Dün öğleden sonra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ’nun eğitimciler ve uzmanların gazetecileri çıkarılmak istenen “kesintili eğitim” yasası konusunda bilgilendirmesi amacıyla düzenlediği toplantıdaydım. İstanbul Üniversitesi, Boğaziçi, Koç, Marmara ve diğer üniversitelerden , ilköğretim okulu ve liselerden gelen uzmanlar, profesörler (toplam 20 kişiye yakın) eğitimi “4+4+4” şeklinde kesintilere uğratacak yasanın sakıncalarını farklı noktalardan, farklı açılardan kusursuz şekilde anlattılar. Ki aslında bu “eğitimci görüşü almayı ve paylaşmayı” yasayı mutlaka çıkarmak isteyen “iktidar partisinin” komisyona gitmeden çok önce yapması gerekirdi.İŞTE EĞİTİMCİLERİN GÖRÜŞLERİ- Başarı getiren bir sistem olmadığı ve sorunlar ortaya çıktığı için 192 ülke arasında “4+4+4” kesintisinin uygulandığı sadece 7 ülke olduğunu ve AB ülkelerinde uygulanmadığını ..-“İlköğretim’in kesintili hale getirilmek istenmesindeki neden” in yasada belli olmadığını..-“Kesintisiz eğitim” kararı verilmeden önce pilot bölgeler seçilerek deneme çalışmaları yapıldığını, “kesintili” eğitime geçmeden önce de mutlaka denenmesi gerektiğini, aksi takdirde bu denemenin yapıldığı kuşakların, özellikle kızlar ve yoksul çocukların ziyan edileceğini..-Çocukların “kendi tercihini yapamayacak bir yaşta” mesleki eğitime yönlendirilmesinin “boşa gidecek eğitim süreçleri” yaratacağını ve çoğunun ilerde fikir değiştirebileceğini ..En süper zeka çocuğun bile 15 yaşından önce karar veremeyeceğini..-Her kültürün “kendine özgü değerleri” olduğunu ve her zaman istatistiklerle veya diğer ülkelerle karşılaştırma yaparak karar verilemeyeceğini.. Örneğin “ataerkil aile yapısı ve biat kültürü” ile yetişmiş çocukların çok daha geç karar verebildiğini..-Bu yasa; deneyimli eğitimcilerin görüşü alınmadan ısrarla çıkarıldığı takdirde “zorunlu” eğitimin “sorunlu” eğitim haline geleceğini ..BİLİMSEL DARBE!-Demokrat ve özgür düşünen insanlar isteniyorsa önce eğitim in buna uygun düzenlenmesi gerektiğini..-İkinci 4 yıldan sonra dahi açık öğretime yönlendirilseler “kız çocukların eve kapanmasına” neden olacağını.. “Okula gidiyormuş gibi” ve “okullaşma oranını arttıracak şekilde” açık öğretime kaydedildikten sonra “köylerde ya tarlaya çalışmaya gönderileceklerini veya erken evliliğe zorlanacaklarını ”..-Çocukları 5 yaşında okula başlatmanın onlar için zararlarını ve okul-öğretmen açısından ortaya çıkacak büyük sıkıntıları.. Bunun 82-83 yıllarında denendiğini ve çok sayıda çocuğun bu nedenle eğitimden yoksun kaldığını.. Bunun “bilimsel bir darbe” olacağını..-Bu kadar hayati bir yasanın kavgayla değil, uzlaşma ve hoşgörü ile tartışılarak çıkarılması gerektiğini.. Ve bilinmesi gereken herşeyi anlattılar. Biz de dikkatle ve sabırla dinledik, detayları öğrenmeye, anlamaya çalıştık.. Aynen aslında Meclis’te yapılması gerektiği gibi.. Ama Meclis’te bu yapılamadı..CHP VE MHP KOMİSYONA GİREMİYOR!Toplantı devam ederken Kemal Kılıçdaroğlu zaman zaman “CHP’li Komisyon üyeleri şu anda Komisyon salonuna giremiyorlar. AKP milletvekilleri salonu doldurmuş, adım atacak yer bırakmamış”.. “Şu anda iktidar ve muhalefet kavga halinde imiş, Grup Başkanvekillerine bile söz hakkı verilmemiş” gibi kısa açıklamalar yaptı. Birkaç saatin sonunda ise çok üzgün şekilde “Meclis’te ilk kez CHP’li milletvekillerinin yere düşürülerek tekmelendiğini ve yasanın da komisyondan geçtiğini” söyledi.Artık bu durumda eğitimcilerin çırpınmasının da fazla bir anlamı kalmamış oldu ama yine de bu açıklamaları son derece değerli ve önemli.. Anlamı kalmadı çünkü Kılıçdaroğlu ’nun “Bu Komisyon sürecidir, biz Genel Kurul’da da görevimizi yapacağız. Bakanlar Kurulu’ndan bile geçmiyor, demek ki karşı olan var, Milli Eğitim Bakanı bile “beğendiğini” söyleyemiyor” demesine rağmen artık İktidarın “sadece kendi çoğunluğu” ile bu yasayı da Meclis’ten geçireceği bellidir. Ben aynen bunun olacağını “4+4+4” teklifi ilk ortaya çıktığı gün tahmin ederek yazmıştım, hatırlayacaksınız.KARA LEKE VE MHPMilli Eğitim, Kültür Komisyonu Başkanı Nabi Avcı Komisyon’daki utanç verici kavgadan sonra basın toplantısı yaparak “CHP’li vekillerin Komisyonu çalıştırmadığını, buna rağmen Komisyon’un büyük olgunluk gösterdiğini” söylemiş ve AKP’li milletvekillerine teşekkür etmiş.Kafasına bir kırtasiye malzemesi atıldığını söyledikten sonra da “işte gerçek kara leke” demiş.Konuşmasında Kılıçdaroğlu ’nun “CHP’li milletvekillerini Komisyon’a çağırması sonunda ortamın çalışılamaz hale geldiği” de var. Oysa CHP milletvekilleri de tekmelendiklerini, saldırıya uğradıklarını söylüyor ve sadece CHP değil MHP de Komisyon toplantısında yapılanlara aynı şekilde tepkili..MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır “AKP milletvekillerinin fiili durum yarattığını, Komisyon üyesi arkadaşlarına söz hakkı verilmediğini, TBMM’nin şahsiyetine ve Türk milletine hakaret edildiğini, iç tüzüğün amir hükümlerine göre görüşülmeyen bu yasanın Komisyon’da kabulünün gayrimeşru olduğunu ve yok sayılacağını” söylemiş.ÇİÇEK’İN KILIÇDAROĞLU’NA TELEFONUBunun yanında bir de Meclis Başkanı Cemil Çiçek ’in Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kemal KIlıçdaroğlu ’na ettiği telefon önemli.. Çiçek; “CHP’li çok sayıda milletvekilinin Komisyon’da söz istediğini, böyle giderse bitiremeyeceklerini, eğer bu durum devam ederse kapalı oturum kararı alınacağını ve sadece CHP’li 4 Komisyon üyesinin girebileceğini” söyleyince Kılıçdaroğlu; “Bırakın da tartışılsın, bu acelenin sebebi ne? CHP’liler içeri girecek, isterseniz polisle çıkarın” cevabını vermiş.Direkt Kılıçdaroğlu ’ndan duymadım, cümlelerde biraz fark olabilir ama konuşma genel anlamda böyle geçmiş. Görünen o ki AKP milletvekilleri dün Komisyon salonunu bu konuşmayla bağlantılı olarak doldurmuş ve muhalefet partilerinin girişini engellemiş. Ben yorum yapmayacağım.. Anayasa kadar önemli denilen eğitim yasası konusundaki aceleye, kimseyle tartışmadan, muhalefeti içeri bile sokmadan kabulünü “tek bir parti olarak” sağlamaya, daha önce benzer şekilde TBMM’de alınan kararlar ve çıkarılan yasalara bakın ve karar verin; “Demokrasi adına kara leke” sizce nedir?
Gelişmeler o kadar karmakarışık bir hale geldi ki “doğru”ile “yanlış” o kadar yer değiştirdi, kurumlar ve dahi yasalar öyle “oyuncak” haline geldi ki içinden çıkmak zor.. Bir kere kimse gücenmesin ama artık “yargıya güvenelim” demek veya “güvenin” diyerek bunu “önermek” dalga geçmekle eşdeğer gibi..Neden? Çünkü bugüne kadar “yargıya güvenmek gerek” diyen iktidar partisi de, Hükümet de o güveni kendisinin duymadığını söylüyor. Herkes ama herkes, Genelkurmay eski Başkanı’na, milletvekillerine, ülkenin tanınmış gazetecilerine kadar “konumune olursa olsun” her vatandaş için “yargının, yasaların karşısında eşitlik” ten, “yargıya güvenmek”ten söz edilirken.. Ve onlar “özel yetki verilmiş” ama verdikleri kararlar tartışmalı hale gelmiş savcı ve hakimlerin karşısında dikilip karar beklerken MİT görevlilerinin soruşturulması için “Başbakan’ın özel izni”nin gerekmesi.. Bu yasanın alelacele çıkarılması “Hükümet’in o güveniduymadığını”açıkça gösterir..BAŞKALARI NEDEN GÜVENSİN?“Göstermez, yanılıyorsunuz” diyen varsa bu yasa neden çıkarıldı, “herkes eşit” ise neden MİT’çiler diğer vatandaşlardan, örneğino yargı kararlarıyla 4-5 yıldır cezaevinde bekletilen, bazıları beklerken hayatını kaybeden insanlardan“daha eşit” açıklanması gerekir.AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş “Terörle mücadele eden MİT’in üzerine gidilmesi anlamlı” demiş. Kime demiş, kim üzerine gidiyor? Yargı, bugüne kadar sivil-asker yüzlerce insanın da üzerine giden ama o insanlar için böyle çıkışlarla karşılaşmayan “özel yetkili savcılar, hakimler”. Demek ki öncelikle Elitaş “yargıya” güvenmiyor ve Grup Başkanvekili olarak konuştuğuna göre bunu parti görüşü olarak kabul etmek mümkün.. Peki, ülkeyi yöneten parti yargıya güvenmiyorsa, MİT için güvenilmiyorsa, diğer tüm vatandaşlar neden güvenmek zorunda bırakılıyorlar?TERÖRLE MÜCADELE EDEN KURUMBir başka soru; MİT neden “terörle mücadele eden kurum” oluyor, MİT’in görevi “istihbarat sağlamak”tan ibaret değil midir? Acaba PKK ile görüşmelerimi onu terörle mücadele eden kurum yaptı? Böyle bile olsa o görüşmelerde de görevi “sadece Hükümete bilgi vermek”değil mi, sorumluluk yine Hükümette değil mi?Aynı noktadan hareketle “terörle gerçekten canı pahasına, gerektiğinde hayatını kaybederek mücadele eden” TSK mensuplarının “üzerine gidilmesi” ve yıllarca içerde tutulmaları Mustafa Elitaş’a göre anlamlı sayılır mı acaba? Mesela “Öcalan’ı Türkiye’ye getiren” ve “efsane komutan” olarak tanınan “Özel Kuvvetler Komutanı” Engin Alan için (üstelik şimdi milletvekili ve hala içerde) ne demek lazım?NEDEN AYRICALIK?“Parasız eğitim” istedikleri için pankart açan gencecik öğrencilerin bile “terörist” etiketi yapıştırılarak birbuçuk yıl hapis yattığı, bu yargı kararlarını da aileleriyle birlikte kabul etmek zorunda kaldığı ülkede MİT’çilere yapılan bu ayrıcalık elbette tepkiyle karşılanacaktır.MİT’çilerin soruşturmasında aslında konunun “kurumu değil, şahısları soruşturmak” olduğunu da Mustafa Elitaş’a birileri hatırlatmalı sanıyorum. Genelkurmay Başkanı bile soruşturmayla karşılaştığında “ordu değil, şahıslar soruşturuluyor” dendiğine göre burada “tüm kuruma mal etmek” esaslı bir yanlıştır zira..REFERANDUMUN SONUCU!Yargıya güvenin ortadan kalkmasına neden olan yalnızca bu “özel” muameleler ve Hükümet’in de “güvenmediğini” gösteren olay ve konuşmalar değil. Birçok davada kararların tam da “siyasi gücün istediği şekilde”çıkması, çıkmama ihtimali varsa “karardan kısa süre önce”, eğer istendiği gibi çıkmamışsa“karardan kısa süre sonra” savcı veya hakimlerin derhal o görevden alınarak yerine yenilerinin getirilmesidir.Bu kararları veren de HSYK ’dır ki “üyelerinin değiştirilerek yerlerine Adalet Bakanlığı bünyesinden isimlerin”getirilmesini, HSYK ve yüksek mahkeme üyelerinin seçiminde “siyasi gücün etkin olmasını” referandum sağlamıştır. “Yetmez ama Evet” diyenler şimdi bunları görüyor, geçmiş olsunlar efendim!*****Danıştay üyeleri de değiştirilmiş!MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve 4 görevlinin hakkındaki soruşturma talebinin Başbakan tarafından reddedilmesi halinde bu karar savcılar tarafından Danıştay’a götürülebilir ve orada incelendikten sonra iptal edilebilirmiş. Ve dün 8 üyeli Danıştay’ın 3 üyesinin birden değiştirildiği açıklandı. Referandum öncesi çok yazmıştık şimdi anlaşılır belki; HSYK nelere kadir görüyor musunuz?*****Avrupa bir karar verse artık!Ne şaşırdım, ne şaşırdım, bugüne kadar “Türkiye’de laiklik önemlidir, onu kavga-savaş içindeki diğer Müslüman ülkelerden ayıran demokrasisini bu laiklik sağlıyor, onunla oynanırsa demokrasi de kalmaz” diyenleri eleştirip duran.. Sanki laik olmak bir ideolojiyle bağlantılı olmalıymış, her demokratın zaten laik olması gerekmezmiş gibi onlara “Kemalist laikler” gibi isimler takan.. Türk toplumunu“laikler-Müslümanlar” gibi son derece yanlış kutuplara ayıran ve kışkırtan Avrupa şimdi laikliği koruma peşinde..Avrupa Parlamentosu ilk kez bir raporunda “Ordunun laik bütünlüğü ve operasyonel yeteneği garanti altına alınmalı” demiş. Ordu dışındaki, diğer kurumlardaki laiklik mesela “eğitim” tartışmaları filan onları hiç ilgilendirmiyor nedense.. Bari bu “ordunun laik bütünlüğü”nün nasıl korunacağını da anlatsalar. Çelişkileri bana komik geliyor artık!
Ergenekon soruşturması kapsamında “yazdıkları yazılar ve kitaplar” nedeniyle cezaevinde bulunan (sadece ben değil, tüm dünya basını, en önemli basın kuruluşları, AB söylüyor) gazeteciler herhalde bir türlü sonuçlandırılmayan duruşmalara ve yıllardır içerde tutulduklarına üzüldükleri kadar “onlar gazetecilikten değil, başka nedenlerle tutuklandı”, “gazetecilik nedeniyle tutuklu tek gazeteci yok” açıklamalarına, teröristlikten başlayıp banka soygunculuğuna, tecavüzcülüğe varan genellemelere (tek bir tecavüzcü, üstelik çocuk tecavüzcüsü gazeteci vardı, o da “kendi, itirafına rağmen” serbest bırakıldı) üzülüyorlardır. Öyle ya bu insanların aileleri, çoluk çocukları, toplum içinde önemli isimleri ve yerleri, dostları, çevreleri, çocuklarının hayatı, hepsinin insan hakları var..Bu ortadayken devamlı olarak yurt içinde ve dışında “birileri” onların “teröristliğinden” başlayıp her yasadışı eylemi yaptıklarını söyleyen konuşmalar yapıyor. Mesela Kılıçdaroğlu’nun “gazetecilikle ilgisi olmayan isimlerin tutukluluğu nedeniyle” yurt dışında konuşma yapmış ve ülkeyi şikayet etmiş olduğunu söyleyiveriyorlar. Peki örneğin; Mustafa Balbay’dan başlayarak, Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın, Müyesser Yıldız gazetecilik dışında ne yapmışlar? Bu kadar süredir araştırılmasına rağmen hangi kesin suç unsuru bulunabildi haklarında?‘ACZİYET’ DOĞRUDUR!Aylar, yıllardır herkes yazıyor, tepki gösteriyor, dünyadan tepkiler yükseliyor, yabancı gazeteci ve parlamenterler gelip duruşmalara katılıyor, dünya çapında imza kampanyaları açıyor ama hiçbir gelişme yok.. Aksine “gazetecilik mesleklerini” bile onlardan esirgeyen konuşmalar arttıkça arttı. Bu durumda bir muhalefet partisi lideri, eğer içerde çare kalmamışsa olup biteni dünyaya duyurmayı deneyebilir. Doğrudur, bu bir “acziyeti” gösterir ama durum, yargının da tarafsız davranmadığı, özel yetkili savcıların-mahkemelerin keyfi kararlar verdiği konusundaki net görüntü “adalet konusunda çabalayan, bu haksızlığa çözüm arayan herkes için” gayet açık bir “acizlik” yaratıyor işte. Var mı başka çaresi?Milli irade tarafından milletin vekili seçilmiş insanlar bile israrla içerde tutulurken başka nasıl bir çözüm öneriyorlar? Varsa başka çözümü, “Bunu denemeden dünyaya duyuruyorsunuz” desinler de herkes öğrensin.. Kaldı ki aynı “dünyaya şikayet” ihtiyacı artık “kadına karşı şiddetin önlenmesi için gerekli ağır cezaların çıkarılması ve derhal uygulanması” konusunda da kesinlikle ortadadır. Yurt içinde çözümün getirilmesi için denenmeyen bir tek “kadınların Meclis önünde protesto için kendini yakması” kaldı çünkü!*****Sorumlu Stratfor olduğuna göre..Dün Amerika’nın özel istihbarat kuruluşu Stratfor’un verdiği bilgiler nedeniyle Başbakan Erdoğan’la Taraf gazetesi ve Ahmet Altan arasında sürmekte olan tartışmadan söz etmiştim. Bu tartışma devam ediyor, Başbakan’ın “Altan’a yazısı nedeniyle” 30 bin TL’lik dava açtığı dünkü haberler arasındaydı. Oysa aynı konuyu ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone’nin de Türk gazetecilere sorarak araştırdığı, “Başbakan Erdoğan’ın sağlığı” ile ilgili bilgi almaya çalıştığı da biliniyor.Bu arada Stratfor’un Direktörü Friedman’ın Başbakan’ın danışmanı İbrahim Kalın’la ilgili olarak Stratfor Yönetim Kurulu’na attığı e-mail de dün haber oldu; “Bu adam büyük kaynak, onunla ilişki gizli kalmalı” diyor. Aynı kuruluş adı geçen gazeteden de “konfedere ortakları” olarak bahsediyor. Bu durumda, dün de yazdığım gibi “istihbaratı sağlayanlar” bizzat kuruluş tarafından açıklanıyorken, aynı açıklamaları haber olarak verenlere (ki o gazete, bu gazete, o yazar, bu yazar fark etmez, böyle bir bilgiyi gazetecilerin kullanması çok doğaldır) kızmak yanlış adrese tepki göstermek demektir.Gerçekten de burada yapılacak şey, “sağlık bilgileri” tartışma yarattığına ve bu konu toplum tarafından da tartışıldığına göre Başbakan’ın tedavisini yapan doktorun kendisi ve ekibi tarafından topluca açıklama yapılmasıdır. Aksi takdirde bu gazete ve gazetecilere açılacak davalar “anti demokratik siyasi baskı”lar konusunda yeni uluslar arası polemikler yaratacaktır. Zira dünyanın her demokratik ülkesinde başbakanların sağlığının medya tarafından araştırılacağını o ülkelerde bilmeyen yoktur. Kestirme çözüm varken bu çekişmeler gereksiz gündem ve kavga ortamı oluşturuyor hepsi bu!*****Ahlak bozulduğunda..Amerika’da FBI’ı dünyanın en iyi kolluk gücü haline getiren Müdürü J.Edgar Hoover’ın hayatını anlatan “Edgar” filmi bence bu yıl en azından başrol oyuncusu Leonardo Di Caprio’ya bir Oscar kazandıracaktır. Caprio daha henüz genç bir yaşta olmasına rağmen Hoover’ın hem genç, hem de yaşlı halini bu kadar başarıyla canlandırması gerçekten bir olay.. Film biraz ağır yürüyor ve özellikle ilk bölümü “FBI’ı ve gelişmeleri anlatan” bir belgesel havasında ama yine de izlenmesi gerektiğini düşündüğüm filmden aklımda kalan iki cümleyi söylemeden geçemeyeceğim.“Ahlak bozulduğunda ve iyiler bir şey yapmadığında kötülük serpilir”..“Hukuksuzluk şeytani boyutlara varana kadar göz yumduk, suç hepimizin!”Hukuksuzluklara ve yasa dışı eylemlere göz yumulunca sonunda kimsenin durduramayacağı noktalara gelindiğini çok güzel anlatıyor film.. Hele “bebek katili”ne çıkan idam kararını duyunca nasıl mutlu oluyor insan bilemezsiniz. Bu gibi suçlar için idam cezasının “ABD’deki bazı eyaletlerde olduğu gibi” bizde de geri getirilmesinin, en azından “çocuk ve kadın cinayeti, tecavüzü” gibi ağır suçlar işleyenlere tereddütsüz “müebbet hapis” cezası verilmesinin çok iyi olacağına inanıyorum!
Dün yine Başbakan Erdoğan’ın sağlığı konusundaki sorular, yorumlar gündemin baş köşesindeydi. Taraf’ta Ahmet Altan “Başbakan’ın Taraf gazetesi için söylediklerine” öfkeli bir cevap verirken bu konuya etraflı şekilde değinmişti. Altan önce Amerikan özel istihbarat kuruluşu Stratfor’un “Başbakan Erdoğan’ın sağlığının bozuk olduğuna” dair verdiği bilgilerin Taraf’ta yayımlanmasına Erdoğan’ın kızmasıyla ilgili olarak “Stratfor’un Türkiye’deki ortağı Başbakan’ın yakın akrabalarının yönettiği gazete, en önemli haber kaynağı ise Başbakan’ın danışmanı” dedikten sonra (danışmanın 30 bin TL maaş aldığı açıklandı, üstelik o maaşa karşılık bu nasıl danışmanlıktır) şunları yazmış:“Dünyada herhangi bir insanın sağlığı onun özel hayatıdır, o konuya paldır küldür giremezsiniz. Ama bir başbakanın sağlığı özel konu değildir. ‘Muz cumhuriyeti’ diye küçümsemeye heveslendiğimiz Latin Amerika’da devlet yöneticileri hastalıklarını derhal açıkladılar halklarına.. ABD’de başkanın check up sonuçları, tansiyonunun ne olduğuna kadar açıklanır.”ABD DE ARAŞTIRIYORYalnızca Ahmet Altan’ın yazdıkları değil, ABD Ankara Büyükelçisi Ricciardone’nin 4 gazeteciyle yaptığı görüşmede “Başbakan’ın iyileşme ihtimali olup olmadığı ve onun yerine kimin geçeceği” gibi soruları tartıştığı da dün gündemin önemli konuları arasındaydı. Başka hangi büyükelçilerin konuyla ilgili araştırma yaptığını bilmiyoruz ama Ricciardone’nin merakı ve araştırması da muhakkak ki kişisel değil, ülkesinin yönetiminden gelen bir talep olmalıdır ve yazacağı raporların da herhalde “Wikileaks” belgeleri gibi dosyalanıp oraya gönderileceği bellidir. Durum böyleyken Başbakan’ın “sağlığı konusundaki açıklama ve polemiklere kızması” çözüm getirmeyecektir. Aslında baştan beri yapılması gereken “ameliyatı gerçekleştirmiş olan ve tedaviyi sürdüren doktor ekibi”nin topluca açıklama yaparak onun sağlığı ile ilgili bilgileri vermesiydi. Doktorlar “gerçeği saklamayacakları konusunda” yeminli oldukları için onların açıklaması olaya noktayı koymaya yeterli olacaktır. Ben şahsen herkesin “sağlığı ile ilgili detayları paylaşma veya paylaşmama”sında tercih hakkı olması gerektiğine inananlardanım ama bu polemiklerin uluslar arası boyuta gelmesinin Başbakan’ın kendisine zarar vereceğine, en azından sık sık sinirinin bozulacağına da inanıyorum.*****Hakan Şükür’ün burun sorunu!Biri onu durdurmalı, iyice şaşırdı çünkü.. Üstelik bu şaşkınlığına Meclis’i de ortak ediyor. “MİLLETVEKİLİ” Hakan Şükür olarak TBMM Genel Kuruluna katılmadığı birçok gün mazeret bildirmiş. Mesela “seçim bölgesinde temasta bulunacağı” mazeretlerden biri. Ama aynı günün akşamı LİG TV’de yorumculuk yaptığı da ortaya çıkmış.. Kendi açıkladığı mazeret “bir süre önce burun operasyonu geçirdiği ve bununla ilgili sorun yaşadığı”.. Demek ki burnu Meclis’e gidince ağrıyor, TV’ye çıkınca hiç sorun yaratmıyor. Genel Kurul’a katılmadığı bazı günler için ise mazeret bile bildirmemiş.. (Ve hala TBMM Başkanlığı, görevini yapmayan bu vekil için “TV’de yorumculuk yapmasında bir sakınca olmadığını” açıklıyor, her nasıl oluyorsa..)GÜL DAĞITACAĞINA..Dün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Meclis’e gidebilmiş ve kadınlara kırmızı gül dağıtmış.. Oysa kadınlara gül dağıtacağına çıkacak şiddet yasası konusunda, “binlerce kadının, çocuğun karşılaştığı felaketler, tecavüz ve cinayetler” konusunda bir konuşma yapsaydı, “bu sadece kadınların meselesideğil, hepimiz çözümü bulmalıyız, en ağır cezaların getirilmesini sağlamalıyız” deseydi ama nerde.. Geçelim, Şükür kadınlara gül dağıtırken danışmanı Milli Eğitim Komisyonu’nda erkekleri yumruklamakla meşgulmüş.CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar’a yumruk atmış danışman.. Hangi partiden olursa olsun, bir danışman buna nasıl cesaret edebilir? Milletvekillerinin birbirini yumruklaması bitti de sıra danışmanlara mı geldi? Milletin Meclisi’nde bu skandalları mı izleyeceğiz artık?TV YORUMCUSU TV’DE KONUŞSUN!Ayrıca ben bu milletvekili danışmanlarına babamın deyişiyle “kuyruğuna kabak bağlamak” diyorum. Eskiden “milletvekili danışmanı” mı vardı, milletin parası bunlara mı dökülüyordu? Vekiller oturup günlerce konuları kendileri inceliyor, bilgi ediniyor, görüşlerini bildiriyordu. Onların anlamadığı, tek cümle öğrenmediği konuları (örneğin 4+4+4 gibi) milletin önüne sürüp “haydi anlayın da haklıyı bulun, çocuğunuzun geleceği ne olacak öğrenin” demek nasıl bir anlayıştır?TV haber programcıları “TV’ye pek meraklı” Şükür’ü programlarına çıkarıp ülke sorunları hakkında görüşlerini sorsunlar bakalım, konuşabilecek mi? Bakalım danışman olmadan “oyunu aldığı” insanlara eğitimdenKürt sorununa, ekonomiden işsizliğe , dış politikada olanlara kadar her konuda bilgi verebiliyor mu? Mesela Suriye’de, İran’da neler olduğunu, Türkiye’nin bu olaylarla ilişkisini biliyor mu, hiç merak etmiş mi?İşte sadece “ismineve kimlerle yakın olduğuna” bakarak milletvekili seçince durum bu oluyor ama millet de seçse onu seçerdi, güle güle kullansınlar o nedenle.. O da “gül döktüm yollarına” şarkısını çığırarak dolansın arasıra Meclis’te.. Astronomik rakamlarla yorumculuk yapanlara bile halkın cebinden saçılacak para çok nasılsa!*****Dink cinayeti zanlısı tecavüzcü!Hrant Dink cinayetinin zanlısı olarak bilinen ama bu davadan beraat ettirilen Zeynel Abidin Yavuz bu kez “çocuk tecavüzü” nedeniyle gözaltına alınmış. İlköğretim okulu öğrencisi 14 yaşındaki kıza 3 arkadaşıyla birlikte “bıçakla tehdit ederek” tecavüz etmişler.O çocuğun ve ailesinin hayatı bu caniler yüzünden mahvoldu, her 3’ünün de en az “15-20 yıl ağır hapis cezası” alması ve diğer çocukların, toplumun bu canavarlardan korunması gerekir. Pozantı cezaevindeki çocuklara tecavüz eden suçluların başta cezaevi görevlileri olmak üzere en ağır cezaları alması gerekir. Eşi Aysel Ulusu’yu 5 yaşındaki çocuğunun gözleri önünde asitle yaktığı halde serbest bırakılan kocasına “elektronik kelepçe” değil, gerçek kelepçe takılarak yıllar boyu hapsedilmesi gerekir.10 aylık bebeğini “ağladı diye” yere fırlatıp komaya sokan babanın, aile içi (cinsel ve her türlü) saldırılarla kendi çocuklarına cehennem azabı yaşatan, çocuklara el uzatan tüm erkek müsveddesi vahşilerin ağır şekilde cezalandırılması gerekir. Bunlar “kadına şiddet yasası” denen yasada var mı, bu cezalar sağlanıyor mu, hayır.. O zaman o yasa için de “yok” demek mümkündür!
Keşke Türkiye’nin siyasi partileri birbirleriyle kavgasız, gürültüsüz, her an seçim propagandası yapıyor gibi birbirlerini suçlamadan, halkın gözünde karalamaya çalışmadan konuşabilselerdi.. Herhalde o zaman bu ülkenin ciddi sorunları da kolayca çözüme ulaşır, toplum gün be gün kavgalara, çekişmelere uyanmazdı.. Ama olmuyor, olamıyor maalesef..Başbakan Erdoğan dün parti grubunda yaptığı konuşmada yine muhalefet partilerine yüklenmiş. Bunu yaparken yine “referandum öncesinden” başlayarak bugüne kadar uzanan alışkanlıklarını tekrarlamayı ve Meclis’teki iki muhalefet partisini, üçüncü ile “BDP ile” en ilgisiz şekilde yan yana yapıştırmayı unutmamış. Önce “açılım” sürecini kastederek “MHP bu süreçte bize destek vermedi. Neden? Yahu siz şehit cenazelerinden rahatsız değil misiniz? Bu konuda destek vermeyeceksiniz de ne zaman vereceksiniz? Aynı şekilde CHP de attığımız adımların her zaman karşısında oldu” dedikten sonra “Bütün ilkelerini çiğneyerek BDP ile 12 Eylül’de de, 12 Haziran’da da ortak hareket ettiklerini” söylüyor.REFERANDUM VE SEÇİMÖnce 12 eylül referandumu ve 12 Haziran seçimleriyle ilgili “ortak hareket etme” iddiasına bakalım. Referandumda BDP’nin sorunu “kendi istediği şartlar yapılan Anayasa değişikliğinde yer almadığı için, ‘bu referandumda Kürtlerin haklarıyla ilgili bir şey yok’ diyerek” boykota gitmiş ama yine de bir umutla el altından, örgütleriyle iktidarı desteklediği duyulmuş, ayrıca onlar boykot ettiği için de AKP’nin istediği “EVET” oyları artmıştı. Yani aslında Başbakan’ın referandumda “BDP ile ilgili bir şikayeti” olmamalı, bu nedenle isimlerini sadece “diğer partilere yaklaştırmak için” kullanıyor olmalı.MHP ile CHP’nin referandum tutumlarına gelince.. Bu referandumun başta gelen nedeni “yargı üyelerinin, özellikle onlar hakkındaki kararları veren HSYK’nın, sonra Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek mahkeme üyelerinin iktidar tarafından belirlenmesini sağlamak”tı ki buna sadece MHP ve CHP değil, ülkenin en önde gelen hukukçuları da, birçok kişi de karşıydı. Nitekim referandumun hemen arkasından HSYK ve Anayasa Mahkemesi ’nde “siyasetin güdümüne girmelerini sağlayacak” değişiklikler çok kısa sürede tamamlandı ve muhalefet edenlerin haksız olmadığı görüldü.Ve “Seçim”.. Adı üstünde; seçim bu.. İktidar, güç mücadelesi.. Bütün muhalefet partilerinin aynı safta olması ve “gücü elinde tutan” partiye karşı safta durması her ülkede seçimin doğası gereğidir, buna bir yakıştırma yapılamaz.HEP TEPEDEN İNME!MHP ve CHP’nin “Kürt Açılımı sürecinde destek vermemesine” gelince.. Bu aynen 4+4+4 teklifine destek “vermek ya da vermemek” gibi.. Zira açılım da aynen 4+4+4’te olduğu gibi Meclis’te tartışılmadan, diğer partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının, uzmanların görüşleri sorulmadan, tepeden inme açıklanıverdi. O süreç öncesinde ve içinde MİT ile PKK’nın görüşmeleri sürmüştü ve sürüyordu, bu nedenle Öcalan açıklamalar yapıyor, yol haritaları veriyor ve talepler “eğitimden güvenlik gücüne kadar kendi içinde örgütlenecek bağımsız Kürt bölgesi ile Öcalan’a özgürlük” noktasına kadar açıklanıyordu. Habur olayı da “açılım” projesine dahildi ama bugüne kadar tüm bu girişimlerin başarılı olduğuna dair bir belirti görülmediği gibi tam aksine talepler “hakaretler ve tehditlerle beslenir” ve giderek büyür hale geldi.Artık “bağımsız devlet mi, özerk bölge mi konusu Kürt referandumuna sunulsun” noktasındadır BDP ve PKK.. Peki şimdi, durum buyken “ülke bütünlüğünü savunan” partileri götürüp “bölünme” isteyen bir partiyle yan yana koymak dürüst siyaset sayılır mı? Sonunda bu noktaya gelineceğini “açılım” ilk anons edildiği gün fark eden ve açıkça halkla paylaşan (yalnız muhalefet partileri değil) insanların “açılım sürecinde destek vermediniz, siz şehit cenazelerinden rahatsız değil misiniz” diye suçlanması dürüst sayılır mı?Muhalefet partilerinin “destek vermemesinden şikayet” etmek için önce adımları onlarla tartışarak, görüş paylaşarak atmak gerekir. Buna rağmen tepki varsa o da tartışılacak bir konudur, zira demokrasilerde her parti (her vatandaş gibi) görüşünde özgür olmalıdır.Bir siyasetçi çocuğu olarak da, gazeteci olarak da bugüne kadar birçok dönemde siyasi partilerin birbirlerine karşı tutumlarını yakından izledim ve görüyorum ki 20-30-40 yıl geçse de Türkiye “medeni siyaset”e kavuşamayacak. 40 yıl önce nasılsa şimdi de öyle, çok üzücü bir durum bu!*****Şiddet yasası için örgütler ayakta!Dün “Kadına karşı şiddeti önlemek için” çıkarılacak yasa Meclis’te tartışılırken kadın kuruluşlarının “tasarıdaki eksikler” konusundaki tepkilerini anlatan yazışmalar internette sürüyor ve bana da gönderiliyordu. Şiddet uygulayan erkeklerin eşlerine yaklaşmalarını önleyecek çözümlere diyecek yok ama “ciddi yaptırımlar” getirilmemesi, evli olmayan kadınları koruyucu önlemlerin yer almaması ve daha birçok eksik nokta, daha önce bu tasarının oluşmasında görüşleri alınan (ama çoğuna yer verilmeyen) kadın örgütlerini ayağa kaldırmış durumda..Bu tasarının birçok eksikle yasalaşması kadın düşmanlarını, katil ve tecavüzcüleri iyice cesaretlendirecektir. Aile içi ve dışında en alçakça saldırılara, şiddet eylemlerine uğrayan zavallı çocuklardan hiç söz edilmemesi, onların kadere terk edilmesi, vahşet karşısında yapayalnız bırakılması ise zaten başlı başına bir “ilgisizlik örneği”dir bana göre..Umalım da yasa bu haliyle ve üstelik “Kadınlar Günü”nde çıkmasın, en az bir 10 yıl daha aynı olaylar ve aynı mücadele yaşanmasın, dua ediyorum buna!
Şu sıralarda 28 Şubat dillerden düşmüyor, hangi konu tartışılsa ucu dönüp dolaşıp 28 Şubat’a bağlanıyor ve sivil toplum kuruluşundan gazetecisine kadar herkese “sen o süreçte ne yapmıştın, neden karşı çıkmamıştın” diye hesap soruluyor. Oysa defalarca yazdığım şeyleri tekrarlamak gereği duyarak bir kez daha hatırlatıyorum ki; 28 Şubat haklı olarak “TSK’nın siyasete müdahalesi” olarak alınsa da o dönemde darbe öncelerinde ortaya çıkan, örneğin “12 Eylül öncesi süregiden anarşiden” çok farklı gerekçeler de vardı.DEMOKRASİYE MÜDAHALE AMA..Eğer ordu darbe yapmayı kafaya koyduysa bunun için gerekli anarşik ortamı yaratmak “güvenlik boşluğuna göz yumarak, provokasyonlarla” her zaman mümkündür. Nitekim 12 Eylül’ü yapanlar “daha önce yapabilirdik ama şartların oluşmasını bekledik” sözleriyle “eğer isteselerdi hükümetle işbirliği içinde o anarşik olayları bütün o şiddete başvurmadan çözebilirlerdi” düşüncesini kendileri ortaya koymuştur. 28 Şubat öncesinde ise Erbakan’ın kendi ağzından “kanlı mı olur, kansız mı bilemeyiz”, “çikolata kağıdına sararak yutturacağız” benzeri konuşmalar yapılıyor, türbanlı-türbansız ayırımı üzerinden kadınlar “inançlı-inançsız” olarak keskin kutuplara bölünüyor, hatta “türbansız kadınların namusu” bile şüphe konusu haline getiriliyordu.Koalisyonun kendi bakanları bile “irticanın hortladığını, laikliğin tehlikede olduğunu” söylemekteydiler ki bugün hayatta olmadığı için sözleri (ve o günlerde medyada yer alan provokatif yazı ve konuşmalar) gündeme getirilmeyen Erbakan’la koalisyon ortağı Tansu Çiller’in ve bakanlarının da onun eylem ve söylemleri nedeniyle sorunlar yaşadığı ortadaydı. Kısacası “bir din devleti özlemi ve gayreti ortada hiç yoktu” denemez. Tekrarlayayım, evet 28 Şubat’taki ordu baskısı da, sebep ne olursa olsun “demokrasiye müdahaledir” ama kararlar sivil hükümetin ve liderlerinin bulunduğu MGK’da alındığı, bütün bakanlar kurulunun imzasıyla gerçekleştiği ve yine bir sivil hükümetle, demokrasiye ara vermeden devam edildiği için “darbe” denemez.EĞER SORGULANACAKSA..Bu durumda eğer 28 Şubat sorgulanacaksa önce “Erbakan, Çiller ve bakanlar kurulunun sorumlulukları, neden hiç tepki göstermeden imzayı bastıkları”, Refah Parti’li ve DYP’li milletvekillerinden neden gerekli tepkinin gelmediği sorgulanmalıdır ki Erbakan’a sorulamayacağı için bu sorgulama eksik olacaktır. Şimdi bazı gazetelerde o dönemde 28 Şubat’a arka çıkan gazeteci listeleri yayınlanıyormuş, bunu yapan arkadaşlar neden daha önce kapı gibi “12 Eylül darbesi” ve kapı gibi “27 Nisan muhtırası”na arka çıkanlardan hiç söz etmediler? Neden “bu iki olay tarih önünde mutlaka 27 Mayıs darbesiyle birlikte mahkum edilmelidir” demediler?28 Şubat’tan da önce binlerce insanı şiddete uğratan, aileleri dağıtan, seçilmiş iktidarı indirip yerine generalleri geçiren 12 Eylül ile, durup dururken bir Genelkurmay Başkanı’nın canı istedi diye açıklanan muhtıra gündeme gelmeli değil midir? 12 Eylül’de olanlar belgeleriyle ortadayken neden bu dava uzadıkça uzuyor?DEMOKRASİNİN İLK ŞARTI!Ben gazetecilerin yorumlarında, yazdıklarında kesinlikle özgür olmaları gerektiğine, bir gazetecinin (takım tutar gibi, militan gibi taraf tutmayı kastetmiyorum tabii) her görüşü açıkça ifade etmesinin, basının ifade özgürlüğünün “demokrasinin birinci şartı” olduğuna inanırım, demokrat olduğunu söyleyen herkes de inanmak zorundadır. Ama eğer bazı gazeteciler, başka bazı gazetecileri hedef göstermekte mahzur görmüyor, hatta bunu mutlulukla yapıyorsa o zaman burada da eşitlik gerekir. Bir darbenin övülebildiği ülkede, MGK’da alınmış kararlara darbe muamelesi yapmak en garip çelişkiden başka bir şey değildir!*****8 Mart’ta anlamlı mesajlar!VATAN gazetesinin Türkiye’de “38 ili kapsayan ve 3 bine yakın kadınla yapılan araştırması”nın dehşet verici sonuçları dünkü VATAN’da verildi. 44 yaş ve üstü kadınların yarısından çoğu (2 kadından biri kesin olarak) eşinden şiddet görüyor. Yaş arttıkça ve eğitim düzeyi düştükçe şiddet görme oranı artıyor (Bu “eğitimde 4+4+4 formülü teklifi”nin ve kız çocukların eğitiminin ilk 4 yıldan sonra kesilme ihtimalinin bu konuda bile nasıl bir tehlike yaratacağını da gösteriyor.)Ve bu “şiddet” dediğiniz şey her zaman “dayak”la, yaralamakla bile kalmıyor, kadınların kurbanlık koyun gibi kesildiğini, bununla yetinmeyip bir de yakanları, çocuk (hatta bebek) ve kadın tecavüzlerini her gün okuyoruz, izliyoruz. Buna rağmen çıkarılacak “şiddet yasası”nda bu suçlulara en ağır cezaların getirileceğini duyamadık. “Polis şöyle koruyacak, böyle yaklaştırmayacak” gibi önlemlerden söz ediliyor ama ağır cezalardan hiç ses yok. İzmir’de karakolda polislerden şiddet gören kadına “şiddetçi polislere istenen ceza”nın birkaç kat fazlası istendiğine göre ve kadın örgütlerinin ifadesine göre yasa gayet yetersiz görünüyor.İŞTE ABD ÖRNEĞİOysa dün haberdi; ABD’ de kendisinden boşanmak isteyen eşine şiddet uygulayan ve burnuyla çenesini kıran kocaya “15 YIL HAPİS” cezası verilmiş. İşte şiddet böyle önlenir, o cezanın hiçbir şekilde indirme uğramayacağı da kesindir. Bizde israrla bu yapılmadığına göre şiddet aynen devam edecek, karısına bıçakla saldıran, çocuklarını bile bu ilkel duygularına feda eden adam “3 gün sonra bırakılacağını” bildiği sürece bu çağdışı olaylar son bulmayacaktır.Şimdi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde “ülkemiz ve dünya kadınlarına anlamlı mesajlar verileceği” açıklanıyor. Bence aynı mesajlar içinde bu ülkede kadınlarla kız çocukların nasıl bir vahşetle karşı karşıya olduğu, bu suçlulara hak ettikleri ağır cezaların verilmediği, örneğin “ensest” gibi en ciddi çocuk şiddetinin ağza bile alınmadığı da yer almalı.. Bunu yapmazsak gerçeği saklamış ve pembe bir tabloyla yanıltmış oluruz. 25 yıl “kadına şiddete çözüm” diye çırpındıktan ve aynı noktada saydığımızı gördükten sonra buna inanıyorum. Yasaların koruyamadığı kadın ve çocuklara “dövüş dersi” verilmesi gerektiğine de..
Şu an için görünürdeki en önemli tartışma “4+4+4” formülüyle 4’er yıllık “kesintili” bölümlere ayrılmak istenen eğitim zorunlu eğitim konusudur, daha ötesi yok.. Anayasa değişikliği kadar hayati , “her ailenin, yetişecek her gencin” geleceğini ilgilendiren bir konuda ne vatandaşın, ne sivil toplum kuruluşlarının, ne Meclis’teki muhalefet partilerinin görüşü alınmadan yapılmış bir yasa teklifi var ortada.. 8 yıllık kesintisiz eğitimi ortadan kaldıracak, çocukları ilk 4 yıldan sonra “mesleki eğitim” adı altında okuldan koparacak, ayrıca “eğitime başlama yaşını 6’dan 5’e çekecek” bir yasa isteniyor.Haydi bu yasa düşünülürken ve teklif damdan düşer gibi verilmeden önce “eğitimciler dahil” kimsenin görüşü alınmadı, zaten aslında böylesine önemli bir konuda uzun uzadıya tartışılarak, uzlaşılarak “teklif” yerine bir “tasarı” hazırlanmalıydı, bu yapılmadı ama teklif de mi hiç konuşulmayacak yani? Bundan sonra Türkiye’de en önemli yasalar bu yöntemle mi yapılacak, bu mudur anlatılmak ve kabul ettirilmek istenen?PARTİ OLMASI GEREKMEZ!TÜSİAD görüş bildirdiği için günlerdir tabir yerindeyse “zılgıt” yiyor.. Son olarak AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik aldı sazı eline ve “Geçmişte elinde silah olanlar hükümetlere baskı yapmaya kalkıyordu, bugün cebinde para olanlar yapıyor. TÜSİAD’a şunu söylüyoruz; sivil toplum örgütüysen onun gibi davran, siyasi partiysen partinin adını koy çık karşımıza.. Ayrıca, TÜSİAD 28 Şubat sürecinde ne yaptı” dedi (konuşması da “TÜSİAD’a meydan okudu” başlıklarıyla verildi).. Başbakan ’ın söylediklerini çok hatırlatıyor ama biz bu “partiysen adını koy, çık karşımıza” sözlerini şüphesiz daha önce duyduk, yine bir eleştiri sırasında başkalarına, belki yine TÜSİAD’a söylendi aynısı..Bu durumda Ömer Çelik ’in şu soruyu cevaplaması gerekir; TÜSİAD bu tepkiyi, meydan okumaları hak edecek ne yaptı? “Sivil toplum örgütü” olduğunu söylediğinde nasıl hareket etmesi isteniyor? Bir sivil toplum örgütü “ülkenin geleceği konusunda atılan en önemli adımlar”da konuşmayacak, toplum adına öncülük edip katkıda bulunmayacaksa adı neden “sivil toplum kuruluşu” olsun? Demokratik ve çoğulcu yönetimlerde bir kuruluş görüş açıkladığında hükümetlerin ona “partiysen çık karşımıza” demesinin dünya üzerinde bir başka örneği, tek bir kez bile görülmüş müdür? 28 Şubat açıklamasını kaç kez tekrarlamalılar?KIRPIK EĞİTİM VE ÇELİŞKİLER!Tekrarlayayım, TÜSİAD “kesintisiz” eğitimi “kesintili”ye, hem de kırpık kırpık bir kesintiye dönüştürecek yasayı eleştiride yalnız değildi, onlarca sivil toplum kuruluşu aynı anda basın bildirileriyle, eğitimciler açılamalarıyla tepkilerini gösterdiler, Batı ülkelerinde “kesintisiz eğitim”in nasıl olduğu örnekleri de ortaya kondu..Yani, her konuda olduğu gibi bu konudaki eleştirileri bile getirip “ideoloji”ye filan bağlamak, işin kolayına, popülizme kaçmaktan başka bir şey değildir.Dün “Özel Okullar Birliği Başkanı Cem Gülan”ın “Bu teklifin geri çekilmesi gerekir. Yasa çıkarsa okulların kapasitesinin çok üstünde öğrenci okula başlayacağı gibi, başlama yaşının 1 yıl öne çekilmesinin altından ne özel okullar, ne devlet kalkabilir, facia olur” dediği açıklaması nı da duyduk. Sadece bu açıklama bile “eğitimcilerin görüşü alınmadan böylesine önemli bir adımın atılamayacağını” göstermiyor mu? “Zenginler hükümetlere baskı yapıyor” derken, “hükümetlerin tek başına millete baskı yapması, tek başıma canımın istediğini yaparım demesi” çelişkinin ta kendisi değil midir?Mesela “seçkin” veya “zengin” bu ülkenin vatandaşı sayılmaz mı, onlar “doğru”ları açıkladığında kulak verilmeyecek mi, milli irade dediğiniz şey sadece yoksullar veya orta sınıf mıdır? Hükümet üyelerinin çoğu da “zenginler” sınıfında değil mi artık?ANAYASA İÇİN GÖRÜŞ İSTEMEK..Bir büyük çelişki de “yeni anayasa” hazırlığı sürecinde var. Anayasalar vatandaşların hayatının her alanını, demokratik, sosyal ve hukuki hakların sınırlarını belirleyen yasalardır ve bu süreçte başta ülke ekonomisine büyük katkı sağlayan TÜSİAD olmak üzere “sivil toplum kuruluşlarından görüş, katılım” istendi. Bütün demokratik ülkelerde de bu yapılmaktadır, aksi düşünülemez.O zaman, “anayasa için görüş isteniyor da, anayasa kadar önemli bir yasa için neden bu tepki gösteriliyor” sorusu ve çelişkisi çıkıyor ortaya.. Bundan daha akıl dışı bir çelişkiyi yaratmak da anlamsızdır değil mi?HER KÖŞEDEN ‘BASKI’ TEPKİLERİ!Yazıya “Türkiye’deki en önemli tartışma” diye başlayarak “eğitim” konusuna geçmiştim ama şu anda Türkiye’de aynı derecede önemli bir başka tartışma sürüyor; “siyasi baskıların artık gizlenemeyecek kadar artması”na dair tartışma. Medyanın ilk günden bu yana “iktidara yakın” duran, sanki basının görevi iktidarların her eylemini pohpohlamak mış gibi bunu yapan ve yaptığını da “size her zaman destek verdik” diye açıkça söyleyen kesimi de artık “siyasi baskılar”ı, aba altından sopa göstermeleri, “her eleştirenin bir şekilde zarara uğratılması”nı açıkça söylüyor.Medyanın her kesiminden yükselen tepkilerin yanında sanatçılar da giderek artan bir şekilde baskıyı dile getirmeye başladı.. Özgür medyası ve özgür sanatçıları olmayan bir ülke “özgür ve demokratik” olduğunu hiç iddia edemez. İş adamından sivil toplum kuruluşuna kadar herkes baskı hissediyorsa yine edemez.. Bu tepkilere kulak verme zamanı çoktan gelmiş de geçiyor demektir.Bu arada, yıllardır bu gidişe çanak tuttuktan sonra medyanın geldiği hale bakıp bakıp “medya da toparlanmalı, iktidar baskısına girdi” diyenlerin güldürdüğünü de söylemeden geçemeyeceğim.*****Pozantı Cezaevi’nde olanlar!Tecavüz olaylarıyla gündeme gelen Pozantı Çocuk Cezaevi’nin kapatılıp çocukların Ankara’ya nakledilmesine karar verilmiş. Ve bu olayın arkasından yeni açılacak çocuk cezaevlerindeki “mükemmel şartlar”dan söz ediliyor.Yine bir “ortaçağ” olayı söz konusu olan.. Pozantı’da çocuk hükümlülere sadece koğuş arkadaşları tarafından değil, görevliler tarafından da tecavüz edildiğini, şikayetlere rağmen buna göz yumulduğunu, hatta “bunlar terörist” denerek teşvik edildiğini oradan çıkan çocuklar açıkladılar.. Tecavüze uğrayan bir çocuk açıkça anlattı da..Bu durumda Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in “Şartların iyi olmadığını gizlemedik” demesi yeterli olabilir mi? Çocuk mahkumları taşıyıp, cezaevini kapatmak yeterli olabilir mi?Bu çocukların şikayetleri zamanında neden değerlendirilmedi, çocuk cezaevleri neden yeterince denetlenmedi, suçlular neden en ağır şekilde cezalandırılıp geriye kalanların güvenliği sağlanmadı? Bütün bu dehşet haberlerini duymaktan herkesin psikolojisi bozuldu, bakanlıkların görevi nedir Allah aşkına?
Dün önce yazıma gelen okur yorumlarını okurken siyaset bilimci okurumuz Bersan Özcan’ın yazdıklarına takıldı gözüm.. Birden fazla kez farklı bilgilerle TL’nin yeni logosundan söz ediyordu.. Toparlayınca şöyle diyor; “TL’nin yeni logosu Rusya’daki ve dünyadaki bütün Ortodoks kiliselerinin tepesinde bulunan ‘bir yarım aya mızrak gibi saplanmış haç’a benziyor. Haçta iki çapraz yatay kısa çizgi vardır. Haç Osmanlı’yı temsil eden yarım aya saplanmıştır. Rus Çarı 1774’te dizayn edilen bu haçın ‘Osmanlıyı ve Türkleri yendim’ anlamına geldiğini söylemiştir. Eğer bu logo kabul edilirse başta Ruslar olmak üzere bütün dünya bize güler ve ‘yahu bu Türkler tarihini bile bilmiyor’ der”.TE Mİ BU?Bunu okuduktan sonra işaretleri yan yana getirdim, gerçekten de benziyor.. Aslına bakarsanız ben logoyu görünce Çin harfine filan benzediğini düşünmüş, fazla da kafa yormamıştım. Ama daha sonra alışverişe çıktım, şarküterinin sahibi genç “TL logosuna dikkat ettiniz mi” diye sordu ve cevabımı beklemeden devam etti; “Tayyip Erdoğan isminin baş harfleri değil mi sizce de? Sonunda Başbakan paraya da adını yazdırdı”.. Bunu duyunca güldüm, kırk yıl düşünsem inanın bu bağlantıyı kuramazdım, aklıma bile gelmezdi.. ‘Millet her detayı inceliyor’ diye düşünerek diğer işlerim için başka yerlere uğradım, baktım ki yalnız o değil, birçok kişi aynı benzerliğe dikkat etmiş. TL logosunun “ismin baş harfleri” olduğundan emin konuşuyorlar..Başbakan ne düşünüyor acaba, kendisi de benzerliği fark etti mi, ettiyse bunu sakıncalı bulmayacak mı, merak ettim doğrusu!*****Şiddet gören kadına tekvando!Yine dünkü yorumlardan biri, Ahmet Selem “kadın karşı şiddet için önlem” olarak yazmış. “Aslında” diyor, “Bu dayak yiyen kadınlara tekvando, karate, kung fu gibi dövüş becerilerini öğretmek lazım. Şiddete alışmış, psikolojisi bozuk erkeklere ne tedbir alınırsa alınsın kötü, pis huylarından vazgeçiremezsiniz. En iyis kadınlar da dövecek duruma gelsin”..Ben bu öneriyi aylar önce yazmış ve Jennifer Lopez’in “kadına şiddet” konusunda mutlaka Türkiye’ye TV’lerden sık sık izletilmesi gereken “Yeter” isimli filmini de örnek olarak göstermiştim. O eşini acımadan her fırsatta döven, küçük kız çocuğunu da mutsuz eden adam, karısının dövüş dersi sonunda yaptıklarına fena halde pişman oluyordu. Kadının yaptığı plan da olağanüstüydü.. Gerçekten defalarca zevkle izlenecek bir film bu, kanallar da bir katkıda bulunsunlar ve dönüşümlü olarak defalarca yayınlasınlar..İDAMDAN FARKSIZ CEZA GEREKİRKEN..Kadın Bakanlığı başta olmak üzere bu devlet “şiddet uygulayan erkeklere verilecek cezaların artmasını sağlayacak yerde azalmasına göz yumuyorsa, nikahsız kadınlara şiddetin cezasız kalmasını kabul ediyorsa, çıkacak yasa şiddet gören kadınları başka mağduriyetlerle de karşı karşıya bırakıyorsa, çocuklara şiddetten hiç söz edilmiyorsa” risk altındaki tüm kadın ve çocuklara “dövüş dersi” verilsin.. Beş yaşındaki kız çocuklara tecavüz eden, 11 yaşındaki çocukları hamile bırakan, 13 yaşındaki çocukları parayla satın alıp tecavüz eden alçakların olduğu ve bunlara “idamdan farksız cezaların verilmediği” ülkede çocuktan başlayarak tüm kadın cinsi kendini korumayı öğrenmelidir. Adaleti yargı sağlayamıyorsa insanlar kendi başının çaresine bakmak zorundadır. Belki en azından “kendilerine kötü niyetle yaklaşanların ağzını burnunu kırmayı” başarırlar.İşte geldiğimiz zavallı nokta bu arkadaşlar, 25 yıla yakın süre “şiddete çözüm bulun” diye bağırıp, Meclis önünde kendimi zincirlemenin bile çözüm getirmediğini, bu konuların siyasi şovlarla yıllara yayıldığını görünce artık bunları düşünüyorum!*****Devlet okulu harikadır!Bugün okur yorumları üzerine yazdık, öyle bitirelim. Bu da Aziz Baştan isimli okurumuzdan Cuma günü gelmişti, ismini ilk kez duydum ama o bana ‘Ruhat’çığım’ ve “sen” diyecek kadar samimi Maşallah.. Yazar olunca böyle bir samimiyet doğuyor demek, bazen rastlıyoruz..Cuma günü “tüm eğitimin imam hatiplere göre mi şekillendirileceğini” sormuş ve yine kendim cevabı irdelemiştim. Benim yazdıklarımla gelen yorumun bir ilgisi de yok, o kendi kafasına göre takılmış, kendi istediğini anlamış ve şöyle diyor: “Sen TED kolejini benim paramla okuyup halka bildim rollerdeyken, Kırşehir’in köyünden çıkan imam hatipli bir kardeşimizin rahatlıkla ODTÜ’yü kazanması sana çok dokunuyor. Bütün sıkıntın bu”..Önce belirtelim ki, gençlerin eğitim alması bana hiç dokunmaz, bugüne kadar gazeteci kazancımdan sayısız öğrenciyi burslu okuttum, hala da okutuyorum, hem de hepsi okul birincisi olduğu için fazlasıyla gurur duyuyorum.. Sonrası da önemli ama; ben TED’de okumadım, ilkokulu da ortaokul ve liseyi de devlet okulunda (ne iyi düşünmüş sevgili ailem) okudum ve sonra da ayıptır söylemesi aslanlar gibi ODTÜ Kimya Mühendislik bölümünü kazanarak, en zor eğitimlerden birini (İngilizce olarak) aldım. Hakkımda yanlış bilgi edinilmesini de istemem tabii.. Tamam mı “pek samimi” arkadaşım!