12 Eylül darbesini destekleyenler listesi yok mu?

Haberin Devamı

Şu sıralarda 28 Şubat dillerden düşmüyor, hangi konu tartışılsa ucu dönüp dolaşıp 28 Şubat’a bağlanıyor ve sivil toplum kuruluşundan gazetecisine kadar herkese “sen o süreçte ne yapmıştın, neden karşı çıkmamıştın” diye hesap soruluyor. Oysa defalarca yazdığım şeyleri tekrarlamak gereği duyarak bir kez daha hatırlatıyorum ki; 28 Şubat haklı olarak “TSK’nın siyasete müdahalesi” olarak alınsa da o dönemde darbe öncelerinde ortaya çıkan, örneğin “12 Eylül öncesi süregiden anarşiden” çok farklı gerekçeler de vardı.

DEMOKRASİYE MÜDAHALE AMA..

Eğer ordu darbe yapmayı kafaya koyduysa bunun için gerekli anarşik ortamı yaratmak “güvenlik boşluğuna göz yumarak, provokasyonlarla” her zaman mümkündür. Nitekim 12 Eylül’ü yapanlar “daha önce yapabilirdik ama şartların oluşmasını bekledik” sözleriyle “eğer isteselerdi hükümetle işbirliği içinde o anarşik olayları bütün o şiddete başvurmadan çözebilirlerdi” düşüncesini kendileri ortaya koymuştur. 28 Şubat öncesinde ise Erbakan’ın kendi ağzından “kanlı mı olur, kansız mı bilemeyiz”, “çikolata kağıdına sararak yutturacağız” benzeri konuşmalar yapılıyor, türbanlı-türbansız ayırımı üzerinden kadınlar “inançlı-inançsız” olarak keskin kutuplara bölünüyor, hatta “türbansız kadınların namusu” bile şüphe konusu haline getiriliyordu.

Koalisyonun kendi bakanları bile “irticanın hortladığını, laikliğin tehlikede olduğunu” söylemekteydiler ki bugün hayatta olmadığı için sözleri (ve o günlerde medyada yer alan provokatif yazı ve konuşmalar) gündeme getirilmeyen Erbakan’la koalisyon ortağı Tansu Çiller’in ve bakanlarının da onun eylem ve söylemleri nedeniyle sorunlar yaşadığı ortadaydı. Kısacası “bir din devleti özlemi ve gayreti ortada hiç yoktu” denemez. Tekrarlayayım, evet 28 Şubat’taki ordu baskısı da, sebep ne olursa olsun “demokrasiye müdahaledir” ama kararlar sivil hükümetin ve liderlerinin bulunduğu MGK’da alındığı, bütün bakanlar kurulunun imzasıyla gerçekleştiği ve yine bir sivil hükümetle, demokrasiye ara vermeden devam edildiği için “darbe” denemez.

EĞER SORGULANACAKSA..

Bu durumda eğer 28 Şubat sorgulanacaksa önce “Erbakan, Çiller ve bakanlar kurulunun sorumlulukları, neden hiç tepki göstermeden imzayı bastıkları”, Refah Parti’li ve DYP’li milletvekillerinden neden gerekli tepkinin gelmediği sorgulanmalıdır ki Erbakan’a sorulamayacağı için bu sorgulama eksik olacaktır. Şimdi bazı gazetelerde o dönemde 28 Şubat’a arka çıkan gazeteci listeleri yayınlanıyormuş, bunu yapan arkadaşlar neden daha önce kapı gibi “12 Eylül darbesi” ve kapı gibi “27 Nisan muhtırası”na arka çıkanlardan hiç söz etmediler? Neden “bu iki olay tarih önünde mutlaka 27 Mayıs darbesiyle birlikte mahkum edilmelidir” demediler?

28 Şubat’tan da önce binlerce insanı şiddete uğratan, aileleri dağıtan, seçilmiş iktidarı indirip yerine generalleri geçiren 12 Eylül ile, durup dururken bir Genelkurmay Başkanı’nın canı istedi diye açıklanan muhtıra gündeme gelmeli değil midir? 12 Eylül’de olanlar belgeleriyle ortadayken neden bu dava uzadıkça uzuyor?

DEMOKRASİNİN İLK ŞARTI!

Ben gazetecilerin yorumlarında, yazdıklarında kesinlikle özgür olmaları gerektiğine, bir gazetecinin (takım tutar gibi, militan gibi taraf tutmayı kastetmiyorum tabii) her görüşü açıkça ifade etmesinin, basının ifade özgürlüğünün “demokrasinin birinci şartı” olduğuna inanırım, demokrat olduğunu söyleyen herkes de inanmak zorundadır. Ama eğer bazı gazeteciler, başka bazı gazetecileri hedef göstermekte mahzur görmüyor, hatta bunu mutlulukla yapıyorsa o zaman burada da eşitlik gerekir. Bir darbenin övülebildiği ülkede, MGK’da alınmış kararlara darbe muamelesi yapmak en garip çelişkiden başka bir şey değildir!

*****


8 Mart’ta anlamlı mesajlar!

VATAN gazetesinin Türkiye’de “38 ili kapsayan ve 3 bine yakın kadınla yapılan araştırması”nın dehşet verici sonuçları dünkü VATAN’da verildi. 44 yaş ve üstü kadınların yarısından çoğu (2 kadından biri kesin olarak) eşinden şiddet görüyor. Yaş arttıkça ve eğitim düzeyi düştükçe şiddet görme oranı artıyor (Bu “eğitimde 4+4+4 formülü teklifi”nin ve kız çocukların eğitiminin ilk 4 yıldan sonra kesilme ihtimalinin bu konuda bile nasıl bir tehlike yaratacağını da gösteriyor.)

Ve bu “şiddet” dediğiniz şey her zaman “dayak”la, yaralamakla bile kalmıyor, kadınların kurbanlık koyun gibi kesildiğini, bununla yetinmeyip bir de yakanları, çocuk (hatta bebek) ve kadın tecavüzlerini her gün okuyoruz, izliyoruz. Buna rağmen çıkarılacak “şiddet yasası”nda bu suçlulara en ağır cezaların getirileceğini duyamadık. “Polis şöyle koruyacak, böyle yaklaştırmayacak” gibi önlemlerden söz ediliyor ama ağır cezalardan hiç ses yok. İzmir’de karakolda polislerden şiddet gören kadına “şiddetçi polislere istenen ceza”nın birkaç kat fazlası istendiğine göre ve kadın örgütlerinin ifadesine göre yasa gayet yetersiz görünüyor.

İŞTE ABD ÖRNEĞİ

Oysa dün haberdi; ABD’ de kendisinden boşanmak isteyen eşine şiddet uygulayan ve burnuyla çenesini kıran kocaya “15 YIL HAPİS” cezası verilmiş. İşte şiddet böyle önlenir, o cezanın hiçbir şekilde indirme uğramayacağı da kesindir. Bizde israrla bu yapılmadığına göre şiddet aynen devam edecek, karısına bıçakla saldıran, çocuklarını bile bu ilkel duygularına feda eden adam “3 gün sonra bırakılacağını” bildiği sürece bu çağdışı olaylar son bulmayacaktır.

Şimdi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde “ülkemiz ve dünya kadınlarına anlamlı mesajlar verileceği” açıklanıyor. Bence aynı mesajlar içinde bu ülkede kadınlarla kız çocukların nasıl bir vahşetle karşı karşıya olduğu, bu suçlulara hak ettikleri ağır cezaların verilmediği, örneğin “ensest” gibi en ciddi çocuk şiddetinin ağza bile alınmadığı da yer almalı.. Bunu yapmazsak gerçeği saklamış ve pembe bir tabloyla yanıltmış oluruz. 25 yıl “kadına şiddete çözüm” diye çırpındıktan ve aynı noktada saydığımızı gördükten sonra buna inanıyorum. Yasaların koruyamadığı kadın ve çocuklara “dövüş dersi” verilmesi gerektiğine de..

DİĞER YENİ YAZILAR