Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesi Emniyet Müdürlüğü’ne PKK tarafından yapılan canlı bomba saldırısında 1 polis şehit oldu, aralarında polis çocuklarının bulunduğu 16 kişi yaralandı. Haberi böyle aldık ama detaylarını okuduğumuzda PKK aracına “dur” emri verildikten sonra bu emri dinlemeyerek jandarma aracına çarpıp kaçtıklarını, orada da bir uzman çavuşun yaralandığını görüyoruz.Eylemi yapan üç “canlı bomba” terörist de ölmüş ama paniğe kapılmadan planlarını uygulayabilselerdi çok daha fazla sayıda polisimizi şehit verebilirdik şüphesiz.. Olayın arkasından İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin daha önce kendi partisinde bile (Başbakan Erdoğan dahil) tepkiyle karşılanan açıklamalarını aratmayacak bir açıklama yapmış ve “Aracı muhtemelen içinde belki ‘evinin ekmeğini kazanmaya çalışan ama trafikten kaçan birileri’ olduğu zannedilerek arkadan ateş edip durdurmak yerine takip etme tercihinde bulunulmuş. Sonuçta da bunu yaşadık” demiş.ULUDERE’Yİ KASTEDİYOR AMA..İçişleri Bakanı Şahin bu sözlerle Uludere’de “terörist sanılarak hava operasyonunda bombalanan ve hayatını kaybeden 34 kaçakçı”yı kastediyor. Oysa orada “terörist olup olmadığı insansız uçak görüntüleriyle anlaşılmayan” bu kalabalık grup kolayca takibe alınabilir ve bombalama yerine yakalanıp sorgulanabilirdi. Belirgin bir hata var ortada.. Buradaki hata ise jandarma tarafından “durdurulmalarına rağmen kaçan” aracı anında takip ederek kıskaca alıp durdurmamaktır..O anda ateş edilmese de kaçan bir araç ne olursa olsun durdurulur, hele de terörün yoğun olduğu bir zaman ve alan içinde bu mutlaka yapılır. Demek ki zaman kaybedilmiş ve çekingen davranılmış. İçişleri Bakanı’nın Uludere’yi hatırlatması son derece gereksiz görünüyor bu durumda..‘HANGİ HAYVAN’LA BAĞLANTILI..Aslında BDP’li Hasip Kaplan’ın daha 2 gün önce Uludere olayı için “Hangi hayvan verdi bu emri” demesinden sonra (Genelkurmay Bekir Coşkun’un yazısına alındığı kadar alınmadı bu söze) PKK’nın da bu saldırı için “Uludere’de yapılana nispet” havası verdiği düşünülebilir. Ama.. Ben bu saldırı ve bundan sonraki PKK eylemlerinin tamamen “yeni anayasada talepleri olan ‘özerklik, Öcalan’ın da yararlanacağı genel af, Türklük tanımının çıkarılması” gibi taleplerinin yerine getirilmesini sağlamak” üzere yapıldığına ve yapılacağına inanıyorum.SİLAHLI ÖRGÜTLE PAZARLIKİnanıyorum çünkü böyle olacağını daha “Kürt Açılımı” diye başlatılıp “Demokratik Açılım”a çevrilen süreçte de söyledim. Terör örgütü “silah bırakmadan” yapılacak görüşmelerin, verilecek sözlerin “o silahları baskıyı arttırmak üzere kullanma”yı getireceği açıkça belliydi. Yani o süreçte Hükümet’e “yanlış yapıyorsunuz” diyenlerin hepsi “silahlı terör örgütü ile pazarlığa girilmesi”ne itiraz etmekte, bunun çözüm yerine “daha çok terör” getirebileceğini, “anaların daha çok ağlayacağını” söylemekteydiler.. Nitekim Türkiye’nin bugün arttırılacak eylemler karşısında bir an önce “o taleplerin karşılanması” yolunu seçmek zorunda kalacağı terör örgütünün ve maalesef onlara “yoldaş” diyenlerin en önemli kozudur.SEÇİM ÖNCESİ BUNDAN DURDULAR!Hükümet bu eylemlerde daha çok asker ve polisimizin kaybını önlemek istiyorsa; örgütle yaptıkları görüşmelerde kendilerine “terörü bitirmek için hangi şartların sağlanması”nın söylendiğini, bu şartların hangilerini karşılayabileceklerini, karşılayamayacaklarının nelere mal olacağını anlatmak durumundadır. Daha çok hayatı tehlikeye atmamak için bu tartışma ve yapılması gerekenler daha fazla zaman kaybetmeden açık açık tartışılmak zorundadır. Terör “seçim ve referandum öncesinde” PKK tarafından “bugünlere hazırlık olarak” durdurulmuştu, unutmayalım!*****Fazıl Say da cezalandırılacak galiba!Siyasi görüşlerini açıklayan dünya çapında bir sanatçı her türlü yöntemle hatta fiziki özellikleriyle alay edilerek hayatından bezdirildi.. “Ülkemi terk edip başka bir ülkeye yerleşiyorum” dedi, yine kurtulamadı. Olabilir, büyük kitleleri kızdıracak, öfke duymalarına neden olacak sözler de sarf etmiş olabilir, birileri o sözleri hakaret de kabul edebilir ama sonuçta “herkes düşüncelerini açıklamakta özgür” değil midir demokratik rejimde?Ayrıca bu ülkede siyasetin zirvesinden her tür hakaret (her şeyden önce liderler arasında) duyulmuyor mu? “Twitter’da böyle yazdı, halkın bir kesiminin benimsediği dini aşağıladı” diye iddianame hazırlanır mı? Anlamak mümkün değil ve ben de kesinlikle anlayamıyorum.AB KÜÇÜK DİLİNİ YUTARVe biliyorum; ‘demokratik rejimde herkes düşüncelerini açıklamakta özgür değil mi’ sorum artık çok safça kalmaktadır, aranızda gülenler “boş versene, düşüncesini açıkladığı için kaç kişi yıllardır cezaevinde” diyenler olduğunu da biliyorum.. Peki ne yapayım söyler misiniz; artık her “farklı düşünen, iktidarı kızdıracak düşüncelere sahip olan veya bunları ifade eden”in bir şekilde iddianame hazırlanıp cezalandırılacağını, ancak baskı rejimlerinde görülen bu tabloyu kabul mü edeyim?Ben hala “demokrasi”nin tümüyle yok olmadığını ummaya ve tepki göstermeye devam edeceğim, elimden gelen bu! Fazıl Say hakkında iddianame hazırlanması “girmeye çalıştığımız AB’de asla görülmeyecek” hatta onlara küçük dillerini yutturacak bir olaydır!
Son zamanlarda yeni moda olaylar sık görülüyor; yargıya siyasi müdahaleler.. Yargıda olan ve bitmemiş davalar sanki bitmiş gibi konuşulması.. Siyasetçiler ve TV’lerde bazı gazeteciler tarafından “tutuklu insanlar sanki hüküm giymiş gibi ve üstelik ‘terörist’ suçlamasıyla” söz edilmesi.. Bir yanda “darbeler soruşturuluyor” diye gerçekliği yıllardır kanıtlanamayan iddialarla insanlara cezaevi köşelerinde ömür tükettirilirken diğer tarafta “darbe yapmış, muhtıra vermiş” kişilerin tutuklu yargılanmaması için ayak sürümeler.. Bazı gazetecilerin Emniyet’e müdahalesi, gazeteci ve yazarlara siyasetçiler tarafından ağır hakaretler, göz dağı vermeler ve daha birçok akıl almaz konu gündemde ama adeta yokmuş gibi davranılıyor.AB DENEN KOMEDYEN EKİBİ!Eskiden “vay efendim bu nasıl olabilir” diye yeri göğü inletenler dut yemiş bülbül adeta.. Ki Avrupa Birliği denen komedyenler birliği de buna dahil.. Canları istediğinde Türk yüksek mahkemelerine hukuk ve adalet dersi veren hatta Anayasa Mahkemesi’ne siyasetçileri ve medyalarıyla hakaret eden AB şimdi gerçekleşen hukuksuzlukları sadece raporlarında “fısıltıyla” söylüyor. Bu nedenle yargıya güven birçok kişinin gözünde sıfırlanırken AB’nin eski saygınlığı da tarihe karışıyor.Bütün bu olup bitenin arasında önemli gelişmelerden biri de Başbakan ’ın ve bakanların konuşmalarının, açıklamalarının AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik tarafından sık sık düzeltilir veya yalanlanır hale gelmesi.. Daha önce Başbakan Erdoğan’ın konuşmalarını da “dil sürçmesidir”, “öyle demek istemedi” benzeri mazeretlerle düzelten Çelik son olarak İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ’in Uludere ’deki hava operasyonunda hayatını kaybeden 34 vatandaş konusundaki açıklamasını düzeltti. YANLIŞ KONUŞAN BAKANÇelik’in “Orada hayatını kaybeden insanlarla ilgili elde herhangi bir delil yokken onları PKK’nın figüranı olarak nitelemesini doğru bulmuyorum. Ayrıca insani de bulmuyorum” sözleri açıkça İçişleri Bakan’ının sözlerini yalanlama anlamına geldiğine göre, “elde delil olmadan açıklama yaptığı ve ölen insanları ‘terörist olarak’ suçladığı” bildirildiğine göre bundan sonra İçişleri Bakanı’nın açıklamalarına nasıl inanılabilir?Diğer üst düzey siyasi açıklamalar da böyle düzeltildiğine göre aslında insanlar neye inanacaklarını nasıl bilecekler? Bu durumda İçişleri Bakanı ’nın normal şartlarda hemen istifa etmesi gerekirdi ama artık istifa mekanizması en gerekli zamanlarda bile ortadan kalkmış gibi görünüyor.DERSİM’İ TARTIŞIYORSAK..Öte yanda hala tarihteki Dersim olaylarını tartışıyor ve “bombalar masum insanları da öldürdü” diyerek bugünün partilerini-liderlerini bile suçluyorsak, aynı durumun 21’inci yüzyıl teknolojisi, bütün o radarlar ve insansız uçakların mevcudiyetinde olmasına tam bir açıklama getirmeden kapatmak mümkün müdür? Bunu “oldu işte, hata var, şu şu yapmış, olay kapandı, konuşacak bir şey yok” diye geçiştirmek mümkün müdür?“Mümkün” denirse bir gün tarih bu olayı da enine boyuna ortaya koymaz mı? Uludere olayı basit bir olay değil ve detaylarıyla açıklığa kavuşmalıdır! Adalet bu işte! Küçükçekmece’de teröristlerin Molotof kokteylli saldırısında İETT otobüsünde hayatını kaybeden gencecik, umut dolu lise öğrencisi Serap Eser ’in katillerine 2’şer kez “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası verilmiş. Tüm hukuk devletlerinde bu karar “ölene kadar kesin hapis” demektir, bizde buna bile bir af getirilmezse adalete olan güven kaybını biraz olsun giderecek bir karar olduğu söylenebilir.Serap Eser ağır yaralandığında anneciği kendi vücudunun derilerini alıp ona vermeleri için ameliyat olmuş ama yine de kızını kurtaramamıştı. Onların yattığı hastaneye giderek TV haberi için Serap’ın ağabeyi ile görüştüğümü hatırlıyorum. Serap’ı kaybetmekle onlar da ölümden beter üzüntüler yaşadılar. Bunu telafi edecek tek sonuç böyle bir karardır ancak..DİĞERLERİNE DE AĞIR CEZA VERİNPeki bu davada “ağırlaştırılmış müebbet hapis” cezası verilebildiğine göre diğer “kadın cinayetlerinde, kadın ve çocuk tecavüzlerinde, aile içi çocuk tecavüzlerinde” en ağır cezalar neden verilemiyor? Her gün gazetelerde “boşandığı veya boşanacağı” adamlar tarafından vahşi cinayetlere kurban giden, çocukları ortada kalan kadınların, küçücük yaşta tecavüz vahşetiyle karşılaşan çocukların kaybı neden hakkıyla cezalandırılmıyor?Hükümet her konuya kafa yorar bol bol konuşurken, Kadın Bakanlığı sanki en öncelikli mesele buymuş gibi “evlat edinmeyi kolaylaştırdık” açıklaması yaparken böylesine önemli bir konu, suçları azaltacak “en ağır cezalar” neden ağza alınmıyor anlamak mümkün değil!NOT; Kadın ve Aile Bakanlığı’nın “ensest problemi” yaşayan çocuklara, ailelere yardım eli uzatmaması da anlaşılmayanların başındadır.
Ne garip çelişkidir, bir yandan “türban Cumhuriyet’e, laikliğe karşı simge değildir” diyenler arasında 19 Mayıs gösterilerinde bazı “türbanlı genç kızlar”ın da yer almasını bile tartışma konusu yapanlar, hatta o kızlara hakaret edenler çıkıyor. Örneğin Yeni Şafak yazarı Salih Tuna yazısında “Türban karşıtları salak salak ‘laiklik, Cumhuriyet karşıtı simge’ demeye devam etmişlerdi” benzeri cümlelerden sonra törene katılan türbanlı kızlar için de “gösteri toplumunun şebeği türbanlılar” şeklinde bir hakareti uygun görmüş. Bırakın her şeyi bir yana, hani türban “özgürlük adına, kadınların istedikleri gibi giyinmesi adına” savunulmaktaydı, türban özgürlüğüne sahip kadınların “19 Mayıs gösterisine türbanlarıyla katılma özgürlükleri” neden bu kadar öfke doğuruyor acaba?Bu “özgürlük” dediğiniz şey sadece bir konuda, o konuyu diline dolayanlar tarafından savunulacak da bir başka konuda buharlaşacak mı? İşte “demokrasi”yi gerçekten özümsememişseniz gelinecek nokta budur.MESELE TÜRBAN DEĞİL, DİNİ KIYAFETLERİN HEPSİ!Ve işte “laik bir devlet”te “bir dinin, bir mezhebinin simge”sinin devlet alanlarında kullanılarak (ki laiklikte yalnızca türban değil, tüm dinlere ait kıyafet ve ibadetler söz konusudur) devletin “bir dine ve mezhebe taraf” görüntüsü verecek olmasına, kısa sürede “siyasi simge haline getirilmesine” itiraz edenler, aslında aynı zamanda “kadınlar” üzerinden din-ibadet konulu siyasi baskıların başlatılmasına da itiraz etmekteydiler.Ki laik devlette “devlet alanları” için söz konusu olanın yalnızca türban değil, “tüm dinlere ait kıyafet ve ibadetler” olduğunu da artık bilmeyen kalmamıştır sanıyorum, sadece “bilmiyor gibi yaparak halkta rejime karşı tepki yaratmak ve bunu da “bir parti yapıyormuşçasına” devamlı o partiye fatura etmek isteyenler dışında! Devam edelim, itiraz edenler vardı çünkü dünyadaki tüm teokratik baskı rejimlerinde “Şeriat yönetimine geçiş”in kadınların giyimi, önce türban, oradan çarşaf, o da yetmeyip hepsi tek tip kara çarşaf olarak ilerlediği bilinmeyen bir yöntem değildi.Tabii sonunda meselenin kadınlar için sadece kıyafetle kalmayıp, yanında erkek olmadan bir yerde oturamamak, alışveriş ya da seyahat edememek, hatta evden çıkamamak, “tesettürlü olmayan” kadınların önce mahalle baskılarıyla sonra alenen “din dışı” ilan edilmesi, Afganistan’da veya Pakistan ’da olduğu gibi “kadınların doktor olamaması, erkek doktora gitmeleri de yasak olduğu için ciddi hastalıklarda çaresiz kalmaları” noktasına varması da var “endişe, tepki” tartışmasının içinde.. Bu örnekler 21’inci yüzyılda da hala izleniyor ve en azından “kadın vatandaşların” böyle bir endişe taşımasına da kimse bir şey diyemez.ÇEŞİTLİLİK Mİ?Mesela şimdi “cüppe ve sarık da çeşitliliktir” diyen herkesten daha demokrat (!) arkadaşların hemen “cüppe ve sarıklı kişilerin çoğunlukta olduğu ve kadınlarla ilgili kuralları, yaşam tarzını da onların belirlediği semtleri” bir gezmeleri lazım. Bu semtler her ilde mevcuttur, bir gezsinler bakalım oralarda nasıl bir çeşitlilik hüküm sürüyor, bir kadının tesettürsüz dolaşması, yalnız başına sinemaya filan gitmesi, yolda durup bir erkekle konuşması ya da “el sıkması” mümkün mü?Devamlı bir beyin yıkama var ve artık her söylenen sineye çekiliyor ama birilerinin (dünyadaki örnekleri de tümüyle yok farzederek) dini “kendisinden başka kimse bilmiyor” gibi topluma baskı yapması da bıktırdı artık. “ABD’nin Ortadoğu’da, Müslüman ülkeler arasında Türkiye’ye biçtiği rolü oynatma ve bu yönde Türkiye’nin yüzünü de değiştirme” hevesinin ülkemizdeki gelişmelerdeki rolünü, bu konuyu halletmek için bize gaz verip durmalarını filan neden göz ardı etmek zorundayız mesela? Ya “big brother”ın hesapları bizi de din ve mezhep çatışmalarına sürüklerse?Türk siyasetinde bugüne kadar (laiklik gereği olarak da) hiç yapılmayan “liderlerin mezhebinin suçmuş gibi söylenerek halkta tepki yaratmaya çalışılması, dış politikadaki normal siyasi görüşlerinin bile mezheple ilişkilendirilmesi” bunlardan bağımsız mıdır?KUR’AN VE ATATÜRKDaha önce aynı konu “Mustafa” filminde de söz konusu olmuş ve açıklamıştık, Salih Tuna da Atatürk’ün 1 Kasım 1937’de Meclis’in açılış konuşmasında geçen “Siyaset programımızın prensipleri gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla bir tutulmamalıdır” sözünü “Ateistler Atatürk’ün bu konuşmasına vurgu yapıyorlardı” diyerek vermiş. Ateistlerin ne yaptığını bilemem ama dine önem veren insanlar Atatürk’ün bu konuşmasını Meclis tutanaklarından okuyacak olurlarsa o konuşma sırasında Atatürk’ün isteğiyle Fatiha’lar okunduğunu, Atatürk’ün cümlelerinde “İnşallah”la başlayan umutları, dinleyicilerin “İnşallah” sedalarını da göreceklerdir.GÖKTEN İNMEDİ!“Gökten indirildiği sanılan kitapların dogmaları” tanımına gelince.. Burada Atatürk “Şeriat devleti” yönetimi ile “kurdukları Cumhuriyet yönetimi” kuralları arasındaki farkı, devlet yönetiminde Şeriat yasalarının hakim olmayacağını vurgulamaktadır ve gerçekten de Kur’an gökten indirilmemiş, Peygamber’e “vahiy” yoluyla tebliğ edilmiştir. Hristiyan ve Yahudi dinlerinden en büyük farklarından biri de budur, o dinlerin kitapları vahiy yoluyla yazılmamıştır.SIRA PADİŞAHLARA GELEBİLİRŞeriatın dini kuralları ise insanlar içindir, devletler için değil.. Özellikle laik rejimlerde devletler “nötr” dür. Mesele şu ki, insanların dini, inancı, mezhebi, türbanlı kadınların 19 Mayıs’a katılması siyasi malzemeye dönüşürse bunun sonu yoktur, Kılıçdaroğlu’ndan Atatürk’e ve sonunda keyifler kimi isterse, herkese kadar uzanır.Yakında Osmanlı padişahlarının “Hristiyan annelerden doğmasını ve içki içmelerini” tartışmaya gelirse sıra hiç şaşırmayalım!*****Pastanın mumları!Gazeteci Hilal Kaplan da TV’de 19 Mayıs’la ve Atatürk’le dalga geçerken “Mustafa Kemal’in doğum günü pastası”ndan söz ederek “Mustafa Kemal gelir de mumları üfler mi bilmem” demiş. Mustafa Kemal ülkenin her yanını işgal eden, paylaşan ve “Osmanlı’nın işi bitti” sanan emperyalist devlet güçlerinin “mumlarını canı pahasına söndürmeseydi” bugün Hilal Kaplan dahil hiç kimsenin böyle özgürlüğün sınırını bile aşacak konuşmalar yapmak için TV kanalı bulması ve dahi “kendi doğum günü mumlarını üflemesi” mümkün olmazdı, hayal bile edemezlerdi.Yoksa tümüyle hafıza kaybına mı uğradık?*****Genelkurmay’ın önündeki Atatürk anıtı!Önceki gün SÖZCÜ gazetesinin manşetinde “Atam kalksana, camdan baksana” başlığıyla yer alan manşet haberi çok sayıda tepkiye yol açmış olmalı ki tepkilerin bir kısmı bana da ulaştı. Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldiği gün karşılandığı yerde dikilen “İlk Adım Anıtı” nın bugün Genelkurmay’ın karşısında olduğunu ama bakımsızlık ve sahipsizlik yüzünden enkaza döndüğünü anlatıyordu haber..Gelen mesajlar dışında telefonum da durmadı dün, her arayan “bunu mutlaka siz de yazın, böyle bir vefasızlık nasıl olabilir” diyordu ama bunlardan birinin söyledikleri daha da üzücüydü.. “İçim acıdı, kalbim kanadı bu haberi okuyunca.. Açayım telefonu Genelkurmay’a ve diğer sorumlulara ‘bu anıtı tamir ettirmek kaça mal olacaksa ben üstlenmeyi teklif edeyim, utandım duyunca” diyordu.Bilmem ki anıtın bu halde olmasından aynı üzüntüyü duymayanları da bu sözler utandıracak mı?
Pakistanlı doktorlar Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan ve “2009 yılından beri” sanki mahkum olmuş, hüküm giymiş gibi hapis vaziyette tutulan dünya çapında ünlü cerrah Mehmet Haberal’ın serbest bırakılması için Başbakan Erdoğan’a çağrı yaptılar. Bunu yaparken, daha önce Batı ülkelerinden birçok doktorun yaptığı gibi onun “tıp bilimine olan katkılarını, hizmetlerini” anlattılar.Mehmet Haberal’ın sadece bugün yapılan organ nakillerinin başlatılmasındaki rolü, bütün altyapıyı hazırlamış olması bile bir başka toplum için yeterlidir ama bizde “her başarı cezalandırılmalıdır” düsturu geçerli olduğundan Haberal’ın 4 yıla yakın süredir hapiste tutulması, hala suçlamak için delil bile gösterilememesi Türk toplumunu “Pakistanlılar kadar sorumluluğa” yöneltemedi.Delil olarak da zahir Ecevit’in korumasının “tedavi sürecini uzatıp Ecevit’i görevini yapamaz hale getirdiğini” anlatıp durması kabul edilecek.. Sanki “Ecevit’in Beyaz Saray’da Clinton’la görüştüğü fotoğraftaki yaşlı ve beli bükülmüş hali”ne tüm toplum üzülmemişiz gibi, sanki son yıllarında onun “Türkiye’nin fırtınalı siyasetini çekemeyecek kadar yaşlandığını ve daha sağlıklı olan Rahşan Ecevit’in bunu kapatmak için yanında sürekli destek verdiğini” izlememişiz gibi onun görevini yapamaz hale gelmesinin suçu (kimbilir bu parlak suçlama fikri kimden çıktıysa artık) bir doktora yüklenecek.AMAN MİLLETVEKİLLERİNİ BIRAKMAYIN!Bunu söyleyenlerin kendileri de milletvekili.. AKP’de bu konu tartışıldı, muhalefet partilerinin isteğiyle çözüm arandı ve iktidar milletvekillerinin yüzde 65’inin “tutuklu milletvekilleri serbest kalmasın” dediği yazıldı.Türkiye tarihindeki en kanlı ikinci darbeyi, “12 Eylül’ü” yapan generaller serbest, resmen-kayıtlı (ve “muhtıra” olarak tekrarlanan) 27 Nisan muhtıra sını veren general serbest, “uluslararası en büyük bağış soygunu”nun asıl failleri olarak bildirilenler serbest, yaşlı “çocuk tecavüzcüsü” ve tüm diğer tecavüzcüler serbest ama halkın oylarıyla seçilen ve tanınmış gazeteci, bilim adamı, general olan milletvekilleri (hüküm giymemiş oldukları halde) kaç yıldır tutuklu.. Buna rağmen diğer milletvekilleri “aman serbest kalmasınlar” diye oy kullanıyorlar.NE ADALETİ, İĞRENÇ BİR TABLO BU!Bakın son olarak Samsun’da; babası yurt dışında çalışan 17 yaşındaki kıza iki dayısı tarafından tecavüz edildi. Kızcağız 8 aylık hamileyken düşük yaptığı yazıldı ama düşük yapması için her türlü yolun “onun sağlığı hiçe sayılarak” denenmiş olması çok mümkün.. Kız ağlayarak olayı anlatıyor, bebeğin babasının “dayılardan biri olduğu” kanıtlanıyor ama iki dayı da önce tutuksuz yargılanıyor, sonra serbest bırakılıyor ..Neymiş efendim; uzman “kızın ruh sağlığı yerinde değil” demiş, kızın annesi “tecavüzcüler dayı oldukları için” şikayetçi olmamış, kızın rızası olup olmadığı anlaşılamamış vs. vs.. Her tecavüz (cinayette bile) olayında suçluları cezadan kurtarmak için tüm yollar deneniyor belli de artık bu kadarı.. Dayıları tarafından tecavüzü sinir krizi geçirmeden anlatacak, “ruh sağlığı yerinde kalacak” bir genç kız, hem de çocuk sayılacak yaşta bir genç kız göstersin bu kararı verebilenler.. Böyle bir sefilliğe “rıza” gösterecek bir kız göstersinler.Ben maalesef artık bu ülkede mahkeme kararlarının çoğuna saygı duymuyorum, inanmıyorum. Ama bir yanda bu olaylar dururken “aranan suç henüz bulunamadığı için hala tutuklu olan seçilmiş milletvekilleri” nin tutuksuz yargılanmasına karşı çıkanların “bu kararlarının nedeni”ni halka kesinlikle açıklama borçları olduğuna inanıyorum!*****Bay Daniel’in “oyun”u!Efendim birdenbire ortaya fırlayarak anlattıklarıyla Ergenekon soruşturmasını başlatan ve asıl adının (ya da sonradan edindiği adı, bilmiyoruz) Daniel olduğunu da imzasıyla belli eden Haham Daniel Tuncay Güney’-in Mustafa Mutlu’ya yazdığı mektubu dün gördük.. Gerçi kendisi Mutlu’nun yazısında yanlışlar olduğunu öne sürerek düzeltmeye kalkmış ama onun mektubunu düzeltmek için neredeyse grup çalışması gerekir, her cümlede (bilinçli veya bilinçsiz) ayrı bir gaf var.Kendisiyle başlayan ve yıllardır yüzlerce insana işkence çektiren, özgürlüklerini alan, aile boyu mağduriyetler ve hatta ölümlere neden olan Ergenekon soruşturması için “Bu bir oyun” diyor. Bu oyunun “organize, örgütlü oyun” olduğunu anlatacak şekilde; “Ve oyunda herkes üstüne düşeni yapar” diye devam ediyor. (Haham Daniel olayın başlamasının arkasından hemen ABD’ye kaçıp ortadan toz olduğu için ona göre oyun tabii..)“Kemalizm iflas etmiştir” buyuruyor ki bu “Kemalizm” tanımı son zamanlarda sadece “gerçekten ideoloji sayan bir grup insanı” tarifte değil, ‘Atatürkçülüğü, ona duyulan saygı ve sevgiyi, ilkelerine devrimlerine bağlılığı ideolojik havaya sokmakta’ kullanılır oldu, kendisi de aynını kastediyor ve bu da haddini bilmezliğin daniskasıdır. Atatürkçülük onun gibi “ABD’den gazel okuyan bir hahamın” lafıyla mı bitecek?GLOBAL PATRON ABD VE BAŞKANLIK!Ve geliyor Türkiye’nin bugün de ABD tarafından yönetildiğini ve yeni anayasada neler olacağını anlatan sözlere.. “Ekonomi ve siyasi hayatı yönlendiren global patronlar başkanlık sistemi istiyor, rejim değişiyor. Kürtler haklarını alacak”..ABD’de korumaya alınan ve söyledikleriyle Türkiye tarihinde unutulmayacak olaylara sebep olan Daniel Tuncay Güney böylece ABD’nin niyetlerini, bu niyetlerin mutlaka gerçekleştirileceğini, gerçekleşecek niyetler arasında Kürtlerin özerklik talebinin de olduğunu” bir çırpıda anlatmış..Hiç değilse yeni anayasada nelerin olacağı böylece netleşti, “toplumsal sözleşme” denmesine rağmen topluma hiçbir bilgi verilmiyor, öte yanda (bizler dahil) birileri safça “başkanlık olur mu, olmaz mı” tartışması yapıyor.. Bari ondan “nasılsa olacağını, kararlaştırıldığını” öğrenmiş olduk. Baksanıza adam “güçlüyüm, gücümü kullandım, kullanıyorum” diyor ve gerçekten de sözüyle ülke altüst oluyor. ABD’nin istediğini yaptıracağını o söylemeyecek de kim söyleyecek?
Bugüne kadar Silivri’ye “kaldırılıp” da tutukluluk adı altında “mahkumiyet” yaşatılan insanlarla ilgili yazılarımda da muhakkak ki bir kadının duyguları vardı ama aynı zamanda “bir anne olarak” oradaki babaların, “Müyesser Yıldız” gibi anne tutukluların ve onların annelerinin çektiği asıl büyük üzüntüyü de içimde hissederek yazıyordum. Zaman içinde bu tutuklulukların bitmesine-bitirilmesine daha uzun süre fırsat verilmeyecekmiş gibi oluşan hava o duyguları daha da yoğun ve yakıcı hale getirmeye başladı. Dünya medyasının ayağa kalkmasının, uluslar arası basın kuruluşlarının tüm ülkelerden binlerce imzayla tepki göstermesinin ardından gazeteci Nedim Şener ile Ahmet Şık tahliye edildikten sonra Şener’in “küçük kızı”ndan ve onun da-kendisinin de yaşadığı duygulardan söz ederken gözyaşlarını tutamadığını Türkiye olarak izledik.. Hiçbir anne babanın o gözyaşlarındaki acıyı hissetmemesi, kendi gözlerinin de yaşarmaması mümkün değildir..EVRENSEL İNSAN HAKLARINedim Şener gibi “sabit bir suçu bulunamadığı hatta çoğu neden hapsedildiklerini bile bunca zamandır anlamadığı halde” yıllar boyu ailelerinden, evlatlarından ayrı bırakılan, çocuklarının büyümesini izleyemeyen insanlar en temel insan hakkı olan “özgürlük”lerinden hukuk dışı şekilde mahrum edilmekteler. Hani şimdilerde bizim Hükümet “ama Suriye’de Esad kendi vatandaşlarına şiddet uyguluyor, sokaklarda tanklar tüfekler var, insanlar ölüyor ve bu durum Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ne açıkça aykırıdır. Biz de buna seyirci kalamayız” diyor ya, Silivri Cezaevinde de aynı Beyanname’ye açıkça aykırı şartların hepsi mevcut aslında..ÖLENLER, EN YAKINLARINI KAYBEDENLER..Cezaevinde “davası yıllardır bitirilmediği, tutukluluğu sürdürüldüğü için” sağlığı bozulup ölenler oldu, anne ve babaları, eşleri son nefesini verirken yanında olmalarına izin verilmeyenler, ancak cenazesine izin verilenler oldu. Hastanelik olanlar ise olaydan bile sayılmıyor.. Deneyimli hukukçular (son olarak Prof. Ersan Şen’in aynı noktayı vurgulamasını izledim TV’de yıllardır “tutukluluğun ‘ceza-mahkumiyet’ yerine geçecek kadar uzun olmasına hukukun izin vermediğini” defalarca tekrarlamalarına rağmen tabloda değişen bir şey yok, aynı inat ve bitirilmeyen davalar sürüyor. Bu durumda insanların “elinizde suçlamak için hazır ve yeterli delil yoksa, bunları aramanız ve bulabilmeniz için 4-5 yıl bile yetmiyorsa bizi hangi hukuk kuralına göre yıllarca hapsediyor, ailelerimizden yaşamlarımızdan, işlerimizden ayırıyorsunuz” diye sormaları en doğal hak değil midir?YARGININ DA HAKKI YOKToplum da bu soruyu artık sormayacak mıdır? Ve asıl soru şu (ki Ersan Şen de sordu); Bu kadar uzun süre tutuklanmış insanlar için eğer “o yıllar için bir suç unsuru” bulunmazsa bu yapılanların hesabı verilemez. Sadece bu nedenle bile zorlama suçlar isnat etme mecburiyeti doğabilir ve bu da büyük bir haksızlık daha olacaktır. Evet, “hapsetmeyi gerektirecek bir ağır suç” ortada yoksa yargıya da insanların özgürlüğünü çalma hakkı verilmemiştir, medeni ve demokrat toplumlarda yargı mensupları da “her vatandaş gibi” hukuka aykırı hatalarının hesabını vermek zorundadır ama gel gör ki Türkiye’de (bu soruşturmalar başladıktan sonra) hakim ve savcılar hakkında soruşturma açılması imkanı bile ortadan kaldırıldı, sorumluluk devlete yüklendi. Yani onların hatalarının tazminatını da “vatandaş” ödeyecek.Başa dönecek olursak, yıllar boyu “ispatlanamayan iddialarla” hapsedilen insanların orada “hayvan bile dayanamaz” dedikleri kadar kötü şartlarda yaşatılmaları çok üzücüdür ama bir anne gözüyle; bu sıkıntılı ve uzun yılar içinde evlatlarından, ana babalarından ayrı kalmaları, ailelerine karşı “suçlu” havasına sokulmaları çok daha üzücüdür. Bence sonradan yapılacak hiçbir şey, verilecek hiçbir tazminat bu yılların telafisine yetmez. Acaba “durumun sorumlusu” olanlar kendi evlatlarına, analarına bakarken o insanları, Soner Yalçın’ları, Müyesser Yıldız’ları ve diğerlerini hiç hatırlamıyorlar, “günün birinde bize de sorulabilir” diye düşünmüyorlar mı? Kitaplı Pazar kahvaltısı! Dün öğlen saatlerinde VATAN Kitap Yazı İşleri Müdürü Buket Aşçı ile Genel Yayın Yönetmenimiz İsmail Yuvacan tarafından Tepebaşı’ndaki Rixos Pera Otel’de verilen Pazar kahvaltısındaydık. VATAN KİTAP’ın dijital dünyaya açılmasını kutlamak için yapılan ve köşe yazarları, edebiyatçılar, sanatçılar, sosyologlar, tarihçiler, çevirmenler ve ajansların katıldığı bu toplantı son zamanlarda katıldığım üçüncü kahvaltılı VATAN toplantısı ve giderek daha hareketli, daha keyifli bir hal aldığını fark ediyorum. Sanattan edebiyata, tarihten sosyal ya da siyasi konulara, çocukken ilk hangi kitaplarla (Tenten, Red Kit, Tom Miks gibileri de unutmadan) kitap okumaya başladığımıza ve medya”ya kadar her konuda eğlenceli sohbetlerle, Ali Poyrazoğlu’nun esprileriyle Aydın Boysan’a takılmayı unutmadığı konuşması, Tuna Kiremitçi’nin bu konuşmanın finalini yapmasıyla, İlber Ortaylı’nın sıra dışı esprileri, Nilüfer Narlı’nın hobisi olan “tango” anılarıyla zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.Doğrusunu isterseniz sıkıntılı ülke gündeminden nefes almak ve kendimize gelmek için bu tür toplantılar birebir.. Tabii VATAN Kitap’ın başında bulunan sevgili Buket Aşçı’nın topluma güzel kitaplar kazandırmak için bugüne kadar harcadığı enerji ve çaba da kutlanmaya değerdi ve bunu yaptığımız için de mutluyum. YENİ BİR OTELBu arada kahvaltı için seçilen ve kısa süre önce açılmış olan Rixos Pera Otel’i ilk kez gördüm ve çok etkilendim. Biz otelcilik işinde çok uzun yıllardır birçok Batı ülkesinden iyi durumdayız bunu biliyorum ama Rixos Pera da şık ve kusursuz dekorasyonu, odalarının güzelliği, rüya gibi “SPA”sı, Fransız restoranı, manzarası ile “en iyilerden biri” olmuş. Otelin Genel Müdürü Yusuf Çavdar bize bilgi verirken ünlü işletmeci Emre Ergani’yi gördüm, yakında otelin ‘roof’unda “Park Şamdan”ın açılacağını söyledi..Yolunuz Tepebaşı-Beyoğlu civarına düşerse bu oteli gezin, beğeneceksiniz.
Bu ülkenin Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç günü olan 19 Mayıs (Atatürk’ü anma Gençlik ve Spor Bayramı) törenleri diğer milli bayramlarla birlikte kaldırıldı, kaldırılırken de “resmi törenler stadyumda yapılmayacak ama aynı özen gösterilecek” dendi.. Ama gençlerin, vatandaşların kendi organizasyonlarıyla yaptığı kutlamalar olmasaydı herhalde 19 Mayıs pek sönük geçecek ve her yıl giderek daha az ilgi görmesi kaçınılmaz olacaktı.Ülkenin birçok ilinden gelen haberler halkın “en önemli milli bayramlarından biri ve vatanın kurtuluşunun Mustafa Kemal tarafından başlatıldığı tarih” olan günün, yine halkın gayretiyle büyük bir coşkuyla kutlandığını anlatıyor. Buna rağmen bazı olaylar gözden kaçmamış. Örneğin Nevşehir ’de “neden ve ne hakla yapıldığı” anlaşılmayacak şekilde insanların Atatürk anıtına çelenk koymaları engellenmiş ve bu nedenle gerginlik yaşanmış.BUNDAN ÖNEMLİ NE OLABİLİR?Örneğin geçen yıl İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun ve Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın da katıldığı Taksim’de yapılan törene bu yıl sadece İstanbul Gençlik Hizmetleri ve Spor Müdürü Numan Güzey katılmış. Vali’nin bu kadar önemli bir törenden daha önemli işleri mi vardı, yılda sadece bir kez ve en fazla bir saat sürecek bir görevden daha önemli ne olabilir diye düşünüyor insan.. İstanbul’da katılmadılarsa diğer illerin kaçında önde gelen bürokratlar törenlerde bulunmuştur bilmiyoruz.Ama neyse ki İstanbul’da Şişli’den başlayan yürüyüş dev bir şölene dönüşmüş, Atatürk’ün sevdiği şarkılar 500 kişilik kadınlar korosu tarafından söylenmiş, Kenan Doğulu konser vermiş ve binlerce kişi ellerinde bayraklarla, Atatürk posterleriyle yürüyüşe ve coşkuya katılmış. Aynı şekilde TGB’nin organize ettiği yürüyüş de (bazı gerginlikler yaşanmasına rağmen) coşkuyla tamamlanmış, Samsun’da ve diğer illerde de halk “Ata’sına ve milli bayramına” gereken ilgiyi, sevgiyi, göstermiş.TV’LERDE GÖREMEDİM..Umarız bundan sonra da tüm milli bayramlarımıza aynı ilgiyi göstermeyi sonsuza kadar sürdürür ve “bize bu güzel ülkeyi, özgürlüğü armağan eden atalarımıza” takdirimizi coşkuyla kutlayarak gösteririz. Öte yanda eskiden TV’lerde gün boyu aralıklarla 19 Mayıs’ın öneminden söz edilir, Kurtuluş Savaşı’yla ilgili sohbetler yapılır, belgeseller ve filmler gösterilirdi, bu yıl sabah saatlerinde konu kapanmış gibiydi.. Sıradan bir günden farksız şekilde diziler vs. devam ediyordu. TV’lerin (TRT’nin bile bir kanalı dışında hepsi aynı durumdaydı) tek işi dizi yayınlamak, izleyenlerin dizilerden baygınlık getirmesini sağlamak mıdır acaba?Milli bayramlara gereken ilgiyi her zaman göstermelerini, tarihimize saygı duymalarını bekliyoruz.*****Bahçeli ne sanıyordu ki?MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli yapılacak yeni anayasada “PKK’ya genel af” olabileceği AKP tarafından telaffuz edilince “Bu kadarı asla kabul edilemez, bir yanda vatan evlatları şehit düşerken diğer yanda evlatlarımızın kanını döken insanlık artıklarını ödüllendirme arayışları karşılaşabileceğimiz en vahim trajedilerden biri olmuştur” dedi. Merak ettim, acaba bugüne kadar “yeni anayasa”da bunların olacağını hiç duymamış mıydı?Yeni anayasanın görünürdeki “bir numaralı sebebi” BDP ile PKK’nın taleplerinin büyük bir kısmını karşılamaktır ve bunu Öcalan’dan başlayarak “Demokratik Açılım” sürecinde sık sık dinledik.Öcalan’ın “Yol haritaları” ne için yapılmıştı?İmralı’da Öcalan’la görüşmeler, Oslo’daki olaylı MİT-PKK maçları neden yapıldı? “Devlet gerekirse görüşür” sözleriyle yapılan görüşmelerin amacı neydi?BEDEL NEDİR?Tabii ki bunların “terörü bitirmek için yapıldığı” söylenecektir, doğrudur da.. Bugüne kadar bitmeyen PKK katliamlarını bitirmek için bunların yapılması gerektiği söylenebilir, İngiltere ile IRA örneği (her ne kadar orada durum tamamen farklı idiyse de) filan gösterilebilir ama önemli olan bu terörü bitirmek için neler verileceği.. Ne pahasına durma sözü verecekler?Demokratik açılım “Kürt Açılımı” olarak başlatıldığında “terörü sonlandırmadan talep görüşmesi yapılmasının, PKK saldırıları bir yandan sürerken terör gölgesinde pazarlığın yanlış olacağını, bu takdirde başta ‘özerklik ve Öcalan’a af’ olmak üzere tüm taleplerin karşılanması bitene kadar terörün de bitmeyeceğini, hatta baskıyı arttırmak gereği hissettiklerinde terörü de iyice arttırabileceklerini” defalarca yazdık. O sıralarda TV’den de söyledik. Biz söyledikçe ve muhalefet partileri aynı nedenle itiraz ettikçe “analar ağlasın istiyorlar, akan kan durmasın istiyorlar” gibi acımasız suçlamalar geldi Hükümet tarafından. Oysa işte bugünleri kastetmekteydik biz..REFERANDUM VE SEÇİMDE TERÖR YOKTUDemokratik Açılım başladığı günden beri (ki acaba o da ‘yeni anayasaya hazırlık’ olarak mı başlatıldı) BDP ile PKK’dan devamlı tehditler ve devam eden terör eşliğinde “özerklik, kendi kaderini kendileri tayin etme ve genel af, Öcalan’a af ve siyaset hakkı” duyuldu. Referandum öncesinden başlayıp seçim sonrasına kadar devam eden zaman diliminde PKK teröre ara verdi. Kendileriyle Hükümet’in görevlendirdiği MİT’çilerin görüşmeleri sürdüğünden ve belki de kendilerine bazı sözler verilmiş olduğundan “Hükümeti desteklemenin doğru olduğunu, böyle yaparlarsa ‘yeni anayasa yoluyla’ isteklerine kavuşmanın kolay olacağını” düşünmekteydiler . Ki referandumda BDP’nin “boykot” kararı bile sonuçta iktidar partisine destek sonucu vermiştir.Her neyse, bugünlere gelindi ama hala terör devam ediyor ve BDP hala aynı taleplerden bir adım geri atmıyor. Aynı sıralarda AKP tarafından “PKK’ya genel af” dillendirilmeye başlanıyor. Zaten artık Türkiye’de iktidar partisinden bir isim “bu konu olabilir” veya “tartışalım” diyorsa bilelim ki o konu çoktan tartışılıp bitmiştir ve olacaktır. Aynen “başkanlık sistemi”nin yakın gelecekte mutlaka olacağı gibi.. Bu nedenle Sayın Bahçeli’nin “asla kabul edilemez” demesi için vakit geç görünüyor.Yeni anayasada “genel af”tan bile önemli şeyler de (örneğin ilk 3 maddenin de değiştirilmesi) olabilir, bence enerjisini o günlere saklamalı!
Bu yıl Atatürk’ün “Benim doğum günüm” dediği ve o günden bu yana kutlanan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın topluca ve resmi törenlerle kutlanması kaldırıldı. Ama milletin, özellikle de Ata’nın bu bayramı armağan ettiği gençlerin daha da coşkulu kutlamalar yapmasına engel olmayacak bu değişiklik.. Hiç şüphe yok ki (büyük bir aksi tesadüfle havanın bozulmasına, yoğun şekilde yağmur yağmasına rağmen) Türkiye’nin birçok köşesinde o törenleri aratmayacak gösteriler yapılacaktır.Buna Milli Eğitim Bakanlığı’nın, valiliklerin, belediyelerin katkısı ne olacak henüz bilmiyoruz ama törenleri kaldırırken “törenler yerine daha coşkulu, gençler ve tüm vatandaşlar tarafından paylaşılacak etkinliklerin yapılacağı” gibi ifadeler kullanılmıştı. Bakalım ülkemizin özgür şekilde bugünlere gelmesinin nedeni olan, topraklarımızın düşman işgalinden kurtulmasının başlangıç günü ve sembolü olan bu milli bayramımız için neler hazırladılar.SİLAH ATMA “UYGUN”DUR (!).. KİMİN FİKRİ?Cumhuriyet dönemine özgü, milli duyguları okşayacak etkinlikler yerine “Osmanlı döneminin (matrak mıydı o) oyunları ve silah atma olacağı açıklandı. “Matrak” nedir bilmiyorum, neden bu oyun seçilmiştir onu da bilmiyorum ama “silah atma”nın en yanlış seçim olduğunu biliyorum. Zaten silah yüzünden başımıza gelenler, verdiğimiz şehitler, aralıksız işlenen cinayetler yetmemiş, TV’lerdeki bütün dizilerde saatler boyunca “silah ve şiddet” izletildiği yetmemiş gibi neden silah tercih edilmiştir, karar verenler bir açıklasalardı keşke..Gençlerin katılımıyla (benim de lisedeyken iki kez katılıp gururla bayrak taşıdığım) stadyumda yapılan, danslar, oyunlar, spor gösterileri, Samsun’dan “gençlerin el değiştirerek getirdiği meşale” gibi geleneksel 19 Mayıs etkinlikleri kaldırılıp da yerine “silah atma”nın konması açıklama isteyecek bir karardır çünkü.. Her neyse izleyene iyi seyirler, öğrenmeyen, özenmeyen kaldıysa o eksiği (!) de kapatalım.ŞİŞLİ VE GENÇLİK YÜRÜYÜŞÜ BİRLEŞMELİ!Üniversiteli gençler uzun süredir Türkiye Gençlik Birliği organizasyonuyla Beyoğlu Tünel’den başlayacak ve binlerce gencin katılacağı bir yürüyüş düzenliyorlar. DünVATAN’da “Şişli Belediyesi öncülüğünde Şişli’de bir yürüyüş ve Cevahir Alışveriş Merkezi önünde etkinlikler yapılacağı” yazıyordu. Başka belediyeler veya sivil toplum kuruluşları da yürüyüş ve etkinlik planlamış olabilir, bence bunların hepsi birleşmeli ve Tünel’den başlayacak olan “Büyük Yürüyüş”e katılmalılardı. On binlerce kişinin “hava muhalefeti” filan dinlemeden bir araya gelmesi kim bilir ne muhteşem olur değil mi?Sevgili okurlarım, hepinizin 19 Mayıs Bayramı’nı sevgiyle kutluyorum. Nice uzun yıllara!*****PKK Hatay’a Suriye’den girdi!BDP’liler bir yanda “PKK bizim yoldaşımızdır” derken terör örgütünün kanlı cinayetiyle Hatay’da 3 şehit daha verdik. Ve bu teröristler Hatay’a Suriye’den girmişler.. Aynen yıllar önce Suriye’nin PKK’yı kendi topraklarında eğiterek Türkiye’ye saldığı ve binlerce kişinin ölümünde rol oynadığı günlerdeki gibi.. Ve bunu Beşar Esad önceden söylemiş, “Siz benim iç işlerime karışırsanız ben de PKK’ya destek veririm” demişti..Dinlemedik, tehditlere devam ettik ve söylediğini yapmaya başladı. Böylece “bir kanlı diktatörle, bir kanlı terör örgütünün işbirliği” tekrar başladı, bakalım neler göreceğiz. Bu arada “Suriye ile bir savaşa girmenin Türkiye için felaket olacağı” uyarıları da uzmanlardan geldi, onları da dinlemiyoruz..Bu dış politika tarzını anlamak mümkün değil ama dün dikkat çeken bir nokta daha vardı; Başbakan Erdoğan “Uluslar arası hukuku bir kenara mı koyacağız, Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’ne ters bir zulüm var Suriye’de, mazlumun yanında yer almalıyız. Sokaklarda tanklar tüfekler var, insanlar öldürülüyor” dedi.. İyi ama Türkiye ne üzüntüler, sıkıntılar yaşadı, 10 binlerce insan terör nedeniyle öldü, 12 Eylül darbesinde sokaklarda tanklar tüfekler vardı ve binlerce kişi öldürüldü. Suriye bize neredeyse savaş açacak bir müdahale, hatta herhangi bir müdahale yaptı mı?Hükümet Suriye konusunda “herkesten daha aktif ve öncü” bir tutum takınmaktan kesinlikle kaçınmalıdır, şakası yok bu hatanın!
Genelkurmay Başkanlığı “Başbakan Erdoğan’ın önerisine uyarak” Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Bekir Coşkun’un “paşa”lı yazısı için suç duyurusunda bulunmuş. Öncelikle söyleyeyim, dünyanın bütün demokratik ülkelerinde başkanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, liderler ve diğer siyasetçiler, onlarla birlikte “topluma mal olmuş” tüm şahsiyetler-figürler eleştirilir, karikatürleri çizilir, benzetmeler yapılır ve bugüne kadar da bunu yapan gazetecilere dava açıldığı çok nadiren görülmüştür. Bizde ise medyaya karşı alınganlığın, tek tek köşe yazarlarına laf yetiştirmenin, siyasi işleri bir yana bırakıp onlarla çekişmeye girişmenin haddi hesabı yok, giderek de daha kötüye gidiyor.İLK EŞCİNSEL BAŞKAN!!Bir hatırlatmayla diğer ülkelere son örneği vereyim; daha üç gün önce ABD’nin dünya çapında en çok satan dergilerinden Newsweek kapağına Başkan Obama’yı koymuş, “İlk gay başkan” başlığını atmış, Obama’nın kafasının üstüne de “gay derneklerinin simgesi olan gökkuşağı renklerinden bir hare” yapıştırmıştı.. Bunu yapmasının nedeni de Obama’nın “eşcinsel evliliklere destek verdiğini” açıklamasıydı.Başkan Obama’nın “dünyanın en güçlü ülkesinin Başkanı’na ne hakla gay dersiniz, sizde edep, ahlak yok mu? Hepinizi dava edip süründüreceğim” dediği duyulmadı, soruşturma isteyeceğini filan da sanmıyorum. Aynı şeyi bırakın Türkiye’de bir derginin yapmaya cesaret etmesini, Newsweek bizim Başkan’a (alışalım, yakında bu da olacak) yapsa onu da mahkemeye verirdik.EN AĞIR HAKARETLERDE SESSİZLERDİBaşa dönelim, Genelkurmay Bekir Coşkun hakkında “TSK personelinin şeref ve haysiyetini rencide ettiği, kamu görevlisine hakaret ettiği” iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş, Savcılık da soruşturma başlatmış. Bunu duyunca ilk akla gelen şey olaydaki gariplik.. Bugüne kadar birçok gazetede (manşetlerle) ve TV programlarında TSK’ya en ağır hakaretler yapıldığında, sanki “darbe iddialarıyla yürüyen soruşturmalar bitmiş de karar verilmiş gibi” aleni olarak suçlama cümleleri söylendiğinde veya örneğin “demokratik açılım” sürecinde Reşadiye’de 7 askerimizin şehit olmasıyla sonuçlanan PKK saldırısını sanki ordu “kendine karşı düzenlemiş” iddiaları zirvelerden dillendirildiğinde Genelkurmay hiç alınganlık göstermemişti, şimdi bu ne düşüncesi.. İlk akla gelen bu..İkincisi; yüzlerce personeli ve Genelkurmay eski Başkanı’na varana kadar çok sayıda generali aylar, yıllardır hapisteyken, “cami bombalama” dahil akla hayale gelmeyecek suçlamalar karşılarına çıkarılmışken.. Bu suçlamalarla ilgili “dijital kayıtların sahte olduğu” ve buna rağmen “bilirkişiye gönderilmelerinin mahkeme tarafından engellendiği” tutuklu personeli tarafından haykırılırken, Genelkurmay’ın “prestij ve haysiyeti” bir köşe yazısıyla kaybettiğine inanmasındaki çelişki.YAZIDA HAKARET YOK Kİ..Ve üçüncüsü de Bekir Coşkun’un yazısı mahkemenin önüne gittiğinde “TSK personelinin şeref ve haysiyetini rencide edici bir ifade” bulamayacakları.. Normal şartlarda (yazıyı okuyun, bakın) o yazıda TSK’ya hakaret yok, hayvanlar dünyasını çok yakından tanıyan ve her gün onlarla saatler geçiren biri olarak söyleyeyim ki; yazar tamamen köpeklerle ilgili konulardan söz ediyor, tek mesele köpeğin adının “paşa” olması ki bu da çok sık rastlanan bir köpek ismi. Mecazi olarak yazar başka bir şey düşündüyse bilemeyiz ama yazıda böyle olduğunun bir kanıtı yok.Ve Genelkurmay’ın bu anlayışına göre rahatlıkla “fabl” türü yazı yazan herkese “aslında siz insanları kastediyor ve hakaret ediyorsunuz, bakın köpeğe-kediye insan isimleri konmuş” benzeri iddialarla dava açılabilir. Mesela benim kedilerimden birinin adı “Ulvi”, şimdi aynı isimdeki kişiler “şeref ve haysiyetimiz rencide oldu, sahibi yemek versin diye elini yalayan kediye benim adım nasıl verilir” suçlamasıyla hakaret davası mı açmalı?Yemin ediyorum, La Fontaine veya Andersen hayatta olsalar ve bu olayı duysalar gülme krizine girerlerdi.. Mevcutta olanlar yeterken Genelkurmay da “köşe yazarlarına ekstra baskı” havasına girmemeli, Türkiye’de bu aşırı hassasiyete hak veren hakimler bulunsa bile AİHM’de asla kabul ettiremezler.19 Mayıs’ta büyük yürüyüş ve şölen!Bu haberi ilk kez geçen hafta Okan Bayülgen’in Kanal 8’deki başarılı programında duydum (izlediğim iki talk şov programından biridir) ve anlatanları da, onları akıllı konuşmalarıyla kutlayan-destekleyen Bayülgen’i de çok takdir ettim. Sonradan “Türkiye Gençlik Birliği” üyesi olduklarını öğrendiğimiz üniversiteli iki genç “19 Mayıs’ta Beyoğlu Tünel’den başlayacak olan onbinlerce gencin katılacağı büyük yürüyüşten ve yürüyüş bitiminde Maçka Küçükçiftlik Park’ta yapılacak İnti İlimani, Karmate, Grup Çığ, Cherkezi Orkestra (benimkiler, kaçırmamalıyım) ile Mir Sanat Topluluğu’nun sahne alacağı dev şölenden” söz ediyorlardı.Bu yıl ve gelecek yıllarda (stadyumlarda yapılan) resmi 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim törenleri kaldırıldığına ve bunların yerine “halkın coşkulu eğlencelerle milli bayramları kutlayacağı” söylendiğine göre, bu görev herkese ve tabii öncelikle “Atatürk’ün geleceği emanet ettiği gençler”e düşüyor. Ne mutlu ki onlar da bilinçli şekilde görevlerini yapmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Türkiye Gençlik Birliği 19 Mayıs etkinliklerini üç ayrı programla düzenleme kararı almış: 1) 17-18 Mayıs tarihlerinde yapılan (bugün de var katılabilirsiniz) Uluslararası Gençlik Sempozyumu.. 2) 19 Mayıs’ta Tünel’den başlayacak yürüyüş.. 3) Şölen.. Ki bu şölene ABD Başkanı Bush’un kafasına ayakkabı atan Muntazar El Zeydi de katılacakmış.Sevgili okurlarım, sevgili gençler, hepimize düşen de 19 Mayıs’larınıza sahip çıkmak ve bu programlara katılmaktır. Özellikle yürüyüşü sakın kaçırmayın, bize bu ülkeyi kazandırmak için canını veren atalarımıza borçluyuz bunu!Türkiye de ‘mezhep ayırımcılığı’na mı gidecek? Başbakan Erdoğan kendi istediği bir konudan söz ediyorsa “insanların dinine-inancına karışılmayacağını, bunun haksızlık ve mağduriyet yarattığını” hep söylemiş, hatta yıllar öncesinde kalan olayları bile hatırlatarak geçmişte din konusunda bir baskı olmuşsa bunu halka şikayet etmiştir. Ama “siyasi olarak ‘rakipleri aleyhinde kullanmak istediği’ bir koz bulmuşsa” kendisi başkalarının dini-inancı üzerinden siyaset yapmayı (üstelik hala laik rejimi olduğu iddia edilen ve “herkesin dini-inancı kendine ait” bir ülkede) maalesef haksızlık veya yanlış saymıyor. Örneğin hemen her fırsatta (referandum öncesi ve seçim öncesinde de) Kemal Kılıçdaroğlu’nun “mezhebi” üzerinden, sanki bu mezhebi dışlayarak ve olumsuz bir özellik gibi sunarak yaptığı konuşmalar “birleştirici değil bölücü” geliyor izleyene.. “Siyasette asla yapılmaması gerekenin bile yapıldığını” düşündürüyor. Farklı mezhepten olan herkesin rahatsızlık ve kırgınlık hissetmesine neden oluyor (şikayetlerini taksilerde şoförlerden bile duyuyorum).. Ve tabii sonuçta diğer Müslüman (ve Sünni) çoğunluklu ülkelerdeki “keskin bölünme” noktasına hızla ve tehlikeli şekilde yaklaşıyoruz. Siyasetin zirvesinden “mezhep vurguları” yapma alışkanlığına son vermek gerekiyor.