Medya özgürlüğü artık bir rüya.. Mı acaba?

14 Haziran 2012

Son yazdığı kitabı “İyi Uykular Sayın Seyirciler” ile kısa sürede 25 baskı yaparak rekora koşan Uğur Dündar dün Sözcü’deki köşesinde Ayşenur Aslan’ın “Medya Mahallesi”nin CNN’den kaldırılmasını anlatırken benim TV programımın kaldırılmasından da söz etmiş.Öncelikle Ayşenur Aslan’ın başarılarını, deneyimini, birikimini ve tarafsızlığını çok takdir ettiğim bir gazeteci olduğunu belirtmek isterim. Uğur Dündar’ın da anlattığı gibi “evrensel habercilik ilkeleri neyi gerektiriyorsa” onu yapan bir gazetecidir ki “gerçek gazeteci” de budur zaten.. Ama işte öyle bir dönem yaşanıyor ki “gerçek gazetecilik” artık hızla tarihe karışıyor ve yerini “iktidarların beğendiği, istediği tür bir başka meslek” alıyor. Ayşenur Aslan’ın programlarını çok büyük bir çoğunluk zevkle izledi, olayları anlamayanlar anladı, öğrendi. Medya Mahallesi eğer gerçekten CNN’den tümüyle kaldırıldıysa bu kayıp Ayşenur Aslan’dan çok kanala aittir.KİMSE BASKI YOK DİYEMEZUğur Dündar’ın belirttiği gibi normal şartlarda “TV kanallarının başına geçme sorumluluğu alan” kişiler “medya bağımsızlığı ve programları savunma” konusunda büyük sorumluluk taşıyorlar.Siyasi baskılara direnmek yerine kaldırılması için gelen ilk baskıda üzerine atlamak ve hatta “yayından alacaklarını” yıllarca programını başarıyla sürdürüp o kanala büyük kazanç sağlamış gazeteciler yerine ekiplerine söylemek, onlarla haber göndermek olacak şey değildir.Ama Türkiye’de “olmaz denilen her şey” oluyor ve medyanın kendisi de öylece seyretmekten ve kabullenmekten başka bir şey yapmıyor. Yapmıyor, yapamıyor.. Medya patronlarının omzuna yüklenen, kıskıvrak bağlayan ağır baskı artık dünya tarafından da saklanacak gibi değil, işten çıkarılan ve mesleklerine uzun süreler ara vermek zorunda bırakılan, gelirleri acımadan ellerinden alınan gazetecilerin durumu da saklanacak gibi değil. Son olarak iktidardan bağımsız kalabilen tüm kanallar da hızla “yakın isimlere” aktarılıyor.AVUSTRALYA’DA..Birkaç gün önce bir arkadaşım aradı. Avustralya’da yaşayan bir akrabasının geldiğini ve “Ruhat Mengi’nin Her Açıdan’ı Avustralya’da gece yarısı yayınlanıyordu ve bütün Türkler birbirimizi telefonla uyandırarak başladığını haber verir, kaçırmayalım diye uyarırdık” dediğini heyecanla anlattı. Ben de ona “Leyca’cığım, sağolsunlar, bu durumun İngiltere’de de, Kanada veya Almanya’da da aynı olduğunu, oralarda da büyük ilgiyle izlendiğini biliyorduk. Bize yazarak anlatıyorlardı ama gördüğün gibi sonuç değişmiyor maalesef” dedim.Sevgili Ayşenur Aslan gibi biz de “evrensel gazetecilik ilkelerine saygılı” şekilde 5 yıl sürdürdük Her Açıdan’ı.. Eğer hata yapsaydık hiç değilse “bir kez” dava açılırdı, açılmadı. Sanıyorum asıl korkulan şey “izleyicide büyük inandırıcılığı olan ve gerçekleri açık şekilde anlatan” medyanın varlığı.. Tabii bu programların reytingleri de tavan yapıyorsa daha da zararlı(!) görülüyorlar.Ama ben de tüm “inananlar” gibi bir gün adaletin yerini bulacağına inanıyorum. Hiçbir haksızlık sonsuza kadar süremez. O gün geldiğinde Her Açıdan’ın daha önce yayınlandığı kanal dahil karşısındaki tüm kanalları yine “derin düşüncelere” sürükleyeceğine de hiç şüphem yok. Şu anda yaşadığı haksızlığın etkisinde olsa bile Ayşenur Aslan’ın da “Medya Mahallesi” için aynı güveni duyduğuna eminim!*****Borç kamçıdır da kimin kamçısı?Başbakan Erdoğan “borç rakamlarını” gündeme getirenlere “Borç yiğidin kamçısıdır. Türkiye’de bir yıl içinde otomobil satışları 91 binden, 594 bine çıktı. Bu bir rekordur, fakirleşen ülkede böyle bir şey olur mu” demiş. ABD ile Japonya’yı da “onlarda borç gani, bakın umurlarında mı” diyerek örnek göstermiş. Evet ABD ve Japonya’da dünyadaki ekonomik krizden etkilendiler ama sonuçta iki dünya devinden söz ediyoruz.. Ayrıca diyelim ki onlar da bu yüksek borçların altından kalkamadılar, “her koyun kendi bacağından asılır” sözünü unutarak “diğerleri gırtlağına kadar borçta, biz olsak ne fark eder” mi diyeceğiz?DERVİŞ’İ UNUTMAYALIMBurada Kemal Derviş’i minnetle anmayı unutmamalıyız, onun bıraktığı ve AKP iktidara geldiğinde bir önceki hükümet tarafından uygulanmaya başlamış olan programı AKP Hükümeti’nin özenle sürdürmesi Türkiye’nin ekonomik krize girmemesini sağladı, bunu takdir ediyorum. Keşke bireysel hak ve özgürlükler, medya ve yargı başta olmak üzere “ülkenin siyasetten tümüyle bağımsız olması gereken” kuruluşları, yasalarda “uzmanların bile tartışmasına fırsat vermeden” yapılan keyfi değişiklikler konusunda da ekonomiye gösterilen özeni görebilseydik. Ama bir terazi kefesine koyduğunuzda “olumsuzluklar” çok ağır çekiyor maalesef!Başa dönelim, “borç yiğidin kamçısıdır” sözü bence artık Türkiye’ye hiç uygun değil, hatta bunu tümüyle unutmalıyız.. Daha önceki hükümetler döneminde de bugün olduğu gibi borçlar önemsenmedi, giderek kat kat arttı. Durum böyle olunca sonuçta bu kamçıyı hükümetler değil, halk yiyor. Getirilen ağır vergilerden en çok “daha yoksul” kesimler zarar görüyor. İş adamını, milletvekilini pek etkilemeyen ağır zam ve vergiler altında onlar eziliyor.KREDİLER VARKEN..Eğer ekonomi konusunda dünyanın en önde gelen ve icabında Japonya’nın da puanını düşüren kuruluşlarına “Türkiye’nin puanını düşürdüler” diye ağzımıza geleni söylerken araba satışlarının artmasını ölçü olarak göstereceksek yandık.. O zaman “kredi kartı” harcama oranına da bakabiliriz.Zira bankalar su gibi kredi kartı dağıtırken aynı zamanda su gibi “araba kredisi” de dağıtır oldular. Karşılaştırılsa herhalde Türkiye en çok kredi kartı kullanan ülkelerden biridir ama sonuçta düşünmeden kartla harcama yapanların (ben ve çocuklarım yıllardır kullanmıyoruz onu da söyleyeyim) çoğunun ödeyemediği de biliniyor.YİĞİTLİĞE HEVESLENMEYİNAraba satışlarının artmasında kredi almanın çok kolaylaştırılması ve birçok iyi arabanın fiyatının da fazlasıyla düşmesinin rolü var. Aynen hastanelerdeki “sezaryen ameliyatı” oranının artmasında “kliniklere getirilen yasağın” rolü olması, klinik sayılarının hastanelere eklenmesi gibi..Aman diyeyim, bizim millet yiğit olmayı sever, “borç yiğidin kamçısıdır” deyince ülke olarak tepemizden aşan borçları umursamadığımız gibi bireysel borçları da arttırabilir. En iyisi kamçısız devam etmek, unutmayalım. Hükümet de “sonunda kamçının faturası kime çıkıyor” unutmamalı!

Devamını Oku

ABD ve kadınlar!

13 Haziran 2012

Bu fıkrayı daha önce duymuştum ama bir kez daha gönderildi bana ve bu kez sizinle paylaşmak istedim.. Son gelişmeleri, savaş çıkarma gayretlerini, hiç vazgeçmeden Ortadoğu’yu kurcalayıp durmasını görünce bir zamanlar yazar Samuel Huntington’ı dünya ülkelerine şekil vermek için nasıl kullandıkları, Medeniyetler Çatışması kitabını yazdırıp reklam bombasını patlattıktan sonra ülkeleri dolaştırarak nasıl yönlendirdikleri geliyor aklıma..Bu Huntington denen zat Türkiye’de de yazarlara “Sizi zaten AB’ye almazlar. Yüzde 1 bile şansınız yok. En iyisi Türkiye Arap ülkeleriyle birlik olsun” demişti ki bu kitabında savunduğu tezin bize yutturulmasından başka bir şey değildi. Herkesi geri zekalı, sadece Amerikalılar’ı akıllı zannettikleri için her ülkede gazetecileri ikna yoluyla kullanarak toplumlara beyin yıkama yapıyorlar.Kendisine “iyi ama Türkiye AB’ye girerse sizin kitaptaki ‘her ülke kendine benzeyenlerle beraber olmak zorunda’ tezini yalanlayacak tek ülke, neden AB’ye girmeniz sıfır şans diyerek bu ihtimali yok etmeye çalışıyorsunuz ki” diye sorduğumuzda verecek cevap bulamamıştı.MAYINLAR!Bana e-postayı gönderen Melih Alkan da çok güzel yazmış; Kadınlara “Bayan arkadaşlar, ABD gelince siz düşünün derim. Erkekler ise yaşadı! Gel USA demek için haydi sandığa..” diyerek başlıyor fıkraya.. Haydi okuyalım.“11 Eylül’den önce Amerikalı bir kadın gazeteci ‘kadınlarla erkeklerin toplumdaki yeri’ hakkında bir yazı dizisi hazırlamak üzere Afganistan’a gitmiş. Gözlemleri sırasında ilk dikkatini çeken ‘kadınların kocalarının 5 adım gerisinden yürümesi’ olmuş. Amerika’nın bu ülkeye demokrasi getirmesinden sonra aynı gazeteci tekrar bir yazı dizisi için Afganistan’a gittiğinde bu sefer bakmış kadınlar önden, kocaları ise 5 adım gerilerinden geliyor.Gazeteci bu işe çok şaşırmış, hemen bir kadına yanaşıp sormuş; ‘Bu gördüğüm inanılmaz bir gelişme. Peki ama bu değişikliğin sebebi nedir?’ .. Afgan kadın cevap vermiş; Mayınlar !”..*****Maç ve otobüs!Afganistan’dan İran’a geçelim; İran’da kadınların Euro 2012 futbol karşılaşmalarını erkeklerle beraber izlemeleri yasaklanmış. Kamuya açık yerlerde yayınlanan maçları erkeklerle izleyen kadınlar cezalandırılacakmış.Haber bir din diktatörlüğü için şaşırtıcı değil ama burada dikkati çeken nokta halka sundukları komik gerekçe.. Bu yasağa neden olarak “Erkeklerin maç izlerken kaba tavırlar sergileyerek ortamı kadınlar için ‘uygunsuz’ hale getirmeleri” gösterilmiş.. Bir dikta rejimi istediği yasakları getirirken nasıl da ustaca mazeretler üretiyor değil mi?‘BİZİ GÜNAHA SOKMA’İran’da bu “kadınlara yasaklar” zaman zaman gevşiyor, kadınlar umursamamaya başladığı anda arkadan çok kesin tehditler ve yeni yasaklar geliyor. Suudi Arabistan’da da öyle.. Ama bakın ben bunları yazdıktan sonra internette hangi haberi gördüm.. Endonezya’da imamın “tesettürsüz kadınlar abdestimizi bozuyor” demesinden farklıysa söyleyin.. Fatih’te eşofman ve tişörtle otobüse binmek isteyen 21 yaşındaki Yağmur Yılmaz bir grup çarşaflı kadın ile erkekler tarafından “Bizi günaha sokuyorsun” denerek otobüse bindirilmemiş..Genç kız sıcak yaz gününde şortlu değil, kolsuz ve diz boyu bir elbise bile giymemiş, “eşofmanlı” .. Ve eşofmanıyla günaha sokuyormuş.. Eşofmanla günaha girecek kadar gün ortasında bile “kafası cinselliğe endeksli” olanlar var madem, genç kızı mağdur edeceklerine, görünüşe göre her daim “günahkar” gözlerini başka tarafa çevirseler ne olur?Bu ve benzeri olaylar “en tutucu, en gerici” kafaları dahi “dindar, muhafazakar” gibi tanımlara sokarak masum gösteren, laiklikle hiç mi hiç bağdaşmayacak adımları “ne olacak, varsın bu da olsun” diye geçiştirenleri biraz uyarıyor mu acaba?*****Sağlık Bakanı ve orta yol!Bir arkadaş toplantısında TV izlemekte olanlar gülüyordu, ‘ne oldu, bir espri varsa kaçırmış olmayayım’ dedim. “Sağlık Bakanı açıklama yaptı, kürtajda bir ‘orta yol’ bulacağız diyor” diye atıldı biri.. Diğeri sözü kaparak mahcup bir şekilde devam etti; “Aslında söylenecek şey değil ama insanın aklına her şey geliyor.. Kürtajda orta yol nasıl olur diye tartıştık da.. Acaba ceninin yarısını mı alacaklar yoksa ikiz bebekse birini mi bırakacaklar”..Şimdi bu konu da gerçekten espri, şaka kaldırmayacak konulardan biri ama o zaman bu tür açıklamalar da yapılmamalı diye düşünüyor insan.. Eğer bir hükümet herhangi bir konuda çalışma yapıyorsa ve aslında konu da “nasılsa çıkarılmasına karar verilmiş bir yasa” ise o zaman böyle açıklamalar da yapılmamalı diye düşünüyor insan.. Kürtajda orta yol filan olmaz, ya “istemediği bir hamilelik” yaşayan kadına-çifte-aileye o fırsatı verirsiniz veya döne dolaşa aynı noktaya gelir ve yasaklarsınız.Bu tür açıklamalarla “halkı alıştıracak” konular değil bunlar! Ve ayrıca, bunca karar ve yasa kimselerin görüşüne önem verilmeden gerçekleşirken artık kimi ikna etmek gereği kaldı ki?*****‘Kürtaj yaparım ama duyulmasın!’İstanbul Levent’te Veterineryum’da Dr. Hasan Bulut’la konuşuyoruz.. Sokakta bir deri bir kemik halde, bağırarak annesini ararken bulduğum ve biraz büyüyen kedimi götürmüşüm, henüz 6 aylık ve hala cılız ama erkek kediler peşini bırakmıyor..Hasan Bey’e ‘onu ne yapıp yapıp sağlığı bozulmadan kısırlaştırmalısınız. Hamile ise onun da sonlanması lazım’ dedim.. Ciddi bir ifadeyle önce kediyi inceledi, sonra bana dönerek biraz da muzipçe “Kürtaj yaparım ama Başbakan duymasın” dedi. “Biliyorsunuz, en az üç bebek diyorlar, burada beş bebek gidebilir”..Gülmedim desem yalan olur, güldüm ama “söylenenlerin zihinlere nasıl kazındığını” düşünürken mırıldandım; ‘Aslında bu kediciklerle istenmeyen çocukların hepsi aynı durumda.. Sokaklarda başıboş ve bakımsız, perişan geziyorlar, doğuran analar da kurtaramıyor onları. Kimsenin umurunda değiller, varsa yoksa siyaset!’..Kürtajın yasaklanması çok fazla zarar verecek, inatla olacak şey değil bu!

Devamını Oku

Terörde hiç tartışılmayanlar!

11 Haziran 2012

Belki daha önce de yazmışımdır; en zeki, en birikimli ve aynı zamanda zekasını esprileriyle de ortaya koyan okurlarımız arasında Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker ile Selçuk Tınaz ilk sırada gelir bence.. Yazılarımızın altına yorum yapanlarda da var böyle isimler..Selçuk Tınaz son gönderdiği e postada “terör sorununu çözmek için iktidar ve ana muhalefet partilerinin bir araya gelmesi”nden yola çıkarak enteresan vurgular yapmıştı. Biraz kısaltırsam şöyle diyordu; “Güneydoğu ile alakalı sorunların iç ve dış kaynaklarını görüp tanımlamakta aciz kaldıkça, her girişim durumu ağırlaştırmaktan başka işe yaramıyor. Üst beyin kapasiteleri, her şeyi birkaç kelimeden oluşan ezber kalıplarıyla anlamaya ayarlanmış düşünce tembellerine, bölgedeki sıkıntının kısaca ‘SÖMÜRGECİLİK’ olduğunu söyleyebiliriz.İç kaynaklı sömürgeciliğin adı ‘FEODALİZM’, dış kaynaklısınınki ise şu anda AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’. Eğer üç kelime fazla gelirse tek kelimeyle ‘TERÖR’ diyebiliriz çünkü bölgemizde terör ABD’dir.”OY DEPOSU AŞİRETLER!Devam edelim; “Siyasi partiler SÖMÜRGECİLİK sorununu gerçekten çözmek niyetinde iseler, önce bölgedeki ‘aşiretleri birer oy deposu olarak görmekten’ vazgeçsinler ve feodalizmin temsilcilerini kendi içlerine yerleştirmeyi bıraksınlar.İç kaynaklı SÖMÜRGECİLİK sorunu ancak ‘feodalizmin bitmesiyle’ çözülür. Marabalara ekonomik özgürlük vererek, siyasi iradelerinin de özgürleşmesini sağlamak yoluyla bölgeye girecek olan demokrasi, onları aşiret reislerinin, toprak ağalarının ve şıhların kölesi olmaktan kurtarır.SÖMÜRGECİLİK sorununun ‘TERÖR’ denilen dış kaynaklı kısmını çözmek için arkasındaki devlet olan ABD ile görüşmek lazım. Bunu yapmadan terörden kurtulmak mümkün değildir.”‘ABD AKLIYLA ANAYASA’“Bizim için hazırlanan tuzaklar boş kalmasın diye, bu gerçekleri yabana atarak, açılım saçılım işlerine heveslenip gene Amerikan aklıyla yazılacak yeni bir anayasa ile sorunlardan kurtulabileceğimizi zannedersek eğer, akıl hastalıkları listesine katkı yapmak ve tarihe ‘geri zekalı nesiller’ başlığı altında yazılmak, başımıza gelecek felaketlerin yanında çok hafif cezalar olarak kalacaklar.Aylarca didinip anayasa taslaklarını yumurta gibi tokuşturmaya hiç gerek yok. Her şey anayasaya bağlıysa yürürlükte olana; ‘asker-sivil darbeleri yapmaya, feodalizme, siyasette etnik ırkçılığa ve dinciliğe gerçekten engel olabilecek bir tane madde’ eklensin ve ona uyulsun, bütün sorunlarımız çözülür.”MİLLETVEKİLLERİ ÖZGÜR MÜ Kİ?Bence çok güzel bir yazı bu, onun için bir bölümüne hemen hiç dokunmadan yayımladım. Bugüne kadar her konunun üzerinde duruldu ama sadece “etnik bölücülük ve ırkçılık yapan parti” tarafından değil (ki bu aşiretlerin bir kısmı PKK’nın da baskısı ve tehditleri altında, seçimlerde artan bir baskı) Doğu ve Güneydoğu’dan oy bekleyen partilerin hepsinin işine yaradı bugüne kadar..Oyları “aşiret reislerinin sözüyle binlerce kişiden topluca almak” çok kolay oluyor. Bu nedenle aynen seçim sistemini değiştirip “milletvekillerini genel başkan yerine halkın seçmesini” sağlamadıkları gibi Selçuk Tınaz’ın söylediği “marabalara ekonomik özgürlük, toprak vererek onların siyasi iradelerini de özgürleştirme” konusunu da hiç açmadılar. Bugün TBMM’deki milletvekilleri bile özgür siyasi iradeye sahip değilken ve genel başkanlar bu durumdan pek memnunken aşiretlere, feodalizme kim dokunur?İKİ CÜMLELİK GÜNAH ÇIKARMAABD’nin planları ise dünyanın malumu.. Örneğin Ortadoğu’ya şekil verirken kendi tablosunu yaratmak için Türkiye dahil her ülkeyi darmadağınık edip, bundan da hiç üzüntü duymayacağını biliyoruz. Zaten Hillary Clinton bile “şu ana kadar yaptıkları hataları” saklayamıyor. Bundan sonra yapacakları da onlar için “iki cümlelik günah çıkarma” ile biter. Türkiye’yi “Suriye’ye ve İran’a karşı öne sürmeleri”nde hangi planlar olduğunu biz hiç tartıştık mı?Türkiye’de özerk Kürt bölgesi ve sonunda Kürdistan yaratmak üzere olmadığını ve bir yandan PKK’ya destek vermediklerini nereden biliyoruz mesela? İki parti bunları da tartışmalı diyeceğim ama ben de Selçuk Tınaz gibi pek ümitli değilim!*****‘Özel yetki’de çifte standart!Kemal Kılıçdaroğlu çoğumuzun düşündüğü şeyi söylemiş; MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Hükümet’in isteğiyle PKK ile görüştüğünü, özel yetkili savcının “suç var” dediğini ve bunun üzerine Hükümet’in “sen bizim işimize nasıl karışırsın” diyerek anında yasa çıkarıp MİT’çilerin sorgulanmasını önlediğini, oysa diğer tutuklular için aynı duyarlılığın gösterilmediğini” anlatıyor..Artık yargının tarafsızlığının özellikle referandumdan sonraki değişikliklerle büyük ölçüde ortadan kalktığını zaten biliyoruz ama ben bu Cemaat-İktidar Partisi çekişmelerinin yargıdaki ve dahi “özel yetkili savcılar arasındaki” yansımalarını yeni duyuyorum. Ayıp değil ya, yargının oralara kadar uzandığını tasavvur edemezdim.. Peki kim veriyor bu özel yetkileri, hala bunu da anlamış değilim..DERİN İLİŞKİLERHer ne hal ise, görülenlere bakılırsa ülkede çok hayati ve gizli kapaklı olaylar gerçekleştiğine, yargı-milli eğitim ve diğer önemli kurumlar üzerinde güç kavgaları olduğuna şüphe yok. Yıllarca “derin devlet”ten söz edildi, şimdi de bir başka derin devlet veya “derin ilişkiler” yönlendiriyor ülkeyi..MİT Müsteşarı’nın sorgulanması Hükümet istediği için “AKP’nin çıkardığı yasayla” önleniyor ama öte yanda milletvekili seçilmiş, ülkenin tanınan gazeteci, general ve bilim adamlarının “tutuksuz yargılanması” yine AKP tarafından istenmiyor ve gerçekleşmiyor.BAZILARI DAHA EŞİT!Hatta mahkemenin serbest bıraktığı milletvekili için “özel yetkili” hemen tekrar “yakalama kararı” çıkarıyor. “Yargıda, adalette çifte standart”ın alası daha nasıl olabilir ki?Şimdi bir de “özel yetkili mahkeme ve savcılar”ın yetki ve görevi sadece “silahlı terör örgütü suçları” ile sınırlandırılacakmış.. Ne güzel, siyasetçiler ve MİT devlet adına “hata” sayılacak eylemlerde bulunsalar bile yargı ağza alınmayacak ama “onlar dışında tüm vatandaşların”, hatta “gösteri yapan öğrencilerin” bile istendiği takdirde “silahlı terör örgütü üyeliği” vs iddialarıyla kolayca yıllar boyu hapis yatması sağlanabilecek.Hukuk devleti (!) denilen bu olsa gerek, “herkes hukuk karşısında eşit” ama bazıları “daha eşit”!

Devamını Oku

Biber gazı alır mıydınız?

10 Haziran 2012

Daha 31 yaşındaki astım hastası Çayan Birben’in üzerine polis tarafından biber gazı sıkılması sonucu hayatını kaybetmesinin üstünden çok kısa bir zaman geçti. Arkadaşları tarafından bana gönderilen ve “Rica ediyoruz Ruhat abla, sen de onunla ilgili bir yazı yaz. O bizim canımızdı, çok gençti, biber gazı yüzünden öldü” diyen mektup geleli birkaç gün oldu.“Pazar akşamı bir kavgayı ayırmak isterken polisin müdahalesi ve biber gazı sıkması sonucu fenalaştı ve biliyor musunuz yanında kuzeni vardı ve polislere ‘sıkmayın abi, astımım var’ diye yalvarmış. İki gündür komadaydı, yoğun bakımın kapısında kurtulması için dualar ettik, atlatır sandık ama kurtulamadı” diyordu gözyaşlarıyla ıslanmış mektup.. Bu olayın üzerinde durulmayınca, polise “halkın üzerine her fırsatta biber gazı sıkmaması gerektiği, bunun parfüm değil öldürebilen zehirli bir gaz olduğu söylenerek uyarılmayınca polis de rahatça aynı eylemi sürdürüyor.ŞOFÖRE DE, HALKA DA..Dün bu kez Diyarbakır’da bir biber gazı olayı yaşandı.. Bir trafik polisi “trafik kurallarına uymadığını” söyleyerek durdurduğu otobüs şoförü “aylardır kendisine haksız yere ceza kesildiğini” ileri sürüp ruhsatını vermeyince şoförü otobüsten indirerek yere yatmasını söylemiş ve havaya ateş etmiş. Bununla da yetinmeyip biber gazı sıkmış. Halktan tepki görünce onların üzerine de sıkmış ve ortalık karışmış.Olay ancak başka polislerin gelmesi, şoför Sadık Bora’nın göz altına alınmasıyla sonlandırılabilmiş. Demek ki bundan sonra ehliyet-ruhsat sorduğunda veya bir başka basit olayda, örneğin öğrenci veya işçi gösterilerinde polis tepki görecek olursa işi kolay.. Medeni ve demokrasiye saygılı bir ülkede polisin yaptığı gibi önce sakince sorunu çözme gereği bile duymadan elini biber gazına atacak.. Biraz daha öfkeliyse buradaki polis gibi havaya ateş edecek.. Halk “yanlış yapıyorsun” derse onlara da yeterli miktarda biber gazı ikram edecek.. Aralarında alerjisi veya astımı olanlar varsa onlara da “kader” mi diyecekler acaba?İÇİŞLERİ BAKANLIĞI DERHAL DURDURMALIÇayan Birben gencecik yaşında hayatını biber gazından kaybetti, ondan önce de aynı nedenle ölenler oldu.. Yargı bu ölümlerin hesabını soruyor mu, sorumlular ceza alıyor mu, hiç sanmıyorum. Artık bu çağdışı, cinayetten farksız olaylar son bulmalı, İçişleri Bakanlığı gereğini yaparak biber gazının kullanımını derhal durdurmalıdır. Türkiye’de olanlar artık gerçekten akıl almaz boyuta ulaştı!*****‘Kürt’ değil, ‘Kürdistan’ sorunu!Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “terörü çözmek üzere” işbirliği yaparak biraraya gelmelerinden önce de sonra da (hatta yıllar öncesinden başlayarak) defalarca “kültürel haklar için terörle binlerce insanın canına kıyılmayacağını, PKK terörünün nedeninin kültürel haklardan çok daha karışık ve önemli bir nedeni olduğunu” yazdım, TV’de söyledim durdum. Yalnız söylemedim BDP’lilere, daha önce DTP’lilere, Kürt aydınlara ekranda sordum ama hep yuvarlak ve kaçamak cevaplar aldım.Sivil-asker yüzlerce insanımız terör saldırılarında şehit olurken onlar ve bir grup gazeteci gerçeği perdeleyerek oyaladılar.O günlerde liberal arkadaşlar da terörün nedeni için “kültürel hak” diyor, başka bir şey demiyorlardı ama şimdi artık her şey açıkça ifade edilmeye başlanınca bu terane kesildi.ÖZERKLİK PROJESİDün Van Bağımsız Milletvekili (BDP’li) Aysel Tuğluk “Kürdistan’da Çalışma Yaşamı ve Emeğin Örgütlenmesi Çalıştayı”nda yaptığı konuşmada “Yıl 2012, yer Kürdistan ve ağır sömürge şartları devam ediyor... Emeğin yeni dünyasını ‘özerklik projesiyle’ kurmalıyız” demiş.BDP (ve PKK) terörün durması için tek şartın “özerk Kürt devleti” olduğunu ısrarla vurgulamaya devam ediyor ve görüldüğü gibi sorun CHP’nin Erdoğan’a ilettiği önerilerde belirttiği gibi “Kürt sorunu” değil, “Kürdistan sorunu” .ATEŞ ÜSTÜNDE!Erdoğan ve Kılıçdaroğlu ne tür önlemler ve çözümler üzerinde duracaklar bilmiyoruz ama herhalde asıl düşünmeleri gereken noktanın bu olduğunun, zaten Öcalan ve BDP’nin referandum öncesinde teröre (yeni anayasada taleplerinin karşılanacağı ümidiyle) ara verdikleri günlerden başlayarak bunu açıkça ifade ettiğinin, büyük ihtimalle MİT-PKK görüşmelerinde de “özerklik ile PKK’ya Öcalan’ı da içeren genel af” taleplerinin öne çıktığının, başka şartlara öncelik vererek zaman kaybetmemek gerektiğinin farkındadırlar.Bu durum nasıl sonuçlandırılır ve bu talepler ortada dururken ve BDP terör ile teröristi “tüm Kürt vatandaşlarla özdeşleştirmeyi sürdürürken” terör konusu nasıl çözülür, tek tartışılması gereken budur.Hükümet ile Ana Muhalefet Partisi’nin işbirliği sürecinde Açılım döneminde yapılan “oyalanma” hatalarının tekrarlanmaması gerekiyor, bu parti meselesi değil, ulusal güvenlik meselesi. Ve gencecik askerlerimizle aileleri de ateş üstünde yaşıyorlar!

Devamını Oku

Nursuna’cım demek ki eleştiri gerekliymiş!

9 Haziran 2012

AKP Sivas Milletvekili Nursuna Memecan ve eşi ünlü karikatür sanatçısı Salih Memecan Sabah gazetesinde çalıştığım sürede en az 10 yıl en yakın arkadaşlarımın başında yer alan isimlerdi.. Birlikte o kadar eğlenir, öyle içten bir dostluk sürdürürdük ki kardeş olsak belki bu kadarı olamazdı. Sohbetimiz, hepimizin espriden anlayan kişiler olmamız nedeniyle kahkahalarımız bitmek bilmezdi ve bu sohbetler içinde de siyaset pek az yer bulurdu..Sonra.. Onlar ABD’ye gittiler, yerleştiler, bu bile dostluğumuzu kesintiye uğratmadı, ya biz ailece gittik görüştük ya onlar geldiler ve çocuklarımızın arkadaşlığı dahil aynen devam etti. Ta ki Nursuna Amerika’dan karar verip “AKP milletvekili” oluncaya kadar..SİYASET ARKADAŞLIK BİTİRİRHer nedense, bizim daha önceki iktidarlar döneminde de hükümetlerin icraatları, açıklamaları hakkında “tamamen aynı şekilde eleştirel bakışla yazdığımızı”, bunun hiçbir zaman değişmeyeceğini, gazeteciliğin gereklerinden-ilkelerinden sapmayacağımızı iyi bilmelerine rağmen onunla da Salih Memecan’la da arkadaşlığımız yavaş yavaş bitti (benim tarafımdan asla olmazdı, ne onlar ne de ‘değişmeyen’ bir başka arkadaşım için söz konusu olamaz), koptuk birbirimizden.. Belki şimdi bile “bitmedi ki” diyeceklerdir ama maalesef yıllardır böyle, bir zamanlar birbirimizi çok sevmemize, neredeyse yaz tatillerinde dahi ayrılmamamıza rağmen artık telefonla bile görüşmüyoruz.Üç yıl önce onun da çok yakından tanıyıp sevdiği anacığımı kaybettiğimde bir yabancı gibi 5 dakika için uğrayıp “hiç zamanım yoktu, havaalanında uçak değiştirecektim o arada sana başsağlığı dilemek istedim” demesi de unutamayacağım şekilde kalbimi kırmıştı, hissetti mi bilmem.. Her neyse demek ki siyasete girmek (ya da yeni ilişkiler, yeni işler, yeni planlar) arkadaşlık bitirebilirmiş, çok acı bir deneyim de olsa bunu bana öğreten ve unutmaya çalıştığım olaylardan biridir bu.. Böyle “şartlara göre değişen” başkaları da var, yani bu örnek tek değil! İnşallah onlardan da ileride yazacağım kitapta söz ederim.GÖREVİNİ YAPACAKSIN!Şimdi Nursuna Memecan AKP Sivas Milletvekili olarak “Kürtaj yasasına AKP’nin içinden çıkan aykırı ses” durumunda.. Kürtajı “hayati tehlike hali dışında” yasaklayacak ve belki de “tecavüz sonucu oluşan hamileliklerde kürtaj”a bile akıl dışı şekilde yasak getirecek yasa için “yasak olmaz, kürtajı yasaklamak çok büyük zarar getirir” dediği bir konuşma yapmış.Sadece parti içinde değil, kendilerini destekleyen büyük medya-yazar kitlesinde bile farklı görüşlerin duyulmadığı, hatta farklı görüşlerin cezalandırıldığı bir dönemde bu çıkışı cesurca yapmasını takdir ediyorum. Ama bu durumun ona bir gerçeği hatırlatmasını da diliyorum aynı zamanda. Umarım geldiği noktada gazeteci arkadaşlarının da “bugün kendisinin bir milletvekili olarak yaptığı gibi” görevlerini, eleştirilerini yapmak zorunda olduklarını kabul etmiştir. Dostlukta hata yaptığını etmese bile!*****Demirel’den müthiş söz!Bugüne kadar “Kasaptaki ete soğan doğramam”a varana kadar duymadığımız söz kalmadı, daha doğrusu ben kalmadı sanıyordum. Ki 28 Şubat döneminde Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in bazı muhtıraları soruşturmayı nedense unutan “Darbe Komisyonu” üyeleriyle konuşurken söylediği söz geldi.Demirel “Dün dündür, bugün bugündür demeyeceğim, o çok konuşuldu” dedikten sonra hiç duymadığım atasözünü (yoksa kendisi mi buldu) patlatmış; “Bugünkü çamaşır dünkü güneşte kurutulmaz”.. Bu sözle ne anlatmak istedi acaba?Bence şunu demek istiyor; Evet geçmişteki darbeler ve muhtıra (yakın geçmişte olan 27 Nisan ısrarla soruşturulmazken) soruşturuluyor, seçilmiş Meclis’lere yapılmış ordu müdahalelerini tartışmak, sorgulamak iyidir ki bir daha olmasın. Ama örneğin 28 Şubat’ta ordu baskısıyla “MGK’da alınan kararlar”da o dönemin şartlarını göz önüne almadan hükümeti, cumhurbaşkanını sorumlu tutmaya kalkarsanız ya da “geçmişte darbeler oldu, kendimizi garantiye alalım” diye bugün “özel yetkili mahkemeler”le intikam gibi, rövanş alır gibi durumlar yaratırsanız gelecekte sizin yaptıklarınızı sorgulayacak olanlar da çıkar.. Mesela 28 Şubat’taki şartlarda (hem irtica düşündürecek olaylar, din devleti özleminin açıkça dillendirilmesi, “kanlı mı, kansız mı olur” gibi söylemler, hem de ordunun kararlı tutumunu kastediyor) siz hükümetin veya cumhurbaşkanının yerinde olsanız ne yapacaktınız?Bunlara “mesela uzun süredir medyaya yapılan, darbe dönemlerinden farksız antidemokratik baskılara bugün ne yapılabiliyor” sorusu da eklenebilir.GELECEĞİN KONULARIGereğinden fazla şey mi çıkardım konuşmadan bilmem ama bana bunları düşündürdü.. Demirel engin devlet deneyimiyle çok yönlü olarak durum değerlendirmesi yapmış ki yerden göğe haklı olduğu çok nokta var. Örneğin “suç belirtilmeden” mahkumiyet gibi tutuklamalar, Uludere olayı ve 27 Nisan’ın üstünün örtülmeye çalışılması, Deniz Feneri, MİT olayı gibi durumlarda hükümetin ve yargının çelişkiye açık-hukuka aykırı “ortak” tutumu, suçluluğu kesin belli çocuk tecavüzcüleri bile (tutuksuz yargılama kisvesi altında) serbest bırakılırken milletvekili seçilmiş bir bilim adamını, gazteciyi veya generali hapiste tutma ısrarı, tarafsız medyanın getirildiği durum, pankart açan öğrencileri bile “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yıllarca hapse mahkum eden mahkemeler, onların beraatini isteyen savcının aynen Deniz Feneri davasında “üç savcıya birden” yapıldığı gibi yetkilerinin alınması (onlar bir de suçlu durma düşürülmüşlerdi, sanıklar beraat ettirilirken), “özel yetkili mahkemelerin demokrasilerde olamayacağı”nın yüzlerce insan zindanlarda çürürken değil de ancak Hükümet’in tercihine karşı bir karar çıktığında hatırlanması ve daha birçok şey ileride sorgu konusu olabilir. Bir kısmının AİHM’de olacağı ise kesindir.Bakın neler düşündürdü Demirel; tek bir cümle ile tarih yazmak bu olsa gerek!*****Siz ‘başkanlığı’ mı tartışıyorsunuz?Haftalar önce Başbakan Erdoğan “Başkanlık sistemi”ni tekrar gündeme getirdiğinde ‘bunun zaten çoktan kararlaştırılıp bittiğini ve kesinlikle uygulamaya konacağını’ yazmıştım. “4+4+4” formülü diye ortaya atılan ve eğitim sistemini kökten değiştiren yasa da aynı şekilde “tartışılıyormuş gibi” tepeden indirilmiş ve birkaç gün içinde, daha eğitimciler bile görüş açıklamadan (onların ve velilerin görüşü yasanın arkasından gelebildi) kabul edilivermişti.Başbakan Erdoğan eğer cumhurbaşkanlığı yetkilerini bile beğenmiyor, “tarafsız” olması gereken cumhurbaşkanının kendisine yetmeyeceğini ve “partili olmasını, partiyle ilişkisini kesmemesini” uygun görüyorsa (ki onun aktif siyasetin içinde olup A’dan Z’ye herşeye tek başına karar vermeyeceği bir konumu istemeyeceği açıktır) bilin ki söylediği aynen gerçekleşecektir.Başkanlık sistemi ancak “güçlü ve bağımsız bir yargının”, açık ve net bir “kuvvetler ayrılığı”nın olduğu, ayrıca parlamento üyelerinin korkusuzca eleştiri yapabildiği yerde uygulanabilir. Ve uygulandığında o ülke “demokrasi”yi koruyabilir. Bunların hiçbirinin olmadığı ülkede “ama burada da kuvvetler ayrılığı var, hatta başkanlık sistemiyle daha da güçlenecek” masalıyla uygulanması nelere yol açar bunu anayasa hukukçuları, siyaset bilimciler defalarca açıkladı. Ama hiçbir açıklama sonucu değiştirmez, artık böyle “toplumla uzlaşarak karar verme”, demokrasinin evrensel tarifine uyma (ve hatta görüntüsünü verme) gibi bir zorunluluk yok ve zaten “yarı başkanlığa çoktan geçtik, sıra başkanlıkta” söylemleriyle alıştırma başladı da bitti bile, geçmiş olsun.Bu nedenle tartışma zahmetine girmek bile aslında komedinin parçası olmak sayılır. Ve ben en çok bundan sonraki zaman diliminde “bugüne kadar her icraata alkış tutan, terör meselesinde, açılım sürecinde bile asıl talebin ‘özerk bölge’ olduğunu bilmiyor gibi yaparak ‘kültürel hak’ sakızı çiğneyen, bunu da ‘liberallik’ sayan” ve şimdilerde günah çıkarmaya başlayan arkadaşların neler yapacağını merak ediyorum. Referanduma kadar Osman Can masallarını destekleyip o toz olduktan ve referandumdan sonraki değişiklikleri gördükten sonra uyanan Demokrat Yargı gibi olup bitene pek şaşırmaktalar da!

Devamını Oku

Demirel 27 Nisan’ı da yaşadı!

8 Haziran 2012

Süleyman Demirel’e “tüm darbe ve muhtıraları yaşayan deneyimli devlet adamı” olarak 1960 ve 1980 darbeleri, 28 Şubat’ta MGK kararıyla hükümet değişimi ve 1971 muhtırası sorulmuş. O da “3 saat içinde hepsiyle ilgili bilgilerini toparlamaya çalışarak” soruları cevaplamış.Bu darbe ve muhtıralar arasında “27 Nisan muhtırası hakkında ne düşündüğü” de sorulabilirdi. Evet 27 Nisan’da Demirel “başbakan veya cumhurbaşkanı” değildi ama 27 Mayıs darbesinde de değildi.. Devlet Su İşleri Genel Müdürü idi, yani “darbeyle birebir ilişkisi olmayan” bir bürokrat.. Siyasetçi değil..27 Nisan’da da aktif siyaset yapmamakla beraber “en deneyimli, en iyi değerlendirecek ve en söz sahibi bir devlet adamlarından biri” durumunda.. 1971 muhtırası ne kadar muhtıra ise Büyükanıt’ın “21’inci yüzyıl Türkiye’sinde, son darbeden 30 yıl sonra hala darbe-muhtıra tehlikesi olduğu duygusu yaratan, tamamen halk tarafından yapılmasına rağmen Cumhuriyet mitinglerinde ordu etkisi varmış havası yaratan ve bugün bile ‘muhtıra’ olarak sık sık adı geçen” açıklaması da o kadar muhtıra!Ama nedense siyasetçiler konuşmalarında “27 Nisan’a kim karşı çıktı” diye her fırsatta anarken darbe ve muhtıra soruşturmasına 27 Nisan’ı hiç karıştırmıyorlar. Oysa Süleyman Demirel’e bu konuda ne düşündüğü de sorulmalı, 27 Nisan da soruşturulmalı..Bunun yapılmaması “27 Nisan’ın siyasi olarak ve darbe soruşturmalarını güçlendirici bir neden olarak kullanıldığı, iş soruşturmaya gelince korunduğu” düşüncesini ortaya çıkarıyor. 52 yıl öncesinden başlanacağına önce en son muhtıradan başlanması çok daha rasyoneldir, 27 Nisan muhtırası es geçildiği takdirde olayın üstü kapanmış sayılmayacak, bir gün mutlaka bunun tartışması yapılacak, nedeni sorulacaktır. Şimdiden açıklığa kavuşturulması bu soruşturmanın samimiyetine güven ve inandırıcılık açısından şarttır. Demirel tüm iyi niyetiyle “görüşmenin ucu açık, istediğinizi daha sonra da sorabilirsiniz” dediğine göre bu soru da sorulmalıdır.*****Soyunmadan olmaz mı?Birileri kadınlar hakkında mesaj vermek için şu Avrupa’dan gelen ama bizde gösteri yapmalarına izin verilmeyen “çıplak feminist grubu” gibi soyunmak gerektiğine inanıyor nedense.. Ben kürtaj konusunda İnternet’te tepki veren ve tepkilere erkekleri katan Bianet’çileri de takdir ediyorum, bu nokta yanlış anlaşılmasın ama 25 yıldır kadın hakları konusunu misyon olarak gören, gerektiğinde sokaklarda eylem yaparak aktivist gibi çalışan, bu konularda neler olabileceğini de artık çeşitli olaylarda görmüş bir gazeteci olarak tepkiyi anlatan fotoğraflarda “yazıların çıplak bedene yazılmasının yanlış olduğuna” inanıyorum.FEMİNİST GRUP TEPKİSİ..“Fırsat bu fırsat ben de flaş bir hareketle bu işe katılayım” diyerek çıplaklığı öne çıkaran başkaları da olunca iş “toplumun kürtaj yasağına tepkisi” ekseninden çıkıp “feminist bir kesim” olayına (ki feministlerin “çıplak” olduğu-olabileceği imajı verilmesi de ayrıca yanlış) dönüşüyor ki Hükümet üyelerinin “bir grup feminist karşı çıkıyor” dediğini de hepimiz biliyoruz.Oysa getirilmek istenen kürtaj yasağı “nedeni ne olursa olsun (mutlaka ciddi bir nedeni vardır) istemediği hamileliği sonlandırması önlenen” kadınların hakkına müdahaledir. Özgür iradesine müdahaledir, artık modern dünyada “insan haklarına da müdahale” sayılmaktadır. Ve toplumun her kesiminden kadını ve erkeği ilgilendiren bir olaydır, bu nedenle tepki ortaya koyan eylemlerde çok dikkatli olmak, “ne kadar sansasyonel olursa o kadar ilgi görür” anlayışıyla yaklaşmamak gerekir. Mesela Bianet’çilerin fotoğraflarının yanında “türbanlı bir hamile kadının” da protesto fotoğrafı vardı.. Habere toplu olarak baktığınızda sanki sadece 2 grup kadın varmış ve onlar itiraz ediyormuş gibi “türban ve çıplaklık” görüyorsunuz, oysa bu ikisi arasında milyonlarca kadın aynı yasakla karşı karşıya..Bence herhangi bir kadın sorununda aktivist eylem yaparken çıplaklık kullanılması yanlıştır, Türkiye “Almanya veya Amerika” değil ve olmadığını akıldan çıkarmamak gerekiyor. Yalnızca o fotoğraflar bile kullanıldığı takdirde (ki kullanılır) karşı tezi güçlendirmeye yetecektir. Bu yazdıklarıma kızanlar varsa Türkiye’deki siyaset yöntemlerini tekrar ve daha iyi düşünmelerini öneriyorum.*****Down Sendrom meselesi!Doğmuş bebeklerin büyüyüp “biber gazıyla öldürülmesi”, iş kazası denilen ihmallerde, trafik kazası denilen cinayetten farksız olaylarda hayatını kaybetmesi, arkası kesilmeyen tecavüz ve cinayetler gibi konularla hiç ilgilenilmeyen ülkede “Tecavüz bebekleri de doğsun” şeklindeki garabeti duyduk biliyorsunuz. Bunun arkasından “Down Sendromlu bebekler de doğsun” dendiğini de duyduk.Down Sendrom konusunda yazdığım yazıdan sonra bu şekilde doğan bebeklerle ilgili çok sayıda mesaj geldi. Çoğu teşekkür ediyor, bu konuda halkın mutlaka aydınlatılmasını ve hastanelere-doktorlara asla böyle bir öneri yapılmamasını istiyor. Mesela Nihal Çelebi isimli okurumuz “bu mektubumu mutlaka yayınlayın” diyerek “Down Sendromlu bir çocuk annesi olduğunu, 33 yıldır ona baktığını, bunu yapabilmek için işinden ayrılmak zorunda kaldığını.. Maddi-manevi çok büyük zorluklarla karşılaştıklarını.. Çocuğunun zaman zaman istemsiz olarak-fark etmeden kendine ve arkadaşlarına zarar verdiğini, sonunda okuldan almak zorunda kaldıklarını, aynı şekilde anneye de şiddet gösterebildiğini ve sadece ilaçlarla sakinleştiğini, İstanbul’da gitmedikleri psikiyatrist kalmadığını, sonunda anne ve baba olarak sağlıklarının bozulduğunu ve daha birçok şey anlatıyor.Ayşe Berberoğlu isimli okurumuz ve diğerleri de benzer olaylar anlatmış ve “anne-baba ömür boyu kalmayacak ki, bizden sonra bu zor görevi kim üstlenecek, kim bakacak” diye sormuşlar.ÖNCE ANNELERLE KONUŞUN!“Siz hiç Down Sendromlu çocuk gördünüz mü” başlıklı yazımı hatırlayacaksınız.. İşte orada bunları anlatmak istemiştim. Eğer gerçekten “kürtaj yasası”nda bu kadar ileri gideceklerse önce annelerle konuşsunlar, kafadan verilecek kararlar değil bunlar!

Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’nun terör önerisindeki hata!

7 Haziran 2012

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Kürt sorununu TBMM çatısı altında çözmek için hazırladıkları” paketi Başbakan Erdoğan’a iletmiş. Öneriler paketinin tümünde “iyi niyetle terör sorununa eğilme çabası” fark ediliyor; TBMM’de bir “toplumsal mutabakat komisyonu” kurulması, her partiden üyelerin konuyu etraflıca tartışarak ve topluma da görüşlerini bu komisyon aracılığıyla iletme fırsatı verilerek çözümün oluşması teması üzerine kurulmuş..Öneriler paketinin, daha doğrusu önerilen “yol haritası”nın başında “Kürt meselesinin sürekli olarak gündemin üst sıralarında yer aldığı, çözülememesinin sonucu olarak da şiddet ve terörün sürmekte olduğu, her gün can kayıplarının yanında ülkenin beşeri ve ekonomik kaynaklarının heba olduğu” belirtiliyor. Bu doğrudur ve artık terör sorununun çözümü için lider kaprisleri, “ben yaptım, sen yaptın”lar bir tarafa bırakılarak TBMM’de çözüm arama vakti gelmiştir ama..TERÖR ÖRGÜTÜYLE PAZARLIKAma partiler bir araya gelirken KESİNKES bir özeleştiri yapmanın yanı sıra “TBMM’nin terör örgütüyle pazarlık ediyor havasına” sokulmaması için bu dönemde terör örgütü ve Öcalan’dan öneri alınmamalıdır. Unutulmaması gereken özeleştiri şudur; Hükümet’in “Kürt Açılımı” olarak başlattığı açılımda öncelikle “PKK’nın silah bırakması istenmeden” adımların atılmış olması, MİT’in PKK ve Öcalan’la masaya oturtup görüşme yapması baştan çok yanlıştı.İRA MESELESİGerçi o günlerde tüm eleştirilere sırt çevirip bir de üstüne “kan dökülsün, analar ağlasın istiyorlar” gibi haksız tepkiler verdikleri için dinlemediler ama açılımın ilk gününden itibaren buradaki büyük yanlışın “silah bırakmayan terör örgütünün muhatap alınması” olduğunu, böyle başlayan bir sürecin PKK’ya “ terörü arttırdığı takdirde daha çabuk sonuca gidebileceği” düşüncesini vereceğini yazdık, TV’de söyledik. Biz söyledik, muhalefet partileri, sivil toplum kuruluşları söyledi dinlemediler, birileri de İRA ile İngiltere anlaşmasını örnek gösterip durdu.. ( İngiltere ile İRA’nın durumu başka nedenlerle de karşılaştırılamayacak kadar farklıydı ama “anlaşma şartları” açısından da farklıydı.)SİLAH BIRAKMASA OLMAZDI!Sonra İngiltere eski Başbakanı Tony Blair Türkiye’ye geldi ve yaptığı konuşmada “Eğer İRA baştan silah bırakmış olmasa kesinlikle anlaşma olamazdı” dedi. Şimdi, eğer PKK’nın yürüttüğü ve BDP’nin de açık destek verdiği terör sorunu “Kürt sorunu” adı altında TBMM’de görüşülecekse önce bu hatanın (ki referandum öncesinden seçime kadar PKK’nın durdurduğu saldırılar sonra Öcalan’ın “isteklerimiz derhal gerçekleştirilsin, hükümet kurulmasını bile beklemeyiz” tehdidiyle tekrar başladı ve o günden bu yana kaç saldırı oldu, kaç askerimiz şehit oldu) özeleştirisi yapılmalı, PKK’nın silah bırakması şart koşulmalı, sonra da bugüne kadar Öcalan tarafından verilen yol haritalarıyla BDP’nin yaptığı açıklamalar dikkatle incelenmelidir.Zira durum açılımın başladığı noktadan farklı değil ve onların bugüne kadarki açıklamaları da “özerk Kürt bölgesinden genel af”a uzanan geniş bir yelpazeyi içeriyor. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “yakında Türkiye’nin sınırının Kürdistan olacağını ve o zaman çözümün imkansız hale geleceğini, Hükümet’in elini çabuk tutması gerektiğini” söylerken bölgede çıkacak etnik savaşı kastediyordu, unutulmasın. O durum oluştuğunda bugün “Biz birlikte yaşamadan yanayız” diyenlerin “neden yana” olacaklarını ve terör yerine savaşın gündeme gelebileceğini de düşünmek gerekir.Kısacası, TBMM her ihtimali hesaplayarak karar vermelidir, tabii önce “egoları bir yana bırakıp bir araya gelme”yi başarabilirlerse!Bence Kılıçdaroğlu “PKK’nın silah bırakmasını istemeden başlatılan hatalı süreci” hatırlatmalı, bu hatanın tekrarlanmaması gereğini vurgulamalı ve terör örgütü ile BDP’nin ortaklaşa yürüttüğü terörü de “Kürt sorunu” olarak göstermemeli, atılacak demokratik adımlarla ve Kürt nüfusunun tamamıyla “terör ve teröristi” ayrı tutmalıydı. Ben böyle hissettim!

Devamını Oku

‘Özel Yetkili’ olmaz ise neden var?

6 Haziran 2012

Gerçi artık Hükümet’te “Başbakan dışında konuşanlar”ın söylediklerine ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor, çünkü Başbakan’ın çıkıp onların karşısında yer alacak şekilde konuştuğu görüldü ama yine de tartışalım.. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın iki ayrı konudaki sözleri tartışmaya değer..İSTEMEYE GEREK YOK!Birincisi; Yeni Şafak yazarı Ali Akel’in Başbakan Erdoğan’ı eleştirdiği yazısından (ve yazılarına devam edeceğini bildirdikten) sonra işten çıkarılması. Bozdağ “Akel’in işten atılmasının bizimle ilgisi yok, biz istemedik” demiş. Ama buradaki çok önemli nokta gözden kaçmamalı, artık zaten “kimsenin özel olarak istemesi, talep etmesi”ne gerek yok.. Ali Akel işine son verilen ilk gazeteci değil. Ve konu da sadece “zaten Hükümet’in hemen her eylemini destekleyen” belli gazete ve televizyonlarla ilgili değil.HALKIN GÖZDESİ İSİMLERBugüne kadar çok sayıda gazeteci yazılı ve görsel medyadaki işlerini “sırf dürüstçe eleştiri yaptıkları, görevlerini yaparken birlerini kızdırıp kızdırmayacağını değil, ‘en iyi şekilde yapmaları gerektiğini’ düşündükleri” için işlerini kaybettiler. Kaybedenler arasında eğer bir siyasi baskı söz konusu olmasa asla işinden olmayacak ve uzun yıllar görevini zirvede sürdürecek başarılara imza atmış, halkın gözdesi olmuş gazeteciler-televizyoncular var.Ama bu başarılı gazeteciler işlerini kaybettiklerinde normal şartlarda hemen başka gazete veya TV kanalllarında iş bulmaları gerekirken artık “bir veya iki gazete dışında” gidecek yer bulamıyorlar. Yani tek mesele “işten atılmak” değil artık, “mesleğini kaybetmek, hakkı olan işinin tümüyle engellenmesi, elinden alınması”..İHTİMAL ÜZERİNE HAPİS!Hiç şüphe yok ki Bekir Bozdağ herkesin bildiği bu gerçeği biliyor.. Peki acaba ne düşünüyor, “Biz istemedik” derken patronlara “At o gazetecileri işten, dükkan senin değil mi, sana iş yok de” baskısının açık açık, mikrofonlardan yapıldığını ve patronların da bu öneriye aynen uyduğunu hatırlamıyor, görmüyor olabilir mi? İktidar Partisi kendisini “iktidardan indirecek bir eylem yapılmadığı” halde, şu ana kadar sadece “iddialar, ihtimaller” üzerine yüzlerce insanın tutuklanıp yıllar boyu hapis cezası çekmesini doğal karşılıyor ki hapistekiler arasında “milletvekilleri” de var.Bu milletvekillerinin serbest kalmasını istemediler, bunu da belirttiler. Peki kendileri geldikleri makamı, sahip oldukları konumu kaybetme “ihtimali”ne bile mahkum gibi ceza çektirmeyi reva görürken gazetecilere işini-ekmeğini kaybettirmek için çağrı yapmak, gazete patronlarına bu yönde direktif vermek etik midir? Dev bir çelişki ve haksızlık değil midir? “Demokratik herhangi bir ülkede” olacak şey midir?HUKUK DEVLETİ ‘YOK’ DİYE...İkincisi, Bekir Bozdağ’ın “Özel Yetkili mahkemeler bir hukuk devletinde olmamalıdır” sözü.. Bu açıklamayı Başbakan Yardımcısı olarak yaptığına ve “Hukuk devletinde özel yetkili mahkeme olmaz” dediğine göre normal olarak buna “Hükümet’in görüşü” olarak bakabilmeliyiz. Yoksa durup dururken niye söylesin değil mi?Ama sözü duyunca ve Türkiye’de son yıllarda yargının (yüksek mahkemeler, HSYK dahil) iktidara nasıl tümüyle bağımlı hale geldiği, “tutukluluklar, Deniz Feneri, MİT gibi davalar, gösterilerdeki polis şiddeti, sırf gösteriye katıldılar diye biber gazı sıkıldığı için ölen gencecik insanlar, Fazıl Say ve diğer sanatçılara ‘Cumhuriyetçi olan-farklı görüşler sergileyen herkese’ yapılanlar, en alakasız isimlere bir suç bulunarak soruşturma açılması, işinden edilen gazeteciler, medyanın dönüştürüldüğü tek sesli hal ” düşünülecek olursa ortada “hukuk devleti”nden söz edilir durum kalmadığı için “belki de Bozdağ kaza ile gerçeği söyledi, Türkiye artık hukuk devleti sayılmayacağı için ‘özel yetkili’ler de var” diye düşünüyor insan..YARGIYI ‘DOKUNULMAZ’ YAPMAK!Peki soralım o zaman; yüzlerce insanı “mahkum gibi” yıllar boyu cezaevine tıkan ama suçunu söyleyemeyen, mahkemenin serbest bıraktığı MHP Milletvekili Engin Alan için bile (sanki yeni bir durum ortaya çıkmış gibi) tekrar “yakalama emri” çıkaran bu mahkemeleri kim ve ne hakla ortaya çıkarıyor ve özel yetki verebiliyor?Bu yetkinin yanında “hata yapan hakim ve savcılar hakkında soruşturma açılmasını önleyecek yasa” neden aynı dönemde çıkarılarak o mahkeme üyeleri de, diğerleri de “dokunulmaz” yapılıyor? Sonunda mağduriyet çektirilmiş olanların “tek şansı olarak kalacak AİHM”nin vereceği cezaları neden o hakim ve savcılar yerine halk ödeyecek?Bekir Bozdağ gerçekten de devletin düştüğü hali dile getirdi; Türkiye “hukuk devleti olsaydı” bu mahkemeler olamazdı! Toplum “kürtaj”ı tartışacağına bu konuları tartışmalı!*****Dinin devlete müdahalesi!Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “siyaseten ortaya atılan” ve siyasi güç “çok çocuk doğurmayı teşvik ettiği için” gündeme sokulmuş olan kürtaj konusunda fetva gibi bir açıklama yaptı.. Laik bir rejimde hiç olmaması gereken ve dinin “çıkarılmak istenen bir yasaya yani devlet işine” müdahalesi sayılacak bir durum bu ama oluyor gördüğünüz gibi..Siyasetçilerin “başka vatandaşların dini, inancı, mezhebi, kimin dindarlığının daha makbul olduğu” gibi konularda yaptığı “dinen bölücü” konuşmalar için ağzını açmayan-başkasının inancına laf etmenin en büyük günah olduğunu söylemeyen, yıllar önce “uydurma hadisleri temizleyeceğiz, başladık” diye söz verdiği halde bu konuyu kapatan, “kadın ve küçücük çocuklara karşı şiddet- tecavüz-cinayet-işkence, küçük kızların para karşılığı satılması-evlendirilmesi” veya insanların gaz sıkılarak öldürülmesi gibi konularda tek kelime etmeyen ve hiç değilse Allah korkusu yaratmaya gayret etmeyen, Başbakan konuyu ortaya atıncaya kadar “kürtaj” konusunu da görmeyen Mehmet Görmez bu konuda dinin devlete müdahalesini gerekli “görmüş” demek ki..ÇOK ÇOCUK MESELESİ!Müslümanlığın “anne-cenin arasındaki tercihte Katolik dinin aksine annenin yanında olduğu”nu, her ailenin “bakıp yetiştirebileceği kadar çocuk sahibi olması gerektiğini”.. Bosna’da tecavüze uğrayan Müslüman kadınlara “kürtaj” yapılabileceğine Diyanet İşleri’nin cevaz verdiğini söylemiş.. Bunlar doğru açıklamalar ve “bakıp yetiştireceği kadar çocuk” söylemi de Başbakan’ın “en az üç-beş çocuk” ısrarının yanlışlığını ortaya koyuyor.YA ‘DÜŞMAN’ OLMASAYDI?Ama öte yanda “Bosna’da tecavüz bebeklerinin kürtajı” için verilen izni açıklarken bu bebeklerin “düşman tecavüzü mahsulü” olduğunu vurguluyor ki bu çok yanlış, “herhangi bir tecavüz mahsulü” olması yeterlidir, hiçbir kadın (TBMM İnsan Hakları Komisyon Başkanı’nın çağdışı önerisinde olduğu gibi) tecavüz bebeği doğurmaya zorlanamaz .“Ceninin de yetişmiş insanlar gibi yaşama hakkına sahip olduğunu, dinen meşru mazeret olmadıkça çocuk düşürmenin cinayet olduğunu” söylemesi ise hiç şüphe yok Müslümanlık adına “tek doğru” gibi açıklanamaz. “Bir Müslüman tecavüz etmiş olsa Bosna’daki hamilelikler için farklı görüş verecek gibi” açıklama yapan Diyanet zaten görüşleri konusunda soru işaretleri yaratmaktadır ama hem “bakabileceğin kadar çocuk” deyip, hem de (hiçbir kadın normal şartlarda bebeğini aldırmak istemeyeceğine göre) doğması “kendine ve aileye büyük sorun yaratacak durumlarda” bebeklerin alınmasını (ilk 10-12 hafta içinde) cinayet saymak başlı başına çelişkidir.CÜPPE VE SİYASETMadem ki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “iktidar partisi konuyu gündeme getirince” dini açıklamayı hatırlıyor, o zaman daha önce rektörlere, yüksek mahkeme başkanlarına yapılan “cüppeyi çıkarıp siyaset yapma” önerisi onu da içerir mi acaba?Kürtajdan sonra “kadın ve çocuk tecavüzleri”, işkence ve cinayetleri ile “başkalarının dinini-mezhebini değerlendirme günahı” konularında fetva bekliyoruz!

Devamını Oku