” önemli nedenlerinden biri bu noktaya varılmasını engellemektir.MECLİS’TE DİN TARTIŞMASIMeclis Genel Kurulu’nda “Kuran seçmeli dersi” nedeniyle MHP ve AKP “Benim önergem, senin önergen” diye birbirlerine girdiler. MHP “bunu biz daha önce önerge olarak verdik, reddettiniz, biz sizin önergeyi kabul ettik, utanmayacak mısınız” benzeri suçlamalar yaptı. Bunun üzerine CHP de “dini kullanıyorsunuz, ayıp” diyerek salonu terk etti.Düşünelim bakalım, CHP haklı mı? Madem ki bu yararlı bir adımdır, madem ki böyle düşünülerek konu Meclis’te AKP ve MHP oylarıyla kabul edilmiştir, o zaman her iki partinin de “sonuçla yetinmesi ve memnun olması” beklenir değil mi? Cevap; Evet, öyle.. Peki neden kavga çıkıyor? Bunun cevabı da belli; çünkü sonuçta “din üzerinden siyasetle ‘oy alınacak kitle’yi ikna etme” konusu var ve bu çok önemli..Üzücü bir durum, çünkü din siyasete bu şekilde girdi mi sonu gelmiyor, partiler abarttıkça abartıyor ve ne yazık ki büyük bir çoğunluk da bu “aslında eleştirilecek” durumu takdir ediyor. Tam bir kısır döngü..HAMANEY NE DEMİŞ?Türkiye’de partiler “Kuran dersleri” üzerinden başlattıkları tartışmayı sürdürürken İran Lideri Ayetullah Hamaney , Başbakan Erdoğan’a “Türkiye’de İslami eğilimli politikacıların iktidarda olduğunu ve İran’ın bundan çok mutlu olduğunu” söylüyordu. Bir gariplik örneği de burada.. Büyük çoğunluğu Müslüman olan ülke için “İslami eğilimli politikacılar” sözü neden söylenir ve ne anlama gelir?Hamaney “İslami eğilim” ile Müslüman olmayı, daha dindar olmayı filan kastetmiyor. Bal gibi “İslami devlet yönetimi, İran’dakine benzer bir yönetim isteyen politikacılar” demek istiyor. Aksini iddia eden varsa açıklasın, bence anlaşılan budur. O nedenle ben “Demokratik Türkiye’de böyle baskıyla din empoze eden, dini kurallarla devlet idare eden bir yönetim olamayacağını” o konuşma sonrasında vurgulamamız gerekirdi diye düşünüyorum.Bizi “kendilerine” benzeteceklerine, “Türkiye’nin farklılığını”, vatandaşlarının biraz özgür nefes alabilmek için buraya koşma nedenlerini anlamaya çalışsalar daha iyi olur!*****Mahkeme Özkök ve Yalman’ın konuşmasını sağlamalı!Balyoz davası kapsamında “özel yetkili” Cumhuriyet Başsavcıları bildiğiniz gibi 250’si tutuklu olan 365 sanık hakkında hazırlanan mütalaayı İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine sunmuş ve sanıkların 20 yıla kadar hapsi istenmiş. Bu mütalaada “komutanların darbe görüşmesi için seminere geldikleri, seminerde darbe tatbikatı yapıldığı” gibi suçlamalar var.Öte yanda ise “seminerde bulunmamış, hatta o tarihte yurt dışında olduğu kanıtlanan askerlerin” bile tutuklu olduğunu, “darbe hazırlığı iddiası” olan seminerde görev aldığı söylenen personel listelerinin askeri usullere uygun hazırlanmadığını, 2003’te yapıldığı iddia edilen listelerin 2006 yılında oluşturulduklarının ortaya çıktığını, suçlama için kullanılan CD’lerin 2003’te değil 2006’da hazırlandığını, bunu hem kullanılan sistem, hem de ‘olayların tarihleriyle’ anlatan tutuklular.. Avukatları..MİLLETE VE TUTUKLULARA BORÇLULAR!Ama aynen tutuklu gazetecilere yapıldığı gibi, burada da hakimler “tutukluluğunun devamına..” deyince duruşma bitiyor ve hiçbir şey açıklığa kavuşmuyor. Mütalaada da “hangi kesin delillerle bu sonuca vardıkları” belli değil, zira aslında mütalaadan önce mutlaka dinlenmesi gereken Hilmi Özkök ile Aytaç Yalman konuşmadan yazılmış.. Özel yetkili mahkeme heyeti “Özkök ve Yalman’ın tanık olarak dinlenmesinin dosyaya katkı sağlamayacağını” söyleyerek birçok sanığın, Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’un da ortak talebi olan “iki komutanın tanıklığı” isteğini reddetmiş.‘BİZDEN BAŞKASI OLAMAZ’Aytaç Yalman çok uzun zaman önce kendisini TV’de konuşmaya davet ettiğimde bana “Böyle bir darbe hazırlığı iddiası varsa bunu en iyi; ben, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ biliriz. Biri konuşacaksa bu bizden başkası olamaz” demişti. Bugün gibi hatırlıyorum çünkü bu konuşmayı hatırlatarak defalarca kendisine TV’den ve köşemden çağrı yaptım. O günlerde de “biraz bekleyin, TSK’nın olayı soruşturması bitsin, konuşacağım” gibi bir nedenle beklemiş ve hiç konuşmamıştı, bugün de “birkaç gün bekleyin, herhalde bir şey olacaktır” diyor.Oysa Hilmi Özkök nasıl ki istediğinde gazetelere konuşuyorsa (Yalman “Hilmi Paşa konuşmuş ama bir şey söylememiş” diyor) kendisi de konuşabilir ve madem ki Özkök’ün bir şey söylememesi dikkatini çekmiş, o “bir şey” söyleyebilir. Bir nokta daha var dikkat çeken; Aytaç Yalman “İlker Başbuğ benim kurmay başkanımdı, benim yanımda çalıştı. Bu konulara hiç girmiyorum ben, uzak duruyorum.. Çok hassas bir ortam” benzeri şeyler de söylüyor.BU KONULARA GİRMEK YA DA GİRMEMEK!Kurmay başkanı ve iyi tanıdığı onlarca TSK personeli cezaevinde iken ve “yanında çalışan birini en iyi kendisinin tanıması ve herhangi bir terör örgütüyle ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceğini bilmesi” gerekirken “Bu konulara hiç girmiyorum ben, çok hassas bir noktadayım, ortam da çok hassas” benzeri sözler nasıl söylenebilir, o da soru işareti..Özel yetkili mahkeme veya özel yetkisiz mahkeme, bu yargılamayı kim yaparsa yapsın bunca yıldır süren davada, üstelik “çağırırlarsa gider bildiklerimizi anlatırız” dediklerine göre ikisinin de konuşmasını sağlamayı millete ve yüzlerce tutuklu insanla ailelerine borçludurlar.. Tarihe borçludurlar.

Devamını Oku

Ya İran, ya Suriye.. Ama mutlaka savaş!

30 Mart 2012

Dün ABD’nin sırf kendi çıkarı ve planları için “Türkiye ile Suriye’yi kapıştırma” isteğini ünlü bir ABD’li yazar’ın ağzından yazmıştım ki yazarın açıklaması Başbakan Erdoğan’ın İran’a indiği saatlerde İran TV’sinde yayınlanmıştı.Bugünkü haberlerin başında Başbakan Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın samimi fotoğrafları ve “İran’ın nükleer çalışmaları” ile ilgili çok ama çok önemli konuşmalar var.. Önemli çünkü yine dün açıklanan gelişmeye göre “Türkiye’nin açıktan açığa İran’ın yanında yer alması” da olası bir savaşın içine aktif olarak girmesi noktasına varabilir.İSRAİL İRAN’I VURURSA..Ülkelerle ilgili siyasi haberleri birinci ağızdan ve erken vermesiyle tanınan Foreign Policy dergisinin internet sitesinde “İran’la savaş Kafkaslar’dan mı başlayacak” başlıklı makalede “Azerbaycan’ın İran sınırına yakın bir bölgede İsrail’e hava üssü verdiği” açıklanmış. Aynı makalede ABD’li bir üst düzey yetkili “Bu durumun ortaya çıkmasından sonra İran’la İsrail arasında tansiyonun yükseleceğini” söylerken, uzmanlar da “İsrail’in İran’daki nükleer tesisleri vurması durumunda savaşın Kafkaslar’a yayılma olasılığının yüksek olduğunu” bildirmişler.Görüldüğü gibi, “ABD destekli” İsrail, İran’ı nükleer tesisleri konusunda artık yakın plandan sıkıştırmaya, bir anlamda tehdit etmeye başladı.. Zaten ABD’nin de aynı nedenle İran’ı sıkıştırdığı, Türkiye bu konuda net tavır almadığı, İran’a yakın durduğu için bize de bozulduğu biliniyor. Şimdi cevaplanması gereken soru; “siyasi uzmanların öngörüleri gerçekleşir ve bir savaş çıkarsa Türkiye ne yapacak?”BAŞBAKAN İRAN’IN YANINDA!Başbakan Erdoğan İle Ahmedinejad’ın İran’daki karşılaşma ve görüşmeleri sırasında çekilen fotoğraflarda iki liderin “samimi arkadaş” havası içinde olduğu görülüyor. Bunun yanında Erdoğan’ın İran’da yaptığı; “Türkiye devleti ve milletinin İran’ın nükleer çalışmalarını desteklediğini ve gelecekte de bu politikayı devam ettireceğini” açıklayan konuşması var.Burada anlaşılmayan noktalardan biri; Suriye’ye karşı tam “ABD’nin istediği duruş”u sergileyen Türkiye, İran’la ilgili nükleer sorununda tüm Batılı ülkeler İran’ın karşısında yer alırken neden İran’ı destekliyor sorusu.. Eğer mesele “Müslüman ülke” olması ise Suriye de Müslüman.. Mesele “insanların ölmesi” ise İran nükleer silahlarını kullandığında da insanlar ölecek..IRAK SAVAŞINDAN FARKSIZEvet doğru.. ABD “Irak savaşı”nı da kendi çıkarları nedeniyle başlatmış (aynen Afganistan’da önce desteklediği İslami terör örgütlerinin sonra kontrolünden çıkması gibi), Irak’ın İran’la giriştiği savaşta Irak’ı desteklemek için ABD’li firmalar önce “kitle imha silahlarını” Irak’a kendileri satmış, bu silahlanmayla güçlenen Irak ABD’ye kafa tutunca ve “petrol rezervleri” çıkarı da devreye girince aklına “kitle imha silahlarının diğer ülkeler için tehlikeli olduğu” gelmişti.Sonra Irak’ta olanları gördük, kendileri de “tarihe hesap vermeleri gereken” duruma geldiler. İran’da İsrail’in (arkada da ABD’nin) müdahalesi ile bir savaş başlatılırsa Irak’tan farkı kalmayacak, ama tek fark, bu kez Türkiye’nin de ister istemez savaşın içinde kalacağıdır.FÜZE KALKANI İLE İÇİNDEYİZ!İster istemez diyorum çünkü.. Bırakın Başbakan Erdoğan’ın “kesin olarak İran’ı destekleyen” konuşmasını, hiçbir tehlike uyarısına, hatta bölge halkı için “yüksek radyasyon” gibi tehlikelere bile kulak asmadan Türkiye’ye kurulmasını kabul ettiğimiz “Füze Kalkanı” nedeniyle bir anda savaşı tepemizde bulmamız mümkün.. Evet, şu anda Ahmedinejad pek dostane görüntüler sergiliyor ama daha kısa süre önce ilgili bakanları “İran’a herhangi bir saldırı olduğu takdirde, kim saldırmış olursa olsun önce Türkiye’yi vuracaklarını, bir an bile düşünmeyeceklerini” defalarca tekrarladılar.Acaba İsrail, Azerbaycan’daki hava üslerini kullanarak böyle bir girişimde bulunsa Türkiye’nin başına neler gelir?Bir soru daha; Türkiye’deki Füze Kalkanı’nın kullanılması gerekse, bu istense ne olur?O kalkan ilk söz konusu olduğunda da bu soruları sormuştuk, şimdi ortam “tehlikeye daha yakın” hale geldiğine göre acaba Hükümet bunu düşünüyor mu? O günler için A ve B planları filan hazır mı?Umalım da durup dururken Suriye halkını ya da İran’ı (belki de “Kalkan”la İsrail’i) koruyacağız diye biz de bir savaşa atılmayalım, ABD’li yazarın “ulusal intihar olur” sözleri tüm haller için geçerli zira!

Devamını Oku

ABD’nin kötü planını bir ABD’li anlatıyor

29 Mart 2012

Afganistan’da 11 yıldır üzerine düşen görevi yapmasına rağmen hala oraya asker göndermeye devam eden Türkiye sonunda 12 askerini bir defada kaybetmenin acısını yaşadı.. Bu olay duyulduğunda “ABD’nin kendi keyfine göre yaptığı planlarda başı sıkışınca NATO aracılığıyla önce diğer ülkeleri, öncelikle de Türkiye’yi öne sürdüğünü, bunu şimdi de Suriye için planladığını ve açık açık söylemekten de çekinmediğini” yazmıştım. Gerçekten de ABD “Siz de Müslüman ülkesiniz, sizin o ülke insanlarını inandırmanız daha kolay olur” benzeri yalanlarla Türkiye’ye yükleniyor, zaten terör nedeniyle onbinlerce insanını kaybetmiş ülkeyi devamlı yeni tehlikelerle karşı karşıya bırakıyor.“Stratejik ortağız, hatta daha bile ileriyiz” deyince bizde akan sular durduğu için de hiç zorlanmıyor. Oysa kendisi “stratejik ortaklıkta ABD’ye düşeni, örneğin PKK teröründe saldırılar konusundaki istihbaratı” nedense hiç üstlenmiyor. Türkiye’ye zararlı her adımda önce susuyor, ancak “ucu kendisine dokunacak” noktaya gelinirse ağzını açıyor vs.. Gelelim son olarak Suriye’nin karşısına Türkiye’yi itme planına..ULUSAL İNTİHAR!Başbakan Erdoğan’ın Suriye’ye vardığı saatlerde İran TV’si ABD’li yazar ve tarihçi Griffin Tarpley’in özel röportajını yayınlamış. Tarpley bu söyleşide “Suriye’de öldürülenlerin sayısının şişirilerek Türklerin harekete geçirileceğini ve bunun Türkiye için ulusal bir intihar olacağını” söyledikten sonra “Atatürk bunu biliyordu” diyor..“Türkiye’nin İslami ve laik iki parti arasında bölündüğünü ancak aynı zamanda “yüzde 25 olan bir Kürt nüfusa” sahip olduğunu (bu yüzde de ne kadar hızlı artıyor, 15 idi, birkaç yılda 20 ’ye yükseldi, şimdi 25.. Aynı hızla giderse yakında yüzde 40’lara ulaşacak galiba), eğer NATO Suriye’ye saldırırsa Kürtlerin isyan çıkaracağını, isyanın Türkiye’ye yayılacağını ve Türkiye’nin isyancıların hedefi haline geleceğini” anlatıyor..ABD İÇİN YENİLGİ..“Suriye yönetiminin ayaklanmayı temelde bastırdığını, bunun ABD için yenilgi anlamına geldiğini, bu nedenle Türkiye ile Suriye’yi karşı karşıya getirdiğini” söylüyor.Gazeteciler “Bazı yorumcuların ABD’nin işgalinden sonra Irak Kürdistan bölgesinin özerkliği ile şu an Suriye’de olanlar arasında paralellik kurduğuna” dikkat çekip “Bunun bölgede ABD yanlısı bir Kürt devletini desteklemek amacıyla Batı’nın planının 2’nci parçası olabileceği söylenebilir mi” sorduğunda ise şu cevabı vermiş; “Eğer Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de Kürt varlığı varsa, daha sonra da Türkiye’deki Kürtler çekim kutbu olabilir”..Yani efendim, uzun lafın kısası, biz de uzun süredir ABD’nin dünyaya istediği şekli vermek, kendi çıkarlarına tüm ülkeleri hizmet ettirmek amacıyla her ülkede at koşturduğunu, Türkiye’yi de hep tehlikelerin içine attığını, son planının Suriye olduğunu söyleyip duruyoruz. Şimdi aynı şeyi bir Amerikalı, hem de ABD’nin “yenilgisi ile ilgili planını açıklayarak” söylüyor.ÇUVALI UNUTMAYALIM!Aslında helal olsun bu adama ve onun gibi “gerçekleri ne olursa olsun açıklama” cesareti gösterenlere.. ABD bir kez ülkeleri ateşe attıktan sonra kaç yüz ya da kaç bin kişinin öldüğüyle de ilgilenen bir güç değil. Onun için sadece sonuç ve “Big Brother” olarak kalmak, kendi geleceğini garantiye almak önemli.. Uzun süredir “Türkiye’yi de içine alacak Kürt devleti” hayali için altyapıyı hazırlamakla meşguldü, şimdi sıra çantada keklik gördüğü “ilgili ülkeleri kapıştırma”ya geldi.Sonra ABD’li yazarın dediği gibi “Türkiye’deki Kürtleri de içine alacak bir isyan” çıkarsa ve yayılırsa bu söz konusu devletin kurulması (özerkliği filan beklemeden) bayağı hızlanabilir. Aynı sırada Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi Lideri Barzani’nin yaptığı “Kürdistan kaç ülke arasında bölünmüş halde. Ama gün gelecek hepsi birleşecek” açıklamasına da bakılacak olursa Griffin Tarpley’in iddialarını dikkate almak daha da kolaylaşabilir.Türkiye, ABD’nin tuzağına düşmemeye dikkat etmeli, çıkarları söz konusu olunca hiç düşünmeden “kafamıza çuval” bile geçirdiklerini unutmayalım!

Devamını Oku

Demokraside ‘alkış özgürlüğü’ yok mudur?

28 Mart 2012

İnternet Andıcı Davası ’ndan yargılanan Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ ’un duruşmasında tartışmalar olmuş dün.. İkinci Ergenekon Davası’ndan tutuklu Fatma Cengiz ile İbrahim Şahin’in 2008 yılında yaptıkları bir telefon konuşmasında “Başbuğ’un ismi de geçtiği için” ona konuşanları tanıyıp tanımadığı ve görüşmenin içeriği ile ilgili soru sorulunca İlker Başbuğ;“Bu iddianameye hiçbir itibarım yoktur, yetersizliğin komedisidir. Yargılama ciddiyetsizdir” diyerek sorulara cevap vermeyi reddetmiş ve sonunda da salonu terk etmiş. Konuşanları tanımadığını “Siz onları daha iyi tanıyorsunuz” sözleriyle ifade eden Başbuğ’un veya onun yerinde olan bir başkasının, “bir darbe hazırlığı” ve “bu iddia yönünde faaliyet gösteren bir terör örgütünün lideri olma” gibi iddialarla yapılan ciddi bir soruşturmada “iki kişi konuşuyordu, sizin de adınız geçti” benzeri bir nedenle kendisine soru sorulmasını ciddiyetsiz bulması son derece doğaldır. Bu durumda “sorulara cevap vermeyecek” bir tepki içine girmesi de ancak “hak” olarak görülebilir.ONURU VE KARİYERİ YOK EDEN..Düşünün, koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yıllarca başkanlık yapmış, Hükümetle birlikte kararlar almış, bu kararlara imza atmış ve “demokrasiye saygılı olduğunuzu” her fırsatta tekrarlamışsınız.. Bütün o yıllar içinde bunun aksi yönünde bir davranışınız, hatanız olmamış, buna rağmen emekliliğinizden iki yıl sonra aniden “bir iddia” üzerine tutuklanmış ve “terör örgütü lideri” olma gibi bütün onurunuzu, o güne kadar hayatınızı verdiğiniz kariyerinizi, toplum içindeki saygınlığınızı yerle bir edecek bir tablonun içine sürüklenmişsiniz..Aynı tablodan aileniz, çevreniz, onların ve sizin psikolojiniz büyük ölçüde zarar görmüş.. Ve sonuçta sizi sorgulayanlar “somut deliller” yerine karşınıza “şu konuşmada sizin de adınız geçmiş, kendinizi savunun” diye çıkıyorlar. Kim olsa aynı tepkiyi gösterir ki bundan önce bir çok tutuklu da gösterdi.. Hatta hatırlayanlar olacaktır; benzer şekilde bir kadın tutukluya “telefon konuşmasında ‘büyükhanım’ demişsiniz, ‘Büyükanıt’ı mı kastettiniz” sorusu sorulduğunda kadın gülerek “Hayır efendim, kayınvalidemi kastettim” cevabını vermişti..YİNE ÖZKÖK VE YALMAN!Ayrıca aynı telefon konuşmasında Başbuğ’un adıyla birlikte “Yaşar Büyükanıt, Hilmi Özkök ve Çevik Bir”in de isimleri geçiyormuş, İlker Başbuğ’un da söylediği gibi “madem ki adı geçenler sorgulanıyor, diğer ismi geçenlerin de orada olması gerekmez miydi”? Kaldı ki Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri eski Komutanı Aytaç Yalman’ın “mutlaka tanık olarak dinlenmesi gerektiğini” bir çok tutuklu asker, general duruşmalarda söyledi, defalarca yazıldı, bunun israrla yapılmaması dikkat çekici değil midir?Dün Balyoz Planı Davası’nda savunma yapan emekli Orgeneral Ergun Saygun da “Aytaç Yalman bu davada tanık olarak dinlenmeli” demiş, acaba neden hepsi aynı talepte bulunuyorlar? Bu olayların ortaya çıkması isteniyorsa kulak verilmesi gerekmez mi? “İki kişinin telefon konuşması suçlama iddiaları için yeterli” sayılıyorsa, olayları ve emirlerindeki personelin faaliyetlerini en iyi bilmesi gereken iki komutanın konuşması gereksiz sayılabilir mi?ALKIŞLAYANLARI BULUN!Ama İlker Başbuğ’un duruşmasında en çok dikkat çeken olay alkış konusunda.. Başbuğ salonu terk edince dinleyicilerden alkışlar duyulmuş ve bunun üzerine mahkeme heyeti “alkışlayanların tespit edilmesini” istemiş. Duyunca “nasıl yani” ve “neden yani” oluyor insan.. Haydi “düşünce ve ifade özgürlüğü”, “basın özgürlüğü” bu davalar sürecinde ve ortaya çıkan baskılarla, işini kaybeden gazetecilerle “bir demokraside asla olmaması gereken şekilde” yara aldı.. Ama artık “alkışlama özgürlüğü”ne de müdahale olabilir mi? Alkışlayanlar bulunursa ne olacak? “Siz alkışladınız bir daha mahkeme salonuna giremezsiniz” mi denecek, yoksa alkışladıkları için de onlar mı sorgulanacak?Ne yapılırsa yapılsın, konu ne olursa olsun “insan hakları”, demokrasi daha fazla zarar görmemeli, insanlara “her davranışları” nedeniyle korku salınmamalıdır. Herkes gibi mahkemelerin de bu konuda sorumluluğu var!*****Var mısın ortak?Okurumuz Selçuk Tınaz yine enteresan bir mektup göndermiş, “ABD’ye yapılabilecek bir teklifi” anlatıyor. Sizinle paylaşmak için olduğu gibi (çok az kısaltarak) alıyorum.“Başbakan Erdoğan ile görüşmek için Ankara’ya gelen CIA Başkanı çuvalcı Petreus ‘Irakın kuzeyindeki aşiret diktatörlüğünü bir devlet olarak tanırsak, oradaki doğalgaz ve petrolden pay alabileceğimizi’ söylemiş.Ortaklar daima birbirinin iyiliğini istediğine göre Başbakan’a yardım etmek amacıyla buradan ‘stratejik’ ortağımız ABD’ne bir teklifte bulunmamızda sakınca yoktur herhalde. Madem ki devletler içinde özerk bölgeler olması gerekiyor ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki feodallere özerklik verilmesi isteniyor... Madem ki Irak’ın kuzeyindeki aşiret yapısı bir devlet oluyor...O zaman Musul ve Kerkük bölgesi ‘Özerk Türkmen Bölgesi’ olsun. Batı Trakya ve Suriye’nin kuzeyinde ‘özerk Türk bölgeleri’ kurulsun. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti derhal bir devlet olarak tanınsın. ‘Var mısın ortak’ diye bir soralım, bakalım ne cevap alacağız. ‘Stratejik’ ortaklıktan ‘Model’ ortaklığa yükseldiği iddia edilen ilişkimizin ‘Model’ mi yoksa ‘Maket’ mi olduğu verecekleri cevaptan anlaşılır.”Vallahi herkesin en olmayacak teklifleri (hem de terörle) dayattığı ve ABD tarafından desteklendiği bir dönemde, ABD’nin de kendi keyfine göre bizim başımızı diğer ülkelerle derde sokacak istekleri teklifsizce öne sürdüğü bir dönemde bunları istemekte de bir sakınca yok gibi görünüyor, ne dersiniz?

Devamını Oku

Muhafazakar demokrasi, muhafazakar sanat, muhafazakar estetik!

26 Mart 2012

Geçen yazımda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın haberinin olmadığı “Kürt sorunuyla ilgili yeni strateji”den “Gıda ve Tarımcılık Bakanı” Mehdi Eker’in söz ettiğine değinmiştim, çünkü eğer konuşulacaksa bu konuyu Tarım Bakanı yerine daha çok Başbakan Yardımcısı Arınç’ın bilmesi ve konuşması beklenirdi. Bugün ise Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen’in yaptığı “siyasi içerikli” konuşma dikkat çekiyor. Bir süredir “100 yıllık geçmişi olan ve bugüne kadar çok sayıda başarılı oyun sahnelemiş olan” Şehir Tiyatroları ile ilgili bir tartışma devam etmekte.. Zaman Gazetesi Yazarı ve Edebiyatçı İskender Pala’nın Şehir Tiyatrolarında sergilenen “Günlük Müstehcen Sırlar” isimli oyunla ilgili olarak “Sanat diye bize bayağılık yutturuyorlar. Tiyatro repertuarındaki oyunların yüzde 80’inde cinsel sululuk var” diye yazması üzerine İBB Şehir Tiyatroları ona cevap verdi, seyirci sayısının düştüğü, bunda da “müstehcen ve politik oyunların rol oynadığı” iddiasının doğru olmadığını açıkladı, seyirci sayısıyla ilgili rakamları verdi.TARAFSIZ KURUMDA SİYASİ AÇIKLAMATiyatro Eleştirmenleri Birliği de ayrıca kendi tepkisini açıkladı. Sanat camiasında bu konu tartışılırken en sık vurgulanan şey ise eskiden İBB’nin Sanat Danışmanı olan İskender Pala’nın yerine Kenan Işık’ın getirilmesine tepki duyan Pala’nın Şehir Tiyatroları’na karşı propaganda yapması ve bu iddiaların nedeninin de aynı olması.. Bunu bir tarafa bırakalım, şimdi son olarak Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen “İskender Pala’nın iddiası”ndan da söz ettiği bir açıklama yapmış.Şehir Tiyatroları’yla, opera ve bale ile ilgili vurgulardan önce siyasi vurguları dikkat çekiyor. Örneğin “Muhafazakar kesimin nasıl bir ‘demokrasi anlayışı’ varsa, ‘muhafazakar estetik ve muhafazakar sanatın’ normlarını ve yapısını oluşturmak gibi bir yükümlülük içindeyiz”diyor. Oradan ekonomi konusuna geçerek “dünyanın 16’ıncı büyük ekonomisi olduğumuzu, kişi başına düşen milli gelir seviyesinde 50’inci sırada olduğumuzu” söyledikten sonra “insani gelişmişlik” te 92’inci sırada olduğumuza değiniyor ve hepsini tiyatro sorununa bağlayarak bitiriyor.BU DEMOKRASİ TÜRÜNÜ AÇIKLAMALI!Burada ilk akla gelen soru Kültür Bakanlığı eski Müsteşarı olan İsen’in kendini “hala eski görevinde” sanıp sanmadığıdır. Zira bugün “tarafsız” olması gereken, devletin en zirvesindeki kurumun genel sekreteri olarak siyasi konularda, hele de toplumu “muhafazakar kesim” deyimiyle bölerek, “muhafazakar demokrasi anlayışı” gibi duyulmamış bir demokrasi tarifini literatüre sokarak konuşma yapma görevi olduğunu sanmıyorum.Öncelikle Prof İsen’in bu demokrasi tarifini topluma açıklaması gerekir, zira herkes profesör olmadığı ve çoğunluk “demokrasinin evrensel tarifi ve normları” olduğuna inandığı için bunu anlamak oldukça zor.. Hatta siyaset bilimi profesörlerinin de işin içinden çıkabileceği şüphe götürür. Daha sonra “muhafazakar estetik” ve “muhafazakar sanat” nasıl olacak, bunların yapısını oluşturmak için neler yapılacak kestirme yoldan ve arayı soğutmadan onları da açıklamalıdır.Çünkü konuşmasının geneline baktığınızda, opera ve balenin de, Şehir Tiyatrosu oyunlarının da “Batı standartları” yerine farklı bir standarda getirilmesi, oyunların metinlerine sansür uygulanması, 2014’te 100’üncü yılını kutlayacak olan Şehir Tiyatroları’nın faaliyetinin büyük ölçüde kısıtlanması ve belkide tümüyle kaldırılması, kadrolu oyuncuların çıkarılması gibi değişikliklerin yakında gündeme geleceği açıkça görülüyor.HEYKELİ NASIL MUHAFAZAKAR YAPACAK?Bunların hepsi uzun uzun tartışılması gereken konular ama artık Türkiye’de işler böyle yürümüyor, bir tartışma bazı isimler, bazı gazete köşeleri, haberleri ile başlatıldıktan kısa süre sonra ortaya atılan değişiklik aniden gerçekleşiveriyor. Ama gerçekten İsen’in “muhafazakar sanatın normları ve yapısı gibi bir yükümlülük” sözleri sanat için duyulmamış sözlerdir ve “Bir hükümetin ya da Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin görevleri arasında” da değildir.Bir heykeli, bir resmi “muhafazakar sanat” ölçüsünde değiştirmek mümkün müdür ki, tiyatroyu değiştirebilesiniz? Hayatın bir parçası olan cinselliği Şehir Tiyatrosu oyunlarından çıkarsanız her an TV’lerde gösterilen filmlerden, dizilerden veya özel tiyatroların oyunlarından nasıl çıkaracaksınız? Ayrıca örneğin; içinde cinsellik olan o diziler çok daha muhafazakar Arap ülkelerinde kapış kapış alınıp izlenirken Türkiye’de neden izlenemesin? Aynı şekilde tiyatro oyunu neden izlenemesin?..(Zaten Şehir Tiyatrolarında da sinema gibi oyunlara göre ‘yaş sınırı’ konuyor).Bu tartışmanın –gerekiyorsa- Kültür Bakanı yerine neden Mustafa İsen tarafından başlatıldığı ve sonunda nereye varılmak istendiği gerçekten soru işaretidir ama burada ortaya çıkan önemli bir başka nokta da Şehir Tiyatroları’nın hala “bu tür suçlamalara ya da kararlara karşılık söyleyecek sözü olan özerk bir yönetim” şekline kavuşmamış, kavuşturulamamış olmasıdır!

Devamını Oku

Bilirkişi ‘Balyoz CD’leri sahte’ demiş!

25 Mart 2012

Balyoz davası ve Ergenekon soruşturması içindeki diğer bazı davalarda sanıkların “yapılan suçlamalar”dan dehşete düştüğünü.. “2003’te bu olay henüz gerçekleşmemişti, 2006’da olan olayı önceden nasıl bilmişler, burada sahtecilik var” dediğini.. Mesela Çetin Doğan’ın “Bu CD’ler sahte” itirazlarını.. Veya “O tarihlerde ben yurt dışında görevliydim, bu seminere katılmış olmam mümkün değil” benzeri savunmaları daha önce defalarca duymuştuk.Onlar bu tepkileri gösterir, haklılıklarını kanıtlamak için paralanırken medyada ve siyasetçiler arasında “tutuklanmış herkese, asker-sivil, milletvekili-gazeteci-öğrenci vb ayırımı yapmadan” bir şekilde “terör örgütü üyesi” etiketi yapıştırmaya çalışan, yargısız infaz yapmayı alışkanlık haline getiren çok kişi vardı.. Bu çok acı ve özellikle “içeri atılmış, özgürlüğü ve ailesiyle geçireceği yılları elinden alınmış” insanlar için dayanılması güç, hayatlarını daha da zorlaştıran bir durum tabii.. Ama öte yanda eğer cezaevindeki insanları tutuklatan iddialar “gerçek çıkmazsa” bunları yapanların durumu da oldukça acı olacaktır, vicdanları varsa muhtemelen “aynaya bakmaları” bile zorlaşacaktır.TARAF NASIL AÇIKLAR MESELA?Balyoz davasında örneğin “Taraf” öyle haberler, yorumlar yaptı, öyle manşetler attı ki adeta “yargılama bitmiş ve kesin kararlar açıklanmış, özel yetkili mahkeme tüm iddiaları doğrulamış” gibi tutuklu olarak duruşma bekleyenleri ilk günden “mahkum” sandalyesine oturttu. O gazetede ve diğerlerinde bunu yapan gazetecilerin, ekranlarda yapanların sayısı da az değildi.. Diyelim ki “iddialar bir yalan üzerine kurulmuş ve bu ortaya çıkıyor”, ne yapacak? Bu sorumsuzluğu nasıl temizleyecek?Dün verilen haber şöyleydi; “Balyoz davası delilleri arasında gösterilen 11-16 ve 17 no’lu CD’lerde yapılan bilirkişi incelemesinde ‘sahtecilik’ tespit edildiği, 76 dosyanın ‘sonradan oluşturulduğu’, 2003 tarihli olduğu iddia edilen Balyoz CD’lerinde 2006 yılında kullanılan bilgisayar programlarının olduğu ortaya çıktı”.. Evet biliyorum, artık hiçbir şeye güvenilmiyor, her söylenen yarım saat sonra yalanlanabiliyor filan.. Buna rağmen “bilirkişiden çıkan sonuç” daha önce ortaya çıkan “iddianamelere yapılan ‘sehven’ polis ilaveleri”nden de korkunç değil mi?BİR AHTAPOT GİBİ..Yani birileri 2006 yılında oturmuş ve “ordu içinde 2003’te darbe hazırlığı yapıldığı” iddialarını hazırlamış, bununla ilgili CD’ler doldurulmuş ve ülke bugüne kadar o yalanlarla meşgul edilmiş, onlarla ilgili manşetler atılmış, kimbilir kaç kişi suçlanmış, o iddialara dayanarak tutuklanmış. Şimdi bunu yapanların (ve tabii ‘bu kadarına cesaret edilebilen’ bir ülkede) soruşturmadaki diğer iddialar, diğer davalar için de “yalan düzenlemeler” yapmış olmadığına, gelecekte de yapmayacağına nasıl inanılacak?Ve öte yanda dönüp aynı noktaya geliyoruz; bu “sahte CD’ler”deki (belki daha sonra ortaya çıkacak diğerlerindeki) bilgileri “kesin gerçek” havasında veren ve adı geçen herkesi, hayatını terörle mücadeleye adamış kişileri bile “terörist” olmakla suçlayan, hakaretler, iftiralar yağdıran gazete ve TV’lerle, gazetecilere nasıl bir yaptırım uygulanacak? Veya uygulanacak mı?..Türkiye’de çok garip, çok inanılmaz olaylar oluyor, tüm etik kurallar ve tüm değerler yerle bir ediliyor, yalan-dolan-sahtekarlık “dürüstlüğün” yerine bir ahtapot gibi yayılıyor... Yaşadıklarımızın, gördüklerimizin yanında en beklenmedik film senaryoları bile solda sıfır kalır doğrusu!*****Atatürk’e bunu yapmayın artık!Hala zamanı gelmedi mi Atatürk’ü rahat bırakmanın? Bir yandan “Atatürk’ü sevenlerin onu sık sık anması”ndan veya kalabalıkların bir sıkıntı anında Anıtkabir’e koşmasından rahatsız olduklarını söyleyenler, yazanlar bile bir yandan da onu her fırsatta anmaktan vazgeçmiyorlar.. Türk tarihinin en büyük zaferlerinden biri olan, emperyalist ülkeler dışında Avustralya, Yeni Zelanda gibi dünyanın en uzak köşelerinden İngiliz sömürgelerinin katıldığı -ve kazanmayı umarken denizin dibini boyladığı- bir savaştaki, Çanakkale zaferindeki önemli rolünü bile yok etme, hatta neredeyse onu suçlama gayreti.. Yaptığı her iyiliği, bu ülkeye kazandırdığı her büyük adımı küçültmeye çalışma.. İnsani taraflarını bile “birer olumsuz nokta” olarak öne sürüp gözden düşürme çabası..İŞGÜZAR KIYASLAMASIOnu ve tüm izlerini “silme” aşkı.. “Yok artık, O’na yapılamaz” denilen her şeyin sırayla yapılması.. Kısacası bir tahrip etme, hırpalama, örseleme faaliyetidir gidiyor. Nedir bu gayretin, çalışkanlığın nedeni? Gözden düşürmeyi, ona bağlılığı azaltmayı başarabilir, onu sıradanlaştırmayı sağlayabilirlerse Türk ulusunun bugüne kadar “en birleştirici” gücünü etkisiz kılmış olacaklar, buna mı çalışılıyor?Son moda olarak da Twitter’da, orada burada “Atatürk’ü birileriyle kıyaslama” yarışı çıktı.. Tesadüf bu ya(!) kıyaslamalarda Atatürk “kıyaslandığı” kişilerle eşit oy alıyor veya “kıyaslandıkları tarafından geçiliyor”.. Ve böylece “düşündüğünüz kadar da özel değil canım” diyorlar kendilerine zahir.. Bir de “işgüzar hatası” var bunların yanında.. Cuma akşamı İnternet’te gördüm; Nurculuk hareketinin lideri Said Nursi ölümünün yıldönümünde Twitter’da “Trend Topic” listesine çıkarılınca hemen bir takım işgüzarlar Atatürk twitleri yağdırmaya başlamış, Atatürk 2’nci olmuş vs..Yani bir “dini hareket” liderini, o cemaatten olanlar liste başı yaptığında bile neden akla bu milletin önderi, kahramanı, dünyanın şapka çıkardığı “bir asker ve devlet adamı” gelsin?Neden her fırsatta ve en fütursuz şekilde Atatürk’ün adı kullanılıyor? Hayatta olsa bundan hoşlanır mıydı, hoşlanmaz mıydı, emin olamayacağınız konularda neden adını sakız ediyorsunuz? Artık gerçekten yeter, rahat bırakın adını ve gazete köşelerinde, TV ekranlarında ağzınızı eğerek büğerek her fırsatta ona bulaşmaktan da, karşılaştırma yapmaktan da vazgeçin..Her konuda karşılaştırma yapma merakı da sırf bize ait bir anlamsızlık zaten!

Devamını Oku

Anlaşılmayan nokta, BDP-PKK bir mi, ayrı mı?

23 Mart 2012

“Kürt açılımı” diye başlanan ve PKK lideri Öcalan başta olmak üzere terör örgütü liderleriyle “devletin istihbarat örgütü”nün görüşmeler yaptığı süreç “referandum öncesinde” başladı ve “seçim sonrası”na kadar devam etti. Seçim bitince ne olduysa oldu, ortalık karıştı, Hükümetin istekleri doğrultusunda hareket eden MİT’in başı “yargıyla” derde girdi ve görüşmeler bitti.Sonra “stratejinin değiştiği, artık PKK ile direkt görüşme yapılmayacağı, Meclis’te çözüm aranacağı” açıklandı.. Ama dün yapılan konuşmalar ortada tam bir karmaşa olduğu izlenimi veriyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Kürt sorunuyla ilgili yeni stratejiden haberim yok, demokratik açılım devam ediyor” dedi.. Başbakan Yardımcısı’nda olmayan bilgiden Gıda ve Tarımcılık Bakanı Mehdi Eker’in nasıl haberi oluyor bilinmez, o “Kürt sorununu ‘yeni yasal düzenlemeler’ yaparak çözeceğiz. Biz bunu yapmaya uğraşırken karşımıza ‘şiddet ve terör’le mukabelede bulunan bir güç çıkıyor, onlarla da silahlı mücadele yapılacak” dedi..BDP PARLAMENTODA..Şimdi birilerinin tekrarlayıp durduğu gibi “büyük resme” bakalım, diğer tarafta neler oluyor.. Milliyet’ten Aslı Aydıntaşbaş; BDP eşbaşkanları Gültan Kışanak ile Selahattin Demirtaş’ın “Hükümet’ten bir bakanla” bir araya gelerek “BDP’nin parlamento zemininde neler yapacağını tartıştıklarını” yazmış. BDP’liler “Karşılıklı güven ortamı oluşturma konusunda başarılı olursak şiddetin durması için ‘demokratik basınç’ yaratabiliriz” demişler. Daha sonra Selahattin Demirtaş “Hükümetle görüştük. Ama Başbakan bize yönelik sert mesajlar veriyor, grup toplantısında Kandil’den talimat aldığımız gibi gerçeği yansıtmayan şeyler söyledi... Bu iş eninde sonunda ‘siyasi çözüm ve müzakere’ noktasına gelecek” şeklinde bir konuşma yaptı.BÜYÜK RESİMDE KARMAŞA!Bütün konuşmaları bir araya getirdiğinizde “büyük resim”de görülen ne? Yeni strateji konusunda Başbakan Yardımcısı Arınç’ın bilgisi yok, oysa Bakan Eker’in var, yeni strateji gereği “Meclis’teki BDP ile bir bakan” görüşme yapıyor ama öte yanda Başbakan aynı “Meclis’teki seçilmiş parti”nin PKK’dan talimat aldığını söylüyor..BDP “Meclis’te anlaşarak şiddetin, ölümlerin durması için demokratik ortam yaratmak”tan söz ederken Nevruz gösterilerinde “özgürlüğümüzü alana kadar bu çatışma sürecek”, “Parlamentoyu da kafalarına yıkarız” benzeri konuşmalar yapıyor.HANGİ GÜVEN?Daha önceki “Türkiye savaş alanına döner” benzeri tehditleri de hatırlarsak bir yandan böyle azılı tehditler savururken ve terör örgütü Cudi ’de 6 canı yeni almışken diğer tarafta “güven ortamı” nasıl oluşturulur bunu da kendilerinden başka kimse bilmiyor herhalde.. Peki BDP bugüne kadar devamlı olarak “PKK ve BDP birlik ve destek içinde” görüntüsü verdiğine göre.. Terör örgütünün planlı katliamlarından sonra yapılan operasyonları bile “sanki durup dururken ordu ‘gerilla’ya saldırmış” havasında yansıtarak devletle kavga ettiğine göre.. Şimdi nasıl oluyor da birdenbire BDP ile PKK iki ayrı grup, biri “Meclis’te hukuki ve demokratik yolla çözüm arayan muhatap”, diğeri ise (daha önca devlet hiç görüşme yapmamış gibi) silahlı mücadele yapılacak terör örgütü” haline dönüşüyor?Tamam Hükümet “strateji değişikliği” yapmaya karar vermiş de “BDP ve PKK’nın bugüne kadarki stratejik pozisyonları” nasıl o karara göre şekil değiştiriverecek? Başbakan Erdoğan “BDP’nin Kandil’den talimat aldığını” söylerken, Hükümet BDP ile “PKK ile ve şiddetle ilgisi olmayan demokratik bir parti” olduğunu varsayarak “yasal düzenleme” görüşmesi yapacak?BAHARDA HIZLANAN TERÖRSelahattin Demirtaş “ Parti Meclisi’nin ortak kararı olarak bu adımı attık. Siyaset bugünler için vardır. Bahar geliyor ve korkarız ki çatışma tırmanacak. Ölümleri durdurmak için inisiyatif almaya hazırız” dediği sıralarda PKK Cudi’de askerleri öldürmeye devam ediyordu, BDP’nin uzlaşmacı sözlerine nasıl inanılacak? Ki “Bahar geliyor, çatışmalar artacak” dediği de her yıl baharda PKK’nın “onlarca kişiyi bir seferde öldürdüğü” terör saldırılarına, suikastlerine hız vermesinden başka bir şey değildir. Bütün bu nedenlerle son “strateji değişikliği ve BDP’nin ani söylem değişikliği” maalesef hiç inandırıcı değil.YASAL ÇÖZÜM.. YENİ ANAYASABDP’yi “karşılıklı güven ortamı” aramaya iten ve tehditlerinden uzaklaştıran tek bir konu olabilir; Hükümetin “yeni yasal düzenlemeler”olarak söz ettiği “yeni anayasada istedikleri özerk yönetime kavuşma”.. Zaten Nevruz’da “özgürlüğümüze kavuşmadıkça hiçbir şey değişmeyecek, geri adım atmayacağız” dedikleri de bu değişiklikten başka bir şey değil. Kısacası arkadaşlar, bence son günlerde Nevruz öne sürülerek yapılan terör eylemleri, yakıp yıkmalar, tehditler ve maalesef 6 polisimizin öldürülmesi de tamamen “yeni anayasada özerklik talebinin gerçekleşmesi, en azından federatif yapıya geçilmesi”dir.“Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” de budur işte.. Eğer “özerklik”le de kalmayıp “tam bağımsız devlet” noktasına varacağı bilinmese, zaman zaman söylenmiş olmasa belki gerçekten de artık “sıtma” daha makul gelebilirdi! Bakalım yeni anayasa neler getirecek?

Devamını Oku

Yargı kendine gelmek zorunda!

22 Mart 2012

Hani “çivisi çıktı” veya “iş şirazesinden çıktı” gibi sözlerimiz var ya, artık Türkiye’de “devlet kurumlarındaki bozulma, en önemli kurumlar arası ilişkilerdeki bozulma, TBMM’deki partilerin siyaset tarzında ve ilişkilerindeki bozulma” ve daha birçok önemli konu için kullanılabilir.. Ahmet Şık cezaevinden çıktığında, hem de bir yıl haksız yere hapis çekmenin psikolojisiyle (çıkarken onları tutuklama gerekçesi de değiştirildi biliyorsunuz) bazı kurum ve kişileri; polisi, hakim ve savcıları suçlayan bir konuşma yapmış, “bu komployu kuranlar cezaevine girmeden adalet gelmeyecek” demişti. Bu sözler için yeniden soruşturma açıldı.Oysa aynı sıralarda bakanlar; örneğin Ali Babacan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç gibi iktidar partisine mensup siyasetçiler de yargının sorumluluğundan, hatalarından söz ediyor, “böyle tutuklama, böyle karar olmaz” diyorlardı. Ali Babacan “insanları içeri atıyorsunuz” sözlerini de içeren çok keskin ve suçlayıcı bir konuşma yapmıştı.. Ve üstelik ortada iddianamelerde polisin “sehven, yanlışlıkla yaptığı” söylenerek açıklama bulunmaya çalışılan “kafadan ilaveler” olduğu da biliniyordu..KATLİAMA AF, İFADEYE SORUŞTURMA!Kısacası, dışarıdan bakıldığında “isim verilmeden, belli bir kişiye suçlama yöneltilmeden” yapılan o konuşma için soruşturma açılması hiç de mantıklı gelmiyor. Ama açıldı.. Öte yanda suçu açık seçik belli olan kişilere yargının gösterdiği anlayış (!) adalet isteyen, yargıya da güvenmek isteyen herkesi şaşırtacak ve hatta isyan ettirecek boyutlarda.. Mesela Sivas katliamındaki “zaman aşımı” meselesi.. Böyle korkunç ve benzeri ancak savaş zamanlarında veya Ortaçağ’da rastlanacak bir olayda zaman aşımı veya af olamayacağı, olmaması gerektiği, suçluların asla serbest kalamayacağı Türkiye dışındaki medeni ülkelerde kesinlikle bilinen bir noktadır.Bırakalım Deniz Feneri ve benzeri hukuk skandallarını bir yana, cinayetlerde verilen hafif cezalar, tecavüz ve hatta çocuk tecavüzü suçlularının serbest bırakılması, bunların yapılması için başvurulan “tahrik, iyi hal” vs saçma sapan indirimler artık dayanılmaz şekilde arttı. Öyle arttı ki Münevver Karabulut cinayetinde suçlunun avukatı “müvekkilinin tasarlayarak değil, aniden gelişen tahrik altında” cinayeti işlediğini, kafayı da ‘cesetten kurtulabilmek için’ kestiğini söyleyerek (kötü niyetle değil yani) ceza indirimi istemiş. Yargıtay bu yönde karar verse bile kimseyi şaşırtmayacak artık..ÖĞRENCİNİN İNTİHARI4 ay önce Sakarya Hendek’te 8’inci sınıf öğrencisi 13 yaşındaki Ö.D’ye tecavüz eden iki kişi “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılınca çocuk ilaç içerek intihara kalkışmış ve son anda kurtarılmış. Böyle büyük bir felaketle karşılaşan çocuk “Beni okul kapısından zorla kaçırıp ormana götürdüler ve sırayla tecavüz ettiler. Şimdi serbest geziyorlar” diye ağlıyor, intihar ediyor ama o “ağır suçlular” serbest bırakılıyor. Buna adalet demek, bu kararları veren hakimlere kızmamak zorunda mıyız?Öfkelenir ve “bu büyük yanlışı sürekli olarak yapıyorlar, hatalı karar veren hakimler de soruşturulsun ve cezalandırılsın. Onlar da cezaevine girsin” dersek hepimize soruşturma mı açılacak? Oysa söylenecek şey budur ve artık adalete, yargıya güveni kalmayan her vatandaşın da söyleme hakkı vardır.Ben artık yargının kasten yapıldığı düşünülecek kadar tekrar edilen ve suçlu yerine mağdurları cezalandıran bu kararlarının kesinlikle soruşturulması gerektiğine inanıyorum. Ve hayır efendim, bunu söylemenin de, Ahmet Şık’a açılan soruşturmada neden olarak öne sürüldüğü gibi “hakimleri, savcıları hedef göstermek”le filan hiçbir ilgisi yoktur. Her hukuk devletinde vatandaşın hakkı olduğu gibi “adaleti arıyoruz”, hepsi bu!Böyle giderse “bulabileceğimize” olan inancı da tümüyle yitirmiş durumdayız, onu da söylemiş olayım!*****Ormanları izlemek istiyorsan para ver!Daha ne komediler göreceğiz bakalım.. Muğla’nın Marmaris ilçesi Kaymakamlığı’na Orman İşletme Müdürlüğü tarafından bir karar gönderilmiş. Bundan sonra ormanlık alanlarda yapılacak olan gezi, yürüyüş, ralli, safari dahil tüm faaliyetler için para alınacak.. Kişi başı 1.5 lira, otomobil 7.5 lira, otobüs 30 lira, fotoğraf çekmek için ise 100 lira..Dersiniz ki Afrika’da veya safari yapılan diğer yerlerde olduğu gibi aslanlar, kaplanlar, fil, gergedan, zürafalar var etrafta.. Millet de ciplerle dolaşıp izleyecek.. Bunlar olmadığına göre yeşillik görmek, piknik yapmak, kendi ormanlarımıza bakıp biraz dinlenmek ve mutlu olmak için para ödeyeceğiz. Ama haklılar bence, yakıla yıkıla, taş yığınlarıyla doldurula doldurula memlekette az yeşillik kaldı..Parmakla sayılacak kadar orman.. Yakında “Cumhuriyet altını ile giriş” kararı da çıkabilir. Peki bu parlak(!) fikrin nedeni ne acaba? Hazineye para mı lazım? Eğer böyleyse siyasetçilere alınan çifter çifter en pahalısından lüks araçlar, parti binalarına dökülen büyük paralar, belediyelerin sınırsız israfı neden hiç etkilenmiyor da milletin ormana parayla girmesi çözüm oluyor?Bu karar yalnızca “Marmaris’le ilgili bir hata” ise hemen düzeltilmeli, ülke genelinde yapılacak uygulamanın ilk adımıysa tartışılmalıdır. Olacak şey değil çünkü!

Devamını Oku