İnternet Andıcı Davası ’ndan yargılanan Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ ’un duruşmasında tartışmalar olmuş dün.. İkinci Ergenekon Davası’ndan tutuklu Fatma Cengiz ile İbrahim Şahin’in 2008 yılında yaptıkları bir telefon konuşmasında “Başbuğ’un ismi de geçtiği için” ona konuşanları tanıyıp tanımadığı ve görüşmenin içeriği ile ilgili soru sorulunca İlker Başbuğ;
“Bu iddianameye hiçbir itibarım yoktur, yetersizliğin komedisidir. Yargılama ciddiyetsizdir” diyerek sorulara cevap vermeyi reddetmiş ve sonunda da salonu terk etmiş. Konuşanları tanımadığını “Siz onları daha iyi tanıyorsunuz” sözleriyle ifade eden Başbuğ’un veya onun yerinde olan bir başkasının, “bir darbe hazırlığı” ve “bu iddia yönünde faaliyet gösteren bir terör örgütünün lideri olma” gibi iddialarla yapılan ciddi bir soruşturmada “iki kişi konuşuyordu, sizin de adınız geçti” benzeri bir nedenle kendisine soru sorulmasını ciddiyetsiz bulması son derece doğaldır. Bu durumda “sorulara cevap vermeyecek” bir tepki içine girmesi de ancak “hak” olarak görülebilir.
ONURU VE KARİYERİ YOK EDEN..
Düşünün, koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yıllarca başkanlık yapmış, Hükümetle birlikte kararlar almış, bu kararlara imza atmış ve “demokrasiye saygılı olduğunuzu” her fırsatta tekrarlamışsınız.. Bütün o yıllar içinde bunun aksi yönünde bir davranışınız, hatanız olmamış, buna rağmen emekliliğinizden iki yıl sonra aniden “bir iddia” üzerine tutuklanmış ve “terör örgütü lideri” olma gibi bütün onurunuzu, o güne kadar hayatınızı verdiğiniz kariyerinizi, toplum içindeki saygınlığınızı yerle bir edecek bir tablonun içine sürüklenmişsiniz..
Aynı tablodan aileniz, çevreniz, onların ve sizin psikolojiniz büyük ölçüde zarar görmüş.. Ve sonuçta sizi sorgulayanlar “somut deliller” yerine karşınıza “şu konuşmada sizin de adınız geçmiş, kendinizi savunun” diye çıkıyorlar. Kim olsa aynı tepkiyi gösterir ki bundan önce bir çok tutuklu da gösterdi.. Hatta hatırlayanlar olacaktır; benzer şekilde bir kadın tutukluya “telefon konuşmasında ‘büyükhanım’ demişsiniz, ‘Büyükanıt’ı mı kastettiniz” sorusu sorulduğunda kadın gülerek “Hayır efendim, kayınvalidemi kastettim” cevabını vermişti..
YİNE ÖZKÖK VE YALMAN!
Ayrıca aynı telefon konuşmasında Başbuğ’un adıyla birlikte “Yaşar Büyükanıt, Hilmi Özkök ve Çevik Bir”in de isimleri geçiyormuş, İlker Başbuğ’un da söylediği gibi “madem ki adı geçenler sorgulanıyor, diğer ismi geçenlerin de orada olması gerekmez miydi”? Kaldı ki Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri eski Komutanı Aytaç Yalman’ın “mutlaka tanık olarak dinlenmesi gerektiğini” bir çok tutuklu asker, general duruşmalarda söyledi, defalarca yazıldı, bunun israrla yapılmaması dikkat çekici değil midir?
Dün Balyoz Planı Davası’nda savunma yapan emekli Orgeneral Ergun Saygun da “Aytaç Yalman bu davada tanık olarak dinlenmeli” demiş, acaba neden hepsi aynı talepte bulunuyorlar? Bu olayların ortaya çıkması isteniyorsa kulak verilmesi gerekmez mi? “İki kişinin telefon konuşması suçlama iddiaları için yeterli” sayılıyorsa, olayları ve emirlerindeki personelin faaliyetlerini en iyi bilmesi gereken iki komutanın konuşması gereksiz sayılabilir mi?
ALKIŞLAYANLARI BULUN!
Ama İlker Başbuğ’un duruşmasında en çok dikkat çeken olay alkış konusunda.. Başbuğ salonu terk edince dinleyicilerden alkışlar duyulmuş ve bunun üzerine mahkeme heyeti “alkışlayanların tespit edilmesini” istemiş. Duyunca “nasıl yani” ve “neden yani” oluyor insan.. Haydi “düşünce ve ifade özgürlüğü”, “basın özgürlüğü” bu davalar sürecinde ve ortaya çıkan baskılarla, işini kaybeden gazetecilerle “bir demokraside asla olmaması gereken şekilde” yara aldı.. Ama artık “alkışlama özgürlüğü”ne de müdahale olabilir mi? Alkışlayanlar bulunursa ne olacak? “Siz alkışladınız bir daha mahkeme salonuna giremezsiniz” mi denecek, yoksa alkışladıkları için de onlar mı sorgulanacak?
Ne yapılırsa yapılsın, konu ne olursa olsun “insan hakları”, demokrasi daha fazla zarar görmemeli, insanlara “her davranışları” nedeniyle korku salınmamalıdır. Herkes gibi mahkemelerin de bu konuda sorumluluğu var!
Var mısın ortak?
Okurumuz Selçuk Tınaz yine enteresan bir mektup göndermiş, “ABD’ye yapılabilecek bir teklifi” anlatıyor. Sizinle paylaşmak için olduğu gibi (çok az kısaltarak) alıyorum.
“Başbakan Erdoğan ile görüşmek için Ankara’ya gelen CIA Başkanı çuvalcı Petreus ‘Irakın kuzeyindeki aşiret diktatörlüğünü bir devlet olarak tanırsak, oradaki doğalgaz ve petrolden pay alabileceğimizi’ söylemiş.
Ortaklar daima birbirinin iyiliğini istediğine göre Başbakan’a yardım etmek amacıyla buradan ‘stratejik’ ortağımız ABD’ne bir teklifte bulunmamızda sakınca yoktur herhalde. Madem ki devletler içinde özerk bölgeler olması gerekiyor ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki feodallere özerklik verilmesi isteniyor... Madem ki Irak’ın kuzeyindeki aşiret yapısı bir devlet oluyor...
O zaman Musul ve Kerkük bölgesi ‘Özerk Türkmen Bölgesi’ olsun. Batı Trakya ve Suriye’nin kuzeyinde ‘özerk Türk bölgeleri’ kurulsun. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti derhal bir devlet olarak tanınsın. ‘Var mısın ortak’ diye bir soralım, bakalım ne cevap alacağız. ‘Stratejik’ ortaklıktan ‘Model’ ortaklığa yükseldiği iddia edilen ilişkimizin ‘Model’ mi yoksa ‘Maket’ mi olduğu verecekleri cevaptan anlaşılır.”
Vallahi herkesin en olmayacak teklifleri (hem de terörle) dayattığı ve ABD tarafından desteklendiği bir dönemde, ABD’nin de kendi keyfine göre bizim başımızı diğer ülkelerle derde sokacak istekleri teklifsizce öne sürdüğü bir dönemde bunları istemekte de bir sakınca yok gibi görünüyor, ne dersiniz?

