‘Özel Yetkili’ olmaz ise neden var?

Haberin Devamı

Gerçi artık Hükümet’te “Başbakan dışında konuşanlar”ın söylediklerine ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor, çünkü Başbakan’ın çıkıp onların karşısında yer alacak şekilde konuştuğu görüldü ama yine de tartışalım.. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın iki ayrı konudaki sözleri tartışmaya değer..

İSTEMEYE GEREK YOK!

Birincisi; Yeni Şafak yazarı Ali Akel’in Başbakan Erdoğan’ı eleştirdiği yazısından (ve yazılarına devam edeceğini bildirdikten) sonra işten çıkarılması. Bozdağ “Akel’in işten atılmasının bizimle ilgisi yok, biz istemedik” demiş. Ama buradaki çok önemli nokta gözden kaçmamalı, artık zaten “kimsenin özel olarak istemesi, talep etmesi”ne gerek yok.. Ali Akel işine son verilen ilk gazeteci değil. Ve konu da sadece “zaten Hükümet’in hemen her eylemini destekleyen” belli gazete ve televizyonlarla ilgili değil.

HALKIN GÖZDESİ İSİMLER

Bugüne kadar çok sayıda gazeteci yazılı ve görsel medyadaki işlerini “sırf dürüstçe eleştiri yaptıkları, görevlerini yaparken birlerini kızdırıp kızdırmayacağını değil, ‘en iyi şekilde yapmaları gerektiğini’ düşündükleri” için işlerini kaybettiler. Kaybedenler arasında eğer bir siyasi baskı söz konusu olmasa asla işinden olmayacak ve uzun yıllar görevini zirvede sürdürecek başarılara imza atmış, halkın gözdesi olmuş gazeteciler-televizyoncular var.

Ama bu başarılı gazeteciler işlerini kaybettiklerinde normal şartlarda hemen başka gazete veya TV kanalllarında iş bulmaları gerekirken artık “bir veya iki gazete dışında” gidecek yer bulamıyorlar. Yani tek mesele “işten atılmak” değil artık, “mesleğini kaybetmek, hakkı olan işinin tümüyle engellenmesi, elinden alınması”..

İHTİMAL ÜZERİNE HAPİS!

Hiç şüphe yok ki Bekir Bozdağ herkesin bildiği bu gerçeği biliyor.. Peki acaba ne düşünüyor, “Biz istemedik” derken patronlara “At o gazetecileri işten, dükkan senin değil mi, sana iş yok de” baskısının açık açık, mikrofonlardan yapıldığını ve patronların da bu öneriye aynen uyduğunu hatırlamıyor, görmüyor olabilir mi? İktidar Partisi kendisini “iktidardan indirecek bir eylem yapılmadığı” halde, şu ana kadar sadece “iddialar, ihtimaller” üzerine yüzlerce insanın tutuklanıp yıllar boyu hapis cezası çekmesini doğal karşılıyor ki hapistekiler arasında “milletvekilleri” de var.

Bu milletvekillerinin serbest kalmasını istemediler, bunu da belirttiler. Peki kendileri geldikleri makamı, sahip oldukları konumu kaybetme “ihtimali”ne bile mahkum gibi ceza çektirmeyi reva görürken gazetecilere işini-ekmeğini kaybettirmek için çağrı yapmak, gazete patronlarına bu yönde direktif vermek etik midir? Dev bir çelişki ve haksızlık değil midir? “Demokratik herhangi bir ülkede” olacak şey midir?

HUKUK DEVLETİ ‘YOK’ DİYE...

İkincisi, Bekir Bozdağ’ın “Özel Yetkili mahkemeler bir hukuk devletinde olmamalıdır” sözü.. Bu açıklamayı Başbakan Yardımcısı olarak yaptığına ve “Hukuk devletinde özel yetkili mahkeme olmaz” dediğine göre normal olarak buna “Hükümet’in görüşü” olarak bakabilmeliyiz. Yoksa durup dururken niye söylesin değil mi?

Ama sözü duyunca ve Türkiye’de son yıllarda yargının (yüksek mahkemeler, HSYK dahil) iktidara nasıl tümüyle bağımlı hale geldiği, “tutukluluklar, Deniz Feneri, MİT gibi davalar, gösterilerdeki polis şiddeti, sırf gösteriye katıldılar diye biber gazı sıkıldığı için ölen gencecik insanlar, Fazıl Say ve diğer sanatçılara ‘Cumhuriyetçi olan-farklı görüşler sergileyen herkese’ yapılanlar, en alakasız isimlere bir suç bulunarak soruşturma açılması, işinden edilen gazeteciler, medyanın dönüştürüldüğü tek sesli hal ” düşünülecek olursa ortada “hukuk devleti”nden söz edilir durum kalmadığı için “belki de Bozdağ kaza ile gerçeği söyledi, Türkiye artık hukuk devleti sayılmayacağı için ‘özel yetkili’ler de var” diye düşünüyor insan..

YARGIYI ‘DOKUNULMAZ’ YAPMAK!

Peki soralım o zaman; yüzlerce insanı “mahkum gibi” yıllar boyu cezaevine tıkan ama suçunu söyleyemeyen, mahkemenin serbest bıraktığı MHP Milletvekili Engin Alan için bile (sanki yeni bir durum ortaya çıkmış gibi) tekrar “yakalama emri” çıkaran bu mahkemeleri kim ve ne hakla ortaya çıkarıyor ve özel yetki verebiliyor?

Bu yetkinin yanında “hata yapan hakim ve savcılar hakkında soruşturma açılmasını önleyecek yasa” neden aynı dönemde çıkarılarak o mahkeme üyeleri de, diğerleri de “dokunulmaz” yapılıyor? Sonunda mağduriyet çektirilmiş olanların “tek şansı olarak kalacak AİHM”nin vereceği cezaları neden o hakim ve savcılar yerine halk ödeyecek?

Bekir Bozdağ gerçekten de devletin düştüğü hali dile getirdi; Türkiye “hukuk devleti olsaydı” bu mahkemeler olamazdı! Toplum “kürtaj”ı tartışacağına bu konuları tartışmalı!

*****


Dinin devlete müdahalesi!

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “siyaseten ortaya atılan” ve siyasi güç “çok çocuk doğurmayı teşvik ettiği için” gündeme sokulmuş olan kürtaj konusunda fetva gibi bir açıklama yaptı.. Laik bir rejimde hiç olmaması gereken ve dinin “çıkarılmak istenen bir yasaya yani devlet işine” müdahalesi sayılacak bir durum bu ama oluyor gördüğünüz gibi..

Siyasetçilerin “başka vatandaşların dini, inancı, mezhebi, kimin dindarlığının daha makbul olduğu” gibi konularda yaptığı “dinen bölücü” konuşmalar için ağzını açmayan-başkasının inancına laf etmenin en büyük günah olduğunu söylemeyen, yıllar önce “uydurma hadisleri temizleyeceğiz, başladık” diye söz verdiği halde bu konuyu kapatan, “kadın ve küçücük çocuklara karşı şiddet- tecavüz-cinayet-işkence, küçük kızların para karşılığı satılması-evlendirilmesi” veya insanların gaz sıkılarak öldürülmesi gibi konularda tek kelime etmeyen ve hiç değilse Allah korkusu yaratmaya gayret etmeyen, Başbakan konuyu ortaya atıncaya kadar “kürtaj” konusunu da görmeyen Mehmet Görmez bu konuda dinin devlete müdahalesini gerekli “görmüş” demek ki..

ÇOK ÇOCUK MESELESİ!

Müslümanlığın “anne-cenin arasındaki tercihte Katolik dinin aksine annenin yanında olduğu”nu, her ailenin “bakıp yetiştirebileceği kadar çocuk sahibi olması gerektiğini”.. Bosna’da tecavüze uğrayan Müslüman kadınlara “kürtaj” yapılabileceğine Diyanet İşleri’nin cevaz verdiğini söylemiş.. Bunlar doğru açıklamalar ve “bakıp yetiştireceği kadar çocuk” söylemi de Başbakan’ın “en az üç-beş çocuk” ısrarının yanlışlığını ortaya koyuyor.

YA ‘DÜŞMAN’ OLMASAYDI?

Ama öte yanda “Bosna’da tecavüz bebeklerinin kürtajı” için verilen izni açıklarken bu bebeklerin “düşman tecavüzü mahsulü” olduğunu vurguluyor ki bu çok yanlış, “herhangi bir tecavüz mahsulü” olması yeterlidir, hiçbir kadın (TBMM İnsan Hakları Komisyon Başkanı’nın çağdışı önerisinde olduğu gibi) tecavüz bebeği doğurmaya zorlanamaz .

“Ceninin de yetişmiş insanlar gibi yaşama hakkına sahip olduğunu, dinen meşru mazeret olmadıkça çocuk düşürmenin cinayet olduğunu” söylemesi ise hiç şüphe yok Müslümanlık adına “tek doğru” gibi açıklanamaz. “Bir Müslüman tecavüz etmiş olsa Bosna’daki hamilelikler için farklı görüş verecek gibi” açıklama yapan Diyanet zaten görüşleri konusunda soru işaretleri yaratmaktadır ama hem “bakabileceğin kadar çocuk” deyip, hem de (hiçbir kadın normal şartlarda bebeğini aldırmak istemeyeceğine göre) doğması “kendine ve aileye büyük sorun yaratacak durumlarda” bebeklerin alınmasını (ilk 10-12 hafta içinde) cinayet saymak başlı başına çelişkidir.

CÜPPE VE SİYASET

Madem ki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez “iktidar partisi konuyu gündeme getirince” dini açıklamayı hatırlıyor, o zaman daha önce rektörlere, yüksek mahkeme başkanlarına yapılan “cüppeyi çıkarıp siyaset yapma” önerisi onu da içerir mi acaba?

Kürtajdan sonra “kadın ve çocuk tecavüzleri”, işkence ve cinayetleri ile “başkalarının dinini-mezhebini değerlendirme günahı” konularında fetva bekliyoruz!

DİĞER YENİ YAZILAR