Bazıları TV’lerde “patronlar yazarları, programcıları atmak istiyorsa kim ne diyebilir efendim” diye çığıradursun dünya basın kuruluşları medya üzerindeki ağır siyasi baskı nedeniyle Türkiye’nin “basın özgürlüğü sıralama-sı”ndaki yerini hızla düşürmeye devam ediyorlar. Son olarak Paris merkezli “Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü” 2012’de Türkiye’yi bir önceki raporuna göre 10 sıra birden gerileterek “Avrupa ülkeleri arasında sonuncu” duruma getirmiş.Medya üzerindeki baskısıyla sık sık gündeme gelen Rusya, hatta Uganda bile “medya özgürlüğü” açısından Türkiye’den daha ileri durumda.. Bunun en önemli nedenlerinden biri hala “91 gazetecinin tutuklu olması” ve “yargı”nın gazetecilere karşı askeri darbeden bu yana görülmemiş bir tutuklama zinciri başlatması.. Ama tabii “başarılarına rağmen işine son verilen gazeteciler”, gazete ve TV’lerde hissedilen siyasi baskı, haberlere varıncaya kadar gözlenen değişiklik, medyanın “iktidar taraftarı olanlar ve olmayanlar” olarak adeta düşmanlaşmış kutuplara ayrılması (ki gerçek gazetecinin görevi hiçbir iktidarın adamı olmamaktır) gibi etkenler de rol oynamaktadır..UĞUR DÜNDAR ‘İYİ UYKULAR’ DİLER!İşte Uğur Dündar satışa çıktığı hafta en çok satanlar listesinin başına yerleşen son kitabı “İyi Uykular Sayın Seyirciler”de Türkiye medyasında olup bitenleri, siyasi baskının nasıl uygulandığını çok güzel anlatmış..Çok sayıda fotoğrafın ve anının bulunduğu kitapta “iktidara başından beri destek veren isimlerin bile eleştiri yaptığında işinden olabileceği, siyasi yağcılık yapanların yarattığı garip algı sayesinde ‘objektif durmaya çalışan gazeteciler’in sanki ‘iktidarın düşmanı’ymış gibi görüldüğü, TV’deki işi siyasi baskıyla bitirilen gazetecilere kendi kanallarının kapısıyla birlikte tüm diğerlerinin de kapandığı da içtenlikle anlatılıyor.HAYVANLAR VE REKLAMCIOkurken en çok hak verdiğim cümlelerden biri “Kangal köpeği efsanesi” bölümünün sonunda, Dündar’ın pek takdir edilecek şekilde “Hayvan hakları için lütfen hepimiz bir şeyler yapalım” cümlesinin arkasında yer alıyor; “Çünkü bazı insanların hayvanlardan alacağı dersler olduğuna inanıyo-rum”.. Ben de aynen böyle düşünüyorum, onlar yapılan iyiliği asla unutmadıkları gibi (bazı) insanlardan çok daha tehlikesizler..Beni çok etkileyen olaylardan biri de “bir reklamcı”nın (ki tahmin edilebiliyor) yaptığı teklif sırasında “10 milyon dolarlık bütçeyi Devlet Tanıtma Fonu’ndan alacağını, o dönem iktidarına yakın olduğu için bunun kolay olacağını ve bunun 3 milyon dolarını çalacaklarını” hiç çekinmeden, hem de Uğur Dündar gibi bir gazeteciye söylemiş olması.. Millet3-5 kuruş maaş için bir ay çalışırken, dürüst insanlar alın terini dökerek kazanırken birileri milyon dolarları nasıl “tek kalemde götürüyor” anlıyorsunuz.. Kitabı daha fazla anlatırsam “yazarı” kızabilir ama mutlaka okumanızı önerebilirim, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor ve çok şey öğreniyorsunuz.(NOT; Beni kişisel olarak üzen bir noktayı not etmek isterim; değerli gazeteci ve arkadaşım Uğur Dündar “STAR TV’ye geçtiği 2008 yılı başlarında ‘o kanala seyirci taşıyacak hiçbir programın olmadığı’nı, kanalın sadece Haberler sayesinde reytingini düzelttiğini” hem röportajlarında hem de kitabında sık sık belirtti. Oysa “Her Açıdan” 2008’den yıllar önce başlamış ve Pazar günleri uzun saatler izleyiciyi kanala bağlayarak reytinglerinde ve izlenme alışkanlığı yaratmakta etkili olmuş, bu da genel yayın yönetmenleri tarafından açıkça söylenmişti. Kendisi de “emeğe saygılı ve haksızlık yapmaktan çekinen” değerli meslektaşıma küçük bir hatırlatma sadece..)*****Beyaz ‘oyun performansı’ konusunda yanılıyor!Bir yerlerde “Beyaz’ın Yalan Dünya’da Rıza rolündeki oyun performansını beğenmediği konuşuluyor” gibi bir haber gözüme çarptı. Ki “kusursuza alışmış, her şeyle birlikte kendini de dürüstçe eleştiren” insanlar için yeni ve hele de oyunculuk gibi yine çok iddialı bir alanda çalışmaya başlamak zordur, ona bu konuda hak verebiliriz. Ama..Ama Beyaz zaten yıllardır kendi programı içinde skeçlerde çok iyi güldürü performansları sergiledi, o skeçleri de zevkle izletti ve bu konudaki yeteneği biliniyor. Ayrıca Maldivler’de çekilen reklam filmindeki oyunculuğunu, tek çekimde “isteneni verebilmesini”, profesyonelliğini de anlata anlata bitiremiyorlar. Duyduğuma göre ekibin ağzı açık kalmış bu yetenek karşısında..PROGRAMINDAKİ BAŞARI DİZİDE DE MEVCUT!Yalan Dünya’daki oyunu da (benim gibi çok zor beğenen ve tiyatroya özel merakı olan, deneyimli bir gözle bile) son derece başarılı.. Rıza yorumu son derece sevimli.. Yani “kendini eleştirmesi”ne hak verilebilir ama buradaki performansını beğenmemesine verilemez. Bırakın bunu, Yalan Dünya’nın tüm oyuncu kadrosunun seçimi (Gönül Ülkü’nün rolü arttırılsa keşke, onu izlemeye de doyamıyorum) gerçekten mükemmel, Gülse Birsel’i kutlamaktan başka söylenecek söz yok.. Ve tabii buna “Beyaz’ı oynatmayı akıl etmesi, onun güldürü yeteneğinin diziye de yansıyacağını farketmesi” dahil, zira Beyaz’ın orada oluşunun başlı başına “Yalan Dünya’nın ilk günden sevilmesini daha da kolaylaştırdığına” inanıyorum ben.Kısacası; eğer bu haber gerçekten doğruysa Beyaz kendine haksızlık etmekten vazgeçmeli ve tam aksine bu işe de devam etmeli.. Tabii bir koltuğa bu kadar çok ve iddialı karpuzu sığdırmak onu yormuyorsa!
Eğitimden sanata, milli bayramların kaldırılmasına kadar tüm önemli konulardaki “tepeden inme” büyük değişikliklere öyle uygun kılıflar bulunuyor ki aslında tartışmak bile gereksiz artık.. Hükümetin arkasındaki pek becerikli “düşünce kuruluşu” nabza göre şerbet, çok sıkıştıklarında hemen “dine, imana, milletin inancının-ibadetinin-mezhebinin dile dolanmasına, o olmazsa tepki gösterenleri “içkici” ilan etmeye varacak konuşmalar hazırlayarak (hatta liderlerin annelerine bile ne dinler, mezhepler yakıştırılıyor ekranda “sadık elemanlar” tarafından), sonuna “halkım istedi” mazeretini ekleyerek milleti her konuda inandırıveriyorlar..HÜKÜMETİN İSTEDİĞİ KADAR DEMOKRASİVe tüm bu tepeden inme, yargı kararı bile takmadan yapılan değişikliklerle gerçekte “demokrasi”nin değişmekte olduğu, giderek “Hükümet’in istediği kadar demokrasi” haline dönüştüğü kimse tarafından fark edilmiyor, fark edenler de korkudan konuşamıyor zaten.. Hani nerede; eskiden konuşup tartışan siyaset bilimciler, üniversiteler, iş adamları, sivil toplum kuruluşları, eğitimcilerin sesini duyan var mı?Haydi “medya”nın açıkça “patron sen değil misin, at onları” diye çağrıyla işinden olan gazeteciler için TV’de “ama patronlar isteyince kim ne diyebilir ki” benzeri açıklamalar yaptırılıyor, peki “bilim adamları”nın, uzmanların “tek kelime edemez” hale gelmesine ne açıklama bulunacak? Bunca önemli olay gerçekleşirken neden hiçbiri konuşamıyor sorusunun cevabı nedir? Üniversitesi, STK’sı, iş dünyası, medyası susan ve böylece her değişikliğin “tepkisiz” gerçekleştirildiği bir ülkede demokrasinin var olduğunu kim iddia edebilir?MİLLİ BAYRAMLAR YERİNE MESAJ!Yapılan açıklamayla 23 Nisan ve 19 Mayıs törenlerinin, kutlamalarının kesin olarak kaldırıldığı anlaşıldı.. Atatürk’ün çocuklara ve gençlere “bayram” olarak armağan ettiği ve 90’dan fazla yıldır kutlanan milli bayramları o çocuk ve gençlerin bayram olarak kutlaması yasak, üstelik Danıştay’ın bu konudaki “yürütmeyi durdurma” kararına rağmen, onu göz ardı ederek (adı hala “hukuk devleti” ama) yasak artık.. Mesela çocukların balonlarıyla, süslü kıyafetleriyle katıldıkları, “Atatürk’ün ve ülkeye kazandırdıklarının” anıldığı törenler yapılmayacak. Bunun yerine ilgili bakanlar “mesaj” yayınlayacakmış.Her gün siyasilerden mesaj dinlemekten içi bayılan millet yine onları dinleyecek yani.. Ata’sını ve Cumhuriyet’le gelen kazanımları hatırlamayacak, zamanla da unutmuş olacak.. Bunun adı da “halkım istiyor” olacak.. Oysa bugüne kadar halkın milli bayramlara akın akın, mutlulukla katıldığı görüldü de “kaldırın 23 Nisan ve 19 Mayıs’ı” dediği hiç duyuldu mu?CUMHURİYET’TEN, ATATÜRK’TEN RAHATSIZDuyulmadı çünkü, bundan rahatsız olanlar ancak “Cumhuriyet’in, Atatürk’ün kendisinden ve devletten rahatsız” olanlardır. Örneğin iki gün önce de 3 askerimizi şehit eden (ama bayram kaldırmakla öyle meşgulüz ki bunun lafı bile edilmedi, “halkım” da bunlara alıştı) PKK ile siyasi uzantısı Türkiye Cumhuriyeti’ne ait milli bayramları istemez, onları memnun etmek midir mesele?Üç şehit daha vermemize neden olanlar için mi kaldırılıyor ulusal bayramlar, yoksa “başka rahatsız olanlar” da mı var?PARALI DAYAK!Dedim ya artık tartışmak için de çok geç zaten, milli bayramlar “bakan mesajları”na indirgenmiştir, yine geçmiş olsun.. Öte yanda Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’nde kampüsü ziyaret edecek olan Spor Bakanı gelmeden önce protesto gösterisi yapmak isteyen öğrenciler (bu gösteriler ABD ve Avrupa’da sık sık olur, kimse karışmaz), oturma eylemi yapmak isteyince özel güvenlik görevlileri ve polis tarafından sille tokat dövülmüşler.Polis zaten işçi, öğrenci, sendikacı, siyasetçi artık önüne kim gelirse girişiyor da “özel güvenlik görevlileri”ne bu milletin parası “çocuklarının ağzını burnunu kırsın diye” mi veriliyor? O da kıracaksa üniversitede polisin yerine neden geçiyor, şiddetin-dayağın da paralısı mı olacak artık?İşte böyle efendim, demokrasi “davul zurnayla” gitmiyor hiçbir zaman ülkelerden.. Toplumlar tepkisiz kaldığında, korkup susarak her yapılanı öylece izleyip durduğunda böyle sessizce, tek tek, alıştıra alıştıra elden kayıp gidiyor. Bir bakmışsınız “yok” artık!*****Aile Bakanlığı bu aileyi kurtarmayacak mı?Bir haftadır bekliyorum Kadın ve Aile Bakanlığı’ndan “iki erkek çocuğu öz babaları tarafından ensestle karşılaşmış ve onları kurtarmaya çalışan anne”ye yardım için ses çıkacak mı diye, onlarda da tepki yok..Bu canavarca eylemi gerçekleştiren adam hala öğretmenlik yaptığı gibi araya tanıdıklar sokarak “çocuklarının hayatını kurtarmaya çalışan, tek başına bin zorlukla onlara düzgün bir yaşam kuran” anneyi Bakırköy Akıl Hastanesi’ne kapattırmaya çalışıyor. Ancak o zaman yalnız kalan çocukları tekrar yanına alabilecek. Hastane daha önce “Hastaneye girmesine gerek yoktur” raporu vermesine rağmen bu rapor değiştirilmiş. Bakanlık eğer böyle bir felaketle karşılaşan kadına ve çocuklara da yardım etmeyecek, avukat göndererek, durumu inceleterek, müdahil olarak yardımcı olmayacaksa kime olacak?Bakanlıktan cevap bekliyorum.
Acı, üzücü bir durum var ortada.. Acının büyüğü; devamlı olarak ipe sapa gelmez açıklamalar yapan ve bu açıklamalara bakınca nasıl profesör olduğu anlaşılmayan birinin söylemleriyle Başbakan’ın sözlerinin örtüşüyor olmasından geliyor. Gönül isterdi ki bu ülkenin başbakanı ondan farklı düşünsün, farklı söylesin.. Ama olmuyor maalesef.Asıl tartışma “Şehir Tiyatroları’na yapılan siyasi müdahale ve sonunda onları özelleştirme kararına gelinmesi”.. Bu konuda açıklama yapan hiçbir sanatçı saygı sınırlarını aşmadı ama konuşmalarının içine espriler yerleştirenler veya duruma kızarak “ bu sanatı bilen kişiler yerine bürokratlar mı karar verecek” diyenler oldu.. “Özelleştirmek demek Şehir Tiyatrolarını yok etmek demektir” diyenler oldu..HEPSİ İDEOLOJİK, SANAT DA..Başbakan Erdoğan, dünya ülkelerine ekonomik kredi notu veren “Standard and Poor’s” isimli uluslararası kuruluşun Türkiye’nin kredi notunu “pozitif”ten “durağan”a indirmesi üzerine onlara “Kararınız ideolojik, bunu bana yutturamazsınız” dedikten sonra Şehir Tiyatroları üzerine konuşan, tepki gösteren ülkenin hemen tüm tiyatrocularına “Mesele tiyatro tartışması değildir, mesele ‘ideolojilerinin arkasına sığınarak’ kendi görüşlerini 75 milyona dayatma meselesidir” dedi. Koca Şehir Tiyatroları olayını, bir sanat tartışmasını sanatçılar üzerinden “ideolojik” yaptı çıktı.Bunun “Tanzimat’tan bu yana” devam ettiğini söyledi (ki bu da asıl sorunlarının bir iki yıllık filan değil, Tanzimat’la birlikte modernleşmeden başladığını anlatıyor galiba.)..KİM DEDİ ‘BİDON KAFALI’ DİYE?“Daha önce çıktılar ‘bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam’ dediler, şimdi de ‘kasaba bürokratı’ diyerek halkı aşağılıyorlar” diye ekledi.. Tamam anladık, bu “bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam” laflarını halka tekrarlamak seçimlerde filan iyi iş görüyor da sıkmadı mı artık? Üstelik bu lafı sanatçılar söylemedi, “tek bir gazeteci” yazmıştı. Referandumda, seçimde durup dururken “rakip parti”ye, hatta tüm “cumhuriyetçi” kesime mal edildi, şimdi sıra sanatçılara mı geldi? Yani “halk” dediğiniz insanlar bunu da fark etmeyecek kadar kör müdür?Bir gazetecinin kendi görüşü olan ve “bu tartışmayla hiçbir alakası olmayan” sözüyle bütün bir sanatçılar kitlesini genelleyerek asıl olayı saptırmak , halkı aydınlara-sanatçılara karşı kışkırtmak kabul edilebilir mi?HALK NEDEN BAĞRINA BASMIŞ?Bugüne kadar.. Bugün.. Ve yarın tiyatroda, TV dizilerinde izlenen onca sanatçı; örneğin milletin bayılarak, kapılarda kuyruk olarak izlediği Metin Akpınar- Zeki Alasya’lar, Ferhan Şensoy’lar, Ali Poyrazoğlu’lar, Levent Kırca-Oya Başar’lar, Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü’ler, Metin-Nevra Serezli’ler, Sumru Yavrucuk, Altan Erkekli, Haldun Dormen ve takdir edilen yüzlerce diğer sanatçı hangi ideolojilerini halka dayatmışlar? Dayatmışlarsa halk neden onları bu kadar bağrına basmış?Bütün bunların üstüne o “halkın tiyatroda-dizide bayıldığı” sanatçıları genelleyerek “Bunlar barların önünde ellerinde viski, hiçbir şey üretmeden hakaret ederler” diyerek bir de sabahlara kadar metin ezberleyip oyun çalışarak üreten sanatçıları “içkiyle” özdeşleştirmesine artık “siyaset yapıyor” mazereti bile yetmez, hiçbir mazeret bunu mazur gösteremez.İKTİDARIN DİZİ DİBİNDE..Dün aynı zamanda Mümtazer Türköne’nin yine aynı tartışma nedeniyle ve “Kral’a yaranacağını sanarak” sanatçıları “Kralın soytarısı”na benzettiği yazısı gündemdeydi. Hep insanlara ve özellikle “Atatürk’e bağlı insanlara” en ağır hakaretleri ederek gündeme gelme yolunu seçen ve bu kez de sanatçıları diline dolayan Türköne yazısına “ Gücünü, şöhretini ve geçimini iktidarların dizi dibinde icra ettiği sanatından elde edenlere ‘kralın soytarısı’ diyoruz” cümlesiyle başlamış.Daha sonra “Cumhuriyet’in oluşturduğu elit ve aristokrat sınıfı”ndan söz ediyor (Türkiye’de aristokrasi olmadığına, zenginlere ve aydınlara elit dediklerine göre bugün de Cumhuriyet elit oluşturmayı sürdürüyor), “laiklik vurgusu yapanları demokrasi düşmanı olarak” tanımlıyor vs ama bence sadece bu giriş cümlesi yeterli..GERÇEK SOYTARILARBurada haklı, son yıllarda gerçekten de “gücünü, şöhretini ve geçimini” onun tanımladığı gibi elde eden çok kişi türedi, başta kendini gazeteci sanan ve köşelerden-ekranlardan beyin yıkayanlar olmak üzere.. Ama buradaki tek yanlış “icra ettiği sanat” sözü.. Bu söz sanatçıların yaptığı sanat için değil o “türeyen kişilerin çeşitli dallardaki icraatları” için geçerlidir. Gazeteci için büyük bir onursuzluk olan “iktidar yağcılığı”nı sanat haline getirenler için..İşte “gerçek soytarılar” onlardır ve hepsi de “listelerini çıkaracak kadar” kendilerini biliyorlar!*****Erol Evgin bu gece!Dün “Cumartesi günü yayımlanacağını” düşünerek Erol Evgin’in Plaza Otel’de sezonun son programını “bu gece” yapacağını yazmıştım.Yazı geç saatte bir gün önceye alınınca “bu gece” Cuma gecesi olarak anlaşıldı.Sezonu Cumartesi gecesi 11’de başlayacağı programla bitirecek. Hatayı düzeltmiş ve hayranlarına duyurmuş olayım.
Deniz Baykal- Önder Sav ikilisinin CHP içindeki adamlarıyla referandum öncesinden başlayarak her fırsatta çıkardıkları karmaşa, kendi partilerini “fokurdayan bir cadı kazanı” na çevirme gayretleri yetmemiş olacak ki olaylar bitmek bilmiyor. CHP’nin bu durumu bana Orta Asya’dan bu yana Türk imparatorluklarını, devletlerini yıkmak için “kendi içinden karıştırma yolunu seçen” düşmanları hatırlatıyor.Bir de “cehennemdeki gayya kuyularının başındaki zebani” fıkrasını.. Hani bir tek Türkler ’in kuyusunun başında zebani yokmuş da sorulunca “gerek yok ki, onlar zaten birbirlerini ateşin içine çekerler” cevabını vermişler ya işte o.. Kendileri çekince, birbirlerini içten tüketince düşmana ne hacet.. “CHP’nin ikinci adamı” denilen Gürsel Tekin parti Merkez Yürütme Kurulu’ndan istifa etmiş, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu da istifasını kabul etmiş. Arkadan Bihlun Tamaylıgil ’in de istifa edeceği duyulmuş ama vazgeçirmeye çalışmışlar.Benim yazımı yazdığım saatlerde henüz istifa kesinleşmemişti. Artık Gürsel Tekin sık sık “Benim istediklerime aykırı uygulamalar olursa, kendi adamlarım gönderilirse” diyerek istifayı tehdit gibi kullanıyordu da sonunda Kılıçdaroğlu durumdan bıktı mı, yoksa bir inatlaşma vardı da Genel Başkan zorla geri adım atmak mı istemedi bilmiyoruz.. Ama neden ne olursa olsun “partileriyle ilgili yoğun bir yıpratma faaliyeti” nin çok yönlü olarak sürdüğü, ülkenin de iç ve dış politikada birçok sıkıntıyla uğraştığı bir dönemde bunlar olacak şey değildir.Konuları kendilerine göre ne kadar önemli olursa olsun “istikrarsız, kaynayan bir görüntünün” her şekilde aleyhlerine olacağını bilmeleri ve özveriyle, sabırla çözmeye çalışmaları gerekir ki bu iki taraf için de geçerli.. CHP bu gidişe son vermediği takdirde, ülkenin Ana Muhalefet Partisi olarak tarih kendilerini affetmeyecektir. İnsanların sabrının sınırlarını zorlamaktan vazgeçmek zorundalar!*****Ekrandan kuyruklu yalanlar!Dün bir arkadaşım tarafından uyarılarak fark ettiğim “TV programım ve kendimle ilgili yalan-yanlış konuşmalar” yapılan programla ilgili yazıma devam ediyorum... Ama dikkat, gülmeyin.Sabah Yazarı Sevilay Yükselir’in devamlı konuşmacı olduğu ve konuklarına “yalan söylüyorsunuz, yalancısınız” diye sık sık bağırdığı Beyaz TV’deki “Acı Kahve” isimli programda Bedri Baykam “AKP iktidarı döneminde TV programlarının kaldırıldığından, gazetecilerin de işlerine son verildiğinden” söz ederken benim, Uğur Dündar ’ın, Can Dündar ’ın ve birçoklarının kaldırıldığını hatırlatması üzerine Yükselir “Onun reytingi düşük olduğu ve Ruhat Mengi 50 bin TL’den daha az parayı kabul etmediği için kaldırıldı” demiş. Sonradan ben de izleyerek neler söylendiğini kendim öğrendim.. Ve duyunca ‘Maşallah nasıl da biliyor detayları, her programı böyle yakından (!) takip ediyor mu yoksa bilgileri Kanal yönetiminden benimle ilgili özel olarak mı istemiş acaba’ diye düşündüm.GÜLDÜRÜ OLABİLİRDİ!Zira sanki kendisi oradaymış gibi son derece emin konuşuyor ama söylediklerinin hiçbiri doğru değil, tümü yalan .. Özellikle programımın son iki yılında“reytingleri takip eden herkesi ve tüm haber programcılarını güldürecek” kadar da komik. Hatta buna “Pazar günleri öğlen 12.30 ile 16.00 arasındaki tüm kanal ve programları güldürecek kadar” diyebiliriz.Övünmekten hoşlanmam ama söylemeyince böyle oluyor işte, söylüyorum onun için; yaptığım haber programının rakipsiz olduğunu, “en çok izlenen ilk 10” dan aşağı inmediğini, karşısında (kanal reytingi her saatte en yüksek olanlar dahil) hiçbir kanalın reyting yapamadığını, reklam rekorları kırdığını bilmeyen televizyoncu, haberci yoktur. Sevilay Hanım ’ın da bilmediğini hiç sanmıyorum, zaten bilmiyorsa bile bu bilgisayar çağında açar arşivleri anında bulur.ÖYLE BİR PARA KAZANMADIMAldığım paraya gelince.. O başarıyı elde etmiş programcılar “katlar, yatlar” almış, “milyon dolarlık transfer” ler yapmıştır, ben yıllarca en düşük ücretle çalıştım,son yıllarda da en makul kazancın dışına çıkmadım. Gelen transfer tekliflerini kabul etmedim, söylediği rakamı da hiçbir zaman almadım .Haftalık tatil günü olmasına rağmen insanların tüm zamanını verdiği.. Türkiye’nin en ücra köşelerinde ve İngiltere, Avustralya, Almanya, Kanada gibi ülkelerde bile izleyicinin “başlayınca hayat duruyor” dediği programım “referandum öncesinde” apar topar (yayın saatlerinde elektrik kesintileri yetmemiş olmalı) kaldırıldığında bir hafta içinde on bine yakın izleyici tepkisinin kanala ulaştığı, internette “programımı istiyorum” kampanyaları yapıldığı da biliniyor. Böyle bir programın neden kalktığını hala bana soran, “lütfen başlayın, Pazar günlerinin tadı kaçtı” diyen, hala mail yağdıran izleyiciler var. Bana sormayın, siz düşünün, kaç başarılı program ve gazete köşesi susturuldu, kaç başarılı gazeteci çalışacak gazete-TV bulamıyor düşünmek lazım.‘YÜKSELİR’ Mİ ACABA?Tabii önce benimle birlikte diğer başarılı televizyoncularla ilgili yalanlar da söyleyen, medyaya siyasi baskı yapılmadığını ispatlamak için meslektaşlarını karalamaktan çekinmeyen , “ne yapayım canım, patronlar memnun değilse bitirir, başkalarının da işine son verilir, kimse bir şey iddia edemez” diye bağrışıp duran (sonra da çok bağırdığı için özür dileyen) Sevilay Yükselir ’in düşünmesi lazım. Zira ne Yükselir ne de başka bir gazeteci bunu yaparak “yükselemez” . Tam aksi olur!Bu programda Can Dündar ’ın yıllardır başarıyla devam etmesine rağmen geçen yıl aniden kaldırılan programı için de “o da reyting yapamıyordu” dedi. Bir kanalın haberlerini yıllarca “bir numara” yaparak kanal satış fiyatını kat kat arttıran, halk tarafından hep aynı takdirle karşılaşan Uğur Dündar için de; üstelik “habercilikte, programcılıkta yaşla gelen birikim ve deneyimin önemi” tüm dünya medyası tarafından bilinmesine, Batı TV’lerinde en başarılı programları “50 yaş üstü” televizyoncular yapmasına rağmen “o da 80 yaşına geldi, gençlere bıraksın artık” gibi hem yaşıyla ilgili yalan bilgi , hem de büyük bir ayıp içeren (aynı yaşta veya ondan da büyük olan diğer başarılı habercilere de ayıp) konuşmalar yapıldı.YANLIŞINIZI DÜZELTMEYİ BORÇLUSUNUZ!Şimdi, dürüst gazetecilik-televizyonculuk yapıyorlarsa Beyaz TV ’deki “Acı Kahve” isimli programda Sevilay Yükselir’in bu anlattıklarımı ekranda açıklayarak düzeltmesini bekliyorum. Bunu bana “mesleki saygınlığa tecavüz, emeğe saygısızlık” olmaması, izleyicilerine de “saygı” açısından borçlular. Ve umuyorum ki bunu yaparken bir başka cevap hakkı doğmasına sebep olmazlar.Bir de.. “Biz Ruhat Mengi’yi bu programa davet ettik gelmedi” dediler. Kabul ederim ya da etmem, o başka mesele ama ne zaman yapmışlar bu teklifi? Hiç duymadım da! Diyorum ya, “ayıp” diye bir şey hala var, çalıştıkları kanala da başkalarına da bunu yapmasınlar, hatırlatırım.*****Erol Evgin’i dinlemek için son fırsat!“Adam hala yakışıklı, hala sesi 20-30 yıl öncekinden farksız .. Ondan söz etmeye böyle başladım çünkü aynı sözleri programının sonunda espri olarak kendisi söylüyor.. “Beğendiyseniz, tanıdıklarınıza böyle anlatın” diyor ki bu espriyi her programının sonunda yapar..Ben de “beğendim” arkadaşlar, beğendim ve aynen yazıyorum. Her yıl onu mutlaka en az bir kez sahnede izlerim ve her seferinde de ‘helal olsun’ derim.. Onun döneminde başlayan sanatçıların çoğu bugün sahnede değiller ve Erol Evgin kendini hiç eskitmeden, gençlere taş çıkararak, ilk günlerindeki enerjisiyle devam ediyor. Duymaktan, onun ağzından dinlemekten bıkmadığımız, hiç unutulmayacak şarkılarını harika fıkralarla, yaşanmış olaylarla süsleyerek müthiş programlar yapıyor.Biz çok sevdiğimiz bir grup arkadaşımızla (aralarında onu mest olmuş şekilde dinleyen gençler de vardı) geçen hafta oradaydık, program bitmeden önce “son haftalarda onu 3 kez dinlediğini ve sonunda yakalandığını” söyleyen Burcu Güneş sahneye çıktı, birlikte nefis bir müzik ziyafeti çektiler (Güneş’in de sahnede bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum.).. Erol Evgin bu akşam İstanbul Balmumcu’daki Plaza Otel ’in Roof ’unda sezonun son programını yapacak.. Hayranlarına duyurmak isterim, kaçırılacak gibi değil çünkü!
Dünkü yazım; “Milli Eğitim Bakanlığı’nın yenilediği lise yönetmeliğinde “liseye devam ederken evliliğe izin verilmesi” ile ilgili değişiklik de “iktidarın kendi görüşünü eğitime, gençliğe empoze etmesi”dir. Çocuk yaşta evlilik sorunu zaten mevcut olan bir ülkede bunu teşvik etmek, evlilik yaşını 15-16’ya çekmektir. Ama bir şeyi unutmuşlar; altına imza attıkları “Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi”ni.. Bu sözleşmeye göre “18 yaş altı” çocuk sayılır ve sözleşme onları bağlar, engeller” diye bitmişti, devam ediyorum.EVLENMEK İSTEYEN YÜZBİNLER Mİ VAR?Ülkenin her sorunu bitti, mesela her gün içimiz çekilerek, işkence yaşayarak baktığımız “kadın cinayetleri, tecavüzleri, çocuk tecavüzleri” bitti, hepsine çözüm üretildi ve önlendi de sıra geldi lise öğrencilerine “okurken evlenme izni”ne.. Sormak lazım, şimdi durup dururken, zaten 21’inci yüzyılda hala küçücük kızların okuldan alınarak veya hiç okutulmayarak “dedesi yaşında adamlara (utanmadan) başlık parasıyla satıldığı” ülkede nereden çıktı bu? Binlerce lise öğrencisi “evlenmek isteriz yoksa okumayız” filan diye tutturdu da milletin haberi mi yok?Ve bu ne tesadüftür ki tam da eğitim yasasında yapılan ilk ve orta öğretimin “4+4+4” şeklinde yıllara bölünmesi, buna da tüm sivil toplum kuruluşlarının “kız çocukların eğitimden çekilip erken evlendirilmesine neden olur” tepkisi verdikleri değişiklikten sonra ortaya çıkıyor bu “evliliğe izin” hikayesi.. Yani ne olursa olsun kızlar evlenmeli, okusa da aynı zamanda evlenmeli ki eve çekilebilsin, mesele bu mu?İMZALADIĞIN ANDA DEĞİŞTİRMELİSİNOkurlarımızın da yorumlarında belirttiği gibi; Türk Medeni Kanunu’nda evlenme yaşı 17’dir, ailenin rızası ve mahkeme kararı ile 16 olabiliyor. Diğer tarafta ise “18 yaş altı çocuktur” diyen ve Türkiye’nin imzalayarak taraf olduğu “Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi” var. Bu sözleşmeleri imzalayan ülke derhal iç hukuk kurallarını uluslararası sözleşmeye uygun hale getirmek zorunda.. Anayasa’nın 90’ıncı maddesi de “ikisi arasında çelişki varsa uluslararası sözleşme kuralı uygulanır” diyor.Tüm bu şartlar, maddeler ortada dururken hiçbirini göz önüne almadan “lisede okurken, yani 15-16 yaşında evlilik izni”ni hiç kimse çıkaramaz. Ama tabii artık Türkiye’de “olmaz” diye bir şey yok, “ben yaptım oldu” var.. Ta ki birileri yasanın “uluslararası sözleşmeye aykırı” olduğunu söyleyerek dava açana ve hala olmuyorsa sonunda AİHM’ne gidene kadar..İLKÖĞRETİME DE İNER..Adana’dan uzun süredir israrla yazan Ali Can isimli ve kendini “dinler tarihini yutmuş bir vatandaş” olarak tanımlayan okurumuz da birçok din bilimcinin üzerinde durduğu “Hz. Peygamber’in Hz. Ayşe ile küçük yaşta evlenmesi”nden söz ederek “Hz. Muhammed’in hayatı okutulduğunda küçücük yaşta kızların evlenmesine ‘sünnet gereği caiz’ denilecek ve dedeler 10 yaşında kızlara saldıracaklar” diyor.O’nun muhteşem hayat hikayesinin içinden (ki yapılan yabancı filmlerde bile asla bu konulara değinilmemiştir) bu noktanın çekilip yanlış anlatılması ihtimalinden yazılarımda söz etmiş, “bir yaşlı çocuk tecavüzcüsüyle ilgili olarak utanmadan bu örneği verenlerin çıkması üzerine” TV programımda da ülkenin önemli din bilimcilerine uzun uzun anlattırmıştım. “Hz. Ayşe’nin evlendiğinde 17 yaşında olduğunu, birçok bilginin bunu ortaya koyduğunu” açıklamışlardı. Gerçekten de Kur’an’daki “kadınlarla ilgili bazı ayetler”, eğer hadislere de yer verilecekse onların çoğu ve bu gibi konular çok uzman din profesörleri tarafından anlatım gerektiriyor. Aksi takdirde okul öğrencilerinin kafasının fazlasıyla karışması, daha ortaokul çağında erkek öğrencilerle kızlar arasına “evlilik düşüncesi”nin girmesi işten bile olmayacak.Lisede bu düşüncenin kafalarına girmesine neden gerek görüldüğünü tartışırken birden kendimizi ilköğretimde aynı tartışmanın içinde bulabiliriz, Bence zaten sıra ona da gelecektir ama söylemiş olayım.*****TV’de yalan moda oldu!Açıkçası artık televizyonda tartışma programı izlemiyorum ben, söylenen yalanlardan, siyasi partilere taraf kişilerin (ki aralarında “sıfır bilgi, bol palavra” olanların, dün ortaya çıkıp bugün “cehaletleriyle yarışan ukalalıkları”yla siyaset bilimcilere dudak uçuklatanların sayısı az değil) boğaz damarlarını patlatırcasına seçim propagandası yapar gibi rakip partileri sıvamasından ve dahi sonunda kendileri de utanıp özür filan dilemelerinden midem kalkıyor, Gastrit’im azıyor.. Televizyonculuk buysa isteyen izlesin, bana göre değil.Bana göre hele de konuşan bir gazeteci ise; “ne olursa olsun gerçeklerden ve somut verilerden sapmamak, eleştiri sınırlarını aşmamak, söylediklerinizi ispatlamanız istense bunu yapabilecek durumda olmak” gerekir bir tartışma programında.. Yani örneğin, durup dururken, birilerine yaranacağım, gözlerinde puan kazanacağım diye, ekran gücü elinizde diye ülkenin ana muhalefet partisine “aralarında dindarlara karşı, namaza, oruca, camiye tahammül edemeyen insanlar var, vs” yaftası yapıştıramazsınız.‘TANIDIKLARIN’ YETMEZ!Bunu yaptıktan sonra “işte benim böyle tanıdıklarım var, biliyorum yani” benzeri bir açıklama yapmanız yeterli sayılamaz, bir veya birkaç tanıdığınız böyle düşünüyorsa bile bu size (hangisi olursa olsun) bütün bir partiyi ekranlardan karalama hakkı veremez. Bugüne kadar Türkiye’de hiç kimse böyle insanlara rastlamadı ama (madem ki şimdi sıra buna da gelmiştir) kimin “camiye tahammülü yoksa” o anda isim vererek kanıtlamanız gerekir. “İzmir’de miting yaparken Cuma namazına gidenler yüzünden miting durdu” gibi gereksiz ve dinen de çok yanlış alaylara -ironi değildir bu düpedüz alay- izin verilmemesi gerekir.Biz de program yaptık, “orada bulunmayan hiç kimse hakkında karalama yapılmasına”, orada “konuk olanlara masadaki birileri tarafından hakaret edilmesine” tek bir kez bile izin vermedik. Hangi parti “eleştirilecek bir hata yapmışsa” o partiyle ilgili tartışma yürüttük, evrensel demokrasi ve gazetecilik kurallarına dikkat ettik, gazetecilik budur. (Ama tabii uygulamalar iktidar partisi tarafından yürütüldüğü için her dönemde doğal olarak en çok iktidar eleştirilir. Şimdilerde “iktidar sözcülüğü”ne gazetecilik deniyor).BİR GAZETECİ BUNU NİYE YAPAR?Allahtan “Demokrat Parti ve Adalet Partisi” kökenli bir ailede yetiştim de bunları rahatça yazıyorum, yoksa bana da “başka bir partinin etiketini” yapıştırmakta gecikmezlerdi.. Neyse, benim bünyem kaldırmıyor izlemiyorum ama izleyenler haber veriyorlar. Salı akşamı yakın bir arkadaşım geç saatte arayarak Beyaz TV’de “Acı Kahve” programında benden “acı acı” söz edildiğini bildirdi.Acı acı, çünkü eğer söylenen doğruysa 5 yıl boyunca yaptığım, reyting rekorları kırdığı herkes tarafından bilinen ama sonra “ileri demokrasi” gelince birçok başarılı program gibi kaldırılıveren Her Açıdan için “kuyruklu bir iftira”yı içeriyor. Bu iftiranın kendisiyle hiçbir olumsuz olay yaşamadığım, bir kez karşılaşma dışında da tanımadığım “bir kadın gazeteciden” geliyor olması daha da garip. Aslına bakarsanız “kadın”ı da bırakın “bir gazeteci”nin “birçok meslektaşı hakkında” bütün o yalanları söyleyebilmesi çok garip.. Ne uğruna insan bunu bile göze alır ki? (Yarın devam edeceğim. Meğer “programım ve ben” neymişiz de haberimiz yokmuş!)
Gerçekten işi zor Türkiye’nin, her gün ortaya yeni ve büyük sorunları çıkarken bir yandan da “en büyük kurtarıcı”sı ve bu ülkeyi Müslüman çoğunluklu diğer ülkelerin düştüğü din ve mezhep kavgalarından bugüne kadar korumuş olan “laik-demokratik” rejimi büyük sorun haline dönüştü.. Güleceğim geliyor ama durum sadece komik değil, “trajikomik”.. Gülerken aynı anda ağlama duygusuna da kapılabilir insan.HEP ONUNLA KARŞILAŞTIRMA..Bir ara (oradan buradan birileri) tutturmuşlardı; “Kimse Atatürk’ün arkasına saklanmasın, devamlı ondan söz edilmesin vs. vs” diye.. Pek rahatsız oluyorlardı Atatürk’ün sık sık anılmasından, milyonların “üzüldükleri, çaresiz hissettikleri” anda Anıtkabir’e koşmasından, hatta 10 Kasım’lardan bile.. Sonra bir baktık bu şikayeti tekrarlayanlar nedense her fırsatta (olumlu ya da olumsuz şekilde) Atatürk’ü anar ya da her karşılaştırmayı onunla yapar olmuş.. Hani “bugünkü özgür yaşamınızı, ona verip veriştirdiğiniz vızıldamalarınızı bile borçlu olduğunuz kişiden” söz etmek istemiyordunuz, niye hep dilinizde?Sanki Atatürk Müslüman veya dindar değilmiş, (konuşmalarında sık sık dini vurgulamasına, Kur’an tefsirleri yaptırmasına rağmen) dine saygı göstermemiş, Meclis’i namazlarla, dualarla açmamış gibi; “Atatürk’ün dindar versiyonu”, “Atatürk gibi ‘kendine benzer vatandaş yaratma’ çabası” benzeri tanımlar yapanlar mı istersiniz.. (Keşke Atatürk’ün ‘kendine benzer vatandaş yaratma’ çabası olsaymış.. Zira yaptıklarından çıkan sonuca bakınca ‘bir şeyi yalnızca istemesi’ yetiyormuş gördüğümüz gibi..)VİZYONUNU DA BEĞENMEDİ ARKADAŞLAR!!Vizyonuyla o gün ve bugün dünyayı kendine hayran bırakan benzersiz bir devlet adamının vizyonunu “laiklik diye tutturmasa kim bilir ne iyi olurdu” diye eleştiren ve “kendi fikrini daha çok beğenen” mi istersiniz.. (Her demokratik ülkede “devlete, siyasete, eğitime ‘din istismarı’nın, ayırımcılığının karışmaması, devletin her din ve inanca, her dinin sembolü, eğitimi, ibadetine eşit mesafede durması” anlamındaki laikliği getirip sadece “türban” a endeksleyeceğimizi, “dindar kadın”ı bile sadece ona göre tanımlayacağımızı, laikliği “devlet alanlarında türbanı engelleyen rejim” tarifine getireceğimizi ve üstelik insanları da bu tanıma inandırıp “laikliği tu kaka ilan edebileceğimizi” tahmin edememiş bak burası doğru.. Şimdi “laiklik” artık “gerçek anlamıyla” kavram olarak da tarihe karışmakta, bundan sonraki gelişmeleri görünce “ne iyi” nasıl olur, hepimiz anlayacağız.)ACİZ, BUNU SÖYLEYENDİR!Ortam nasılsa müsait oldu diye çıkıp “Efendim aslında Atatürk’ün ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ sözü barışın değil, acziyetin ifadesidir” sözleriyle bugün “bölelim de büyük bir kısmını biz alalım” dedikleri ülkeyi kurtaran kahramana ‘acziyet’i yakıştırabilen saygısızlar mı istersiniz..İnternet sitelerinden bile O’nun fotoğraflarını kaldıran valilikler, annesinin büstüne bıyık çizenler mi istersiniz.. Anayasa’dan “Atatürk ilke ve devrimleriyle ilgili maddelerin çıkarılmasını” mı.. Hepsi var, fazlası var eksiği yok yani..Ama ne yapılırsa yapılsın bu gayretler diğer ülkelerin gözünde bile “tuhaf ve anlaşılmaz” olmanın ötesine geçmeyecek ve büyük çoğunluğun Atatürk sevgisi, saygısı, takdiri, bağlılığı azalmayacak.. Her an onu anmaktan kaçamayanlar da böyle olacağını açıkça gösteriyor zaten, zahmete gerek yok!(NOT: Anayasa’dan aynı zamanda “laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen vatandaşlar yetiştirilmesi” bölümü de çıkarılıyormuş. Buna neden gerek görüldü acaba? Rahatsız edici bulunan “laik” mi, “sosyal” mi, “hukuk” mu, “Türkiye Cumhuriyeti” mi, yoksa hepsi mi, anlaşılmıyor? Anayasa tüm topluma ait olduğuna göre açıklanmalı ve tartışılmalıdır bence.. Tabii Türkiye hala “hukuk devleti” ise!)*****Lisede evlilik ve Şehir Tiyatroları!Bu konuları birbirinden ayırmak zor arkadaşlar.. Neden derseniz, yapılan her şey, tüm gelişmeler “sanat”tan “eğitim”e, “yargı”dan, “medya”dan, “iş dünyası”ndan, insanların “yaşam tercihleri”ne, “din ve inanç”tan “spor”a kadar her alana “siyasi müdahale”dir. Herşeyi “tek el” den yönetme ve yönlendirmedir de ondan..Toplum bu saydıklarım arasında “baskı gören ilk gruplar”a, mesela “medyaya açıkça yapılan müdahaleler”e, mesela “yargı bağımsızlığının tümüyle yok edilmesi”ne, iş adamlarına, STK’lara yapılan siyasi baskılara, yargının “hukuk kurallarından ayrılmasına” tepkisini gösterebilseydi, herşeye susup kenara çekilmeseydi sıra bu kadar kolayca eğitime, sanata ve her konuya gelemeyecekti ama gelmiş bulunuyor. Geçmiş olsun.ELİTLER, DESPOTLAR..Bugün Şehir Tiyatroları gibi “devletin Anayasa’da da belirtildiği şekilde sanatı teşvik etmesi ve desteklemesi, halka ‘sınırlı imkanla da sanat izleme’ imkanı sunması” amacıyla da kurulmuş olan köklü bir kurumu özelleştirmeye kalkmak ve “istediğimiz oyunlara sponsor oluruz” demek “fırsat eşitliği” ni bile ortadan kaldırarak bu tiyatronun yok olmasını sağlamak demektir.Demek ki Şehir Tiyatroları’nı alan kişi iktidar partisinin suyuna giderse (veya istenen kişiler ise), oyun seçme işinde “muhafazakar sanat” devreye girerse sponsor olunacak, aksi takdirde devlet Tiyatro’yu desteklemeyecek. Sanatta “muhafazakar” diye bir anlayışın olamayacağı gerçeği de unutturularak bu hatayı halka “elitler, despotlar, muhafazakarları aşağılıyorlar” şeklinde empoze etmek, böyle bir konuda bile tribünlere oynamak gerçekten kabul edilir durum değil.. Türkiye’de artık her konu “elitler, muhafazakarlar, aşağıladılar” üçgenine mi bağlanacak, “elit=seçkin” sözcüğü sanatçının bile suç gibi yüzüne mi çarpılacak, bu mudur yani?Peki “Hükümet üyeleri ve ailelerinin elit olmama nedenleri” nedir, sanatı mı sevmiyorlar?SÖZLEŞME SİZİ DURDURUR!Milli Eğitim Bakanlığı’nın yenilediği lise yönetmeliğinde “liseye devam ederken evliliğe izin verilmesi” ile ilgili değişiklik de “iktidarın kendi görüşünü eğitime, gençliğe empoze etmesi”dir. Çocuk yaşta evlilik sorunu zaten mevcut olan bir ülkede bunu teşvik etmek, evlilik yaşını 15-16’ya çekmektir. Ama bir şeyi unutmuşlar; altına imza attıkları “Uluslar arası Çocuk Hakları Sözleşmesi”ni..Bu sözleşmeye göre “18 yaş altı” çocuk sayılır ve sözleşme onları bağlar, engeller. Devam edeceğim.
Darbe tartışmaları bitmiyor ama insanlar bir yandan “Darbe yapılacaktı” iddialarıyla yıllarca cezaevinde mahkum gibi tutulan yüzlerce kişi varken öte yanda darbenin alasını yapan Kenan Evren , Tahsin Şahinkaya’nın evlerinde olduğunu, Evren’in yurt dışına gitmek için izin istediğini, muhtıra vermiş Yaşar Büyükanıt’ın adının bile anılmadığını, kısacası büyük çelişkileri yazıp duruyorlar..CEZAEVİNDEKİ ATOM MÜHENDİSİİnsanın aklına “gazetecinin, milletvekilinin” çıkamadığı, bir türlü çıkarılmadığı cezaevleri, israrlara ve hak olmasına rağmen “bilirkişi”ler bile dinlenmeden uzatılıp durulan tutukluluk süreleri gelince doğrusu bu çelişkiler de fazlasıyla rahatsız edici oluyor. Son olarak bana doktorasını Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla ABD’nin en ünlü üniversitesi MIT’de üstün başarıyla yapmış bir elektronik ve atom mühendisi Dr. Faruk Yalman’dan (bulunduğu Silivri Cezaevi’nden) gelen mektup hayretten küçük dilimi yutmama neden oldu..ŞİŞE BEŞİKTAŞ’A VURMUŞAslına bakarsanız tamamının okunması gereken, inanılmaz bir mektup bu (daha önce duymuş olanlar vardır belki, ben ilk kez detaylarıyla okudum.) .. Film gibi ya da kötü bir şaka gibi.. “Ağustos 2011’de Türk Savunma Sanayii’nin tepesinde, ele güne parmak ısırtan, milli kere milli, Havelsan adlı kuruluşumuzun şunca yıllık önderi iken, ne olduğunu katiyen anlamadan tutuklandım” diye başlayan mektupta “çıkan iddianamede ‘kendisiyle doğrudan veya dolaylı şekilde ilişkilendirilebilecek, mantığa gelir tek bir suç kanıtı olmadığı”.. Buna rağmen “Faruk Yarman Hükümeti cebren düşürmeye teşebbüs etmiştir” imasının bulunduğu bir sahte pusulanın, bir gazoz şişesi içine tıkılarak bir yerden denize bırakılmış olduğu, şişenin (tesadüf bu ya) Beşiktaş İskelesi yakınında bulunduğu ve pusulada yazan bu suçlamaya göre Yalman’ın “hükümet düşürmeye teşebbüs ettiğine hükmedilmiş” olduğu anlatılıyor.Hani “şişeye aşkını yazıp denize atan romantik kızlar”la ilgili filmler gibi.. Bir film senaryosu olarak bile inandırıcılığı olmadığı için “sabun köpüğü konu” deniyor bunlara.. Ama bizde “yaz şişeye, at denize, balık okumazsa Beşiktaş İskelesi’ne, oradan da Beşiktaş Adliyesi’ne gider” durumu olabiliyormuş... İnsan tutuklamak için yeterli olabiliyormuş..350 YIL ÖNCE..Faruk Yarman “Şahsıyla doğrudan ilintisi hiçbir biçimde gösterilmemiş olan ve gösterilmesi esasen mümkün bulunmayan delil demeti uzantısında, bunun ‘karartılması yüksek olasılığı’ gibi anlaşılması imkansız bir tezle tutukluluk halinin devam ettirildiğini, o pusula dışında hiçbir suç kanıtı ortaya konamadığını” bildirirken sanık olarak bilgi sahibi olmadığı ve tartışamadığı suçlamaların bundan 350 yıl önce bile hukuksuz sayıldığını vurguluyor..Ve diyor ki; “Şimdi kim istese gider, 100 tane bilgisayar alır, hepsine ayrı ayrı ‘fyarman’ kullanıcı adını verir, bunlardan kimin hakkında ne istiyorsa çıkartır, gazoz şişesinin içine koyar, getirip Beşiktaş Adliyesi’nin önüne bırakabilir. Bilgisayar kullanan çocuk bile bilir bunu” ..MASUMİYET KARİNESİ NEREDE?Şimdi ellerimizi vicdanımıza koyup söyleyelim; böyle bir suçlama, böyle bir iddia karşısında bile “gel arkadaş bu iddianın aksini ispatla, ancak o zaman kurtulursun” diyen bir yargı varsa ortada “masumiyet karinesi” denen şey, “iddia edenin ispatla mükellef olması” vs nerede kalmış oluyor?Bu ülkede kavramları bile “kendi işimize geldiği, yaradığı şekilde” mi yontacağız yani? Böyle örnekler duyuldukça yargı bağımsızlığı yönünde güven kaybı daha da hızlı artıyor!*****Bunca caninin arasında ‘hayvan sever’ ne yapsın?Artık saklayamayacağım, dünkü VATAN’ın üçüncü sayfasında sahipli oldukları halde silahla vurularak öldürülen köpekleri görünce ‘Allah sizi o köpeklerden beter etsin, canınızla uğraşın’ diye bedduaya başladım.. Bu ülkede “kadın ve çocuklara yapılan zulüm, katliam, tecavüz, her tür vahşet”, bizim “affedeceğinize cezaları arttırın da toplumu canilerden koruyun” diye çırpınmalarımız bile ülkeyi yöneten Meclis’i (ortada herhangi bir önemli konuda uzlaşan, birlikte çözüm arayan, bulan bir meclis filan yok ama, haydi böyle diyelim) hiç harekete geçirmiyor ki hayvanlara yapılan geçirsin..Onlar varsa yoksa “şiddetin alası, topluma kötü örneğin de ta kendisi” olan kavgalarıyla, birbirlerini suçlayıp yerin dibine batırma yarışlarıyla mutlu, yuvarlanıp gidiyorlar.. Bol bol konuşma, kafa ütüsü, biz şunu yaptık, siz bunu yapamadınız yarışı, bir sürü çelişki.. Bu millet de böyle yaşamaya mahkummuş, kaderi buymuş demek ki..İNSAN DEĞİL, YARATIK!Düşünün duyarlı, zavallı bakımsız sokak hayvanlarını korumaya çalışan bir vatandaş; Esin Peştemalcıoğlu köpekler için kulübeler yaptırmış, onlara yemek veriyor, bakıyor. Ama hasta ruhlu, zarar vermeden yaşayamayan alçaklar gelip 10 köpekten 6’sını kurşuna diziyor. “Nedir sıkıntın sefil herif” diye sorsanız cevabı bile yok.. Aynen benim “Maçka Parkı”ndaki sokak kedilerini soğuktan-sıcaktan korumak ve bakımlarına kolaylık sağlamak üzere yaptırdığım (göze bile çarpmayan) evleri arkadaki 3 apartman sakinlerinin kapıcılarına yıktırması ve Şişli Belediyesi ile işbirliği içinde çoğunu öldürtmeleri gibi..Esin Hanım da hepsi tasmalı hayvanlarını kanlar içinde görünce benim ertesi gün yaşadığım şoku yaşamış, nasıl üzüldüğünü en iyi ben anlarım. Böyle cani ruhlu, hayvan nefreti taşıyan, kendini nedense “doğayı paylaştığı” o hayvanlardan daha ayrıcalıklı gören, insanlıktan nasibini almamış çok yaratık var maalesef. Kendisine karşılık veremeyen (cezası da verilmediğine göre keşke böyle durumlarda o hayvanlar da intikamlarını alabilseler) hayvancıkları yaralayarak, öldürerek, arabasıyla çarparak, aç-susuz ormanlara atarak tatmin olan zavallı mahluklar bunlar..BALIKESİR BELEDİYESİ SUÇLU..Onu bunu bilmem, hangi ilin içinde oluyorsa o ilin ya da ilçenin belediyesi suçludur. Kanunen görevleri sokak hayvanlarını korumak, kısırlaştırarak sayılarını azaltmak olmasına rağmen “oy getirecek bir kapı” olmadığı için hayvanlara karşı hem acımasızlar, hem de her tür ihmal yapılıyor. Haydi bulsunlar bu vahşeti kimin yaptığını ve cezalandırılmasını sağlasınlar da görelim.Medeni ülkelerde bu konuya özel “hayvan polisleri” bile var, izliyor, buluyor, yargı da veriyor cezasını.. O nedenle böyle “insanı insanlığından utandıran” olaylar görülmüyor. Hayvanlara kötülük yapan, bahçesine girmesin, gözü görmesin, önüne çıkmasın diye onları yok edenlere lanet okuyoruz bilsinler. Bu silahlı katliamın benzeri Silivri Büyükkılıçlı Köyü’nde açıkça iki kardeş tarafından yapılıyormuş, onu da yazacağım. Yazıklar olsun göz yuman veya suçu paylaşan belediyelere..Bakalım zamanı geldiğinde bu günahlarını nasıl affettirecekler.
Bu “darbelerle hesaplaşma” konusu adeta partilerin birbiriyle hesaplaşmasına döndü.. Hani artık “her şeye susma ve kabullenme” dönemi gibi bir sürecin içine girdik ama bazı suçlamalar da susulmayacak kadar haksız.. Mesela 28 Şubat’tan söz edilirken sanki “gerekli tepkiyi vermeyen” sadece CHP’ymiş gibi farklı ağızlardan devamlı bir yüklenme var.Ve bu yüklenme dışarıdan bakıldığında bizim yargıya yapıldığı gibi bir baskı AİHM’ye yapılabilirmiş gibi, AİHM Başkanı Bratza’ya Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümünde bakanlar tarafından takınılan tutum kadar anlamsız görünüyor. Adam misafir olmasa o bile “sadece içtihatlara, Sözleşme’ye uygun olup olmamasına göre karar vermelerine rağmen” bir sorguya tabi tutulabilirdi.27 MAYIS FARKLI..28 Şubat’la ilgili konuşmalar ve sorular da sanki Hükümet üyeleri, Başbakan, Yardımcısı, koalisyon partilerinin milletvekilleri herhangi bir tepki vermişler de geriye bir tek CHP kalmış gibi.. Son olarak Başbakan Erdoğan yaptığı konuşmada “Her konuda söz söyleyenler nasıl oldu da 28 Şubat ve 27 Nisan’da çıt çıkarmadılar. CHP 27 Mayıs, 28 Şubat ve ‘27 Nisan bildirisi’ne karşı dik durabilseydi bugün millet nezdinde durumu farklı olurdu” dedi.Şimdi burada, o dönem milletvekili olmamasına rağmen babamın da Yassıada’ya gönderildiği “27 Mayıs” ihtilali diğer iki müdahaleden tamamen farklıdır, bir kere onu ayıralım, elmalarla armutları toplamayalım.. Evet CHP’nin 27 Mayıs’ta ciddi tepki göstermesi en azından belki idamları önleyebilirdi ama o günün şartlarında, ordunun o günkü kararlılığında bu ne kadar mümkündü onu da tam olarak bilemeyiz. Ki “tepki gösterebilecekken göstermemiş olsa bile” o günkü yanlıştan dolayı 52 yıl sonraki bir partiyi suçlamak yine de haksızlıktır.KARAR VERİN MUHTIRA MI?28 Şubat’ta ordu baskısıyla ama “MGK kararı” olarak yapılan değişikliğe başta Hükümet ve o partilere ait herkes (belediye başkanları dahil) olmak üzere gereken tepki verilmemiş, demek ki ortada “tencere dibin kara, seninki benden kara” bir durum var. Kimse kimseyi suçlayacak halde değil..27 Nisan’a gelince.. İşte burada da durum çok karışık.. Daha önceki gün AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik (yine aynı hesapları sorarken) birkaç kez “e-muhtıra” dedi, dün Başbakan “bildiri” olarak düzeltti. Önce aralarında uzlaşmaya varmaları gerekiyor; muhtıra mı, bildiri mi ?Darbeyle ilgili tüm konuşmalarda geçtiğine, referandum ve seçim öncesi propagandalarda “muhtıra” olarak kullanıldığına, yabancı medyada sadece “muhtıra” olarak geçtiğine göre (ve tabii gerçekte) bir muhtıradır. Ama dikkat ettiğimizde Başbakan Erdoğan’ın “27 Mayıs, 28 Şubat, 27 Nisan’da neden sesiniz çıkmadı” derken, sıra sorgulanmalarına geldiğinde “28 Şubat, 27Mayıs ve 12 Eylül” den söz ettiğini, 27 Nisan’ı aradan çıkardığını görüyoruz. Ben konuşmasını okurken 27 Nisan’ı duymadım.O zaman da “suçlarken” söz edip, “sorgulanacak” derken unutmakta bir yanlışlık var diye düşünüyor insan.. Madem ki darbelerle yatıp kalkmaya devam edeceğiz bari kavram kargaşasından kurtulsak diyorum.. Bu konular açıklansa!*****Bakanlık bu anne ve çocuklarını kurtarmalıdır!Türkiye’de olaylar, siyasi kavgalar, partilerin devamlı tribünlere karşı “haklı çıkma, üste çıkma” yarışı hiç bitmediği ve siyaset “geçmişe kilitlenip kaldığı” için bugünün önemli sorunları da sahipsiz kalıyor. Ama ben yazmaktan, onlara hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğim. Bu ülkenin kadınları ve çocukları büyük sorunlarla karşı karşıya.. Ve biraz ilgi bile çoğunu felaketin eşiğinden kurtarmaya yeter..Dehşet verici saldırılar sadece kadınların “boşanmak istedikleri veya boşanmış oldukları eşler” tarafından yol ortasında, çoğu kez çocuklarının gözleri önünde “en ilkel kabilelerde rastlanmayacak şekilde” bıçakla doğranmalarından ibaret de değil.. Küçücük çocukların tüm yaşamı aile içi (ensest) ve dışı cinsel saldırılarla mahvediliyor, çoğu cehennem azabının içine itiliyor ve işin daha da korkunç tarafı “anneler bu olayları bilse de daha güçlü olan erkeklerin tehditleri karşısında çaresiz” kalıyorlar.. Hangi sivil toplum kuruluşu yöneticisiyle, hangi kadın avukatla konuşsanız size bu olayları anlatacaktır, kaldı ki barolar da “istatistiklerle” biliyorlar.TEHDİTLERDEN YILMAYAN KADIN!Bu okuyacağınız olay ise bana iletilenlerden sadece biri..İki erkek çocuğu babaları tarafından tecavüze uğramış olan (ki bu baba da kendi babasının tacizine uğramış) ve onları kurtarmak için büyük gayret gösteren bir anne, üstelik öğretmenlik yapmaya devam eden suçlu eşi tarafından Bakırköy Akıl Hastanesi’ne kapatılmak isteniyor. Tacizde bulunan eşinin her şeyi göze almış olduğunu, araya tanıdıklar soktuğunu, Hakim’in de sonunda buna razı olduğunu, daha önce kurul tarafından “hastaneye yatmasına gerek görülmemiştir” raporu verilmesine rağmen baskıyla bu kararın da değiştirildiğini, eğer onu hastaneye yatırmayı başarırlarsa çocuklarının yine aynı cehennem hayatına döneceğini ve artık psikolojilerinin düzelemeyeceğini, onları kurtaramayacağını anlatıyor. “Sulh mahkemesinden karar çıkarsa kimse önleyemezmiş, beni ve evlatlarımı kurtarın” diye çırpınıyor..AİLE MAHREMİYETİYLE ALAKASI YOK!Kadın Bakanlığı en iyi avukatları seferber ederek “bu kadını ve çocuklarını” yaşadıkları dehşetin içinden, bu çaresiz tablodan kurtarmalı ve artık “ensest olayları yokmuş gibi” davranmaktan vazgeçilmelidir. Bu konunun “aile mahremiyetine müdahale” gibi saçma bir nedenle alakası olamaz. Kadın kuruluşları böyle ailelerin sorunlarını çözmek, çocuk tecavüzü ve aile içi tecavüzlere ağır cezalar getirilmesini sağlamak konusunda elinden geleni yapmalıdır. Bu anne ve çocuklarını daha önce yazmıştım, buradan bir kez daha israrla çağrı yapıyorum, bilgiler için beni arayabilirler.Ve artık Meclis önünde “kadın cinayetlerine ve tecavüzlere ağır cezalar verilmesi, katil ve tecavüzcülerin affedilmemesi” için toplanma zamanı gelmiştir. STK’lar harekete geçmek ve artık bir sonuca ulaşmak zorundadır, bunu yapmak için daha kaç cinayet ve çocuk tecavüzü duymak gerekiyor ki?