AKP Sivas Milletvekili Nursuna Memecan ve eşi ünlü karikatür sanatçısı Salih Memecan Sabah gazetesinde çalıştığım sürede en az 10 yıl en yakın arkadaşlarımın başında yer alan isimlerdi.. Birlikte o kadar eğlenir, öyle içten bir dostluk sürdürürdük ki kardeş olsak belki bu kadarı olamazdı. Sohbetimiz, hepimizin espriden anlayan kişiler olmamız nedeniyle kahkahalarımız bitmek bilmezdi ve bu sohbetler içinde de siyaset pek az yer bulurdu..
Sonra.. Onlar ABD’ye gittiler, yerleştiler, bu bile dostluğumuzu kesintiye uğratmadı, ya biz ailece gittik görüştük ya onlar geldiler ve çocuklarımızın arkadaşlığı dahil aynen devam etti. Ta ki Nursuna Amerika’dan karar verip “AKP milletvekili” oluncaya kadar..
SİYASET ARKADAŞLIK BİTİRİR
Her nedense, bizim daha önceki iktidarlar döneminde de hükümetlerin icraatları, açıklamaları hakkında “tamamen aynı şekilde eleştirel bakışla yazdığımızı”, bunun hiçbir zaman değişmeyeceğini, gazeteciliğin gereklerinden-ilkelerinden sapmayacağımızı iyi bilmelerine rağmen onunla da Salih Memecan’la da arkadaşlığımız yavaş yavaş bitti (benim tarafımdan asla olmazdı, ne onlar ne de ‘değişmeyen’ bir başka arkadaşım için söz konusu olamaz), koptuk birbirimizden.. Belki şimdi bile “bitmedi ki” diyeceklerdir ama maalesef yıllardır böyle, bir zamanlar birbirimizi çok sevmemize, neredeyse yaz tatillerinde dahi ayrılmamamıza rağmen artık telefonla bile görüşmüyoruz.
Üç yıl önce onun da çok yakından tanıyıp sevdiği anacığımı kaybettiğimde bir yabancı gibi 5 dakika için uğrayıp “hiç zamanım yoktu, havaalanında uçak değiştirecektim o arada sana başsağlığı dilemek istedim” demesi de unutamayacağım şekilde kalbimi kırmıştı, hissetti mi bilmem.. Her neyse demek ki siyasete girmek (ya da yeni ilişkiler, yeni işler, yeni planlar) arkadaşlık bitirebilirmiş, çok acı bir deneyim de olsa bunu bana öğreten ve unutmaya çalıştığım olaylardan biridir bu.. Böyle “şartlara göre değişen” başkaları da var, yani bu örnek tek değil! İnşallah onlardan da ileride yazacağım kitapta söz ederim.
GÖREVİNİ YAPACAKSIN!
Şimdi Nursuna Memecan AKP Sivas Milletvekili olarak “Kürtaj yasasına AKP’nin içinden çıkan aykırı ses” durumunda.. Kürtajı “hayati tehlike hali dışında” yasaklayacak ve belki de “tecavüz sonucu oluşan hamileliklerde kürtaj”a bile akıl dışı şekilde yasak getirecek yasa için “yasak olmaz, kürtajı yasaklamak çok büyük zarar getirir” dediği bir konuşma yapmış.
Sadece parti içinde değil, kendilerini destekleyen büyük medya-yazar kitlesinde bile farklı görüşlerin duyulmadığı, hatta farklı görüşlerin cezalandırıldığı bir dönemde bu çıkışı cesurca yapmasını takdir ediyorum. Ama bu durumun ona bir gerçeği hatırlatmasını da diliyorum aynı zamanda. Umarım geldiği noktada gazeteci arkadaşlarının da “bugün kendisinin bir milletvekili olarak yaptığı gibi” görevlerini, eleştirilerini yapmak zorunda olduklarını kabul etmiştir. Dostlukta hata yaptığını etmese bile!
Demirel’den müthiş söz!
Bugüne kadar “Kasaptaki ete soğan doğramam”a varana kadar duymadığımız söz kalmadı, daha doğrusu ben kalmadı sanıyordum. Ki 28 Şubat döneminde Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’in bazı muhtıraları soruşturmayı nedense unutan “Darbe Komisyonu” üyeleriyle konuşurken söylediği söz geldi.
Demirel “Dün dündür, bugün bugündür demeyeceğim, o çok konuşuldu” dedikten sonra hiç duymadığım atasözünü (yoksa kendisi mi buldu) patlatmış; “Bugünkü çamaşır dünkü güneşte kurutulmaz”.. Bu sözle ne anlatmak istedi acaba?
Bence şunu demek istiyor; Evet geçmişteki darbeler ve muhtıra (yakın geçmişte olan 27 Nisan ısrarla soruşturulmazken) soruşturuluyor, seçilmiş Meclis’lere yapılmış ordu müdahalelerini tartışmak, sorgulamak iyidir ki bir daha olmasın. Ama örneğin 28 Şubat’ta ordu baskısıyla “MGK’da alınan kararlar”da o dönemin şartlarını göz önüne almadan hükümeti, cumhurbaşkanını sorumlu tutmaya kalkarsanız ya da “geçmişte darbeler oldu, kendimizi garantiye alalım” diye bugün “özel yetkili mahkemeler”le intikam gibi, rövanş alır gibi durumlar yaratırsanız gelecekte sizin yaptıklarınızı sorgulayacak olanlar da çıkar.. Mesela 28 Şubat’taki şartlarda (hem irtica düşündürecek olaylar, din devleti özleminin açıkça dillendirilmesi, “kanlı mı, kansız mı olur” gibi söylemler, hem de ordunun kararlı tutumunu kastediyor) siz hükümetin veya cumhurbaşkanının yerinde olsanız ne yapacaktınız?
Bunlara “mesela uzun süredir medyaya yapılan, darbe dönemlerinden farksız antidemokratik baskılara bugün ne yapılabiliyor” sorusu da eklenebilir.
GELECEĞİN KONULARI
Gereğinden fazla şey mi çıkardım konuşmadan bilmem ama bana bunları düşündürdü.. Demirel engin devlet deneyimiyle çok yönlü olarak durum değerlendirmesi yapmış ki yerden göğe haklı olduğu çok nokta var. Örneğin “suç belirtilmeden” mahkumiyet gibi tutuklamalar, Uludere olayı ve 27 Nisan’ın üstünün örtülmeye çalışılması, Deniz Feneri, MİT olayı gibi durumlarda hükümetin ve yargının çelişkiye açık-hukuka aykırı “ortak” tutumu, suçluluğu kesin belli çocuk tecavüzcüleri bile (tutuksuz yargılama kisvesi altında) serbest bırakılırken milletvekili seçilmiş bir bilim adamını, gazteciyi veya generali hapiste tutma ısrarı, tarafsız medyanın getirildiği durum, pankart açan öğrencileri bile “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yıllarca hapse mahkum eden mahkemeler, onların beraatini isteyen savcının aynen Deniz Feneri davasında “üç savcıya birden” yapıldığı gibi yetkilerinin alınması (onlar bir de suçlu durma düşürülmüşlerdi, sanıklar beraat ettirilirken), “özel yetkili mahkemelerin demokrasilerde olamayacağı”nın yüzlerce insan zindanlarda çürürken değil de ancak Hükümet’in tercihine karşı bir karar çıktığında hatırlanması ve daha birçok şey ileride sorgu konusu olabilir. Bir kısmının AİHM’de olacağı ise kesindir.
Bakın neler düşündürdü Demirel; tek bir cümle ile tarih yazmak bu olsa gerek!
Siz ‘başkanlığı’ mı tartışıyorsunuz?
Haftalar önce Başbakan Erdoğan “Başkanlık sistemi”ni tekrar gündeme getirdiğinde ‘bunun zaten çoktan kararlaştırılıp bittiğini ve kesinlikle uygulamaya konacağını’ yazmıştım. “4+4+4” formülü diye ortaya atılan ve eğitim sistemini kökten değiştiren yasa da aynı şekilde “tartışılıyormuş gibi” tepeden indirilmiş ve birkaç gün içinde, daha eğitimciler bile görüş açıklamadan (onların ve velilerin görüşü yasanın arkasından gelebildi) kabul edilivermişti.
Başbakan Erdoğan eğer cumhurbaşkanlığı yetkilerini bile beğenmiyor, “tarafsız” olması gereken cumhurbaşkanının kendisine yetmeyeceğini ve “partili olmasını, partiyle ilişkisini kesmemesini” uygun görüyorsa (ki onun aktif siyasetin içinde olup A’dan Z’ye herşeye tek başına karar vermeyeceği bir konumu istemeyeceği açıktır) bilin ki söylediği aynen gerçekleşecektir.
Başkanlık sistemi ancak “güçlü ve bağımsız bir yargının”, açık ve net bir “kuvvetler ayrılığı”nın olduğu, ayrıca parlamento üyelerinin korkusuzca eleştiri yapabildiği yerde uygulanabilir. Ve uygulandığında o ülke “demokrasi”yi koruyabilir. Bunların hiçbirinin olmadığı ülkede “ama burada da kuvvetler ayrılığı var, hatta başkanlık sistemiyle daha da güçlenecek” masalıyla uygulanması nelere yol açar bunu anayasa hukukçuları, siyaset bilimciler defalarca açıkladı. Ama hiçbir açıklama sonucu değiştirmez, artık böyle “toplumla uzlaşarak karar verme”, demokrasinin evrensel tarifine uyma (ve hatta görüntüsünü verme) gibi bir zorunluluk yok ve zaten “yarı başkanlığa çoktan geçtik, sıra başkanlıkta” söylemleriyle alıştırma başladı da bitti bile, geçmiş olsun.
Bu nedenle tartışma zahmetine girmek bile aslında komedinin parçası olmak sayılır. Ve ben en çok bundan sonraki zaman diliminde “bugüne kadar her icraata alkış tutan, terör meselesinde, açılım sürecinde bile asıl talebin ‘özerk bölge’ olduğunu bilmiyor gibi yaparak ‘kültürel hak’ sakızı çiğneyen, bunu da ‘liberallik’ sayan” ve şimdilerde günah çıkarmaya başlayan arkadaşların neler yapacağını merak ediyorum. Referanduma kadar Osman Can masallarını destekleyip o toz olduktan ve referandumdan sonraki değişiklikleri gördükten sonra uyanan Demokrat Yargı gibi olup bitene pek şaşırmaktalar da!

