Milletvekili hücrede, katiller serbest!

28 Nisan 2012

İki üç gün önce haberdi; İzmir’de çevreyi rahatsız ettiği için kendisini şikayet eden sağlık görevlilerine saldıran, 112 İstasyonu’nu döner bıçağıyla basarak insanları tartaklayan biri sorgusunun ardından serbest bırakılmış. Bir gün sonra yine saldırarak doktorları yaralamış, yine serbest bırakılmış.İstanbul Küçükçekmece’de ise bildiğiniz gibi 8 yaşındaki kızının 23 Nisan töreninden çıkan 34 yaşındaki gencecik anne 4 aydır ayrı yaşadığı kocası tarafından “bıçakla boğazı kesilerek” öldürüldü. Öldüren Mehmet İnce’nin bir hafta önce eşini ölümle tehdit ettiği için gözaltına alındığı ve “savcılık talimatıyla serbest bırakıldığı” ortaya çıktı ve ‘Kadın ve Aile’den Sorumlu Bakan Fatma Şahin bu feci duruma, bu görülmemiş yargı hatasına nihayet, kaç kadın, kaç anne bu hatadan dolayı çocuklarının gözü önünde kesilip, onların da hayatı mahvolduktan sonra karşı çıktı; “Herkes yetkisini kullanıp gereğini yapacak, yoksa biz gereğini yapacağız. Savcılar dahil 6500 yönetici eğitime alınacak”.BAKAN’IN ÖFKESİ ÇÖZMEZ!Bu da yeterli değil tabii, suçluların hak ettiği ceza olmadıkça ve katili, tecavüzcüsü aflarla kurtarıldıkça yine olmaz!Örneğin yukarıdaki birinci olayda iki kez serbest bırakılan suçlunun da ikinci olaydaki gibi “birilerini kesmesini” bekliyor olmalılar.. Öyle olmasa yaptıkları “tutuklanması için” fazlasıyla yeterli nedendir. Aynen “eşini (veya herhangi birini) ölümle tehdit eden” suçluların derhal tutuklanması gerektiği gibi.. Nitekim Bakan’ın açıklamasının ertesi günü sokak ortasında yine “kendisinden ayrılan eşini bıçakla doğrayarak komaya sokan koca dehşeti” haberini duyduk..İşte bu nedenlerle ben Kadın ve Aile Bakanlığı’nın daha önce müjde verir gibi, bir buluşmuş gibi yaptığı “tehdit edene kelepçe takılacak, eve yaklaşamayacak vs” gibi açıklamaları hiç dinlemedim bile..BU FOTOĞRAFA BAKMAK ZORUNDASINIZYa suçluları da “suç işleyeceği apaşikar ortada olanları” da derhal içeri kapatarak masum insanları, toplumu korursunuz veya böyle serbest bırakır ve korunmasız kalan zavallı kadınların, çocukların tecavüze veya cinayete kurban gitmesini, annelerine şiddet uygulayan babaların “dayanamayan çocukları tarafından bıçaklanmasını” ya da kanlar içinde yatan analarına bakıp gözyaşı dökmelerini seyredersiniz. Ortası yok bunun..Çarşamba günkü VATAN’ın birinci sayfasında çıkan “boşanmak istediği için babası tarafından gözü önünde bıçaklanan annesi”ne ağlayan zavallı çocuğun fotoğrafı”na dikkatle bakmak gerekirdi. Bakan Fatma Şahin’in de, ülkenin “SESİ KESİK PSİKOLOGLARI, PEDAGOGLARININ DA”, Adalet Bakanı ve diğer bakanların, her konuda konuşan ama bu konularda yıllardır tek cümle söylemeyen Başbakan Erdoğan’ın da bu fotoğrafı uzun uzun incelemesi gerekiyor.O ÇOCUKLARI NASIL KURTARACAKSINIZ?Böyle feci olaylara şahit olan veya olmasa bile annesi bu şekilde yok edilen o çocukların “bir daha normale dönmesi”, çoğunun “şiddete yönelmemesi” mümkün müdür artık? Ayrıca.. Hiç kimseye saldırmamış, hiçbir suç eylemi görülmemiş ve gösterilemeyen gazeteciyi, milletvekilini “tek kişilik hücrelere” hapsederken katiller, tecavüzcüler neden kalabalık koğuşlara alınıyor? TV dizilerinde de “masa başında yiyip içen, kağıt oynayan suçlular” devamlı gösterildikçe, gerçekte de böyle olduğu bilindikçe, katile tecavüzcüye “iyi hal indirimi” bile yapıldıkça (o suçlular mağdurlara acımış mı ki hakimler, savcılar alicenaplık gösteriyor, hangi hukuk devletinde görülmüştür bu) , o da yetmeyip “10 binlercesi bir defada serbest” bırakıldıkça (hangi hukuk devletinde görülmüştür) bu ülkede suç işte böyle katlanarak artar. Dün gazetelerin sürmanşetinde gördüğümüz elindeki kanlı bıçağı sallayan katil kocalar bu ülkeye her gün dehşet yaşatır, kadınları katleder, çocukları mahveder..Biz de “yargı var, adalet var” aldatmacasına göz yumar, yuvarlanır gideriz. Ben bunları yazdıkça okurlardan “kendinizi paralamayın, hiçbir şey değişmeyecek” mektupları geliyor, daha üzücü ne olabilir ki?*****Büyükanıt emekli edilemese de..AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik “27 Nisan e-muhtırası”ndan sonra (kendisi de e-muhtıra olduğunu kabul ediyor, demek ki “bildiri” denemez) dönemin Genelkurmay Başkanı ve muhtırayı yazan Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı emekli etmek istediklerini ama önlerinde engel olarak Cumhurbaşkanı Sezer’in olduğunu söyledi.Diyelim ki o nedenle “istemelerine rağmen” gerçekten de bunu yapamadılar ve Büyükanıt görevine hiçbir yaptırıma uğramadan, “paşalar gibi” devam etti. Hükümetle baş başa görüşmeler yaptı vs. vs.. Peki daha sonra emekli olurken kendisine ödül olarak zırhlı, son model aracı neden verdiler? Her olaya çok güzel açıklamalar bulunuyor, hiçbir olayda hiçbir hata yapılmamış- yapılmıyor gibi inandırıcı açıklamalar geliyor ama mesela halkın bu sorunun cevabını öğrenme hakkı yok mudur?Yine halk “Haydi emekli edilmedi, şimdi darbeler soruşturuluyor, 30 yıl, 15 yıl önceki olaylar yargıya gidiyor, Büyükanıt’tan sonraki Genelkurmay Başkanı ‘internet siteleri’, üstelik kapattırdığı siteler nedeniyle hapse atılıyor da Büyükanıt neden hala “paşa, paşa” köşesinde oturuyor ve kimse ona soru bile sormuyor” demez mi?Hüseyin Çelik bu soruları da cevaplarsa “emeklilik” açıklaması daha açık hale gelecek, açıklamazsa tarih unutmayacak, bir gün soracaktır.

Devamını Oku

Haşim Kılıç’ın konuşması anlamsız ve yanlıştır!

27 Nisan 2012

Şimdi biz de bunları söyleyince yargıya saygısızlık mı etmiş olacağız? İyi ama Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç da “konumunu, bulunduğu mevkiin önemini, hata yapmaması gerektiğini” hiçe sayarak” bu sözlerle tüm milletin zekasına, bilgisine, demokrasiye, Anayasa’ya karşı saygısızlık etmiş olmuyor mu?Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunun 50’nci yıldönümünde yaptığı konuşmada “Anayasa Mahkemesi millet iradesini temsil edenlere çelme takma yeri değildir” demiş. Hangi nedenle ve kime karşı, kim için söylenmiş bir sözdür bu? Eğer Haşim Kılıç daha önce söylediği “yargıya siyasi müdahaleye izin vermeyiz” anlamındaki konuşmasını affettirmeye çalışıyorsa (ki zaten kendisinin bu sözü cesaretle söyleyebilmesi haklı bir hayret yaratmıştı) böyle olmaz.. Belki affettirir ama bir Anayasa Mahkemesi başkanının bu tür açıklama yapma hakkı asla yoktur.AYM’YE GİDENLER MİLLİ İRADE DEĞİL Mİ?Neden yoktur, bakalım.. Burada kastettiği “Ana Muhalefet Partisi’nin çıkarılan ama yanlış olduğuna inandığı kanunları AYM’ye götürmesi”dir. Ve Haşim Kılıç “bunun yapılmaması gerektiğini, milli iradenin seçtiği iktidar partisi (veya iki parti) ne isterse o kanunun çıkacağını, Mahkeme’nin bunu engelleme yeri olmadığını” anlatıyor. Demek ki “çoğunluğun istediği herşey milli irade demek olduğu için” kabul edilmeli.. Peki çıkarılan kanunlara itiraz için Anayasa Mahkemesi’ne gidenleri kim seçmiş, onların “milli irade olmadığını” nasıl söyleyebiliyor?MAHKEMENİN KURULUŞ AMACI BU!Ama işte öyle değil.. Anayasa Mahkemesi Başkanı’na hukuk bilgisi vermek zorunda kalmak da hoş değil ama ne yapacaksınız ki bizim görevimiz de bu, onlar meclisleri basın hepsini bir anlamda denetleyecek..Anayasa Mahkemeleri “Hitler’in arkasında milli irade ve meclis varken, çoğunluğu ele geçirmişken neler yapabildiği” görüldükten sonra, “parlamentoların yapacağı hatalar üzerinde bir denetim gücü olması” amacıyla kurulmuştur ve demokrasilerde “çoğunluğun her istediğini yapmasını” engellemek, denetlemek görevidir. Ana muhalefet partileri (bazen diğer partilerle birlikte) her iktidar döneminde çıkarılan kanunları AYM’ye götürme hakkına sahiptir, bu anayasal haklarıdır.ÇELME TAKMAK NE DEMEK?Burada örneğin CHP ne yapıyor; doğru bulmadığı bir yasayı, bir yanlışı tespit ediyor, uyarıyor, “hukukun üstünlüğü”ne inanarak, hukuk devletinin imkanından yararlanarak konuyu devletin erki olan Anayasa Mahkemesi’ne götürüyor. Ortada durumla ilgili bir yanlış var mı, yok..Oysa Haşim Kılıç’ın bu sözlerinde birden fazla yanlış var.. Öncelikle sanki “bugüne kadar Anayasa Mahkemesi’ne muhalefet partileri tarafından yapılan müracaatların yanlış olduğu” vurgusu var.. Sonra AYM’nin “bu müracaatları kabul etmesinin ‘iktidara çelme takmak’ sayılacağı” anlamı var. Sonra “AYM’nin, dolayısıyla yüksek yargının bağımsızlığına gölge düşüren, mahkemenin kuruluş nedenini de anlamayan” bir hava var.KÖTÜ DEĞİL İYİ ALIŞKANLIKAslında Başbakan Erdoğan’ın “CHP’nin sık sık Anayasa Mahkemesi’ne gitmek gibi bir kötü alışkanlığı var” sözü de aynı hatanın başka versiyonu.. Zira AYM’ye başvurmak, ülke için hata ihtimallerini azaltan, bu nedenle demokrasi açısından kötü değil “iyi bir alışkanlık”tır, anayasa mahkemeleri her ülkede bu amaçla kurulmuştur.Demokrasilerde hukukun üstünlüğünün sağlanması, o demokrasinin “demokrasi olarak kalabilmesinin” ilk şartıdır, bu nedenle yargı erki aslında diğer iki erkin (yasama ve yürütmenin) de üstünde sayılır.YARGI GÖREVİNİ YAPMAZSA..Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski Yargıcı Rıza Türmen’in daha önce yaptığı şu açıklamaya dikkat etmek gerekiyor; “Yargının; demokrasiyi, hukuk devletini, anayasal düzeni koruma gö-revini yerine getiremediği durumlarda siyasi iktidarların otoriter bir yönetime kayma ihtimali her zaman vardır. Yargı da bu görevi ancak siyasal iktidara bağımlı olmazsa yapabilir.” Toplumun yargısının tepesinde bulunan Haşim Kılıç “siyaset düşünerek konuşma hazırlayacak” konumda değildir, tabii böyle ciddi hatalar onu ilgilendiriyorsa!*****Suriye’nin bize sarılması!Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dün Meclis’te yaptığı “Suriye” konulu konuşması iktidarla muhalefet partileri arasında büyük tartışmalara neden oldu.. Bunda da şaşıracak bir şey yok, çünkü “bir savaş ihtimali” durumunda bile yapılan konuşmalarda muhalefet partilerini aşağılama, onları kötüleme gibi “bir kötü alışkanlık” devam ediyor (“kötü alışkanlık” deyimi burada doğru..)Mesela Davutoğlu “Ak Parti’nin Suriye halkının yanında olmasını herkesin takdir etmesi gerekir. Kudüs’ün sokaklarına çıkın, ‘Türkiye’nin Suriye politikası hakkında ne düşünüyorsunuz’ diye sorun, size sarılacaklardır” dedi.. “Bizim için önemli olan Suriye, Şam, Hama, Humus’un bizi anlamasıdır” dedi. Ve bunları söylerken; “Türkiye’de darbeyi savunanlar Orta Doğu’da dikta rejimlerini savunacaklardır” demeyi unutmadı.BAKANLAR DA AYNI TEPKİDE..Şimdi, yıllardır devam eden bir soruşturmada insanları da yıllarca cezaevlerine tıkmaktaki yanlışlığı, yapılan yargı hataları vs’yi anlatmak “darbeyi savunmak” anlamına gelmez. Gelmeyeceği için de bunun yanlışlığını kendi partisinden bakanlar, Başbakan Yardımcısı Arınç, Meclis Başkanı Çiçek de vurguluyor. Ayrıca bunları söylerken karşı tarafın “Suudi Arabistan, Sudan, kısa süre öncesine kadar Suriye, uzun süre Kaddafi ve Libya ile, en azılı diktatörlerle yakın ilişkiye giren biz miydik. 28 Şubat’ta MGK kararının altına imzaları biz mi attık. 27 Nisan muhtırasının sorgulanmasını istemeyen biz miyiz” diyebileceğini düşünmek lazım.. Bu nedenle söylenenlerde çok haksız suçlamalar var.AH O TRİBÜNLER!Diğer tarafta “ortada Türkiye’nin bir savaşa girmesi, kendi içinde çıkacak ‘Kürt devleti projesiyle ilgili çatışmalar’ gibi bir çok kez uyarıldığımız nedenler” varken Suriye halkının bizi kucaklamasından önce düşünülecek konular da var demektir. Bizim için “Şam, Hama, Humus”tan önce kendi halkımızın, ülkemizin güvenliği gelmelidir. Bu konularda muhalefetin mutlaka iktidarla aynı görüşte olması beklenemeyeceğine göre Davutoğlu’nun onları hedef alması da yine “tribünlere oynama” gibi görünüyor ki hiç değilse “savaş” konusunda yapılmamalı!

Devamını Oku

Kur’an dersi ve İmam Hatip’ler!

25 Nisan 2012

Bu ülkede yapılan her şey, her eylem ve söylem “seçimler ve oy hesabı” üzerine kuruluyor ve rakip partileri suçlama fırsatları da hiç kaçırılmıyor ama bu eylem ve söylemlerin çoğu, özellikle de aceleye getirilerek tartışılmadan hemen uygulamaya konanlar fazlasıyla soru işareti barındırıyor.Mesela eğitim yasasında yapılan ve “4+4+4” denilen değişiklik.. Eğitimciler, konunun uzmanları bile görüş bildiremeden, bu kadar zaman bile verilmeden “tepeden inme” yapılıverdi.. Mesela “Şehir Tiyatroları” ile ilgili ve oyunların seçimine yani “sanata sansür” anlamında olan yönetmelik değişikliği tepeden inme yapılıverdi.. Eğitim yasasındaki değişiklikle İmam Hatip ortaokullarının açılması da sağlandı.. Okullarda Hz. Muhammed’in hayatı ve Kur’an dersleri de verilecek..İNSANLAR KUR’AN’I NASIL ÖĞRENDİ?Şimdi Başbakan bunlardan söz ederken “Her öğrenci erken yaşlarda öğretilmesi daha kolay olan Kur’an’ı Kerim’i artık okullarda öğrenebilecek. Bir zulüm sonucu kapatılmış olan ve bizim açtığımız İmam Hatipler de gözbebeği olacak” diyor. Oysa daha önce de din derslerinde Kur’an öğretiliyordu.. Elbette “din adamı yetiştirmek üzere” açılmış okullardaki kadar detaylı değildi ama sureler-ayetler işleniyor, öğreniliyor, daha çoğunu isteyenler de kendisi okuyarak öğreniyordu..Öyle olmasa hepimiz onlarca ayeti, sureyi, namazı, orucu, zekatı, Hac’cın önemini, yalnızca dinin şartlarını yerine getirmenin yeterli olmadığını, bunların yanında ‘iyi ve dürüst, başkasının hakkını yemeyen insanların iyi Müslüman sayılacağını” nasıl öğrendik? Ayrıca Kur’an’da “oku, ben sana gerekli her bilgiyi ‘aramıza kimsenin girmesine ihtiyaç kalmayacak şekilde burada verdim” demiyor mu? Kısacası okullarda din derslerinde Kur’an öğretiliyordu.KADINA ŞİDDETİ ANLATAN..Şimdi daha etraflı öğretilecek olması iyi ama bu konuda bazı din bilimcilerden uyarılar da geliyor.. Mesela bu derslere imamların girebileceği bir örnekle topluma gösterildi. Peki ya o imamlar veya hocalar; hadisler arasında uydurma olanları da (özellikle kadınları kötüleyen çok sayıda yalan hadis) katarak ve “baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınları yataklarında yalnız bırakın, dövün” veya “Kadınlarınız sizin tarlanızdır” gibi ayetleri tam doğru şekilde açıklamadan okursa sonucunun kötü olacağını, kadına karşı şiddetin artacağını anlatanlar var.Ki gerçekten de bu ve benzeri ayetlerin ne demek istediğini ancak çok uzman din bilimciler açıklayabiliyor, bunu o uzmanlarla yaptığım TV programı tartışmalarında açıkça görmüştük.. Hz. Ayşe’nin evlendiği zaman en az 16-17 yaşında olduğunu da onlar, bunun nasıl anlaşılacağı bilgisiyle açıklamıştı. Bunlar da düşünüldü ve önlemi alındı mı acaba?GÜLEN DE SÖYLÜYOR!İmam Hatip’ler için ise sanki tamamı bugün açılmış havasında konuşuluyor. Oysa “Atatürk döneminde başlayıp bugüne kadar” hemen her iktidar döneminde yenilerinin eklendiği ortadadır. Google’da Fethullah Gülen’in de bunu anlattığı bir TV programı var. “Sadece Erbakan döneminde açılmadığını, İsmet Paşa’nın da imam hatip okulu açtığını” söylüyor.Diyeceğim o ki arkadaşlar, bu konular siyasete alet edilmeden konuşulmalıdır ama nerde?*****Evler neden aranıyor?28 Şubat soruşturması kapsamında yine dalga dalga gözaltına alınan, tutuklanan generalleri izliyoruz.. TV haberleri “aranan evleri” gösteriyor. İyi de olayın üstünden 14 yıl geçmiş, arayıp da ne bulacaklar ki? İnsanın güleceği geliyor kapılara dikilen polisleri, evleri didik edenleri görünce! *****Camilerin ahır olması..Yılmaz Özdil dün yine şahane şekilde, tüm detaylarıyla açıkladı “camilerin ahır yapıldığı” iddiasının gerçekle ilgisizliğini ve bunu üstelik Atatürk’e ve dolayısıyla CHP’ye fatura etme haksızlığını.. Hani rakipleri (ve dahi Atatürk’ü) gözden düşürmeye çalışırken bile partilerin, liderlerin doğruluktan uzaklaşmaması gerek hakikaten..Caminin yıllardır ibadete kapalı olduğunu, bunun ahır olarak kullanıldığını tespit edip gazeteye veren in CHP’nin İzmir Müze Müdürü olduğunu, ahır haline getirenlerin CHP değil “işgal sırasındaki vandallık” olduğunu ve daha birçok şeyi anlatmış Özdil..Bu durumda “camiyi ahır yaptılar” iddiasıyla rakip partiyi suçlayanların ya özür dilemesi veya kendi iddialarını kanıtlaması gerekmez mi? “İddia eden ispatla mükelleftir” diye söylüyorum!

Devamını Oku

Şehir Tiyatroları krizi büyüyor!

25 Nisan 2012

Bildiğiniz gibi Şehir Tiyatroları yönetmeliğinin “Tiyatro Yönetimi’ne ve hiç kimseye haber vermeden” değiştirilmesi ve oynanacak oyunların seçiminin yönetimden alınarak ‘bürokrat ağırlıklı’ bir kurula verilmesi büyük bir tartışma yaratmış, olaya sadece yönetim değil, sanatçılar da tepki göstermişti. Dün de arasında hepinizin iyi tanıdığı isimlerin bulunduğu yüzlerce sanatçı “bu kararı protesto için” Beyoğlu’nda toplandı ve İSTİSAN (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği) tarafından bu konuda bir basın açıklaması yapıldı.Bu durum bana; başında da Adalet Bakanı ile Müsteşarı’nın bulunduğu Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’na referandumdan sonra çok sayıda Adalet Bakanlığı bürokratının alınmasını, böylece “tarafsızlığı” hakkında güvenin kaybolmasını hatırlatıyor. Veya “eğitim yasasının alel acele, eğitimcilerin tartışmasına bile vakit kalmadan değiştirilmesi”ni.. Burada da tepkilerin nedeni aynı; konu tartışılmadan bu acele niye? Ve mevcut durumda ne yanlış var ki tepeden inme bu değişiklik yapılıyor?PALA VE İSEN..Kenan Işık’tan önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın danışmanı olan İskender Pala nedense kendi döneminde aklına gelmeyen “müstehcen oyunlar oynanıyor” benzeri bir iddiayla ortaya çıktı, arkasından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen mevcut göreviyle son derece ilgisiz bir açıklama yaparak onun iddiasına vurgu yaptı ve “muhafazakar sanat, muhafazakar estetik oluşturmalıyız” dedi.Ve bir sabah baktık ki “Şehir Tiyatroları Yönetmeliği” değişivermiş. Belediye Başkan Danışmanı Kenan Işık da bunun üzerine istifa etmiş. Bu istifanın “onun da görüşü alınmadan yapılan değişiklik” nedeniyle olduğu biliniyor ama kendisi bir açıklama yapmadı.DANIŞMAN İŞE NEDEN ALINIR?Başkan Kadir Topbaş ise kendisine sorulan sorulara şöyle cevap vermiş; “Kenan Işık’ın haklı olduğu bir taraf var. Yönetmelik hazırlandığı sırada kendisinden bilgi alınmadığını ileri sürdü ki ben de bunu duyunca rahatsız oldum. Başkan Danışmanı olarak kendisine müracaat edilmeliydi. Ama zaten başından itibaren kendisi de bu yönetmeliğin değişmesi gerektiğini israrla söylemişti(...) Bu Genel Sanat Yönetmeni’nin değil, grubun belirleyeceği oyunların oynatılması konusunda bir çalışmadır.”Tamam, güzel de burada hala hiç anlaşılmayan noktalar var. Mesela Belediye’ye bağlı bu kadar önemli bir “sanat” kuruluşuyla ilgili, bu kadar önemli bir konuda, Kadir Topbaş’ın görüşü alınmadan, danışmanına da görüşü sorulmayacağı ona bildirilmeden karar alınabilir mi? Ayrıca.. Başkan’ın “sanatçı” danışmanına danışmadan karar alınabiliyorsa o danışman “neyi danışmak üzere” işe alınmıştır?ZATEN KURUL BELİRLİYORİkincisi; oynanacak oyunlara genel sanat yönetmenleri Başkan Topbaş’ın söylediği gibi “yalnız başlarına” karar vermiyor, zaten kararı birlikte verdikleri bir “repertuar kurulu” var. Üçüncüsü; Acaba Kenan Işık “yönetmeliğin değişmesi gerektiğini” söylerken “oyun seçimi bu konuda eğitim almış ve deneyimli kişilerden alınıp bu işten anlamayan bürokratlara verilmeli” mi demek istiyordu, yoksa başka konuları mı kastetmekteydi ?Bu tartışmaların artık hiçbir yararı yok aslında, istenen her değişiklik mutlaka ve kolayca yapılıyor, arkasından 2-3 gün konuşulup unutuluyor. Düşünün bakın, yazımın başında “hatırladığım diğer konular”a da aynı şey olmadı mı? Toplum böyle tepeden inme, baskın türü değişikliklere “toplu tepki” vermedikçe, hemen unutup yola devam ettikçe hiçbir protestodan sonuç alınmayacağına inanıyorum. Aynı yöntemlerle her değişiklik “tartışılmadan, uzman görüşleri de alınmadan” yapılabilecektir.. Maalesef!*****İki duyarlı sanatçı!İyi ki böyle duyarlı sanatçılara sahibiz, onlarla ne kadar gurur duysak azdır.. Yıllardır başarılı “stand up”larını, reklamlarını izlediğimiz Seyfi Dursunoğlu o tatlı-sert görüntüsünün altında ne kadar duyarlı bir vatandaş olduğunu göstererek “40 yıllık birikimim” dediği “15 milyon TL’yi” ülkenin eğitim konusunda en etkin sivil toplum kuruluşu olan (bu nedenle de teşekkür yerine suçlama ve her tür iftira ile karşılaşan) Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlamış.O da “yılların emeğiyle kazandığı” bu büyük parayı harcamayı, katlar, yatlar almayı bilirdi ama yapmamış, ülkesinin çocuklarına, gençlerine yarar sağlamayı tercih etmiş. Ayakta alkışlanacak kararı kutlanmayı hak ediyor. Bravo Huysuz Virjin!SANA DA HELAL OLSUN!İkinci sanatçı, Antalya Ödül Töreni’nde “En İyi Drama Yönetmeni” ödülünü alan Yıldız Hülya Bilban.. Yaptığı konuşmada şunları söylemiş; “Önümüz 23 Nisan.. Pozantı Cezaevi’nde tecavüze uğrayan çocukların bayramı kutlu olsun.. Ailesi tarafından şiddete uğrayan, tecavüze uğrayan, erken yaşta evlendirilen bütün çocukların 23 Nisan’ı kutlu olsun”..Gözlerim yaşararak okudum, çünkü tabii ki o “ahlaksız yaratıklar tarafından mağdur edilen, hayatı mahvedilen yavrucuklar”ın 23 Nisan’ı aslında kutlu filan olmayacaktı, olmadı da.. Hiçbir bayram da artık “bayram” olmayacak, “kutlu” olmayacak onlara.. Ama bu; bırakın sanat yeteneğini, “sadece yaptığı konuşmayla bile müthiş” kadın yönetmen unutulmaması, unutturulmaması gereken en önemli soruna parmak basmış. Ve üstelik bunu yaparken “bakanların bile tüm uyarılara rağmen anmadığı, ilgilenmediği” bir konuyu; “aile içi çocuk tecavüzü”nü unutmamış.Sanatçılar, kadınlar ve tüm toplum için bir gurur kaynağıdır Yıldız Hülya Bilban.. Keşke onlar gibi “sorunu sorun edinen” insanlar bakan olsaydı!*****Suriye tamam da ya Sudan?Suriye’de Esad’ın kendi vatandaşlarını öldürmesi (ABD’nin de iteklemesiyle) bizi neredeyse savaşın eşiğine getirdi. O kadar çok angaje olduk ki adamın “siz bizim içişlerimize karışırsanız ben de PKK’ya yardım ederim” demesi, geçmişte de Suriye’nin bunu yapmış olmasına rağmen bizi uyarmaya yetmiyor. Bu büyük tehlikenin yanında “Suriye ile bir savaşa dahil olduğumuz takdirde Türkiye için de ‘bölünmeye gidecek gelişmelerin’ ortaya çıkacağını” birçok uzman söylüyor. Suriye’ye savurduğumuz tehditler için neden olarak “vatandaşlarının öldürülmesi” gösterildiğine göre (ki elbette bundan herkes üzüntü duyar) Sudan Devlet Başkanı Beşir’in emriyle Güney Sudan’da 1000’den fazla insanın öldürülmesine neden bu kadar kayıtsızız?Sırf “petrolü ele geçirmek uğruna” katliam yapan Ömer El Beşir’le neden sıkı fıkı dost görüntüsü çiziyor, diğer ülkelerin “kanlı diktatör” olarak gördüğü ve hakkında tutuklama kararı olan bu adama Türkiye’de “saygın devlet başkanı” muamelesi yapıyoruz?Bu çelişkilerle dış politikayı anlamak da mümkün değil.

Devamını Oku

“İddia eden ispatla mükellef” ise bu durum ne?

23 Nisan 2012

Bilinen bir sözdür başlıktaki, eğer bir kişi hakkında bir iddiada bulunulmuşsa (hele ki “suç” iddiası) o iddianın sahibi “söylediklerini ispat etmek” zorundadır, aksi takdirde hukuken hem yargıyı boşuna meşgul etmek, hem de “o kişinin haksız yere suçlanmasına ve prestij kaybına neden olmak”tan sorumlu duruma düşer. Ki bu söz örneğin Başbakan Erdoğan tarafından sıkça kullanılmaktadır.Peki madem ki “iddia eden ispatla mükellef”tir, o zaman cezaevlerine “hükümeti düşürmek için darbe planı yapılmıştı” iddiasıyla doldurulan sivil-asker yüzlerce kişi için öne sürülen dosyalar dolusu iddianın “aksini ispat” etmek neden o tutuklulardan bekleniyor? Neden iddiaları yazan, yapan kişiler eğer o suçlardan emin iseler “kuvvetli delilleri öne sürerek kısa sürelerde suçu sabitlemek” yerine yıllar süren duruşmalarda sanıklar ve avukatların savunmaları bile doğru dürüst dinlenmeden süreler uzatılıp duruyor?Bunca zaman sonra neden hala “hangi sebeple tutuklandığını anlamayan, bilmeyen, bir kanıt da göremeyen” çok sayıda insan var? “İspatla mükellef olan” iddia sahipleri neden ispatlamıyor?Mesela 4 Nisan 2012’de Tuğgeneral Gökhan Gökay tarafından yazılıp birçok köşe yazarına gönderilen sayfalar dolusu açıklamaya şöyle bir göz gezdirmek bile bana “iddia edenin ispat zorunluluğu”nu hatırlattı.SEMİNERE HİÇ KATILMAYANLAR BİLE..Bu uzun bilgi notlarında “iddianamelerde yapılmış ‘olay tarihleriyle ilgili’ önemli hatalar, bunları belirleyen ‘Türkiye içinden ve dışından önemli bilirkişi raporları’, Tuğgeneral Gökay’ın “2001-2003 yılları arasında Kara Harp okulunda sadece öğretim elemanı olarak görev yapmış olduğu, Balyoz Darbe Planı’nı ilk kez basından duyduğu, söz konusu plan seminerine katılmadığı, o dönemde 1. Ordu Komutanlığı’na hiç gitmediği, buna rağmen yargılanmakta olduğu” ve alıntı yapamayacağım kadar çok açıklama var.Anlattıkları gerçekten de bu davanın yargı süreciyle ilgili ciddi şüpheler yaratacak nitelikte..DARBE KARARI VEREN ORTADA YOKYazdıklarından bir örnek; “İddianameye ve Savcılık mütalaasına göre ‘1. Ordu Komutanı, dönemin Harp Akademileri ve Donanma Komutanları, İstanbul ve Bursa Jandarma Bölge Komutanları’ anlaşarak darbe yapmaya karar vermişlerdir.Oysa seminere sadece ‘1. Ordu Komutanı ile İstanbul Jandarma Bölge Komutanı’ katılmış, diğerleri katılmamış. Buna karşılık Balyoz-1 kapsamında ‘1. Ordu Komutanı, Donanma Komutanı ve Harp Akademileri Komutanı tutuklu’ olarak yargılanırken, her iki Jandarma Komutanı 2011 sonlarında hazırlanan Balyoz-3 iddianamesine dahil edilerek ‘tutuksuz’ yargılanmaktadırlar” diyor. Yani “seminere katılan tutuksuz , katılmayan tutuklu” ve yargının buna nasıl karar verdiği meçhul..Başka örnek; “İddiaya göre sözde darbeyi dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman önlemiştir, ancak bugüne kadar kendisine tek bir soru dahi sorulmamıştır. Tanık olarak çağrılması talep edilmişse de bu talep kabul edilmemiştir. Oysa davanın soruşturma ve kovuşturma aşamasında tanık olarak ‘ilk dinlenmesi gereken kişi’ o olmalıydı”.. (Bırakın bunu, Yalman’ın kendisi “kısa süre sonra konuşacağım, açıklama yapacağım, böyle bir iddia varsa en iyi biz biliriz” demesine rağmen konuşmadı.)SAHTELİKLEREn çok üzerinde durulan noktaların başında “dijital dökümanlar ve CD’lerin sahtelikleri”ni ortaya koyan çelişkiler geliyor.. Mantık ve tarih hataları, tutarsızlıklar vs..- 2002 ve 2003 yıllarına ait olduğu iddia edilen toplam 80 dijital dosyanın “ilk kez 30 Ocak 2007’de piyasaya sunulan” Microsoft Office 2007 programı ile yazılmış olması..- 2002’de oluşturulduğu iddia edilen bir dijital veride “CC MAR NAPLES” unvanlı bir NATO Komutanlığı’ndan söz edilmekteymiş, oysa o tarihte böyle bir NATO Karargahı yokmuş. O karargah 1 Temmuz 2004’te kurulmuş.-İddianamede adı geçen bir toplantıya katıldıkları ifade edilen 8 subaydan 4’ünün aynı gün ve saatte “İsrail’le ortak yapılan bir tatbikat nedeniyle Doğu Akdeniz’de seyirde” olduğu ortaya çıkmış.- ABD ve Türkiye’deki bilirkişiler “bir CD üzerinde olduğu iddia edilen el yazısının yazı makinesi ile taklit edildiğini” bildirmişler. Ve daha bunlara benzer birçok şey.. ‘ÖZEL YETKİLİ’LER KIZIYOR AMA..Mahkeme Başkanı bu insanlara “adil yargılama istiyoruz” yazan tişörtlerinden ya da sırtlarını dönerek oturmalarından dolayı kızıyor ve ağzına geleni söylüyor ama “sahteliği bilimsel raporlarla kanıtlanan dijital veriler” hala geçerli sayılıyor, o raporlar yokmuş gibi devam ediliyorsa bu psikolojiyle ne yapsınlar? Onların yerinde kendileri olsa ne hissederdi acaba?Yıllardır mahkumlar gibi içerde tutulmalarına, çoluk çocuklarıyla birlikte cezalandırılmalarına, kariyerlerinin bitirilmesine rağmen “suçlamaları kanıtlayacak deliller çıkarılamamışsa” ne hisseder, seslerini nasıl duyururlardı?Sonuç olarak, üstelik ortada “sahte tarihler, sahte yazılar, sahte imzalar, sahte CD’ler” varken neden bu iddiaların sahibi “ispatla mükellef” değil de, iddiaların “muhatabı mükellef”tir, anlayan varsa anlatsın! Zira işimize geldiğinde bu sözü söyleyip başkalarına uygulanmamasından rahatsız olmazsak haksızlık olur.Adımı merak edenler!Kürt sorunuyla ilgili yazdığım yazıya gelen yorumlar arasında iki tanesi ismimle ilgiliydi.. Biri; “Ruhat Kürtçede ‘güneşin doğuşu’ anlamına geliyor, güzel isim” diyordu.. Diğeri ise “Ruhat Kürtçede ne anlama geliyor biliyor musun?” ..Biliyorum.. Yıllar önce bir TV programıma davet için Ahmet Türk’ü aradığımda Sırrı Sakık’la konuşurken o söylemiş, ben de yazmıştım. Adımın Kürtçede benzerinin olduğunu ve anlamını.. Ama Kürtçesi “Rohad” imiş, Ruhat değil, bunu ekleyelim. Yorumlarda yazılanlar aslında başka bir soruyu ima ediyorsa bilmeyenler için onu da tekrarlayalım; Çerkez’im efendim. Ana ve baba tarafından saf kan da Akdenizli ..Daha önce de soranlar olmuştu, madem merak edenler çıkıyor açıklayayım, annem ismimi verirken sevdiği bir arkadaşının adından esinlenmiş ve ben de adımı “benzerine pek rastlanmadığı” için, farklı olduğu için (karakterime de uyuyor bu) çok severim. Kürtçede benzeri olabilir, aynısı olabilir, bu beni daha da mutlu eder. BDP bu ayırımı israrla ve neredeyse çoğu kez düşmanca duygularla yapıyor ama ben hiç yapmadım ki.. Çoğumuz yapmıyoruz ki..Biz “Türk-Kürt kardeşiz, farkımız yok, bu ülke hepimizin” derken, onların illaki “ayrıyız, ayrılmalıyız” diye tutturmalarını, konuşmalarında sık sık “ırkçılığın ta kendisini” yapmalarını anlayamıyoruz bu nedenle.. Kürtlerin çoğunun “anlayamadığına”, “Biz sorun muyuz ki ‘Kürt sorunu’ diyorlar” duygusunda olduğuna da hiç şüphem yok!

Devamını Oku

ABD kararlı, Ortadoğu’yu bize havale edecek!

22 Nisan 2012

Tablo o kadar açık ve net ki Türkiye’nin “Durun şunu da bekleyelim, ona göre strateji oluşturalım” demek gibi bir lüksü yok.. Karmaşanın Suriye ayağına bakalım önce; ABD Türkiye’yi öne itmek için gereken adımları atıyor, sırtımızı sıvazlıyor, “aynı dindensiniz size tepkileri farklı olur, önden buyurun” diyor.. Ki aynı masallar Afganistan’a asker göndermemiz için yıllardır söylendi ve düşen uçakta 12 askerimizi kaybetmenin ardından Taliban resmen “Türk askerinin de bulunduğu kamplara, karargahlara” da saldırmaya başladı.Suriye konusunda ABD’nin kendi içinde bile “Türkiye’nin durumuyla ilgili” çekişme ve çelişkiler var. ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton “Suriye’deki çatışmalar NATO’nun sınırında gerçekleşiyor, Türkiye’ye doğrudan tehdit oluşturuyor. Türkiye 5’inci maddeye dayanarak NATO’daki müttefiklerini göreve çağırabilir” demiş. Savunma Bakanı Panetta hemen karşı çıkmış; “Önce Türkiye için tehdit oluşturduğu kanıtlanmalı.. NATO ülkeleri içinde konsensus oluşursa onlar işe karışabilir” vs..KOMŞULUK GÖREVİ VE BÖLÜNMETabii ki bizde doğal olarak “Dünya ülkeleri de katılmadan tek başımıza öne atılmak yanlış olur” görüşü yaygın, siyaset bilimciler de bunu söylüyor. ABD’nin ise “yeni bir ülkeye müdahale riski almak istemediği” yabancı medyada yazılıp çiziliyor. Bu durumda, ABD Savunma Bakanı “NATO’nun işe karışmasını” bile istemediğine göre bize ne oluyor?Komşu olarak görevimizi yapıyor ve ülkelerinden kaçan yüz binlerce Suriye’liyi kamplarda barındırıyoruz. Suriye’ye tehdit savurmakta bizden daha çok öne çıkan bir ülke de yok ki sadece bu tehditlere bakarak “ABD kendi planları doğrultusunda yönlendiriyor oysa bu savaşa girmek Türkiye için en büyük felaket olur, kendi de bölünür” diye uyaran ABD’liler bile oldu.İSRAİL SAVAŞA HAZIRİran konusu da Türkiye için eşit derecede tehdit halinde.. Yanlış dış politika olarak bu konuda da (füze kalkanını topraklarımıza koyarak) kendimizi “birinci hedef” konumuna soktuk. Her ne kadar “müzakereler olumlu başladı” gibi haberler çıksa da İran’ın “nükleer silah üretimi”ni durdurmayacağı belli ve zaten İsrail Savunma Bakanı da hafta içinde yaptığı konuşmada bunu söyledi.Ve şimdi İsrail kendi halkını ve uluslar arası kamuoyunu alıştırmak üzere “Bağdat’taki nükleer müzakerelerden sonuç çıkmazsa İran’a saldıracaklarını, hükümetin orduya emir vermek için bunu beklediğini” televizyondan açıklamaya başlamış. Düzinelerle saldırı uçağının, İsrail ordusunun en çok güvendiği F-15 savaş uçaklarının, hava ikmal tanker uçakları ve kurtarma helikopterlerinin bu saldırıda yer alacağı bildiriliyormuş.OKKA ALTINDA TÜRKİYE!Tekrar tabloya bakalım; İsrail İran’a saldırsa da, Suriye’ye bir müdahale olsa da Türkiye en ön saflarda işin içinde.. Yani ABD “kendisini Irak’ta olduğu gibi fazla tehlikeye atmadan, diğer ülkeleri kapıştırarak Ortadoğu’ya istediği şekli verecek” diye biz her halükarda okka altındayız. Bu okka artık BDP tarafından da açıkça dillendirildiği gibi “savaş çıktığı takdirde Türkiye sınırlarında bağımsız Kürt devleti oluşumu”nu beraberinde getirecek. Türkiye savaşa sokulduğunda “kendi içinde aynı oluşuma katılım hedefinde olanlar” ülkeyi karıştırma fırsatını kaçırmayacak.İKİ UCU PİS DEĞNEKNe diyorduk buna “iki ucu ... değnek” mi? Aynen öyle.. Bu nükleer müzakereleri yapılırken Türk Hükümeti’nin “her iki ülkede savaş” olasılığını düşünerek kendi stratejimizi belirlemeye çalışması, füze kalkanı nedeniyle “İran’ın biz yaptığı ‘ilk olarak Türkiye’yi hedef alırız’ tehditleri”ne karşı çözüm üretmesi gerekiyor.Terör saldırılarında olduğu gibi sonradan “hesabı sorulacak, yapılan kimsenin yanına kalmayacak” lafları burada da işe yaramaz, son pişmanlık fayda etmez çünkü. Bir düşman bile yeterliyken tüm sınırlar tehdit altında yaşamak mümkün değildir!*****‘Ben Fransızım’..Böyle bir reklama rastlıyorum TV’de; “Adım Jean François, Fransızım” diye başlıyor.. Adamın “Fransızım” derken gururlandığını görüyorsunuz.. Ben ise yukarıdaki yazıda “Türk Hükümeti” derken durakladığımı fark ettim, acaba artık hükümetten söz ederken bile “Türk” dememek mi bekleniyor, Türk yerine “Türkiyeli” dediklerine, belki de yeni anayasada bile böyle tanımlanacağına göre burada da öyle mi kullanmalı??“Türkiye Hükümeti” de olmaz ki? Zaten “yok canım, o kadar da değil” dediğinizi duyar gibiyim.. Ama görüyorsunuz “Türküm” derken bile düşünür hale geldik. Hani “ayırımcılık yapılmasın, her vatandaş eşittir” görüşüne tamamen katılıyorum da gururla “Türküm” deme hakkı da “terör eşliğinde etnisite tartışmaları” yapılıyor diye milletin elinden alınamaz.Fransız’ın, İngiliz’in hakkı varsa elbette Türk’ün de var. Ama böyle hissetmeye, hissettirilmeye başladıysak ortada da büyük bir yanlışlık var, değil mi?*****‘Kızıl Hekır’ grubu güldürdü!İlk kez duydum, “Red Hack” deniyormuş onlara.. “Kızıl Hekırlar” diye çevirmişler Türkçe’ye.. İstedikleri internet sitesine kolayca saldırabiliyorlarmış ve son olarak İçişleri Bakanlığı’nın sitesine saldırı yaparak Bakan İdris Naim Şahin’in tepki gören sözlerine gönderme yapmışlar.Beş TEDAŞ işçisinin gölde botla tamirat yaparken ölmeleri üzerine Erzurum’a giden ve bir vatandaşa “Hadi bir takla at, oyna” diyerek oynatan Bakan Şahin’e kızan hekır grubu enteresan bir protesto yöntemi seçmiş, esprili bir dille yazdıkları ve halka da seslendikleri dizeler düşündürüyor ve güldürüyor da.. Ama ben en çok şu cümleleri sevdim;“Korkarak, diz çökerek, susarak, ‘başıma bir şey gelmesin’ diye ‘haksızlıklara boyun eğerek’ yaşamak.. Bırak bu acınası yaşantıyı, dansa katıl” ..Bu şekilde yaşayanlar da sever mi bilmem tabii!

Devamını Oku

Doktorlara saldırı modası mı çıkacak?

21 Nisan 2012

Her işimizde bir “benzersizlik”, bir “başkalık” var maşallah!! Kimselere benzemeyiz, dünyada “hiç olmayacak” ne varsa bizden çıkar. Skandalın, saldırının, çocuk ve kadın tecavüzünün zirvesi buradadır.. Hiç “aynaya bakma” ve kendimizi bilme gibi bir alışkanlığımız da olmadığından bir de döner kendimizi överiz, büyük büyük laflar ederek kendimizi inandırmaya çalışırız.Çözüm arama veya “çözüm bulamadığın için suçlanma” sorumluluğundan kurtulmaya birebir yöntemdir bu.. Gaziantep’te Dr. Ersin Arslan’ın bir hasta yakını tarafından öldürülmesi binlerce doktoru sokaklara dökmüştü ki bu kez bir milletvekilinin “doktor dövdüğü” haberi duyuldu.MİLLETVEKİLİ TERÖRÜBDP Van Milletvekili Özdal Üçer Van’da kaza yapan eşi ve kızının getirildiği hastanede “geç müdahale edildiğini” söyleyerek Doktor Oğuz Eroğlu’nu tekme tokat dövmüş ve neden olarak da “kendisi olduğu için özellikle yaptıklarını, bunun ırkçı, faşist bir tutum olduğunu” söylemiş.Hastaneden verilen bilgide ise “küfürlerinin hastanede yankılandığı, yaptığının tam bir şiddet gösterisi olduğu” bildiriliyor. BDP milletvekillerinin daha önce görevlilere tokat atma olayları, hakaretleri haberlere yansımıştı. Görünen o ki kendi psikolojileri, düşmanca tutumları ve duyguları onları ilk öfke anında şiddete yöneltiyor. Ama bu tavrı derhal kesmeleri lazım zira bu ülke insanı zaten PKK teröründen ve diğer şiddet olaylarının ayyuka çıkmasından bıktı, bir de “milletvekili terörü” izlemek zorunda değil.HER VATANDAŞ ÇEKİYORHastanelerde “geç müdahale” veya “yanlış müdahale” gibi olaylar da yaşanıyor ve bunların çoğuyla “sahipsiz vatandaş” karşı karşıya.. Onlar eşine, çocuğuna, anasına, babasına yapılınca kimseyi dövmüyor da milletvekili olunca bu “hak” mı oluyor? Gaziantep’teki gibi “vatandaştan gelen” bir saldırı olayı nadiren yaşanır ama bir milletvekilinin “doktor dövdüğü” sanıyorum ilk kez görüldü..Bu konuma gelmiş bir insan topluma böyle kötü, böyle bağışlanamaz bir davranış örneği sunma hakkına “hiçbir nedenle” sahip değildir. Milletvekili böyle bir durumda “Sağlık Bakanı”nı arayarak durumu bildirir ve “daha acil müdahale” ister, yetmiyorsa dava açar, hakkını yargıda da arar. Ama “başka insanların da karşılaştığı bir sorun” durumunda öfkeyle doktorlara saldırıp sonra da “faşizm, ırkçılık” masalı anlatırsa buna kimseyi inandıramaz.Türkiye’de milletvekilleri bu tür sorunların üstüne eğilip ülkeye yarar sağlayacaklarına, örneğin bu olayda “kendi deneyimleriyle” Sağlık Bakanlığı’nı “hastaneleri düzeltme, doğru dürüst denetleme” görevine çağıracaklarına, Meclis’te bu tür ülke sorunlarıyla uğraşacaklarına devamlı kavgayla, didişmeyle, birbirlerine “hakaret ve tehditler”le zaman tükettikleri için işte bu sorunlar gün geliyor kendi karşılarına da çıkıyor.“Aynaya bakmayı” hatırlasalar iyi olur! BDP Milletvekili o doktordan da, tüm doktorlardan da, kötü örnek yarattığı için toplumdan da özür dilemelidir!*****Bu da yargı şiddeti!Diyorum ya, tek bir konuda veya olayda değil, nereye baksanız şiddet, hakaret örnekleriyle karşılaşıyorsunuz, bu ülkede insanlık, saygı, huzur, adalet ve neredeyse tüm değerler yok oluyor sanki.. Balyoz davasında “deliller değerlendirilmeden” savcıların mütalaa vermesini protesto eden avukatlar izleyici sıralarına oturduktan sonra “Mahkeme Başkanı ile sanıklar arasında” tartışma yaşanmış.MAHKEMEDE ‘KIÇ’LI KONUŞMAÖyle normal, sıradan bir tartışma değil, yine şiddet burada da mevcut. Mahkeme Başkanı Ömer Diken önce gayet sert bir ifadeyle “Mahkemede ayağa kalkmaya tenezzül etmiyorsunuz.. Bugüne kadar size hoşgörülü davrandık, ayak ayak üstüne attınız” demiş, sonra eklemiş; “kıçınızı dönüp oturdunuz”.. “Çıkın dışarı”..Bu konuşma bile “mahkemenin, yargının tarafsızlığı” konusunda şüphe yaratmaya yetecek bir nedendir ama biz “tarafsız gözle” bakmaya devam edelim. Hiç alınmasınlar; başka bir ifade tarzı, Türkçe’de başka deyim, kelime mi yok da “kıçını dönüp oturma” seçiliyor? Bir mahkeme “hüküm bile giymemiş, giymediği halde aylar yıllar boyu hapis hayatı yaşatılmış” insanlara nasıl davranmalıdır ki (ve “hoşgörü” olarak ne yapılmıştır ki) hoşgörüden söz ediliyor? Karşılarında bir esrar şebekesi üyeliğinden filan mahkum olmuş kişiler mi var ki (öyle bile olsa hakaret edilemez ama..) bunca hakarete layık görülüyor?SÖZ KONUSU HAYATLAR!Bu davaları izleyenler hakimlerin gerçekten de “deliller değerlendirilmeden, savunmalarda ne söylendiği umursanmadan, sanki peşinen kararlaştırılmış gibi” mütalaa verdiklerini, “tutukluluğun devamına” denerek biten duruşmaların artık rutin hale getirildiğine defalarca şahit oldular (gazeteci, milletvekili duruşmaları da farklı değil) ve olmaya devam ediyorlar.Ortada “çalınan özgürlükler, leke çalınan onurlar, terörist suçlamaları, cezaevindeki kötü şartlar” gibi hayati bir durum olduğunda artık ayağa kalkmadı veya sırtını döndü diye alınmak söz konusu olamaz. Mahkeme başkanı bile olsa kimsenin tutuklulara “hakaret hakkı”, “şiddete mazeret hakkı” olmayacağı gibi.Nasıl da yorucu, yıpratıcı, üzücü bu olayların hepsi değil mi? İnsan söyleyecek söz bulmakta bile zorlanıyor!

Devamını Oku

Baykal varken CHP’nin rakibe ihtiyacı yok!

20 Nisan 2012

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın bir süredir söz ettiği “CHP içinde partiye zarar veren büyük ağabey”in kim olduğunu açıklamış. Tahmin etmek pek zor değildi zaten, zira daha önce onun genel başkanlıktan indikten sonra “bana yar olmayan kimseye olmasın” anlayışıyla yaptıkları çok yazıldı, çizildi. Buna rağmen kendisi yaptıklarından mahcubiyet ve pişmanlık duyup değişti mi, Akaydın’ın anlattıklarına ve adamlarının kısa süre öncesine, son kurultayda “kendilerine hak ettikleri cevabın verilmesine” kadarki eylemlerine bakınca öyle olmadığı açıkça görülüyor.Deniz Baykal ve hala partinin ön saflarından çekilmeyen Nur Serter, Muharrem İnce gibi ona yakın isimler “kendi partilerine zarar vereceğini iyi bildikleri” girişimlerinden hiç vazgeçmediler. Aynen perde gerisinden Baykal’ın da vazgeçmediği gibi.. Mustafa Akaydın’ın konuşmasının bir bölümüne bakalım.ETNİK VE MEZHEP BÖLÜCÜLÜĞÜ BİLE..Diyor ki:“3 yıldır tarif edilemez bir işkence yaşatıldı. Bölücü politikaların CHP ve Genel Başkan’ına büyük zarar verdiğini düşünüyorum. Baykal’ın siyasete girdiği günden beri partide entrika ve hizip var. ‘Küçük olsun, benim olsun. Biat etmiyorsa ona ceza veririm’ anlayışı var. Kılıçdaroğlu’nun tek kusuru kibarlığı.. Bu kibarlığı nedeniyle seçimlerde Antalya’yı büyük ağabeye teslim etti. ‘Antalya senindir’ denildi.Genel seçimlerde bu zihniyet olmasa oylar yüzde 30’un üstüne çıkacaktı. Birçok partili sandığa gitmedi ya da MHP’ye oy verdi. Çünkü büyük ağabey ve müritleri aleyhte çalıştı. Seçimlerde hep Baykal’ın yanında durdum ama sürekli kendisinden Genel Başkan aleyhinde mesajlar aldım. ‘Etnik ve mezhepsel bölücülük’ konularını dile getirdi. Bu asalak zihniyetin partiden temizlenmesi gerekiyor.”DEHŞET BİR AÇIKLAMAŞimdi.. Referandum öncesinden başlayıp seçimi de içine alarak Baykal’a yakın bazı milletvekillerinin “kendi partilerinin aleyhinde çalıştığını, bu yaptıklarının diğer bazı milletvekilleri tarafından da gözlendiğini yani ‘bir iddia değil, gerçek’ olduğunu” yazmıştım. Bu “bir milletvekiline asla yakışmayacak, bugüne kadar da siyaset tarihinde görülmemiş skandal tavır”ları kendi partilerini kaosa sokarak, kurultaydan kurultaya, olaydan olaya sürükleyerek sürdü. Ama.. O skandalları duyarken bile bu dehşet verici açıklamada söylenenler kadarını kimse aklına getirmemişti. Yapılanın ne olduğunu irdeleyelim; demokrat ve dürüst , etnik ayırımcılık yapmayan (kaldı ki Kılıçdaroğlu ‘Türkmen’ olduğunu defalarca tekrarladı), din-inanç-mezhep konularını siyaset için, oy için istismar etmeyen bir rakip partinin bile yapmayacağı şeydir yapılan.. Evet, her ne kadar “biz asla vatandaşlarımızı ayırmayız” benzeri güzel laflar ediliyorsa da bu “etnik ve mezhep ayırımcılığı” Kılıçdaroğlu’na referandum ve seçim sürecinde rakipleri tarafından açık açık yapılmış, kimse de tepki göstermemiştir.EN UCUZ YÖNTEM VE İSTİFAPeki ya Baykal’ın bu “en ucuz ve olmayacak” yola başvurmasına ne denebilir? Akaydın’ın “yanında durdum, bunları gördüm” diyerek anlattığı olay bir milletvekilinin sırf “sonsuza kadar kendisinde kalacağını sandığı koltuk elinden kaçtı” diye yapabileceği ve göz yumulacak bir durum değildir.Kemal Kılıçdaroğlu’nun da olup bitenleri görmesine ve bundan sonra da yapılacağını bilmesine rağmen “kibarlığı nedeniyle” göz yumması bir genel başkana yakışmaz. Bence Kılıçdaroğlu’nun bir kusuru “kibarlığı” ise diğer kusuru da “uyarılara hiç kulak asmaması” gibi görünüyor. Umalım da bugüne kadar birçok liderde görülen “hatayı yapan yerine açıklayana sırt çevirme” huyu onda olmasın ve Mustafa Akaydın bu açıklamadan zarar görmesin..Olay “hangi partide olsa o parti için” çok çarpıcı-yıpratıcı bir olaydır, Baykal’ın daha önce genel başkanlıktan istifasını gerektiren nedenden daha az önemli değildir ve aslında parti içi rekabeti, çekememezliği nedeniyle bir seçimde bunu bile göze alan Deniz Baykal daha fazla rezalete yol açmadan artık siyaseti bırakıp çekilmelidir.*****Behzat Ç’nin ‘imamlık’ isteği!Son yıllarda eğer “tepki görecek, benzerine zor rastlanacak” bir değişiklik yapılacaksa bunun önce kurnazca bir taktikle, “toplumu alıştırma” girişimleriyle başladığı biliniyor. Bir siyasetçi, bir gazeteci veya bir akademisyen “Bu da nereden çıktı” dedirtecek bir konuşmayla önden tartışmayı başlatıyor, tepkiler biraz durulunca bir bakıyorsunuz o değişiklik kaşla göz arasında olup bitivermiş.. Sonra “büyük resme” bakıyorsunuz, gündemlerdeki karmaşa arasında birçok değişiklik “eşzamanlı olarak” olup bitmiş, siyasi gücün istediği hiçbir detay unutulmamış..Şehir Tiyatroları konusunda kısa süre önce Zaman gazetesi yazarı İskender Pala’nın “müstehcen oyunlar oynanıyor” diyerek tek konuşmada ateşlediği fitilin arkasından bu kez Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen sanki kendi konusuymuş gibi ve Pala’nın yazısını referans göstererek tartışmaya katılmış ve “muhafazakar estetik ve sanat” normlarının olması gerektiğini iddia etmişti.ŞEHİR TİYATROLARI OYUNCAK MI?Basında kısa süre tartışıldı, Şehir Tiyatroları’nın, sanat camiasının tepkisi duyuldu ve bilin bakalım ne oldu? Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni’nin ve Yönetim Kurulu’nun bile haberi olmadan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın Sanat Danışmanı Kenan Işık’ın bile haberi olmadan “Şehir Tiyatroları Yönetmeliği” adeta bir oyuncak gibi değiştiriliverdi.Bu çaktırmadan yapılan değişikliğin en önemli amacı ise Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri İsen ile Zaman yazarı Pala’nın bir anda “sanki rüyalarında görmüşler gibi” destekleşerek yaptıkları açıklamanın ta kendisi; repertuarın yani oynanacak oyunların seçiminin Şehir Tiyatroları’ndan alınarak “istenen başka kişiler”e verilmesi.. Ki burada o kişiler “bürokratlar” olacak.‘MUHSİN ERTUĞRUL GİBİ OLSAYDINIZ’ MI?Dün “10 genel sanat yönetmeninin de katıldığı” basın toplantısından sonra konuştuğum sanatçıların anlattığına göre yönetmelikte yapılan değişiklik onaylanmış ve İBB Başkanı Topbaş açıklama yapmış, bu açıklamada “İçinizde Muhsin Ertuğrul gibi sanatçılar olsaydı genel sanat yönetmenliğini ona bırakırdık” demiş. Tabii kendilerine hakaret gibi söylenen bu laftan sonra sanatçılar da “Demek ki bizim içimizde Ertuğrul gibi sanatçılar yok ama bürokratların içinde var” diyorlar.Hangisiyle konuşsam “Bu kadarı da olmaz, Osmanlı’dan beri var olan Şehir Tiyatroları bir şubeye dönüştürülüyor, sanatla ilgisi olmayan kişiler repertuar seçecek, aralarına da göstermelik birkaç isim yerleştirilecek. Bizi kalkıp bir bankaya atasalar ne yapabiliriz ki onlar bu işi yapacak” benzeri tepkiler duydum. Dizideki rolündeki adıyla Behzat Ç. olarak anılan tiyatro-sinema-dizi sanatçısı Erdal Beşikçioğlu ise “Bu iş laboranta ‘gel şu ameliyata gir’ demek gibi bir şey.. O zaman bana da bir cami verin imam olayım” demiş. Bu durumda söyledikleri tamamen doğru değil midir?Sanatbile siyaset karıştırılan böyle bir olaya tepki vermek üzere tüm tiyatro sanatçıları orada olmalıydı ama basın toplantısı nedense pek kalabalık değilmiş. Nedense?

Devamını Oku